banner
banner
banner

Yüksek Zekâ / Üstün Yetenek Sendromu




 

Prof. Dr. Mustafa Zülküf ALTAN /Erciyes Üniversitesi,  Eğitim Fakültesi

mustafa zülküf altan

Son birkaç yıldır hem yazılı hem görsel medyada ayrıca eğitim camiasında gün geçmiyor ki üstün yetenekli/zekâlı öğrenciler konusu gündeme gelmesin. Onlarca haber çıktı ve program yapıldı. Yapılmaya da devam ediyor.

Bunlara ilaveten birçok özel/vakıf ve devlet üniversitesinde bu çocuklara yönelik adeta mantar gibi biten araştırma merkezleri veya programlar açılmaktadır. TÜBİTAK okullar açmak için çalışmalar yapıyor, belediyeler ve özel üniversiteler sözde üstün yetenekli/zekâlı çocuklar için “eğitim köyü” kurma anlaşmaları imzalıyor hatta bu tür çocukların üniversitelere sınavsız ve istedikleri bölümlere girme hakkı verilmesi için kanun teklifleri hazırlanıyor!

Bu çocuklara gösterilen yoğun ve ani ilginin nedenini anlayabilmek oldukça zordur. “Normal çocuklara” çağın çok gerisinde kalan bir anlayışla eğitim verilen, çağın gerektirdiği öğretmen donanımına sahip olmayan öğretmenlerin sınıflara doldurulduğu bir sistemin neden bu konuya aşırı ilgi gösterdiğini birilerinin açıklaması gerekir! Yazboz tahtasına dönmüş, alınan hiçbir kararın sonucu beklenmeden yeni bir sisteme geçilen, her gün yeni bir uygulama veya sınav formatı ortaya atılan ve ne yazık ki hemen hepsinde sorunlar veya sıkıntılar yaşanan bir ortamda bir de bu konunun ortaya çıkması pek de hayra alamet bir durum olmasa gerek. Açıkçası bu kaotik durumun çok ciddi sorunlara gebe olduğu çok nettir.

Zekâ testlerinin hikâyesi, Alfred Binet isimli Fransız bir psikologdan dönemin yetkililerinin, Paris okullarının ilk yıllarında hangi öğrencilerin başarılı, hangilerinin başarısız olacağını tespit edecek bir sistem geliştirmesinin istenmesiyle başlar. Binet başarılı olur ve hepimizin bildiği IQ (Intelligence Quotient), zekâ katsayısı, olgusu ve bunu tespite yarayan zekâ testi ortaya çıkar. Sayısal ve sözel zekâların kullanılmasına yönelik bu test daha sonraları ABD’ye ve diğer ülkelere ulaşır. Günümüze kadar milyonlarca insan üzerinde uygulanan bu test psikologların en büyük başarılarından biri olarak görülür.

Klasik zekâ kuramlarına baktığımız zaman, zekânın doğuştan geldiği, teklik içerdiği yani ya vardır ya yoktur ve büyük ölçüde kalıtımın etkisiyle belirlendiği düşünülür. Bu görüşü savunan çalışmalarda çocuğun zekâsı ile ana-babanın zekâsı arasında yüksek düzeyde ilişki olduğu saptandığı pek çok yerde karşımıza çıkar. Annenin hamilelik sırasında uygun beslenmesi, beyin kanlanma ve oksijen alımının yolunda gitmesi gerekir. Doğum sırasında da oksijen alımı konusunda bir sıkıntının yaşanmaması gerekmektedir. Doğum sonrasında da beyin dokusuna zarar verecek yaralanmalar ve ateşli rahatsızlıklar da zekâ potansiyelini düşüren etkenlerdendir. Böyle düşünüldüğünde zekâ, tek bir yapıdan oluşan sabit bir varlıktır!

Bu klasik zekâ kuramına dayalı Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği zekâ sınıflandırması şu şekildedir:

0-20 Derin zekâ geriliği/zihinsel engel

21-35 Ağır derecede zekâ geriliği/zihinsel engel

36-50 Orta derecede zekâ geriliği/zihinsel engel

51-70 Hafif derecede zekâ geriliği/zihinsel engel

71-79 Sınırda zekâ

80-89 Donuk zekâ

90-109 Normal ya da ortalama zekâ

110-119 Parlak zekâ

120-129 Üstün zekâ

130 ve üstü Çok üstün zekâ

Daha yeni ve günümüz zekâ kuram ve yöntemlerine baktığımız zaman en önemli farkın zekânın tek bir unsurdan kaynaklanmadığı ve zaman içinde hem geliştirilebileceği hem de değişebileceği görüşünün ağır olmasıdır. Bu kuramlara örnek olarak Carroll’un (1993) 3’lü bilişsel yetenekler tabakası, Gardner’ın (1983) çoklu zekâ, Stenberg’in (1985) 3’lü zekâ kuramı ve Ceci’nin (1990) biyoekolojik kuramını sayabiliriz.

Yeni ortaya çıkan ve geleceğe yönelik kuramlar arasında da Das ve arkadaşlarının (1994) PASS kuramı, Mayer ve arkadaşlarının (2001) ve Pfeiffer’in (2001) duygusal zekâsını ve Ritchhart’ın (2001) diğer perspektiflerini sayabiliriz. Ancak bu zekâ çalışmaları maalesef ülkemizde yeteri kadar bilinmemekte dolayısıyla da hala klasik anlayıştaki 19.yy anlayışı zekâ uygulamaları devam etmektedir. 

Üstün zekâlılık için yapılmış birçok tanımdan bahsetmek mümkün ancak son zamanlarda sıklıkla kullanılan bir tanımda bu gruba giren bireyler “zekâ, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya özel akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde performans gösterdiği uzmanlar tarafından belirlenen çocuklar” olarak tanımlanıyor. Bu farklılığı tespit için de bahsedilen zekâ testleri kullanılıyor. 

Klasik zekâ anlayışına göre tasarlanmış bütün eğitim sistemleri hem tespit hem sınıflandırma hem de derecelendirme amacıyla yaptıkları bütün değerlendirme sistemleri IQ odaklı ve dolayısıyla sayısal ve sözel zekâ temelleri üzerine oturtulmuştur. Bu durum sözde üstün zekâlı bireyler için de geçerlidir!  

Bu tür testlerden “donuk veya sınırda zekâ” diye sonuç alan insanların hayatta çok başarılı oldukları bilinmektedir. Bu konuya ışık tutacak en ilginç eserlerden biri olarak, 1994 yapımı “Forrest Gump” filmi gösterilebilir. Konusunu gerçek hayattan alan bu filmde; yapılan test sonucunda, okula kabul sınırının az altındaki IQ’ su yüzünden okula zorla kabul edilen(!) ancak yaşamda çok önemli şeyleri başaran ve her defasında başkalarının hayal ettiğinden çok daha fazlasını hatta imkânsızı başararak tarihi sayılabilecek anlarda ayakta kalabilen, yaşama devam edebilen ve çok başarılı bir iş adamı olan Forrest Gump’ın hayatı konu edilmektedir. 

Zekâ testlerinin temelini oluşturan sayısal ve sözel yeterliliklerdir. Eğitim sistemleri de hep bu iki yeterlilik üzerine oluşturulmuştur. Böylece bu iki yeterliliği yeteri kadar gelişmemiş olanlar hep sistemin dışında bırakıldı. Bu zekâları daha gelişmiş veya uzun yıllara yayılan ve sürekli tekrarlar sayesinde bu zekâları daha da gelişen bireylerin önü açılarak birbirine benzer beceriler sergileyen hep aynı tür bireylerin yetişmesi sağlanarak bir toplum mühendisliği gerçekleştirilmiş oldu, olmaya da devam ediyor! Yani aynı şekilde düşünen, hareket eden, tepki veren hemen her meslekten milyonlarca insan! Yapılan sınavlarda da akranlarına göre belli bir sınırın üzerinde puan alanlara da üstün zekâlı dendi ve denmeye devam ediliyor! 

Çocukların ve gençlerin potansiyellerini anlamaya yönelik yapılan klasik IQ testleri bu çocukların ve gençlerin potansiyellerini en iyi şartlarda kısıtlıyor dahası tahrip ediyor! Bu çocukların benzer ihtiyaçları yok ki aynı IQ puanıyla değerlendiriliyorlar! Çok iyi yapılmış ve çok iyi sonuçlar alınmış olsa bile, merkezi yapılan standart testlerin tek tip insan yetiştirmekten başka bir işe yaramadıklarını biliyoruz. 

Okullardaki sayısal/sözel zekâ üzerine oturmuş değerlendirme sistemleri üzerine bir de merkezî yapılan yine benzer zekâların kullanıldığı ve tamamen bilginin transferini veya hatırlanmasını içeren sözde standart testler yüzünden çocukların ve gençlerin yaratıcılıkları, bireysel farklılıkları, özgünlükleri ve cesaretleri maalesef kırılmaktadır. Böylece bireyler sıradanlaştırılmaktadır. 

Bu yüzdendir ki bu mevcut sisteme ayak uyduramayanlar başarısız addedilerek sistemin dışına itilmektedir. Başarılı sayılanlar ise zekâ profillerindeki diğer zekâlara göre daha gelişmiş olan sayısal/sözel zekâları ve uzun süreli soru çözmeden kaynaklanan test yetenekleri sayesinde hepsi birbirine benzeyen bireylerden oluşmaktadır! Çünkü sistem bu gruba hitap etmekte ve açıkçası bu tür bireylere açık şekilde destek vermektedir. Yani ciddi bir hile, adaletsizlik ve eşitsizlik söz konusudur!

Türkiye’de de sayısal ve sözel zekâları diğer akranlarına göre daha gelişmiş olanlar zaten yapılan merkezi ve standart sınavlar yoluyla hem ortaöğretimde hem de yükseköğretimde belli okullara ve alanlara yerleştiriliyor, öğrenim sonrasında da ALES, KPSS ve benzeri merkezi sınavlar yoluyla da kendilerine avantaj sağlanarak ödüllendirilmektedir. Bu durum aynen hatta artan bir şekilde devam etmektedir. 

Bu arada, hasbelkader sayısal sözel zekâ tabanlı ve sol beyin odaklı bu sistem içinde farklı zekâ profiline; müzik zekâsı, uzamsal zekâ gibi zekâlara sahip oldukları fark edilen bireyler de ki genellikle aileler bunu fark ediyor, ne acıdır ki üstün yetenekli hatta bazen üstün zekâlı diye sınıflandırıldı. Bu bireylerin farklı bir yol izlemeleri sağlandı. Şimdilerde ise okullaşma yoluyla bu gruptaki çocuklara hizmet verilmeye çalışılıyor. Sistemin değer vermediği zekâ profiline sahip bireylere üstün yetenekli muamelesi yapılması başlı başına bir sorundur. Bu bireyler üstün yetenekli veya zekâlı değil, sistemin dikkate almadığı farklı zekâ profillerine sahip olduklarından farklı görünen gayet normal bireylerdir. Sistem bu zekâlara kucak açmadığı için bu bireylere adeta “uzaylı” muamelesi yapılmaktadır.

Bu farklı zekâları, diğerlerine göre daha ön planda olup da üstün yetenekli diye adlandırılıp sistemden ayrılan ve o zekâlarını geliştirmeleri için seferber olunarak genellikle seçilerek yurt dışı eğitim kurumlarına gönderilmiş onlarca isim mevcuttur. Genellikle resim ve müzik alanındaki bu şahıslar için, ilki 1948 yılında, bir “Harika Çocuklar Yasası” çıkarılmış ve İdil Biret, Suna Kan gibi isimlerin eğitimlerini yurt dışında devlet bursuyla tamamlamaları sağlanmıştır. Bu isimlere başkalarını da dâhil etmek mümkündür. Ayrıca 70’li yıllarda bu gruba örnek çocukların Devlet Konservatuvarında yoğun ve hızlı bir müzik eğitimi görmeleri için “özel statü” yönetmeliği çıkartılmış ve bu statüde eğitim görüp konservatuvarın yüksek bölümünü bitiren bazı gençler çeşitli burslarla yurt dışına gönderilmiştir. Piyanist Fazıl Say, bu statüden yararlananlara örnek gösterilebilir. 

MEB 2007 yılında bir yönerge hazırlamış ayrıca 2009 yılında da bir ek ve değişikliklerle okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki üstün yetenekli/zekâlı çocukların bireysel yeteneklerinin farkında olmalarını ve kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak üzere öğrenci seçimi, kayıt kabul, eğitim-öğretim, yönetici ve öğretmen seçimi ile yetiştirilmesi çalışmalarını başlatmıştır. Bu amaçla üstün yetenekli/zekâlı çocukların tespit edilerek özel eğitime tabi tutulması için Bilim ve Sanat Merkezi adı altında yeni bir kurum açılmıştır. Bilim ve Sanat Merkezi’nde eğitim almak isteyen öğrencilerin ilk olarak BİLSEM sınavına giriş yapması ve geçerli not alması gerekmektedir.  Belirlenen taban puanları almayı başaran öğrenciler, zihinsel olarak bireysel incelemeye tabi tutuluyor ve yapılacak olan değerlendirmeden de geçen öğrenciler, kurum bünyesinde eğitim almaya başlıyorlar. 

2015 yılında yapılan merkezi sınav sonucunda; Genel zihinsel alanda başarılı olan ve bireysel incelemeye alınan 14.187 öğrenciden 2.607'i, Müzik alanında bireysel incelemeye alınan 25.698 öğrenciden 1.368'i, Resim alanında bireysel incelemeye alınan 54.432 öğrenciden 1.396'sı olmak üzere toplam 5.371 öğrenci 2015-2016 eğitim öğretim yılında BİLSEM'lere kayıt yaptırmaya hak kazanmıştır. 2015-2016 eğitim öğretim yılında tahmini öğrenci sayısı 19,761 olacaktır. Türkiye'de hali hazırda 67 ilde 77 adet BİLSEM bulunuyor. 81 ilin tamamında BİLSEM açılması ile ilgili faaliyetler devam ediyor. 

İlk başlarda sadece testlerle yapılan tespit işlemleri şimdilerde alanlara yönelik performanslar eklenerek yapılmaktadır. Bu eklentilerinde birçok hatalı ve tutarsız tarafları vardır. Testlerle sadece sayısal ve sözel zekâları daha gelişmiş olanlara bir avantaj sağlanırken, alana özgü performanslar yoluyla da bir şekilde bu alana özgü performans çalışmalarını çok erken yaşlardan beri yapanlara adeta doğal bir yetenekmiş gibi davranılarak bir avantaj sağlandığı maalesef hep göz ardı edilmektedir!   Çoklu yöntemler kullanılsa bile çocukların yeteneklerinin tüm resmini çekmeye yönelik değillerdir. Bu yüzden sadece IQ tabanlı yapılan seçme ve değerlendirmeler çok dar bir alanı ve belli kültürden gelen bireyleri değerlendirmekten, bireyleri etiketlemekten başka hiçbir işe yaramamaktadır! Örneğin, sıklıkla kullanılan standart klasik zekâ testleri, azınlık ve ekonomik olarak dezavantajlı gruplara mensup çocukların bu testlerden daha düşük puanlar almalarına bu durumun da bu gruplara mensup çocukların belli kurumlarda temsil edilememelerine sebep olmaktadır. 

Merkezî yapılan, sözde standart testler; sadece test çözme becerilerini geliştirmiş, ezber yeteneği ön planda olan, sayısal, sözel zekâları diğer zekâlarına göre daha gelişmiş olan ve beyninin sol tarafını daha etkin kullanan “sistem” bireylerine yaramaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Performanslarla da uzun süredir özel çalışmalar yoluyla bu yeteneğini kısmen geliştirmiş yani öğrenilen yeteneği gelişmiş bireylere avantaj sağlanmaktadır. Maalesef birileri de bu çocukları üstün yetenekli/ zekâlı olarak ayırarak farklı bir uygulama ile ikinci kez ödüllendirmiş, diğerlerini de ikinci kez cezalandırmış olmaktadır. Bu kabul edilebilecek bir durum olmasa gerek. 

Peki, bu özel yetenek ve/veya üstün zekâ profiline sahip çocukları, öğrencileri kim, nerede ve nasıl eğitiyor? Bu öğretmenler hangi özelliklerinden ötürü bu programlarda görevlendirilmişlerdir? Bu çocukların eğitim programlarında neler var? Bu programlar, liderlik, yaratıcılık risk alabilme, eleştirel düşünebilme, problem çözebilme, girişimci ruha sahip olabilme gibi günümüz becerilerinin gelişmesine yardımcı olabilecek aktiviteler içeriyor mu? Yoksa normal okul programlarındaki konular daha derinlemesine ve karmaşıklığında mı işleniyor? Hem müfredat hem de öğretmenler bu çocukların beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaksa bu kadar çocuğun yaşayabilecekleri travma ve çöküntü ne olacak? 

Unutulmaması gereken en önemli hususlardan biri özel yetenekliliğin tıpkı diğer öğrenme stilleri gibi beslenmesi gereken bir başka öğrenme stili, öğrenenin öğrenme hızı ve kolaylığı ile ilgili bir durumdan başka bir şey olmadığı gerçeğidir! Üstün zekâ/özel yeteneklilik bu çocukların daha iyi oldukları veya akranlarına göre hayatta daha başarılı olacakları anlamına asla gelmiyor! Standardın üstü zeka kapasitesi ve özel yeteneklilik bir öğrenme ihtiyacıdır, bir ayrıcalık ya da üstünlük değildir! 

Yetenekler ve beceriler yaş ilerledikçe değişebilmektedir ancak IQ ağırlıklı bilişsel yeteneğe dayalı testler çok erken yaşlarda alınmakta ve bu testlerden alınan sonuçlar çocuğun hem okul hem de hayatı boyunca kendisine eşlik etmekte ve asla değişmemektedir. Bu çok ciddi bir hata ve çelişkidir! 

Kötü şekilde ve beceriksizce akademik olarak tasarlanan ve yürütülen bir program on binlerce öğrenciye nasıl bir hasar vereceği hiç düşünüldü mü? İleri düzeyde öğretim yapıldığı ve müfredatın da böyle hazırlandığı yazılı evrakta söyleniyor. Ancak benzer yazılımlar normal öğretim için de yazılmaktadır. Gerçek durum ise hiç de yazıldığı gibi değildir. Bu bakımdan BİLSEM’lerde yapılan öğretim bir tür hızlandırmadır ve asla zenginleştirme, çeşitlendirme ve ihtiyaçları karşılamak değildir! 

Bütün yeteneklileri bir sınıfa doldurup bunların kolay öğrenebileceklerini düşünmek akademik açıdan son derece yanlış bir yaklaşımdır. Böylesi bir durumda bile ihmal edilecek yetenekler olacağı nasıl düşünülemez? Bu durum fen liselerinin üniversiteye öğrenci yerleştirme oranlarında kendini açık bir şekilde göstermektedir.

Bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız var. İnsanları üstün zekâ, özel/üstün yetenekli veya yeteneksiz diye ayırmak yerine farklı bireysel özellikleri ve çevresel faktörleri olası potansiyel özellikler olarak tanımlamalıyız ve eğitim kültürünü bunları geliştirmeye olanak sağlayan ve katkı veren bir hale getirmeliyiz. Bunun için de mutlaka bireysel farklılıklar odaklı, performans tabanlı değerlendirme sistemlerinin eğitimin her kademesinde uygulanmaya başlanması gereklidir. Böylesi bir yaklaşım hemen her bireyin kendini realize etmesine yardımcı olacak ve sınıflandırılmadan ve etiketlendirilmeden hayata hazırlanmaları sağlanacaktır. 

İnsanların çoğunun, yüksek zekâlı ve üstün yetenekli çocukların özel, bazen de seçkin programlarda öğrenim gören gerçek başarılı çocuklar olduğunu düşünmesi küresel bir yanlış inanıştır.

Çocuğun üstün zekâ, özel/üstün yetenekli olarak tespit edilmesi ve özel programlı bir okulda öğrenim görmesi, okulların, öğretmenlerin yani eğitim sisteminin bir işlevinden başka bir şey değildir! Zekâ ve üstün yetenek kültüre göre değişkenlik gösterdiğinden göreceli bir kavramdır.

Üstün zekâya sahip veya özel yetenekli birey güçlü sebep/sonuç ilişkisi kurabilen, yaratıcı düşünebilen, risk alabilen, eleşirel düşünebilen veya analitik becerileri olan birisi olmayabilir. Beyin sadece öğrenme ve akademik görevleri yerine getirmek için kullanılmaz ki. Beynimiz aynı zamanda bizim duygularımızın, sosyal becerilerimizin, tutumlarımızın ve bütün bu olup bitenlere cevaplarımızın ortaya çıktığı yerdir. Üstün yetenekli bireyler,  bu durumlarda da akranlarına göre daha yoğun sosyal ve duygusal ihtiyaçlar göstermektedirler. Bu ihtiyaçları karşılanmadığı için de bu bireylerin çok ciddi psikolojik sorunlar ve travmalar yaşadıkları hemen herkesin gözlemlediği bir olgudur. Bu bakımdan bazı araştırmalar, duyuşsal özellikleri  (ışığa, kokuya,  sese ve deriye dokunuşa aşırı duyarlılığın) bu tür bireylerin ileriki yaşlarda karşı karşıya kalabilecekleri zorluklar olarak sıralamaktadır. 

Kısacası, özel ve üstün yetenekli çocuklar her ne kadar yüksek başarılı olarak değerlendirilseler de duygusal, sosyal ve duyuşsal özellikleri eğitim sistemi içinde pek dikkate alınmamaktadır. Tarihsel olarak eğitim sistemleri özel yetenekli çocukları tespit edip onlara ihtiyaç duydukları hizmeti veremediği gibi onlar hakkındaki yanlış inançların maalesef artmasına ve onlara daha fazla zarar verilmesine yardım etmiştir. Bu olumsuz durum, kontrolsüz ve bilinçsiz uygulamalar yoluyla maalesef artarak devam etmektedir. 

Bu çocuklar okullarda veya yaşantılarında sorunlar yaşadıklarında sorunlarının asla onların özel yeteneklerinden kaynaklanabileceği düşünülmemektedir. Aksine bu davranışları yüzünden ukala, tembel veya motivasyon eksikliğiyle suçlanmaktadırlar ve düzelme yolunun da daha fazla çalışmaktan geçtiği telkin edilmektedir! Bu durum son derece sakıncalı ve tahrip edicidir. Bu çocukların akademik ihtiyaçları kadar hatta onlardan daha fazla olarak duygusal, sosyal, fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları karşılanmak zorundadır. Çünkü insan bir bütündür! 

Özel/üstün yetenekliliğe sadece daha zeki ve farklı penceresinden bakmaya devam edersek yanlış inançlara hizmet etmekten başka bir şey yapmayacağız. Başarıyı, yetenekliliğin üzerinde görmeye devam edersek bu çocukları yanlış eğitmeye ve var olan yeteneklerini de tıpkı diğer öğrencilerde olduğu gibi kör hatta yok etmeye devam edeceğiz! Yeteneklilik, eğitim etiketinden çok daha fazla bir gerçekliktir! 

Çocuklara, zekânın çabayla gelişebileceği ve kapasitesinin artabileceği, sabit, doğuştan gelen ve asla değişmeyecek bir özellik olmadığının öğretilmesi, çağdaş eğitim kurumlarında ve ortamlarında giderek yaygınlaşmaktadır. Örneğin, son zamanlarda Stanford üniversitesinde yapılan bir çalışmayla “beynin büyüyebileceği ve gelişebileceği düşüncesini” beslemenin çocukların gerçek potansiyellerini anlamalarına yardım ettiği gösterilmiştir. Eğer bu beslenme öğretmenlere öğretilebilir ve günlük öğretimlerinde düzenli olarak yararlanmaları sağlanabilirse çok daha iyi sonuçlar elde edilebilecektir. Bu tür bir bakış açısı değişimi, çocukların okul ve sınıf kültürlerini değiştirecek ve bireylerin sürdürülebilir büyüme düşüncesine sahip olmak için gerekli uygulama ve stratejileri kullanma yollarını kazanmalarına yardım edilebilecektir. Böylesine bir değişim sürecinden geçecek bir okul kültürü çok daha verimli olacaktır. Ancak ülke olarak bu gerçeğin hem çok uzağındayız hem de hala 1900lerdeki anlayışa mutlak gerçekmiş gibi hizmet etmeye devam ediyoruz. Bu içler acısı bir durumdur.

Öğrenme bilimi; bilişsel bilim, psikoloji, felsefe ve nörobilim gibi bazı alanların bir araya gelmesiyle oluşan nispeten yeni bir disiplindir. Bu yeni bilimin amacı, bilimin yöntemlerini uzun yıllardır bir sanat olarak işlem gören öğrenme ve öğretme gibi insana dair çabalarda uygulamaktır. Bu bilim bizlere çocuklarımızı nasıl yönlendirebileceğimize ve onları eğitebileceğimize yardım edebilir. Zekâya dair bildiklerimizin değişmesi ister istemez tüm eğitim uygulamalarının da değişmesine sebep olacaktır. Örneğin, şartlar ve içinde bulunduğumuz ortam bizleri daha zeki yapabilir. Çünkü bu ortam ve şartlar mevcut zekâmızı bastırabilir de, parlamasına ve gelişmesine de sebep olabilir. Zekânın doğuştan sabit ve genetik olarak kalıtımsal aktarılan bir olgu olarak görülmesi bir tür umutsuzluk yarattığından bireyler çaresiz bırakılmaktadır. Oysa şartların ve ortamın bizlere neler sunduğunun bilinmesi bu umutsuzluğu yıkmamıza yardımcı olacaktır. İnançlarımız bizleri daha zeki yapabilir. Sabit fikirli olmakla, büyüyen ve gelişen bir zekâ yapısına sahip olduğumuz konusundaki düşünce ve inançlarımız bizlere farklı kapılar açabilir. Neye inanıyorsak biz o’yuz! İnançlarımız, yeteneklerimiz hakkında neler düşündüğümüzü, dünyayı nasıl algıladığımızı, zorluklarla karşılaştığımızda nasıl davrandığımızı etkiler. Uzmanlıklarımız bizi daha zeki yapabilir. Öğrenme biliminin en güçlü taraflarından birisi uzmanlık psikolojisiyle ilgilidir. Bir uzmanın beyninde neler oluyor? Örneğin araştırmacılar bir uzmanın daha fazla bilmediğini ama farklı bildiklerini ve uzmanlık alanlarına yönelik daha zekice ve alternatifli olarak düşünebildiklerini söylüyor. Uzmanın bilgi düzeyi asla sığ ya da yüzeysel değildir. Derinlemesine bilir, organzedir, otomatik olarak fazla bilinçli ve çaba gerektirmeden yeni durumlara adapte olur ve bilgilerini aktarabilir. Dikkat bizi daha zeki yapabilir. 1960’larda yapılan marshmallow testini hatırlarsak, dikkati toplamanın zaman içinde bizlere nasıl fayları olacağını anlayabiliriz. Bunu çocukların ve gençlerin kişiliklerinin bir parçası haline getirebilmek pek çok sorunun üstesinden gelmelerine yardımcı olacaktır. Pek çok çocuğun ve gencin yanlış yetiştirilmek ve teknolojinin yanlış kullanımından kaynaklanan dikkat sorunu yaşadığı ve bunun da öğrenimlerini aksattığı düşünülürse, dikkatin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar. Merak bizi daha zeki yapabilir.  Öğrenmenin temelinde merak yatar. Merak ettikçe öğreniriz. Her yeni öğrenilen beyinde yeni sinapsların oluşmasına ve kıvrımlarım derinleşmesine dolayısı ile daha çok öğrenmeye davet eder bizi. Mevcut eğitim sistemimiz maalesef çocukları bırakın meraklandırmayı, mevcut merak etme isteklerini de kör hatta yok etmektedir. Eğitim sistemleri Duygularımız bizi daha zeki yapabilir. Genelde akademik başarıdan konuştuğumuzda, duygularımıza çok az önem veririz. Ancak öğrenme bilimi duygusal durumumuzun ne kadar zekice hareket edip düşünebileceğimiz konusunda içsel bir etkiye sahip olduğunu kanıtlıyor bizlere. Teknoloji bizleri daha akıllı yapabilir.  Felsefe ve bilişsel bilimlerde son zamanlarda üzerinde çalışılan konulardan birisi de uzayan/genişleyen hafıza konusudur. Bu hafızanın kafatasının içinde kalmadığı; vücudumuza, uzuvlarımıza, diğer insanlara hatta teknolojik aygıtlarımıza kadar uzandığı iddia ediliyor. Teknolojinin, hayatımızın her safhasına girdiği bir çağda teknolojiyi etkin ve yerinde kullanabilecek büyüyen bir hafıza ve beyne sahip olmanın bizleri ne kadar zeki yapabileceği, kullanamamaktan kaynaklanan eziklik ve eksikliğinde bizleri ne kadar geride bırakacağı son derece açıktır! Çocukların teknolojiden uygun şekilde yararlanmaları ve ne zaman bir kenara koymaları gerektiği mutlaka kazandırılması gereken bir davranıştır. Vücutlarımız bizi daha zeki yapabilir. Bilişsel bilim 70’lerde ortaya çıktığında beyin için kullanılan en yaygın metafor bilgisayardı! Ancak artık beyni bilgisayarla tarif etmek çok da gerçekçi değildir. Beyni kalbe benzetmek belki de çok daha sağlıklı olacaktır. Örneğin kalbe iyi gelen hemen her şeyin aynı zamanda beyne de iyi geldiğini hiç düşündünüz mü? İyi beslenme, düzenli egzersiz yapma, nitelikli uyku, stresten uzak kalma, sağlıklı çevre, gibi! İlişkilerimiz bizi daha zeki yapabilir. Sosyal genetik diye de adlandırdığım bu durum kimlerden beslendiğimiz konusuyla ilgilidir. Çocukların arkadaş grupları, bu gruplar içindeki ilişki şekilleri, bulundukları okul kültürü, öğretmenlerle olan ilişkileri vs., bizlerin çok daha zeki olmamıza ve zeki kararlar verebilmemize katkı sağlayacaktır. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! Ev alma komşu al gibi! 

Görüldüğü gibi zeki olmak sadece IQ yani sayısal ve sözel zekâların ön plana çıkarıldığı, merkezi yapılan standart testler sonucunda ortaya çıkan bir durum değilmiş! Bu köhnemiş zihniyetin mutlak gerçeklikmiş gibi 21. Yüzyılda dayatılması bu ülke geleceğine yapılan çok büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. 

Eğitim sistemini; merkezî, standart, sayısal/sözel zekâ tabanlı ve sol beyin odaklı yapmak yerine sistem dışına attığımız insanların da barınabileceği ve beslenebileceği bir sisteme (bireysel farklılar odaklı ve performans tabanlı değerlendirmeler) dönüştürebilirsek, bireylerin kendi gerçek potansiyellerini ortaya çıkarmalarına yardım etmiş oluruz. Ayrıca pek çok sayıda yaratıcı müzisyen, sanatçı, yazar, şair, mimar, sporcu; pek çok sayıda sorun çözebilen alternatif düşünebilen, kültürel farklılıklara dolayısı ile bu konulara duyarlı sosyal uzmanlar, politikacılar, valiler, büyükelçiler, hâkimler, savcılar ve iş adamları yani girişimci ruha sahip bireyler yetiştirebilir ve ortaya çıkmalarına imkân verebilir. Bu etiketlendirme ve ayrıcalık tanıma sistemine son vererek hem bu çocukların gelecekleri hem de ülkenin geleceği kurtarılacaktır. Bu çocuklara ve geleceklerine nasıl bir zarar verildiğini kimsenin düşündüğünü sanmıyorum, aileleri de dâhil! 

Yararlanılan Kaynaklar 

Altan, M. Z. (2015). Türkiye’nin eğitim Çıkmazı girişimci öğretim girişimci öğretmen. (2. Baskı). Ankara: PEGEM

Carol, Dweck (2006). Mindset: The New Psychology of Success. NY: Random House. 

Carroll, J.B. (1993). Human cognitive abilities: A survey of factor-analytic studies. New York: Cambridge 

Ceci, S.J. (1990). On intelligence-more or less: A bio-ecological treatise on intellectual development. Englewood Cliffs, NJ:         Prentice Hall 

Das, J.P., Naglieri, J.A., & Kirby, J.R. (1994). Assessment of cognitive processes. The PASS theory of intelligence. Boston: Allyn &  Bacon 

Gardner, H. (1983). Frames of Mind: The theory of multiple intelligences. New York: Basic Books

Mayer, J. D., Perkins, D., Caruso, D. R., & Salovey, P. (2001). Emotional intelligence and giftedness. Roeper Review, 23 (3), 131        137. 

Pfeiffer, S. I. (2001), Emotional Intelligence: Popular But Elusive Construct. Roeper Review, 23 (3), 138-142.

Ritchhart, R.  (2001).  From IQ to IC: A dispositional view of intelligence.  Roeper Review, 23 (3), 143-150. 

Sternberg, R.J. (1985). Beyond IQ. New York: Cambridge University Press. 

  

YASAL UYARI:

Yayınlanan köşe yazısı ve haberlerin tüm hakları ESM Yayıncılığa aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.



Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.