Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Sporla iç içe geçen, başarılı bir öğrencilik hayatının olduğunu söyleyen Vodafone Türkiye CEO’su Gökhan Öğüt, özellikle Bornova Anadolu Lisesi’nde okuduğu 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi olduğunu, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandığını belirtiyor.
Eğitim hayatınızı anlatabilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
İzmir doğumluyum. İlkokulu Murat Reis İlkokulu’nda annemin öğrencisi olarak okudum. Annemin 5 yıl boyunca ilk öğretmenim olması, hem güzel hem de zorluydu. Ardından, sınavlarda başarılı olarak Bornova Anadolu Lisesi’nde okumaya hak kazandım. Buradaki 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi oldum, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandım ve son sınıfta da takım kaptanlığı yaptım.
15 yaşındayken, Ankara Fen Lisesi’ni kazanarak İzmir’i ve ailemi geride bıraktım. Lise yıllarımı yatılı okuyarak Ankara Fen Lisesi’nde tamamladım. Bir taraftan okudum, diğer taraftan da TÜBİTAK Kimya Bilgi Yarışması, Biyoloji Proje Yarışması ve Matematik Olimpiyat takımlarında dereceler aldım. Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gittim. Chicago yakınlarında Naperville North High School isimli lisede 1 yıl okudum. Liseyi hem orada ABD’de, hem burada Türkiye’de iki kez bitirdim aslında. Daha sonra Türkiye’ye dönünce, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Procter & Gamble Türkiye’den iş teklifi aldım; ama, MBA yapmak için ABD’ye dönmeye karar verdim. İki yıl University of Illinois at Chicago’da Pazarlama ve Finans Yüksek Lisans eğitimi aldım. Her şeyden önce, genel olarak Endüstri Mühendisliği derslerinin mesleki formasyonumda önemli rol oynadığını ifade etmeliyim. Özellikle “Operasyon Araştırması”, “Olasılık” ve “Ergonomi” gibi dersler, analitik düşünme ve problem çözme becerilerimin gelişmesinde etkili oldu. Diğer yandan, kariyerime endüstri mühendisliği okusam da pazarlamacı olarak başladım.
İLKOKULDA ÖĞRETMENİM ANNEMDİ
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı?
Tabii ki ilkokulda 5 yıl boyunca annemin sınıfında eğitim görmem, annemi eğitim hayatım boyunca karşılaştığım diğer tüm öğretmenlerimden daha ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Annemin bana sadece evde bir ebeveyn olarak değil, okulda da tüm eğitim ve kariyer hayatımın temeli olan ilköğretimi en iyi şekilde verdiğini düşünüyorum. Kendisine çok şey borçluyum.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Mutlu bir çocukluğum oldu. Annem ilkokul öğretmeni, babam da muhasebe müdürü olarak yoğun bir iş temposu içindeydiler. Bu yoğun tempodan dolayı bana İzmir’de bakmakta zorlandıkları için, 3 yaşımdan 6 yaşıma, ilkokula başlayıncaya kadar, anneannemlerle beraber Torbalı İlçesi’nin Yazıbaşı Köyü’nde yaşadım. En güzel çocukluk anılarım, köyde, tarlada ve sokakta yaşıtlarımla çok eğlenerek geçirdiğim bu üç yıla aittir.
Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Benim hayatımda da beni bugünlere, büyük bir şirketin yöneticiliğine hazırlayan kritik dönüm noktaları oldu. İlkokul ve ortaokulu İzmir’de okuduktan sonra, liseyi okumak üzere Ankara Fen Lisesi’ne gittim ve Ankara’da yatılı okudum. Orada beni yöneticiliğe hazırlayan özelliklerimin şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. Çok iyi bir eğitimin yanında, kendi başıma yaşamanın, ayaklarımın üzerinde durmanın inceliklerini öğrendim. Bir önemli dönüm noktası da, Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gitmem oldu. Orada da farklı kültürleri, adaptasyonu çok iyi öğrendiğim. ABD’de yaşadığım bu bir yıl vizyonumu genişletti. Boğaziçi Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okurken, Spor Kurulu’nda önce Üye, sonra Sayman, son olarak da Başkan olarak görev yaptım. Kariyerimi şekillendiren bir diğer kritik nokta da, Spor Kurulu’nda yaptığım çalışmalar oldu. Orada da takım arkadaşlığını ve liderliği biraz daha perçinledim.
O dönemler için oldukça da büyük bütçeli bir kulüptü. O kulübün bütçesinin yönetimi, hedeflerinin ve vizyonunun belirlenmesi, bunun için ekiplerin kurulmasından sorumluydum. Herhangi bir para karşılığı olmadan çalışan, bu işi gerçekten gönlüyle yapan, iyi bir şeyler yapmaya çalışan öğrencilerdik. Bu öğrencilerin liderliğini yapmak da bana çok şey öğretti. Mesela, alt komitelerin kurulması, her bir iş için ayrı hedeflerin belirlenmesinin yanı sıra o dönemde birçok şirketle de görüşme imkânı buldum. Tüm bu deneyimlerin aslında beni mühendisliğe değil de, pazarlama ve yöneticilik alanında bir kariyere yönlendirdiğini söyleyebilirim.
Endüstri Mühendisliği’ni seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
Endüstri Mühendisliği’ni çok da bilinçli olarak seçmedim. Ankara Fen Lisesi’nde okuyan iyi bir öğrenciydim. Üniversiteye giriş sınavlarında o yıllarda en yüksek puan ile alım yapan mühendislik bölümlerini önce Elektrik Elektronik ardından da Endüstri Mühendisliği olarak sıraladım. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi tercihim bilinçliydi; İzmir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da okumak istediğime karar vermiştim. Şimdi bu seçimlerimin ne kadar isabetli olduğunu görüyorum. Tekrar yapma şansım olsaydı, yine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni seçerdim. Üniversite hayatımın beni analitik düşünme, problem çözme ve liderlik yetkinlikleri anlamında geliştirdiğini düşünüyorum.
BAŞARI İÇİN “BEN” DEĞİL “BİZ” DUYGUSU GÜÇLÜ OLMALI
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
İş dünyasında başarının anahtarının, öncelikle doğru hedefi belirlemek, bu hedef için doğru yol haritası oluşturmak ve odağı kaybetmemek olduğuna inanıyorum. Ardından, her adımda müşterilerimize yakın ve onların ihtiyaçlarına odaklanan; adanmış, yenilikçi, donanımlı ve tutkulu takım oyuncularıyla çalışmayla, başarının mutlaka geleceğini düşünüyorum. Doğru yol haritası ve güçlü takım ruhundan yoksun bir çalışma anlayışı, başarısızlığı da beraberinde getiriyor. Günümüz iş dünyasında, başarı için “ben” değil “biz” duygusunun güçlü olması gerekiyor. Takım ruhuna ve birlikte başarmaya inanmak şart. Ortak bir vizyon etrafında kenetlenmiş insanlar, başarıyı mutlaka yakalıyor. Dolayısıyla, hem lider hem de ekip başarıda eşit rol oynuyor ve birbirini bütünlüyor. Bu noktada, özellikle katılımcı yönetim anlayışı, takım ruhunu besleyen güçlü bir kültürün oluşmasına izin veriyor. Bu anlayış, Vodafone Türkiye’nin de çalışma prensibinin temelini oluşturuyor ve kurumsal başarılarımızda belirleyici oluyor. Hedef belirlerken bir işi asla tek boyutuyla değerlendirmez, 360 derece bakış açısıyla geliştirmeye ve takımımın da her zaman bu mottoyla hareket etmesine önem veririm. Bu durumun başarıyı da getirdiğine inanıyorum.
300’E YAKIN GENCİ BÜNYEMİZE KATTIK
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz?
Potansiyeli yüksek olan yeni mezun genç yetenekleri bünyemize katmak amacıyla oluşturduğumuz Discover Genç Yetenek Programı’nı 2008’den bu yana aralıksız sürdürüyoruz. Telekomünikasyon alanında kariyer yapmak isteyen genç adayların, sektörün dinamizmine uygun şekilde kendini iyi ifade edebilen, girişimci, hızlı, analitik düşünen, aksiyon alabilen ve gelişime açık olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim, yabancı dil, iş tecrübesi gibi özelliklerin yanında yeniliğe açık olmak da, Dijital Dönüşüm’e öncülük etme vizyonumuz doğrultusunda, işe alımlarda öne çıkan bir özellik. Bununla birlikte, adayın kişilik özelliklerini de son derece önemsiyoruz. Kurum olarak değerlerimiz ve davranış şekillerimiz olan hız, güven ve sadelik konusunda örnek davranışlar gösteren, hırslı, rekabetçi ve müşteri odaklı, aynı zamanda öğrenmeye açık, yüksek enerjili arkadaşlarla çalışmak istiyoruz. Liderlik özelliğini de çok önemsiyoruz, onları geleceğin liderleri olarak yetiştirmek istiyoruz. Bu doğrultuda, Discover Genç Yetenek Programı’na başvurmak isteyen adayların, üniversite son sınıf öğrencisi ya da maksimum bir yıl tam zamanlı iş tecrübesine sahip olması ve iyi derecede İngilizce bilmesi gerekiyor. Vodafone’da çalışmaya istekli ve azimli olmak; öğrenmeye hevesli, enerjik, eğlenceli, yenilikçi olmak da adaylarda aradığımız özellikler... Yine, bu adaylarımızın, Vodafone’un online sınavlarını, değerlendirme merkezi süreçlerini ve mülakatlarını başarıyla tamamlamış olması da gerekiyor. 5 aşamalı bir değerlendirme ve seçme sürecini geride bırakan adaylar, Vodafone Ailesi’nin bir parçası oluyor. Her yıl yaklaşık 5.000 gencimizin başvurduğu bu programı ile 300’e yakın genci bünyemize kattık.
VOLEYBOL TAKIMIMIZLA SAHAYA ÇIKIYORUM
Çok uzun yıllar spor yaptım ve hâlâ yapıyorum. Özellikle takım sporlarının, liderliği pekiştirdiğini, disiplini geliştirdiğini ve belirlediği hedeflere ulaşacağına dair insanın kendine duyduğu inancı sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Vodafone içinde kurduğumuz şirket voleybol takımımızla şirketlerarası turnuvalara katılıyoruz. Ben de takımımızla sahaya çıkıyorum. Bu benim için önemli bir motivasyon kaynağı oluyor. Diğer yandan, eşim ve kızlarımla farklı ülkelere seyahat etmek de bana büyük keyif veriyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Sporla iç içe geçen, başarılı bir öğrencilik hayatının olduğunu söyleyen Vodafone Türkiye CEO’su Gökhan Öğüt, özellikle Bornova Anadolu Lisesi’nde okuduğu 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi olduğunu, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandığını belirtiyor.
Eğitim hayatınızı anlatabilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
İzmir doğumluyum. İlkokulu Murat Reis İlkokulu’nda annemin öğrencisi olarak okudum. Annemin 5 yıl boyunca ilk öğretmenim olması, hem güzel hem de zorluydu. Ardından, sınavlarda başarılı olarak Bornova Anadolu Lisesi’nde okumaya hak kazandım. Buradaki 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi oldum, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandım ve son sınıfta da takım kaptanlığı yaptım.
15 yaşındayken, Ankara Fen Lisesi’ni kazanarak İzmir’i ve ailemi geride bıraktım. Lise yıllarımı yatılı okuyarak Ankara Fen Lisesi’nde tamamladım. Bir taraftan okudum, diğer taraftan da TÜBİTAK Kimya Bilgi Yarışması, Biyoloji Proje Yarışması ve Matematik Olimpiyat takımlarında dereceler aldım. Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gittim. Chicago yakınlarında Naperville North High School isimli lisede 1 yıl okudum. Liseyi hem orada ABD’de, hem burada Türkiye’de iki kez bitirdim aslında. Daha sonra Türkiye’ye dönünce, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Procter & Gamble Türkiye’den iş teklifi aldım; ama, MBA yapmak için ABD’ye dönmeye karar verdim. İki yıl University of Illinois at Chicago’da Pazarlama ve Finans Yüksek Lisans eğitimi aldım. Her şeyden önce, genel olarak Endüstri Mühendisliği derslerinin mesleki formasyonumda önemli rol oynadığını ifade etmeliyim. Özellikle “Operasyon Araştırması”, “Olasılık” ve “Ergonomi” gibi dersler, analitik düşünme ve problem çözme becerilerimin gelişmesinde etkili oldu. Diğer yandan, kariyerime endüstri mühendisliği okusam da pazarlamacı olarak başladım.
İLKOKULDA ÖĞRETMENİM ANNEMDİ
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı?
Tabii ki ilkokulda 5 yıl boyunca annemin sınıfında eğitim görmem, annemi eğitim hayatım boyunca karşılaştığım diğer tüm öğretmenlerimden daha ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Annemin bana sadece evde bir ebeveyn olarak değil, okulda da tüm eğitim ve kariyer hayatımın temeli olan ilköğretimi en iyi şekilde verdiğini düşünüyorum. Kendisine çok şey borçluyum.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Mutlu bir çocukluğum oldu. Annem ilkokul öğretmeni, babam da muhasebe müdürü olarak yoğun bir iş temposu içindeydiler. Bu yoğun tempodan dolayı bana İzmir’de bakmakta zorlandıkları için, 3 yaşımdan 6 yaşıma, ilkokula başlayıncaya kadar, anneannemlerle beraber Torbalı İlçesi’nin Yazıbaşı Köyü’nde yaşadım. En güzel çocukluk anılarım, köyde, tarlada ve sokakta yaşıtlarımla çok eğlenerek geçirdiğim bu üç yıla aittir.
Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Benim hayatımda da beni bugünlere, büyük bir şirketin yöneticiliğine hazırlayan kritik dönüm noktaları oldu. İlkokul ve ortaokulu İzmir’de okuduktan sonra, liseyi okumak üzere Ankara Fen Lisesi’ne gittim ve Ankara’da yatılı okudum. Orada beni yöneticiliğe hazırlayan özelliklerimin şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. Çok iyi bir eğitimin yanında, kendi başıma yaşamanın, ayaklarımın üzerinde durmanın inceliklerini öğrendim. Bir önemli dönüm noktası da, Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gitmem oldu. Orada da farklı kültürleri, adaptasyonu çok iyi öğrendiğim. ABD’de yaşadığım bu bir yıl vizyonumu genişletti. Boğaziçi Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okurken, Spor Kurulu’nda önce Üye, sonra Sayman, son olarak da Başkan olarak görev yaptım. Kariyerimi şekillendiren bir diğer kritik nokta da, Spor Kurulu’nda yaptığım çalışmalar oldu. Orada da takım arkadaşlığını ve liderliği biraz daha perçinledim.
O dönemler için oldukça da büyük bütçeli bir kulüptü. O kulübün bütçesinin yönetimi, hedeflerinin ve vizyonunun belirlenmesi, bunun için ekiplerin kurulmasından sorumluydum. Herhangi bir para karşılığı olmadan çalışan, bu işi gerçekten gönlüyle yapan, iyi bir şeyler yapmaya çalışan öğrencilerdik. Bu öğrencilerin liderliğini yapmak da bana çok şey öğretti. Mesela, alt komitelerin kurulması, her bir iş için ayrı hedeflerin belirlenmesinin yanı sıra o dönemde birçok şirketle de görüşme imkânı buldum. Tüm bu deneyimlerin aslında beni mühendisliğe değil de, pazarlama ve yöneticilik alanında bir kariyere yönlendirdiğini söyleyebilirim.
Endüstri Mühendisliği’ni seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
Endüstri Mühendisliği’ni çok da bilinçli olarak seçmedim. Ankara Fen Lisesi’nde okuyan iyi bir öğrenciydim. Üniversiteye giriş sınavlarında o yıllarda en yüksek puan ile alım yapan mühendislik bölümlerini önce Elektrik Elektronik ardından da Endüstri Mühendisliği olarak sıraladım. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi tercihim bilinçliydi; İzmir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da okumak istediğime karar vermiştim. Şimdi bu seçimlerimin ne kadar isabetli olduğunu görüyorum. Tekrar yapma şansım olsaydı, yine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni seçerdim. Üniversite hayatımın beni analitik düşünme, problem çözme ve liderlik yetkinlikleri anlamında geliştirdiğini düşünüyorum.
BAŞARI İÇİN “BEN” DEĞİL “BİZ” DUYGUSU GÜÇLÜ OLMALI
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
İş dünyasında başarının anahtarının, öncelikle doğru hedefi belirlemek, bu hedef için doğru yol haritası oluşturmak ve odağı kaybetmemek olduğuna inanıyorum. Ardından, her adımda müşterilerimize yakın ve onların ihtiyaçlarına odaklanan; adanmış, yenilikçi, donanımlı ve tutkulu takım oyuncularıyla çalışmayla, başarının mutlaka geleceğini düşünüyorum. Doğru yol haritası ve güçlü takım ruhundan yoksun bir çalışma anlayışı, başarısızlığı da beraberinde getiriyor. Günümüz iş dünyasında, başarı için “ben” değil “biz” duygusunun güçlü olması gerekiyor. Takım ruhuna ve birlikte başarmaya inanmak şart. Ortak bir vizyon etrafında kenetlenmiş insanlar, başarıyı mutlaka yakalıyor. Dolayısıyla, hem lider hem de ekip başarıda eşit rol oynuyor ve birbirini bütünlüyor. Bu noktada, özellikle katılımcı yönetim anlayışı, takım ruhunu besleyen güçlü bir kültürün oluşmasına izin veriyor. Bu anlayış, Vodafone Türkiye’nin de çalışma prensibinin temelini oluşturuyor ve kurumsal başarılarımızda belirleyici oluyor. Hedef belirlerken bir işi asla tek boyutuyla değerlendirmez, 360 derece bakış açısıyla geliştirmeye ve takımımın da her zaman bu mottoyla hareket etmesine önem veririm. Bu durumun başarıyı da getirdiğine inanıyorum.
300’E YAKIN GENCİ BÜNYEMİZE KATTIK
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz?
Potansiyeli yüksek olan yeni mezun genç yetenekleri bünyemize katmak amacıyla oluşturduğumuz Discover Genç Yetenek Programı’nı 2008’den bu yana aralıksız sürdürüyoruz. Telekomünikasyon alanında kariyer yapmak isteyen genç adayların, sektörün dinamizmine uygun şekilde kendini iyi ifade edebilen, girişimci, hızlı, analitik düşünen, aksiyon alabilen ve gelişime açık olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim, yabancı dil, iş tecrübesi gibi özelliklerin yanında yeniliğe açık olmak da, Dijital Dönüşüm’e öncülük etme vizyonumuz doğrultusunda, işe alımlarda öne çıkan bir özellik. Bununla birlikte, adayın kişilik özelliklerini de son derece önemsiyoruz. Kurum olarak değerlerimiz ve davranış şekillerimiz olan hız, güven ve sadelik konusunda örnek davranışlar gösteren, hırslı, rekabetçi ve müşteri odaklı, aynı zamanda öğrenmeye açık, yüksek enerjili arkadaşlarla çalışmak istiyoruz. Liderlik özelliğini de çok önemsiyoruz, onları geleceğin liderleri olarak yetiştirmek istiyoruz. Bu doğrultuda, Discover Genç Yetenek Programı’na başvurmak isteyen adayların, üniversite son sınıf öğrencisi ya da maksimum bir yıl tam zamanlı iş tecrübesine sahip olması ve iyi derecede İngilizce bilmesi gerekiyor. Vodafone’da çalışmaya istekli ve azimli olmak; öğrenmeye hevesli, enerjik, eğlenceli, yenilikçi olmak da adaylarda aradığımız özellikler... Yine, bu adaylarımızın, Vodafone’un online sınavlarını, değerlendirme merkezi süreçlerini ve mülakatlarını başarıyla tamamlamış olması da gerekiyor. 5 aşamalı bir değerlendirme ve seçme sürecini geride bırakan adaylar, Vodafone Ailesi’nin bir parçası oluyor. Her yıl yaklaşık 5.000 gencimizin başvurduğu bu programı ile 300’e yakın genci bünyemize kattık.
VOLEYBOL TAKIMIMIZLA SAHAYA ÇIKIYORUM
Çok uzun yıllar spor yaptım ve hâlâ yapıyorum. Özellikle takım sporlarının, liderliği pekiştirdiğini, disiplini geliştirdiğini ve belirlediği hedeflere ulaşacağına dair insanın kendine duyduğu inancı sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Vodafone içinde kurduğumuz şirket voleybol takımımızla şirketlerarası turnuvalara katılıyoruz. Ben de takımımızla sahaya çıkıyorum. Bu benim için önemli bir motivasyon kaynağı oluyor. Diğer yandan, eşim ve kızlarımla farklı ülkelere seyahat etmek de bana büyük keyif veriyor.
Son Güncelleme: Çarşamba, 25 Kasım 2015 12:11
Gösterim: 7038
İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana hep gündemde olan bir isimdi Bedrettin Dalan. İstanbul’a yaptığı hizmetler bugün bile referans gösteriliyor. Dalan, siyasette olduğu kadar bir başka yönüyle de hayatımızın içinde yer alan bir isim oldu. İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi Türkiye’nin en önde gelen kurumları olarak adından söz ettirdi eğitim dünyasında.
Ve Ergenekon Davası sürecinde yine karşımızdaydı Bedrettin Dalan ismi. İddianamede adının en önde yer alması, Bedrettin Dalan’ın yaşamında yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu. Yurtdışına çıkan Dalan, 7 yıl ülkeden uzak yaşadı. Kısa bir süre önce Türkiye’ye dönen Bedrettin Dalan ile röportaj yapmak için talebimizi ilettik. Amacımız Ergenekon sürecini tartışmak değildi. Kamuoyunu yıllarca meşgul eden Türkiye’nin en önemli davasında bir numara olarak gösterilen Bedrettin Dalan ile eğitimi konuşmaktı amacımız. Tabi şunu da merak ediyorduk: “Başına gelenlerin temellerini attığı ve bugünlere getirdiği eğitim kurumlarıyla bir ilgisi var mıydı?”. Bu soru doğal olarak yaşadıklarını ve maruz kaldıklarını konuşmamıza yol açtı. Randevu talebimizin üzerinden 4 ay geçmişti ve 2.5 saattir röportajın başlamasını bekliyorduk. İşte bizi samimi bir şekilde karşılayan İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi’nin kurucusu Bedrettin Dalan ile yaptığımız söyleşi.
Öncelikle eğitim hayatınızdan başlayalım istiyorum. Okula başladığınız yıllarda nasıl bir Türkiye vardı?
Bizim çağımızda yani 1950’li yılların başında Türkiye’de fakirlik vardı ama fakirliğe rağmen insanlar mutluydu. Çünkü gelir dağılımı neredeyse eşitti. Kasabanın en zengini ve en fakiri arasında hemen hemen hiçbir fark yoktu. Okullarda ise Cumhuriyet’in öğretmenleri vardı. Canla başla bize bir şeyler öğretmeye çalışıyorlardı. O zamanlarda öğretmenlerin gelir seviyeleri de yüksekti.
O dönemden hatırladığınız, yaşamınızı etkileyen öğretmenleriniz oldu mu?
Germencik İlkokulu’ndaki öğretmenim Ziya Bey, benim için çok önemli bir insandı. Onunla ilgili unutamadığım birçok anım var. Mesela bir gün kasabanın en zengin çocuğu, okulun bir köşesinde tavşanlara ve güvercinlere taş atıyordu. Ben yanına gidip “Atma” dedim. “Fakir olduğun için seni döverim, ama acıyorum ”dedi bana. Bende o lafın üzerine onunla kavgaya girdim. O sırada Ziya Öğretmen, bizi dövüşürken yakaladı ve o zengin çocuğunu “Babanın zenginliğine güvenme, kendin nesin?” diyerek çok kötü azarladı, kulağını da hafif sıktı.
Ziya Öğretmenim ile ilgili bir diğer anım da ilkokul 5. sınıftayken gerçekleşti. O zamanlar ilkokulu bitirme imtihanları vardı. 5. sınıf sonunda o imtihanlara giriyordu herkes. Sınıfımızdan Erdoğan isminde bir arkadaşımız ise o imtihanlara girmeyecekti. Ziya Öğretmen, bir arkadaşıma “Erdoğan’ı bulup getirin, imtihanlara girsin” dedi. Bende bu sefer çalışkanlığımdan herhalde öyle böbürlendim ki, “Aman hocam, Erdoğan gelse ne olur, gelmese ne olur” dedim. Rahmetli Ziya Öğretmen, bana baktı ve “Teessüf ederim, bunu senden duymamalıydım” diyerek, beni azarladı. Bunun üzerine ben de imtihanlara girmesi için Erdoğan arkadaşımızı hemen bulup getirdim. Yani öğretmenimiz, sınıftaki çocukları tek tek düşünüyordu. Okumak istemeyen öğrencisinin en azından bir ilkokul diploması sahibi olmasını istiyordu.
İlkokul birinci sınıfa Eskişehir’deki Milli Hakimiyet Okulu’nda başlamıştım. Oradaki öğretmenim Muzaffer Hanım’ı da hiç unutamam. Babam emekli olunca Temmuz ayında Eskişehir’den Aydın’a göç etmek için yola çıkmıştık. Muzaffer Öğretmenim de bizim göç ettiğimizi duyup istasyona gelmiş. Muzaffer Öğretmenim, babamın yakasına yapıştı ve dedi ki: “Bey, bu çocuğu okutmazsan öbür dünyada iki elim yakamda olsun.” Babam öğretmenimin o ikazını aldı ve o günden sonra bana durup durup “Oğlum, ceketimi satarım, seni yine okuturum” dedi.
Babanız ne iş yapıyordu?
Babam emekli demiryolu memuruydu.
BENİ CUMHURİYET’İN ÖĞRETMENLERİ YETİŞTİRDİ
Babanızı çok etkilemiş o sözler...
Tabi çok etkilendi. Eğitim gördüğüm bütün okullardaki öğretmenlerim çok kaliteliydi. Atatürk’ün yetiştirdiği, Cumhuriyet’in öğretmenleriydi hepsi. Biraz önce bahsettiğim Ziya Öğretmen, inanılmaz saygınlığı olan bir adamdı. Köstekli bir saat takar, her zaman ütülü pantolon ve yelek giyer, fötr şapka takar, kravatsız sokağa çıkmazdı. Kahvenin önünden geçtiğinde bütün insanlar saygıdan ayağa kalkar, o da şapkasını çıkarıp saygıyla selam verirdi. Maalesef 50’li yılların sonlarına doğru yavaş yavaş bahsettiğim öğretmen modelleri azaldı.
Öğrencilik yıllarınızda kasabanızda ortaokul yoktu sanırım...
Ortaokul eğitimine devam etmek için trenle Aydın’a gidip geliyorduk. Buharlı trendi, o kadar yavaş giderdi ki 24 kilometreyi 45 dakikada alırdı. O zamanlar otobüs de yol da yoktu, seyahatler trenlerle yapılırdı. Bizimki öğrenciler için kullanılan tren servisiydi. Lise kapandıktan yarım saat sonra tren servis, yine bizi Aydın Garı’ndan alıp Nazilli’ye doğru giderdi. Bir gün o talebe trenini kaçırdım. Normal yolcu trenine bindim. Yolculuk sırasında kompartımanda bir adamla arkadaş olduk. İnerken benim adımı, soyadımı ve sınıfımı aldı. Bir hafta sonra sınıfa hademe geldi ve bana “Müdür, seni çağırıyor” dedi. Müdür de bana “Aydın Başsavcısı Necmettin Doğu seninle görüşmek istiyor” deyince korka korka savcının yanına gittim. Bir de baktım ki trendeki adam. “Burada parasız yurt açılıyor arkadaşım. Bu akşamdan itibaren artık yurtta kalacaksın” dedi. Normalde yurda imtihanla alıyorlardı ama bana imtihan da yapılmadı. Notlarımın hepsi pekiyiydi, ondan imtihana gerek görmediler sanırım.
Çok mu çalışkandınız?
Notlarım iyiydi ama çok ders çalışan bir öğrenci değildim. Dersleri iyi ve dikkatli dinlerdim. Neyse o akşam yurtta kaldım. Yurtta kaldığım 1 haftalık süre zarfında neredeyse başka birine dönüşmüştüm. Öyle ki bir Cumartesi öğleden sonra yeni kıyafetlerimi, yeni ayakkabımı, yağmur geçirmeyen pardösümü giyip talebe treniyle eve geldiğimde babam bile tanımamıştı. Bayburt ağzıyla “Ula, sen kimsen?” demişti.
6 sene Vakıflar İdaresi’nin açtığı o yurtta kaldım. Sonrasında da onun devamı niteliğinde İstanbul’da Fatih Medreseleri açılmıştı. Fatih Camii’nin avlusunda Karadeniz kuzey tarafı, Akdeniz de güney tarafı olmak üzere iki tane medrese vardı. 1455’te kurulmuş o medreseleri restore edip yurt yapmışlar. Fatih Camii’nin avlusunda 5 yıl yurtta kaldım. İstanbul’a Teknik Üniversite’nin imtihanlarına girmek için gelmiştim. İmtihanları kazandım ve üniversite eğitimime başladım.
ATATÜRK İSLAM’IN KARANLIK ÇAĞINI KALDIRMAYA ÇALIŞTI
Cami avlusundaki bir yurtta kalıyor olmak sizi nasıl etkiledi?
Babam Nakşibendi Tarikatı’na mensup çok muhafazakar bir insandı. Benim adım da zaten o tarikatın şeyhinin adı Osman Bedrettin Hazretleri’nden geliyor. Babam, daha 5 yaşındayken dini bilgileri öğretti bana, ama hiçbir zaman üstümde bir baskı kurmadı. Fatih Camii’nin avlusundaki yurtta kaldığım 5 yıl, epeyce gözlem yapmamı sağladı. Kadir Gecesi insanların koştur koştur camiye gelip sabaha kadar dua etmesi garip geldi bana... Çünkü sadece tek bir gece değil, her gece dua etmek gerektiğini düşünüyordum. Allah, Kadir Gecesi’ni hiçbir şekilde belli etmemiştir, o sebeple her gün Kadir Gecesi gibi davranmak gerektiği fikrindeydim. Bu bilinçle o Kadir Gecesi caminin avlusunda bir şiir yazdım. 19 yaşındaydım o zamanlar, şiire de meraklıydım.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki din karşıtlığım hiçbir zaman olmadı, olamaz. Sadece dinin yanlış anlaşılmasına karşıydım, bugün de karşıyım. 14 yaşımda Mesnevi’yi başından sonuna kadar okumuştum. Kur’an’ın mealini zaten defalarca okumuştum. Kur’an’ı iyi bilirim... Kur’an, akıl kitabıdır. İslam aklı olmayanlara, ayrıca yaş olarak da akıl baliğ olmayanlara ibadeti farz kılmamıştır. Çünkü 5 yaşındaki çocuğu sen ibadete zorlarsan o çocuk, büyüdüğü zaman dinden çıkar.
İslam dininin doğru anlaşıldığı devirlerde, 700’lü yıllardan başlayıp 1000’li yıllara kadar geçen sürede, İslam dünyası, yeryüzündeki en yüksek refah seviyesine çıkmış ve bilimsel gelişmeyi sağlamıştı. Maalesef Haçlı Seferleri sonrası Batı’nın skolastik düşüncesi ve akıl dışı davranışları virüs gibi İslam’a geçti ve o virüs hala devam ediyor bütün İslam dünyasında... İslam’ın o karanlık çağını kaldırmaya çalıştı Atatürk. Ancak Atatürk’e atmadığımız iftira kalmadı. Eğer İslam, karanlıklardan kurtulup Ortaçağ’daki gibi dünyada parlayan bir medeniyet olmak istiyorsa Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek zorunda. Şu anda İslam dünyası bir karanlıkta, birbirleriyle savaşmayan İslam ülkesi neredeyse yok.
Biz Müslümanlar Hristiyan gibi yaşıyoruz, Hristiyanlar da Müslüman gibi yaşıyor. Çünkü İslam eşitliktir, adalettir, insanı sevmektir, okumaktır, düşünmektir, akıl yürütmektir, ilim üretmektir. Bakara Sûresi’nde diyor ki: “Rabbin, Adem’e eşyanın ismini öğretti.” Yani Fizik, kimya, matematik gibi bütün bilim dallarını öğrenme hakkını Allah insana verdi. Peki İslam dünyasından bilim alanında bugüne kadar kaç Müslüman Nobel aldı? Sadece bir Pakistanlı ve bir de bizden Aziz Sancar aldı.
Akıl yoluna gitmemiz gerekiyor. Akıl yoluna gitmek için de Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid; ilimdir, fendir!” sözlerini dikkate almalıyız. Atatürk’ün bildiği dini şu anda Diyanet İşleri Başkanı bilemez. Nutuk’un 264. ek belgesini bugün yazabilecek hiçbir din adamı yok! Atatürk Büyük Millet Meclisi’nde irad etmiş onu. İslam’ı onun kadar yüceltebilen, onun kadar detay verebilen ikinci bir yazı okumadım ben daha…
Atatürk’ün de özgür birey yetiştirme hedefi vardı...
Evet. “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiş Atatürk. Dolayısıyla özgür olmayan bir insan hiçbir şey üretemez. Kur’an’ın tarif ettiği insan da özgür insandır. Zulüm karşısında susan insanlar ise dilsiz şeytan gibidir ve o insanlar da zulme iştirak eder” diyor. Kur’an’da “Hiç akletmez misiniz?” diye bir emir geçer. Aklı çalıştırmak üzere kurulmuş bir kitabın mensupları, aklını kullanmıyor ve hurafeleştirilmiş bir din yaşıyor. Cat Stevens /Yusuf İslam, “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım, iyi ki İslam’ı Kur’an’dan öğrenmişim” demiş. Dolayısıyla Kur’an’ın tarif ettiği İslam mükemmel…
Türk milletinin koyunlaştırılmaya çalışıldığını mı söylüyorsunuz?
Aynen öyle. Bu bir projeydi. 1946’dan itibaren din okulları açıldı. Yani bilindiği gibi Demokrat Parti zamanında değil, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında Şemsettin Günaltay tarafından açıldı. Türk Amerikan işbirliği anlaşmasında da vardır. ABD, Türkiye’de din okulları açılmasını ister. Şimdi bunu iyice oturup düşünmek lazım. Neden Hristiyanlar Türkiye’de Müslümanlığı gazlasınlar? Doğru yerinden gazlasalar başımın üstünde yerleri var. Ancak böyle olmadı. Din okulları açıldı ve hafız yetiştirdiler.
KOMPLOYA KARŞI ÇIKTIĞIM İÇİN 7 YIL YURTDIŞINDA KALDIM
Bunun yarattığı sonuçlar ne oldu?
Bakın sadece Kur’an’ı hatmetmek olmaz, mealini de bilmek lazım. Peki kaç tane imam hatip mezunu çocuk, Kur’an’ın mealini biliyor? Diriler için yazılmış Yasin Suresi’ni ölülere okuyoruz. Binlerce kelimeyi, 6666 ayeti ezberleterek öğretiyorsun çocuğa ama anlamını bilmiyor. Elhamdü lillâhi rabbil’alemin ne demek? Kaç tane imam hatipli bunun tercümesini biliyor? Sadece imam hatipte değil normal liselerde de aşırı bilgi yüklediler çocuklara ama bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğini göstermediler. Dolayısıyla liselerde düşünmeyen, bilgi yüklenmiş ama bilgiyi kullanamayan insanlar yetişti. Bunlara ne denir? ‘Koyun’ denir işte. Rahmetli Aziz Nesin, “Türk milletinin %60’ı aptaldır” demişti. Bende o zamanlar, aşırı derecede kızmıştım ona böyle söylediği için, ama sonradan oturup düşününce Türkiye’deki eğitim sisteminin hem din okullarında hem Kur’an kurslarında hem de normal liselerde tamamen düşünmeyen insanlara göre dizayn edilmiş olduğunu görüyorsun. Bu da dünyanın en muhteşem zekasına sahip olan Anadolu Türklerinin zekasının aşağı çekilmesi için yapılan bir komplo. Bu komploya karşı çıktığımız zaman da kötü kişi olduk. İşte bu sebeple 7 sene yurt dışında kaldım.
Çok umutlu değilsiniz sanırım...
O kadar da umutsuz değilim. Amerika’daki bir toplum psikoloğu “Dünyanın en iyi zekası Anadolu insanında var” diyor. Bütün mesele eğitim sistemimizde. 1946’dan beri Atatürkçü eğitim sisteminden yavaş yavaş çıkılmaya başlandı. Koyun yetiştiriyoruz. Üniversite mezunlarından iş adamı çok az çıkıyor. Çünkü cesareti kırılmış çocukların. Eğitimci insanın daha çok girişimci olması lazım. Ama öyle olmuyor, eğittikçe insanları korkutuyoruz.
Çıkış nedir?
Çıkış doğru eğitim. Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür, cesur insanlar yetiştirmek.
BU SİSTEMDE YÜKSEK PUAN ALMAK NEGATİF ALGILANMALI
Eğitimciliğe ilk başladığınız yıllarda Türkiye’de özel eğitim sektöründe sadece birkaç okul vardı. O dönemde attığınız tohumların 30 yıl içerisinde Türkiye’nin en büyük eğitim kurumuna dönüşeceğini tahmin ediyor muydunuz?
Aslında öyle bir hedefim yoktu ama kaliteli eğitim yapmayı istiyordum. Bugün Türkiye’nin en büyük eğitim vakfıyız. Ayrıca en kaliteli eğitim yaptığımızı da rahatlıkla söyleyebilirim. Ama kurumlarımda eğitim gören çocukların en yüksek puanı kazanmasını hedeflemiyorum. Çünkü bu sınav sisteminde yüksek puan kazanmak bence negatif bir konu. Ben, akademik başarıdan ziyade kendine güvenen, eksenini bilen, mezun olduktan sonra da hem sosyal ilişkileri çok iyi kurabilen hem de bu dünyada ben de varım deyip cesaretle iş kurabilen gençler yetiştiriyorum. Bunda da yüzde 100 başarılıyım. 100 bin öğrenci yetiştirdim. 40-45 yaşlarına geldiler. Kıyıda köşede kalmış tek bir İSTEK mezunu yok. Herkes bir yerde bir iş kurmuş, eğer bürokrat olmuşsa en tepesine çıkmış. Mesela Türkiye’nin en büyük holdinginin başında bir İSTEK mezunu var, 44 yaşında üstelik de…
Sınav başarısı da sektörde yaşanan rekabetin bir parçasını oluşturuyor.
Bizim okulların üniversite başarı ortalaması çok yüksek. Hiçbir öğrencimiz öyle tembel falan değil, sınav başarıları da gayet iyi. Biz hiçbir zaman işin dershanecilik kısmına girmedik. Bana 30 yıl boyunca çok ısrar ettiler ama “Hayır, dershane kurmam” dedim. Çünkü benim işim çocukları okulda eğitmekti. Benim derdim para kazanmak değil. Zaten vakfı kurarken Bedrettin Dalan Vakfı olarak kurmadım, İSTEK İstanbul Eğitim ve Kültür Vakfı olarak kurdum. Vakıf herhangi bir şekilde kapatılırsa tüm mal varlığımı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışlardım. Sözleşmede yazılı bu zaten.
Fakat şu anda dershanelerin kapatılmasıyla okul sayısı çoğaldı. Biz de dershanelerin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Aslında biz en başından beri bu imkanları öğrencilerimize veriyorduk, onların dershaneye ihtiyaç duymayacakları bir ortamı hazırlamıştık. Hafta içi 2 saat ek kurslarımız var ve bunların hepsi ücretsiz olarak sunuluyor öğrencilere. Bu nedenle dershanelerin kapatılması, öğrencilerimizi etkileyen bir durum değil.
ÜNİVERSİTE SINAVLARI KALKMALI
Hükümetin dershaneleri kapatma kararını doğru buldunuz mu?
Doğru buldum, ama yanlış bulduğum tek şey üniversite sınavları… Bu sınavların kalkması lazım. Herkes istediği üniversiteye tercih yapsın, girsin. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçebiliyorsa geçsin, geçemiyorsa gitsin. Hatta bölüm tercihi de serbest olsun. Tıp ve hukuk hariç, çünkü bunlar toplumu ilgilendiren konular. Nitekim Amerika’da öyle. Hukuk ve tıp master olarak yapılır, 22 yaşından sonra eğitim başlar. Dünyanın en iyi hukukçuları ve doktorları da o yüzden oradan çıkar.
Özel okul sayısı hızla artırıyor. Dershanelerden özel okula dönüşenler var. Bu durum özel okulculuğu geliştirir mi ya da bir handikap oluşturur mu?
Okul sayısının artması bizim için handikap oluşturmuyor. Çünkü insanların bir mukayese yapma şansı doğuyor. O mukayeseyi yaptığı zaman da bizi tercih ediyorlar.
Üniversitelerde de aynı rekabet başladı...
Önemli olan kaliteyi tutturmak... Yeditepe Üniversitesi olarak eğitimde bir marka ve fark yarattığımız için öğrenciler bizi tercih ediyor.
Üniversiteye olan talepten memnun musunuz?
Bu sene 3 bin 350 öğrenci aldık, vakıf üniversiteleri içinde bir numarayız. Bundan memnun olmayacak halim yok, daha fazla da zaten alamayız.
YOKLUĞUMDA ÖĞRENCİ SAYIMIZ AZALMADI ARTTI
7 yıl yurtdışında yaşamak durumunda kaldınız. Bu durum, eğitimde gelmek istediğiniz noktalar açısından bir olumsuzluk oluşturdu mu?
Liselerimiz, üniversitemizde öğrenci sayısı bakımından bir gerileme olmadı, hatta benim yokluğumda öğrenci sayımız arttı. Bu açıdan gerileme değil, ama daha hızlı büyüyebilirdik diye düşünüyorum. Mesela üniversitemizin ikinci hastanesinin kuruluşu gecikti. Ama gelir gelmez de onu telafi ettim. Şubat ayında inşallah ikinci hastanemizi açacağız. Mikropsuz bir hastane olacak.
BÖYLE BİR HASTANE UZAYDA BİLE YOK!
Nasıl bir hastane olacak?
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin E-5 tarafında olacak. Bitirmek üzereyiz. Bizzat uğraşıyorum. Öyle bir hastane düşünün ki hastanenin kendisi sterilizasyon cihazı gibi kendi kendini temizliyor. Kapı kolundan tuvalet kapağına, tuvalet kapağından musluğa, musluktan lavaboya, lavabodan yerdeki plastiğe, yerdeki plastikten masanın kaplamasına kadar her şey antimikrobiyal oluyor. Bir mikrop hastanenin içine girip herhangi bir şeye yapışırsa ölüyor. Böyle bir hastane dünyada yok, uzayda bile yok!
O zaman dünyaya model olabilecek bir hastane…
Dünyada 100 bin kadar hastane var. İddiamız şu: ‘Bir gün bütün hastaneler Yeditepe’nin ikinci hastanesine benzeyecek.’
NASA’YA TEKNOLOJİ SATACAĞIZ
Hastanenin açılışı ne zaman?
Şubat sonu gibi açacağız. Biz bu hastaneyi bitirelim ilk işimiz NASA’ya bu hastaneyi satacağız. NASA’ya teknoloji satmak ne demek?
Devrim demek…
Evet. Başka alanlarda da çalışmalarınız var organik gübre üretimi gibi. 120 tane patentimiz var. Yavaş yavaş devreye girecek bunlar.
Eğitimle ilgili bir model, bir örnek oluşturdunuz mu Türkiye’de?
Malum şahısların açtığı okullar var ama o okullarda eğitim alan, benim de çok acıdığım çocuklar var. Çok bilgi yükleniyor. Tek şahsa bağlı hale getiriliyorlar. Mesela Ergenekon hakim ve savcıları da öyleydi. Aynı şekilde Balyoz hakim ve savcıları da... Hukukun bütün normlarını hukuk mezunu olarak yok ettiler. Dışarıdan, okyanus ötesinden gelen emirleri birebir tatbik ediyorlar. Böyle bir eğitim olabilir mi?
TAYYİP BEY’E BİAT ETMEDİM!
Yurtdışında yaşadığınız süreçte kurumlarınızın sizden koparılmasının hedeflendiğini düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum, fiili adım attılar malum çevreler.
Nasıl adımlardı bunlar?
Mesela oğlum vakıf başkanı… Bir okul kurmak için Ziraat Bankası’na para yatırmış, repo etmiş sonra da okul izni alamamış. Maliye Bakanlığı’ndan müfettiş gelmiş demiş ki, “Vay, sen vakfı zarara soktun!”. “Kardeşim para Ziraat Bankası’nda duruyor. Alıp cebime atmadım. Faizini de devlet veriyor, nasıl zarara soktum” diyor oğlum da… Sonra müfettiş bize ağır bir rapor yazıyor. Orada işte malum çevreler ortaya çıkıyor. Tayyip Bey, olayı durduruyor ve asılsız raporu kaldırttırıyor.
Sonra önceden tanıdığım biri Almanya’da beni ziyaret etti ve “Senin işini çözdük. Benim kızımı mütevelli heyetine sokarsan bütün dosyalar ortadan kalkacak” dedi. Dosyada bir şey de yok ama işte iddia. Dedim, “Garanti mi?” “Garanti” dedi. “O zaman git seni gönderenlere söyle, benim ülkemde savcı ve hakimlere emir veren bir insan varsa o ülke benim ülkem değildir, dönmüyorum. Senin kızını da üniversiteden içeri sokmam” dedim. Çok şaşırdı. Çünkü hemen kabul edeceğimi zannetti. Öyle bir teklifle bana gelmiş olması aslında Türkiye’nin ne kadar büyük bir tehlike içinde olduğunu gösteriyor. Sorgusuz, sorumsuz bir insan teşkilat kurmuş savcılara, polise, hakime hakim olup onları robotlaştırmış. İşte Türkiye’yi bu batırır. Ben gelince dedim ki bunlarla mücadelede Allah, Tayyip Bey’e kuvvet versin! Bunu söyleyince, “Vay, Tayyip Bey’e biat etti!” diyorlar. Ben Allah’tan başka kimseye biat etmem!
Eğitim bir toplumun, bir devletin en önemli fonksiyonudur. İnsanı doğru düzgün eğitmezseniz devletinize milletinize zarar verirsiniz ve Allah’a da karşı gelmiş olursunuz. Modern, akılcı ve özgürlükçü eğitim Türkiye’de çok az. Ve herkes de koyun değil bu ülkede. Çünkü en kötü imalatta da bazen defolar vardır. Yüzde 5 defolu çıkıyor, onlar da devleti ayakta tutuyor. Keşke yüzde 95 defolu olsa, Türkiye uzaya gider. Çok zeki insanlarımız var ama elması pırlanta yerine kömür yapıyoruz, olay bu.
İSTEK OKULLARI TÜRKİYE’YE YAYILACAK
Bundan sonra İSTEK Okulları’nı yaygınlaşan, Anadolu’ya açılmış şekilde görecek miyiz?
Antalya’da İSTEK Okulları olarak 5 tane okul açmış bulunuyoruz. Oradaki arkadaşlarımız bizim standartlarımız neyse aynısını devam ettiriyorlar. Bunun için isim hakkımızı kullandırırken herhangi bir para da almadık, talep de etmedik. Bizim tek bir gayemiz var: Türkiye’yi Atatürk’ün istediği çağdaş medeniyet seviyesinin önüne götürecek insanları yetiştirmek.
Bu doğrultuda başka yerlerde de okullar açmaya devam edeceğiz.
YETİŞTİRDİĞİM ÇOCUKLAR BENİ SEVEBİLİR AMA ASLA TUTSAK OLMAZ
Dalan’a bağlı bir nesil yetiştirmek gibi bir amacım asla yoktu benim. Öyle bir şey yaparsam benim bazılarından bir farkım olmaz. Allah, “Ben size akıl verdim, irade verdim” diyor. O akıl ve iradeyi kalkıp da eğitim vasıtasıyla kendime bağlarsam ve gençlerin aklını bana tutsak hale getirirsem bana Müslüman denebilir mi? Böyle yaparsan İslam’a da ihanet edersin, insanlığa da. Allah, beni öyle bir yanlıştan korusun. Şu ana kadar hep korudu ve bundan sonra da öyle bir yanlışlık yapmam. Yetiştirdiğim çocuklar beni sevebilir ama asla tutsak olmaz. Buna kendi öz evladım da dahil. Ben robot yetiştirmedim. Kur’an-ı Kerim, hakikaten bir mucizeler kitabı. Bu durumu güzel tarif ediyor. Mesela şöyle bir ayet var: “Onlar, kitap yüklü eşekler yetiştirdi.” Ve biz de Türkiye olarak kitap yüklü eşekler yetiştiriyoruz.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana hep gündemde olan bir isimdi Bedrettin Dalan. İstanbul’a yaptığı hizmetler bugün bile referans gösteriliyor. Dalan, siyasette olduğu kadar bir başka yönüyle de hayatımızın içinde yer alan bir isim oldu. İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi Türkiye’nin en önde gelen kurumları olarak adından söz ettirdi eğitim dünyasında.
Ve Ergenekon Davası sürecinde yine karşımızdaydı Bedrettin Dalan ismi. İddianamede adının en önde yer alması, Bedrettin Dalan’ın yaşamında yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu. Yurtdışına çıkan Dalan, 7 yıl ülkeden uzak yaşadı. Kısa bir süre önce Türkiye’ye dönen Bedrettin Dalan ile röportaj yapmak için talebimizi ilettik. Amacımız Ergenekon sürecini tartışmak değildi. Kamuoyunu yıllarca meşgul eden Türkiye’nin en önemli davasında bir numara olarak gösterilen Bedrettin Dalan ile eğitimi konuşmaktı amacımız. Tabi şunu da merak ediyorduk: “Başına gelenlerin temellerini attığı ve bugünlere getirdiği eğitim kurumlarıyla bir ilgisi var mıydı?”. Bu soru doğal olarak yaşadıklarını ve maruz kaldıklarını konuşmamıza yol açtı. Randevu talebimizin üzerinden 4 ay geçmişti ve 2.5 saattir röportajın başlamasını bekliyorduk. İşte bizi samimi bir şekilde karşılayan İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi’nin kurucusu Bedrettin Dalan ile yaptığımız söyleşi.
Öncelikle eğitim hayatınızdan başlayalım istiyorum. Okula başladığınız yıllarda nasıl bir Türkiye vardı?
Bizim çağımızda yani 1950’li yılların başında Türkiye’de fakirlik vardı ama fakirliğe rağmen insanlar mutluydu. Çünkü gelir dağılımı neredeyse eşitti. Kasabanın en zengini ve en fakiri arasında hemen hemen hiçbir fark yoktu. Okullarda ise Cumhuriyet’in öğretmenleri vardı. Canla başla bize bir şeyler öğretmeye çalışıyorlardı. O zamanlarda öğretmenlerin gelir seviyeleri de yüksekti.
O dönemden hatırladığınız, yaşamınızı etkileyen öğretmenleriniz oldu mu?
Germencik İlkokulu’ndaki öğretmenim Ziya Bey, benim için çok önemli bir insandı. Onunla ilgili unutamadığım birçok anım var. Mesela bir gün kasabanın en zengin çocuğu, okulun bir köşesinde tavşanlara ve güvercinlere taş atıyordu. Ben yanına gidip “Atma” dedim. “Fakir olduğun için seni döverim, ama acıyorum ”dedi bana. Bende o lafın üzerine onunla kavgaya girdim. O sırada Ziya Öğretmen, bizi dövüşürken yakaladı ve o zengin çocuğunu “Babanın zenginliğine güvenme, kendin nesin?” diyerek çok kötü azarladı, kulağını da hafif sıktı.
Ziya Öğretmenim ile ilgili bir diğer anım da ilkokul 5. sınıftayken gerçekleşti. O zamanlar ilkokulu bitirme imtihanları vardı. 5. sınıf sonunda o imtihanlara giriyordu herkes. Sınıfımızdan Erdoğan isminde bir arkadaşımız ise o imtihanlara girmeyecekti. Ziya Öğretmen, bir arkadaşıma “Erdoğan’ı bulup getirin, imtihanlara girsin” dedi. Bende bu sefer çalışkanlığımdan herhalde öyle böbürlendim ki, “Aman hocam, Erdoğan gelse ne olur, gelmese ne olur” dedim. Rahmetli Ziya Öğretmen, bana baktı ve “Teessüf ederim, bunu senden duymamalıydım” diyerek, beni azarladı. Bunun üzerine ben de imtihanlara girmesi için Erdoğan arkadaşımızı hemen bulup getirdim. Yani öğretmenimiz, sınıftaki çocukları tek tek düşünüyordu. Okumak istemeyen öğrencisinin en azından bir ilkokul diploması sahibi olmasını istiyordu.
İlkokul birinci sınıfa Eskişehir’deki Milli Hakimiyet Okulu’nda başlamıştım. Oradaki öğretmenim Muzaffer Hanım’ı da hiç unutamam. Babam emekli olunca Temmuz ayında Eskişehir’den Aydın’a göç etmek için yola çıkmıştık. Muzaffer Öğretmenim de bizim göç ettiğimizi duyup istasyona gelmiş. Muzaffer Öğretmenim, babamın yakasına yapıştı ve dedi ki: “Bey, bu çocuğu okutmazsan öbür dünyada iki elim yakamda olsun.” Babam öğretmenimin o ikazını aldı ve o günden sonra bana durup durup “Oğlum, ceketimi satarım, seni yine okuturum” dedi.
Babanız ne iş yapıyordu?
Babam emekli demiryolu memuruydu.
BENİ CUMHURİYET’İN ÖĞRETMENLERİ YETİŞTİRDİ
Babanızı çok etkilemiş o sözler...
Tabi çok etkilendi. Eğitim gördüğüm bütün okullardaki öğretmenlerim çok kaliteliydi. Atatürk’ün yetiştirdiği, Cumhuriyet’in öğretmenleriydi hepsi. Biraz önce bahsettiğim Ziya Öğretmen, inanılmaz saygınlığı olan bir adamdı. Köstekli bir saat takar, her zaman ütülü pantolon ve yelek giyer, fötr şapka takar, kravatsız sokağa çıkmazdı. Kahvenin önünden geçtiğinde bütün insanlar saygıdan ayağa kalkar, o da şapkasını çıkarıp saygıyla selam verirdi. Maalesef 50’li yılların sonlarına doğru yavaş yavaş bahsettiğim öğretmen modelleri azaldı.
Öğrencilik yıllarınızda kasabanızda ortaokul yoktu sanırım...
Ortaokul eğitimine devam etmek için trenle Aydın’a gidip geliyorduk. Buharlı trendi, o kadar yavaş giderdi ki 24 kilometreyi 45 dakikada alırdı. O zamanlar otobüs de yol da yoktu, seyahatler trenlerle yapılırdı. Bizimki öğrenciler için kullanılan tren servisiydi. Lise kapandıktan yarım saat sonra tren servis, yine bizi Aydın Garı’ndan alıp Nazilli’ye doğru giderdi. Bir gün o talebe trenini kaçırdım. Normal yolcu trenine bindim. Yolculuk sırasında kompartımanda bir adamla arkadaş olduk. İnerken benim adımı, soyadımı ve sınıfımı aldı. Bir hafta sonra sınıfa hademe geldi ve bana “Müdür, seni çağırıyor” dedi. Müdür de bana “Aydın Başsavcısı Necmettin Doğu seninle görüşmek istiyor” deyince korka korka savcının yanına gittim. Bir de baktım ki trendeki adam. “Burada parasız yurt açılıyor arkadaşım. Bu akşamdan itibaren artık yurtta kalacaksın” dedi. Normalde yurda imtihanla alıyorlardı ama bana imtihan da yapılmadı. Notlarımın hepsi pekiyiydi, ondan imtihana gerek görmediler sanırım.
Çok mu çalışkandınız?
Notlarım iyiydi ama çok ders çalışan bir öğrenci değildim. Dersleri iyi ve dikkatli dinlerdim. Neyse o akşam yurtta kaldım. Yurtta kaldığım 1 haftalık süre zarfında neredeyse başka birine dönüşmüştüm. Öyle ki bir Cumartesi öğleden sonra yeni kıyafetlerimi, yeni ayakkabımı, yağmur geçirmeyen pardösümü giyip talebe treniyle eve geldiğimde babam bile tanımamıştı. Bayburt ağzıyla “Ula, sen kimsen?” demişti.
6 sene Vakıflar İdaresi’nin açtığı o yurtta kaldım. Sonrasında da onun devamı niteliğinde İstanbul’da Fatih Medreseleri açılmıştı. Fatih Camii’nin avlusunda Karadeniz kuzey tarafı, Akdeniz de güney tarafı olmak üzere iki tane medrese vardı. 1455’te kurulmuş o medreseleri restore edip yurt yapmışlar. Fatih Camii’nin avlusunda 5 yıl yurtta kaldım. İstanbul’a Teknik Üniversite’nin imtihanlarına girmek için gelmiştim. İmtihanları kazandım ve üniversite eğitimime başladım.
ATATÜRK İSLAM’IN KARANLIK ÇAĞINI KALDIRMAYA ÇALIŞTI
Cami avlusundaki bir yurtta kalıyor olmak sizi nasıl etkiledi?
Babam Nakşibendi Tarikatı’na mensup çok muhafazakar bir insandı. Benim adım da zaten o tarikatın şeyhinin adı Osman Bedrettin Hazretleri’nden geliyor. Babam, daha 5 yaşındayken dini bilgileri öğretti bana, ama hiçbir zaman üstümde bir baskı kurmadı. Fatih Camii’nin avlusundaki yurtta kaldığım 5 yıl, epeyce gözlem yapmamı sağladı. Kadir Gecesi insanların koştur koştur camiye gelip sabaha kadar dua etmesi garip geldi bana... Çünkü sadece tek bir gece değil, her gece dua etmek gerektiğini düşünüyordum. Allah, Kadir Gecesi’ni hiçbir şekilde belli etmemiştir, o sebeple her gün Kadir Gecesi gibi davranmak gerektiği fikrindeydim. Bu bilinçle o Kadir Gecesi caminin avlusunda bir şiir yazdım. 19 yaşındaydım o zamanlar, şiire de meraklıydım.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki din karşıtlığım hiçbir zaman olmadı, olamaz. Sadece dinin yanlış anlaşılmasına karşıydım, bugün de karşıyım. 14 yaşımda Mesnevi’yi başından sonuna kadar okumuştum. Kur’an’ın mealini zaten defalarca okumuştum. Kur’an’ı iyi bilirim... Kur’an, akıl kitabıdır. İslam aklı olmayanlara, ayrıca yaş olarak da akıl baliğ olmayanlara ibadeti farz kılmamıştır. Çünkü 5 yaşındaki çocuğu sen ibadete zorlarsan o çocuk, büyüdüğü zaman dinden çıkar.
İslam dininin doğru anlaşıldığı devirlerde, 700’lü yıllardan başlayıp 1000’li yıllara kadar geçen sürede, İslam dünyası, yeryüzündeki en yüksek refah seviyesine çıkmış ve bilimsel gelişmeyi sağlamıştı. Maalesef Haçlı Seferleri sonrası Batı’nın skolastik düşüncesi ve akıl dışı davranışları virüs gibi İslam’a geçti ve o virüs hala devam ediyor bütün İslam dünyasında... İslam’ın o karanlık çağını kaldırmaya çalıştı Atatürk. Ancak Atatürk’e atmadığımız iftira kalmadı. Eğer İslam, karanlıklardan kurtulup Ortaçağ’daki gibi dünyada parlayan bir medeniyet olmak istiyorsa Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek zorunda. Şu anda İslam dünyası bir karanlıkta, birbirleriyle savaşmayan İslam ülkesi neredeyse yok.
Biz Müslümanlar Hristiyan gibi yaşıyoruz, Hristiyanlar da Müslüman gibi yaşıyor. Çünkü İslam eşitliktir, adalettir, insanı sevmektir, okumaktır, düşünmektir, akıl yürütmektir, ilim üretmektir. Bakara Sûresi’nde diyor ki: “Rabbin, Adem’e eşyanın ismini öğretti.” Yani Fizik, kimya, matematik gibi bütün bilim dallarını öğrenme hakkını Allah insana verdi. Peki İslam dünyasından bilim alanında bugüne kadar kaç Müslüman Nobel aldı? Sadece bir Pakistanlı ve bir de bizden Aziz Sancar aldı.
Akıl yoluna gitmemiz gerekiyor. Akıl yoluna gitmek için de Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid; ilimdir, fendir!” sözlerini dikkate almalıyız. Atatürk’ün bildiği dini şu anda Diyanet İşleri Başkanı bilemez. Nutuk’un 264. ek belgesini bugün yazabilecek hiçbir din adamı yok! Atatürk Büyük Millet Meclisi’nde irad etmiş onu. İslam’ı onun kadar yüceltebilen, onun kadar detay verebilen ikinci bir yazı okumadım ben daha…
Atatürk’ün de özgür birey yetiştirme hedefi vardı...
Evet. “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiş Atatürk. Dolayısıyla özgür olmayan bir insan hiçbir şey üretemez. Kur’an’ın tarif ettiği insan da özgür insandır. Zulüm karşısında susan insanlar ise dilsiz şeytan gibidir ve o insanlar da zulme iştirak eder” diyor. Kur’an’da “Hiç akletmez misiniz?” diye bir emir geçer. Aklı çalıştırmak üzere kurulmuş bir kitabın mensupları, aklını kullanmıyor ve hurafeleştirilmiş bir din yaşıyor. Cat Stevens /Yusuf İslam, “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım, iyi ki İslam’ı Kur’an’dan öğrenmişim” demiş. Dolayısıyla Kur’an’ın tarif ettiği İslam mükemmel…
Türk milletinin koyunlaştırılmaya çalışıldığını mı söylüyorsunuz?
Aynen öyle. Bu bir projeydi. 1946’dan itibaren din okulları açıldı. Yani bilindiği gibi Demokrat Parti zamanında değil, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında Şemsettin Günaltay tarafından açıldı. Türk Amerikan işbirliği anlaşmasında da vardır. ABD, Türkiye’de din okulları açılmasını ister. Şimdi bunu iyice oturup düşünmek lazım. Neden Hristiyanlar Türkiye’de Müslümanlığı gazlasınlar? Doğru yerinden gazlasalar başımın üstünde yerleri var. Ancak böyle olmadı. Din okulları açıldı ve hafız yetiştirdiler.
KOMPLOYA KARŞI ÇIKTIĞIM İÇİN 7 YIL YURTDIŞINDA KALDIM
Bunun yarattığı sonuçlar ne oldu?
Bakın sadece Kur’an’ı hatmetmek olmaz, mealini de bilmek lazım. Peki kaç tane imam hatip mezunu çocuk, Kur’an’ın mealini biliyor? Diriler için yazılmış Yasin Suresi’ni ölülere okuyoruz. Binlerce kelimeyi, 6666 ayeti ezberleterek öğretiyorsun çocuğa ama anlamını bilmiyor. Elhamdü lillâhi rabbil’alemin ne demek? Kaç tane imam hatipli bunun tercümesini biliyor? Sadece imam hatipte değil normal liselerde de aşırı bilgi yüklediler çocuklara ama bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğini göstermediler. Dolayısıyla liselerde düşünmeyen, bilgi yüklenmiş ama bilgiyi kullanamayan insanlar yetişti. Bunlara ne denir? ‘Koyun’ denir işte. Rahmetli Aziz Nesin, “Türk milletinin %60’ı aptaldır” demişti. Bende o zamanlar, aşırı derecede kızmıştım ona böyle söylediği için, ama sonradan oturup düşününce Türkiye’deki eğitim sisteminin hem din okullarında hem Kur’an kurslarında hem de normal liselerde tamamen düşünmeyen insanlara göre dizayn edilmiş olduğunu görüyorsun. Bu da dünyanın en muhteşem zekasına sahip olan Anadolu Türklerinin zekasının aşağı çekilmesi için yapılan bir komplo. Bu komploya karşı çıktığımız zaman da kötü kişi olduk. İşte bu sebeple 7 sene yurt dışında kaldım.
Çok umutlu değilsiniz sanırım...
O kadar da umutsuz değilim. Amerika’daki bir toplum psikoloğu “Dünyanın en iyi zekası Anadolu insanında var” diyor. Bütün mesele eğitim sistemimizde. 1946’dan beri Atatürkçü eğitim sisteminden yavaş yavaş çıkılmaya başlandı. Koyun yetiştiriyoruz. Üniversite mezunlarından iş adamı çok az çıkıyor. Çünkü cesareti kırılmış çocukların. Eğitimci insanın daha çok girişimci olması lazım. Ama öyle olmuyor, eğittikçe insanları korkutuyoruz.
Çıkış nedir?
Çıkış doğru eğitim. Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür, cesur insanlar yetiştirmek.
BU SİSTEMDE YÜKSEK PUAN ALMAK NEGATİF ALGILANMALI
Eğitimciliğe ilk başladığınız yıllarda Türkiye’de özel eğitim sektöründe sadece birkaç okul vardı. O dönemde attığınız tohumların 30 yıl içerisinde Türkiye’nin en büyük eğitim kurumuna dönüşeceğini tahmin ediyor muydunuz?
Aslında öyle bir hedefim yoktu ama kaliteli eğitim yapmayı istiyordum. Bugün Türkiye’nin en büyük eğitim vakfıyız. Ayrıca en kaliteli eğitim yaptığımızı da rahatlıkla söyleyebilirim. Ama kurumlarımda eğitim gören çocukların en yüksek puanı kazanmasını hedeflemiyorum. Çünkü bu sınav sisteminde yüksek puan kazanmak bence negatif bir konu. Ben, akademik başarıdan ziyade kendine güvenen, eksenini bilen, mezun olduktan sonra da hem sosyal ilişkileri çok iyi kurabilen hem de bu dünyada ben de varım deyip cesaretle iş kurabilen gençler yetiştiriyorum. Bunda da yüzde 100 başarılıyım. 100 bin öğrenci yetiştirdim. 40-45 yaşlarına geldiler. Kıyıda köşede kalmış tek bir İSTEK mezunu yok. Herkes bir yerde bir iş kurmuş, eğer bürokrat olmuşsa en tepesine çıkmış. Mesela Türkiye’nin en büyük holdinginin başında bir İSTEK mezunu var, 44 yaşında üstelik de…
Sınav başarısı da sektörde yaşanan rekabetin bir parçasını oluşturuyor.
Bizim okulların üniversite başarı ortalaması çok yüksek. Hiçbir öğrencimiz öyle tembel falan değil, sınav başarıları da gayet iyi. Biz hiçbir zaman işin dershanecilik kısmına girmedik. Bana 30 yıl boyunca çok ısrar ettiler ama “Hayır, dershane kurmam” dedim. Çünkü benim işim çocukları okulda eğitmekti. Benim derdim para kazanmak değil. Zaten vakfı kurarken Bedrettin Dalan Vakfı olarak kurmadım, İSTEK İstanbul Eğitim ve Kültür Vakfı olarak kurdum. Vakıf herhangi bir şekilde kapatılırsa tüm mal varlığımı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışlardım. Sözleşmede yazılı bu zaten.
Fakat şu anda dershanelerin kapatılmasıyla okul sayısı çoğaldı. Biz de dershanelerin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Aslında biz en başından beri bu imkanları öğrencilerimize veriyorduk, onların dershaneye ihtiyaç duymayacakları bir ortamı hazırlamıştık. Hafta içi 2 saat ek kurslarımız var ve bunların hepsi ücretsiz olarak sunuluyor öğrencilere. Bu nedenle dershanelerin kapatılması, öğrencilerimizi etkileyen bir durum değil.
ÜNİVERSİTE SINAVLARI KALKMALI
Hükümetin dershaneleri kapatma kararını doğru buldunuz mu?
Doğru buldum, ama yanlış bulduğum tek şey üniversite sınavları… Bu sınavların kalkması lazım. Herkes istediği üniversiteye tercih yapsın, girsin. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçebiliyorsa geçsin, geçemiyorsa gitsin. Hatta bölüm tercihi de serbest olsun. Tıp ve hukuk hariç, çünkü bunlar toplumu ilgilendiren konular. Nitekim Amerika’da öyle. Hukuk ve tıp master olarak yapılır, 22 yaşından sonra eğitim başlar. Dünyanın en iyi hukukçuları ve doktorları da o yüzden oradan çıkar.
Özel okul sayısı hızla artırıyor. Dershanelerden özel okula dönüşenler var. Bu durum özel okulculuğu geliştirir mi ya da bir handikap oluşturur mu?
Okul sayısının artması bizim için handikap oluşturmuyor. Çünkü insanların bir mukayese yapma şansı doğuyor. O mukayeseyi yaptığı zaman da bizi tercih ediyorlar.
Üniversitelerde de aynı rekabet başladı...
Önemli olan kaliteyi tutturmak... Yeditepe Üniversitesi olarak eğitimde bir marka ve fark yarattığımız için öğrenciler bizi tercih ediyor.
Üniversiteye olan talepten memnun musunuz?
Bu sene 3 bin 350 öğrenci aldık, vakıf üniversiteleri içinde bir numarayız. Bundan memnun olmayacak halim yok, daha fazla da zaten alamayız.
YOKLUĞUMDA ÖĞRENCİ SAYIMIZ AZALMADI ARTTI
7 yıl yurtdışında yaşamak durumunda kaldınız. Bu durum, eğitimde gelmek istediğiniz noktalar açısından bir olumsuzluk oluşturdu mu?
Liselerimiz, üniversitemizde öğrenci sayısı bakımından bir gerileme olmadı, hatta benim yokluğumda öğrenci sayımız arttı. Bu açıdan gerileme değil, ama daha hızlı büyüyebilirdik diye düşünüyorum. Mesela üniversitemizin ikinci hastanesinin kuruluşu gecikti. Ama gelir gelmez de onu telafi ettim. Şubat ayında inşallah ikinci hastanemizi açacağız. Mikropsuz bir hastane olacak.
BÖYLE BİR HASTANE UZAYDA BİLE YOK!
Nasıl bir hastane olacak?
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin E-5 tarafında olacak. Bitirmek üzereyiz. Bizzat uğraşıyorum. Öyle bir hastane düşünün ki hastanenin kendisi sterilizasyon cihazı gibi kendi kendini temizliyor. Kapı kolundan tuvalet kapağına, tuvalet kapağından musluğa, musluktan lavaboya, lavabodan yerdeki plastiğe, yerdeki plastikten masanın kaplamasına kadar her şey antimikrobiyal oluyor. Bir mikrop hastanenin içine girip herhangi bir şeye yapışırsa ölüyor. Böyle bir hastane dünyada yok, uzayda bile yok!
O zaman dünyaya model olabilecek bir hastane…
Dünyada 100 bin kadar hastane var. İddiamız şu: ‘Bir gün bütün hastaneler Yeditepe’nin ikinci hastanesine benzeyecek.’
NASA’YA TEKNOLOJİ SATACAĞIZ
Hastanenin açılışı ne zaman?
Şubat sonu gibi açacağız. Biz bu hastaneyi bitirelim ilk işimiz NASA’ya bu hastaneyi satacağız. NASA’ya teknoloji satmak ne demek?
Devrim demek…
Evet. Başka alanlarda da çalışmalarınız var organik gübre üretimi gibi. 120 tane patentimiz var. Yavaş yavaş devreye girecek bunlar.
Eğitimle ilgili bir model, bir örnek oluşturdunuz mu Türkiye’de?
Malum şahısların açtığı okullar var ama o okullarda eğitim alan, benim de çok acıdığım çocuklar var. Çok bilgi yükleniyor. Tek şahsa bağlı hale getiriliyorlar. Mesela Ergenekon hakim ve savcıları da öyleydi. Aynı şekilde Balyoz hakim ve savcıları da... Hukukun bütün normlarını hukuk mezunu olarak yok ettiler. Dışarıdan, okyanus ötesinden gelen emirleri birebir tatbik ediyorlar. Böyle bir eğitim olabilir mi?
TAYYİP BEY’E BİAT ETMEDİM!
Yurtdışında yaşadığınız süreçte kurumlarınızın sizden koparılmasının hedeflendiğini düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum, fiili adım attılar malum çevreler.
Nasıl adımlardı bunlar?
Mesela oğlum vakıf başkanı… Bir okul kurmak için Ziraat Bankası’na para yatırmış, repo etmiş sonra da okul izni alamamış. Maliye Bakanlığı’ndan müfettiş gelmiş demiş ki, “Vay, sen vakfı zarara soktun!”. “Kardeşim para Ziraat Bankası’nda duruyor. Alıp cebime atmadım. Faizini de devlet veriyor, nasıl zarara soktum” diyor oğlum da… Sonra müfettiş bize ağır bir rapor yazıyor. Orada işte malum çevreler ortaya çıkıyor. Tayyip Bey, olayı durduruyor ve asılsız raporu kaldırttırıyor.
Sonra önceden tanıdığım biri Almanya’da beni ziyaret etti ve “Senin işini çözdük. Benim kızımı mütevelli heyetine sokarsan bütün dosyalar ortadan kalkacak” dedi. Dosyada bir şey de yok ama işte iddia. Dedim, “Garanti mi?” “Garanti” dedi. “O zaman git seni gönderenlere söyle, benim ülkemde savcı ve hakimlere emir veren bir insan varsa o ülke benim ülkem değildir, dönmüyorum. Senin kızını da üniversiteden içeri sokmam” dedim. Çok şaşırdı. Çünkü hemen kabul edeceğimi zannetti. Öyle bir teklifle bana gelmiş olması aslında Türkiye’nin ne kadar büyük bir tehlike içinde olduğunu gösteriyor. Sorgusuz, sorumsuz bir insan teşkilat kurmuş savcılara, polise, hakime hakim olup onları robotlaştırmış. İşte Türkiye’yi bu batırır. Ben gelince dedim ki bunlarla mücadelede Allah, Tayyip Bey’e kuvvet versin! Bunu söyleyince, “Vay, Tayyip Bey’e biat etti!” diyorlar. Ben Allah’tan başka kimseye biat etmem!
Eğitim bir toplumun, bir devletin en önemli fonksiyonudur. İnsanı doğru düzgün eğitmezseniz devletinize milletinize zarar verirsiniz ve Allah’a da karşı gelmiş olursunuz. Modern, akılcı ve özgürlükçü eğitim Türkiye’de çok az. Ve herkes de koyun değil bu ülkede. Çünkü en kötü imalatta da bazen defolar vardır. Yüzde 5 defolu çıkıyor, onlar da devleti ayakta tutuyor. Keşke yüzde 95 defolu olsa, Türkiye uzaya gider. Çok zeki insanlarımız var ama elması pırlanta yerine kömür yapıyoruz, olay bu.
İSTEK OKULLARI TÜRKİYE’YE YAYILACAK
Bundan sonra İSTEK Okulları’nı yaygınlaşan, Anadolu’ya açılmış şekilde görecek miyiz?
Antalya’da İSTEK Okulları olarak 5 tane okul açmış bulunuyoruz. Oradaki arkadaşlarımız bizim standartlarımız neyse aynısını devam ettiriyorlar. Bunun için isim hakkımızı kullandırırken herhangi bir para da almadık, talep de etmedik. Bizim tek bir gayemiz var: Türkiye’yi Atatürk’ün istediği çağdaş medeniyet seviyesinin önüne götürecek insanları yetiştirmek.
Bu doğrultuda başka yerlerde de okullar açmaya devam edeceğiz.
YETİŞTİRDİĞİM ÇOCUKLAR BENİ SEVEBİLİR AMA ASLA TUTSAK OLMAZ
Dalan’a bağlı bir nesil yetiştirmek gibi bir amacım asla yoktu benim. Öyle bir şey yaparsam benim bazılarından bir farkım olmaz. Allah, “Ben size akıl verdim, irade verdim” diyor. O akıl ve iradeyi kalkıp da eğitim vasıtasıyla kendime bağlarsam ve gençlerin aklını bana tutsak hale getirirsem bana Müslüman denebilir mi? Böyle yaparsan İslam’a da ihanet edersin, insanlığa da. Allah, beni öyle bir yanlıştan korusun. Şu ana kadar hep korudu ve bundan sonra da öyle bir yanlışlık yapmam. Yetiştirdiğim çocuklar beni sevebilir ama asla tutsak olmaz. Buna kendi öz evladım da dahil. Ben robot yetiştirmedim. Kur’an-ı Kerim, hakikaten bir mucizeler kitabı. Bu durumu güzel tarif ediyor. Mesela şöyle bir ayet var: “Onlar, kitap yüklü eşekler yetiştirdi.” Ve biz de Türkiye olarak kitap yüklü eşekler yetiştiriyoruz.
Son Güncelleme: Salı, 17 Kasım 2015 16:07
Gösterim: 3130
Türkiye’de eğitimcilere mesleki gelişim konusunda hizmet sağlayan önde gelen bir kurum olan LEAD|Turkey, Wilkes Üniversitesi ile kurduğu ortaklık ile Türkiye’ye ‘Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını getirdi. LEAD|Turkey Genel Müdürü JT Rehill, bu programın, Türkiye’deki ve yurtdışındaki öğretmenler için bir başka benzeri olmayan, uluslararası eğitim-öğretim tecrübesi sunan müthiş bir fırsat olacağını vurguladı.
2011 yılından itibaren Türkiye’de eğitimcilere mesleki gelişim konusunda hizmet sağlayan önde gelen bir kurum olan LEAD|Turkey, en başından beri, pek çok öğretmenin ifade ettiği şekliyle bir boşluğu doldurmayı, öğretmenlere, takımlara ve okullara 21. yüzyılda sınıflarda karşılaştıkları zorluklarla daha iyi baş edebilmelerini sağlama hususunda sürekli destek verebilen yerel bir kaynak olmayı amaçlıyor. LEAD|Turkey, ilk günden beri Türkiye’nin her yerinden okullarla birlikte çalışıyor, öğretmenler ve okul liderleri için öğretmen eğitimi, çalıştaylar ve sertifika programları düzenliyor, müfredat yenileme ve akreditasyon çalışmaları için destek sağlıyor, öğretimi ve okul yönetimini geliştirme konusunda kitaplar ve kaynaklar sunuyor, okullara kadro kurma, değerlendirme sistemleri ve kapasite oluşturma hususunda danışmanlık hizmeti sunuyor.
Wilkes Üniversitesi ile birlikte, üç yıldan uzun bir süre önce öğretmenler için uzaktan öğrenme hizmeti sunma konusunda dünyada önde gelen bir kurum olan ortağı PLS 3rd Learning aracılığıyla çalışmaya başlayan LEAD|Turkey, ilk uluslararası program olan Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanında yüksek lisans programı uygulamaya başladı. Türkiye’den ve yurtdışından katılıp programı tamamlayan öğretmenler oldu ve programa kayıtlar giderek artmaya devam ediyor.
Wilkes ile kurdukları ortaklığı Türkiye’ye Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını getirerek daha da ilerletme konusunda çok heyecanlı olduklarını söyleyen LEAD|Turkey Genel Müdürü JT Rehill, “Bu program, Türkiye’deki ve yurtdışındaki öğretmenler için bir başka benzeri olmayan, uluslararası eğitim-öğretim tecrübesi sunan müthiş bir fırsat olacaktır” dedi. JT Rehill, LEAD|Turkey, uyguladıkları eğitim ve Wilkes Üniversitesi ile ilgili yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler verdi.
Sunduğunuz yüksek lisans programının böylesi bir başarı yakalamasını sağlayan nedir? Hibrid program nasıl işliyor? Bu programı Türkiye’de daha önce nerelerde uyguladınız?
Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programının başarılı olmasındaki en önemli etmen, kesinlikle gerçek bir öğrenme topluluğu oluşturmak için ne gerektiğini biliyor olmamızdır. Uzaktan öğrenme programlarının insanların tamamlamamasının başlıca sebebi, okul ve başka öğrenciler ile bir bağlantının kurulmamasıdır. Öz-disiplinin ve motivasyonun çok fazla olması gerekir.
Geleneksel öğrenimi ve uzaktan öğrenimi bir araya getiren hibrid programımız, öğrencilere Wilkes Üniversitesi’nin profesörleri ile birlikte çalışma ve öğrenme fırsatı sunuyor. Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programına son üç yıl boyunca her yaz İstanbul’da merkezi konumda olan bir okul ev sahipliği yapmıştır, herkes bir haftalık çalışma boyunca bir araya gelmiştir. Daha sonra, bütün dersler, aynı öğrenci topluluğu ve aynı profesör ile birlikte online olarak tamamlanmış, yalnızca tanıdığınız ve güvendiğiniz insanlarla kurulabilecek bağlantı ve destek ilişkisi kurulmuş ve sürdürülmüştür.
Bunun dışında, Wilkes tarafından sunulan dersler, titizlikle çalışmayı gerektirir ve günümüzün sınıflarında öğretmenlerin karşılaştığı sorunlar ile ilintilidir. Programa katılanlara göre, bu programın en cazip yönlerinden biri de, katılımcıların, Cuma günü derste öğrendiklerini Pazartesi günü kullanıp uygulayabileceklerini bilmeleridir.
2016 yılında başlatacağınız doktora programından söz eder misiniz? Ne tür bir program olacak? Bu program için ideal öğrenci kimdir?
Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını resmi olarak 2016 yılının Temmuz ayında İzmir’de bulunan bir okulda başlatacağız. Bu program, eğitimcilerin giderek daha küresel ve teknolojik hale gelen bir toplum için birbirinden farklı öğrencilere eğitim-öğretim hizmeti sunarken karşılaştıkları benzersiz zorlukları ve fırsatları ele alan dersleri ile özellikle uluslararası eğitimciler için tasarlanmıştır.
Doktora programı, uluslararası okul liderlerini ve öğretmenlerini hazırlamaya yönelik dersler içerecek. İdeal öğrenci, kendisini hayat boyu öğrenmeye ve araştırmaya dayalı mevcut uygulama stratejilerini ve konuyla ilgili bilgiyi öğrenme yoluyla eğitim-öğretim uygulamasında sürekli gelişime adamıştır. Program; mevcut kuramların, uygulamalı araştırmaların ve etkileşime dayalı öğrenme tecrübelerinin keşfedilmesi yoluyla, araştırma ve uygulama arasındaki boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.
PROGRAMLAR İNGİLİZCE UYGULANIYOR
Her bir programın tamamlanması ne kadar sürüyor? Programlara katılmanın ön şartları nelerdir ve öğretmenler programlara nasıl başvurabilirler?
Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programı, 10 dersten oluşan 30 kredilik bir programdır ve bir tez yazılması şart koşulmaz. Programı 14 ay gibi bir sürede tamamlayan öğretmenlerimiz oldu, 4 yılda tamamlayan öğretmenlerimiz de oldu, ne var ki programın ortalama süresi 2-3 yıldır. Bütün programlarımız, profesyonel hayatta çalışanların ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir, bu yüzden her zaman iş, okul ve gündelik hayatın getirdiği şartlara uyum sağlamak üzere yeterli esnekliği gösteriyoruz.
Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programı ise 60 kredilik bir programdır, araştırma ve tez programa dahildir. Programı tamamlamak genellikle 3 ila 4 yıl sürmektedir, ne var ki, bu programda da bir ölçüde esneklik mevcuttur ve 7 yıl içinde de tamamlanabilir. Her iki program da yalnızca İngilizce olarak uygulanmaktadır ve öğrencilerin başarılı bir akademik geçmişlerinin olması gerekmektedir. Başvuru süreci, bütün başvuranların süreç boyunca adım adım desteklendiklerini hissetmelerini sağlamak için onlarla yakın çalışan LEAD|Turkey aracılığıyla sürdürülmektedir. Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ya da başvuru sürecini başlatmak için leadturkey.com adresini ziyaret edebilir ya da Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden bize e-posta gönderebilirsiniz.
Türkiye’ye yurtdışından ne gibi yenilikler getiriyorsunuz? Türk eğitimcilere başka neler sunacaksınız?
Temel odak noktamız, doğrudan öğretmenlerle ve okullarla çalışmak, öğrencinin öğreniminin gelişmesine ve ölçülebilir sonuçlara yol açan eğitim programları ve çalıştaylar düzenlemek. Gayrettepe’deki öğrenme merkezimizde düzenli kurum-içi programlarımız ve Türkiye’nin her köşesindeki okullarda programlarımız oluyor. Ortaklıklarımızı artırmaya devam ediyoruz -kısa bir süre önce Marzano Araştırma Laboratuvarları’nın Türkiye’deki tek ortağı haline geldik- ve böylece buradaki öğretmenlerimize en modern kaynakları sunuyoruz.
Yayın şirketimiz, yaratıcılığı öğretmek ve teknolojiyi derslerle entegre etmek gibi 21. yüzyıl becerilerini geliştirmek üzere öğretmenlere yeni kitap dizileri sunuyor. Ayrıca ABD’deki STEM eğitim-öğretim kaynaklarını sağlayan önde gelen şirketle birlikte çalışıyoruz ve bu yıl bu kaynakları Türkiye’deki okullara sunmak üzere çalışıyoruz. Eğitim-öğretim dünyasında çok şey olup bitiyor ve bizler de Türkiye’deki meslektaşlarımızın uluslararası eğitim-öğretim dünyasında en ön planda yer alması için onları destekleme ve dünyanın her yerinden öğretmenlerle bağlantı kurmaları için onlara yeni fırsatlar sunma konusunda çok istekli ve heyecanlıyız.
LEAD|TURKEY İLE ORTAKLIĞIMIZ ÖĞRETMENLER İÇİN ÇOK ÖNEMLİ
Wilkes Üniversitesi’nin, 1933 yılında Pennsylvania’nın kuzeydoğusunda kurulan bağımsız ve tam olarak akredite olmuş bir üniversite olduğunu anımsatan Wilkes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rhonda Rabbitt, kendilerini sosyal bilimler, fen bilimleri dersleri ve mesleki programlar aracılığıyla akademik ve zihinsel açıdan mükemmeliyete adadıklarını, büyük bir araştırma üniversitesinin sunduğu her şeyi sunduklarını ve bunu samimi ve duyarlı bir ortamda yaptıklarını söyledi. Wilkes’in eğitimciler için lisansüstü programlar sunma konusunda önde gelen bir üniversite olduğunun altını çizen Prof. Dr. Rabbitt, “Dünyanın her yerinden öğretmenlere yirmiden fazla yüksek lisans programı ve sertifika programı sunuluyor. Ayrıca çeşitli doktora programları ve 41 lisans programı bulunuyor. Eğitim Fakültemiz, bugüne kadar 10.000’den fazla eğitimciye mesleki hedeflerine ulaşma konusunda destek sağladı” dedi.
Prof. Dr. Rabbitt, LEAD|Turkey ile ortaklıkları hakkında ise şunları aktardı: “Son birkaç yıl boyunca uluslararası alanda yayılmaya odaklandık, Umman’da ve Ürdün’de Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını başarıyla uygulamaya başladık, iki uluslararası yüksek lisans programı ve elbette Türkiye’de Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri Yüksek Lisans Programı’nı başlattık. LEAD|Turkey ile ortaklığımız ise programdaki öğretmenler için çok önemliydi, zira bu kurum yerel bir danışman ve irtibat merkezi görevi gördü. Böylece aramızda ne kadar mesafe olursa olsun, bütün öğrencilerle çok yakın çalışabildik ve onların ihtiyaçlarına çabucak karşılık verebildik.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Türkiye’de eğitimcilere mesleki gelişim konusunda hizmet sağlayan önde gelen bir kurum olan LEAD|Turkey, Wilkes Üniversitesi ile kurduğu ortaklık ile Türkiye’ye ‘Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını getirdi. LEAD|Turkey Genel Müdürü JT Rehill, bu programın, Türkiye’deki ve yurtdışındaki öğretmenler için bir başka benzeri olmayan, uluslararası eğitim-öğretim tecrübesi sunan müthiş bir fırsat olacağını vurguladı.
2011 yılından itibaren Türkiye’de eğitimcilere mesleki gelişim konusunda hizmet sağlayan önde gelen bir kurum olan LEAD|Turkey, en başından beri, pek çok öğretmenin ifade ettiği şekliyle bir boşluğu doldurmayı, öğretmenlere, takımlara ve okullara 21. yüzyılda sınıflarda karşılaştıkları zorluklarla daha iyi baş edebilmelerini sağlama hususunda sürekli destek verebilen yerel bir kaynak olmayı amaçlıyor. LEAD|Turkey, ilk günden beri Türkiye’nin her yerinden okullarla birlikte çalışıyor, öğretmenler ve okul liderleri için öğretmen eğitimi, çalıştaylar ve sertifika programları düzenliyor, müfredat yenileme ve akreditasyon çalışmaları için destek sağlıyor, öğretimi ve okul yönetimini geliştirme konusunda kitaplar ve kaynaklar sunuyor, okullara kadro kurma, değerlendirme sistemleri ve kapasite oluşturma hususunda danışmanlık hizmeti sunuyor.
Wilkes Üniversitesi ile birlikte, üç yıldan uzun bir süre önce öğretmenler için uzaktan öğrenme hizmeti sunma konusunda dünyada önde gelen bir kurum olan ortağı PLS 3rd Learning aracılığıyla çalışmaya başlayan LEAD|Turkey, ilk uluslararası program olan Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanında yüksek lisans programı uygulamaya başladı. Türkiye’den ve yurtdışından katılıp programı tamamlayan öğretmenler oldu ve programa kayıtlar giderek artmaya devam ediyor.
Wilkes ile kurdukları ortaklığı Türkiye’ye Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını getirerek daha da ilerletme konusunda çok heyecanlı olduklarını söyleyen LEAD|Turkey Genel Müdürü JT Rehill, “Bu program, Türkiye’deki ve yurtdışındaki öğretmenler için bir başka benzeri olmayan, uluslararası eğitim-öğretim tecrübesi sunan müthiş bir fırsat olacaktır” dedi. JT Rehill, LEAD|Turkey, uyguladıkları eğitim ve Wilkes Üniversitesi ile ilgili yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler verdi.
Sunduğunuz yüksek lisans programının böylesi bir başarı yakalamasını sağlayan nedir? Hibrid program nasıl işliyor? Bu programı Türkiye’de daha önce nerelerde uyguladınız?
Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programının başarılı olmasındaki en önemli etmen, kesinlikle gerçek bir öğrenme topluluğu oluşturmak için ne gerektiğini biliyor olmamızdır. Uzaktan öğrenme programlarının insanların tamamlamamasının başlıca sebebi, okul ve başka öğrenciler ile bir bağlantının kurulmamasıdır. Öz-disiplinin ve motivasyonun çok fazla olması gerekir.
Geleneksel öğrenimi ve uzaktan öğrenimi bir araya getiren hibrid programımız, öğrencilere Wilkes Üniversitesi’nin profesörleri ile birlikte çalışma ve öğrenme fırsatı sunuyor. Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programına son üç yıl boyunca her yaz İstanbul’da merkezi konumda olan bir okul ev sahipliği yapmıştır, herkes bir haftalık çalışma boyunca bir araya gelmiştir. Daha sonra, bütün dersler, aynı öğrenci topluluğu ve aynı profesör ile birlikte online olarak tamamlanmış, yalnızca tanıdığınız ve güvendiğiniz insanlarla kurulabilecek bağlantı ve destek ilişkisi kurulmuş ve sürdürülmüştür.
Bunun dışında, Wilkes tarafından sunulan dersler, titizlikle çalışmayı gerektirir ve günümüzün sınıflarında öğretmenlerin karşılaştığı sorunlar ile ilintilidir. Programa katılanlara göre, bu programın en cazip yönlerinden biri de, katılımcıların, Cuma günü derste öğrendiklerini Pazartesi günü kullanıp uygulayabileceklerini bilmeleridir.
2016 yılında başlatacağınız doktora programından söz eder misiniz? Ne tür bir program olacak? Bu program için ideal öğrenci kimdir?
Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını resmi olarak 2016 yılının Temmuz ayında İzmir’de bulunan bir okulda başlatacağız. Bu program, eğitimcilerin giderek daha küresel ve teknolojik hale gelen bir toplum için birbirinden farklı öğrencilere eğitim-öğretim hizmeti sunarken karşılaştıkları benzersiz zorlukları ve fırsatları ele alan dersleri ile özellikle uluslararası eğitimciler için tasarlanmıştır.
Doktora programı, uluslararası okul liderlerini ve öğretmenlerini hazırlamaya yönelik dersler içerecek. İdeal öğrenci, kendisini hayat boyu öğrenmeye ve araştırmaya dayalı mevcut uygulama stratejilerini ve konuyla ilgili bilgiyi öğrenme yoluyla eğitim-öğretim uygulamasında sürekli gelişime adamıştır. Program; mevcut kuramların, uygulamalı araştırmaların ve etkileşime dayalı öğrenme tecrübelerinin keşfedilmesi yoluyla, araştırma ve uygulama arasındaki boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.
PROGRAMLAR İNGİLİZCE UYGULANIYOR
Her bir programın tamamlanması ne kadar sürüyor? Programlara katılmanın ön şartları nelerdir ve öğretmenler programlara nasıl başvurabilirler?
Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri (EGS) alanındaki yüksek lisans programı, 10 dersten oluşan 30 kredilik bir programdır ve bir tez yazılması şart koşulmaz. Programı 14 ay gibi bir sürede tamamlayan öğretmenlerimiz oldu, 4 yılda tamamlayan öğretmenlerimiz de oldu, ne var ki programın ortalama süresi 2-3 yıldır. Bütün programlarımız, profesyonel hayatta çalışanların ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmektedir, bu yüzden her zaman iş, okul ve gündelik hayatın getirdiği şartlara uyum sağlamak üzere yeterli esnekliği gösteriyoruz.
Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programı ise 60 kredilik bir programdır, araştırma ve tez programa dahildir. Programı tamamlamak genellikle 3 ila 4 yıl sürmektedir, ne var ki, bu programda da bir ölçüde esneklik mevcuttur ve 7 yıl içinde de tamamlanabilir. Her iki program da yalnızca İngilizce olarak uygulanmaktadır ve öğrencilerin başarılı bir akademik geçmişlerinin olması gerekmektedir. Başvuru süreci, bütün başvuranların süreç boyunca adım adım desteklendiklerini hissetmelerini sağlamak için onlarla yakın çalışan LEAD|Turkey aracılığıyla sürdürülmektedir. Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek ya da başvuru sürecini başlatmak için leadturkey.com adresini ziyaret edebilir ya da Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden bize e-posta gönderebilirsiniz.
Türkiye’ye yurtdışından ne gibi yenilikler getiriyorsunuz? Türk eğitimcilere başka neler sunacaksınız?
Temel odak noktamız, doğrudan öğretmenlerle ve okullarla çalışmak, öğrencinin öğreniminin gelişmesine ve ölçülebilir sonuçlara yol açan eğitim programları ve çalıştaylar düzenlemek. Gayrettepe’deki öğrenme merkezimizde düzenli kurum-içi programlarımız ve Türkiye’nin her köşesindeki okullarda programlarımız oluyor. Ortaklıklarımızı artırmaya devam ediyoruz -kısa bir süre önce Marzano Araştırma Laboratuvarları’nın Türkiye’deki tek ortağı haline geldik- ve böylece buradaki öğretmenlerimize en modern kaynakları sunuyoruz.
Yayın şirketimiz, yaratıcılığı öğretmek ve teknolojiyi derslerle entegre etmek gibi 21. yüzyıl becerilerini geliştirmek üzere öğretmenlere yeni kitap dizileri sunuyor. Ayrıca ABD’deki STEM eğitim-öğretim kaynaklarını sağlayan önde gelen şirketle birlikte çalışıyoruz ve bu yıl bu kaynakları Türkiye’deki okullara sunmak üzere çalışıyoruz. Eğitim-öğretim dünyasında çok şey olup bitiyor ve bizler de Türkiye’deki meslektaşlarımızın uluslararası eğitim-öğretim dünyasında en ön planda yer alması için onları destekleme ve dünyanın her yerinden öğretmenlerle bağlantı kurmaları için onlara yeni fırsatlar sunma konusunda çok istekli ve heyecanlıyız.
LEAD|TURKEY İLE ORTAKLIĞIMIZ ÖĞRETMENLER İÇİN ÇOK ÖNEMLİ
Wilkes Üniversitesi’nin, 1933 yılında Pennsylvania’nın kuzeydoğusunda kurulan bağımsız ve tam olarak akredite olmuş bir üniversite olduğunu anımsatan Wilkes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rhonda Rabbitt, kendilerini sosyal bilimler, fen bilimleri dersleri ve mesleki programlar aracılığıyla akademik ve zihinsel açıdan mükemmeliyete adadıklarını, büyük bir araştırma üniversitesinin sunduğu her şeyi sunduklarını ve bunu samimi ve duyarlı bir ortamda yaptıklarını söyledi. Wilkes’in eğitimciler için lisansüstü programlar sunma konusunda önde gelen bir üniversite olduğunun altını çizen Prof. Dr. Rabbitt, “Dünyanın her yerinden öğretmenlere yirmiden fazla yüksek lisans programı ve sertifika programı sunuluyor. Ayrıca çeşitli doktora programları ve 41 lisans programı bulunuyor. Eğitim Fakültemiz, bugüne kadar 10.000’den fazla eğitimciye mesleki hedeflerine ulaşma konusunda destek sağladı” dedi.
Prof. Dr. Rabbitt, LEAD|Turkey ile ortaklıkları hakkında ise şunları aktardı: “Son birkaç yıl boyunca uluslararası alanda yayılmaya odaklandık, Umman’da ve Ürdün’de Eğitim-Öğretim Liderliği Doktora Programını başarıyla uygulamaya başladık, iki uluslararası yüksek lisans programı ve elbette Türkiye’de Eğitim-Öğretim Gelişimi ve Stratejileri Yüksek Lisans Programı’nı başlattık. LEAD|Turkey ile ortaklığımız ise programdaki öğretmenler için çok önemliydi, zira bu kurum yerel bir danışman ve irtibat merkezi görevi gördü. Böylece aramızda ne kadar mesafe olursa olsun, bütün öğrencilerle çok yakın çalışabildik ve onların ihtiyaçlarına çabucak karşılık verebildik.”
Son Güncelleme: Perşembe, 22 Ekim 2015 17:43
Gösterim: 3460
'Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi' adlı kitabın yazarı Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılmasının şart olduğunu söyleyerek, Türkiye’de eğitim bilincinin, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersiz olduğunu savundu.
Devlet Üstün Hizmet Madalyası sahibi, Londra Üniversitesi’nde “Uygulamalı Dilbilim ve Yabancı Dil Eğitimi” alanında doktora eğitimi, Cambridge Üniversitesi’nde öğretim üyeliği ve The Cambridge Centre for Languages, Sawston Hall’un 22 yıl kurucu direktörlüğünü yürüten Prof. Dr. Sinan Baynaktaroğlu “Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi” adıyla çıkan kitabıyla ilgili T24’ün sorularını yanıtladı.
- “Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi” adıyla yeni çıkan kitabınızın alt başlığını “Beklentiler”, “Gerçekler” ve “Öneriler” sözcükleriyle belirlemişiniz. Bunların içeriklerini bize özetler misiniz?
‘Gerçekler’den başlayalım. İngilizceyi ele alırsak, 1780 yılında ABD’nin 2. Başkanı John Adams, Amerikan Kongre’sine bir “Amerikan Akademisi’nin kurulmasını önerirken şöyle bir kehanette bulunuyor: “İngilizcenin yazgısı, gelecek ve onu izleyen yüzyıllarda, Latincenin geçen yüzyıllarda, ya da Fransızcanın bu yüzyılda olduğundan daha da yaygın bir dünya dili haline gelmektir”. Bu kehanetini de Amerika’nın o zamanlar hızla çoğalan nüfusunu, tüm dünya ülkeleri ile bağlantılarını ve İngiliz İmparatorluğu’nun da desteğine dayandırıyor. İngilizcenin küresel yayılımı önünde hiçbir gücün duramayacağını söylüyor.
İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda İngilizcenin küresel yayılımının geldiği durum şudur: 20. yüzyıldan beri dünya ekonomisine liberalizmin/neo-liberalizmin hakim olması üzerine, İngilizce, teknolojik gelişmelerin de desteğiyle, dünya ülkelerinin adeta “ortak dili” (lingua franca) olmuş ve uluslararası bir iletişim aracı haline gelmiştir.
Dünyada her dört kişiden biri İngilizce konuşuyor
Kısaca, liberal ekonominin başlattığı küreselleşme süreci, bu büyük rakamlardan da anlaşılıyor ki, İngilizce aracılığıyla yürütülmektedir. Günümüzde, 1.75 milyar insan (dünyada her dört kişiden biri) İngilizce konuşmakta ve 2020 yılı itibariyle bu sayının 2 milyara, 2040 yılı itibariyle de 3 milyara (yaklaşık olarak dünya nüfusunun %40’ına) ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Durum böyle olunca, küresel liberal ekonominin bir uzantısı olarak, bugün dünyada İngilizce öğrenimine karşı çok yoğun bir talep doğmuş ve neticede özellikle yükseköğretim alanındaki kıyasıya rekabet ortamında, “İngilizceyle Eğitim” dünya üniversitelerinde hızla yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2002 yılı itibariyle 19 Avrupa Birliği ülkesinde (İngiltere ve İrlanda dışında) toplam 560 Yüksek Lisans programı İngilizceyle yapılırken, 2012 yılında 11 AB ülkesinde bu rakamın 6800’e ulaştığını görüyoruz.
AB ülkelerinde İngilizce eğitim ‘araç’ olarak uygulanıyor
Ancak bu ülkeler, eğitim programlarında ‘İngilizceyle Eğitim’i benimserlerken, bunu bir “amaç” olarak değil, ulusal gereksinimleri çerçevesinde bir “araç” olarak uygulamaktadırlar. Çıkarları doğrultusunda bir “araç” olarak bilinçli bir şekilde uygulamaktadırlar.
- Türkiye’deki durum nedir?
Türkiye’de maalesef toplumumuzun eğitim bilinci, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersizdir. İngilizceyle eğitim bir İngilizce öğretim-öğrenim yöntemi değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bunlar birbirinden nitelik ve yöntem bakımından farklı iki ayrı eğitim faaliyetleridir.
Her şeyden önce, İngilizceyle eğitim yapabilmek için İngilizceyi uluslararası sınav ölçeklerine göre ileri düzeyde en az B2-C1 düzeyinde edinebilmek olmazsa olmaz bir koşuldur.
Oysa, üniversitelerin üst yöneticileri başta gelmek üzere, ebeveynlerin, öğrencilerin, yazılı-sözlü basının, sosyal medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmında, İngilizce’ye karşı yaygın sosyal talep karşısında ve bu dilin yabancı bir dil olarak öğretim ve öğrenimi alanında yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar sonucunda büyük bir yanılgıya düşülmekte, sanki İngilizceyle eğitim yapılırsa bu sorunların üstesinden gelineceği zannedilmektedir.
Böylesi bir bilinçsizlik, İngilizceyle eğitim adı altında başarısızlıkla yürütülen, verimsiz, göstermelik, öğrencilerin öğrenme, analitik düşünme ve yaratıcılığını engelleyici sakıncalı bir eğitim uygulamasına maalesef yol açmıştır.
Ne Türkçe ne İngilizce
Daha da vahimi, yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde okuyan öğrencilerin birçoğunun ne Türkçe ne de İngilizce olan, bir dilsel sistemden yoksun, ne olduğu belirsiz ve anlaşılması güç yapay bir ifade türü kullanmaya itilmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, bugün yükseköğretimde sadece “İngilizce Eğitimi” veya ”İngilizceyle Eğitim” sorunu” değil, ciddi boyutlarda bir “dil sorunu” yaşanıyor. “Dil” olmayınca “düşünme” de olamaz. Bu durum Türk ulusuna ve yetişmekte olan genç kuşağa yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Dil devrimini gerçekleştiren toplum
Unutulmamalıdır ki, Türk toplumu Cumhuriyetle birlikte dil devrimini gerçekleştirmiş bir toplumdur. Atatürk’ün söylediği üzere, “Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir… Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Ne var ki, bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce’yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır.
- Bu durumu düzeltmek için ne yapılıyor?
Türkiye’de yabancı dil eğitiminin önemi ve bu alanda yaşanan sorunlar, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, kamuoyunun gündeminden düşmemiştir. Çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen, hatta Türkçeyi bile bir yana iterek yükseköğretimde yabancı dille eğitim yapılmasına kadar giden uygulamalara başvurulmasına rağmen, bu alanda bugün hala ciddi boyutlarda sorun yaşanmaktadır. Öylesine ki, yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk Yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz.
1960’dan beri aydınlar yabancı dille eğitimin sakıncalarını anlatıyor
1960 yılından günümüze kadar birçok değerli aydın, yazar, düşünür, eğitimci, bilim adamı tarafından yabancı dille eğitimin sakıncalarını dile getiren çok sayıda ciddi ve haklı eleştiri yapıla gelmiştir.
Bunca yıldır yapılan eleştirilere rağmen, özellikle vakıf üniversitelerinin büyük bir çoğunluğu, bu durumu adeta bir fırsat bilerek, İngilizce’ye olan yoğun talepten mevcut rekabet ortamı içerisinde pay kapabilmek için, uluslararası yabancı dil eğitimi ile ilgili kalite kriterlerini göz ardı ederek, İngilizceyle öğrenim görebilmeleri için bilimselliği tartışılamayacak, nesnel, uluslararası “olmazsa olmaz” dil ölçekleri düzeyine öğrencilerinin erişebilmelerine olanak sağlanmadan, öğrenci ve ebeveynlerine “uluslararası nitelikte bir eğitim” vaadiyle, hala “yabancı dille eğitim” yapma ısrarı içinde bulunmaktadırlar.
Bu nedenle, başta YÖK ve yazılı-görsel basın olmak üzere, rektörlere, üniversite üst yönetimlerine ve öğretim üyelerine bu konuda büyük sorumluluk düştüğü düşüncesindeyim.
- Peki önerileriniz nedir?
Türkiye’nin hem İngilizce öğretimi hem de İngilizce’yle eğitim konularında bir devlet politikası oluşturması, bunun da ulusal kültür ve eğitim birliğini koruyan, gerçekçi, ulusal çıkarları gözeten pedagojik uygulamaları içermesi hayati önem taşımaktadır.
Ancak, bugün bırakın ‘yabancı dile eğitimi’,’ yabancı dil eğitimi’ ile ilgili yükseköğretim bünyesindeki sorunlar o kadar ağırdır ki, bugün yükseköğretimde Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yabancı dille eğitim uygulamasını gereğiyle gerçekleştirmek mümkün değildir.
Eğitim sistemimizde yaşanan “dil sorunu” ile ilgili çözüm önerilerini yakında yayınlanacak “Cumhuriyet’in 100. Yılına 8 kala Yabancı Dilde ve Türkçede Eğitim Sorunu” başlıklı kitabımda maddeler halinde öncelik sırasına göre ayrıntılı bir şekilde ele almaktayım. Bu ayrıntılar o kadar çok ki, bu kitabımda bunlara ancak özet olarak değinmekle yetiniyorum.
Türkçe eğitim temelinde uluslararası nitelikli İngilizce
Kısaca, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılması şarttır. Hem İngilizce hem de Türkçe eğitim faaliyetlerinin bir devlet politikası çerçevesinde müfredatları gözden geçirilmelidir. Yabancı dille eğitim yerine Türkçe eğitim temelinde uluslararası nitelikli bir “yabancı dil eğitimi” planlanmalı, yeni düzenlemelerde yabancı dil eğitimine özgü akademik ve idari yönetiminin, ulusal kalite ve denetim sisteminin, uluslararası sınav ölçeklerinin, üniversitelerdeki öğretmen yetiştirme programlarının kuramsal düzeyde akademik nitelikli bir eğitim olmak yerine ağırlıklı olarak pratiğe dayalı ve eğiticilik becerilerini geliştiren bir mesleki eğitim sağlanabilmesine zemin hazırlanmalıdır.
KAYNAK: T24
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
'Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi' adlı kitabın yazarı Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılmasının şart olduğunu söyleyerek, Türkiye’de eğitim bilincinin, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersiz olduğunu savundu.
Devlet Üstün Hizmet Madalyası sahibi, Londra Üniversitesi’nde “Uygulamalı Dilbilim ve Yabancı Dil Eğitimi” alanında doktora eğitimi, Cambridge Üniversitesi’nde öğretim üyeliği ve The Cambridge Centre for Languages, Sawston Hall’un 22 yıl kurucu direktörlüğünü yürüten Prof. Dr. Sinan Baynaktaroğlu “Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi” adıyla çıkan kitabıyla ilgili T24’ün sorularını yanıtladı.
- “Türkiye’de Yabancı Dil Eğitimi” adıyla yeni çıkan kitabınızın alt başlığını “Beklentiler”, “Gerçekler” ve “Öneriler” sözcükleriyle belirlemişiniz. Bunların içeriklerini bize özetler misiniz?
‘Gerçekler’den başlayalım. İngilizceyi ele alırsak, 1780 yılında ABD’nin 2. Başkanı John Adams, Amerikan Kongre’sine bir “Amerikan Akademisi’nin kurulmasını önerirken şöyle bir kehanette bulunuyor: “İngilizcenin yazgısı, gelecek ve onu izleyen yüzyıllarda, Latincenin geçen yüzyıllarda, ya da Fransızcanın bu yüzyılda olduğundan daha da yaygın bir dünya dili haline gelmektir”. Bu kehanetini de Amerika’nın o zamanlar hızla çoğalan nüfusunu, tüm dünya ülkeleri ile bağlantılarını ve İngiliz İmparatorluğu’nun da desteğine dayandırıyor. İngilizcenin küresel yayılımı önünde hiçbir gücün duramayacağını söylüyor.
İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda İngilizcenin küresel yayılımının geldiği durum şudur: 20. yüzyıldan beri dünya ekonomisine liberalizmin/neo-liberalizmin hakim olması üzerine, İngilizce, teknolojik gelişmelerin de desteğiyle, dünya ülkelerinin adeta “ortak dili” (lingua franca) olmuş ve uluslararası bir iletişim aracı haline gelmiştir.
Dünyada her dört kişiden biri İngilizce konuşuyor
Kısaca, liberal ekonominin başlattığı küreselleşme süreci, bu büyük rakamlardan da anlaşılıyor ki, İngilizce aracılığıyla yürütülmektedir. Günümüzde, 1.75 milyar insan (dünyada her dört kişiden biri) İngilizce konuşmakta ve 2020 yılı itibariyle bu sayının 2 milyara, 2040 yılı itibariyle de 3 milyara (yaklaşık olarak dünya nüfusunun %40’ına) ulaşacağı tahmin edilmektedir.
Durum böyle olunca, küresel liberal ekonominin bir uzantısı olarak, bugün dünyada İngilizce öğrenimine karşı çok yoğun bir talep doğmuş ve neticede özellikle yükseköğretim alanındaki kıyasıya rekabet ortamında, “İngilizceyle Eğitim” dünya üniversitelerinde hızla yaygınlaşmıştır. Örneğin, 2002 yılı itibariyle 19 Avrupa Birliği ülkesinde (İngiltere ve İrlanda dışında) toplam 560 Yüksek Lisans programı İngilizceyle yapılırken, 2012 yılında 11 AB ülkesinde bu rakamın 6800’e ulaştığını görüyoruz.
AB ülkelerinde İngilizce eğitim ‘araç’ olarak uygulanıyor
Ancak bu ülkeler, eğitim programlarında ‘İngilizceyle Eğitim’i benimserlerken, bunu bir “amaç” olarak değil, ulusal gereksinimleri çerçevesinde bir “araç” olarak uygulamaktadırlar. Çıkarları doğrultusunda bir “araç” olarak bilinçli bir şekilde uygulamaktadırlar.
- Türkiye’deki durum nedir?
Türkiye’de maalesef toplumumuzun eğitim bilinci, ‘yabancı dille eğitim’ ile ‘yabancı dil eğitimi’ arasındaki farkı yeterince anlamak bakımından yetersizdir. İngilizceyle eğitim bir İngilizce öğretim-öğrenim yöntemi değildir. Bu bilimsel bir gerçektir. Bunlar birbirinden nitelik ve yöntem bakımından farklı iki ayrı eğitim faaliyetleridir.
Her şeyden önce, İngilizceyle eğitim yapabilmek için İngilizceyi uluslararası sınav ölçeklerine göre ileri düzeyde en az B2-C1 düzeyinde edinebilmek olmazsa olmaz bir koşuldur.
Oysa, üniversitelerin üst yöneticileri başta gelmek üzere, ebeveynlerin, öğrencilerin, yazılı-sözlü basının, sosyal medyanın ve sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmında, İngilizce’ye karşı yaygın sosyal talep karşısında ve bu dilin yabancı bir dil olarak öğretim ve öğrenimi alanında yaşanan sorunlar ve başarısızlıklar sonucunda büyük bir yanılgıya düşülmekte, sanki İngilizceyle eğitim yapılırsa bu sorunların üstesinden gelineceği zannedilmektedir.
Böylesi bir bilinçsizlik, İngilizceyle eğitim adı altında başarısızlıkla yürütülen, verimsiz, göstermelik, öğrencilerin öğrenme, analitik düşünme ve yaratıcılığını engelleyici sakıncalı bir eğitim uygulamasına maalesef yol açmıştır.
Ne Türkçe ne İngilizce
Daha da vahimi, yabancı dille eğitim yapan üniversitelerde okuyan öğrencilerin birçoğunun ne Türkçe ne de İngilizce olan, bir dilsel sistemden yoksun, ne olduğu belirsiz ve anlaşılması güç yapay bir ifade türü kullanmaya itilmiş olmalarıdır. Bunun sonucu olarak da, bugün yükseköğretimde sadece “İngilizce Eğitimi” veya ”İngilizceyle Eğitim” sorunu” değil, ciddi boyutlarda bir “dil sorunu” yaşanıyor. “Dil” olmayınca “düşünme” de olamaz. Bu durum Türk ulusuna ve yetişmekte olan genç kuşağa yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Dil devrimini gerçekleştiren toplum
Unutulmamalıdır ki, Türk toplumu Cumhuriyetle birlikte dil devrimini gerçekleştirmiş bir toplumdur. Atatürk’ün söylediği üzere, “Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir… Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” Ne var ki, bugün bilinçsiz bir iyimserlikle yaptığımız İngilizce’yle eğitim uygulamasının Türk eğitim sistemi ve Türk dili üzerinde yarattığı somut, olumsuz ve sakıncalı sonuçları ortadadır.
- Bu durumu düzeltmek için ne yapılıyor?
Türkiye’de yabancı dil eğitiminin önemi ve bu alanda yaşanan sorunlar, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, kamuoyunun gündeminden düşmemiştir. Çok büyük kaynakların sarf edilmesine rağmen, hatta Türkçeyi bile bir yana iterek yükseköğretimde yabancı dille eğitim yapılmasına kadar giden uygulamalara başvurulmasına rağmen, bu alanda bugün hala ciddi boyutlarda sorun yaşanmaktadır. Öylesine ki, yapılan istismarlar neticesinde kanayan bir yara haline gelen bugünkü durumun Türk Yükseköğretiminin kalite düzeyini tehdit ettiğini acı bir gerçek olarak ifade edebiliriz.
1960’dan beri aydınlar yabancı dille eğitimin sakıncalarını anlatıyor
1960 yılından günümüze kadar birçok değerli aydın, yazar, düşünür, eğitimci, bilim adamı tarafından yabancı dille eğitimin sakıncalarını dile getiren çok sayıda ciddi ve haklı eleştiri yapıla gelmiştir.
Bunca yıldır yapılan eleştirilere rağmen, özellikle vakıf üniversitelerinin büyük bir çoğunluğu, bu durumu adeta bir fırsat bilerek, İngilizce’ye olan yoğun talepten mevcut rekabet ortamı içerisinde pay kapabilmek için, uluslararası yabancı dil eğitimi ile ilgili kalite kriterlerini göz ardı ederek, İngilizceyle öğrenim görebilmeleri için bilimselliği tartışılamayacak, nesnel, uluslararası “olmazsa olmaz” dil ölçekleri düzeyine öğrencilerinin erişebilmelerine olanak sağlanmadan, öğrenci ve ebeveynlerine “uluslararası nitelikte bir eğitim” vaadiyle, hala “yabancı dille eğitim” yapma ısrarı içinde bulunmaktadırlar.
Bu nedenle, başta YÖK ve yazılı-görsel basın olmak üzere, rektörlere, üniversite üst yönetimlerine ve öğretim üyelerine bu konuda büyük sorumluluk düştüğü düşüncesindeyim.
- Peki önerileriniz nedir?
Türkiye’nin hem İngilizce öğretimi hem de İngilizce’yle eğitim konularında bir devlet politikası oluşturması, bunun da ulusal kültür ve eğitim birliğini koruyan, gerçekçi, ulusal çıkarları gözeten pedagojik uygulamaları içermesi hayati önem taşımaktadır.
Ancak, bugün bırakın ‘yabancı dile eğitimi’,’ yabancı dil eğitimi’ ile ilgili yükseköğretim bünyesindeki sorunlar o kadar ağırdır ki, bugün yükseköğretimde Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yabancı dille eğitim uygulamasını gereğiyle gerçekleştirmek mümkün değildir.
Eğitim sistemimizde yaşanan “dil sorunu” ile ilgili çözüm önerilerini yakında yayınlanacak “Cumhuriyet’in 100. Yılına 8 kala Yabancı Dilde ve Türkçede Eğitim Sorunu” başlıklı kitabımda maddeler halinde öncelik sırasına göre ayrıntılı bir şekilde ele almaktayım. Bu ayrıntılar o kadar çok ki, bu kitabımda bunlara ancak özet olarak değinmekle yetiniyorum.
Türkçe eğitim temelinde uluslararası nitelikli İngilizce
Kısaca, bugün orta ve yükseköğretim bünyesindeki İngilizce ve Türkçe eğitiminin titizlikle yeniden yapılandırılması şarttır. Hem İngilizce hem de Türkçe eğitim faaliyetlerinin bir devlet politikası çerçevesinde müfredatları gözden geçirilmelidir. Yabancı dille eğitim yerine Türkçe eğitim temelinde uluslararası nitelikli bir “yabancı dil eğitimi” planlanmalı, yeni düzenlemelerde yabancı dil eğitimine özgü akademik ve idari yönetiminin, ulusal kalite ve denetim sisteminin, uluslararası sınav ölçeklerinin, üniversitelerdeki öğretmen yetiştirme programlarının kuramsal düzeyde akademik nitelikli bir eğitim olmak yerine ağırlıklı olarak pratiğe dayalı ve eğiticilik becerilerini geliştiren bir mesleki eğitim sağlanabilmesine zemin hazırlanmalıdır.
KAYNAK: T24
Son Güncelleme: Pazartesi, 09 Kasım 2015 17:43
Gösterim: 2818
Üniversite eğitimini ODTÜ İşletme Bölümü’nde tamamladığını belirten Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye Genel Müdür ve CEO’su Orhan Özer, iş hayatı boyunca işletme mezunu olmanın dezavantajını değil tam aksine pek çok açıdan avantajlarını yaşadığını söylüyor. Özer, “Otomotiv sektöründe ve her sektörde işletme mezunlarına yer var. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı ortamda oluşturduğu katma değerdir” diyor.
Eğitim hayatınız nasıl geçti? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
Galatasaray Lisesi’ni bitirdim. Üniversite eğitimimi ODTÜ İşletme Bölümü’nde tamamladım. Ailem Bursa’da yaşadığı için tahsil hayatıma 12 yaşından itibaren yatılı devam ettim. Bütün öğrenim hayatım boyunca başarılı, çalışkan, araştırıcı ve disiplinli bir öğrenciydim.
Başarısızlık olarak, Galatasaray Lisesi’nde hazırlık senesinde Fransızca öğrenirken hayli zorlandığımı hatırlıyorum. Bunda çocuk denilecek bir yaşta aile ortamından yatılı okula geçişin getirdiği ortam değişikliği ile ilişkilendiriyorum.
Üniversite yılları da dönem itibarıyla kolay olmayan yıllardı ancak ben kişisel olarak pek fazla zorluk yaşamadım. Çizgisi belli ve çalışmayı amaç edinmiş biri olarak ciddi bir rahatsızlık duymadım. Kendimi bütün eğitim hayatım boyunca yaptığım gibi, tamamıyla okula, derslerime odakladığımı hatırlıyorum. Tüm üniversite dönemim boyunca okulun yurtlarında kaldım. Yurt hayatının kişiliğin gelişimine çok katkısı olduğunu düşünüyorum, tek başına mücadele etmeyi, ayaklarınızın üzerinde durmayı, hayata daha bilinçli bakmayı öğreniyorsunuz.
Üniversite yıllarımda Cumartesi günleri haricinde tüm diğer günlerim okula ve derslere konsantre olarak geçerdi. Açıkçası, şimdi doğru olup olmadığını tartışabileceğim ölçüde bir konsantrasyon idi. Spor aktiviteleri dışında fazla bir sosyalleşme çabası içinde olmazdım.
1982 yılında ODTÜ İşletmeden mezun oldum ve aynı yıl iş hayatına atıldım. Öğrenim hayatımda çok çalışırdım, iş hayatımda daha da çok çalışıyorum. Başarının böyle geldiğine inanıyorum.
Hangi derslerde başarılı, hangi dersler de başarısızdınız?
Derslerde daha çok matematiksel ve somut konularda başarılı idim; okuma ağırlıklı dersler tercihimde pek ön sırada değildi.
ÇALIŞKAN VE BAŞARILI BİR ÇOCUKTUM
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz? Ayrıca çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Çocukluğum, normal gelir düzeyinde bir ailede geçti. İki ağabeyim üniversitede okurken ben daha ilkokulda idim, onların yönlendirmeleri, beni teşvik etmeleri oldukça önemliydi. Çalışkan ve başarılı bir çocuktum ve herkes başarılı bir hayatım olmasını bekliyordu.
İş hayatıma otomotiv sektöründe başladım. Bu kendi seçimimdi. Sonraki tercihlerim de otomotiv sektöründe ve üst düzey yöneticilik pozisyonundaydı. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı kalıplar içerisinden kurtulup, geniş düşünmesi, öğrenmek konusunda çok istekli olması ve her alanda kendini yetiştirebilmesidir.
Galatasaray Lisesi’nden sonra, ODTÜ’de İşletme okumuşsunuz. İşletmeyi seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
İşletme bölümünü seçmemin nedeni, profesyonel iş hayatında bulunmak isteyişimdir. Profesyonellikte kontrollü risk alırsınız. Aynı zamanda girişimcilik yönünüzü de geliştirebilirsiniz. Tüm bu özellikler, benim kişilik özelliklerimle örtüştüğünden, bu alanda eğitim almayı ve üzerine kariyerimi inşa etmeyi tercih ettim. İş hayatım boyunca işletme mezunu olmanın dezavantajını değil tam aksine pek çok açıdan avantajlarını yaşadım. Otomotiv sektöründe ve her sektörde işletme mezunlarına yer var. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı ortamda oluşturduğu katma değerdir.
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı? Bu öğretmenizle ilgili düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?
Öncelikle, ilkokulda haksızlığa uğradığım bir dönemde beni anlayıp, kol kanat geren ve beni bugünlere getiren ilk motivasyonumu aşılayan Sayın Sevim Yazıcıoğlu’na minnet borcumu vurgulamak isterim.
Üniversite’den ise, bütün arkadaşlarımız tarafından rahmetle anılan Muhan Soysal hocamız hepimize, yöneticilik konusunda önemli dersler ve vizyon vermişti. Birinci sınıfta ve dördüncü sınıfta işletme, strateji gibi dersler veren hocamızın hiç sınav yaptığını hatırlamıyorum. Sınıftaki tartışmalara katılımınız ve yaklaşımlarınızı dikkate alarak not verir, bizleri düşünmeye, yönetici olmaya yönlendirirdi. Ondan çok şey öğrendik.
TOYOTA GENÇLER İÇİN MÜKEMMEL BİR ADRES
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz? Ayrıca şirketinizde çalışan yeni mezunların oranı nedir? Bilgi verebilir misiniz?
Şirketimiz Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye, özellikle iş deneyimi olmayan veya 1-2 yıllık iş tecrübesi olan gençlerimiz için mükemmel bir adres. Toyota’da kendilerini çok geliştirebilecekleri bir ortam var. Bu yeni mezun, iş tecrübesi olmamış gençlerimiz için harika bir fırsat. Toyota’nın en önemli yönetim felsefesi olan Toyota Way ve üretim felsefesi olan Toyota Üretim Sistemi (TPS), dünya literatürlerinde ders olarak öğretilecek seviyede mükemmel bir prensipler dizisidir. Bu prensipler doğrultusunda bütün gelişim imkanlarını bizzat yaşayarak, dünyanın en büyük şirketlerinden birinde işlerini yaparken öğrenme şansına sahip olacaklarından, gençler için Toyota’da çalışmanın iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Bizim işe alım politikamız, hem üretimde hem de mühendislik ve diğer idari bölümlerde özellikle yeni mezun arkadaşlarımızı istihdam etmek üzerine kuruludur. İnsana yatırıma çok önem verdiğimiz için şirketimizde eğitim faaliyetleri süreklidir. Hem mesleki hem de yetkinlik geliştirici eğitimlerle çalışanlarımızın gelişimine katkıda bulunuyoruz. Çalışanlarımız işe girdikleri andan itibaren sürekli eğitimlerle gelişirler. Ayrıca Toyota içinde yaşayıp, yalın yönetim kültürünü hazmederler.
Türk eğitim sisteminin temel sorunları sizce nelerdir? Bu sorunlara nasıl çözümler üretilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
2002 yılında Brüksel’de bulunan Avrupa Merkezimize transfer olarak, 2008 Haziran ayına kadar Mali grup ve Bilgi İşlem gurubundan sorumlu Toyota Avrupa Başkan Yardımcısı olarak çalıştım. Avrupa’da geçirdiğim bu altı yıl boyunca bir şeyi çok net gözlemledim.
Kurumlarda finansal olarak gerekli ortamlar oluşturulamamış ama bizim çocuklarımız çok iyi; öğrenmeye ve gelişmeye çok açık. Bence üniversiteler arasında eğitim kalitesi açısından uçurumlar olmayacak şekilde imkanlar daha iyi seviyelere getirilirse, her şeyin daha da iyi olacağına inanıyorum. İlave olarak gençlerimize kendilerine güvenmeyi, kimseden daha aşağıda olmadıklarını anlatmayı çok önemsiyorum. Bence gerçek olan da, budur.
KIZLARIMA DANIŞMANLIK YAPMAYI HOBİ HALİNE GETİRDİM
Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz? İş ve aile dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Yapabildiğim aktivitelerin başında doğada veya spor salonunda yürüyüş yapmak ve kitap okumak geliyor. Daha çok araştırma veya çeşitli öykülerden oluşan Türk ve Dünya edebiyatından yazarların eserlerini okumaktan hoşlanıyorum. Tekstil işi ile uğraşan kızlarıma iş ortamlarında yardımcı olabilmek adına onlara danışmanlık yapmayı da hobi haline getirdim diyebilirim. Gençlere mesaj ve moral vermeyi seviyorum. Üniversitelerden çağırdıklarında da programım elverdiğince gitmeye gayret ediyorum. Yurt dışında da uzun bir süre çalıştığım için bizim insanımızın kapasitesini, kimseleri gözümüzde büyütmememiz gerektiğini biliyorum ve gençlerimizi kendilerine güvenmeleri, başkaları karşısında kendi değerlerinin farkında olmaları konusunda bilgilendirmeye çalışıyorum.
Hafta içi şirketimiz Adapazarı’nda olduğu için, fabrika alanımız içinde misafirhanemiz var, orada kalıyorum. Sadece hafta sonları İstanbul’a evime gidebiliyorum. Dolayısıyla en büyük handikabımız, ailece yeterince görüşememek diyebilirim. Ben, iş için aile hayatımdan fedakarlık yapmaya hala devam ediyorum.
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
Daha önce de belirttiğim gibi; eğer başarılıysam, başarımı çalışmama, disiplinli ve özverili, düzenli olmama borçluyum. İş- yaşam dengesi özellikle kariyerin başında ve hatta sonrasında da fedakarlıklar gerektiriyor. İş hayatında sadece şansıyla bir yerlere gelen kişi sayısının çok olduğuna inanmıyorum, hatta şanstan öte şansızlıklar olabilir. Bunu da pes etmeden işinizi en iyi şekilde yapmaya devam ederek aşabilirsiniz.
Ben gerek iş ve gerekse özel hayatımda alçakgönüllü olmaktan, dürüst olmaktan, açık olmaktan, şeffaf olmaktan hiçbir zarar görmedim. Kendinizi geliştireceksiniz, donatacaksınız. Böylelikle siz kişilik olarak mütevazı olsanız da, varlığınız güçlü olacaktır.
CUMHURİYET SAYESİNDE ÖZGÜR VE UYGAR BİR ÜLKEDE YAŞIYORUZ
Cumhuriyet ve Atatürk hakkındaki düşüncelerinizi iletebilir misiniz? Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte eğitimde gerçekleştirilen devrimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? O dönemde getirilen değişikliklerden sizce en önemlileri hangileriydi, neden?
Öncelikle içinde bulunduğumuz ay Ekim olduğundan, herkesin Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarım. Cumhuriyet, en basit tanımıyla gücünü halktan alan bir yönetim şeklidir. Çocukluktan itibaren öğrendiğimiz gibi, halkın kendi kendisini yönetme biçimidir. İnsan onuruna en çok yakışan yönetim şeklidir.
Ülkemizi “çağdaş uygarlık seviyesi”ne çıkartmak, hatta bu seviyeyi de aşmak üzere eğitim başta olmak üzere, hukuk, ekonomi, kültür- sanat ve toplumsal alanlarda gerçekleştirilen düzenlemelerle bugün uygar, özgür ve daha refah bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bunları Atatürk’e ve onunla birlikte o günlerde mücadele eden ve sonrasında bugün ülkemizi daha iyi yerlere getirmek için gece gündüz uğraşan devlet büyüklerimize, yöneticilerimize borçluyuz. Hepsini saygıyla ve minnetle anıyorum.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Üniversite eğitimini ODTÜ İşletme Bölümü’nde tamamladığını belirten Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye Genel Müdür ve CEO’su Orhan Özer, iş hayatı boyunca işletme mezunu olmanın dezavantajını değil tam aksine pek çok açıdan avantajlarını yaşadığını söylüyor. Özer, “Otomotiv sektöründe ve her sektörde işletme mezunlarına yer var. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı ortamda oluşturduğu katma değerdir” diyor.
Eğitim hayatınız nasıl geçti? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
Galatasaray Lisesi’ni bitirdim. Üniversite eğitimimi ODTÜ İşletme Bölümü’nde tamamladım. Ailem Bursa’da yaşadığı için tahsil hayatıma 12 yaşından itibaren yatılı devam ettim. Bütün öğrenim hayatım boyunca başarılı, çalışkan, araştırıcı ve disiplinli bir öğrenciydim.
Başarısızlık olarak, Galatasaray Lisesi’nde hazırlık senesinde Fransızca öğrenirken hayli zorlandığımı hatırlıyorum. Bunda çocuk denilecek bir yaşta aile ortamından yatılı okula geçişin getirdiği ortam değişikliği ile ilişkilendiriyorum.
Üniversite yılları da dönem itibarıyla kolay olmayan yıllardı ancak ben kişisel olarak pek fazla zorluk yaşamadım. Çizgisi belli ve çalışmayı amaç edinmiş biri olarak ciddi bir rahatsızlık duymadım. Kendimi bütün eğitim hayatım boyunca yaptığım gibi, tamamıyla okula, derslerime odakladığımı hatırlıyorum. Tüm üniversite dönemim boyunca okulun yurtlarında kaldım. Yurt hayatının kişiliğin gelişimine çok katkısı olduğunu düşünüyorum, tek başına mücadele etmeyi, ayaklarınızın üzerinde durmayı, hayata daha bilinçli bakmayı öğreniyorsunuz.
Üniversite yıllarımda Cumartesi günleri haricinde tüm diğer günlerim okula ve derslere konsantre olarak geçerdi. Açıkçası, şimdi doğru olup olmadığını tartışabileceğim ölçüde bir konsantrasyon idi. Spor aktiviteleri dışında fazla bir sosyalleşme çabası içinde olmazdım.
1982 yılında ODTÜ İşletmeden mezun oldum ve aynı yıl iş hayatına atıldım. Öğrenim hayatımda çok çalışırdım, iş hayatımda daha da çok çalışıyorum. Başarının böyle geldiğine inanıyorum.
Hangi derslerde başarılı, hangi dersler de başarısızdınız?
Derslerde daha çok matematiksel ve somut konularda başarılı idim; okuma ağırlıklı dersler tercihimde pek ön sırada değildi.
ÇALIŞKAN VE BAŞARILI BİR ÇOCUKTUM
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz? Ayrıca çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Çocukluğum, normal gelir düzeyinde bir ailede geçti. İki ağabeyim üniversitede okurken ben daha ilkokulda idim, onların yönlendirmeleri, beni teşvik etmeleri oldukça önemliydi. Çalışkan ve başarılı bir çocuktum ve herkes başarılı bir hayatım olmasını bekliyordu.
İş hayatıma otomotiv sektöründe başladım. Bu kendi seçimimdi. Sonraki tercihlerim de otomotiv sektöründe ve üst düzey yöneticilik pozisyonundaydı. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı kalıplar içerisinden kurtulup, geniş düşünmesi, öğrenmek konusunda çok istekli olması ve her alanda kendini yetiştirebilmesidir.
Galatasaray Lisesi’nden sonra, ODTÜ’de İşletme okumuşsunuz. İşletmeyi seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
İşletme bölümünü seçmemin nedeni, profesyonel iş hayatında bulunmak isteyişimdir. Profesyonellikte kontrollü risk alırsınız. Aynı zamanda girişimcilik yönünüzü de geliştirebilirsiniz. Tüm bu özellikler, benim kişilik özelliklerimle örtüştüğünden, bu alanda eğitim almayı ve üzerine kariyerimi inşa etmeyi tercih ettim. İş hayatım boyunca işletme mezunu olmanın dezavantajını değil tam aksine pek çok açıdan avantajlarını yaşadım. Otomotiv sektöründe ve her sektörde işletme mezunlarına yer var. Başarıda en önemli etken kişinin çalıştığı ortamda oluşturduğu katma değerdir.
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı? Bu öğretmenizle ilgili düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?
Öncelikle, ilkokulda haksızlığa uğradığım bir dönemde beni anlayıp, kol kanat geren ve beni bugünlere getiren ilk motivasyonumu aşılayan Sayın Sevim Yazıcıoğlu’na minnet borcumu vurgulamak isterim.
Üniversite’den ise, bütün arkadaşlarımız tarafından rahmetle anılan Muhan Soysal hocamız hepimize, yöneticilik konusunda önemli dersler ve vizyon vermişti. Birinci sınıfta ve dördüncü sınıfta işletme, strateji gibi dersler veren hocamızın hiç sınav yaptığını hatırlamıyorum. Sınıftaki tartışmalara katılımınız ve yaklaşımlarınızı dikkate alarak not verir, bizleri düşünmeye, yönetici olmaya yönlendirirdi. Ondan çok şey öğrendik.
TOYOTA GENÇLER İÇİN MÜKEMMEL BİR ADRES
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz? Ayrıca şirketinizde çalışan yeni mezunların oranı nedir? Bilgi verebilir misiniz?
Şirketimiz Toyota Otomotiv Sanayi Türkiye, özellikle iş deneyimi olmayan veya 1-2 yıllık iş tecrübesi olan gençlerimiz için mükemmel bir adres. Toyota’da kendilerini çok geliştirebilecekleri bir ortam var. Bu yeni mezun, iş tecrübesi olmamış gençlerimiz için harika bir fırsat. Toyota’nın en önemli yönetim felsefesi olan Toyota Way ve üretim felsefesi olan Toyota Üretim Sistemi (TPS), dünya literatürlerinde ders olarak öğretilecek seviyede mükemmel bir prensipler dizisidir. Bu prensipler doğrultusunda bütün gelişim imkanlarını bizzat yaşayarak, dünyanın en büyük şirketlerinden birinde işlerini yaparken öğrenme şansına sahip olacaklarından, gençler için Toyota’da çalışmanın iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum.
Bizim işe alım politikamız, hem üretimde hem de mühendislik ve diğer idari bölümlerde özellikle yeni mezun arkadaşlarımızı istihdam etmek üzerine kuruludur. İnsana yatırıma çok önem verdiğimiz için şirketimizde eğitim faaliyetleri süreklidir. Hem mesleki hem de yetkinlik geliştirici eğitimlerle çalışanlarımızın gelişimine katkıda bulunuyoruz. Çalışanlarımız işe girdikleri andan itibaren sürekli eğitimlerle gelişirler. Ayrıca Toyota içinde yaşayıp, yalın yönetim kültürünü hazmederler.
Türk eğitim sisteminin temel sorunları sizce nelerdir? Bu sorunlara nasıl çözümler üretilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
2002 yılında Brüksel’de bulunan Avrupa Merkezimize transfer olarak, 2008 Haziran ayına kadar Mali grup ve Bilgi İşlem gurubundan sorumlu Toyota Avrupa Başkan Yardımcısı olarak çalıştım. Avrupa’da geçirdiğim bu altı yıl boyunca bir şeyi çok net gözlemledim.
Kurumlarda finansal olarak gerekli ortamlar oluşturulamamış ama bizim çocuklarımız çok iyi; öğrenmeye ve gelişmeye çok açık. Bence üniversiteler arasında eğitim kalitesi açısından uçurumlar olmayacak şekilde imkanlar daha iyi seviyelere getirilirse, her şeyin daha da iyi olacağına inanıyorum. İlave olarak gençlerimize kendilerine güvenmeyi, kimseden daha aşağıda olmadıklarını anlatmayı çok önemsiyorum. Bence gerçek olan da, budur.
KIZLARIMA DANIŞMANLIK YAPMAYI HOBİ HALİNE GETİRDİM
Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz? İş ve aile dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Yapabildiğim aktivitelerin başında doğada veya spor salonunda yürüyüş yapmak ve kitap okumak geliyor. Daha çok araştırma veya çeşitli öykülerden oluşan Türk ve Dünya edebiyatından yazarların eserlerini okumaktan hoşlanıyorum. Tekstil işi ile uğraşan kızlarıma iş ortamlarında yardımcı olabilmek adına onlara danışmanlık yapmayı da hobi haline getirdim diyebilirim. Gençlere mesaj ve moral vermeyi seviyorum. Üniversitelerden çağırdıklarında da programım elverdiğince gitmeye gayret ediyorum. Yurt dışında da uzun bir süre çalıştığım için bizim insanımızın kapasitesini, kimseleri gözümüzde büyütmememiz gerektiğini biliyorum ve gençlerimizi kendilerine güvenmeleri, başkaları karşısında kendi değerlerinin farkında olmaları konusunda bilgilendirmeye çalışıyorum.
Hafta içi şirketimiz Adapazarı’nda olduğu için, fabrika alanımız içinde misafirhanemiz var, orada kalıyorum. Sadece hafta sonları İstanbul’a evime gidebiliyorum. Dolayısıyla en büyük handikabımız, ailece yeterince görüşememek diyebilirim. Ben, iş için aile hayatımdan fedakarlık yapmaya hala devam ediyorum.
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
Daha önce de belirttiğim gibi; eğer başarılıysam, başarımı çalışmama, disiplinli ve özverili, düzenli olmama borçluyum. İş- yaşam dengesi özellikle kariyerin başında ve hatta sonrasında da fedakarlıklar gerektiriyor. İş hayatında sadece şansıyla bir yerlere gelen kişi sayısının çok olduğuna inanmıyorum, hatta şanstan öte şansızlıklar olabilir. Bunu da pes etmeden işinizi en iyi şekilde yapmaya devam ederek aşabilirsiniz.
Ben gerek iş ve gerekse özel hayatımda alçakgönüllü olmaktan, dürüst olmaktan, açık olmaktan, şeffaf olmaktan hiçbir zarar görmedim. Kendinizi geliştireceksiniz, donatacaksınız. Böylelikle siz kişilik olarak mütevazı olsanız da, varlığınız güçlü olacaktır.
CUMHURİYET SAYESİNDE ÖZGÜR VE UYGAR BİR ÜLKEDE YAŞIYORUZ
Cumhuriyet ve Atatürk hakkındaki düşüncelerinizi iletebilir misiniz? Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte eğitimde gerçekleştirilen devrimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? O dönemde getirilen değişikliklerden sizce en önemlileri hangileriydi, neden?
Öncelikle içinde bulunduğumuz ay Ekim olduğundan, herkesin Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarım. Cumhuriyet, en basit tanımıyla gücünü halktan alan bir yönetim şeklidir. Çocukluktan itibaren öğrendiğimiz gibi, halkın kendi kendisini yönetme biçimidir. İnsan onuruna en çok yakışan yönetim şeklidir.
Ülkemizi “çağdaş uygarlık seviyesi”ne çıkartmak, hatta bu seviyeyi de aşmak üzere eğitim başta olmak üzere, hukuk, ekonomi, kültür- sanat ve toplumsal alanlarda gerçekleştirilen düzenlemelerle bugün uygar, özgür ve daha refah bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bunları Atatürk’e ve onunla birlikte o günlerde mücadele eden ve sonrasında bugün ülkemizi daha iyi yerlere getirmek için gece gündüz uğraşan devlet büyüklerimize, yöneticilerimize borçluyuz. Hepsini saygıyla ve minnetle anıyorum.
Son Güncelleme: Perşembe, 22 Ekim 2015 16:19
Gösterim: 2541

