Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
“TÜBA”’DAN “BİLİMLER AKADEMİSİ”’NE VE “SARKAÇ”A
Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Bilimler Akademisi’nin popüler bilim platformu olan Sarkac.org’ da Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bilimsel çalışma yapabilmiş on iki kadının saha çalışmalarına odaklanan “Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” başlığıyla yayımlanan kitabın tanıtımını görmüştüm.
Sonrasında bu kitabı Sarkac.org üzerinden sipariş ederek edinmiştim, okuduğumda da oldukça etkilenmiş ve gurur duymuştum. Türkiye’de bilimin gelişiminde kadınların kararlı ve dirençli duruşlarını, inanışlarını ve mücadelelerini okurlara aktaran bu değerli kitabı “8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün” kutlandığı bu ayda gündeme taşımanın iyi olacağını düşündüm.
Bu yazıyı kaleme aldığım gün de çalışma ofisimde günlük işlerle meşgulken içeri giren vakıf yöneticilerimizden birisi kısa bir hoş sohbetten sonra “Dünya Kadınlar Günü’nün” anlam ve önemine ilişkin düşüncelerini paylaştı. Popüler kültürün bir parçası haline gelen bu kutlamanın ticari olarak araçsallaştırılmasına yönelik eleştirilerini sıraladı. Ve benim de görüş olarak katıldığım günün gerçek anlam ve öneminin yeterince bilinmediğini ve buna da üzüldüğünü dile getirdi.
Hem bu kitap özelinde hem de veriler ışığında kadınların eşit ve özgürlüklerinin tarihsel geçmişinde çok büyük ilerlemelerin olduğu görülüyor. Ancak kadınların “zihinlerde hapsoluşlarının” farkına varmaları ve özgürlük arayışlarıyla devam eden mücadele süreçleri maalesef çok eskilere dayanmıyor. Kadın hakları için ayrımcılığın ya da cinsiyet eşitsizliğinin olmadığı bir dünya düzeni oluşana kadar da sürecek bu mücadele, yüz, bilemediniz yüzelli yıl öncesine dayanıyor. Ufak çaplı hareketlerle başlayan tatmin etmese de günümüzde güçlü bir ses yaratmış olan kadınlar dünya ölçeğinde seslerini duyurabilecek bir kazanımı elde etmiş gibi görünüyorlar.
Kadınların var oluş mücadeleleri aynı zamanda onların kayboluşu anlamına da gelmiş yüzyıllardır. Baskıcı ve otoriter yaklaşımlarla sindirilmeye çalışılmış olmak kadınlar için hep bir isyan ve hep bir boyun eğme arasında gidiş geliş olmuş. Çünkü isyan etmek reddedilmeyi de dışlanmayı da yok sayılmayı da göze almak demek olmuş. Bu nedenle elde edinilmiş olan bu kazanımlar dikenli ve taşlı yollardan geçilerek büyük mücadeleler ve kayıplar verilerek elde edinilmiş kazanımlardır.
Biliniyor ki bu mücadelenin bir boyutu da aslında demokrasi yolculuğuna dayanır. Yüzyılın başlarında Cumhuriyet ve demokrasi yürüyüşü ülkeler adına yeni yeni başlıyordu ve neredeyse hiçbir ülkede henüz kadına seçme ve seçilme hakkı verilmemişti. Türkiye’de bu rüzgâr etkisini çabuk gösterdi, zaten Atatürk, kadınlara olan bakışını “Dünyada hiçbir kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez” diyerek özetlemişti. Bu çerçevede Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü ilk kez 8 Mart 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar sonra da (5 Aralık 1934 tarihinde) Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış, bu reform sayesinde kadınlarımız, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha önce bu haklara kavuşmuşlardı.
Demokrasinin gelişimi ve eşit halklar mücadelesi sadece siyasi olarak ele alındığında kısır kalır. Bilimsel ve toplumsal uyanışın da gelişimi eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyanın oluşumuna büyük katkı sağlar. Bugünün sosyo-ekonomik dünya düzeni insanoğlunun özgürlükler ve eşit dünya vatandaşlığı ölçeğinde hayal ettiğinin çok gerisinde bence. Ama mücadele ruhu var oldukça da bu hayalin gerçekleşebileceği umudu hep canlı kalıyor.
Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşu dönemlerinde kadın dokunuşları bilime, eğitime, sanata ve toplumun sosyolojik yapısına çok önemli yer tutmuştur.
Türkiye’de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilim insanlığını ve araştırıcılığı özendirmek ve bu alanlarda emeği geçenlerin onurlandırmak; gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek; Türkiye’deki bilim insanları ve araştırıcılığın toplumsal statülerinin yükseltilmesi ve korunmasına çalışmak; Türkiye’nin bilim diplomasisine katkı sunmak; bilim ve araştırma standartlarının yükseltilmesini yardım etmek amacıyla kurulan tüzel kişiliğe, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli “Türkiye bilimler Akademisi’nin” kuruluşu da bu adımlardan birisidir.
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), 2 Eylül 1993 tarihinde yürürlüğe giren 497 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulmuş ve 7 Ocak 1994 tarihinde de faaliyetlerine resmen başlamıştır. TÜBA için, TÜBİTAK’ta yapılan bir çalışmayla Türkiye’nin gerek doğa bilimlerinde gerek sosyal bilimlerde önde gelen insanlarından oluşan 10 kişilik çekirdek bir kurucu ekip seçilmiş/atanmıştır. Tümü de bilimsel liyakat anlamında, Türkiye’nin dünyada en çok tanınan, kendi disiplinlerinde bir tanınırlığı olan, önde gelen insanlarıydı. O 10 kişi, kısa bir zaman içinde ikinci 10 kişiyi TÜBA’ya davet ederler. Bu kurumun kendi içinden seçilen ilk başkanı ise kadın bilim insanı Prof. Dr. Ayhan Çavdar olur. TÜBA'nın kurucu başkanı olan Çavdar, akademinin akademik yapısının oluşturulmasında önemli rol oynar.
Bu özerk kurumun üye seçim kriterlerinin değiştirilmesi ve akademinin kendi içerisinden seçimlere siyasi dokunuşların getirilmesi ile özerklik tartışmaları sonucunda seçilmiş üyelerin yarıdan fazlası özerkliğin korunamayacağı düşüncesiyle istifa etmiş ardından uzun uğraşılardan sonra da “Bilimler Akademisini” kurmuşlardır.
Türkiye’de bilimsel düşüncenin bağımsızlığını ve akademik özgürlüğü savunmak amacıyla farklı disiplinlerden bilim insanlarını bir araya getirerek bilimsel araştırmaların niteliğini yükseltmeyi ve bilimsel bilginin toplumla buluşmasını desteklemeyi amaç edinmiş olan Akademi 2011 yılında bir sivil bilim kuruluşu olarak kurulmuş. Bilimler Akademisi, genç araştırmacılara yönelik destek programları, bilimsel raporlar ve kamuoyuna yönelik yayınlarıyla Türkiye’de bilim kültürünün gelişmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Sarkaç ise; (sarkac.org), Bilimler Akademisi tarafından “Bilimin Toplumla Buluştuğu Platform” olarak düşünülmüş bir popüler bilim platform olarak ortaya çıkmıştır.
Sarkaç’ta doğa bilimlerinden sosyal bilimlere kadar farklı alanlarda yazılar, dosya konuları ve kitaplar yayımlanıyor. “Sahada: Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bilim Yapan Kadınlar” kitabı da bu platformun bilim tarihini geniş okur kitlelerine ulaştırmayı amaçlayan yayınlarından biridir. Kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Sabancıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv ve araştırma kısmını Seher Yeğin yürütmüş. Bu isimlerin yanı sıra kitapta pek çok işi ve kurumun katkısı olduğu belirtilen bu kitap Bilim Akademisi üyeleri ve Ekol Vakfı desteğiyle gerçekleşen proje.
CUMHURİYET’İN SESSİZ BİLİM ÖNCÜLERİ
Anadolu’da Saha Çalışmaları Yapan Kadın Bilim İnsanlarının Görünmeyen Katkıları.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de bilim yalnızca üniversite kürsülerinde değil; kazı alanlarında, dağlarda, köylerde ve doğal araştırma sahalarında üretiliyordu. Bu süreçte sahada çalışan kadın bilim insanları hem modern bilim kurumlarının oluşmasına katkı sağladı hem de Türkiye’nin bilimsel hafızasında çoğu zaman görünmeyen bir emeğin temsilcileri oldu.
CUMHURİYET VE BİLİMİN YENİDEN İNŞASI
Cumhuriyet’in kuruluşu Türkiye’de yalnızca siyasal bir dönüşüm değil aynı zamanda bilgi üretiminin örgütlenme biçiminde köklü bir değişimi temsil eder. Modernleşme projesinin merkezinde yer alan bilim, yeni devletin kurumsal yapılanmasında öncelikli bir alan olarak görülmüştür. Üniversitelerin yeniden düzenlenmesi, araştırma kurumlarının kurulması ve bilimsel düşüncenin yaygınlaştırılması bu sürecin temel unsurlarıdır.
Ancak erken Cumhuriyet döneminde bilimsel üretim yalnızca üniversite laboratuvarlarında gerçekleşmemiştir. Anadolu’nun tarihsel, kültürel ve doğal zenginliğinin araştırılması amacıyla yürütülen çalışmalar geniş kapsamlı saha araştırmalarını gerektiriyordu. Arkeolojik kazılar, antropolojik incelemeler, botanik ve zooloji araştırmaları bilim insanlarını Anadolu’nun farklı bölgelerine götürdü.
BİLİMSEL ÜRETİMDE GÖRÜNMEYEN EMEK
Bu çalışmaların önemli bir kısmında kadın bilim insanları da aktif rol oynadı. Buna rağmen Türkiye’de bilim tarihinin yaygın anlatılarında kadın araştırmacıların katkıları uzun süre arka planda kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalar Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanlarının bilimsel üretimdeki yerini yeniden görünür kılmaya başlamıştır.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır.
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE İSTATİSTİKLERLE KADIN, 2026
“TÜİK tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü"ne özel olarak hazırlanan haber bülteninde yer alan verilere göre;
* Kadınların ancak %17,0'ının eğitim seviyelerinin eşlerinden daha yüksek olduğu görüldüğü,
* Kesinleşen boşanma davaları sonucu annenin velayetine verilen çocuk oranının %74,6 olduğu,
* Yapay Zeka İstatistiklerine göre İnternet kullanan bireylerden üretken yapay zeka kullandığını beyan edenlerin oranı 2025 yılında kadınlarda %18,8 olduğu,
* Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistiklerine göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranın kadınlarda %1,6 olduğu,
* Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistiklerine göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan kadınların oranı %30,1 olduğu
* Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması sonuçlarına göre yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %28,2'sinin psikolojik şiddete, %18,3'ünün ekonomik şiddete, %12,8'inin fiziksel şiddete, %10,9'unun ısrarlı takibe, %8,3'ünün dijital şiddete ve %5,4'ünün cinsel şiddete uğradığı,
* Kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu, bununla birlikte yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %39,5 ile en fazla eş/eski eş/birlikte olduğu kişiler tarafından şiddet gördüğü, bir ülkede yaşıyor olmak bile zorlukların en büyüğü.
Cinsiyet ve eğitim durumuna göre işgücüne katılma oranı
* Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %8,1 seviyesinde gerçekleşti; Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; İşsizlik oranı erkeklerde %6,6 iken kadınlarda %11,0 tahmin edildi.
* Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı %47,9 oldu; Bu oran erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9 olarak gerçekleşti.
* Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı %52,1 olarak gerçekleşti; İşgücü, 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre işgücüne katılma oranı erkeklerde %70,0 iken kadınlarda %34,7 oldu.
* Genç nüfusta mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,3 oldu; 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde %11,9, kadınlarda ise %19,0 olarak tahmin edildi.
SONUÇ: CUMHURİYET’İN BİLİM MİRASINDA KADINLARIN YERİ
Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanları Türkiye’nin bilimsel gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Arkeolojik kazılardan doğa bilimlerine kadar birçok alanda yürütülen araştırmalar Türkiye’nin kültürel ve doğal mirasının anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır.
Kaynakça
- https://bilimakademisi.org/wp-content/uploads/2024/01/bilim-akademisi-kurulus-hikayesi-1-arkaplan.pdf
- https://www.egitimtercihi.com/yazar/alpaslan-dartan/20934-kad-nlar-n-hane-ev-e-itilmislikleri-ve-varolus-muecadeleleri.html
- https://sarkac.org/2023/12/sahada-cumhuriyetin-harcinda-bilim-ve-kadinla/
- www.tuba.gov.tr/files/Kanun/4%20Nolu%20Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Kararnamesi.pdF
- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57983
- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58272
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
“TÜBA”’DAN “BİLİMLER AKADEMİSİ”’NE VE “SARKAÇ”A
Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Bilimler Akademisi’nin popüler bilim platformu olan Sarkac.org’ da Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bilimsel çalışma yapabilmiş on iki kadının saha çalışmalarına odaklanan “Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” başlığıyla yayımlanan kitabın tanıtımını görmüştüm.
Sonrasında bu kitabı Sarkac.org üzerinden sipariş ederek edinmiştim, okuduğumda da oldukça etkilenmiş ve gurur duymuştum. Türkiye’de bilimin gelişiminde kadınların kararlı ve dirençli duruşlarını, inanışlarını ve mücadelelerini okurlara aktaran bu değerli kitabı “8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün” kutlandığı bu ayda gündeme taşımanın iyi olacağını düşündüm.
Bu yazıyı kaleme aldığım gün de çalışma ofisimde günlük işlerle meşgulken içeri giren vakıf yöneticilerimizden birisi kısa bir hoş sohbetten sonra “Dünya Kadınlar Günü’nün” anlam ve önemine ilişkin düşüncelerini paylaştı. Popüler kültürün bir parçası haline gelen bu kutlamanın ticari olarak araçsallaştırılmasına yönelik eleştirilerini sıraladı. Ve benim de görüş olarak katıldığım günün gerçek anlam ve öneminin yeterince bilinmediğini ve buna da üzüldüğünü dile getirdi.
Hem bu kitap özelinde hem de veriler ışığında kadınların eşit ve özgürlüklerinin tarihsel geçmişinde çok büyük ilerlemelerin olduğu görülüyor. Ancak kadınların “zihinlerde hapsoluşlarının” farkına varmaları ve özgürlük arayışlarıyla devam eden mücadele süreçleri maalesef çok eskilere dayanmıyor. Kadın hakları için ayrımcılığın ya da cinsiyet eşitsizliğinin olmadığı bir dünya düzeni oluşana kadar da sürecek bu mücadele, yüz, bilemediniz yüzelli yıl öncesine dayanıyor. Ufak çaplı hareketlerle başlayan tatmin etmese de günümüzde güçlü bir ses yaratmış olan kadınlar dünya ölçeğinde seslerini duyurabilecek bir kazanımı elde etmiş gibi görünüyorlar.
Kadınların var oluş mücadeleleri aynı zamanda onların kayboluşu anlamına da gelmiş yüzyıllardır. Baskıcı ve otoriter yaklaşımlarla sindirilmeye çalışılmış olmak kadınlar için hep bir isyan ve hep bir boyun eğme arasında gidiş geliş olmuş. Çünkü isyan etmek reddedilmeyi de dışlanmayı da yok sayılmayı da göze almak demek olmuş. Bu nedenle elde edinilmiş olan bu kazanımlar dikenli ve taşlı yollardan geçilerek büyük mücadeleler ve kayıplar verilerek elde edinilmiş kazanımlardır.
Biliniyor ki bu mücadelenin bir boyutu da aslında demokrasi yolculuğuna dayanır. Yüzyılın başlarında Cumhuriyet ve demokrasi yürüyüşü ülkeler adına yeni yeni başlıyordu ve neredeyse hiçbir ülkede henüz kadına seçme ve seçilme hakkı verilmemişti. Türkiye’de bu rüzgâr etkisini çabuk gösterdi, zaten Atatürk, kadınlara olan bakışını “Dünyada hiçbir kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez” diyerek özetlemişti. Bu çerçevede Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü ilk kez 8 Mart 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar sonra da (5 Aralık 1934 tarihinde) Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış, bu reform sayesinde kadınlarımız, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha önce bu haklara kavuşmuşlardı.
Demokrasinin gelişimi ve eşit halklar mücadelesi sadece siyasi olarak ele alındığında kısır kalır. Bilimsel ve toplumsal uyanışın da gelişimi eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyanın oluşumuna büyük katkı sağlar. Bugünün sosyo-ekonomik dünya düzeni insanoğlunun özgürlükler ve eşit dünya vatandaşlığı ölçeğinde hayal ettiğinin çok gerisinde bence. Ama mücadele ruhu var oldukça da bu hayalin gerçekleşebileceği umudu hep canlı kalıyor.
Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşu dönemlerinde kadın dokunuşları bilime, eğitime, sanata ve toplumun sosyolojik yapısına çok önemli yer tutmuştur.
Türkiye’de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilim insanlığını ve araştırıcılığı özendirmek ve bu alanlarda emeği geçenlerin onurlandırmak; gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek; Türkiye’deki bilim insanları ve araştırıcılığın toplumsal statülerinin yükseltilmesi ve korunmasına çalışmak; Türkiye’nin bilim diplomasisine katkı sunmak; bilim ve araştırma standartlarının yükseltilmesini yardım etmek amacıyla kurulan tüzel kişiliğe, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli “Türkiye bilimler Akademisi’nin” kuruluşu da bu adımlardan birisidir.
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), 2 Eylül 1993 tarihinde yürürlüğe giren 497 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulmuş ve 7 Ocak 1994 tarihinde de faaliyetlerine resmen başlamıştır. TÜBA için, TÜBİTAK’ta yapılan bir çalışmayla Türkiye’nin gerek doğa bilimlerinde gerek sosyal bilimlerde önde gelen insanlarından oluşan 10 kişilik çekirdek bir kurucu ekip seçilmiş/atanmıştır. Tümü de bilimsel liyakat anlamında, Türkiye’nin dünyada en çok tanınan, kendi disiplinlerinde bir tanınırlığı olan, önde gelen insanlarıydı. O 10 kişi, kısa bir zaman içinde ikinci 10 kişiyi TÜBA’ya davet ederler. Bu kurumun kendi içinden seçilen ilk başkanı ise kadın bilim insanı Prof. Dr. Ayhan Çavdar olur. TÜBA'nın kurucu başkanı olan Çavdar, akademinin akademik yapısının oluşturulmasında önemli rol oynar.
Bu özerk kurumun üye seçim kriterlerinin değiştirilmesi ve akademinin kendi içerisinden seçimlere siyasi dokunuşların getirilmesi ile özerklik tartışmaları sonucunda seçilmiş üyelerin yarıdan fazlası özerkliğin korunamayacağı düşüncesiyle istifa etmiş ardından uzun uğraşılardan sonra da “Bilimler Akademisini” kurmuşlardır.
Türkiye’de bilimsel düşüncenin bağımsızlığını ve akademik özgürlüğü savunmak amacıyla farklı disiplinlerden bilim insanlarını bir araya getirerek bilimsel araştırmaların niteliğini yükseltmeyi ve bilimsel bilginin toplumla buluşmasını desteklemeyi amaç edinmiş olan Akademi 2011 yılında bir sivil bilim kuruluşu olarak kurulmuş. Bilimler Akademisi, genç araştırmacılara yönelik destek programları, bilimsel raporlar ve kamuoyuna yönelik yayınlarıyla Türkiye’de bilim kültürünün gelişmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Sarkaç ise; (sarkac.org), Bilimler Akademisi tarafından “Bilimin Toplumla Buluştuğu Platform” olarak düşünülmüş bir popüler bilim platform olarak ortaya çıkmıştır.
Sarkaç’ta doğa bilimlerinden sosyal bilimlere kadar farklı alanlarda yazılar, dosya konuları ve kitaplar yayımlanıyor. “Sahada: Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bilim Yapan Kadınlar” kitabı da bu platformun bilim tarihini geniş okur kitlelerine ulaştırmayı amaçlayan yayınlarından biridir. Kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Sabancıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv ve araştırma kısmını Seher Yeğin yürütmüş. Bu isimlerin yanı sıra kitapta pek çok işi ve kurumun katkısı olduğu belirtilen bu kitap Bilim Akademisi üyeleri ve Ekol Vakfı desteğiyle gerçekleşen proje.
CUMHURİYET’İN SESSİZ BİLİM ÖNCÜLERİ
Anadolu’da Saha Çalışmaları Yapan Kadın Bilim İnsanlarının Görünmeyen Katkıları.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de bilim yalnızca üniversite kürsülerinde değil; kazı alanlarında, dağlarda, köylerde ve doğal araştırma sahalarında üretiliyordu. Bu süreçte sahada çalışan kadın bilim insanları hem modern bilim kurumlarının oluşmasına katkı sağladı hem de Türkiye’nin bilimsel hafızasında çoğu zaman görünmeyen bir emeğin temsilcileri oldu.
CUMHURİYET VE BİLİMİN YENİDEN İNŞASI
Cumhuriyet’in kuruluşu Türkiye’de yalnızca siyasal bir dönüşüm değil aynı zamanda bilgi üretiminin örgütlenme biçiminde köklü bir değişimi temsil eder. Modernleşme projesinin merkezinde yer alan bilim, yeni devletin kurumsal yapılanmasında öncelikli bir alan olarak görülmüştür. Üniversitelerin yeniden düzenlenmesi, araştırma kurumlarının kurulması ve bilimsel düşüncenin yaygınlaştırılması bu sürecin temel unsurlarıdır.
Ancak erken Cumhuriyet döneminde bilimsel üretim yalnızca üniversite laboratuvarlarında gerçekleşmemiştir. Anadolu’nun tarihsel, kültürel ve doğal zenginliğinin araştırılması amacıyla yürütülen çalışmalar geniş kapsamlı saha araştırmalarını gerektiriyordu. Arkeolojik kazılar, antropolojik incelemeler, botanik ve zooloji araştırmaları bilim insanlarını Anadolu’nun farklı bölgelerine götürdü.
BİLİMSEL ÜRETİMDE GÖRÜNMEYEN EMEK
Bu çalışmaların önemli bir kısmında kadın bilim insanları da aktif rol oynadı. Buna rağmen Türkiye’de bilim tarihinin yaygın anlatılarında kadın araştırmacıların katkıları uzun süre arka planda kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalar Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanlarının bilimsel üretimdeki yerini yeniden görünür kılmaya başlamıştır.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır.
GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE İSTATİSTİKLERLE KADIN, 2026
“TÜİK tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü"ne özel olarak hazırlanan haber bülteninde yer alan verilere göre;
* Kadınların ancak %17,0'ının eğitim seviyelerinin eşlerinden daha yüksek olduğu görüldüğü,
* Kesinleşen boşanma davaları sonucu annenin velayetine verilen çocuk oranının %74,6 olduğu,
* Yapay Zeka İstatistiklerine göre İnternet kullanan bireylerden üretken yapay zeka kullandığını beyan edenlerin oranı 2025 yılında kadınlarda %18,8 olduğu,
* Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistiklerine göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranın kadınlarda %1,6 olduğu,
* Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistiklerine göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan kadınların oranı %30,1 olduğu
* Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması sonuçlarına göre yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %28,2'sinin psikolojik şiddete, %18,3'ünün ekonomik şiddete, %12,8'inin fiziksel şiddete, %10,9'unun ısrarlı takibe, %8,3'ünün dijital şiddete ve %5,4'ünün cinsel şiddete uğradığı,
* Kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu, bununla birlikte yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %39,5 ile en fazla eş/eski eş/birlikte olduğu kişiler tarafından şiddet gördüğü, bir ülkede yaşıyor olmak bile zorlukların en büyüğü.
Cinsiyet ve eğitim durumuna göre işgücüne katılma oranı
* Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %8,1 seviyesinde gerçekleşti; Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; İşsizlik oranı erkeklerde %6,6 iken kadınlarda %11,0 tahmin edildi.
* Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı %47,9 oldu; Bu oran erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9 olarak gerçekleşti.
* Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı %52,1 olarak gerçekleşti; İşgücü, 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre işgücüne katılma oranı erkeklerde %70,0 iken kadınlarda %34,7 oldu.
* Genç nüfusta mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,3 oldu; 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde %11,9, kadınlarda ise %19,0 olarak tahmin edildi.
SONUÇ: CUMHURİYET’İN BİLİM MİRASINDA KADINLARIN YERİ
Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanları Türkiye’nin bilimsel gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Arkeolojik kazılardan doğa bilimlerine kadar birçok alanda yürütülen araştırmalar Türkiye’nin kültürel ve doğal mirasının anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır.
Kaynakça
- https://bilimakademisi.org/wp-content/uploads/2024/01/bilim-akademisi-kurulus-hikayesi-1-arkaplan.pdf
- https://www.egitimtercihi.com/yazar/alpaslan-dartan/20934-kad-nlar-n-hane-ev-e-itilmislikleri-ve-varolus-muecadeleleri.html
- https://sarkac.org/2023/12/sahada-cumhuriyetin-harcinda-bilim-ve-kadinla/
- www.tuba.gov.tr/files/Kanun/4%20Nolu%20Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Kararnamesi.pdF
- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57983
- https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58272
Son Güncelleme: Cuma, 03 Nisan 2026 14:11
Gösterim: 31
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
OKULLARDA VERİ VAR, KARAR YOK!
Geçmiş yıllarda danışmanlığını yaptığım bir kurumda kurum sahipleri ve yöneticileri ile yapılan bir iç değerlendirme toplantısında, okul yöneticilerimiz ve ölçme değerlendirme birimimiz önümüzde onlarca sayfalık analiz raporu, öğrenci performans tabloları ve grafikler bulunuyordu. Her şey ölçülmüş, kategorize edilmiş ve sunuma hazır hâle getirilmişti. Ancak toplantının sonunda şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: “Bu veriler yarın sınıfta neyi değiştirecek?” Odada kısa bir sessizlik oluştu. Sessizliğe neden olan sadece bu kurumda değil neredeyse çoğu eğitim kurumunda veri üretme konusunda mesafe alınmış olmasına rağmen, veriyi davranışa dönüştürme konusunda hala yeterli ve doyurucu çalışmaların eksikliğinin anlaşılmış olmasıydı.
Bugün eğitim yönetiminde pek çok farklı uygulama ve yönetim modeli görebiliyoruz. Aslında kurumlar lider yöneticinin eğitimine, geçmiş tecrübelerine ve benimsediği rollere uygun anlayışlarla kısaca yoğurt yiyişlerine göre yönetilmektedirler. Eğitimin niteliği niceliği, çalışan memnuniyeti öğrenci-öğretmen veli üçgeninde ortaya konulan tutum ve davranışlar liderin yönetim tarzını gösterir. Ve biliyoruz ki eğitim kurumunun başarı kriterlerini belirleyen ölçümler ve değerlendirmeler içinde en önemli unsurlardan birisi de eldeki verilerin nasıl kullanılacağını bilmek ve bu verileri gelişim odaklı süreçlere kanalize edilebilmesidir. İyi bir yönetişim lideri için asıl tartışılması gereken konulardan birisi belki de eldeki verilerin gerçekçi değerlendirmelere kaynak olabilmesinin nasıl sağlanacağı olmalıdır.
PEDAGOJİK SEZGİ
Eğitim kurumlarının işleyişi tarihsel olarak deneyim ve pedagojik sezgi üzerine kurulmuştur. Son 20-30 yıl içerisinde eğitim teknolojilerinin akıl almaz gelişimi ile veri temelli karar alma yaklaşımları eğitim yönetiminde yeni paradigmalar yaratmıştır. OECD raporlarına göre eğitim kurumlarında toplanan performans göstergeleri önemli ölçüde artmıştır.
Bu artış kurumlara önemli fırsatlar sunmasına rağmen veri üretimi ile karar üretimi arasındaki bağ her zaman güçlü olmamıştır. MEB’in sınırları zorlayan veri elde etmeye dayalı programları da bu hıza uyum sağlamış 18 milyona ulaşan öğrenci kitlesinin hemen her adamı takip edilebilir hale gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak da standartlaşmış sınavlar, dijital öğrenci yönetim sistemleri, kazanım temelli ölçme araçları ve mezun izleme mekanizmaları sayesinde ülke genelinde resmi ve özel okullar geçmişe kıyasla çok çok daha geniş veri tabanları oluşturabilmişlerdir.
Ancak sahadaki gerçeklik, tüm bu devasa verilerin karar süreçlerine aynı ölçüde yansımadığını, akademik sosyal ve kültürel okul kimliğinin değişimine yol açamadığını göstermektedir. Deneme analizleri yapılmakta fakat öğretim stratejisi değişmemekte; mezun verileri paylaşılmakta fakat program geliştirme süreçlerine entegre edilmemekte; performans göstergeleri izlenmekte fakat erken müdahale mekanizmaları kurulamamaktadır. Bu durum veri üretmek ile veri temelli karar almak arasındaki farkı görmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.
ANLAMSIZLAŞMA VE DEĞERSIZLEŞME
Eğitim kurumları artık yalnızca akademik başarı değil çok boyutlu performans göstergeleri üretmektedir. Devam oranları, sosyal gelişim ölçümleri ve geri bildirim sistemleri veri ekosisteminin parçaları hâline gelmiştir. Buna rağmen veri bolluğu otomatik olarak alınan kararların kalitesini artırmamaktadır. Asıl mesele verinin anlamlandırılamamasıdır. Bu ve benzeri sıkıntılar aynı zamanda öğretmen, öğrenci ve veli memnuniyetsizliğinin altında yatan “anlamsızlaşma” ve “değersizleşme” sorununa evrilmektedir.
Saha deneyimleri, verinin nasıl işlevsizleşebildiğini açıkça gösteriyor. Ortaöğretim düzeyinde yapılan deneme sınavları sonucunda detaylı analizler hazırlanmakta ancak çoğu zaman öğretim tasarımına yansıması sınırlı kalmaktadır. Veri problemi görünür kılmakta başarılı fakat sistem müdahale mekanizmaları üretmekte aynı başarıyı gösteremiyor.
Mezun izleme verileri de benzer bir tablo sunmaktadır. Yerleştirme sonuçları paylaşılmakta ancak program geliştirme süreçlerinde kullanılmamaktadır. Oysa mezun yönelimleri kurumsal stratejiler için önemli içgörüler, öz değerlendirmeler sunar.
Veri analitiğinin eğitimdeki rolünü anlamak ve potansiyel faydalarını belirlemek amacıyla yapılan araştırmalarda, öğrenci performansları, öğrenme süreçleri ve eğitim stratejileri üzerindeki etkilerine bakıldığı görülmektedir. Bulgular, öğrenme analitiklerinin öğrenci başarısını artırmak, öğretim stratejilerini geliştirmek ve eğitim politikalarını şekillendirmek açısından olumlu bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak, çalışmalarda, veri gizliliği ve etik sorunları, teknolojik altyapı zorlukları ve öğretmen-öğrenci direnci gibi zorluklara da vurgu yapıldığı görülmektedir.
VERİ KÜLTÜRÜNÜ ZORLAŞTIRAN FAKTÖRLER
Türkiye’de okul yönetiminde veriye dayalı karar süreçlerinin önemli olmasına rağmen arzu edilen düzeye ulaşılamadığı görülmektedir. Araştırmalar, veriye dayalı karar süreçlerinin okullarda son derece sınırlı olduğunu, okul yöneticilerinin veriden etkin biçimde yararlanabilmesi için öncelikle veriyi işlevsel bilgiye dönüştürebilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Analitik okuryazarlık eksikliği önemli bir engeldir. Araştırmalar, öğretmenlerin önemli bir bölümünün veri yorumlama konusunda yeterli hissetmediğini de göstermektedir.
Zaman baskısı ve operasyonel yoğunluk da veri analizine ayrılabilecek alanı daraltmaktadır. Ayrıca kurumsal refleksler çoğu zaman sezgi ve deneyime dayalıdır. Liderlik desteği olmadan veri kültürünü eliştimrek de pek mümkün değildir. Bunun tam tersi liderlik desteği bulunan kurumlarda ise veri kullanım oranı anlamlı ölçüde yükselmektedir.
Verinin kullanılamaması öğretim optimizasyonunu sınırlamakta ve müdahale olanaklarını da azaltmaktadır. Kurumsal rekabet gücü ve sürdürülebilir gelişim de olumsuz etkilenmektedir. Veri temelli uygulamaların öğrenme çıktılarında iyileşme sağladığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır.
SON SÖZ
Eğitim kurumlarında veri eksikliği değil veri bolluğu içinde yön bulma sorunu yaşamaktadır. Geleceğin güçlü kurumları daha fazla ölçen değil ölçtüğünü dönüştüren ve değiştirebilen kurumlar olacaktır. Bakıldığında veri kültürü teknik bir meseleden çıkıp zihinsel bir dönüşüme dönüşmüştür. Bu dönüşüm ve değişim içselleştiğinde ve gerçekleştiğinde veri yalnızca geçmişi anlatmakla kalmayıp geleceği şekillendirir olacaktır.
Kaynakça.
* https://qmxjournal.com/?mod=tammetin&;makaleadi=&makaleurl=15266e6b-a710-4aa0-9678-a987fed94772.pdf&key=75078
* https://avesis.gazi.edu.tr/yonetilen-tez/edae1687-94bd-4e64-967b-2a202bc2b715/egitimde-veriye-dayali-yonetim-uygulamalarinin-degerlendirilmesi
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
OKULLARDA VERİ VAR, KARAR YOK!
Geçmiş yıllarda danışmanlığını yaptığım bir kurumda kurum sahipleri ve yöneticileri ile yapılan bir iç değerlendirme toplantısında, okul yöneticilerimiz ve ölçme değerlendirme birimimiz önümüzde onlarca sayfalık analiz raporu, öğrenci performans tabloları ve grafikler bulunuyordu. Her şey ölçülmüş, kategorize edilmiş ve sunuma hazır hâle getirilmişti. Ancak toplantının sonunda şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum: “Bu veriler yarın sınıfta neyi değiştirecek?” Odada kısa bir sessizlik oluştu. Sessizliğe neden olan sadece bu kurumda değil neredeyse çoğu eğitim kurumunda veri üretme konusunda mesafe alınmış olmasına rağmen, veriyi davranışa dönüştürme konusunda hala yeterli ve doyurucu çalışmaların eksikliğinin anlaşılmış olmasıydı.
Bugün eğitim yönetiminde pek çok farklı uygulama ve yönetim modeli görebiliyoruz. Aslında kurumlar lider yöneticinin eğitimine, geçmiş tecrübelerine ve benimsediği rollere uygun anlayışlarla kısaca yoğurt yiyişlerine göre yönetilmektedirler. Eğitimin niteliği niceliği, çalışan memnuniyeti öğrenci-öğretmen veli üçgeninde ortaya konulan tutum ve davranışlar liderin yönetim tarzını gösterir. Ve biliyoruz ki eğitim kurumunun başarı kriterlerini belirleyen ölçümler ve değerlendirmeler içinde en önemli unsurlardan birisi de eldeki verilerin nasıl kullanılacağını bilmek ve bu verileri gelişim odaklı süreçlere kanalize edilebilmesidir. İyi bir yönetişim lideri için asıl tartışılması gereken konulardan birisi belki de eldeki verilerin gerçekçi değerlendirmelere kaynak olabilmesinin nasıl sağlanacağı olmalıdır.
PEDAGOJİK SEZGİ
Eğitim kurumlarının işleyişi tarihsel olarak deneyim ve pedagojik sezgi üzerine kurulmuştur. Son 20-30 yıl içerisinde eğitim teknolojilerinin akıl almaz gelişimi ile veri temelli karar alma yaklaşımları eğitim yönetiminde yeni paradigmalar yaratmıştır. OECD raporlarına göre eğitim kurumlarında toplanan performans göstergeleri önemli ölçüde artmıştır.
Bu artış kurumlara önemli fırsatlar sunmasına rağmen veri üretimi ile karar üretimi arasındaki bağ her zaman güçlü olmamıştır. MEB’in sınırları zorlayan veri elde etmeye dayalı programları da bu hıza uyum sağlamış 18 milyona ulaşan öğrenci kitlesinin hemen her adamı takip edilebilir hale gelmiştir. Bu gelişmelere paralel olarak da standartlaşmış sınavlar, dijital öğrenci yönetim sistemleri, kazanım temelli ölçme araçları ve mezun izleme mekanizmaları sayesinde ülke genelinde resmi ve özel okullar geçmişe kıyasla çok çok daha geniş veri tabanları oluşturabilmişlerdir.
Ancak sahadaki gerçeklik, tüm bu devasa verilerin karar süreçlerine aynı ölçüde yansımadığını, akademik sosyal ve kültürel okul kimliğinin değişimine yol açamadığını göstermektedir. Deneme analizleri yapılmakta fakat öğretim stratejisi değişmemekte; mezun verileri paylaşılmakta fakat program geliştirme süreçlerine entegre edilmemekte; performans göstergeleri izlenmekte fakat erken müdahale mekanizmaları kurulamamaktadır. Bu durum veri üretmek ile veri temelli karar almak arasındaki farkı görmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.
ANLAMSIZLAŞMA VE DEĞERSIZLEŞME
Eğitim kurumları artık yalnızca akademik başarı değil çok boyutlu performans göstergeleri üretmektedir. Devam oranları, sosyal gelişim ölçümleri ve geri bildirim sistemleri veri ekosisteminin parçaları hâline gelmiştir. Buna rağmen veri bolluğu otomatik olarak alınan kararların kalitesini artırmamaktadır. Asıl mesele verinin anlamlandırılamamasıdır. Bu ve benzeri sıkıntılar aynı zamanda öğretmen, öğrenci ve veli memnuniyetsizliğinin altında yatan “anlamsızlaşma” ve “değersizleşme” sorununa evrilmektedir.
Saha deneyimleri, verinin nasıl işlevsizleşebildiğini açıkça gösteriyor. Ortaöğretim düzeyinde yapılan deneme sınavları sonucunda detaylı analizler hazırlanmakta ancak çoğu zaman öğretim tasarımına yansıması sınırlı kalmaktadır. Veri problemi görünür kılmakta başarılı fakat sistem müdahale mekanizmaları üretmekte aynı başarıyı gösteremiyor.
Mezun izleme verileri de benzer bir tablo sunmaktadır. Yerleştirme sonuçları paylaşılmakta ancak program geliştirme süreçlerinde kullanılmamaktadır. Oysa mezun yönelimleri kurumsal stratejiler için önemli içgörüler, öz değerlendirmeler sunar.
Veri analitiğinin eğitimdeki rolünü anlamak ve potansiyel faydalarını belirlemek amacıyla yapılan araştırmalarda, öğrenci performansları, öğrenme süreçleri ve eğitim stratejileri üzerindeki etkilerine bakıldığı görülmektedir. Bulgular, öğrenme analitiklerinin öğrenci başarısını artırmak, öğretim stratejilerini geliştirmek ve eğitim politikalarını şekillendirmek açısından olumlu bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Ancak, çalışmalarda, veri gizliliği ve etik sorunları, teknolojik altyapı zorlukları ve öğretmen-öğrenci direnci gibi zorluklara da vurgu yapıldığı görülmektedir.
VERİ KÜLTÜRÜNÜ ZORLAŞTIRAN FAKTÖRLER
Türkiye’de okul yönetiminde veriye dayalı karar süreçlerinin önemli olmasına rağmen arzu edilen düzeye ulaşılamadığı görülmektedir. Araştırmalar, veriye dayalı karar süreçlerinin okullarda son derece sınırlı olduğunu, okul yöneticilerinin veriden etkin biçimde yararlanabilmesi için öncelikle veriyi işlevsel bilgiye dönüştürebilmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Analitik okuryazarlık eksikliği önemli bir engeldir. Araştırmalar, öğretmenlerin önemli bir bölümünün veri yorumlama konusunda yeterli hissetmediğini de göstermektedir.
Zaman baskısı ve operasyonel yoğunluk da veri analizine ayrılabilecek alanı daraltmaktadır. Ayrıca kurumsal refleksler çoğu zaman sezgi ve deneyime dayalıdır. Liderlik desteği olmadan veri kültürünü eliştimrek de pek mümkün değildir. Bunun tam tersi liderlik desteği bulunan kurumlarda ise veri kullanım oranı anlamlı ölçüde yükselmektedir.
Verinin kullanılamaması öğretim optimizasyonunu sınırlamakta ve müdahale olanaklarını da azaltmaktadır. Kurumsal rekabet gücü ve sürdürülebilir gelişim de olumsuz etkilenmektedir. Veri temelli uygulamaların öğrenme çıktılarında iyileşme sağladığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır.
SON SÖZ
Eğitim kurumlarında veri eksikliği değil veri bolluğu içinde yön bulma sorunu yaşamaktadır. Geleceğin güçlü kurumları daha fazla ölçen değil ölçtüğünü dönüştüren ve değiştirebilen kurumlar olacaktır. Bakıldığında veri kültürü teknik bir meseleden çıkıp zihinsel bir dönüşüme dönüşmüştür. Bu dönüşüm ve değişim içselleştiğinde ve gerçekleştiğinde veri yalnızca geçmişi anlatmakla kalmayıp geleceği şekillendirir olacaktır.
Kaynakça.
* https://qmxjournal.com/?mod=tammetin&;makaleadi=&makaleurl=15266e6b-a710-4aa0-9678-a987fed94772.pdf&key=75078
* https://avesis.gazi.edu.tr/yonetilen-tez/edae1687-94bd-4e64-967b-2a202bc2b715/egitimde-veriye-dayali-yonetim-uygulamalarinin-degerlendirilmesi
Son Güncelleme: Salı, 03 Mart 2026 15:45
Gösterim: 678
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Haziran Eylül ayları Liselerden yeni mezun öğrenciler ile önceki yıllarda mezun olmuş gençlerin Üniversite okuma hayallerini gerçekleştirmeye yönelik eylemlerinin yoğunlaştığı aylardır. Adaylar genellikle Yükseköğretim Kurumları Sınavlarına Haziran ayının 3 ya da 4. Haftasında girerler, Temmuz ayında sonuçların açıklanması ve ardından yapılan üniversite ve bölüm tercihleri sonrası heyecanlı bir bekleyişe geçerler. Bu yıl da bu süreç tamamlandı, sonuçlar açıklandı ve adaylar hangi üniversitelere ve bölümlere yerleştiklerini öğrendiler. Yükseköğretim Kurumları Sınavları genellikle az bir kesimin sevindiği çoğunluklu adayların da beklediğini bulamadığı bir sınav hüviyetindedir maalesef. Başvuru çok kontenjan az olunca da bu beklenilen bir sonuçtur ülkemiz için.
Bu sınavların sonuçları ve sonuçların yoruma açık istatistiki verileri her yıl olduğu gibi bu yıl da kamuoyu gündemini oldukça meşgul etti. Aslına bakarsanız sıfır çekenlerin konuşulduğu, test ortalamalarının düşük oluşunun dert edinildiği ya da eksi netlerle bile bir programa yerleşebilmenin mümkün olduğu ya da parasız eğitim hakkı üzerinden vakıf üniversitelerinin eleştirildiği ücretlerinin artık karşılanamayacak düzeye geldiği konuları ağırlıklı olarak tartışılırken bu yıl özellikle son sınıf düzeyinde sınava başvuran, başvurduğu halde ve tercih hakkı olmasına rağmen tercih yapmayan öğrenci sayısının fazlalığı en çok konuşulan konular arasında kendine yer buldu.
Kontenjanların devlet üniversitelerinde azaltılması, vakıf üniversitelerinde bir nebze olsun artırılması, vatandaşların sosyo-ekonomik koşulları ve bununla ilintili vakıf üniversitelerinin ücret politikaları, yerleştirme verilerinin devlet üniversitelerinin doluluk oranlarını yüksek göstermesi buna karşılık vakıf üniversitelerindeki öğrenci sayısındaki hatırı sayılır düşüş bu yıl da yine çok konuşulan konular arasında yer aldı.
Gizli bir tehlikenin dünden bugüne yavaş yavaş geldiğini görmek gerekiyor. Zaman zaman politika analistlerinin paylaştığı ve uyardığı bir konu var Türkiye’de yaşlı nüfus son on yılda %49 arttığı ile ilgili. Dünyada ve ülkemizdeki genel kabul, 65 ve üzeri yaştaki bireylerin ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması da yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerindeki payının artmasına neden olmaktadır.
Bu bir tehlike ise bunun bir örneğinin de yavaş yavaş Ortaöğretim ve Yükseköğretimde yaşanmaya başladığını söyleyebilirim. Hem okul çağında olduğu halde eğitim hayatının dışında bulunan bireylerin sayısının artması, eğitimde cinsiyet temelli eşitsizliklerin görünür olması, Liselerimizden mezun olan gençlerin üniversiteli olma arzularının ve isteklerinin gittikçe azalması örnek durumlardır. ÖSYM verileri üzerinden okuyacak olursak son 5 yılın sınava başvurular ve yerleştirme sonuçları gösteriyor ki belirli nedenlerle sınava başvurun aday sayısının sanılanın aksine yavaş yavaş azaldığını, son sınıftan mezun olan aday sayılarının da niceliksel olarak hem azaldığını hem de adayların sınav başarılarının bekleneni veremediğini söyleyebiliriz.
Son 5 Yılda YKS Analizi ve Eğilimler
2021–2023 yılları arası YKS’ye başvuran aday sayısında ciddi bir artış (%35 civarı) gözlenirken, 2023’ten sonra (özellikle 2024→2025 döneminde) sınav başvurularında hızlı ve ciddi bir düşüş yaşandığı görülmektedir.
Katılım: Son 5 Yıl
|
SAYISAL VERİLER |
|||||||||||
|
2021 |
2022 |
2023 |
|||||||||
|
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
|||
|
Başvuran Aday Sayısı |
2.592.390 |
1.781.678 |
130.491 |
3.234.318 |
2.056.466 |
168.418 |
3.527.443 |
2.573.169 |
338.009 |
||
|
Sınava Giren Aday Sayısı |
2.416.974 |
1.627.145 |
104.917 |
3.008.287 |
1.852.678 |
132.485 |
2.995.638 |
1.980.534 |
173.003 |
||
|
Sınava Girmeyen Aday Sayısı |
175.416 |
154.533 |
25.574 |
226.031 |
203.788 |
35.933 |
531.805 |
592.635 |
165.006 |
||
|
Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı |
226 |
62 |
8 |
258 |
43 |
6 |
239 |
54 |
3 |
||
|
Sınavı Geçerli Aday Sayısı |
2.416.748 |
1.627.083 |
104.909 |
3.008. 029 |
1.852.635 |
132.479 |
2.995.399 |
1.980.480 |
173.000 |
||
|
2024 |
2025 |
||||||||||
|
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
||||||
|
Başvuran Aday Sayısı |
3.120.870 |
2.019.699 |
233.384 |
2.560.649 |
1.721.057 |
215.451 |
|||||
|
Sınava Giren Aday Sayısı |
2.819.362 |
1.776.496 |
171.090 |
2.351.641 |
1.549.940 |
156.040 |
|||||
|
Sınava Girmeyen Aday Sayısı |
301.508 |
243.203 |
62.294 |
209.008 |
171.117 |
59.411 |
|||||
|
Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı |
287 |
47 |
6 |
244 |
57 |
10 |
|||||
|
Sınavı Geçerli Aday Sayısı |
2.819.075 |
1.776.449 |
171.084 |
2.351.397 |
1.549.883 |
156.030 |
|||||
Özellikle 2020–2021 yıllarında mezun sayılarında belirgin bir artış yaşanmasının doğal sonucu olarak sınava başvuran aday sayıları da arttı. 2021–2023 yıllarında başvuru sayılarındaki yükselişin önemli nedenlerinden biri, bu sistemin oluşturduğu kalabalık lise son sınıf ve mezun grupları oldu. 4+4+4’ün getirdiği “şişkin sınıflar” 2023’e kadar sınavlara bir şekilde yansıdı. Ancak bu dalga yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Yani 2024’te ve 2025’te görülen düşüşün bir nedeni de bu ekstra kalabalık kuşağın sınav sisteminden çıkmaya başlaması oldu. Buna ek olarak, ekonomik nedenler ve yurt dışı eğitim tercihlerinin artması da son yıllarda başvuru sayısında azalmayı destekleyen faktörler arasında sayılabilir.
Son Sınıf Öğrencilerinin Başvurularındaki Düşüş
|
Öğrenim Durumuna Göre YKS Yerleştirme Sonuçları |
|||||||
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirme Puanı Hesaplanan, Yerleştirmeye Başvuran Aday Sayıları |
SINAVLARA |
TERCİHTE |
|||||
|
2025 |
2024 |
2023 |
2025 |
2024 |
2023 |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
812.210 |
1.074.712 |
828.769 |
394.450 |
535.331 |
457.521 |
|
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirmeye Başvuranların ve Başvurmayanların Yüzdesi |
Yerleştirmeye |
Yerleştirmeye |
|||||
|
2025 |
2024 |
2023 |
2025 |
2024 |
2023 |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
48,57 |
49,81 |
55,20 |
51,43 |
50,19 |
44,80 |
|
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleşen Aday Sayıları ve Yüzdeleri |
Yerleşen Aday Sayısı |
||||||
|
2025 |
2024
|
2023 |
|||||
|
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
133.700 |
33,90 |
191.626 |
35,80 |
167.289 |
36,56 |
|
Son sınıf düzeyinde öğrencilerin sistemden uzaklaşmaları aslında yeni değil ama gittikçe artan bir şekilde %51,43’e bu yıl ulaştı. Son Sınıf Düzeyinde adayların %51,43’ü bu yıl yerleştirme için başvuruda bulunmadı. Bu oran 2024’te %50,19 iken 2023’te %44,80 idi. Kısaca son 3 yılda giderek atan bir şekilde Liseyi bitiren öğrenciler içerisinde yurt içinde üniversitede okumak isteyenlerin oranları azalmaktadır.
Başvuran Aday Sayısındaki Değişim
Sınavlarda test ortalamaları değerlendirmelerinde yıllar içerisinde öğrenci başarılarına etki eden faktörlerden birisi de aslında okullarda yaşanan şişirilmiş notlar ve bu notların Orta Öğretim Başarı Puanına etkisi olmuştur. Yıllardır veli ve okulları karşı karşıya getiren not kavgası üniversiteye yerleşimlerde bir puanın hatta “,“ lü puanların oldukça büyük etkisi varken adayların tümüne 30 ila 60 puan aralığında bir ek puan verilmesini sağlayan uygulamada dikkat çekici istatistikler görmek mümkün. Örneğin sadece sınav puanına bakılacak olsa 2025 yılında 500 tam puan alan öğrenci sayısı Dil Puan türünde 5 diğer tüm puan türlerinde 1 öğrenci iken Yerleştirme puanlarına baktığımızda bu sayılar OÖBP nedeniyle oldukça artmıştır bunu her yıl görebiliyoruz. Bu yıllardır eğitimcilerin eleştiri oklarını çevirdikleri bir uygulama olmuştur.
|
SAYISAL VERİLER |
||||||||||||
|
2023 YKS SINAV PUANLARI |
|
2023 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
2 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
64 |
231 |
1 |
18 |
30 |
|
|
480 ve üstü |
857 |
1.821 |
14 |
90 |
229 |
530 ve üstü |
2.574 |
4.106 |
25 |
186 |
530 |
|
|
510 ve üstü |
11.351 |
12.729 |
100 |
702 |
1.747 |
|||||||
|
490 ve üstü |
27.393 |
25.220 |
304 |
1.641 |
3.707 |
|||||||
|
2024 YKS SINAV PUANLARI |
2024 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
|||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
1 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
59 |
162 |
3 |
5 |
13 |
|
|
480 ve üstü |
986 |
1.069 |
20 |
36 |
129 |
530 ve üstü |
3.017 |
2.271 |
31 |
80 |
321 |
|
|
510 ve üstü |
12.996 |
7.029 |
142 |
340 |
1.178 |
|||||||
|
490 ve üstü |
29.976 |
14.673 |
476 |
940 |
2.695 |
|||||||
|
2025 YKS SINAV PUANLARI |
2025 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
|||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
1 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
14 |
57 |
1 |
4 |
12 |
|
|
480 ve üstü |
180 |
701 |
4 |
32 |
66 |
530 ve üstü |
601 |
1.930 |
7 |
58 |
151 |
|
|
510 ve üstü |
3.648 |
7.081 |
26 |
261 |
596 |
|||||||
|
490 ve üstü |
11.733 |
16.140 |
77 |
742 |
1.606 |
|||||||
Bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversiteler bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırırken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen kurumlar olmalıdırlar.
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol ÖZVAR’ın “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında yer verdiği gibi üniversiteler bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlara dönüşebilirler. Aslında dünyada yaşanan son derece hızlı ve köklü teknolojik gelişmeler tüm eğitim kademelerinde olduğu gibi yükseköğretimin yapısının da yeniden tanımlanmasını ve organizasyonunu zorunlu hale getirmiştir. Öğrencilerin öğrenme materyallerine daha kolay erişebilmesi, dijital platformların sayıca artması ve çeşitlenmesi bilgiye ulaşmada ve öğrenci ve öğretici ilişkilerinde yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Özellikle yapay zekâ alanındaki gelişmeler yükseköğretimde çok derin bir etki oluşturmuştur.
Sayın Özvar, sunuş yazısında tüm bunlara değinirken dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçüldüğünü elbette bilmektedir. Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul açarak sayısal bir gösterinin niteliğe katkısı olmadığını, barajları kaldırarak üniversitelerde boş kalan kontenjanlara eksi netleri olanların bile yerleşmesini sağlayarak öğrenci sayılarında artışlara gitmenin niteliğe hiç mi hiç katkısı yoktur.
Son üç yılın verileri incelendiğinde, vakıf üniversitelerinin ücretli programlarına yerleşen öğrencilerin başarı sıralamalarında belirgin bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Bu durum, aslında üniversitelerin kontenjanlarını doldurabilmek için daha düşük puan ve sıradaki adaylara da kapılarını açtıklarını göstermektedir. Öğrenim ücretlerinin sürekli artması nedeniyle tercih edilmeyen programlarda boş kontenjan kalması, hem ekonomik kayıplara hem de kurumsal prestij kaygılarına yol açmakta; bu da üniversiteleri daha esnek kabul politikalarına yöneltmektedir.
Ancak kısa vadede doluluk oranlarını korumaya yönelik bu yaklaşım, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Düşük sıralamalı öğrencilerin artışı, programların akademik seviyesini düşürmekte, mezunların iş gücü piyasasındaki rekabet gücünü zayıflatmakta ve üniversitelerin marka değerini olumsuz etkilemektedir. Sonuç olarak, kontenjanları doldurma uğruna başarı kriterlerini gevşetmek, yalnızca mali bir çözüm değil; aynı zamanda yükseköğretimde kalite, güven ve sürdürülebilirlik açısından yeni sorunların kapısını aralamaktadır.
|
İSTANBUL'DA 4 VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN ÖRNEK BÖLÜMLERDE OYNAKLIĞI YERLEŞTİRME SILALAMALARI OYNAKLIĞI |
Yerleşenlerin Başarı Sırası |
||||||
|
Üniversite |
Fakülte |
Program Adı |
Bölüm |
2024 |
2023 |
2022 |
|
|
1 |
A ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
77.845 |
32.917 |
27.405 |
|
2 |
A ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
207.479 |
194.493 |
170.963 |
|
3 |
A ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
206.137 |
105.973 |
124.222 |
|
4 |
A ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi |
Uluslararası İlişkiler |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
321.549 |
338.508 |
306.008 |
|
5 |
B ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
130.084 |
92.956 |
65.433 |
|
6 |
B ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
470.332 |
702.683 |
315.789 |
|
7 |
B ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
|
Dolmadı |
163.070 |
|
8 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
95.823 |
243.820 |
52.897 |
|
9 |
C ÜNİVERSİTESİ |
İşletme Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
356.809 |
363.925 |
256.842 |
|
10 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
|
134.036 |
107.777 |
|
11 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Sosyal Bilimler Fakültesi |
Uluslararası İlişkiler |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
405.145 |
565.357 |
315.524 |
|
12 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi |
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
200.794 |
95.597 |
|
|
13 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Yönetim Bilimleri Fakültesi |
Yönetim Bilimleri Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
338.690 |
139.018 |
144.799 |
|
14 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi |
Sanat ve Sosyal Bilimler Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
591.390 |
195.607 |
165.439 |
Sonuç olarak, yükseköğretime başvurulardaki ve tercih oranlarındaki düşüş, yalnızca öğrenci sayılarındaki doğal azalmanın bir yansıması değildir. Ortaöğretim başarı puanının sınav sonuçları üzerindeki etkisi, adayların sıralamalarında kaymalara yol açmakta ve birçok öğrencinin yerleşme ihtimalini zorlaştırmaktadır. Buna paralel olarak, vakıf üniversitelerinin her yıl katlanarak artan ücretleri, ailelerin kararlarında en belirleyici unsur haline gelmiş; devlet üniversiteleri daha cazip hale gelirken, vakıf üniversitelerinde kontenjan boşlukları giderek büyümüştür.
Bu tablolar, yükseköğretim sisteminde yeni bir denge arayışını zorunlu kılmaktadır. Öğrenci ve aileler açısından fırsat eşitliği ön planda tutulmadığı takdirde, azalan başvurular ve artan boş kontenjanlar uzun vadede nitelikli insan kaynağına zarar verecektir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte;
- Ortaöğretim başarı puanının etkisi yeniden gözden geçirilmeli, öğrencilerin sıralamalarını adil biçimde yansıtan bir düzenleme yapılmalıdır. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmeli; burs, indirim ve destek mekanizmaları yaygınlaştırılmalıdır.
- Devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki dengeyi gözeten bir kontenjan planlaması yapılmalı, arz-talep dengesi korunmalıdır.
- Bölgesel ihtiyaçlara göre program çeşitliliği artırılmalı, özellikle istihdam alanı güçlü olan bölümlere yönlendirme yapılmalıdır.
- Yükseköğretimde kaliteyi artırmaya yönelik yatırımlar öncelik haline getirilerek öğrencilerin yalnızca “diploma” için değil, nitelikli bir eğitim için üniversiteye yönelmeleri sağlanmalıdır.
Öngörülebilir gelecekte, bu adımlar atılmadığı takdirde, üniversite kontenjanlarının boş kalması, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi ve mezunların iş gücü piyasasında yetersiz donanımlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Ancak doğru politikalarla yönlendirilen bir yükseköğretim sistemi, hem bireylerin hem de ülkenin uzun vadeli kalkınma hedeflerine hizmet edecek güçlü bir yapı kazanabilir.
Kaynak
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Haziran Eylül ayları Liselerden yeni mezun öğrenciler ile önceki yıllarda mezun olmuş gençlerin Üniversite okuma hayallerini gerçekleştirmeye yönelik eylemlerinin yoğunlaştığı aylardır. Adaylar genellikle Yükseköğretim Kurumları Sınavlarına Haziran ayının 3 ya da 4. Haftasında girerler, Temmuz ayında sonuçların açıklanması ve ardından yapılan üniversite ve bölüm tercihleri sonrası heyecanlı bir bekleyişe geçerler. Bu yıl da bu süreç tamamlandı, sonuçlar açıklandı ve adaylar hangi üniversitelere ve bölümlere yerleştiklerini öğrendiler. Yükseköğretim Kurumları Sınavları genellikle az bir kesimin sevindiği çoğunluklu adayların da beklediğini bulamadığı bir sınav hüviyetindedir maalesef. Başvuru çok kontenjan az olunca da bu beklenilen bir sonuçtur ülkemiz için.
Bu sınavların sonuçları ve sonuçların yoruma açık istatistiki verileri her yıl olduğu gibi bu yıl da kamuoyu gündemini oldukça meşgul etti. Aslına bakarsanız sıfır çekenlerin konuşulduğu, test ortalamalarının düşük oluşunun dert edinildiği ya da eksi netlerle bile bir programa yerleşebilmenin mümkün olduğu ya da parasız eğitim hakkı üzerinden vakıf üniversitelerinin eleştirildiği ücretlerinin artık karşılanamayacak düzeye geldiği konuları ağırlıklı olarak tartışılırken bu yıl özellikle son sınıf düzeyinde sınava başvuran, başvurduğu halde ve tercih hakkı olmasına rağmen tercih yapmayan öğrenci sayısının fazlalığı en çok konuşulan konular arasında kendine yer buldu.
Kontenjanların devlet üniversitelerinde azaltılması, vakıf üniversitelerinde bir nebze olsun artırılması, vatandaşların sosyo-ekonomik koşulları ve bununla ilintili vakıf üniversitelerinin ücret politikaları, yerleştirme verilerinin devlet üniversitelerinin doluluk oranlarını yüksek göstermesi buna karşılık vakıf üniversitelerindeki öğrenci sayısındaki hatırı sayılır düşüş bu yıl da yine çok konuşulan konular arasında yer aldı.
Gizli bir tehlikenin dünden bugüne yavaş yavaş geldiğini görmek gerekiyor. Zaman zaman politika analistlerinin paylaştığı ve uyardığı bir konu var Türkiye’de yaşlı nüfus son on yılda %49 arttığı ile ilgili. Dünyada ve ülkemizdeki genel kabul, 65 ve üzeri yaştaki bireylerin ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması da yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerindeki payının artmasına neden olmaktadır.
Bu bir tehlike ise bunun bir örneğinin de yavaş yavaş Ortaöğretim ve Yükseköğretimde yaşanmaya başladığını söyleyebilirim. Hem okul çağında olduğu halde eğitim hayatının dışında bulunan bireylerin sayısının artması, eğitimde cinsiyet temelli eşitsizliklerin görünür olması, Liselerimizden mezun olan gençlerin üniversiteli olma arzularının ve isteklerinin gittikçe azalması örnek durumlardır. ÖSYM verileri üzerinden okuyacak olursak son 5 yılın sınava başvurular ve yerleştirme sonuçları gösteriyor ki belirli nedenlerle sınava başvurun aday sayısının sanılanın aksine yavaş yavaş azaldığını, son sınıftan mezun olan aday sayılarının da niceliksel olarak hem azaldığını hem de adayların sınav başarılarının bekleneni veremediğini söyleyebiliriz.
Son 5 Yılda YKS Analizi ve Eğilimler
2021–2023 yılları arası YKS’ye başvuran aday sayısında ciddi bir artış (%35 civarı) gözlenirken, 2023’ten sonra (özellikle 2024→2025 döneminde) sınav başvurularında hızlı ve ciddi bir düşüş yaşandığı görülmektedir.
Katılım: Son 5 Yıl
|
SAYISAL VERİLER |
|||||||||||
|
2021 |
2022 |
2023 |
|||||||||
|
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
|||
|
Başvuran Aday Sayısı |
2.592.390 |
1.781.678 |
130.491 |
3.234.318 |
2.056.466 |
168.418 |
3.527.443 |
2.573.169 |
338.009 |
||
|
Sınava Giren Aday Sayısı |
2.416.974 |
1.627.145 |
104.917 |
3.008.287 |
1.852.678 |
132.485 |
2.995.638 |
1.980.534 |
173.003 |
||
|
Sınava Girmeyen Aday Sayısı |
175.416 |
154.533 |
25.574 |
226.031 |
203.788 |
35.933 |
531.805 |
592.635 |
165.006 |
||
|
Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı |
226 |
62 |
8 |
258 |
43 |
6 |
239 |
54 |
3 |
||
|
Sınavı Geçerli Aday Sayısı |
2.416.748 |
1.627.083 |
104.909 |
3.008. 029 |
1.852.635 |
132.479 |
2.995.399 |
1.980.480 |
173.000 |
||
|
2024 |
2025 |
||||||||||
|
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
TYT Oturumu |
AYT Oturumu |
YDT Oturumu |
||||||
|
Başvuran Aday Sayısı |
3.120.870 |
2.019.699 |
233.384 |
2.560.649 |
1.721.057 |
215.451 |
|||||
|
Sınava Giren Aday Sayısı |
2.819.362 |
1.776.496 |
171.090 |
2.351.641 |
1.549.940 |
156.040 |
|||||
|
Sınava Girmeyen Aday Sayısı |
301.508 |
243.203 |
62.294 |
209.008 |
171.117 |
59.411 |
|||||
|
Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı |
287 |
47 |
6 |
244 |
57 |
10 |
|||||
|
Sınavı Geçerli Aday Sayısı |
2.819.075 |
1.776.449 |
171.084 |
2.351.397 |
1.549.883 |
156.030 |
|||||
Özellikle 2020–2021 yıllarında mezun sayılarında belirgin bir artış yaşanmasının doğal sonucu olarak sınava başvuran aday sayıları da arttı. 2021–2023 yıllarında başvuru sayılarındaki yükselişin önemli nedenlerinden biri, bu sistemin oluşturduğu kalabalık lise son sınıf ve mezun grupları oldu. 4+4+4’ün getirdiği “şişkin sınıflar” 2023’e kadar sınavlara bir şekilde yansıdı. Ancak bu dalga yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Yani 2024’te ve 2025’te görülen düşüşün bir nedeni de bu ekstra kalabalık kuşağın sınav sisteminden çıkmaya başlaması oldu. Buna ek olarak, ekonomik nedenler ve yurt dışı eğitim tercihlerinin artması da son yıllarda başvuru sayısında azalmayı destekleyen faktörler arasında sayılabilir.
Son Sınıf Öğrencilerinin Başvurularındaki Düşüş
|
Öğrenim Durumuna Göre YKS Yerleştirme Sonuçları |
|||||||
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirme Puanı Hesaplanan, Yerleştirmeye Başvuran Aday Sayıları |
SINAVLARA |
TERCİHTE |
|||||
|
2025 |
2024 |
2023 |
2025 |
2024 |
2023 |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
812.210 |
1.074.712 |
828.769 |
394.450 |
535.331 |
457.521 |
|
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirmeye Başvuranların ve Başvurmayanların Yüzdesi |
Yerleştirmeye |
Yerleştirmeye |
|||||
|
2025 |
2024 |
2023 |
2025 |
2024 |
2023 |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
48,57 |
49,81 |
55,20 |
51,43 |
50,19 |
44,80 |
|
|
Öğrenim Durumuna Göre Yerleşen Aday Sayıları ve Yüzdeleri |
Yerleşen Aday Sayısı |
||||||
|
2025 |
2024
|
2023 |
|||||
|
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
Yerleşen Aday Sayısı |
Yerleşen Aday % |
||
|
Son Sınıf Düzeyinde |
133.700 |
33,90 |
191.626 |
35,80 |
167.289 |
36,56 |
|
Son sınıf düzeyinde öğrencilerin sistemden uzaklaşmaları aslında yeni değil ama gittikçe artan bir şekilde %51,43’e bu yıl ulaştı. Son Sınıf Düzeyinde adayların %51,43’ü bu yıl yerleştirme için başvuruda bulunmadı. Bu oran 2024’te %50,19 iken 2023’te %44,80 idi. Kısaca son 3 yılda giderek atan bir şekilde Liseyi bitiren öğrenciler içerisinde yurt içinde üniversitede okumak isteyenlerin oranları azalmaktadır.
Başvuran Aday Sayısındaki Değişim
Sınavlarda test ortalamaları değerlendirmelerinde yıllar içerisinde öğrenci başarılarına etki eden faktörlerden birisi de aslında okullarda yaşanan şişirilmiş notlar ve bu notların Orta Öğretim Başarı Puanına etkisi olmuştur. Yıllardır veli ve okulları karşı karşıya getiren not kavgası üniversiteye yerleşimlerde bir puanın hatta “,“ lü puanların oldukça büyük etkisi varken adayların tümüne 30 ila 60 puan aralığında bir ek puan verilmesini sağlayan uygulamada dikkat çekici istatistikler görmek mümkün. Örneğin sadece sınav puanına bakılacak olsa 2025 yılında 500 tam puan alan öğrenci sayısı Dil Puan türünde 5 diğer tüm puan türlerinde 1 öğrenci iken Yerleştirme puanlarına baktığımızda bu sayılar OÖBP nedeniyle oldukça artmıştır bunu her yıl görebiliyoruz. Bu yıllardır eğitimcilerin eleştiri oklarını çevirdikleri bir uygulama olmuştur.
|
SAYISAL VERİLER |
||||||||||||
|
2023 YKS SINAV PUANLARI |
|
2023 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
2 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
64 |
231 |
1 |
18 |
30 |
|
|
480 ve üstü |
857 |
1.821 |
14 |
90 |
229 |
530 ve üstü |
2.574 |
4.106 |
25 |
186 |
530 |
|
|
510 ve üstü |
11.351 |
12.729 |
100 |
702 |
1.747 |
|||||||
|
490 ve üstü |
27.393 |
25.220 |
304 |
1.641 |
3.707 |
|||||||
|
2024 YKS SINAV PUANLARI |
2024 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
|||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
1 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
59 |
162 |
3 |
5 |
13 |
|
|
480 ve üstü |
986 |
1.069 |
20 |
36 |
129 |
530 ve üstü |
3.017 |
2.271 |
31 |
80 |
321 |
|
|
510 ve üstü |
12.996 |
7.029 |
142 |
340 |
1.178 |
|||||||
|
490 ve üstü |
29.976 |
14.673 |
476 |
940 |
2.695 |
|||||||
|
2025 YKS SINAV PUANLARI |
2025 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI |
|||||||||||
|
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
Puan Aralığı |
Aday Sayısı |
|||||||||
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
|
TYT |
SAYISAL |
SÖZEL |
EŞİT AĞIRLIK |
DİL |
||
|
500 |
1 |
1 |
1 |
1 |
5 |
550 ve üstü |
14 |
57 |
1 |
4 |
12 |
|
|
480 ve üstü |
180 |
701 |
4 |
32 |
66 |
530 ve üstü |
601 |
1.930 |
7 |
58 |
151 |
|
|
510 ve üstü |
3.648 |
7.081 |
26 |
261 |
596 |
|||||||
|
490 ve üstü |
11.733 |
16.140 |
77 |
742 |
1.606 |
|||||||
Bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversiteler bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırırken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen kurumlar olmalıdırlar.
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol ÖZVAR’ın “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında yer verdiği gibi üniversiteler bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlara dönüşebilirler. Aslında dünyada yaşanan son derece hızlı ve köklü teknolojik gelişmeler tüm eğitim kademelerinde olduğu gibi yükseköğretimin yapısının da yeniden tanımlanmasını ve organizasyonunu zorunlu hale getirmiştir. Öğrencilerin öğrenme materyallerine daha kolay erişebilmesi, dijital platformların sayıca artması ve çeşitlenmesi bilgiye ulaşmada ve öğrenci ve öğretici ilişkilerinde yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Özellikle yapay zekâ alanındaki gelişmeler yükseköğretimde çok derin bir etki oluşturmuştur.
Sayın Özvar, sunuş yazısında tüm bunlara değinirken dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçüldüğünü elbette bilmektedir. Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul açarak sayısal bir gösterinin niteliğe katkısı olmadığını, barajları kaldırarak üniversitelerde boş kalan kontenjanlara eksi netleri olanların bile yerleşmesini sağlayarak öğrenci sayılarında artışlara gitmenin niteliğe hiç mi hiç katkısı yoktur.
Son üç yılın verileri incelendiğinde, vakıf üniversitelerinin ücretli programlarına yerleşen öğrencilerin başarı sıralamalarında belirgin bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Bu durum, aslında üniversitelerin kontenjanlarını doldurabilmek için daha düşük puan ve sıradaki adaylara da kapılarını açtıklarını göstermektedir. Öğrenim ücretlerinin sürekli artması nedeniyle tercih edilmeyen programlarda boş kontenjan kalması, hem ekonomik kayıplara hem de kurumsal prestij kaygılarına yol açmakta; bu da üniversiteleri daha esnek kabul politikalarına yöneltmektedir.
Ancak kısa vadede doluluk oranlarını korumaya yönelik bu yaklaşım, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Düşük sıralamalı öğrencilerin artışı, programların akademik seviyesini düşürmekte, mezunların iş gücü piyasasındaki rekabet gücünü zayıflatmakta ve üniversitelerin marka değerini olumsuz etkilemektedir. Sonuç olarak, kontenjanları doldurma uğruna başarı kriterlerini gevşetmek, yalnızca mali bir çözüm değil; aynı zamanda yükseköğretimde kalite, güven ve sürdürülebilirlik açısından yeni sorunların kapısını aralamaktadır.
|
İSTANBUL'DA 4 VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN ÖRNEK BÖLÜMLERDE OYNAKLIĞI YERLEŞTİRME SILALAMALARI OYNAKLIĞI |
Yerleşenlerin Başarı Sırası |
||||||
|
Üniversite |
Fakülte |
Program Adı |
Bölüm |
2024 |
2023 |
2022 |
|
|
1 |
A ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
77.845 |
32.917 |
27.405 |
|
2 |
A ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
207.479 |
194.493 |
170.963 |
|
3 |
A ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
206.137 |
105.973 |
124.222 |
|
4 |
A ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi |
Uluslararası İlişkiler |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
321.549 |
338.508 |
306.008 |
|
5 |
B ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
130.084 |
92.956 |
65.433 |
|
6 |
B ÜNİVERSİTESİ |
İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
470.332 |
702.683 |
315.789 |
|
7 |
B ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
|
Dolmadı |
163.070 |
|
8 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Bilgisayar Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
95.823 |
243.820 |
52.897 |
|
9 |
C ÜNİVERSİTESİ |
İşletme Fakültesi |
İşletme |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
356.809 |
363.925 |
256.842 |
|
10 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik Fakültesi |
Makine Mühendisliği |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
|
134.036 |
107.777 |
|
11 |
C ÜNİVERSİTESİ |
Sosyal Bilimler Fakültesi |
Uluslararası İlişkiler |
(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık) |
405.145 |
565.357 |
315.524 |
|
12 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi |
Mühendislik ve Doğa Bilimleri Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
200.794 |
95.597 |
|
|
13 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Yönetim Bilimleri Fakültesi |
Yönetim Bilimleri Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
338.690 |
139.018 |
144.799 |
|
14 |
D ÜNİVERSİTESİ |
Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi |
Sanat ve Sosyal Bilimler Programları |
(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık) |
591.390 |
195.607 |
165.439 |
Sonuç olarak, yükseköğretime başvurulardaki ve tercih oranlarındaki düşüş, yalnızca öğrenci sayılarındaki doğal azalmanın bir yansıması değildir. Ortaöğretim başarı puanının sınav sonuçları üzerindeki etkisi, adayların sıralamalarında kaymalara yol açmakta ve birçok öğrencinin yerleşme ihtimalini zorlaştırmaktadır. Buna paralel olarak, vakıf üniversitelerinin her yıl katlanarak artan ücretleri, ailelerin kararlarında en belirleyici unsur haline gelmiş; devlet üniversiteleri daha cazip hale gelirken, vakıf üniversitelerinde kontenjan boşlukları giderek büyümüştür.
Bu tablolar, yükseköğretim sisteminde yeni bir denge arayışını zorunlu kılmaktadır. Öğrenci ve aileler açısından fırsat eşitliği ön planda tutulmadığı takdirde, azalan başvurular ve artan boş kontenjanlar uzun vadede nitelikli insan kaynağına zarar verecektir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte;
- Ortaöğretim başarı puanının etkisi yeniden gözden geçirilmeli, öğrencilerin sıralamalarını adil biçimde yansıtan bir düzenleme yapılmalıdır. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmeli; burs, indirim ve destek mekanizmaları yaygınlaştırılmalıdır.
- Devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki dengeyi gözeten bir kontenjan planlaması yapılmalı, arz-talep dengesi korunmalıdır.
- Bölgesel ihtiyaçlara göre program çeşitliliği artırılmalı, özellikle istihdam alanı güçlü olan bölümlere yönlendirme yapılmalıdır.
- Yükseköğretimde kaliteyi artırmaya yönelik yatırımlar öncelik haline getirilerek öğrencilerin yalnızca “diploma” için değil, nitelikli bir eğitim için üniversiteye yönelmeleri sağlanmalıdır.
Öngörülebilir gelecekte, bu adımlar atılmadığı takdirde, üniversite kontenjanlarının boş kalması, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi ve mezunların iş gücü piyasasında yetersiz donanımlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Ancak doğru politikalarla yönlendirilen bir yükseköğretim sistemi, hem bireylerin hem de ülkenin uzun vadeli kalkınma hedeflerine hizmet edecek güçlü bir yapı kazanabilir.
Kaynak
Son Güncelleme: Pazartesi, 29 Eylül 2025 15:20
Gösterim: 1432
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
ÖSYM'nin 2026 sınav takviminin yayımlanmasıyla birlikte üniversiteye hazırlanan milyonlarca öğrencinin merakla beklediği YKS tarihleri netleşti. Üç oturumdan oluşan sınav maratonunda TYT, AYT ve YDT'nin hem başvuru hem oturum günleri açıklandı.
YKS başvuruları, 6 Şubat 2026 tarihinde başlayacak ve 2 Mart 2026 tarihinde sona erecek. YKS başvuruları ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi (AİS) mobil uygulaması üzerinden yapılabilir. Sınavlar 20-21 Haziran 2026’da yapılacak, sınav sonuçları ise 22 Temmuz 2026 tarihinde açıklanacak. Büyük olasılıkla 27 Temmuz 2026 ile 8 Ağustos 2026 tarihleri arasında da tercihlerini yapabileceklerini düşünüyorum. Yerleştirme sonuçlarının açıklanması için ise olası tarihi 24 Ağustos 2026 olarak görüyorum.
Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversitelerin bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırdığını söylerken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi desteklediğini ifade ediyor. Bu yönüyle de üniversitelerin, bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlar olduklarını dile getiriyor.
Yazının içeriğinde ve raporun tamamına yakınında sistemdeki iyileşmelere ve niceliksel verilere yer vererek gelişimin pozitif yönde olduğu aktarımına yapıyor. Bir önceki yıla göre doktora mezunu sayısının artması, mezunların yurt içi ilk iş bulma sürelerinin kısalması, YKS kılavuzunda en az bir akredite lisans programı bulunan üniversite sayısı ve akredite olan program sayısının artması, olumlu sonuçlanan patent sayısının artması, TÜBİTAK tarafından verilen ulusal ve uluslararası araştırma bursu sayısı ile desteklenen ulusal ve uluslararası proje sayısının artması, THE ve QS sıralama sisteminde ilk 1000 içinde daha fazla üniversitemizin yer alması, sevindirici gelişmelerdendir diyor ve ekliyor.
Bununla birlikte öğrencilerin yaptığı sosyal sorumluluk projelerinin sayısı ve öğrencilerin endüstri/sektör ile beraber yürüttüğü bilimsel araştırma projelerinin sayısının azalması gibi çok önemli noksanlıkları da dile getirmeden yapamıyor.
Evet, ülkemizde devlet ve vakıflara ait toplam 204 üniversite, 4 de Vakıflara ait Meslek Yüksek Okulu bulunuyor.
Üniversite dediğiniz dört tarafı çevrili, binalardan ve duvarlardan oluşan bir yapı değildir ki, her kasabaya/ilçeye bir üniversite konduralım ve nitelik ve nicelik açısından gelişmiş olalım. Bu binaları yapmakla iş bitmiyor ki bu üniversitelerde görev yapacak yeter sayıda akademisyen bulmak oldukça zor. Devlet üniversitelerinde zaten kadro bulmak zor, vakıf üniversitelerinde ise her işi yapmaya zorlanan bazen aynı anda farklı sınıflarda ders vermek durumunda kalan, girdiği ders sayısı ve çeşitliliği nedeniyle psikolojik yorgunluğa düşen araştırma görevlileri ve akademisyenler bulunuyor. Bunlar yetmezmiş gibi amacı kar gütmek olmamasına rağmen ticari kurumlara dönüşen vakıf üniversitelerinin yaşadığı ve yaşattığı ekonomik ve yönetimsel zorluklar var. Asgari koşullarda maaş alan akademisyenler ve hizmet veren emekçiler ile çocuklarını vakıf okullarında ekonomik gelir kıskacında ne yapacaklarını bilemeden tüm koşullarını zorlayarak okutmaya çalışan anne ve babalar.
Türk yükseköğretim sistemi, aktif olarak eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan 204 + 4 yükseköğretim kurumuyla, 185169 öğretim elemanı ve 3.536.439 örgün öğretim öğrencisi (Lisans) ile gerçekten sayısal anlamda büyük bir yapı. Bu süreç artık her liseyi bitirenin bir üniversitede okuyabileceği anlamına geliyor.
Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporu
YÖK’ün hazırladığı Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu; Üniversiteleri “Eğitim ve Öğretim”, “Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın”, “Uluslararasılaşma”, “Sürdürülebilirlik” ve “Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk” başlıklarında değerlendirerek, yükseköğretime yaptıkları katkı ve sağladıkları gelişmeleri ortaya koyan 2019'dan bugüne kadar aralıksız her yıl yayınlanan genel bir rapordur.
Raporlarda da yer verildiği üzere son yıllarda Türkiye’de üniversite sayısı hızla artmış, yükseköğretim hemen her şehirde ulaşılabilir hale gelmiştir. Bu durum ilk bakışta fırsat eşitliği açısından olumlu görünse de, yükseköğretimin niteliği, akademik standartları ve üniversite mezunlarının iş hayatına hazırlanması konusunda ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Üniversite sayısındaki artışın, eğitim kalitesini gölgelediği yönündeki kaygılar yalnızca akademik çevrelerle sınırlı değildir; iş dünyası, öğrenciler ve veliler tarafından da sıkça dile getirilmektedir.
Üniversite Her Yerde, Nitelik Nerede?
Nicel genişleme nedeniyle Türkiye’de yükseköğretime erişim son 20 yılda ciddi şekilde artmıştır. Neredeyse her ilde hatta bazı ilçelerde bile üniversitelerin açılması, ilk bakışta demokratikleşme ve fırsat eşitliği gibi algılansa da, bu hızlı büyümenin nitelik denetimi ve akademik kadro kalitesi açısından ciddi sorunlar yaratmış olduğu açıktır. Öğretim üyesi sayısı artırılamadan fakültelerin açılması, akademik unvan dağılımında yaşanan ciddi eşitsizlikler ile altyapı, laboratuvar, kütüphane standartlarının geride kalması bu kaygıları körüklemektedir. Bu hızlı büyüme de çoğu zaman akademik kalite güvencesi olmadan gerçekleşmektedir.
Bir diğer önemli sorun, üniversitenin toplumsal hayattan ve iş dünyasından giderek uzaklaşmasıdır. Müfredatın güncel olmaması, teori ağırlığının, pratik becerilerin önüne geçmesi, üniversite–sanayi iş birliğinin sınırlılığı ve öğrencilerin mezuniyet sonrası giderek artan işsizlik kaygıları.
Bu kopukluk, üniversite mezunlarının işsizlik oranlarında da kendini göstermektedir.
Diploma enflasyonu. Her yıl yüzbinlerce genç mezun olurken, iş piyasası aynı oranda genişlememektedir. Bu durum diplomayı bir “ayrıcalık” olmaktan çıkarıp sıradanlaştırırken, işverenlerin üniversite mezunlarına yönelik beklentilerini de yeniden şekillendirmektedir. Diploma, mesleki beceriye dönüşmediği sürece de anlamını yitirmektedir.
Üniversitenin toplumsal rolünün zayıflaması. Bir ülkenin üniversiteleri yalnızca diploma veren kurumlar değildir; düşünce üretir, araştırma yapar, toplumsal sorunlara çözüm üretir ve kültürel dönüşümün öncüsü olurlar. Ancak niceliksel genişleme, üniversitelerin bu rolünü zayıflatmış görünmektedir. Bu çerçevede bilimsel yayın kalitesi düşmekte, araştırma kapasitesi sınırlı kalmakta ve Üniversitenin akademik kimliği aşınmaktadır.
İşgücü Piyasasında Gençler, 2024
TUİK tarafından yayımlanan “İşgücü Piyasasında Gençler” konulu özel araştırma, işgücü piyasasının farklı alanlarına ilişkin konularda ayrıntılı bilgi derlemek üzere Avrupa Birliği İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) belirlediği değişkenleri sağlayacak şekilde, Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) ile birlikte uygulanan bir anket çalışmasıdır. Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen bu araştırma ile işgücü piyasasındaki gençlerin eğitim geçmişlerinin ve işe geçiş sürelerinin yanı sıra yapılan iş ile eğitim düzeyi, eğitim alanı ve beceri eşleşmelerinin ortaya konulması hedeflenmiş. Araştırma 15-34 yaş grubuna uygulanmıştır.
15-34 yaş grubunda istihdam oranı %52,5.
Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 2024 yılında 15-34 yaş grubunda kurumsal olmayan nüfus 24 milyon 291 bin kişi olup bu kişilerin 14 milyon 606 bini işgücünde yer almış. 15-34 yaş grubunda işgücüne katılma oranı %60,1, istihdam oranı %52,5 ve işsizlik oranı %12,7 olarak belirlenmiş. Araştırmada eğitim durumlarına göre 15-34 yaş grubunda istihdamda olan gençlerin %25,0'ı lise altı, %24,7'si 4 yıllık yükseköğretim ve üzeri eğitim seviyesine sahipken %18,2'si ise genel lise mezunudur.
Gençlerin %17,7'si eğitimini yarıda bıraktı veya bölüm değiştirmiş.
Eğitimini yarıda bırakan veya bölüm değiştiren gençlerin %22,5'i ekonomik nedenler, %17,2'si eğitim programının beklentisini karşılamaması, %14,1'i ailevi nedenlerden dolayı eğitimini yarıda bıraktığını veya bölüm değişikliği yaptığını beyan etmiş.
Akademik kalite güvence sistemlerinin güçlendirilmesi, Üniversite açmadan önce altyapı ve akademik kadro zorunluluğu, müfredatın iş hayatıyla uyumlu hale getirilmesi, Üniversite–iş dünyası işbirliklerinin yaygınlaştırılması, Öğrenciye yalnızca bilgi değil beceri kazandırma yaklaşımı önemli eksikliklerimiz arasındadır. Tabi ki Türkiye’de yükseköğretimin niceliksel olarak büyümesi önemli bir gelişmedir; ancak nitelik olmadan yapılan her genişleme, üniversiteyi toplumsal hayattan koparmakta, öğrencileri hayal kırıklığına uğratmakta ve yükseköğretimin anlamını zayıflatmaktadır. Oysa Üniversiteler, yalnızca tabela değil, bir düşünce ekosistemi, bir bilgi üretim merkezi ve topluma yön veren bir kurum olmalıdır.
Öğrenci sayısı ve yükseköğretime katılım.
25–34 yaş grubunda “yükseköğretim mezunu olma oranı” 2008’de %13.5 iken, 2024’te yaklaşık %44.9’a çıktı. Bu da Türkiye’de yükseköğretimin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Bu veriler, “niceliksel genişleme”nin ne boyutta gerçekleştiğini ve üniversite sisteminin ne kadar kalabalık hâle geldiğini gösteriyor. Yükseköğretimin kitleselleştiği, ancak niteliksel kontrol mekanizmalarının aynı hızla geliştirilmediği görülmektedir. Bu durum, üniversiteleşmeyi sayısal büyüme olmaktan çıkarıp kalite baskısı oluşturmaktadır.
2024’te YKS’ye yaklaşık 3 milyon 37 bin aday başvurmuş; sınava giren aday sayısı ise 2 milyon 819 bin 362 olarak açıklanmıştır. Bu kadar yüksek başvuru sayısı, genç nüfusun üniversite eğitimi yoluyla toplumsal ve ekonomik hayata katılma arzusu ve potansiyelinin somut göstergesidir. Ancak aynı dönemde istihdam piyasasında tablo çok da parlak değildir. 15–24 yaş grubundaki gençlerde işsizlik oranı %16,3, 15–34 yaş grubunda ise %12,7 olarak ölçülmüştür.
Bu veriler bize açıkça gösteriyor: Gençler üniversite diploması almak istiyor, fakat diploma + nitelik (teori + pratik birleşimi) yaşam geçimine dönüşmediğinde, mezuniyet yalnızca sayısal büyüklük olarak kalıyor; ekonomi ve sanayiyle bağ kurulmadığı sürece işsizlik, beceri uyumsuzluğu ya da artan “niteliksiz üniversite mezunluğu” riski yükseliyor.
Kısacası: 2024’ün rakamlarıyla ortada duruyor—yüksek öğrenci sayısı var; ancak yeterince iş imkânı yok. Bu uçurumu kapatmanın en etkili yolu, üniversiteler ile iş dünyası arasında kalıcı, yapısal ve karşılıklı sorumluluğa dayalı bir köprü kurmaktır. Böylece üniversite eğitimi, sadece diploma değil; nitelikli iş gücü, üretkenlik ve sürdürülebilir sosyal kalkınma için gerçek bir yatırım hâline gelebilir. Türkiye’de yükseköğretimin yaygınlaşması, diplomayı sıradanlaştırmış; diploma mülkiyeti artık istihdam garantisi sağlamaktan uzaklaşmıştır. Bu durum, eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluğun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Yıllar içerisinde olması gerekenden çok fazla öğrenci sayısının artması (kitleselleşme), mezun oranı vs genç işsizlik (diploma enflasyonu) korelasyonu ile öğrenci/öğretim üyesi oranları (nitelik baskısı) bu sıradanlığın nedenleri arasında sayılabilir.
Türkiye’de sanayi–üniversite işbirliği göstergeleri artış eğiliminde olsa da, bu artış yükseköğretimdeki kitleselleşme oranıyla paralel değildir. Başka bir deyişle, üniversite sayısındaki büyüme sanayiye aktarılan bilgi ve teknoloji miktarıyla aynı oranda artmamaktadır. Bu durum, yükseköğretimin inovasyon kapasitesi ve ekonomik katma değer üretme gücünde yapısal sınırlılıklara işaret etmektedir.
Kaynakça
* https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC-Piyasas%C4%B1nda-Gen%C3%A7ler-2024-57941&;dil=1#:~:text=Hanehalk%C4%B1%20%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1%20sonu%C3%A7lar%C4%B1na%20g%C3%B6re,606%20bini%20i%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BCnde%20yer%20ald%C4%B1.
* https://www.yok.gov.tr/tr/page/universite-izleme-ve-degerlendirme-raporu-xaipo
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
ÖSYM'nin 2026 sınav takviminin yayımlanmasıyla birlikte üniversiteye hazırlanan milyonlarca öğrencinin merakla beklediği YKS tarihleri netleşti. Üç oturumdan oluşan sınav maratonunda TYT, AYT ve YDT'nin hem başvuru hem oturum günleri açıklandı.
YKS başvuruları, 6 Şubat 2026 tarihinde başlayacak ve 2 Mart 2026 tarihinde sona erecek. YKS başvuruları ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi (AİS) mobil uygulaması üzerinden yapılabilir. Sınavlar 20-21 Haziran 2026’da yapılacak, sınav sonuçları ise 22 Temmuz 2026 tarihinde açıklanacak. Büyük olasılıkla 27 Temmuz 2026 ile 8 Ağustos 2026 tarihleri arasında da tercihlerini yapabileceklerini düşünüyorum. Yerleştirme sonuçlarının açıklanması için ise olası tarihi 24 Ağustos 2026 olarak görüyorum.
Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversitelerin bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırdığını söylerken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi desteklediğini ifade ediyor. Bu yönüyle de üniversitelerin, bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlar olduklarını dile getiriyor.
Yazının içeriğinde ve raporun tamamına yakınında sistemdeki iyileşmelere ve niceliksel verilere yer vererek gelişimin pozitif yönde olduğu aktarımına yapıyor. Bir önceki yıla göre doktora mezunu sayısının artması, mezunların yurt içi ilk iş bulma sürelerinin kısalması, YKS kılavuzunda en az bir akredite lisans programı bulunan üniversite sayısı ve akredite olan program sayısının artması, olumlu sonuçlanan patent sayısının artması, TÜBİTAK tarafından verilen ulusal ve uluslararası araştırma bursu sayısı ile desteklenen ulusal ve uluslararası proje sayısının artması, THE ve QS sıralama sisteminde ilk 1000 içinde daha fazla üniversitemizin yer alması, sevindirici gelişmelerdendir diyor ve ekliyor.
Bununla birlikte öğrencilerin yaptığı sosyal sorumluluk projelerinin sayısı ve öğrencilerin endüstri/sektör ile beraber yürüttüğü bilimsel araştırma projelerinin sayısının azalması gibi çok önemli noksanlıkları da dile getirmeden yapamıyor.
Evet, ülkemizde devlet ve vakıflara ait toplam 204 üniversite, 4 de Vakıflara ait Meslek Yüksek Okulu bulunuyor.
Üniversite dediğiniz dört tarafı çevrili, binalardan ve duvarlardan oluşan bir yapı değildir ki, her kasabaya/ilçeye bir üniversite konduralım ve nitelik ve nicelik açısından gelişmiş olalım. Bu binaları yapmakla iş bitmiyor ki bu üniversitelerde görev yapacak yeter sayıda akademisyen bulmak oldukça zor. Devlet üniversitelerinde zaten kadro bulmak zor, vakıf üniversitelerinde ise her işi yapmaya zorlanan bazen aynı anda farklı sınıflarda ders vermek durumunda kalan, girdiği ders sayısı ve çeşitliliği nedeniyle psikolojik yorgunluğa düşen araştırma görevlileri ve akademisyenler bulunuyor. Bunlar yetmezmiş gibi amacı kar gütmek olmamasına rağmen ticari kurumlara dönüşen vakıf üniversitelerinin yaşadığı ve yaşattığı ekonomik ve yönetimsel zorluklar var. Asgari koşullarda maaş alan akademisyenler ve hizmet veren emekçiler ile çocuklarını vakıf okullarında ekonomik gelir kıskacında ne yapacaklarını bilemeden tüm koşullarını zorlayarak okutmaya çalışan anne ve babalar.
Türk yükseköğretim sistemi, aktif olarak eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan 204 + 4 yükseköğretim kurumuyla, 185169 öğretim elemanı ve 3.536.439 örgün öğretim öğrencisi (Lisans) ile gerçekten sayısal anlamda büyük bir yapı. Bu süreç artık her liseyi bitirenin bir üniversitede okuyabileceği anlamına geliyor.
Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporu
YÖK’ün hazırladığı Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu; Üniversiteleri “Eğitim ve Öğretim”, “Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın”, “Uluslararasılaşma”, “Sürdürülebilirlik” ve “Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk” başlıklarında değerlendirerek, yükseköğretime yaptıkları katkı ve sağladıkları gelişmeleri ortaya koyan 2019'dan bugüne kadar aralıksız her yıl yayınlanan genel bir rapordur.
Raporlarda da yer verildiği üzere son yıllarda Türkiye’de üniversite sayısı hızla artmış, yükseköğretim hemen her şehirde ulaşılabilir hale gelmiştir. Bu durum ilk bakışta fırsat eşitliği açısından olumlu görünse de, yükseköğretimin niteliği, akademik standartları ve üniversite mezunlarının iş hayatına hazırlanması konusunda ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Üniversite sayısındaki artışın, eğitim kalitesini gölgelediği yönündeki kaygılar yalnızca akademik çevrelerle sınırlı değildir; iş dünyası, öğrenciler ve veliler tarafından da sıkça dile getirilmektedir.
Üniversite Her Yerde, Nitelik Nerede?
Nicel genişleme nedeniyle Türkiye’de yükseköğretime erişim son 20 yılda ciddi şekilde artmıştır. Neredeyse her ilde hatta bazı ilçelerde bile üniversitelerin açılması, ilk bakışta demokratikleşme ve fırsat eşitliği gibi algılansa da, bu hızlı büyümenin nitelik denetimi ve akademik kadro kalitesi açısından ciddi sorunlar yaratmış olduğu açıktır. Öğretim üyesi sayısı artırılamadan fakültelerin açılması, akademik unvan dağılımında yaşanan ciddi eşitsizlikler ile altyapı, laboratuvar, kütüphane standartlarının geride kalması bu kaygıları körüklemektedir. Bu hızlı büyüme de çoğu zaman akademik kalite güvencesi olmadan gerçekleşmektedir.
Bir diğer önemli sorun, üniversitenin toplumsal hayattan ve iş dünyasından giderek uzaklaşmasıdır. Müfredatın güncel olmaması, teori ağırlığının, pratik becerilerin önüne geçmesi, üniversite–sanayi iş birliğinin sınırlılığı ve öğrencilerin mezuniyet sonrası giderek artan işsizlik kaygıları.
Bu kopukluk, üniversite mezunlarının işsizlik oranlarında da kendini göstermektedir.
Diploma enflasyonu. Her yıl yüzbinlerce genç mezun olurken, iş piyasası aynı oranda genişlememektedir. Bu durum diplomayı bir “ayrıcalık” olmaktan çıkarıp sıradanlaştırırken, işverenlerin üniversite mezunlarına yönelik beklentilerini de yeniden şekillendirmektedir. Diploma, mesleki beceriye dönüşmediği sürece de anlamını yitirmektedir.
Üniversitenin toplumsal rolünün zayıflaması. Bir ülkenin üniversiteleri yalnızca diploma veren kurumlar değildir; düşünce üretir, araştırma yapar, toplumsal sorunlara çözüm üretir ve kültürel dönüşümün öncüsü olurlar. Ancak niceliksel genişleme, üniversitelerin bu rolünü zayıflatmış görünmektedir. Bu çerçevede bilimsel yayın kalitesi düşmekte, araştırma kapasitesi sınırlı kalmakta ve Üniversitenin akademik kimliği aşınmaktadır.
İşgücü Piyasasında Gençler, 2024
TUİK tarafından yayımlanan “İşgücü Piyasasında Gençler” konulu özel araştırma, işgücü piyasasının farklı alanlarına ilişkin konularda ayrıntılı bilgi derlemek üzere Avrupa Birliği İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) belirlediği değişkenleri sağlayacak şekilde, Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) ile birlikte uygulanan bir anket çalışmasıdır. Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen bu araştırma ile işgücü piyasasındaki gençlerin eğitim geçmişlerinin ve işe geçiş sürelerinin yanı sıra yapılan iş ile eğitim düzeyi, eğitim alanı ve beceri eşleşmelerinin ortaya konulması hedeflenmiş. Araştırma 15-34 yaş grubuna uygulanmıştır.
15-34 yaş grubunda istihdam oranı %52,5.
Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 2024 yılında 15-34 yaş grubunda kurumsal olmayan nüfus 24 milyon 291 bin kişi olup bu kişilerin 14 milyon 606 bini işgücünde yer almış. 15-34 yaş grubunda işgücüne katılma oranı %60,1, istihdam oranı %52,5 ve işsizlik oranı %12,7 olarak belirlenmiş. Araştırmada eğitim durumlarına göre 15-34 yaş grubunda istihdamda olan gençlerin %25,0'ı lise altı, %24,7'si 4 yıllık yükseköğretim ve üzeri eğitim seviyesine sahipken %18,2'si ise genel lise mezunudur.
Gençlerin %17,7'si eğitimini yarıda bıraktı veya bölüm değiştirmiş.
Eğitimini yarıda bırakan veya bölüm değiştiren gençlerin %22,5'i ekonomik nedenler, %17,2'si eğitim programının beklentisini karşılamaması, %14,1'i ailevi nedenlerden dolayı eğitimini yarıda bıraktığını veya bölüm değişikliği yaptığını beyan etmiş.
Akademik kalite güvence sistemlerinin güçlendirilmesi, Üniversite açmadan önce altyapı ve akademik kadro zorunluluğu, müfredatın iş hayatıyla uyumlu hale getirilmesi, Üniversite–iş dünyası işbirliklerinin yaygınlaştırılması, Öğrenciye yalnızca bilgi değil beceri kazandırma yaklaşımı önemli eksikliklerimiz arasındadır. Tabi ki Türkiye’de yükseköğretimin niceliksel olarak büyümesi önemli bir gelişmedir; ancak nitelik olmadan yapılan her genişleme, üniversiteyi toplumsal hayattan koparmakta, öğrencileri hayal kırıklığına uğratmakta ve yükseköğretimin anlamını zayıflatmaktadır. Oysa Üniversiteler, yalnızca tabela değil, bir düşünce ekosistemi, bir bilgi üretim merkezi ve topluma yön veren bir kurum olmalıdır.
Öğrenci sayısı ve yükseköğretime katılım.
25–34 yaş grubunda “yükseköğretim mezunu olma oranı” 2008’de %13.5 iken, 2024’te yaklaşık %44.9’a çıktı. Bu da Türkiye’de yükseköğretimin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Bu veriler, “niceliksel genişleme”nin ne boyutta gerçekleştiğini ve üniversite sisteminin ne kadar kalabalık hâle geldiğini gösteriyor. Yükseköğretimin kitleselleştiği, ancak niteliksel kontrol mekanizmalarının aynı hızla geliştirilmediği görülmektedir. Bu durum, üniversiteleşmeyi sayısal büyüme olmaktan çıkarıp kalite baskısı oluşturmaktadır.
2024’te YKS’ye yaklaşık 3 milyon 37 bin aday başvurmuş; sınava giren aday sayısı ise 2 milyon 819 bin 362 olarak açıklanmıştır. Bu kadar yüksek başvuru sayısı, genç nüfusun üniversite eğitimi yoluyla toplumsal ve ekonomik hayata katılma arzusu ve potansiyelinin somut göstergesidir. Ancak aynı dönemde istihdam piyasasında tablo çok da parlak değildir. 15–24 yaş grubundaki gençlerde işsizlik oranı %16,3, 15–34 yaş grubunda ise %12,7 olarak ölçülmüştür.
Bu veriler bize açıkça gösteriyor: Gençler üniversite diploması almak istiyor, fakat diploma + nitelik (teori + pratik birleşimi) yaşam geçimine dönüşmediğinde, mezuniyet yalnızca sayısal büyüklük olarak kalıyor; ekonomi ve sanayiyle bağ kurulmadığı sürece işsizlik, beceri uyumsuzluğu ya da artan “niteliksiz üniversite mezunluğu” riski yükseliyor.
Kısacası: 2024’ün rakamlarıyla ortada duruyor—yüksek öğrenci sayısı var; ancak yeterince iş imkânı yok. Bu uçurumu kapatmanın en etkili yolu, üniversiteler ile iş dünyası arasında kalıcı, yapısal ve karşılıklı sorumluluğa dayalı bir köprü kurmaktır. Böylece üniversite eğitimi, sadece diploma değil; nitelikli iş gücü, üretkenlik ve sürdürülebilir sosyal kalkınma için gerçek bir yatırım hâline gelebilir. Türkiye’de yükseköğretimin yaygınlaşması, diplomayı sıradanlaştırmış; diploma mülkiyeti artık istihdam garantisi sağlamaktan uzaklaşmıştır. Bu durum, eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluğun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Yıllar içerisinde olması gerekenden çok fazla öğrenci sayısının artması (kitleselleşme), mezun oranı vs genç işsizlik (diploma enflasyonu) korelasyonu ile öğrenci/öğretim üyesi oranları (nitelik baskısı) bu sıradanlığın nedenleri arasında sayılabilir.
Türkiye’de sanayi–üniversite işbirliği göstergeleri artış eğiliminde olsa da, bu artış yükseköğretimdeki kitleselleşme oranıyla paralel değildir. Başka bir deyişle, üniversite sayısındaki büyüme sanayiye aktarılan bilgi ve teknoloji miktarıyla aynı oranda artmamaktadır. Bu durum, yükseköğretimin inovasyon kapasitesi ve ekonomik katma değer üretme gücünde yapısal sınırlılıklara işaret etmektedir.
Kaynakça
* https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC-Piyasas%C4%B1nda-Gen%C3%A7ler-2024-57941&;dil=1#:~:text=Hanehalk%C4%B1%20%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1%20sonu%C3%A7lar%C4%B1na%20g%C3%B6re,606%20bini%20i%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BCnde%20yer%20ald%C4%B1.
* https://www.yok.gov.tr/tr/page/universite-izleme-ve-degerlendirme-raporu-xaipo
Son Güncelleme: Pazartesi, 29 Aralık 2025 14:36
Gösterim: 2064
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
2024-2025 eğitim-öğretim yılı, Türkiye eğitim sisteminin yıllardır biriktirdiği sorunların daha da derinleştiği, krizlerin daha bir görünür hale geldiği yıl olmuştur. Eğitim, yalnızca siyasi iktidarların şekillendirdiği bir alan değil, aynı zamanda geleceğin toplumu üzerinde doğrudan belirleyici olan bir alandır. Bu bağlamda, yıl boyunca alınan kararlar, yapılan düzenlemeler ve görmezden gelinen kimi sorunlar; öğrenciden öğretmene, veliden tüm topluma kadar herkesin hayatını doğrudan etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.
DIPLOMA SKANDALI ve EĞİTİMDE GÜVEN BUNALIMI
Diploma, https://sozluk.gov.tr/ da yer aldığı haliyle “Bir kimseye herhangi bir okulu veya öğrenim programını başarıyla tamamladığını, bir derece veya ünvanı kullanmaya hak kazandığını, bir iş, sanat veya meslek dalında çalışabilme yetkisi elde ettiğini belirtmek için bir öğretim kurumu tarafından düzenlenip verilen resmî belge; icazet, icazetname, şehadetname anlamına gelmektedir.
Bu tanımlamaya ek diploma, yalnızca akademik yeterliliği değil, aynı zamanda bireyin mesleki yeterliliğini, yetkinliğini ve toplumsal statüsünü de ifade ediyor. Son yıllarda artan sahte diploma olayları ve eğitim geçmişi tartışmaları, eğitim sistemine olan güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Bu güven bunalımı, sadece bireysel bir problem olmaktan öte, son olaylarla beraber kurumsal ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Eğitimde güven bunalımı, gençler üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta onların motivasyonunu azaltmakta, öğretmenlerin ve akademisyenlerin emeğini değersizleştirmekte ve toplumsal adalet duygusunu da zedelemektedir.
KURUMLARIN ZAAFLARI
Sahte diploma ile çeşitli görevlere atanan kişiler, sadece bireysel sahtekârlık yapmakla kalmamış, sistemin bütününe dair güvensizlikleri de beraberinde getirmişlerdir. Bu aynı zamanda eğitim kurumlarının ve kamu denetim mekanizmalarının yetersizliğini açıkça gözler önüne sermiştir.
TOPLUMSAL GÜVEN ve EĞİTİM SİSTEMİ
Bu durumun, özellikle kamu görevlerinde liyakatin artık önemli olmadığını, yıllarca emek vererek eğitim gören bireylerin motivasyonlarını düşürdüğünü ve toplumda oluşan 'nasıl olsa bir yolu bulunur' algısının bir bütün olarak eğitimin niteliğine darbe vurduğunu, toplumsal adaletsizliğe sebep olduğunu görmemizi sağlaması gerekir.
ÖĞRENCİLER AÇISINDANDERİNLEŞEN EŞİTSİZLİKLER
2024-2025 eğitim-öğretim yılında öğrenciler; yıllardır olduğu gibi sınav odaklı bir eğitim sistemin içinde, sadece akademik değil, psikolojik ve sosyal olarak da ağır baskı altında LGS ve YKS gibi merkezi sınavlara hazırlandılar.
Hayatlarının bu kritik döneminde sürekli başarıya zorlanmış, sınavlar yüzünden sosyal faaliyetlerden, özgür düşünce ve yaratıcı gelişimsel süreçlerden “ırak” kalmışlardır. Üstelik yoksul bölgelerde yaşayan öğrencilerin, internete erişim, yeterli beslenme ve temel okul ihtiyaçları konusunda büyük zorluklar yaşadıkları biline biline. Özellikle bu yıl sınavların güvenirliliğini de tartışmaya açacak kadar gündem olan olayların, sorgulamaların olduğu ülkemizde öğrencilerin bu yılı çok mutlu geçirdiklerini söyleyemeyiz.
ÖĞRETMENLER AÇISINDAN DEĞER ve İTİBAR KAYBI
2024-2025 öğretim yılı öğretmenlerimiz için, yalnızca ekonomik olarak değil, meslekî saygınlık açısından da yıpratıcı bir yıl olmuştur.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle öğretmenler arasında eşitliğin zedelendiği bir yapı oluşturulmuştur. Eğitim-Sen’e göre öğretmenlerin %80’i bu yasayı “ayrımcı” ve “mobbinge açık” olarak değerlendirmiş. Ayrıca müfredatın öğretmenlerin sınıf içi pedagojik özgürlüğünü ciddi biçimde kısıtladığı da öğretmenler arasında çokça konuşulduğu bilinmektedir.
VELİ AÇISINDAN KAMUSAL EĞİTİMİN TERK EDİLİŞİ ve SESSİZ ÖZELLEŞTİRME
Veliler açısından ise bu yıl, özellikle ekonomik zorlukların istendik eğitime erişimi belirlediği bir dönem olmuştur. Devlet okullarında yaşanan kalabalık sınıflar, öğretmen eksiklikleri, altyapı sorunları ve düşük kaliteli hizmetler; pek çok veliyi bütçelerine uygun özel okullara yönlendirmiştir. Bununla birlikte özel okulların ücret artışları orta sınıf aileler için ciddi bir çıkmaz haline gelmiştir. Bu durum sadece özel okullar için değil Yükseköğretimde Vakıf üniversiteleri için de geçerlidir. Okulların ücretleri arasındaki uçurumlar eğitimin niteliğini de veliler açısından sorgular hale getirmiştir.
EĞİTİM POLİTİKALARI ve MÜFREDAT
Millî Eğitim Bakanlığı'nın bu öğretim yılına damga vuran adımı tartışmasız yeni müfredattır. Talim ve Terbiye Kurulu tarafından onaylanan müfredat; bilimsel içerikten uzak olmakla ve eleştirel düşünceyi dışlamakla eleştirilmektedir. Bir gelecek krizi olarak eğitimi öncelemek ve düşünmek gerekir. Eşitsizliklerin büyümesi, öğretmenlerin değersizleştirilmesi, öğrencilerin psikolojik olarak yıpranması ve müfredatın dönüşümü; sadece bugünü değil, geleceği de endişeli hale getirmektedir.
Bu eleştirel bakış açısına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı faaliyetlerini değerlendirdiği 2024 raporunda Bakanlığın 2024-2028 Stratejik Planı’nda yer alan 2024 yılı hedeflerinin gerçekleşme bulgularına dayanılarak yapılan değerlendirmelerde ortaya konulan hedeflere yön veren üstünlükler ve zayıflıklara yer vermiştir. Bu ifadelere bakıldığında eğitime bakış açılarının MEB bürokrasisiyle ne kadar farklı olduğunu görebiliyoruz.
2024 MEB İdare Faaliyet Raporundaki ifadelere göre MEB’in Üstünlükleri ve Zayıflıkları.

Kısaca kamuoyu algısı dâhil diploma skandalından, Öğretmenlik Meslek Kanunu’na, eğitimde ve iş hayatında liyakatten adam kayırmacılığa, sınavların öğrenciler üzerinde yarattığı tahribattan, eğitime erişmedeki eşitsizliğe, kaynakların eşit ve adil dağılımına kadar ne kadar büyük bir kutuplaşmanın ayrışmanın içerisinde olduğumuzu ‘aynı olaylara’ nasıl farklı baktığımızı gösteren bir eğitim yılını geride bırakmışız görebiliyoruz.
Kaynakça.
https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2025_03/07145320_148.pdf
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
2024-2025 eğitim-öğretim yılı, Türkiye eğitim sisteminin yıllardır biriktirdiği sorunların daha da derinleştiği, krizlerin daha bir görünür hale geldiği yıl olmuştur. Eğitim, yalnızca siyasi iktidarların şekillendirdiği bir alan değil, aynı zamanda geleceğin toplumu üzerinde doğrudan belirleyici olan bir alandır. Bu bağlamda, yıl boyunca alınan kararlar, yapılan düzenlemeler ve görmezden gelinen kimi sorunlar; öğrenciden öğretmene, veliden tüm topluma kadar herkesin hayatını doğrudan etkilemiştir ve etkilemeye de devam etmektedir.
DIPLOMA SKANDALI ve EĞİTİMDE GÜVEN BUNALIMI
Diploma, https://sozluk.gov.tr/ da yer aldığı haliyle “Bir kimseye herhangi bir okulu veya öğrenim programını başarıyla tamamladığını, bir derece veya ünvanı kullanmaya hak kazandığını, bir iş, sanat veya meslek dalında çalışabilme yetkisi elde ettiğini belirtmek için bir öğretim kurumu tarafından düzenlenip verilen resmî belge; icazet, icazetname, şehadetname anlamına gelmektedir.
Bu tanımlamaya ek diploma, yalnızca akademik yeterliliği değil, aynı zamanda bireyin mesleki yeterliliğini, yetkinliğini ve toplumsal statüsünü de ifade ediyor. Son yıllarda artan sahte diploma olayları ve eğitim geçmişi tartışmaları, eğitim sistemine olan güveni ciddi biçimde sarsmıştır. Bu güven bunalımı, sadece bireysel bir problem olmaktan öte, son olaylarla beraber kurumsal ve toplumsal bir soruna dönüşmüştür. Eğitimde güven bunalımı, gençler üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta onların motivasyonunu azaltmakta, öğretmenlerin ve akademisyenlerin emeğini değersizleştirmekte ve toplumsal adalet duygusunu da zedelemektedir.
KURUMLARIN ZAAFLARI
Sahte diploma ile çeşitli görevlere atanan kişiler, sadece bireysel sahtekârlık yapmakla kalmamış, sistemin bütününe dair güvensizlikleri de beraberinde getirmişlerdir. Bu aynı zamanda eğitim kurumlarının ve kamu denetim mekanizmalarının yetersizliğini açıkça gözler önüne sermiştir.
TOPLUMSAL GÜVEN ve EĞİTİM SİSTEMİ
Bu durumun, özellikle kamu görevlerinde liyakatin artık önemli olmadığını, yıllarca emek vererek eğitim gören bireylerin motivasyonlarını düşürdüğünü ve toplumda oluşan 'nasıl olsa bir yolu bulunur' algısının bir bütün olarak eğitimin niteliğine darbe vurduğunu, toplumsal adaletsizliğe sebep olduğunu görmemizi sağlaması gerekir.
ÖĞRENCİLER AÇISINDANDERİNLEŞEN EŞİTSİZLİKLER
2024-2025 eğitim-öğretim yılında öğrenciler; yıllardır olduğu gibi sınav odaklı bir eğitim sistemin içinde, sadece akademik değil, psikolojik ve sosyal olarak da ağır baskı altında LGS ve YKS gibi merkezi sınavlara hazırlandılar.
Hayatlarının bu kritik döneminde sürekli başarıya zorlanmış, sınavlar yüzünden sosyal faaliyetlerden, özgür düşünce ve yaratıcı gelişimsel süreçlerden “ırak” kalmışlardır. Üstelik yoksul bölgelerde yaşayan öğrencilerin, internete erişim, yeterli beslenme ve temel okul ihtiyaçları konusunda büyük zorluklar yaşadıkları biline biline. Özellikle bu yıl sınavların güvenirliliğini de tartışmaya açacak kadar gündem olan olayların, sorgulamaların olduğu ülkemizde öğrencilerin bu yılı çok mutlu geçirdiklerini söyleyemeyiz.
ÖĞRETMENLER AÇISINDAN DEĞER ve İTİBAR KAYBI
2024-2025 öğretim yılı öğretmenlerimiz için, yalnızca ekonomik olarak değil, meslekî saygınlık açısından da yıpratıcı bir yıl olmuştur.
Öğretmenlik Meslek Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle öğretmenler arasında eşitliğin zedelendiği bir yapı oluşturulmuştur. Eğitim-Sen’e göre öğretmenlerin %80’i bu yasayı “ayrımcı” ve “mobbinge açık” olarak değerlendirmiş. Ayrıca müfredatın öğretmenlerin sınıf içi pedagojik özgürlüğünü ciddi biçimde kısıtladığı da öğretmenler arasında çokça konuşulduğu bilinmektedir.
VELİ AÇISINDAN KAMUSAL EĞİTİMİN TERK EDİLİŞİ ve SESSİZ ÖZELLEŞTİRME
Veliler açısından ise bu yıl, özellikle ekonomik zorlukların istendik eğitime erişimi belirlediği bir dönem olmuştur. Devlet okullarında yaşanan kalabalık sınıflar, öğretmen eksiklikleri, altyapı sorunları ve düşük kaliteli hizmetler; pek çok veliyi bütçelerine uygun özel okullara yönlendirmiştir. Bununla birlikte özel okulların ücret artışları orta sınıf aileler için ciddi bir çıkmaz haline gelmiştir. Bu durum sadece özel okullar için değil Yükseköğretimde Vakıf üniversiteleri için de geçerlidir. Okulların ücretleri arasındaki uçurumlar eğitimin niteliğini de veliler açısından sorgular hale getirmiştir.
EĞİTİM POLİTİKALARI ve MÜFREDAT
Millî Eğitim Bakanlığı'nın bu öğretim yılına damga vuran adımı tartışmasız yeni müfredattır. Talim ve Terbiye Kurulu tarafından onaylanan müfredat; bilimsel içerikten uzak olmakla ve eleştirel düşünceyi dışlamakla eleştirilmektedir. Bir gelecek krizi olarak eğitimi öncelemek ve düşünmek gerekir. Eşitsizliklerin büyümesi, öğretmenlerin değersizleştirilmesi, öğrencilerin psikolojik olarak yıpranması ve müfredatın dönüşümü; sadece bugünü değil, geleceği de endişeli hale getirmektedir.
Bu eleştirel bakış açısına rağmen Milli Eğitim Bakanlığı faaliyetlerini değerlendirdiği 2024 raporunda Bakanlığın 2024-2028 Stratejik Planı’nda yer alan 2024 yılı hedeflerinin gerçekleşme bulgularına dayanılarak yapılan değerlendirmelerde ortaya konulan hedeflere yön veren üstünlükler ve zayıflıklara yer vermiştir. Bu ifadelere bakıldığında eğitime bakış açılarının MEB bürokrasisiyle ne kadar farklı olduğunu görebiliyoruz.
2024 MEB İdare Faaliyet Raporundaki ifadelere göre MEB’in Üstünlükleri ve Zayıflıkları.

Kısaca kamuoyu algısı dâhil diploma skandalından, Öğretmenlik Meslek Kanunu’na, eğitimde ve iş hayatında liyakatten adam kayırmacılığa, sınavların öğrenciler üzerinde yarattığı tahribattan, eğitime erişmedeki eşitsizliğe, kaynakların eşit ve adil dağılımına kadar ne kadar büyük bir kutuplaşmanın ayrışmanın içerisinde olduğumuzu ‘aynı olaylara’ nasıl farklı baktığımızı gösteren bir eğitim yılını geride bırakmışız görebiliyoruz.
Kaynakça.
https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2025_03/07145320_148.pdf
Son Güncelleme: Cumartesi, 30 Ağustos 2025 11:18
Gösterim: 937

