Diplomat olmayı hedeflerken akademik kariyeri seçti




Yaklaşık iki ay önce Doğuş Üniversitesi’nin ‘dördüncü ve ilk kadın rektörü’ olarak göreve başlayan Prof. Dr. Elif Çepni, ailesinin de ısrarıyla ‘diplomat’ olmayı hedeflerken akademik kariyere gönül veren ve başarılarla dolu iş hayatına rağmen tüm mütevazılığıyla hiç beklemediği bir anda zirveye ulaşan bir isim.

doguş üniversitesiProf. Dr. Elif Çepni bitmek bilmeyen okuma azmiyle iki yüksek lisans ve bir doktora yapan, ‘artık kendi ayaklarımın üzerinde durma vakti geldi’ diyerek Doğuş Üniversitesi’nin kapısını çalan Çepni, takvimler 2000 yılını gösterirken adım attığı kurumda birçok görevin ardından rektörlük makamına ulaştı. Rektörlüğün yoğun temposunda ‘tek lüksüm’ dediği yüzmeye vakit ayırmaya çalışan Çepni, yazar kimliğiyle de yeni kitabını okuyucularıyla buluşturmaya hazırlanıyor. Rektör olsa da öğrencilerinden bir türlü kopamayan Çepni ‘onları anlayan bir rektör’ olarak anılmaktan da son derece memnun. “Kaç kişi sevdiği mesleği yapıyordur bilmiyorum ama ben çok şükür sevdiğim işi yapıyorum ve ders verdikçe mutlu oluyorum” diyen Çepni kendini çok şanslı hissettiğini ve öğrencilerinin en büyük serveti olduğunu aktarıyor. Prof. Dr. Elif Çepni sözlerini şöyle sürdürüyor: “Öğrencilerimle yolda karşılaştığımızda özlemlerimizi dile getiriyor, birbirimizi kucaklıyoruz. Çok yoğun olduğumda benimle görüşemezlerse bile maille ulaşmalarını rica ediyorum. Herkese yetişmeye, dertlerini ve beklentilerini dinlemeye çalışıyorum. Öğrencilerle aramda gerçekten beni çok mutlu eden bir iletişim olduğunu söyleyebilirim. Onların başarısını gördüğüm zaman bu denize ben de biraz su kattım diyerek seviniyorum. Çok samimi söylüyorum, mezuniyet törenlerinde belki öğrencilerin velileri benim kadar duygulanmıyordur.”

Öncelikle Doğuş Üniversitesi Rektörü olarak sizi daha yakından tanıyabilir miyiz? Nerede doğdunuz, nasıl bir çocukluk geçirdiniz, aile yaşantınızdan söz eder misiniz?

1968, Karabük doğumluyum. Karabük küçük bir yer olmasına rağmen soysal hayat açısından çok zengindi. Dört kardeş hepimiz ilkokul, ortaokul ve liseyi Türk Eğitim Derneği Karabük Koleji’nde okuduk. Bu yüzden de şanslı olduğumuzu düşünüyorum, çünkü gerçekten çok büyük kazanımlar elde ettik. Ailemiz imkanları elverdiği ölçüde en iyi şekilde eğitim hayatımıza destek oldu, hepimiz de okuyarak üniversite mezunu olduk. Ailemiz eğitim konusunda çok disiplinliydi. Babam iş adamı, annem ev hanımıydı. Babam İstanbul Hukuk’tan ayrılmış, o yüzden de okuma konusunda çok ısrarcıydı. Annem, “Siz ders çalışın, sakın iş yapmayın” derdi. Babam da “Ne yapıp edip İngilizce öğreneceksiniz, yurtdışına gideceksiniz. İsterseniz diplomanızı kullanmayın ama hepiniz onu almak zorundasınız” derdi.

Geriye dönüp baktığımda çok mutlu bir çocukluk geçirdiğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Mütevazı bir ailenin içinde, gerçekten manevi değerlere saygılı olacak şekilde yetiştirildik. Ama her zaman özgüvenimiz oluşsun diye bize çok güvenildi. Gittiğimiz ortama ayak uydurmamız gerektiğini de öğrettiler. Bu açılardan da aileme minnettarım.

YURTDIŞI EĞİTİMİM SIRASINDA BİR NEVİ DİPLOMATTIM

Liseden sonra eğitim hayatınızı nasıl şekillendirdiniz? Aileniz bu seçiminizde nasıl bir rol oynadı?

Üniversite öğreniminin ilk üç senesinde İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümündeydim. Son sene ise yatay geçişle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçtim. Yani Mülkiye mezunuyum.

Uluslararası İlişkiler’i seçmemde ailemin büyük etkisi var. Babam değişik kültürlerden insanları tanımam, dünyayı gezmem ve devletimi iyi bir şekilde temsil etmem için hep diplomat olmamı istedi. Zaten siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, devlet meseleleri çoğu zaman aile içindeki sohbetlerin de odak noktasıydı. Ben de babamı kırmayarak tercihimi bu yönde yaptım.

Ancak 90’lı yılların sonunda bu bölümü bitirdiğimde artık uluslararası ilişkilerin ekonomik ilişkileri belirlediğini gördüm. Eskiden ideolojiler önemliyken, doğu bloğu ülkelerinin çökmeye başlamasıyla 90’lı yıllarda her şeyi parasal ilişkiler belirlemeye başladı. Gözlemlerime dayanarak ekonomi okumaya karar verdim ve ilk yüksek lisansımı İstanbul Üniversitesi Avrupa Topluluğu’nun Ekonomik Yapısı Anabilim Dalı’nda yaptım. Doktoramı da yine aynı üniversitede ekonomi üzerine tamamladım. Doktoranın ders aşaması biterken Gazi Üniversitesi’nin Uluslararası İktisat Bölümü için açtığı asistanlık sınavını öğrendim. Son gün, son dakika başvurabildim. Sadece bir kişi alınacaktı ve ben kabul edildim. Doktora sürecimin yeterlilik ve tez aşamasında Ankara-İstanbul gidip geldim.

Asistanlığım sırasında Kurum beni Avrupa Birliği Komisyonu’nun verdiği Jean Monnet Bursu’na aday gösterdi. Bir yıl süreli bu bursu kazandım. Matematiksel İktisat ve Ekonometri’yi çok iyi bilmiyorum diye doktoradan sonra ikinci bir yüksek lisansa gitmeyi gözüme kestirdim. Doktoram bittikten iki gün sonra daha önce kabul aldığım İngiltere’deki Nottingham Üniversitesi’ne gittim. Avrupa Birliği’nden aldığım bursu da orada kullandım.

İngiltere’de kaldığım dönemde dünyanın çok değişik ülkelerinden, kültürlerinden arkadaşlarım oldu. İtalya’da bir Katolik, Tel Aviv’de bir Yahudi düğününe katıldım. Şimdi onların çocukları bana hala, teyze diyor. Dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış arkadaşlarım var, aslında bu büyük bir zenginlik. Babamın diplomat alarak yapmamı istediği şeyi ben galiba yurtdışındaki eğitimim sırasında yapmış oldum.

Yurtdışı eğitiminizin ardından ne zaman Türkiye’ye dönüş yaptınız? Kariyerinizi nasıl çizdiniz?

Dönüşte yine bir yıl Gazi Üniversitesi’nde çalıştım. Jean Monnet karşılıksız bir burstu ve geri ödemesi yoktu. Tablonun aslına baktığınızda asistandım, iki masterım ve bir doktoram vardı. Bu şartlar altında geçinmek için hala ailemden maddi destek beklemem doğru olmayacaktı. İş arama sürecine başladım. 2000 yılıydı, İstanbul’da iki yere başvurdum ve her ikisinde de olumlu yanıt aldım. Tercihimi Doğuş Üniversitesi’nden yana kullandım.

Gazi Üniversitesi’nde gerçekten ortam çok güzeldi, öğrencilerim kamu kadroları için sınavlara hazırlanıyorlardı, hepsi de çok istekliydi. İlk başlarda acaba yine okuma azmi ve hevesi olan öğrencilerle karşılaşabilir miyim diye

düşünmedim değil… Ama bugün gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki öğrencilerimin hepsine minnettarım. Bu anlamda kendimi çok şanslı hissediyorum ve büyük bir servetim olduğunu düşünüyorum.

REKTÖRLÜK AKLIMIN UCUNDAN BİLE GEÇMEDİ

11 yılın ardından rektörlüğe uzanan süreç nasıl gerçekleşti?

Doğuş Üniversitesi’nde önce profesör oldum. Ardından çok kısa bir süre sonra Sosyal Bölümler Enstitüsü Müdürlüğü’ne atandım. Açıkçası bu süre zarfında rektör olmak aklımın ucundan bile geçmedi. Aslında idari işler hiçbir zaman kariyer hedefim olmadı. Ben hep kitap ve makale yazmanın, öğrencilerimle daha fazla vakit geçirebilmenin peşindeydim. Fakat Mütevelli Heyet bana güvenerek böyle bir teklifte bulundu. Bu benim için bir bakıma; “Ben, kendi kurumumun yetiştirdiği çalışana güveniyorum” demekti. Bunun için de minnettarım. Hayatta hep daha iyinin peşinde koşuyoruz, bunun için mücadele veriyoruz. Bu açıdan görevden kaçmamak gerekiyordu. Göreve başlayalı henüz iki ay oldu, bu makamın en doğru ve en iyi şekilde hakkını vermek en büyük hedefim.

Rektör olduktan sonra hayatınızda neler değişti?

Çok yoğunlaştığını söyleyebilirim. Eğer rektörlük koltuğunda oturuyorsanız özel hayatınızı gözden çıkarmanız da gerekiyor. Çünkü bu görev biraz abartı olabilir ama uyku hariç bütün mesainizi alıyor. Benim belki de hayatımdaki tek lüksüm haftaiçi her sabah 7’de yüzmeye gitmemdi. Karadenizliyim, yüzmeyi çok seviyorum. Yoğun çaba göstererek bu hobime vakit ayırmaya çalışıyorum.

Altı tane yeğenim var, haftasonları onlarla vakit geçirerek iş stresini üzerimden bir nebze olsun atabiliyorum. Rektör olduktan sonra ders vermekten de hiç kopmak istemedim. Bu dönem bir doktora dersim var, iyi ki de onu veriyorum. Çünkü bunu yapmazsam çok da mutlu olamam diye düşünüyorum. Geçiş sürecinin yoğunluğu nedeniyle bu dönem lisansta ders almadım ama her şey planladığımız gibi giderse gelecek dönem lisans dersine de girmek istiyorum. Öğrencilerin arasında olunca hem onların dertlerini dinleyebiliyorum hem de olup bitenden daha iyi haberdar oluyorum. Onlardan kopuk bir rektör olmak istemiyorum.

KURALLARA SIKI SIKIYA BAĞLI BİR REKTÖRÜM

Kendinizi nasıl bir rektör olarak tanımlıyorsunuz?

Tatlı sert bir rektör olmaya çalışıyorum. Kurallara çok düşkünüm. Kural varsa, herkese eşit olarak uygulanmalı. Liyakata çok önem veririm. Hem öğrencilerimize, hem çalışanlarımıza eşit mesafedeyim. Kimsenin haksızlığa uğramayacağı, herkesin de görevini iyi yapmasını sağlayacak bir yapılanmanın oluşmasını istiyorum. Umarım devraldığım bayrağı aldığım yerden daha ileriye götürebilirim. Bunun için tüm çabamı ve enerjimi harcıyorum.

KADIN REKTÖR OLUNCA İKNA KABİLİYETİNİZ DE ARTIYOR

Eğitim sektöründe kadın bir yönetici olmanın avantajlarını ve dezavantajlarını yaşıyor musunuz?

Türkiye’de 160’ın üzerinde üniversite var ve bildiğim kadarıyla bunlardan sadece 9’unun rektörü bayan. Üniversiteler arası kurul sırasında çoğuyla tanışma fırsatım oldu. Hepsi çok mütevazı, geldiği yeri hazmetmiş insanlardı.

Ben kendi adıma, henüz çok kısa bir süre olsa da bugüne kadar kadın bir yönetici olmanın zorluğunu görmedim. Aksine avantajlarının daha fazla olduğunu düşünüyorum. Bayan olduğunuz zaman daha ılımlı olabiliyor ve karşınızdakini daha kolay ikna edebiliyorsunuz. Öte yandan bulunduğum kurumda 11 yıl çalışmanın da artıları var, artık aile gibi olduk. Nazım geçiyor, kavga etsek de akşam hiçbirşey olmamış gibi buradan kol kola çıkabiliyoruz. Aynı evde kendi kardeşinizle de tartışıyorsunuz, farklı görüşler olmalı ki ilerleme olsun. Ama bunu her zaman saygı çerçevesinde ve empati kurarak yapmak lazım. İyi niyetli bir şekilde orta yolu bulmaya çalışıyoruz.

Aynı zamanda yazar kimliğinizle de tanınıyorsunuz. Yeni kitaplar yolda mı?

Yazmayı çok seviyorum. Ailem şahittir ki yaz tatillerimi hep yazmak için kullandım. Eskiden elektronik kitaplar yoktu ve tatile kitaplarla tıka basa dolu çantalarla giderdim. İyi ki de yazmışım o kitapları… Daha yazacağım kitaplarım var. Bütün içeriği hazır olan fakat bir türlü vakit bulup da oturup yazamadığım bir kitabım var, herkesten adını sır gibi saklıyorum. Ayrıca Türkiye Ekonomisine yönelik İngilizce bir kitabım vardı, onu da mutlaka yenileyeceğim. ‘Ölmeden önce yapmak istediğiniz iki şey nedir?’ diye sorarsanız bu iki kitabımı gösterebilirim.

Doğuş Üniversitesi kabına sığmayacak

Doğuş Üniversitesi’nin ölçeğinin giderek büyüdüğünden ve öğrenci sayısının 4 bin 600’ün üzerine çıktığından söz eden Prof. Dr. Elif Çepni, önümüzdeki dönemde yeni bir bölüm açmayacaklarını ancak Kontrol Mühendisliği gibi geleceğin meslekleri olacak bölümlere yönelik tanıtım faaliyetlerini yoğunlaştıracaklarını anlatıyor. Doğuş Üniversitesi’ndeki eğitim içeriklerinin ve akademik kadronun uluslararası standartlarda olduğunun altını çizen Prof. Dr. Elif Çepni, tüm unsurları global işgücü ve toplumsal fayda yaratmaya odaklanacaklarını iletiyor. Prof. Çepni, çağın gerektirdiği çok disiplinlilik yaklaşımına uygulayacakları farklı programlar ile katkı sunacaklarını kaydederken, düzenledikleri kültürel gelişim seminerleri ile öğrencilerini bu açıdan donattıklarını söylüyor.

Üniversitenin şimdiye kadar imza attığı önemli projelerle ve yetiştirdiği donanımla öğrencilerle çok önemli bir mesafe kaydettiğinin altını çizen Çepni, “Hiç kimseyle olmasa da kendinizle rekabet etmeniz lazım. Bu yüzden bana göre daha katedilecek çok mesafe var” diyor.

Latin müziği dinliyorum, operaları kaçırmam

Prof. Dr. Elif Çepni, işten arta kalan zamanlarında Latin müziği dinliyor, operaları yakından takip ediyor. “Yunan müziği kulağıma çok hoş geliyor.” diyen Çepni, George Dalaras hayranı… Sevdiklerine sanatçının albümünü hediye ettiğini anlatan Çepni, Türkiye’ye uzun yıllar sonra gelen Dalaras’ın konserini de kaçırmamış. Çepni Dean Martin ve Frank Sinatra’yı da dinlemekten hoşlandığını, iyi performe edilmiş Karadeniz türkülerinden de büyük keyif aldığını aktarıyor.

Prof. Çepni geçen yıl Kadıköy Süreyya Operası Sahnesi’nde oynayan hemen hemen tüm operaları seyretmiş. Bu sene de yoğun temposunda vakit buldukça operaları takip etmeye çalıştığını belirten Çepni sinemanın hızına ise yetişememiş. Çepni, “En son Dedemin İnsanları’na gidebilmiştim, artık gerisini siz düşünün. Ama çizgi filmler vizyona girdikçe yeğenlerimle mutlaka giderim, çok da severim” diye konuşuyor.

İlgi alanları doğrultusunda kalkınma ve kriz ağırlıklı kitaplar okuyan Çepni, yurtdışındaki yayınları da yakından takip ediyor. Son günlerde krizi ve onu hazırlayan nedenleri konu alan The Shadow Market adlı kitabı elinden düşürmeyen Çepni, kitapları altını çizerek ve notlar alarak okumayı seviyor. Kitap eleştirilerini kaleme almayı da sevdiğini anlatan Çepni, bu alanda hazırladığı iki çalışmanın hakemli dergilerde yayımlandığını vurguluyor.

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.


Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.