Logo

Uzun bir yolculuğun yönünü tayin eden ilk adım; Hangi Üniversite Hangi Bölüm?

Kategori: Gündem
Pazartesi, 03 Ağustos 2026 15:33 tarihinde oluşturuldu



Servet Gülsün Şirin - Psikolog / Eğitim Yöneticisi 

servet_gulsun_sirinBu işin içinde geçirdiğim yıllar boyunca binlerce tercih görüşmesine tanık oldum. Salonlar, sınıflar, görüşme odaları değişti; kılavuzlar önce inceldi, sonra tamamen ekrana taşındı. Ama bir şey hiç değişmedi: kapıdan içeri giren ailenin gözündeki o bakış. Umutla kaygının aynı yüzde yan yana durduğu, “bize doğruyu söyleyin” diyen bakış.
Ve neredeyse her görüşme aynı cümleyle açılır: “Hocam, hangi bölüm garanti?”
Yıllar önce bu soruya cevap yetiştirmeye çalışırdım. Artık biliyorum ki asıl işimiz bu soruya cevap vermek değil; bu sorunun kendisiyle yüzleşmek.

GARANTİ ARAYAN SORU
O soruyu küçümsemeye hiç hakkımız yok. Arkasında yıllarca biriktirilmiş umutlar var, korkular var, ya elimizden geleni yapamazsak var.Hepsinden önemlisi koşulsuz bir sevgi var.
Ama sevginin istediği şey her zaman gerçeğin verebildiği şey değil. Ve gerçek şu: bir bölümün insanı ömür boyu taşıdığı o dünya kapandı. Belki bizim kuşağın gençliğinde bile yarı yarıya doğruydu; bugün tamamen tarih oldu. Meslekler gözümüzün önünde şekil değiştiriyor. On yıl önce “sağlam” dediğimiz masa başı işlerinin bir kısmını bugün yapay zekâ yapıyor; buna karşılık eli işe değen, insana dokunan, sorunu yerinde çözen işler yeniden kıymetleniyor. Bugün üniversiteye başlayan bir gencin birinci sınıfta öğrendiği teknik bilginin bir kısmı, o kep fırlatırken çoktan eskimiş olacak.
Bunu ailelere söylediğimde önce bir sessizlik olur. Sonra ben devam ederim, çünkü madalyonun öbür yüzü tesellinin de büyüğüdür: madem garanti yok, hata da eskisi kadar pahalı değil. Eski dünyada tercih, girince çıkılamayan bir kapıydı. Yeni dünyada bir yön. Bugünün genci hayatı boyunca muhtemelen yalnızca işini değil, alanını da birkaç kez değiştirecek — ve kimse ona başarısız demeyecek, çünkü herkes değiştirecek. Bu cümleyi duyduğunda odadaki havanın değiştiğini kaç kez gördüm, sayamam. On sekiz yaşın omzundan “ömürlük tek karar” yükü kalkınca, düşünmek yeniden mümkün olur.

“SEVDİĞİN İŞİ YAP” DİYEMEDİĞİM ÖĞRENCİLER
Bir itirafta bulunayım: benim de söylediğim zamanlar oldu.“Sevdiğin işi yap, hayatında bir gün bile çalışmış olmazsın.” Ne kadar güzel bir cümle. Sonra karşıma o cümlenin ezdiği öğrenciler gelmeye başladı.
Onları iyi tanıyorum. Tedirgindirler, az konuşurlar.“ Kırık dökük cümleler gelir sonra “galiba bende bir sorun var. Ben hiçbir şeyi yeterince sevmiyorum.” Herkes tutkusunu bulmuş, bir tek o bulamamış. Herkesin bir hayali varmış, bir tek onun yokmuş.
O öğrencilere hep aynı şeyi söylerim: sorun sende değil, öğütte. On yedi–on sekiz yaş, tutkunun teslim alınacağı yaş değil; kim olduğunun daha yeni yeni yapılandığı yaş. O yaştan hazır bir tutku istemek, yeşermemiş tohumdan meyve istemektir.
Üstelik yıllar bana şunu da öğretti: bu işlerde sevgi çoğu zaman başta değil, sonda gelir. İnsan bir işi önce sevip sonra iyi yapmaz genellikle; önce emek verir, emek verdikçe ustalaşır, ustalaştıkça işin içindeki güzelliği görmeye başlar — ve bir gün dönüp bakar ki sevmiş. Sevgi, ustalığın önünden yürümüyor; onun gölgesinde büyüyor. Mesleğini severek yapan kaç insana sordumsa, hikâye aşağı yukarı böyleydi. “İlk günden âşıktım” diyene çok az rastladım — rastladıklarım da çoğunlukla sanatçılardı. Belki de o ilk bakışta aşk, sadece sanata özgü; ressamın, şairin, müzisyenin yolu gerçekten bir çağrıyla başlıyor olabilir. Ama mesleklerin büyük çoğunluğunda aşk baştan gelmiyor; emeğin içinden, zamanla damıtılıyor. Sanatçının istisnasını herkesin kuralı sanmak, işte tam da bu yüzden bir gence yapılabilecek haksızlıkların en incesi.
Bir de hiç konuşmadığımız bir taraf var. Bir işi pazar günü sevmekle pazartesi sabahı sevmek aynı şey değil. Fotoğraf çekmeyi sevmek başka; otuz yıl, teslim tarihiyle, kira düşünerek fotoğraf çekmek başka. Ve en dürüst hâliyle: “sadece sevdiğini yap” öğüdü, kirası ödenmiş bir hayattan söyleniyor. Benim görüşme odama giren ailelerin çoğunun masasında geçim de oturuyor. O masada geçimi küçümseyen öğüt, öğüt değil, lükstür.
Peki o güzel cümleyi çöpe mi atalım? Hayır; büyütelim. Ben artık şöyle diyorum: iyi olabileceğin, değer katabileceğin ve dünyanın ihtiyaç duyduğu bir işe gir — sevgiyi orada, emekle mayala. İlgi kıymetli bir işarettir; ama pusulanın kendisi değil, iğnelerinden biridir. Öbür iğneler de sorulmadan tercih olmaz: Bu genç kim, neye dayanır, neyde parlar? Neye değer verir — özgürlüğe mi, güvenliğe mi, insana dokunmaya mı, kazanca mı? Ve dünya nereye esiyor? Rüzgârı bilmeyen denizci, en sevdiği yöne bile gidemez.

ROBOTUN BİLMEDİĞİ ŞEY
Tercih robotlarınının geliştirlmesinde çokça emeğim olmuştur ve mutlaka kullanılmalı ama sadece araç olarak kullanılmalı. Rehberlik edecek biziz.
Robot puanı bilir, insanı bilmez.Ürettiği liste puan bakımından en “yüksek” liste; o gence en çok yakışan liste olup olmadığını ise ancak o genci tanıyan söyleyebilir. Ve bir gencin en zor tanıdığı insan, çoğu zaman kendisidir.
Bizim mesleğimizin asıl işi de zaten hiç bölüm ismi söylemek olmadı. Asıl işimiz, bir gencin kendi ilgilerini, yeteneklerini, değerlerini, huyunu suyunu onun kendi gözünün önüne sermek. Aynayı tutmak. Kendini tanımadan seçen genç, en iyi robotla da başkasının hayatını seçer. Kendini tanıyan genç ise on yedi sekmenin ortasında kaybolmaz; çünkü elinde herkesin listesi değil, kendi pusulası vardır. Teknoloji işimizi elimizden almadı; işin makine tarafını alıp bize asıl işi bıraktı: insanı.

ESKİMİŞ HARİTA
Görüşmelerin en yorucu kısmı puan hesabı değil; zihinlere nesillerdir kazınmış o prestij haritasıyla uğraşmak. Tepesinde üç beş “makbul” meslek, eteklerinde küçümsenen teknik ve uygulamalı yollar.
O harita eskidi. Bugün sistemi kuran, ayakta tutan, arızayı yerinde çözen nitelikli eller dünyanın her yerinde aranıyor ve hakkıyla kazanıyor; üstelik yapay zekânın en zor dokunduğu işlerin başında bunlar geliyor. Ama bunu bir aileye ilk söyleyen kişi olmak kolay değil. Hayalindeki unvanı değil, çocuğundaki gerçeği göstermek — mesleğimizin en çok yürek isteyen anı belki de budur.
O anlarda içimden hep aynı cümle geçer: kendine yakışan işte parlayan bir genç, kendine uymayan parlak bir bölümde solan bir gençten kat kat kıymetlidir. Kendisi için de, ailesi için de, ülke için de. Prestij unvanın üstünde durmuyor; işini iyi yapan insanın üstünde duruyor. Mutsuz doktor gördüm, işini aşkla yapan tesisatçı gördüm; hangisinin hayatına imza atmak isterdim, hiç tereddütsüz söylerim.

DİPLOMA BİR VARIŞ DEĞİL, BİR BAŞLANGIÇTIR
Bunca yılın bende bıraktığı en yalın ders belki de şu: diploma bir varış noktası değil, bir başlangıç sermayesi.
Bizim kuşağın zihnindeki resim netti: diploma bir zirveydi. Tırmanılır, alınır, duvara asılır ve ömür boyu oradan konuşur. Mezuniyet bir bitişti; adı üstünde, “okul bitti.” Bugün yetişen kuşak için ise diploma bir zirve değil, bir pasaport. İnsanı yola çıkarır; ama yolculuğu yapmaz. Üstelik o pasaportun vizeleri artık ömür boyu yenilenmek zorunda: yeni beceriler, yeni sertifikalar, yeni alanlar, belki birkaç kez baştan öğrenilen meslekler. “Okul bitti” cümlesi, bu yüzyılda artık kimse için doğru değil. Okul bitmiyor; sadece biçim değiştiriyor.
Bunun tercih dönemine bakan yüzü çok net. Madem diploma bir başlangıç, o zaman tercihte aranacak şey de “en çok şey öğreten bölüm” değil; öğrenmeyi en çok sevdiren, insanı öğrenen biri olarak kuran yer. Çünkü hangi bölüm seçilirse seçilsin, bir genci yarına taşıyacak asıl donanım şaşırtıcı biçimde ortak: merak, uyum, insanı anlamak, derdini anlatabilmek, dijital akıl ve karakter.
Bunların hiçbiri kılavuzda bir bölüm adı olarak yazmıyor; ama otuz yıl sonra bir kariyere dönüp bakıldığında, yolu bunların çizdiği görülüyor. Bölüm insanı kapıdan içeri sokar; kapının ötesine bu nitelikler taşır.
Bu cümle görüşmede yerine oturduğunda tercih, tek kutucuğa sıkışmış bir ölüm kalım kararı olmaktan çıkıyor; uzun bir yolun ilk adımına dönüşüyor. Ve ilk adım olduğunu bilen insan, o adımı daha sakin, daha kendisi olarak atıyor.

AKADEMİ DE AYNADA
Ama bu sözün bir bedeli var ve onu ödemesi gereken yalnızca öğrenci değil. Diploma bir varış olmaktan çıktıysa, diplomayı veren kurumun da kendine sorması gereken bir soru var.
Üniversite, yüzyıllar boyunca gücünü bir tekelden aldı: bilgi oradaydı, başka yerde yoktu. Kütüphane, hoca, kürsü — bilmek isteyen, kapıya gelirdi. O tekel gözümüzün önünde eridi. Bugün öğrencimin cebindeki telefon, benim anlatacağım bilginin neredeyse tamamına saniyeler içinde ulaşıyor; yapay zekâ o bilgiyi özetliyor, örnekliyor, soru sorulunca cevaplıyor. Amfide anlattığım şey yalnızca “bilgi” ise, açık konuşayım: ben o derste artık en pahalı seçeneğim.
O hâlde üniversitenin yeni sorusu şu: bilgiyi dağıtmak makineleştiyse, geriye insana ne kaldı? Bence kalanlar, işin en baştan beri asıl kıymetli olan kısımlarıydı da biz onları müfredatın gölgesinde görmüyorduk: yan yana düşünmek. Bir ustanın yanında yetişmek. Yanlış yapmanın güvenli olduğu bir yerde denemek, düşmek, kalkmak. Farklı hayatlardan gelen insanlarla aynı masada tartışabilmek. Soru sormayı, itiraz etmeyi, kendi düşüncesine mesafe alabilmeyi öğrenmek. Kısacası: bilgi aktaran kurumdan, insan yetiştiren kuruma dönmek. Ezberleteni değil, öğrenmeyi öğreteni; not vereni değil, karakter işleyeni.
Ve madem mezunlarımız hayat boyu öğrenecek, üniversitenin kapısı da mezuniyette kapanmamalı. Yirmi iki yaşında verip bir daha yüzünü görmediğimiz insanlar değil; kırkında alan değiştirirken, ellisinde yeni bir beceri kuşanırken tekrar tekrar dönebildiği bir liman olmalıyız. Diplomanın varış olmadığı bir dünyada, üniversitenin de son durak olmaya hakkı yok.
Bunu tercih dönemine bağlayan cümle de basit: bölüm ve puan kadar, o bölümün nasıl bir insan yetiştirdiğine bakmak. Aynı ismi taşıyan iki program, iki bambaşka insan çıkarabilir kapıdan. Soru “orada ne okutuluyor” değil; “oradan nasıl biri olarak çıkılıyor.”
Her temmuz aynı şeyi yeniden görüyorum: ekranlar büyüdü, listeler uzadı, robotlar hızlandı; ama karşımızda oturan şey hâlâ bir liste değil, bir insan. Hayatının ilk büyük kararının eşiğinde, biraz umutlu, biraz korkmuş bir insan.
Önümüzdeki dünyayı bugünden tarif edemeyiz; bu temmuz tercih yapan gençlerin bir kısmı, adı henüz konmamış işlerde çalışacak. Ama şunu tarif edebiliriz: o dünyada ayakta kalacak insan, 2026'da “doğru” kutucuğu işaretlemiş insan değil; öğrenmeyi, dönüşmeyi ve gerektiğinde yeniden başlamayı hayatının doğal ritmi hâline getirmiş insan olacak. Diploma o hayatın sonu değil, ilk sayfası. Üniversite son durak değil, dönülüp dönülüp güç alınan bir liman. Ve tercih, bir kaderin mühürlenmesi değil, uzun bir yolculuğun yönünü tayin eden ilk adım.
Listeler her yıl değişir. Taban puanlar dalgalanır, gözde bölümler gözden düşer, robotlar güncellenir; yarın akademi de bugün tanıdığımız hâlinden başka bir şeye dönüşür. Ama kendini tanıyarak karar vermeyi bir kez öğrenmiş insan, o beceriyi ömrünün bütün yol ayrımlarına taşır. Bizim işimiz de, bütün bu değişen dünyanın ortasında, işte o değişmeyen şeye bakmak.

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.