banner

Girince Solda…




Mehmet Özgür BOZA / Okulkuran Yönetim Kurulu Başkanı

ozgur_boza“Uzundur uzun dedemin boyu'' der ya destanda, ben öyle diyemeyeceğim. Dedem kısa boylu, iyi huylu bir insandı. İyidir iyi dedemin huyu, tam bana göre bir cümle olur. Şaka bir yana, gerçekten iyi huylu bir insandı dedem. Saçları bembeyazdı. Kısa ve beyaz saçları hiç dökülmemişti. Yaşına rağmen gür saçları vardı. Her zaman arkaya doğru tarar ve tertemiz bakardı saçlarına. Ceket ve pantolonu hiçbir zaman aynı renk olmadı. Takım elbisenin insanı kısa gösterdiğini düşünürdü. ''V yaka'' süveteri, ne ceketine ne de gömleğine uyardı. Ama kendisine uyardı.
Cebinde sürekli kısa bir ip, çakı, ayna ve mendil vardı. Bunları cebini karıştırırken gördüğümü sanmayın. Hepsini kullanırken gördüm. Gereksiz olduğunu düşündüğüm bu eşyaları çoğu kez benim için kullanırdı, gün gelir hepsi lazım olurdu. Mendili kareli ve beyazdı. Kendisine has kokusu, mendiline de sinmişti.
Beni, küçükken berbere sürekli dedem götürürdü. Berber tıraş ederken dökülen kılları kendi mendiliyle silerdi. Berbere fırçasını kullandırmazdı. Adeta iki kişi tıraş ederlerdi, dedemle hatıralarımızın doldurduğu kafamı. O tıraşılar sırasında mendilin kokusu içime sinmişti.
Metal renkli çakısı, kenarında köşesinde meyve lekeleri ve yapışkanlığı taşırdı. Aynası yuvarlak ve küçüktü. Tıraştan sonra, berberden eve gelene kadar o küçük aynayla saçımı gösterirdi. Adeta berberin aynasına güvenmezdi. O aynadan hiçbir zaman yüzümün tamamını göremedim! Küçük bir cep aynasıydı. Bu aynadan kendi saçları gibi kısa kestirdiği saçıma bakardım. Arada bir dedem;
- ''Adama benzedin, yüzün gözün açıldı'' derdi. Hala saçlarım öyle kısa. Aynalar değişti ama saçım da, zihnimdeki mendil kokusu da hiç değişmedi.
Dedem dizlerini kırarak yürürdü. Yükü de ağır sayılmazdı. Dedim ya, dedem ufak tefek bir adamdı. Biraz da ayaklarını yere sürterek kendine özgü bir yürüyüş yaratmıştı. Babaannem kızdığı zaman, ''Bakmayın ona. Onun yarısı yerin dibinde'' derdi. Gerçekten de ilginç bir saygınlığı vardı ailemizde ve çevresinde. Kimse yanında yüksek sesle konuşmazdı. Dedemle ilgili eleştiriler yüzüne değil, başka bir odada dedikodu ortamlarında yapılırdı. Ne babam ne de amcam onun yanında çocuklarını kucaklamaz, hatta eşleriyle de konuşmazlardı. Çocuklarınızı sevmeyin, eşinizle konuşmayın, dememişti onlara. Kendiliğinden oluşan bir yaşantıydı bu.
ozgur_boza_eskiElazığ'dan İzmir'e 1979 yılında ''göçmüşüz''. Göçmek, dedemin tabiridir. Dolu dolu anlatıyor gelişimizi. Tam üç aile birlikte gelmişiz. Dedem Elazığ'daki evleri ve dükkanını satarak getirdiği parayla İzmir'de iki ev almış. Biri babama diğeri de amcama. Aynı apartmanda halamın kocası Mustafa da bir ev almış. Üç aile aynı apartmanda otururduk. Kapılarımız her zaman açıktı. Üç aile sanki bir evde oturuyorduk.
Ne kadar sonra bilmiyorum, sanırım 1981'de dedem aynı sokakta bir bakkal dükkanı açtı. Evde oturacak bir yapısı yoktu. Senelerce erken kalkmış, dükkana gitmişti. Babam, dedemin Elazığ'dayken dörtte, beşte kalktığını söylerdi. Karanlıkta... Güneş doğmadan dükkana gidermiş. Sebze halinde dükkanı varmış. Sebze komisyonculuğu yaparmış. Anlatılanlardan pek başarılı olmadığı hissine kapılmıyor değilim.
Bakkal dükkanı ile ev arası yüz metreydi. Bir basamakla dükkana çıkılıyordu. Kapının önünde amcamın yaptığı ekmek dolabı vardı. Kahverengi ve camlı olan bu dolabın içinde hepsi dik duran ekmekler olurdu. Dükkan küçük ama çok yüksekti. Duvardan duvara kırmızı, metal raflar vardı. Dedem yukarıdaki raflara nasıl yetişiyordu ki! Ama bazen konuşulanlardan yüksekteki kutuların boş olduğunu anlardım. ''Dükkan dolu görünsün diye koydum'' derdi. Beyaz bir esnaf zekası mıydı kim bilir? Dükkana bir buzdolabı ve vitrin zorla sığdırılmıştı sanki. Dolabın dört kapağı vardı. İki üstte, iki altta. Alt kapaklarda peynir tenekeleri ve koliler olurdu. İçki satılmazdı. İçkiyi de sevmezdi dedem. Ama içene de kızmaz, içeni eleştirmezdi. Kızmaya, eleştirmeye kalksa babamla senelerce konuşması gerekirdi ! Ailede pek içen de yoktu. Zaten babam herkesin yerine içerdi. Kapının arkasında tahta gazoz kasaları vardı. Beyaz, sarı, siyah renkli gazozlar vardı. Kırmızı rafların orta gözündeki amcamın yaptığı sakız kutusu da hala aklımdadır.
Dükkana girince dedemi göremezdik! Kapıdan girişte sol tarafa dönünce sandalyesi vardı. Hep orada oturur, çakısıyla ya meyve soyar ya da takma dişlerini temizlerdi. Halbuki amcam takma dişlerinin zedeleneceğini düşünerek bir çok kere, çakıyla temizlememesi gerektiğini söylemişti ona. Kapıdan girişte sola dönünce, dedim ya, bu cümleyi aklınızda tutun. Bu cümleyi tekrar kullanacağım.
Bu dükkanla ilgili olarak hep yaz akşamları aklımda kalmıştır. Belki de kışın sokağa çıkamadığımdandır. Her gün akşamüzeri dedem dükkanın önünü sulardı. Bir torbaya su doldurur, çakısıyla da torbayı süzgeç gibi delerdi. Torbadan fışkıran su, dükkanın önündeki betonu ıslatır, süpürülmese de temiz görüntüsü verirdi. Esnaf denince de, zihnimde, dükkanın önünü sulayan ve suladıktan sonra kapısının önünde duran dükkan sahipleri gelir. Şimdilerde hiç dükkanın önünü sulayan yok! Büyük marketlerin, hatta hipermarketlerin, önünü sulayan, kapısında oturan mı var sanki ! Bu marketlerin sahipleri belki dükkanlarını da görmemişlerdir. Sadece muhasebesiyle ilgileniyorlardır.
Dükkana mal alınmıştı. Amcam ve dedem konuşurken yanlarındaydım. Amcam;
-''Gidip senetleri imzalayacağım'' dedi.
Dedem de, mavi gözlerinden başka her yeri ile sinirlendiğini belli ederek;
-''Ne senedi, ne imzası kardeşim? Biz esnafız. Sahtekar değiliz. Güvenmiyorlar mı bize? Yerimiz belli, yurdumuz belli.'' dedi.
Bu cümleden şimdi çok şey anlıyorum. Esnafa senet imzalatmak güvensizlikti ve esnafın yeri yurdu belliydi. Bu küçücük dükkan, bakkallıktan, kazançtan daha çok, daha başka şeyler ifade ediyordu dedeme. Yer, yurt...Evet; bu dükkan dedemin yeri, yurduydu.
Okul dönüşlerinde dükkana uğrardım. Bazen on dakika, bazen de saatlerce önlüğümü bile çıkarmadan dedemin yanında dururdum. Yağmurlu bir gündü. Dükkanın sokağına girdim. Dükkanın kapısında, tenteleri aşağı doğru çekmek için kullanılan ucu çengelli, uzun demiri gördüm. Demir çubuk kapıya çapraz olarak bırakılmıştı. Günümüzdeki alarm gibi bir şeydi. Bu demir çubuğun kapıya çapraz olarak bırakılması, dedemin içeride olmadığını gösterirdi, kısa sürede geleceğini belli ederdi. Dedem kısa süreli dükkandan ayrılışlarında kapıyı kilitlemeye gerek duymaz, bu demiri çapraz olarak kapıya bırakırdı. Günümüzde, esnaf dükkanındayken bile hırsızlık yapılabiliyor! Ama dedemin yetiştiği yıllarda, insanların, bu demir gibi sağlam ve dümdüz olduğu, dedemin bu davranışından belli oluyordu. Az sonra dedem geldi. Camiye gittiğini söyledi. Demir çubuğu aldı, yerine koydu. Kapının arkasındaki süpürgeyi göstererek ''dükkanı süpürelim'' dedi. Hemen süpürgeyi aldım ve süpürmeye başladım. Ekmek kırıntılarını elimle almamı söyledi ve kuşlar yesin diye karşı duvarın dibine döktürdü. Dükkan süpürülürken asla dışarı doğru süpürülmezdi. Esnaflar arasında bereketin gittiğine inanılırmış. Süpürdüğümüz toz ve kırıntıları dükkanın içinde kürekle toplayıp çöpe döktüm. O sırada dükkana bir müşteri girdi; Metin Amca. Metin Amca bankadan emekliydi. Yeni ve yıpranmamış paraları hep cüzdanının ayrı gözüne koyardı.
-''Peynir alacağım'' dedi.
Dedem;
-''Metin bey, peynir size yaramaz'' dedi.
Metin amca teşekkür etti ve hayırlı işler dileyerek gitti. Dedemin esnaf kişiliğine teşekkür etmişti. Dedem, kötü peyniri kendisine layık görmemişti. Halbuki, dedem sadece ona değil, sabahki müşteriye de layık görmemişti. Ona da ''peynir size yaramaz'' demişti. O akşam peynir tenekesi bizim evlere geldi. Üç evin üçünde de peynirli börekler yapıldı. Gerçekten de kırılmış ve ufalanmıştı peynir. Ben de, az da rastlasam, tanıdığım satıcılardan ''hocam size yaramaz'' sözünü duyunca, içimden, işte esnaf diyerek geçiriyorum; dedemi, gözümdeki en büyük esnafı hatırlıyorum. Bankacı Metin Amca gibi teşekkür ediyorum. Çünkü beğenmediği malı müşterisine layık görmüyor. Biliyor ki müşteri, sevgi gibi, onur gibi, ömürlüktür. Çocukken en büyük zevkim cumartesi günleri dedemle dükkanda olmaktı. Cumartesi pazarı, dükkanın hemen yanında kurulurdu. Sabahtan akşama kadar eli kolu sebze, meyve dolu insanlar geçerdi. Yine bir cumartesi günüydü. Dedem dükkanın önünü sulamış, kapının önünde oturuyordu. Gelip geçen insanlarla selamlaşarak çay içiyordu. Kapının önünden geçen insanların bazıları eski dostlarıydı. Elazığlı oldukları konuşmalarından ve tavırlarından belliydi. Bunlardan bazıları da sohbeti uzatır, bir bardak da çay içerlerdi. Kendisi siftah ettiği için, müşterisini siftah edemeyen komşusuna gönderen esnafın hikayesini de, bu sohbetlerden duymuştum. Öğle saatlerinde üniformalı, telsizli ve şapkalı iki adam geldi. Sohbet etmeyecekleri, Elazığlı olmadıkları her hallerinden belliydi. Adamlardan şişman olanı;
"Amca, tabelan nerede?'' dedi dedeme. Dedem, camda asılı olan, siyah üzerine yaldızlı yazıyla yazılmış tabelayı göstererek;
-''İşte oğlum'' dedi.
Adam;
-'' Amca öyle olmaz'' dedi. ''Tabela duvarda olacak'' diye ekledi.
Daha sonra, o zaman için anlamadığım Bağ-Kur, sigorta, vergi gibi bir şey konuştular. Bu konuşmaların bitmesi ve adamların gitmesi dedem için ne kadar önemliydi, bilmiyorum. Ama benim için çok gerekliydi. Dedemin her gün ikram ettiği gazozu bekliyordum. Adamlar gitti. Dedemle babam akşam bu olayı konuşmuşlardı. Birkaç gün sonra babam, elinde tabelayla geldi. Mavi yazıların yazıldığı tabela beyaz renkliydi. ''DOĞRULUK PAZARI'' olmuştu dükkanın adı. Tabela duvara asıldı. Dedem, sanki başına gelen belaymış gibi bakıyordu. Geçenlerde gelen adamların bıraktıkları forma tabelanın ölçüleri yazıldı. Hesaplar yapıldı. Dedem;
-Yahu, el kadar tabelanın da vergisi mi olur?'' dedi.
Anladım ki, dedemin yerinin yurdunun, adının yazıldığı tabela, dedeme şan şöhret değil, vergi getirmişti. Doldurdukları formu muhasebeciye götürdüm. Saman kağıda basılmış formu yırtmadan, düşürmeden teslim ettim. Formda ne olduğu, ne getirdiği, ne götüreceği beni ilgilendirmiyordu. Dönüşte işe yaramanın vereceği mutluluk önemliydi. Hatta, okuluyla arası kötü bir öğrenci olduğumdan, çok çalışırsam dedem beni okuldan alır, yanında çalıştırır diye düşünürdüm. Ama dedem, her gazozlu sohbetimizde;
-''Oku oğlum. Hiçbir şey olamazsan öğretmen olursun'' derdi.
Gün aşırı kulağımı çeken öğretmenim, acaba hiçbir şey olamamış da, öğretmen mi olmuştu! Ya babam, annem? Onlar da öğretmendi. Ailemizde öğretmen çok olduğundandı herhalde; dedem, öğretmen olmayı kolay diye düşünürdü. Babam bile öğretmen olmamış mıydı?
Bir süre sonra dükkan kapandı. Kapanış günlerini hatırlamıyorum. Birdenbire hayalimden silindi. Dedem artık bizimle ilgileniyordu. Kısa gezintiler, dedemin askerlik anıları ve unutamadığım sesiyle söylediği o türkü: ''Ruhumda bir sıkıntı var, gedsin diyom gedmiyor ki...'' Dedem daha sonraları hastalandı. Liseyi yeni bitirdiğim yıllardı. Prostatmış dedem! Esnaf hastalığıymış prostat. Dükkanını bırakıp tuvalete gidemedikleri için birçok esnafta olurmuş hastalık. Kendini geçindirmekten başka bir şey kazanamadığı bu meslekten, esnaflıktan, kendisine Bağ-Kur emekli maaşı ve prostat kalmıştı. Bir de anıları.
Bir yaz akşamı dedemi kaybettiğimizi öğrendik. Bütün aile amcamın evine gittik. Hiçbir şey beklediğimiz gibi değildi. Sanki evde düğün hazırlığı vardı! Dedemin türküsünde söylediği gibi, ruhundaki sıkıntılar gitmişti herhalde.
Dedemi kaybedişimizin üzerinden yıllar geçti ama hala evlerimizde gibi. Elazığ'la ilgili sohbetler olduğunda en önemli kahraman dedem olur.
Hani filmlerde, yaşanmış öykülerin sonunda kahramanların şu anda neler yaptığını söyleyerek bitirirler ya ben de öyle bitirmek istiyorum.
Dedem... Dedem şu anda Balçova Mezarlığı'nda. Dükkana girince solda otururdu ya, mezarlıktaki yeri de mezarlığa girince solda. Önü düzlük bir yerde. Her gidişimde, çiçeklerden çok, mezarın önünü sularım. Onun gibi torbaya su doldurur ve delerim. Torbadan fışkıran su, mezarın önünü, sanki esnaf dedemin dükkanı gibi yapar. Öğretmen olduğum zaman da diplomamı dedemin mezarına yapıştırmış, iki gün sonra almıştım.
Babam... Babam, emekli oldu. O da dedem gibi çakı taşıyor! Ama onun gibi meyve soymak için değil. Yolda herhangi biriyle uzun uzun tartışmamak içinmiş.
Amcam... Amcam, PTT'de idareci olarak çalışıyor. İki çocuğu var. Bazen onu izlerken çok şaşırıyorum. Dedem karşımdaymış gibi geliyor.
Dükkan... Dükkanın önünden bazen geçiyorum, şimdilerde depo olarak kullanılıyor. Ama önünün sulanmasını, kapısında hemşeri sohbetlerin yapılmasını ve içinde de kötü peynirin kimseye Iayık görülmemesini özlediği her halinden belli.
Ben... Ben Öğretmenim aslında. Acaba ''Hiçbir şey olmazsan öğretmen ol'' diyen dedemin duaları mı kabul olunmuştu, bilemiyorum. Öğretmenlik yapmıyorum. Öğretmenlik zeki adam işi. Okul projeleri üzerinde çalışıyorum. Bir kızım var. Adı Öykü. Bir öykü yarışmasının ilanını okurken aklıma geldi. Ferah ve derin bir isim. Bazen kendi kendime düşünüyorum. İyi ki otomobil yarışlarına hazırlanmıyorum! Yoksa, bu yarışmadan esinlendiğim gibi çocuğumun adını ''Rally'' koyabilirdim.

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.



Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.