Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Güncel veriler ve saha gözlemleri ışığında eğitim sisteminin üç temel kriz ekseninde (verimlilik, adalet ve anlam) arayışı etrafında nasıl dönüştüğüne bakmayı gerekli kılar. Öğrenme çıktılarındaki iniş ve çıkışlar, sınav merkezli yapıdan kurtulma isteği, eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikler, öğretmen niteliği üzerinde gerçekleşen spekülasyonlar, yapay zekânın hayatın her alanında kendini hissettiren etkisi, müfredat sorunu, üniversite-istihdam uyumsuzluğu, öğrenci ve öğretmenlerin iyi oluş halleri ve benzeri pek çok değişken eğitime bütüncül bir çerçevede bakışı gerekli kılar.
Son yirmi yılda eğitim alanında yaşanan gelişmeler, ilk bakışta önemli bir başarı hikâyesi sunmaktadır. Okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Ancak bu genişleme, beklenmedik bir sorunu görünür kılmıştır; öğrenmenin niteliği.
BİLGİ VE ÖĞRENME
Bugün eğitim sistemleri, öğrencilere daha fazla bilgi sunmakta; ancak bu bilginin ne kadarının öğrenmeye dönüştüğü ciddi biçimde tartışılmaktadır. Uluslararası veriler, özellikle OECD tarafından yürütülen PISA araştırmaları, bu tartışmaları veriler üzerinden tartışılır kılmaya açık alan yaratmıştır. Öğrencilerin Okuma, matematik ve fen alanlarındaki becerilerinde OECD ülkeleri arasında anlamlı bir ilerlemenin olmadığını ama ülke içi değerlendirmelerde görece de olsa bir ilerlemenin varlığından söz edilir olduğu görülmektedir.
Genelde eğitim sistemlerinin öğrenme üretme kapasiteleri sınırlıdır. Eğitimde nitelik sorunu yıllar içerisinde eğitim sisteminin bir yapboz oyunu gibi temel değişikliklere dokunulmadan ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Bunu destekleyen en önemli yapılardan birisi de sınava endeksli bir eğitim sisteminin varlığıdır. Maalesef ulusal sınavlarımız, özellikle de ilköğretim ve lise düzeyinde öğrencilerin hazırlandıkları LGS ve YKS süreçleri öğrencilerin akademik hayatını belirlemekle kalmamakta; aynı zamanda eğitimin içeriğini, yöntemini ve önceliklerini de doğrudan şekillendirmektedir. Dolayısıyla bugün eğitim sistemini anlamak için müfredata değil, sınav sistemine bakmak gerekir.
Bugün eğitim sistemimiz öğrencileri geliştirmekten çok sıralamakta; öğrenmeyi derinleştirmekten çok ölçülebilir hale getirmekte; anlam üretmekten çok da performans üretmektedir. Aynı zamanda eğitimin nasıl verileceğini, öğrencilerin nasıl çalışacağını ve okulların nasıl konumlanacağını da belirler. Bu durum, eğitimde teknik değil, yapısal ve varoluşsal bir krize işaret etmektedir. Dolayısıyla bugün eğitimdeki güncel sorunları belirli ana başlıklar altında değerlendirecek olursak bu sorunların aslında üç temel krizde kesiştiğini söyleyebiliriz. Verimlilik, adalet ve anlam krizi.
Bilgi artıyor, öğrenme azalıyor. Eğitim sistemlerinin en temel amacı öğrenmeyi sağlamaktır. Ancak son yıllarda ortaya çıkan veriler, bu amacın ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. PISA sonuçları incelendiğinde, öğrencilerin okuduğunu anlamakta zorlandığını, matematikte işlem yapabildiğini ama problem çözemediğini ve bilgiyi hatırlıyor ama günlük hayatta kullanamadığını bize gösteriyor.
Bu durum, aslında klasik anlamda “başarısızlığa” değil yüzeysel öğrenmeye işaret ediyor. Buna da müfredatın aşırı yoğunluğu, öğretim yöntemlerinin değiştirilememesi ve ölçme-değerlendirme uygulamalarımızın sonucu diye bakmak gerekir.
Sınav merkezli sistem; eğitimin gerçek belirleyicisi gibidir. Ülkemizde eğitim sistemi resmi olarak müfredatla tanımlanır; ancak fiilen sınav sistemi tarafından belirlenir. Bu da eğitim sistemimizin esasta bir eleme sistemi olduğu algısını zihinlere yerleştirmiştir.
LGS ya da YKS, kısaca ulusal sınavlarımız sadece bir sınav değil; eğitimin tamamını şekillendiren bir mekanizmadır. Öğrenci davranışlarını belirler, öğretmenlerimizin öğretim tarzlarına yön verir ve okulun başarısını tanımlar ve hatta MEB politikalarına kaynaklık eder. Sonuç olarak genel eğitim sistemimiz öğrenmeyi değil sıralamayı optimize eder hale getirilmiştir.
Eğitim sistemleri teorik olarak eşitlik üzerine kuruludur. Ancak pratikte ortaya çıkan sonuçlar ciddi eşitsizlikler içerir. Üç temel eşitsizlik kaynağı; ekonomik sermaye (okul türleri, özel ders, kurslar ve kaynaklara erişim), kültürel sermaye (aile eğitimi, ev ortamı vb.), okul kalitesi (öğretmen niteliği, akademik çevre vb.)
|
Faktör |
Etki |
Örnek |
|
Ekonomik sermaye |
Yüksek |
Özel ders, kurs |
|
Kültürel sermaye |
Orta-Yüksek |
Aile eğitim düzeyi |
|
Okul kalitesi |
Yüksek |
Öğretmen niteliği |
Maalesef bu yapı, eğitim sisteminin açıklarını kapatırken eşitsizliği büyütür. ERG raporlarına göre; sosyoekonomik düzey başarıyı güçlü biçimde etkiler, okullar arası başarı farkı aynı bölgede aynı mahallede bile yüksektir, özel ders alan öğrenciler avantajlıdırlar, kısacası aynı sınava giren öğrenciler, aynı yarışta değildirler.
Eğitimde kaliteyi belirleyen en kritik unsurun öğretmen olduğu hep söylenir ancak sistem öğretmeni güçlendirmek yerine çoğu zaman hep yalnız bırakmıştır. Artan iş yükü, bürokratik işlerin fazlalığı ve üniversitede eğitilirken ve işe başladıktan sonra hissedilen mesleki gelişim eksikliği. UNESCO raporları da öğretmen niteliği ile öğrenci başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Bu önemsememiz gereken ve nitelik gelişimini etkileyen bilinen en önemli faktördür.
PARADİGMA KIRILMASI
Eğitimde bir paradigma kırılması da bilgiye erişimde yaşanıyor. Artificial Intelligence teknolojileri, eğitimin temel varsayımlarını değiştirmeye başladı. Ve henüz nasıl ve ne şekilde ele avuca sığacağı bilinmeyen bu teknolojinin içerisinde kaybolmama çabasındayız. Eskiden bilgiye erişim zordu, bugün ise bilgiye erişim sınırsız ve bu eğitimin amacını dönüştürmektedir. Yeni gerçek ise artık bilgiyi nasıl kullanabileceğimizi bilebilmektir.
Başta da belirttiğim gibi okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Üniversite sayısındaki artış beraberinde kalite tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Mevcut durumda mezun sayısının artıyor olması buna karşılık iş gücü uyumunun da düşüyor olması iyiye işaret değildir.
Eğitim sistemimiz açısından bir diğer kritik durum da öğrenci ve öğretmen psikolojisidir. Eğitimin görmezden geldiği boyut olarak da değerlendirilebilir. Kaygı, tükenmişlik sendromu ve motivasyon kaybı hiç de göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir.
Yukarıda belirtiğim sorunlar yumağının içerisinde artıları ve eksileriyle belki de son yılların en önemli eğitim reformları da son birkaç yılda gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Belki de yapay zekâ çağında ezberci ve sınav merkezci bir eğitim yaklaşımından kurtulmanın sancıları da bu süreçle çekilen acılarla son bulabilir.
Türkiye’de son yıllarda temel eğitim dinamikleri, öğretim programları, sınav sistemleri ve yönetmelikler çerçevesinde bütüncül bir dönüşüm sürecine girişilmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca içerik değişikliklerinden ibaret olmayıp, eğitim sisteminin felsefesini, öğrenci profilini ve okulun işleyişini yeniden tanımlayan yapısal bir değişimi ifade etmektedir. Özellikle 2020 sonrasında hız kazanan bu süreçte, Türkiye’de eğitim politikalarının odağının “bilgi aktaran okul” modelinden “beceri geliştiren okul” modeline doğru yönelindiği görülmektedir.
Öğretim programları açısından bakıldığında, en önemli kırılma noktası ise 2024 yılında uygulanmaya başlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’dir. Modele göre öğretmen artık bilgiyi aktaran kişi olmaktan çok, öğrenme süreçlerini tasarlayan, yönlendiren ve öğrencinin aktif katılımını sağlayan bir rehber konumunda değerlendirilmektedir. Bu dönüşümle birlikte ders içeriklerinde de belirgin bir sadeleşme ve derinleşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Özellikle Türkçe, matematik ve fen bilimleri derslerinde okuduğunu anlama, yorumlama, problem çözme ve analitik düşünme becerilerinin merkeze alındığı görülmektedir. Bu durum, öğrencilerin yalnızca bilgiyi hatırlayan değil, bilgiyi farklı bağlamlarda kullanabilen bireyler olarak yetiştirilmesini hedeflemektedir.
Sınav ve ölçme-değerlendirme sistemlerinde de bu pedagojik dönüşüme paralel bir değişim yaşanmaktadır. Geleneksel test odaklı ve bilgi ölçmeye dayalı sınav anlayışı, yerini giderek beceri temelli ve bağlam içinde değerlendirme yaklaşımına bırakmaktadır. Yeni nesil olarak adlandırılan sorular, öğrencinin yalnızca doğru cevabı bulmasını değil, bir metni anlamasını, verilen bilgileri analiz etmesini ve farklı bilgi parçalarını bir araya getirerek sonuca ulaşmasını gerektirmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ölçme değerlendirme sistemleriyle, özellikle PISA ile daha uyumlu bir yapı oluşturma çabası görünümündedir.
Son yıllarda dikkat çeken bir diğer gelişme ise okul içi ölçme süreçlerinin standartlaştırılmasına yönelik adımlardır. Ortak sınav uygulamalarının yaygınlaşmasıyla birlikte, farklı okullar arasında not verme standartlarının birbirine yaklaştırılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de sınav sistemlerinin sık değişmesi, öğrenciler, veliler ve eğitimciler açısından önemli bir belirsizlik alanı yaratmaya devam etmektedir. Uzun vadeli ve istikrarlı bir sınav politikası oluşturulamaması, sistemin en önemli yapısal sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle ölçme-değerlendirme süreçleri, öğretmen performansı ve okul başarı düzeylerinin izlenmesi gibi konularda daha sistematik bir denetim mekanizması oluşturulmuştur. Bu durum, eğitimde kaliteyi artırmayı hedeflemekle birlikte, okul özerkliği açısından yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de temel eğitimin yeni bir paradigma değişimi içinde olduğu söylenebilir. Bu yeni paradigma, öğrenci merkezli, beceri odaklı ve veri temelli bir eğitim anlayışını ifade etmektedir. Ancak bu dönüşüm sürecinin henüz tam anlamıyla tamamlanamadığı, özellikle müfredat ile sınav sistemi arasındaki uyumsuzlukların devam ettiği görülmektedir. Bir yandan beceri temelli bir öğretim yaklaşımı benimsenirken, diğer yandan seçme ve yerleştirme sınavlarının hâlâ yüksek belirleyiciliğe sahip olması, sistem içinde önemli bir gerilim alanı oluşturmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’de temel eğitim, son yıllarda yalnızca içerik değil, amaç, yöntem ve değerlendirme boyutlarında köklü bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim, uzun vadede daha nitelikli, çok yönlü ve uyum sağlayabilen bireyler yetiştirmeyi hedeflemekle beraber bu hedefe ulaşılabilmesi, program, sınav ve yönetmelik boyutlarının birbirleriyle daha uyumlu hale getirilmesine ve sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulmasına bağlı görünmektedir.
Umut etmeye devam…
YASAL UYARI:
Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.