Her Türk ‘öğretmen’ doğar!




Edinburg Üniversitesinden Profesör A. C. Aitken’den (1895- 1967)  dördü kırk yediye kafadan bölmesi (4/47) istendi. Dört saniye kadar bekledi ve “sıfır virgül” deyip  her bir basamağı saniyenin üçte biri bir kadar sürede olmak üzere “08510638297872340425531914” rakamlarını teker teker sıraladı. 

Aitken pi sayısının virgülden sonraki 1000 basamağını da iki buçuk dakikada söyleyebilirdi. Profesör Aitken’in 851’in karekökünün 29,17190429 olduğunu 15 saniyede zihinden hesapladığı da kayıtlara geçmiştir. Ama kayıtlarda Profesör Aitken’in bu becerisini aktarabildiği tek öğrenci bile yoktur. 

Von Neumann da öyle… Hesaplama becerileri kadar sözel belleği de olağanüstü güçlü olan Von Neumann’ın yıllar önce okuduğu romanları  aslına uygun olarak ezberinden anlatabildiği, dahası Almanca’dan İngilizce’ye çevirerek de anlatabildiği bilinir. Ama bu yeteneklerini çıraklarına aktaramamıştır. 

Einstein’ı erken yaşlarında keşfedemeyen öğretmenler çok ayıplanır. Ama her konuda ilginç bir anısı olan Einstein’ın kendisinin de öğreticiliğine ilişkin bir başarı öyküsüne de rastlanmamıştır.  Öte yandan “tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrat kendi bilmediklerini bile öğrencilerine öğretebiliyordu.  Öyle ki biz O’nun düşüncelerini öğrencisi Platon’dan öğreniyoruz. 

Bu aykırı örneklere karşın bilmek ya da yapabilmek ile öğretebilmek arasında elbette bir ilişki vardır ama bu ilişki nedensel değil istatistikseldir:

Yani bir konuyu iyi öğretenlere en çok uzmanlar arasında rastlanır ama konusunu çok iyi bildiği halde iyi öğretemeyenlerin sayısı hakkında tahminde bulunmak isteyenler okul anılarını canlandırsınlar.  Hele hele üniversite profesörlerini…

Eğitimde öğretmek amaç değil işlevdir. Amaç öğrencinin öğrenmesi, bilgi edinmesi, beceri kazanması, yetilerini geliştirmesi,  değerleri yüceltmesidir. Öğretme işlevi ne kadar gösterişli, ne kadar pırıltılı  olursa olsun öğrenme oluşmadıysa eğitsel başarıdan söz edilemez.

Üstelik öğrenme ile öğretme arasındaki örtüşme de tam değildir.  Öğrenciler ille de öğretmenlerinin öğretebildiği kadar değil çoğu zaman daha az ya da daha çok öğrenebilirler.  Eğer bu örtüşme tam olsaydı aynı öğretmenin sınıfındaki bütün öğrencilerin aynı derecede başarılı olmaları gerekirdi. Ama hiçbir öğrenci de öğretmenin öğretebildiğinden fazla öğrenememiş olurdu.

Öğrenme olayının yasalarını, formüllerini, reçetelerini tam olarak bilmiyoruz. Elliyi aşkın öğrenme kuramından çıkarılıp uygulanabilecek “genellenebilir ilke” sayısı bir düzineyi ya geçer ya geçmez.  Nasıl öğrendiğimizi henüz tam olarak öğrenmiş değiliz. İşin içine öğretim girişimleri de katılınca durum daha da karmaşıklaşır. İlgi, yetenek, algı, güdü, hazır bulunuşluk vb. öğrenci değişkenleri ile aynı kapsamda ama farklı içerikli öğretmen değişkenleri arasındaki etkileşimler oldukça çetrefildir. 

Kendisi hiç matematik bilmediği halde çocuğuna matematik öğrenmesi için elverişli bir ortam hazırlayabilen bir anne öğrencilerini matematikten soğutan bazı matematik profesörlerinden daha iyi bir öğretme işlevi gerçekleştirmektedir.  Elbette annelik güdüsü ya da yaşam görgüsü ile birkaç öğretme işlevini başaran bir anneye matematik öğretmeni diyemeyiz. 

Öğretmenlik bir meslek midir? 

Bu soruyu “Hadi canım öğretmenlik de meslek mi sayılır?” vurgusuyla sormuyorum. Bu ezeli belki de ebedi soruyu çok yalın bir yöntemle yanıtlamaya çalışacağım. Önce bir çalışma alanına, bir uğraşa meslek niteliği kazandıran ölçütleri sıralayacağım. Sonra da öğretmenlik işinin bu ölçütlere uygunluğu konusundaki kanılarımı ve örneklerimi belirteceğim.

1. Bir işin meslek niteliğini kazanması için para kazandırması gerekir. Eski yüzyıllarda da bilgi satışı tartışmalı idi. Kentten kente dolaşarak para karşılığı erdem öğütleri ve hitabet becerileri öğreten sofistlerle idealistler arasında fikir ayrılıkları vardı. İdealizmin kurucusu Platon aileden zengindi . Buna karşın Sokrates’i bakın nasıl konuşturuyor:

“Sizi biri, benim ona buna para karşılığında öğretmenlik yaptığımı söylediyse, bu doğru değildir. Doğrusu, bir kimse insanlara gerçekten bir şey öğretebilseydi, buna karşılık para alması o kimse için bir onur olurdu”.

Aristo da Akademia’daki öğretmeni Platon ölünce, önce Assos’da Kral Hermeias’a, O’nun Pers işgalinde ölümünden sonra da Makedonya Kralı Filip’in emrinde Büyük İskender’e oğretmenlik yaptı. Herhalde bunları bedava yapmadı.

İlk çağdan hemen geleceğe sıçrarsak bilgi çağının en önemli göstergesi de bilginin para etmesidir. Bilgi çağında bilginin katma değeri sermaye, toprak ve işgücünün katma değerini aşacaktır.

Bu da demektir ki, bilgi üretimi ve ticareti çok kazançlı bir iş alanı olacaktır. Bunun göstergelerini bugün Türkiye’de de görmekteyiz.

2. ölçütümüz toplumsal ihtiyaç ve taleptir. Geçim sağlayan her olay ya da süreç meslek sayılmaz. İnsanlar miras yoluyla, dilenerek, şans oyunlarından ya da rantiye olarak da para kazanabilirler. Meslekler para kazandırır ama para kazandıran her uğraşa da meslek olarak bakmayız. Başka insanların sürekli ve kurumlaşmış bir talebinin oluşması gerekir. öğretmenlik mesleğin olan talebin ölçütü okullaşmadır. Türkiye’de bile okullaşma oranları sürekli yükselmektedir.

Okullaşmanın gelir esnekliği manidar ölçüde yüksektir. Yanı insanlar gelirleri arttıkça artan miktarın içinden daha yüksek bir payı eğitime ayırmaktadırlar

3. ölçütümüz toplumsal örgütlenmedir. Avukatların Barosu, tüccarların, mimarların, mühendislerin odaları işadamlarının TÜSİAD’ı , MÜSİAD’ ı vardır. Birlik, baro, oda, dernek, sendika vb. bir örgütün mesleğe sahip çıkması, sorumluğunu üstlenmesi gerekir. Öğretmenlerin kendi kendilerine örgütlenme hakkı zaman zaman ellerinden alınmıştır. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve SGK gibi kuruluşlar bu mesleğin yasal örgütleridir.

Pek az meslek bir bakanlığa sahiptir. Tabii ki kendilerine sahip çıkan bir bakanlığı kastediyorum.

4. ölcüt ise eğitimdir. Bilim, sanat, zenaat her ne olursa olsun bir çalışma alanının meslekleşebilmesi için bir eğitim sürecinin olması gerekir.

Edison elektronik mühendisi değildi. Bu günün elektronik mühendisleri için elektronik eğitimi gereksiz mi?

İlk bilgisayarı bilgi sayar mühendisleri yapmadılar. Hatta bilgisayarların gelişim sürecinde de dünyada hiç bilgisayar mühendisi yoktu.

Bilim alanında bile özel eğitimli kişiler olmuştur. Euclides ilk geometri kitabını yazdığında hiç geometri kitabı okumamıştı.

Galileo, fizik eğitimi almadı ama fizik biliminin bilimleşmesinin kurucularından sayılır.

Newton “Calculus” okumadı, Calculus’u yarattı.

Louis de Broglie mühendisin oğluydu ama tarih ve felsefe ile ilgilendi. Fizik konularını ağabeyinin laboratuarında araştırdı. Fizik Doktorasını Tarih diplomasından sonra aldı.

Müzik alanında konservatuar eğitimi görmemiş pek çok virtuoz vardır. Polimer Kimyasında uzmanlaşmış İnşaat Mühendisleri olduğunu biliyoruz.

Hele hele plastik sanatlarda okul eğitimi daha da az rastlanır bir olgudur

Ancak bunlar ayrıcalıklı öncülerdir.

Bugün fizik, müzik, matematik eğitiminden geçmeden bu alanlarda meslek icra edebilmek herhalde olası değildir.

Öğretmenlik eğitimi görmediği halde öğretim virtuozu olan yok mudur? 

Okuduğum ve çalıştığım kurumlarda hayranlık ve kıskançlık duyduğum çok meslektaşım var.

Kim bilir? Belki de bazı diş hekimlerinden daha iyi diş çeken berberler de vardır ama onların traşlarına inanmak hekimliklerine inanmaktan daha sağlıklıdır.

Eğitim bilimciler doğuştan usta olanların öğretmenlerin davranışlarının sırlarını keşfederek virtuoz doğmayanlara aktarmakla görevlidirler.

Peki, o zaman en iyi öğretmenlerin eğitimcilerden çıkması gerekmez mi?

Tabii eğitimcilerin öyle bir sorumluluğu var ama iddiası yok.

Nasıl en sağlıklı, en uzun yaşayan kişiler doktorlar değilse, en iyi futbolcular en iyi antrenörler değillerse, en zenginler ekonomi profesörü değillerse en iyi öğretmenler eğitim bilimciler arasından çıkmayabilir.

Sonuç olarak, gerek dünyada gerek Türkiye’de öğretmenlik eğitiminin düzeyi yükselmektedir.

Türkiye’de Lise düzeyinden Fakülte düzeyine çıkmışlardı. Giriş puanları yükselmekte, saygınlıkları artmaktaydı.

Ama bazıları dışarıdan, bazıları da içerden öğretmeni üniversiteden koparmak için uğraşıyorlar.

Kurumsal kimliğini “bağımsız bir düşünce kuruluşu” olarak tanımlayan TEDMEM internet sayfasında şunları yazabiliyor:

Üniversitelerin, Eğitim Fakültelerinin ve bu fakültelerdeki öğretim elemanlarının temel motivasyonu akademik kariyer yapmaktır. İyi öğretmen yetiştirmek bireysel olarak akademisyenlerin, kurumsal olarak Eğitim Fakültelerinin doğrudan hedefi değildir. Çünkü iyi öğretmen yetiştirmenin atama ve yükseltilmede, kariyer edinmede herhangi bir önemi yoktur. Aynı şey Fen Edebiyat Fakülteleri için de geçerlidir. Oysa sıklıkla gündeme gelen öğretmen okullarının ve buralarda görev yapan öğretim görevlilerinin amacı, iyi öğretmen yetiştirmekti. Günümüzde öğretmen okuluna geri dönmek mümkün değildir. Fakat Eğitim Fakültesi modeli de verimlilik açısından beklentilerden çok uzaktır. Kariyer yapmak amacıyla "iyi öğretmen yetiştirmek” amacı bütünleştirilmediği sürece öğretmen yetiştirmeye yönelik hiçbir yaklaşım işlevsel olmayacaktır. Dünyada örneklerini gördüğümüz araştırma (research) ve eğitim (teaching) ayrımı bu farklılığın temelini oluşturmaktadır. Öğretmen yetiştirme, temel amacı bilimsel derin araştırma (scientific deep research) yapmak olan eğitim ve fen-edebiyat fakültelerinde gelişebilecek bir alan değildir. Öğretmen yetiştirme, daha çok bilimsel araştırmalardan beslenen, eğitim (teaching) yönelimli yükseköğretim kurumlarında hayat bulabilir.

Bu yazıya karşı ben aşağıdaki yorumu yaptım:

Yanlışlığı baştan bilinen sayıltılarla doğru denenceler kurulamaz.

Yazar(lar) minareyi çalmışlar kılıf hazırlıyorlar. Eğitim Fakültelerinin nasıl öğretmen yetiştirebileceğini sorgulamıyorlar. Yetiştiremeyeceğine karar vermişler nedenini buyuruyorlar. Politikacıların algı yönetimi ya da “post hoc ergo propter hoc” yanılgısı. Yanılgı olsa iyi “biz böyle buyurduk çünkü buyuran biziz” yanıltısı…

1. Bütün eğitim süreçleri sistem niteliği taşır. Bu sistemin en vazgeçilmez bileşenlerinden birisi öğretmendir. Eğitim araştırmacıları ilgilerini ve kendilerini “öğretmen yetiştirmekten” ne denli uzak tutarlarsa tutsunlar yapacakları araştırmaların konuları, soruları, verileri, yöntemleri, sonuçları dönüp dolaşıp öğretmene yakınsayacaktır. Onlar öğretmenle ilgilenmeseler bile öğretmenler onların araştırmalarıyla ilgilenecektir.

2. Yukardaki metinden “öğretmen” sözünü çıkarın yerine “mühendis”, “hekim”, “işletmeci”, “kimyager”, “reklamcı”, hatta “bilim adamı”, “sanatçı” vb. uzmanlık tanımlarını koyun. “Eğitim Fakültesini” de çıkarın yerine diğer uzmanlıklarla ilgili fakülteleri koyun. Aynı sonuca varabilirsiniz. Çünkü o fakültelerdeki öğretim üyelerinin birincil güdüsü de elbette bilimdir ve bundan zarar gelmez. Eğer bir alanda kuram ve uygulama arasında sarmal gelişim döngüsü doğru kurulursa bundan kuram da uygulama da kazançlı çıkar. Ne demişler: “Geçerli bir kuramdan daha iyi bir uygulama olamaz.”

3. Bu yaklaşım eğitim alanındaki yüksek öğrenimi meslek eğitimine indirgeme girişimidir. Güdüleyici nedenlerini bilmiyorum. Tahminlerimi belirtmem da en azından kendime haksızlık olabilir. Zaman elbette gösterecektir.

TEDMEM benim yorumumu yayınlamadı. İkinci kez yazdım. Yine yayınlamadı.

Bağımsız düşünce kuruluşu olmak karşı düşüncelere aldırış etmemek anlamına geliyor demek ki!

Eğitim Fakültelerine karşı dışardan yapılan girişimler genellikle Fen-Edebiyat Fakültelerinden geliyor. Eğitim Fakültelerinin “alan içeriği” vermeden sadece “öğretim becerileri” ile uğraştığı algısı yaratılıyor. Hiçbir Eğitim Fakültesi kendi programlarında içeriksiz formasyon (yumurtasız omlet) yapmaya kalkışmadı. Her omlette –genetiği değiştirilmiş bile olsa-  yumurta hep olmuştur.

Bunun arkasından da öğretmen yetiştiren veren kaç Eğitim Fakültesi yetiştirdiği öğretmenin öğreteceği dersin içeriğini de verme donanımına sahip diye sorulup duruluyor:

Bu soruyu dümdüz yanıtlayacağım: Hemen hemen hiçbirisi.

Çünkü “içeriği de öğretmeye kalkışan Eğitim Fakültelerinin hemen hepsi Fen Edebiyat Fakültelerinden kırpılıp yıldız yapılmıştır.

Fen-Edebiyat Fakültelerinde kadro bulamayanlara Eğitim Fakültelerinde makam verilmiştir.

Her iki fakültede de nitelikli bilim ve hizmet üretebilmiş çok sayıda meslektaşımızın varlığı bu olguyu yok etmiyor.

2013 yılında üç bakan hükümetlerinin bilim vizyonunu ortya koydular:

Bilim ve Teknolojiden sorumlu olan üniversitelere “fizikçi değil pastacı yetiştirmeyi” öğütledi.

Ulaştırma ve Haberleşmeden sorumlu olan gençlere “bulut teknolojisine kafaya takmayın” dedi.

Üçüncüsü de “müslümanlara icat çıkarmak yakışmaz ara insan gücü” olmak yeter diyebildi. 

Oysa üniversiteler bilime verilecek önemin devlet ve toplum vizyonuna girmesi ve hayata geçirilmesi için çaba sarf ederler. Üniversitenin misyonu (her alanda) en iyi bilim insanı veya uygulayıcıyı nasıl yetiştiririz yönünde olmalıdır.

Bütün çabalara rağmen Fen-Edebiyat Fakültelerine gelen öğrencilerin puan düzeyi düşüyordu.

Bazı kontenjanların dolmadığı gözlendi, söylendi…

Birden katlanan üniversite sayılarını, şişirilmiş kontenjanları, birincisi yetmiyormuş gibi açılan ikinci öğretim programlarını vizyon genişliği saymak olası mı?

Daha da tuhafı pek çok Fen-Edebiyat Fakültesi nicelikçe düşüşü “nitelik” düşüşünden daha fazla önemsedi.

Çünkü varlık nedeni olarak bilimsel üretimi değil içerik aktarımını görüyorlar...

Belki biraz da ek ders ücretini...

Oysa denebilirdi ki;

•       Temel bilimlerin varlık neden kitlesel öğretim değil bilimsel üretimdir.

•       Fen-Edebiyat Fakülteleri mezunlarının istihdamı için Ar-Ge kuruluşlarının sayıları,

        Ar-Ge yatırımlarının miktarı –öyle böyle değil- çoook çok arttırılmalıdır...

•       Temel bilimlerin lisans programlarında az sayıda ve çok iyi seçilmiş öğrenciler olmalıdır.

•       Kontenjana göre değil puan barajıyla öğrenci alınmalıdır.

•       Fen-Edebiyat Fakülteleri mezunlarının lisansüstü kontenjanları arttırılmalıdır...

•       Programını başarıyla bitiren kadın mezunlara AR-GE istihdamlarında öncelik verilmelidir...

•       Hamilelik ve annelik dönemlerinde çalışma kolaylıkları sağlanmalıdır.

•       Erkek mezunların AR-GE hizmetleri askerlik hizmeti yerine geçebilmelidir...

•       Örneğin altı yıl içinde doktorasını tamamlayanlar başka üniversitelerde iki yıl çalışırlarsa

        askerlik hizmetinde muaf tutulabilirler.

•       Fen-Edebiyat Fakülteleri öğrencileri Eğitim Fakültelerine yatay geçiş yapabilirler.

Fen-Edebiyat Fakülteleri bunları ya da daha iyilerini kamunun vizyonuna sundu mu?

Öğrencilerini ve öğrenci adaylarını neden bu doğrultuda değil de “formasyona” yönlendirdi.

Oysa “formasyon” takıntısı ile oyalanmasalardı -gerçekten eminim ki- çok parlak çözümler bulabilirlerdi.

Buldukları tek çare arkadaşlarının elindeki oyuncağı (öğretmenlik formasyonu) almak oldu.

“Öğretmen olunur mu, öğretmen doğulur mu?” tartışması hep sıcak kalmıştır.

Aslında bu pek çok meslek için sorulabilir.

Eski Osmanlılar doğuştan asker, doğuştan cengaverdiler.

Ne var ki askerliği Batı’nın okulda yetiştirilmiş subaylarından öğrenmek zorunda kaldılar.

Bugünlerde MEB ve YÖK herkesin “öğretmencilik” oynamasına izin veriyorlar.

Yeni Osmanlılar işledikleri kusurlardan bugün bile yüzleri kızarmadığı için tarihin onları nasıl ayıplayacağına aldırış bile etmiyorlar.

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.


PROF. DR. ALİ BAYKAL

10.Nis.2014

Her Türk ‘öğretmen’ doğar!

Edinburg Üniversitesinden Profesör A. C. Aitken’den (1895- 1967)  dördü kırk yediye kafadan bölmesi (4/47) istendi. Dört saniye kadar bekledi ve “sıfır virgül” deyip  her bir...

11.Mar.2014

Öğretmenler alınmasın!

Ben tanıdığımda, Dora Aksoy kara çalı saçlı, siyah zeytin gözlü sırım gibi bir delikanlıydı. Seçme sınavlarıyla girilen liselerin girilmesi en zor olanının en parlak mezunlarındandı. Üniversitede de,...

14.Şub.2014

Test olmasak da mest olsak!

Biz neden mutsuzuz diyordum. Arafta kalınca bertaraf olan bir gazetenin bir tarafında okudum. Mutsuzluğumuzun nedeni sınavlarmış? Yüksek fiyatların hiç önemi yok! Ama o alçak puanlar! Hastanede poliklinik kuyruklarında süründüğüne...

03.Oca.2014

Yeni yılınız kutulu mutulu olsun!

Eğitim, politika ve reklam süreçleri biri birilerine çok benzerler. Öncelikle her üçü de “başkalarının” burunlarını hayatımıza soktukları süreçlerdir. Kokumuzu beğenmiyorlarsa değiştirmek isterler. Doğrusu bizim de...

06.Ara.2013

Bu PISA yine acılı olmuş, usta!..

Türkiye son 10 yıldır kendi yerli malı sınavlarını eğitimin sorunu olarak görüp 40 yıllık “ölçme” birikimini tahrip etme hezeyanı içindeyken PISA hayranlığı tavan yapıyor. PISA’nın geçerliliği...

15.Kas.2013

Mutsuz Etmenin Sınavsız Yolu

34’ü ikiye bölebilir misiniz? Öğretimin nicel değeri ,“sıfır” değilse bu yazıyı okuyanların içinde bu soruya “Hayır” diyecek kişi sayısının “sıfır” olduğunu düşünüyorum. Ama bu soruya...

13.Eyl.2013

3 vadede liselere geçiş falı!

Liselere geçişi düzenleme girişiminin ilk vadesinde adı ve işlevi çelişkili SBS kalktı ve yerine zaten var olan ara sınavlardan 12 tanesi merkezileşti. -Fen ve teknoloji, matematik,...

07.Ağu.2013

Sınavın ‘e hali’

-Çıkarın kâğıtları! Bırakın kalemleri! Okullarımızdaki sınavların başlangıç ve bitiş komutları, bunlar. Bilgisayar sayesinde e-ticaret, e-devlet, e-banka, e-öğrenme hatta e-devrim yolunda uygun adımlarla ilerleniyor olsa da e-sınav konusunda bir...

18.Haz.2013

Açık uçlu sınav mı, çoktan seçmeli sınav mı?

Açık uçlu soruların ölçme ve değerlendirmedeki yararları asla yadsınamaz. Ancak kitlesel seçme sınavlarında açık uçlu sınavların açıkları çok fazladır. Öncelikle hiçbir açık uçlu sorunun ucu...

17.Ağu.2012

LYS 2012 barajının temelleri zayıf

ÖSYM şöhret olmak isteyen yıldız adayları gibi… Her yıl yürek hoplatan uygulamalarıyla manşetlere çıkıyor. 2012 LYS sonucunda da önceki yıllara göre beklenemeyen sayıda aday, baraj...

09.Nis.2012

TEMEL EĞİTİM KESİNTİLİ, DİN EĞİTİMİ KESİNTİSİZ

Prof. Dr. Ali Baykal - Emekli Öğretim Üyesi Eğitimin yapısını oluşturan boyutların sayısı çok ve sürecin işleyişi karmaşıktır. Kâğıt üzerinde dondurulmuş modeller ve birkaç değişkenle sınırlı...

21.Oca.2012

Kesintisiz iktidar uğruna kesintili eğitim!

“Yaşamımızı politikalarımız ve denklemlerimiz arasında şöyle paylaştırmalıyız: Matematiksel denklemler sonsuza kadar yaşarlar, politikalar yarına çıkmaz.” Albert EinsteinTerakki Vakfı Okullarında 5 yıllık ilkokulun son diploma törenini...

21.Oca.2012

Alan katsayıları kalktı! Adaletsiz katsayı oturuyor!

The Economist tarafından her yıl yayınlanan Pocket World of Figures 2011 verilerine göre Türkiye dünyanın “başlıca” 67 ülkesi arasında GSMH ölçütüne göre 17. sırada yer...

Prof.Dr.Ali Baykal  Boğaziçi Üni.

Prof.Dr.Ali Baykal Bahçeşehir Üniversitesi


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.