Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Bugün, şair-yazar Rıfat Ilgaz'ın ölümünün 19'ncu yılı.
'Efsane kitap ve film 'Hababam Sınıfı'nın yazarı Rıfat Ilgaz 19 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı.
Rıfat Ilgaz, Türkiye'de toplumcu gerçekçiliğin en güçlü kalemlerinden birisi olan usta Türkiye mizahının da öncülerindendi.
Son şiiri
1980'li yıllarının çoğunu panellerde ve imza günlerinde geçiren Ilgaz için 1990'li yıllarda "plaketler" dönemi oldu. Son şiirini 19 Kasım 1991'de yazdı:
Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım
Hayatı
1911 yılında Kastamonu'nun Cide ilçesinde doğdu. Yedi kardeşin sonuncusu olan Ilgaz'ın doğum tarihi kesin olarak belli değildi. Nüfusa göre 7 Mayıs 1911 olan doğum tarihi, annesinin söylemesiyle "derin kar"dadır. Bu da, Ilgaz'ın demesiyle, 1910'un Şubat'ına rastlamaktadır. Ortaokuldayken liseye devam edip üniversite okumak istemesine ve öğretmenlerinin bu konuda onu desteklemesine rağmen babasının vefatı nedeniyle Kastamonu Muallim Mektebi'ne (öğretmen okulu) girdi. Mezun olduktan sonra Gerede ve Akçakoca'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Bolu'daki öğretmenliği sırasında ilk eşi Nuriye Hanım'la tanışıp evlendi (1931). 1932'de kızı Gönül doğdu. Daha sonra Gümüşova'ya başöğretmen olarak atandı. 1933 yılında askere alındıktan sonra ilk eşinden boşandı. 1936'da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümüne girdi ve 1938'de mezun oldu. İkinci eşi Rikkat Hanımla enstitüde tanıştı ve 1939'da evlendi. Bu evlilikten oğlu Aydın ve kızı Yıldız doğdu. Mezuniyetinden sonra Adapazarı'na atanan Ilgaz, vereme yakalandığı için öğretmenlik yapamadan buradan ayrıldı ve İstanbul Yakacık Sanatoryumuna yattı.
Kendi tayininden bir süre sonra eşi de İstanbul'a atandı. İstanbul'dayken hem KaragümrükOrtaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yapıyor hem de fakülte de felsefe okuyordu. II. Dünya Savaşı'na denk gelen bu dönemler daha sonra edebiyatında da oldukça etkili oldu. Örneğin savaş Karartma Geceleri romanının arka planında yoğun olarak hissedilmektedir. 1943 yılında Karagümrük Ortaokulunda bir öğretmenle kavga ettiği için Nişantaşı'na sürüldü. Aynı yıl ağabeyinin de bulunduğu Tosya'da deprem olunca oraya gitti ve daha sonra izlenimlerini gazete de yazdı. Ayrıca bir de bu deneyimi yansıtan Tosya Zelzelesi şiirini yazdı.
1944'ün Ocak ayında yayınladığı Sınıf kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu. Bir süre saklanan Ilgaz, 24 Mayıs 1944'te Birinci Şubeye teslim oldu. 6 aya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumuna yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de, sonunda 1947'de temelli olarak bu şansı kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu. Eşi Rikkat Hanım'dan 1949 yılında ayrıldı. Bu ayrılığı yazar şu şekilde açıklıyordu:
“ ...Rikkat Hanım'dan 1949 yılında ayrıldım. Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, iki de bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım komüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum. Ayrılmamız bundan oldu. ”
Bu yanıt bir bakıma dönemin hayat şartlarının yıpratıcılığının da altını çizmektedir. Bu süreçte hayatı dergi ve gazetecilik ile şiir yazarak geçiyordu. 1953 yılında Devam kitabı da toplatıldı ve yazar hakkında soruşturma açıldı. 27 Mayıs'tan hemen önce gönderilmesi planlanan sürgünden 27 Mayıs 1960 askeri müdahelesiyle kurtuldu. 1966'da Ilgaz'ın oyunlaştırdığı Hababam Sınıfı romanı Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969 yılında İstanbul Tiyatrosu'nda sahneye kondu. Aynı yıl Çatal Matal oyunu da Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.
1970 yılında yazar Afet Hanım'la evlendi ve 1971'de kızları Defne doğdu. Aynı yıl Basın Şeref Kartı aldı. Bu yıl ayrıca Sınıf Yayınları'nı kuran yazar kendi kitaplarını yayınlamaya başladı. İlk denendiğinde sansüre takılan Hababam Sınıfı, Umur Bugay'ın senaryosuyla sansürden geçti ve Ertem Eğilmez'in yönetmenliğinde çekildi. Fakat yazar bu durumdan hoşnut değildi, çünkü sansürden geçmeyi başaran senaryo eserin bütün toplumsal eleştirilerinden arıtılmış ve sadece eğlencelik bir komedi haline getirilmişti.
“ Onlar, Hababam Sınıfı'nın özüne saygı gösterilerek çevrilmiş filmler değildi. İçeriği bakımından, tezi bakımından aykırı. Ben eğitimi eleştiririm. Kopyacılığı, ezberciliği... Senaryoyu yazanlar öğrenci velilerine başlıyorlar çıkışmaya. Hemen dava açtım. ”
Filmin başarısından sonra 6 film daha yapıldı. 1974'te emekli olan Ilgaz, Cide'ye yerleşti. Zaten bir süredir eşinden ayrı yaşamaktaydı.12 Eylül (1980) döneminde Cide'de bulunan Rıfat Ilgaz sürekli tehdit ya da rahatsız ediliyordu. Örneğin, bir gün oturduğu evin karşısındaki binaya Rıfat Ilgaz evden atılmadığı takdirde evin taranacağına dair not asılır.
28 Mayıs 1981 gecesi Rıfat Ilgaz Yıldız Karayel romanını yazmaktayken gözaltına alındı.Gözleri bağlanarak ve zincirlenerek merkeze kadar yürütülen yazar, Kastamonu, Et Balık Kurumu mezbahasından bozma hapishaneye kondu. Doktor muayenesi isteyerek hastalığını kanıtlayınca jandarma tarafından Ballıdağ Sanatoryumuna yatırıldı. Gözaltına alınmasının belirli bir nedeni zaten bulunmamaktaydı ve genel sorgudan sonra serbest bırakıldı. Oğlu Aydın Ilgaz ile yaşamak üzere İstanbul'a döndü.
Öncelikli olarak şiir ve öykü olmak üzere yazmaya devam etti. Adına etkinlikler ve festivaller düzenlendi. Fikri Sağlar'ın Kültür Bakanlığı döneminde devlet tarafından bir çeşit itibar iadesi olacak şekilde Kültür Bakanlığı plaketi verildi.
2 Temmuz Sivas Madımak Olayı'nda başta yakın dostu Asım Bezirci olmak üzere birçok kişinin katledildiği haberine oldukça üzülen Ilgaz, bundan 5 gün sonra, 7 Temmuz 1993'te evinde vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na, Asım Bezirci'nin yanına defnedildi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Öne Çıkanlar
Bugün, şair-yazar Rıfat Ilgaz'ın ölümünün 19'ncu yılı.
'Efsane kitap ve film 'Hababam Sınıfı'nın yazarı Rıfat Ilgaz 19 yıl önce bugün aramızdan ayrıldı.
Rıfat Ilgaz, Türkiye'de toplumcu gerçekçiliğin en güçlü kalemlerinden birisi olan usta Türkiye mizahının da öncülerindendi.
Son şiiri
1980'li yıllarının çoğunu panellerde ve imza günlerinde geçiren Ilgaz için 1990'li yıllarda "plaketler" dönemi oldu. Son şiirini 19 Kasım 1991'de yazdı:
Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım
Hayatı
1911 yılında Kastamonu'nun Cide ilçesinde doğdu. Yedi kardeşin sonuncusu olan Ilgaz'ın doğum tarihi kesin olarak belli değildi. Nüfusa göre 7 Mayıs 1911 olan doğum tarihi, annesinin söylemesiyle "derin kar"dadır. Bu da, Ilgaz'ın demesiyle, 1910'un Şubat'ına rastlamaktadır. Ortaokuldayken liseye devam edip üniversite okumak istemesine ve öğretmenlerinin bu konuda onu desteklemesine rağmen babasının vefatı nedeniyle Kastamonu Muallim Mektebi'ne (öğretmen okulu) girdi. Mezun olduktan sonra Gerede ve Akçakoca'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Bolu'daki öğretmenliği sırasında ilk eşi Nuriye Hanım'la tanışıp evlendi (1931). 1932'de kızı Gönül doğdu. Daha sonra Gümüşova'ya başöğretmen olarak atandı. 1933 yılında askere alındıktan sonra ilk eşinden boşandı. 1936'da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat bölümüne girdi ve 1938'de mezun oldu. İkinci eşi Rikkat Hanımla enstitüde tanıştı ve 1939'da evlendi. Bu evlilikten oğlu Aydın ve kızı Yıldız doğdu. Mezuniyetinden sonra Adapazarı'na atanan Ilgaz, vereme yakalandığı için öğretmenlik yapamadan buradan ayrıldı ve İstanbul Yakacık Sanatoryumuna yattı.
Kendi tayininden bir süre sonra eşi de İstanbul'a atandı. İstanbul'dayken hem KaragümrükOrtaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yapıyor hem de fakülte de felsefe okuyordu. II. Dünya Savaşı'na denk gelen bu dönemler daha sonra edebiyatında da oldukça etkili oldu. Örneğin savaş Karartma Geceleri romanının arka planında yoğun olarak hissedilmektedir. 1943 yılında Karagümrük Ortaokulunda bir öğretmenle kavga ettiği için Nişantaşı'na sürüldü. Aynı yıl ağabeyinin de bulunduğu Tosya'da deprem olunca oraya gitti ve daha sonra izlenimlerini gazete de yazdı. Ayrıca bir de bu deneyimi yansıtan Tosya Zelzelesi şiirini yazdı.
1944'ün Ocak ayında yayınladığı Sınıf kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu. Bir süre saklanan Ilgaz, 24 Mayıs 1944'te Birinci Şubeye teslim oldu. 6 aya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumuna yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de, sonunda 1947'de temelli olarak bu şansı kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu. Eşi Rikkat Hanım'dan 1949 yılında ayrıldı. Bu ayrılığı yazar şu şekilde açıklıyordu:
“ ...Rikkat Hanım'dan 1949 yılında ayrıldım. Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, iki de bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım komüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum. Ayrılmamız bundan oldu. ”
Bu yanıt bir bakıma dönemin hayat şartlarının yıpratıcılığının da altını çizmektedir. Bu süreçte hayatı dergi ve gazetecilik ile şiir yazarak geçiyordu. 1953 yılında Devam kitabı da toplatıldı ve yazar hakkında soruşturma açıldı. 27 Mayıs'tan hemen önce gönderilmesi planlanan sürgünden 27 Mayıs 1960 askeri müdahelesiyle kurtuldu. 1966'da Ilgaz'ın oyunlaştırdığı Hababam Sınıfı romanı Ulvi Uraz Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelendi. Aynı oyun 1969 yılında İstanbul Tiyatrosu'nda sahneye kondu. Aynı yıl Çatal Matal oyunu da Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sahnelendi.
1970 yılında yazar Afet Hanım'la evlendi ve 1971'de kızları Defne doğdu. Aynı yıl Basın Şeref Kartı aldı. Bu yıl ayrıca Sınıf Yayınları'nı kuran yazar kendi kitaplarını yayınlamaya başladı. İlk denendiğinde sansüre takılan Hababam Sınıfı, Umur Bugay'ın senaryosuyla sansürden geçti ve Ertem Eğilmez'in yönetmenliğinde çekildi. Fakat yazar bu durumdan hoşnut değildi, çünkü sansürden geçmeyi başaran senaryo eserin bütün toplumsal eleştirilerinden arıtılmış ve sadece eğlencelik bir komedi haline getirilmişti.
“ Onlar, Hababam Sınıfı'nın özüne saygı gösterilerek çevrilmiş filmler değildi. İçeriği bakımından, tezi bakımından aykırı. Ben eğitimi eleştiririm. Kopyacılığı, ezberciliği... Senaryoyu yazanlar öğrenci velilerine başlıyorlar çıkışmaya. Hemen dava açtım. ”
Filmin başarısından sonra 6 film daha yapıldı. 1974'te emekli olan Ilgaz, Cide'ye yerleşti. Zaten bir süredir eşinden ayrı yaşamaktaydı.12 Eylül (1980) döneminde Cide'de bulunan Rıfat Ilgaz sürekli tehdit ya da rahatsız ediliyordu. Örneğin, bir gün oturduğu evin karşısındaki binaya Rıfat Ilgaz evden atılmadığı takdirde evin taranacağına dair not asılır.
28 Mayıs 1981 gecesi Rıfat Ilgaz Yıldız Karayel romanını yazmaktayken gözaltına alındı.Gözleri bağlanarak ve zincirlenerek merkeze kadar yürütülen yazar, Kastamonu, Et Balık Kurumu mezbahasından bozma hapishaneye kondu. Doktor muayenesi isteyerek hastalığını kanıtlayınca jandarma tarafından Ballıdağ Sanatoryumuna yatırıldı. Gözaltına alınmasının belirli bir nedeni zaten bulunmamaktaydı ve genel sorgudan sonra serbest bırakıldı. Oğlu Aydın Ilgaz ile yaşamak üzere İstanbul'a döndü.
Öncelikli olarak şiir ve öykü olmak üzere yazmaya devam etti. Adına etkinlikler ve festivaller düzenlendi. Fikri Sağlar'ın Kültür Bakanlığı döneminde devlet tarafından bir çeşit itibar iadesi olacak şekilde Kültür Bakanlığı plaketi verildi.
2 Temmuz Sivas Madımak Olayı'nda başta yakın dostu Asım Bezirci olmak üzere birçok kişinin katledildiği haberine oldukça üzülen Ilgaz, bundan 5 gün sonra, 7 Temmuz 1993'te evinde vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na, Asım Bezirci'nin yanına defnedildi.
Son Güncelleme: Cumartesi, 07 Temmuz 2012 13:54
Gösterim: 2347
YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, kurumun dününü, bugününü ve yarınını anlattı. Öğrencilerinin 'Beni YÖK yazmayın,' diye espriler yaptığı öğretmen eşi, kızı ve 'Ayı olmak isteyen' oğluyla bir araya geldik.
YÖK, tam adıyla Yüksek Öğrenim Kurumu 1980 darbesinden sonra oluşturulan kurumlardan. Kaderin garip bir cilvesidir ki onun şimdilerdeki başkanı yüksek öğrenimine, YÖK'ün kurulduğu yıl başladı. Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, YÖK başkanlığına yedi ay kadar önce atandı. Daha önce İstanbul Şehir Üniversitesi rektörüydü. Kurumun gelmiş geçmiş en genç başkanı (47 yaşında). Çetinsaya göreve gelmeden önce özellikle uluslararası bilim çevreleri tarafından bilinen bir isim olsa da kamuoyunun önemlice bir kısmı onun adını ilk kez duydu. Haliyle herkeste bir merak uyandı. Ama Çetinsaya, kendisinden önceki, özellikle 28 Şubat dönemindeki medyatik YÖK başkanlarının aksine medyadan uzak kaldı. Kendisini YÖK'ün çağdaşlaştırılması ve yeniden yapılandırılması çalışmalarına adadı. Çetinsaya çok farklı bir YÖK başkanı portresi çizdi. Sabah akşam televizyonlara çıkıp konuşmadı, gazetelere demeç vermedi ama sosyal medyayı çok etkin bir biçimde kullandı. Dileyen bütün öğrenciler, sadece interneti kullanarak ona ulaşıp görüşlerini aktardılar. Başkan bu görüşleri ve diğer bazı görüşleri rektörlerle, idari personelle, akademisyenlerle ve özellikle öğrencilerle yaptığı toplantılarda değerlendirmeye sundu. Yeni görevine atandığı günden beri Çetinsaya ile görüşmek için bekliyorduk. Nihayet ısrarlarımıza dayanamadı ve bizi Feneryolu'ndaki evinde ağırladı. İyi ki evlerinde ziyaret etmişiz; Çetinsaya'nın ciddi görüntüsünün altındaki sıcakkanlılığı ve hoşsohbetliği keşfettik. Başkanla, öğrenciliğini, ailesini ve başkanlığını konuştuk. Ailenin diğer fertleri de oradaydı. Onlarla da bu durumun hayatlarında meydana getirdiği değişiklikleri konuştuk. Eşi Ebru Çetinsaya bizi kendi çocuklarıymışız gibi karşıladı ve ağırladı. Altı yaşındaki Mustafa Selim Çetinsaya bizimle oyunlar oynadı.
- 1981 yılında üniversiteye başladınız. YÖK'ün kurulduğu yıl... Sistemin ilk öğrencilerindensiniz ve de kurumun en genç başkanı.
- Aslına bakarsanız, YÖK benim hayatımı epey değiştirdi. Anarşi dönemi dediğimiz 1980 öncesi yıllarda üniversitelerde yaşanan olaylar dolayısıyla ailem beni üniversiteye göndermek istemiyordu. Lise son sınıfta darbe oldu. Darbe olmasaydı ailem beni üniversiteye göndermeyecekti. Ben baba mesleğini sürdürecek, muhasebecilik yapacaktım. Bu sayede Ankara Mülkiye'ye geldim. Normalde iki sene bütün öğrenciler ortak ders görecek, daha sonra Maliye, Hariciye gibi bölümlere ayrılacaktık. Ama ikinci sınıfın başında birdenbire 'YÖK kuruldu, bir hafta içinde bölümünüzü seçin,' dendi. Apar topar 'İdari Şube'ye girdim, yani Kamu Yönetimi bölümüne.
- Nasıl bir duyguydu ihtilal döneminde öğrenci olmak?
- 12 Eylül'ü her bakımdan hissettik. Bir kere, bütün öğrenci faaliyetleri yasaktı. O kadar yasaktı ki Türk Sanat Musikisi kulübü kurmak bile imkânsızdı. İkincisi gözümüzün önünde Mete Tunçay gibi hocalarımızın öğretim üyeliğinden atıldığını gördük. Okulun önüne bir askeri cip gelir ve elinde sarı zarfla bir subay beliriverirse anlardık ki o gün birileri atılacak. 1402'likler denilen olay. Bu bende iz bırakmış bir süreçtir. Aynı süreçte fakülteden atılan arkadaşlarının kendilerine imzaladığı kitapları alelacele elden çıkaran hocalar da gördük.
- O yıllarda akademide kalmak istiyor muydunuz?
- Erken yaşlarımdan itibaren izah edilemez bir şekilde akademisyen olmak istiyordum. Akademisyenlik benim için bir tutkuydu, aşktı. Kentleşme kürsüsü de olsa, Yönetim Bilimleri kürsüsü de olsa fark etmezdi. Bütün derslerimi en iyi yapmaya çalışırdım. Daha sonra tarihin cazibesine kapıldım. Türk Siyasal Hayatı dersi bu bakımdan kritiktir. Daha sonra ben de uzun yıllar bu dersi verme şansına eriştim. 3. sınıfın yaz tatili geldiğinde Osmanlı dönemini bitirdik. Hocamız Sina Akşin'di. 'Bir ödev vereceğim, bunu yazın çalışacaksınız, 4. sınıfın güz bölümünde ben bunları değerlendireceğim,' dedi. Her sene bir başka liste getirirmiş, o sene 2. Abdülhamid listesi vardı elinde. 2. Abdülhamid ve Ordu, 2. Abdülhamid ve Demiryolu diye bir liste. Ben Abdülhamid ve Panislamizm başlığını seçtim. Hem Sultan Abdülhamid'i çok merak ediyordum hem de Panislamizmi. Yaz tatili boyunca Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde çalışarak 100 sayfayı aşkın bir ödev yazdım. Bu ödev hem benim kaderimi değiştirdi, hem de akademik çalışma alanımı belirledi, birçok kapılar açtı. Hem akademik hayata dahil olmama yardım etti, hem de doçentliğe kadar 2. Abdülhamid ve dönemini çalıştım.
- Sarı zarfla işlerine son verilen akademisyenler varken, neden akademisyen olmak istediniz?
- Onlar yaşansa bile Mülkiye'de hoca olmanın havası başkaydı. Mete Tunçay'ı, İlber Ortaylı'yı, Mümtaz Soysal'ı, Nermin Abadan Unat'ı, Yahya Sezai Tezel'i hayranlıkla izlerdik.
- Doktora için yurtdışına çıkmanızın hikayesi nedir?
- Bir yandan Mülkiye'de yüksek lisans yaparken, 1986 Eylülünde Hacettepe Üniversitesi'nde asistan oldum. 1988'de YÖK bursu çıktı! Doktora için İngiltere'de Manchester Üniversitesi'ne, Ortadoğu Çalışmaları bölümüne gittim. Yine 2. Abdülhamid dönemi çalıştım. Çok değerli bir 2. Abdülhamid dönemi uzmanıyla Prof. F.A.K. Yasamee ile çalıştım. Konuyu çok iyi bilen bir hocayla çalışmak çok önemlidir. Bana 'Irak çalışmalısın,' dediğinde önce tepki göstermiştim, 'Başka konu mu kalmadı?' diye. Daha sonra bu konunun ne kadar önemli olduğunu anladım.
- Teziniz başarılı bulundu mu? - Amerikan Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti'nin ve İngiliz Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti'nin en iyi doktora tezi ödüllerini aldı.
VESAYETÇİ ANLAYIŞLA MÜCADELE EDİYORUZ
- YÖK ve 28 Şubat dendiğinde kötü hatıralar geliyor akla.
- YÖK'ün en karanlık dönemidir 28 Şubat. Ben o dönemde yardımcı doçenttim. O yılların havasını tabii ki hissettik. Hiç unutamadığım ve çok üzüldüğüm birkaç kare var zihnimde. Hacettepe'ye uzun körüklü otobüslerle gelirdik. O körüklü otobüse bekçiler girer, bir avcı edasıyla başörtülü öğrencileri aşağıya indirirlerdi. Yine hocalarımızdan duyardık, senatolarda zorla kararlar aldırırlardı. Din sosyolojisi ve antropolojisi çalışan bazı arkadaşlarımın fişlendiğini, doçentliklerinin engellendiğini gördüm. Trajikomik olaylar da olurdu bazen. 2. Abdülhamid çalışanların fişlendiği bir üniversitede, 1. Abdülhamid çalışan bir tarihçi de fişlenmişti.
- Göreve geldikten sonra 28 Şubat bakiyesi bazı yapıları temizlemeye başladınız sanırım. Milli Komiteler Yönetmeliği mesela.
- Hem Milli Komiteleri kaldırdık, hem de Toplumsal Faaliyetler Birimi'ni kapattık. Her ikisi de dönemin vesayetçi anlayışı içinde iş görmüşler sildentadal.com. Üniversite mensuplarına yönelik fişlemeler başta olmak üzere, üniversiteler üzerinde kurulan ideolojik kontrol bu birim üzerinden hayata geçirilmişti.
FORUMLAR OLUŞTURDUK; KARARLARIMIZI ÖĞRENCİLERLE DİYALOG KURARAK ALIYORUZ
- YÖK'ü yeniden yapılandırma çalışmaları nasıl gidiyor? Önceliğiniz yeni bir Yüksek Öğretim Kanunu önerisi sunmak olacak sanırım.
- Evet! Meclis'in yeni dönemine yetiştirmeye çalışıyoruz. Malumunuz, uzun süredir tartışılan bir konu yeni YÖK kanunu. Son yıllarda gerek rektör olarak, gerekse Üniversitelerarası Kurul üyesi olarak mevcut YÖK kanunuyla daha fazla yol yürünemeyeceğini görüyordum. 1980 darbesi sonrası oluşan vesayetçi sistemin izlerini taşımaktan da öte, mevcut kanun 21. yüzyılın ihtiyaçlarına hiçbir şekilde cevap verebilecek özellikte değil. Bu yasa çıktığında 27 üniversite vardı. Şimdi 170'e yakın üniversitemiz var. Yılda 100 bin kadar evrak girişi var YÖK'te. Bu haliyle sürdürülmesi imkansız. Göreve geldiğimden bu yana yeni sistemle ilgili çalışıyorum. Türkiye'nin her bölgesinde bütün paydaşlarla görüşüyorum. Sadece akademisyenlerle değil, öğrencilerle de...
- Yumurta atan öğrencilerle de görüştünüz mü?
- Onlarla da görüştüm. Hatta bana daha sonra bir sepet yumurta gönderdiler. Yüz yüze aktardıkları taleplerini bir de yumurtaların üzerine yazmışlar. Toplam beş talepleri oldu.
- Neydi bu talepler?
- Harçların tamamen kaldırılması, öğrencilere yönelik disiplin cezalarının hafifletilmesi gibi. Bu konuyla zaten ilgileniyoruz. Yeni bir öğrenci disiplin yönetmeliği yazıyoruz. Önümüzdeki dönemde yürürlüğe girecek. Hemen ardından da öğretim elemanlarına ilişkin disiplin yönetmeliğini değiştireceğiz.
- Öğrencilerle Twitter ve YÖK forumları üzerinden irtibat halindesiniz...
- Aldığımız son iki karar da öğrencilerle kurduğumuz diyaloğun sonucu. Birincisi, ikinci öğretim yaz okulu ücretlerini birinci öğretimle eşitlemek. İkincisi ise bütünleme hakkı. Bu kararlar gerçekten de son altı aydır öğrencilerle kurduğum iletişimin sonucudur. 'Yumurta atmayıp tweet atanların' zaferidir. Onlar sayesinde mağduriyetler giderildi. Bütünleme kararı sosyal medyanın, Twitter'ın, e-maillerin, forumlara yazan öğrencilerin zaferidir.
ÖĞRETİM ÜYELERİNİN MAAŞLARI İYİLEŞTİRİLECEK
- YÖK resmi web sitesinde forum uygulaması başlattınız. Oradan periyodik olarak duyurular yapılıyor. Ne çıktı buradan?
- Bu forumda birçok konu tartışılıyor ama, en çarpıcı örnek olarak Öğrenci Yetiştirme Programı'nı gösterebilirim. ÖYP önemli bir proje. Türkiye'nin akademisyen yetiştirme kaynağı. Gelir gelmez ÖYP ile ilgili yeni bir düzenleme hazırlığına başladık. Bunu yaparken bu süreci bizzat yaşayan genç meslektaşlarımızla görüşmemiz elzemdi ve doğal olarak onlara kulak verdik. Önce bir forum açtık. Onbinlerce katkı geldi. Bunlardan en dikkate değer katkı veren 20 kişiyi YÖK'e davet ettim, onlarla derinlemesine tartıştık, konuştuk. Aynı anda bütün üniversitelerin ÖYP koordinatörleri ile Gaziantep, Ankara ve İstanbul'da üç çalıştay yaptık. Diğer yandan rektörlüklerden resmi görüş ve önerilerini istedik. Bütün bu sürecin sonucunda yeni bir düzenlemeyi yürürlüğe koymak üzereyiz.
- En tartışmalı konu da rektörlük seçimleri. Bu sorunun çözülmesi için konsensüs var dediniz?
- Rektörlük seçimlerinin mevcut haliyle üniversitelere büyük zarar verdiği konusunda herkes hemfikir, bizzat seçimle gelen rektörlerimiz de dahil. Bu sistem Slovenya, Kore ve Yunanistan gibi birkaç ülkede var. Türkiye, çağdaş bir yükseköğretim yönetimini hak ediyor.
- Twitter'da sizin yaz okullarında ikinci öğretimle birinci öğretim ücretlerini eşitlemenizden sonra bir kampanya başladı. Bazı üniversiteler gelirden olmamak için ikinci öğretimler için gece yarısı ders koymuşlar. - Fark ettik. O konuyla da ilgileniyoruz.
- Ben üniversitedeyken hocalarım hep maaşlarından şikayet ederdi, bununla ilgili bir çalışma var mı?
- Öğretim üyelerinin özlük haklarını ciddi şekilde iyileştirmek zorundayız. Son 10 yılda kamu kesiminde özlük hakları iyileştirildi. Fakat öğretim üyelerinin özlük hakları iyileştirilemedi. En büyük hedeflerimden biri, önümüzdeki aylarda sosyal haklar ve maaş bakımından bir iyileştirme yapılmasını sağlamak. Bu konuya hükümetimizin çok sıcak yaklaştığını da buradan mutlulukla ifade etmek isterim.
'YÖK BÖYLE ŞEY' ÖĞRETMENİM!
- Ebru hanım, eşinizle nasıl tanıştınız?
- Ebru Çetinsaya: Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü yeni bitirmiş, Bolu'da Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nde okutmanlık yapıyordum. Ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla tanıştık. 1995'in yazında evlendik.
- Gökhan Bey İstanbullu. Fatih'te doğup büyümüş. Siz?
- Ankara'da doğup büyüdüm.
- Eşinizin YÖK Başkanı olduğunu öğrendiğinizde ne hissettiniz?
- Hayatımızın bundan sonra eskisi gibi olamayacağını hissettim. Öğretmenlik yaptığım lisedeki öğrencilerin esprileri bile değişince durumun ciddiyetini daha net anladım. Geç kalan öğrenciler, 'Beni YÖK yazdınız mı?' diye sormaya, koridorda görenler 'YÖK böyle bir şey öğretmenim, YÖK ya!' demeye başladılar. 'Hocam çalışmaya gerek yok, beni iyi bir üniversiteye aldırırsınız artık,' şeklinde muziplikler yapanlar da yok değildi.
- Gökhan Bey de, siz de eğitimcisiniz...
- Evet, herkes akşam ders çalışıyor bizim evde. Öyle ki, kızım küçükken okula gidince para kazanılır sanıyordu, 'Ben ne zaman okula gideceğim, para kazanacağım?' diye soruyordu.
- Elif şu an lise öğrencisi ve okula her gidenin para kazanamayacağını anladı sanırım. Ne okumak istiyor?
- İki yıl sonra üniversite sınavlarına girecek. Psikoloji okumak istiyor. Reklamcılık alanında çalışmayı düşünüyor.
- Gerçi çok küçük ama oğlunuz Mustafa Selim nasıl karşıladı bu durumu?
- O bu sene ilkokula başlayacak. Babasının atanmasına en ilginç tepkiyi de o verdi. Evde birkaç hafta boyunca televizyonda dinlediklerini, aile sohbetlerinde duyduklarını kendince sentezleyip, 'Ben YÖK başkanı olacağım, üniversiteleri kontrol edeceğim, şunu yap bunu yapma diyeceğim,' demeye başladı.
- Bir de kendisine soralım. Mustafa! Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
- Mustafa S. Çetinsaya: Ayı olmak istiyorum. (Gülüşmeler). Daha önce de su aygırı olmak istiyordum.
ATANMAM SÜRPRİZ OLDU
- Atamanızı bekliyor muydunuz?
- Atanmam sürpriz oldu. Tam bir hafta önce Cumhurbaşkanımız tarafından Çankaya'ya çağrılınca öğrendim. Ben o sırada İstanbul Şehir Üniversite'sindeki işlerimi rayına oturtmuş, kendimi akademik çalışmalara vermeye başlamıştım. Masanın üstü kitap yığılıydı. İmparatorluk teorileri üzerine okuyordum.
- Bir projeniz mi vardı?
- Edinburgh Üniversitesi Yayınevi tarafından hazırlanan İslam İmparatorlukları dizisi var. Benden bu serinin Osmanlı İmparatorluğu cildini yazmamı istediler. Tek ciltte, 300 sayfada bütün Osmanlı İmparatorluk tarihini anlatacaksınız. Heyecan verici bir projeydi.
- İdari göreviniz, akademik çalışmalarınızı yavaşlattı mı?
- Haliyle. Rektörken bile günün birkaç saatini ve cumartesi günlerini ayırabiliyordunuz. Son altı ayda akademik çalışmalarım adına hiçbir şey yapamadım.
(Ragıp Soylu-sabah)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Öne Çıkanlar
YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, kurumun dününü, bugününü ve yarınını anlattı. Öğrencilerinin 'Beni YÖK yazmayın,' diye espriler yaptığı öğretmen eşi, kızı ve 'Ayı olmak isteyen' oğluyla bir araya geldik.
YÖK, tam adıyla Yüksek Öğrenim Kurumu 1980 darbesinden sonra oluşturulan kurumlardan. Kaderin garip bir cilvesidir ki onun şimdilerdeki başkanı yüksek öğrenimine, YÖK'ün kurulduğu yıl başladı. Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, YÖK başkanlığına yedi ay kadar önce atandı. Daha önce İstanbul Şehir Üniversitesi rektörüydü. Kurumun gelmiş geçmiş en genç başkanı (47 yaşında). Çetinsaya göreve gelmeden önce özellikle uluslararası bilim çevreleri tarafından bilinen bir isim olsa da kamuoyunun önemlice bir kısmı onun adını ilk kez duydu. Haliyle herkeste bir merak uyandı. Ama Çetinsaya, kendisinden önceki, özellikle 28 Şubat dönemindeki medyatik YÖK başkanlarının aksine medyadan uzak kaldı. Kendisini YÖK'ün çağdaşlaştırılması ve yeniden yapılandırılması çalışmalarına adadı. Çetinsaya çok farklı bir YÖK başkanı portresi çizdi. Sabah akşam televizyonlara çıkıp konuşmadı, gazetelere demeç vermedi ama sosyal medyayı çok etkin bir biçimde kullandı. Dileyen bütün öğrenciler, sadece interneti kullanarak ona ulaşıp görüşlerini aktardılar. Başkan bu görüşleri ve diğer bazı görüşleri rektörlerle, idari personelle, akademisyenlerle ve özellikle öğrencilerle yaptığı toplantılarda değerlendirmeye sundu. Yeni görevine atandığı günden beri Çetinsaya ile görüşmek için bekliyorduk. Nihayet ısrarlarımıza dayanamadı ve bizi Feneryolu'ndaki evinde ağırladı. İyi ki evlerinde ziyaret etmişiz; Çetinsaya'nın ciddi görüntüsünün altındaki sıcakkanlılığı ve hoşsohbetliği keşfettik. Başkanla, öğrenciliğini, ailesini ve başkanlığını konuştuk. Ailenin diğer fertleri de oradaydı. Onlarla da bu durumun hayatlarında meydana getirdiği değişiklikleri konuştuk. Eşi Ebru Çetinsaya bizi kendi çocuklarıymışız gibi karşıladı ve ağırladı. Altı yaşındaki Mustafa Selim Çetinsaya bizimle oyunlar oynadı.
- 1981 yılında üniversiteye başladınız. YÖK'ün kurulduğu yıl... Sistemin ilk öğrencilerindensiniz ve de kurumun en genç başkanı.
- Aslına bakarsanız, YÖK benim hayatımı epey değiştirdi. Anarşi dönemi dediğimiz 1980 öncesi yıllarda üniversitelerde yaşanan olaylar dolayısıyla ailem beni üniversiteye göndermek istemiyordu. Lise son sınıfta darbe oldu. Darbe olmasaydı ailem beni üniversiteye göndermeyecekti. Ben baba mesleğini sürdürecek, muhasebecilik yapacaktım. Bu sayede Ankara Mülkiye'ye geldim. Normalde iki sene bütün öğrenciler ortak ders görecek, daha sonra Maliye, Hariciye gibi bölümlere ayrılacaktık. Ama ikinci sınıfın başında birdenbire 'YÖK kuruldu, bir hafta içinde bölümünüzü seçin,' dendi. Apar topar 'İdari Şube'ye girdim, yani Kamu Yönetimi bölümüne.
- Nasıl bir duyguydu ihtilal döneminde öğrenci olmak?
- 12 Eylül'ü her bakımdan hissettik. Bir kere, bütün öğrenci faaliyetleri yasaktı. O kadar yasaktı ki Türk Sanat Musikisi kulübü kurmak bile imkânsızdı. İkincisi gözümüzün önünde Mete Tunçay gibi hocalarımızın öğretim üyeliğinden atıldığını gördük. Okulun önüne bir askeri cip gelir ve elinde sarı zarfla bir subay beliriverirse anlardık ki o gün birileri atılacak. 1402'likler denilen olay. Bu bende iz bırakmış bir süreçtir. Aynı süreçte fakülteden atılan arkadaşlarının kendilerine imzaladığı kitapları alelacele elden çıkaran hocalar da gördük.
- O yıllarda akademide kalmak istiyor muydunuz?
- Erken yaşlarımdan itibaren izah edilemez bir şekilde akademisyen olmak istiyordum. Akademisyenlik benim için bir tutkuydu, aşktı. Kentleşme kürsüsü de olsa, Yönetim Bilimleri kürsüsü de olsa fark etmezdi. Bütün derslerimi en iyi yapmaya çalışırdım. Daha sonra tarihin cazibesine kapıldım. Türk Siyasal Hayatı dersi bu bakımdan kritiktir. Daha sonra ben de uzun yıllar bu dersi verme şansına eriştim. 3. sınıfın yaz tatili geldiğinde Osmanlı dönemini bitirdik. Hocamız Sina Akşin'di. 'Bir ödev vereceğim, bunu yazın çalışacaksınız, 4. sınıfın güz bölümünde ben bunları değerlendireceğim,' dedi. Her sene bir başka liste getirirmiş, o sene 2. Abdülhamid listesi vardı elinde. 2. Abdülhamid ve Ordu, 2. Abdülhamid ve Demiryolu diye bir liste. Ben Abdülhamid ve Panislamizm başlığını seçtim. Hem Sultan Abdülhamid'i çok merak ediyordum hem de Panislamizmi. Yaz tatili boyunca Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde çalışarak 100 sayfayı aşkın bir ödev yazdım. Bu ödev hem benim kaderimi değiştirdi, hem de akademik çalışma alanımı belirledi, birçok kapılar açtı. Hem akademik hayata dahil olmama yardım etti, hem de doçentliğe kadar 2. Abdülhamid ve dönemini çalıştım.
- Sarı zarfla işlerine son verilen akademisyenler varken, neden akademisyen olmak istediniz?
- Onlar yaşansa bile Mülkiye'de hoca olmanın havası başkaydı. Mete Tunçay'ı, İlber Ortaylı'yı, Mümtaz Soysal'ı, Nermin Abadan Unat'ı, Yahya Sezai Tezel'i hayranlıkla izlerdik.
- Doktora için yurtdışına çıkmanızın hikayesi nedir?
- Bir yandan Mülkiye'de yüksek lisans yaparken, 1986 Eylülünde Hacettepe Üniversitesi'nde asistan oldum. 1988'de YÖK bursu çıktı! Doktora için İngiltere'de Manchester Üniversitesi'ne, Ortadoğu Çalışmaları bölümüne gittim. Yine 2. Abdülhamid dönemi çalıştım. Çok değerli bir 2. Abdülhamid dönemi uzmanıyla Prof. F.A.K. Yasamee ile çalıştım. Konuyu çok iyi bilen bir hocayla çalışmak çok önemlidir. Bana 'Irak çalışmalısın,' dediğinde önce tepki göstermiştim, 'Başka konu mu kalmadı?' diye. Daha sonra bu konunun ne kadar önemli olduğunu anladım.
- Teziniz başarılı bulundu mu? - Amerikan Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti'nin ve İngiliz Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti'nin en iyi doktora tezi ödüllerini aldı.
VESAYETÇİ ANLAYIŞLA MÜCADELE EDİYORUZ
- YÖK ve 28 Şubat dendiğinde kötü hatıralar geliyor akla.
- YÖK'ün en karanlık dönemidir 28 Şubat. Ben o dönemde yardımcı doçenttim. O yılların havasını tabii ki hissettik. Hiç unutamadığım ve çok üzüldüğüm birkaç kare var zihnimde. Hacettepe'ye uzun körüklü otobüslerle gelirdik. O körüklü otobüse bekçiler girer, bir avcı edasıyla başörtülü öğrencileri aşağıya indirirlerdi. Yine hocalarımızdan duyardık, senatolarda zorla kararlar aldırırlardı. Din sosyolojisi ve antropolojisi çalışan bazı arkadaşlarımın fişlendiğini, doçentliklerinin engellendiğini gördüm. Trajikomik olaylar da olurdu bazen. 2. Abdülhamid çalışanların fişlendiği bir üniversitede, 1. Abdülhamid çalışan bir tarihçi de fişlenmişti.
- Göreve geldikten sonra 28 Şubat bakiyesi bazı yapıları temizlemeye başladınız sanırım. Milli Komiteler Yönetmeliği mesela.
- Hem Milli Komiteleri kaldırdık, hem de Toplumsal Faaliyetler Birimi'ni kapattık. Her ikisi de dönemin vesayetçi anlayışı içinde iş görmüşler sildentadal.com. Üniversite mensuplarına yönelik fişlemeler başta olmak üzere, üniversiteler üzerinde kurulan ideolojik kontrol bu birim üzerinden hayata geçirilmişti.
FORUMLAR OLUŞTURDUK; KARARLARIMIZI ÖĞRENCİLERLE DİYALOG KURARAK ALIYORUZ
- YÖK'ü yeniden yapılandırma çalışmaları nasıl gidiyor? Önceliğiniz yeni bir Yüksek Öğretim Kanunu önerisi sunmak olacak sanırım.
- Evet! Meclis'in yeni dönemine yetiştirmeye çalışıyoruz. Malumunuz, uzun süredir tartışılan bir konu yeni YÖK kanunu. Son yıllarda gerek rektör olarak, gerekse Üniversitelerarası Kurul üyesi olarak mevcut YÖK kanunuyla daha fazla yol yürünemeyeceğini görüyordum. 1980 darbesi sonrası oluşan vesayetçi sistemin izlerini taşımaktan da öte, mevcut kanun 21. yüzyılın ihtiyaçlarına hiçbir şekilde cevap verebilecek özellikte değil. Bu yasa çıktığında 27 üniversite vardı. Şimdi 170'e yakın üniversitemiz var. Yılda 100 bin kadar evrak girişi var YÖK'te. Bu haliyle sürdürülmesi imkansız. Göreve geldiğimden bu yana yeni sistemle ilgili çalışıyorum. Türkiye'nin her bölgesinde bütün paydaşlarla görüşüyorum. Sadece akademisyenlerle değil, öğrencilerle de...
- Yumurta atan öğrencilerle de görüştünüz mü?
- Onlarla da görüştüm. Hatta bana daha sonra bir sepet yumurta gönderdiler. Yüz yüze aktardıkları taleplerini bir de yumurtaların üzerine yazmışlar. Toplam beş talepleri oldu.
- Neydi bu talepler?
- Harçların tamamen kaldırılması, öğrencilere yönelik disiplin cezalarının hafifletilmesi gibi. Bu konuyla zaten ilgileniyoruz. Yeni bir öğrenci disiplin yönetmeliği yazıyoruz. Önümüzdeki dönemde yürürlüğe girecek. Hemen ardından da öğretim elemanlarına ilişkin disiplin yönetmeliğini değiştireceğiz.
- Öğrencilerle Twitter ve YÖK forumları üzerinden irtibat halindesiniz...
- Aldığımız son iki karar da öğrencilerle kurduğumuz diyaloğun sonucu. Birincisi, ikinci öğretim yaz okulu ücretlerini birinci öğretimle eşitlemek. İkincisi ise bütünleme hakkı. Bu kararlar gerçekten de son altı aydır öğrencilerle kurduğum iletişimin sonucudur. 'Yumurta atmayıp tweet atanların' zaferidir. Onlar sayesinde mağduriyetler giderildi. Bütünleme kararı sosyal medyanın, Twitter'ın, e-maillerin, forumlara yazan öğrencilerin zaferidir.
ÖĞRETİM ÜYELERİNİN MAAŞLARI İYİLEŞTİRİLECEK
- YÖK resmi web sitesinde forum uygulaması başlattınız. Oradan periyodik olarak duyurular yapılıyor. Ne çıktı buradan?
- Bu forumda birçok konu tartışılıyor ama, en çarpıcı örnek olarak Öğrenci Yetiştirme Programı'nı gösterebilirim. ÖYP önemli bir proje. Türkiye'nin akademisyen yetiştirme kaynağı. Gelir gelmez ÖYP ile ilgili yeni bir düzenleme hazırlığına başladık. Bunu yaparken bu süreci bizzat yaşayan genç meslektaşlarımızla görüşmemiz elzemdi ve doğal olarak onlara kulak verdik. Önce bir forum açtık. Onbinlerce katkı geldi. Bunlardan en dikkate değer katkı veren 20 kişiyi YÖK'e davet ettim, onlarla derinlemesine tartıştık, konuştuk. Aynı anda bütün üniversitelerin ÖYP koordinatörleri ile Gaziantep, Ankara ve İstanbul'da üç çalıştay yaptık. Diğer yandan rektörlüklerden resmi görüş ve önerilerini istedik. Bütün bu sürecin sonucunda yeni bir düzenlemeyi yürürlüğe koymak üzereyiz.
- En tartışmalı konu da rektörlük seçimleri. Bu sorunun çözülmesi için konsensüs var dediniz?
- Rektörlük seçimlerinin mevcut haliyle üniversitelere büyük zarar verdiği konusunda herkes hemfikir, bizzat seçimle gelen rektörlerimiz de dahil. Bu sistem Slovenya, Kore ve Yunanistan gibi birkaç ülkede var. Türkiye, çağdaş bir yükseköğretim yönetimini hak ediyor.
- Twitter'da sizin yaz okullarında ikinci öğretimle birinci öğretim ücretlerini eşitlemenizden sonra bir kampanya başladı. Bazı üniversiteler gelirden olmamak için ikinci öğretimler için gece yarısı ders koymuşlar. - Fark ettik. O konuyla da ilgileniyoruz.
- Ben üniversitedeyken hocalarım hep maaşlarından şikayet ederdi, bununla ilgili bir çalışma var mı?
- Öğretim üyelerinin özlük haklarını ciddi şekilde iyileştirmek zorundayız. Son 10 yılda kamu kesiminde özlük hakları iyileştirildi. Fakat öğretim üyelerinin özlük hakları iyileştirilemedi. En büyük hedeflerimden biri, önümüzdeki aylarda sosyal haklar ve maaş bakımından bir iyileştirme yapılmasını sağlamak. Bu konuya hükümetimizin çok sıcak yaklaştığını da buradan mutlulukla ifade etmek isterim.
'YÖK BÖYLE ŞEY' ÖĞRETMENİM!
- Ebru hanım, eşinizle nasıl tanıştınız?
- Ebru Çetinsaya: Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü yeni bitirmiş, Bolu'da Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nde okutmanlık yapıyordum. Ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla tanıştık. 1995'in yazında evlendik.
- Gökhan Bey İstanbullu. Fatih'te doğup büyümüş. Siz?
- Ankara'da doğup büyüdüm.
- Eşinizin YÖK Başkanı olduğunu öğrendiğinizde ne hissettiniz?
- Hayatımızın bundan sonra eskisi gibi olamayacağını hissettim. Öğretmenlik yaptığım lisedeki öğrencilerin esprileri bile değişince durumun ciddiyetini daha net anladım. Geç kalan öğrenciler, 'Beni YÖK yazdınız mı?' diye sormaya, koridorda görenler 'YÖK böyle bir şey öğretmenim, YÖK ya!' demeye başladılar. 'Hocam çalışmaya gerek yok, beni iyi bir üniversiteye aldırırsınız artık,' şeklinde muziplikler yapanlar da yok değildi.
- Gökhan Bey de, siz de eğitimcisiniz...
- Evet, herkes akşam ders çalışıyor bizim evde. Öyle ki, kızım küçükken okula gidince para kazanılır sanıyordu, 'Ben ne zaman okula gideceğim, para kazanacağım?' diye soruyordu.
- Elif şu an lise öğrencisi ve okula her gidenin para kazanamayacağını anladı sanırım. Ne okumak istiyor?
- İki yıl sonra üniversite sınavlarına girecek. Psikoloji okumak istiyor. Reklamcılık alanında çalışmayı düşünüyor.
- Gerçi çok küçük ama oğlunuz Mustafa Selim nasıl karşıladı bu durumu?
- O bu sene ilkokula başlayacak. Babasının atanmasına en ilginç tepkiyi de o verdi. Evde birkaç hafta boyunca televizyonda dinlediklerini, aile sohbetlerinde duyduklarını kendince sentezleyip, 'Ben YÖK başkanı olacağım, üniversiteleri kontrol edeceğim, şunu yap bunu yapma diyeceğim,' demeye başladı.
- Bir de kendisine soralım. Mustafa! Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
- Mustafa S. Çetinsaya: Ayı olmak istiyorum. (Gülüşmeler). Daha önce de su aygırı olmak istiyordum.
ATANMAM SÜRPRİZ OLDU
- Atamanızı bekliyor muydunuz?
- Atanmam sürpriz oldu. Tam bir hafta önce Cumhurbaşkanımız tarafından Çankaya'ya çağrılınca öğrendim. Ben o sırada İstanbul Şehir Üniversite'sindeki işlerimi rayına oturtmuş, kendimi akademik çalışmalara vermeye başlamıştım. Masanın üstü kitap yığılıydı. İmparatorluk teorileri üzerine okuyordum.
- Bir projeniz mi vardı?
- Edinburgh Üniversitesi Yayınevi tarafından hazırlanan İslam İmparatorlukları dizisi var. Benden bu serinin Osmanlı İmparatorluğu cildini yazmamı istediler. Tek ciltte, 300 sayfada bütün Osmanlı İmparatorluk tarihini anlatacaksınız. Heyecan verici bir projeydi.
- İdari göreviniz, akademik çalışmalarınızı yavaşlattı mı?
- Haliyle. Rektörken bile günün birkaç saatini ve cumartesi günlerini ayırabiliyordunuz. Son altı ayda akademik çalışmalarım adına hiçbir şey yapamadım.
(Ragıp Soylu-sabah)
Son Güncelleme: Pazartesi, 02 Temmuz 2012 11:56
Gösterim: 2759
Toplumsal konulara da duyarlılığı ile bilinen Ayşe Kulin, çok satan kitaplarından Sevdalinka’nın gelirini, Bosna’da tecavüz sonunda dünyaya gelen çocuklara, Kardelenler kitabının gelirini de Türkiye’de çocukların eğitimine bağışladı. Aynı zamanda Unicef Türkiye iyi niyet elçisi olan Kulin, bir dönem kolundaki rahatsızlık nedeniyle sosyal sorumluluk projelerine ara verse de, halen çocukları ve onların eğitimi için çalışmaya devam ediyor.

Kızların okutulması ve kadınların haklarının korunması için yapılmakta olan tüm kampanyaların ve çalışmaların gönüllüsü olduğunu aktaran Kulin, “Kızların okutulmamasını bir vahşet olarak değerlendiriyorum ve erkek egemen bir ülkede kadınların cinayetlere kurban gitmesini, berdel verilmesini, üzerlerine kuma getirilmesini isyanla karşılıyorum. Kızların okutulmamalarının ardında zaten bu sapık zihniyeti sürdürme amacı yatıyor. Kadınlar kendilerini esir alan tarikatlardan, hocalardan, şıhlardan kurtulabildikleri gün, hayata dönecekler” diye konuşuyor.
Yazdığı romanlarla pek çok okurun dünyasında ayrı bir yere sahip bir yazar Ayşe Kulin. Kitaplarıyla Türk edebiyatında haklı bir yere sahip olan Ayşe Kulin’in Ankara’daki komşusu Aylin’in hayat hikayesini kaleme aldığı ‘Adı Aylin’ hayatının dönüm noktası. Eserleriyle 18’den fazla ülkedeki okuyucularına ulaşırken, aynı zamanda 4 çocuğa annelik yapmış bir kadın. Her kitabın son sayfası onun için yeni bir başlangıcı temsil etse de Kulin, “Bunca yanlışı kırk yıla iyi sığdırmışım, aferin bana! Çocuklarımı saymazsam, elde var kocaman bir sıfır” sözleriyle kendisiyle yüzleşiyor.
Pek çok başarılı kitaba imza atan, her satırıyla okurlarına farklı bir dünyanın içine çeken Ayşe Kulin hayat hikayesiyle adeta kendi romanlarına taş çıkartıyor. 1941 İstanbul doğumlu olan Kulin köklü geçmişi olan bir aileden geliyor. Baba tarafından Boşnak kökenli Kulin Ban’ın ailesi ile kan bağı var; anne tarafından ise dedesi Osmanlı Hanedanı’nın son maliye nazırı. Ayşe Kulin, anne ve babasının tek evladı, güzel, genç yaratıcı… Kıskançlığın ne olduğunu bilmemesinin sebebi olarak kardeşi olmamasını gösteren Kulin, bu durumun hayatını nasıl şekillendirdiğini şöyle anlatıyor: “Kıskanacak bir şey yoktu. Bütün oyuncaklar benim. Dedeler, anneler benim... Bu kıskançlık duygusunun eksikliği çok iyi bir şey değil hayatta. Onun sıkıntılarını çektim. Mesela kocamı kıskanmadım. Hırs olmadığı için de hayata asılmadım. Yayın işlerine asılmadım. 20 yaşından beri yazıyorum. En azından 1970'li yıllardan beri elimde kitaplar var. Hırsım olmadığı için bu kadar geç kaldım. Doğru bulmuyorum bunları.”
Her daim ayakları yere sağlam basan Kulin, o zamanın en gözde okulu Amerikan Kız Koleji’nden okumuş. Bugün geriye dönüp baktığında çocukluğunu şöyle anımsıyor Kulin: “Ben inanılmaz derecede mutlu bir çocuktum. Kültür düzeyleri yüksek, eğitimli, görgülü ve ahlaki değerleri çok yüksek iki ailenin içinde büyüdüm. Ailemin bütün fertlerinden hep çok yakın ilgi ve içten sevgi gördüm. 18 yaşına kadar hayatta tek bir eksiğim, bir derdim olmadı. Ama hayatın bana hep böyle iyi davrandığını söyleyemeyeceğim.”
GEÇ KEŞFEDİLEN BİR YAZARIM
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde edebiyat bölümünü bitirdikten sonra çeşitli dergilerde, gazetelerde muhabirlik, editörlük yapan Kulin aynı zamanda uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senaristlik görevlerini de üstleniyor. İlk kitabı ‘Güneşe Dön Yüzünü’1984 yılında yayımlanan Kulin, pek çok ödülün de sahibi.
Aslında çok eski Ayşe Kulin’in yazarlık serüveni. Fakat pek çok kez yayıncılar tarafından geri çevrilmiş, geç keşfedilen bir yazar. Kulin bu durumu ‘Bana karşı bir önyargı camı’ vardı sözleriyle açıklıyor. Ayşe Kulin’in yazarlık kariyeri, Ercan Arıklı’nın ondan ilginç ve gerçek hayat hikayeleri yazmasını istemesiyle başlıyor. Kulin, Arıklı’nın talebi üzerine her ikisinin de Amerikan Koleji’nden arkadaşları olan Aylin’in de bulunduğu bir liste tespit edip Arıklı’ya veriyor. Gazetede yayınlanan ‘Aylin’in gerçek hikayesi büyük ilgi görüyor ve Kulin Aylin’in kitabını yazmaya karar veriyor. Kitabın yayınlanması ile de Ayşe Kulin artık çok satan yazarlar arasında yerini alıyor. Sevdalinka ile 60, Köprü ile 40 baskıya ulaşan, Kulin’in kitapları arasında Füreya ve Nefes Nefese de diğerlerinden geri kalmıyor. Kulin neden biyografi romanları yazdığını şöyle açıklıyor: “Romanlar ve biyografiler her zaman tarih kitaplarından daha ilgi çekici olur. Eğer bir roman okurlarını anlattığı döneme dair sorulara yönlendirebiliyorsa, ne mutlu o yazara. Okurlar başka kitaplara başvurarak o sorularına yanıt ararlar. Okurun böylece okuma ve ilgi alanı genişler.”
BİTEN EVLİLİKLE BAŞLAYAN GAZETECİLİK YILLARI
Kendisi tek çocuk olmasına rağmen yaptığı iki evlilikten dört çocuğu var Kulin’in… 1960 senesinde Mehmet Sarper ile yaptığı evlilikten Mete ve Ali dünyaya gelmiş. 1967 yılında ise hayatını Eren Kemahlı ile birleştiren Kulin, bu evlilikten de Kerim ve Selim adını verdiği iki erkek çocuk sahibi daha olmuş. “4 tane erkek çocuk yetiştirmiş bir anne olarak hiç kız evlat özlemi çektiniz mi? Anne oluşunuz yaptığınız işi nasıl etkiledi?” diye sorduğumuz Kulin şöyle konuşuyor: “Bunca oğlanı niye doğurdum sanıyorsunuz? Hep bir kız olur umudu ile… Erkek çocukla kız çocuğunun bir anne için tek farkı, oğlanın kendine bir sevgili ya da eş bulduğunda, hayatınızdan çıkıp gitmesi. Anne olmamın işime hiç bir olumsuz etkisi olmadı. Tersine, gençlerle birlikte yaşamanın, onların dilini, arzularını ve hayallerini anlamaya çalışmanın artıları oldu hep. Çocuklarımı bir arada tutmak, en iyi şekilde yetiştirmek hedefi bana güç verdi. Onları önce birbirlerini sonra tüm insanları seven, merhametli, düşünceli ve ilkeli birer genç adama dönüştürme çabasıyla ayakta kaldım.”
Kulin, evliliklerini bitirmesinin hayatında gazetecilik sayfasının açılmasına vesile olduğunu söylüyor. 1967’de iki sene boyunca bir otomobil dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptığını vurgulayan Kulin, gazeteciliğe asıl girişinin 1977 yılında, boşanmak üzere evini terk ettikten sonra yazı verdiği Cumhuriyet Gazetesi ile olduğunu kaydediyor. Burada 1982'ye kadar devam eden Kulin, bir süre de Dünya Gazetesi'nde çalışıyor. Uzunca bir süre de Sabah Grubu'nun 1 Numara adıyla çıkardığı dergilerde görev alıyor. Adı Aylin romanının gördüğü ilgi üzerine Milliyet'te köşe yazan Kulin, film, televizyon ve halkla ilişkilerde de çalışmalar yapıyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Öne Çıkanlar
Toplumsal konulara da duyarlılığı ile bilinen Ayşe Kulin, çok satan kitaplarından Sevdalinka’nın gelirini, Bosna’da tecavüz sonunda dünyaya gelen çocuklara, Kardelenler kitabının gelirini de Türkiye’de çocukların eğitimine bağışladı. Aynı zamanda Unicef Türkiye iyi niyet elçisi olan Kulin, bir dönem kolundaki rahatsızlık nedeniyle sosyal sorumluluk projelerine ara verse de, halen çocukları ve onların eğitimi için çalışmaya devam ediyor.

Kızların okutulması ve kadınların haklarının korunması için yapılmakta olan tüm kampanyaların ve çalışmaların gönüllüsü olduğunu aktaran Kulin, “Kızların okutulmamasını bir vahşet olarak değerlendiriyorum ve erkek egemen bir ülkede kadınların cinayetlere kurban gitmesini, berdel verilmesini, üzerlerine kuma getirilmesini isyanla karşılıyorum. Kızların okutulmamalarının ardında zaten bu sapık zihniyeti sürdürme amacı yatıyor. Kadınlar kendilerini esir alan tarikatlardan, hocalardan, şıhlardan kurtulabildikleri gün, hayata dönecekler” diye konuşuyor.
Yazdığı romanlarla pek çok okurun dünyasında ayrı bir yere sahip bir yazar Ayşe Kulin. Kitaplarıyla Türk edebiyatında haklı bir yere sahip olan Ayşe Kulin’in Ankara’daki komşusu Aylin’in hayat hikayesini kaleme aldığı ‘Adı Aylin’ hayatının dönüm noktası. Eserleriyle 18’den fazla ülkedeki okuyucularına ulaşırken, aynı zamanda 4 çocuğa annelik yapmış bir kadın. Her kitabın son sayfası onun için yeni bir başlangıcı temsil etse de Kulin, “Bunca yanlışı kırk yıla iyi sığdırmışım, aferin bana! Çocuklarımı saymazsam, elde var kocaman bir sıfır” sözleriyle kendisiyle yüzleşiyor.
Pek çok başarılı kitaba imza atan, her satırıyla okurlarına farklı bir dünyanın içine çeken Ayşe Kulin hayat hikayesiyle adeta kendi romanlarına taş çıkartıyor. 1941 İstanbul doğumlu olan Kulin köklü geçmişi olan bir aileden geliyor. Baba tarafından Boşnak kökenli Kulin Ban’ın ailesi ile kan bağı var; anne tarafından ise dedesi Osmanlı Hanedanı’nın son maliye nazırı. Ayşe Kulin, anne ve babasının tek evladı, güzel, genç yaratıcı… Kıskançlığın ne olduğunu bilmemesinin sebebi olarak kardeşi olmamasını gösteren Kulin, bu durumun hayatını nasıl şekillendirdiğini şöyle anlatıyor: “Kıskanacak bir şey yoktu. Bütün oyuncaklar benim. Dedeler, anneler benim... Bu kıskançlık duygusunun eksikliği çok iyi bir şey değil hayatta. Onun sıkıntılarını çektim. Mesela kocamı kıskanmadım. Hırs olmadığı için de hayata asılmadım. Yayın işlerine asılmadım. 20 yaşından beri yazıyorum. En azından 1970'li yıllardan beri elimde kitaplar var. Hırsım olmadığı için bu kadar geç kaldım. Doğru bulmuyorum bunları.”
Her daim ayakları yere sağlam basan Kulin, o zamanın en gözde okulu Amerikan Kız Koleji’nden okumuş. Bugün geriye dönüp baktığında çocukluğunu şöyle anımsıyor Kulin: “Ben inanılmaz derecede mutlu bir çocuktum. Kültür düzeyleri yüksek, eğitimli, görgülü ve ahlaki değerleri çok yüksek iki ailenin içinde büyüdüm. Ailemin bütün fertlerinden hep çok yakın ilgi ve içten sevgi gördüm. 18 yaşına kadar hayatta tek bir eksiğim, bir derdim olmadı. Ama hayatın bana hep böyle iyi davrandığını söyleyemeyeceğim.”
GEÇ KEŞFEDİLEN BİR YAZARIM
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde edebiyat bölümünü bitirdikten sonra çeşitli dergilerde, gazetelerde muhabirlik, editörlük yapan Kulin aynı zamanda uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senaristlik görevlerini de üstleniyor. İlk kitabı ‘Güneşe Dön Yüzünü’1984 yılında yayımlanan Kulin, pek çok ödülün de sahibi.
Aslında çok eski Ayşe Kulin’in yazarlık serüveni. Fakat pek çok kez yayıncılar tarafından geri çevrilmiş, geç keşfedilen bir yazar. Kulin bu durumu ‘Bana karşı bir önyargı camı’ vardı sözleriyle açıklıyor. Ayşe Kulin’in yazarlık kariyeri, Ercan Arıklı’nın ondan ilginç ve gerçek hayat hikayeleri yazmasını istemesiyle başlıyor. Kulin, Arıklı’nın talebi üzerine her ikisinin de Amerikan Koleji’nden arkadaşları olan Aylin’in de bulunduğu bir liste tespit edip Arıklı’ya veriyor. Gazetede yayınlanan ‘Aylin’in gerçek hikayesi büyük ilgi görüyor ve Kulin Aylin’in kitabını yazmaya karar veriyor. Kitabın yayınlanması ile de Ayşe Kulin artık çok satan yazarlar arasında yerini alıyor. Sevdalinka ile 60, Köprü ile 40 baskıya ulaşan, Kulin’in kitapları arasında Füreya ve Nefes Nefese de diğerlerinden geri kalmıyor. Kulin neden biyografi romanları yazdığını şöyle açıklıyor: “Romanlar ve biyografiler her zaman tarih kitaplarından daha ilgi çekici olur. Eğer bir roman okurlarını anlattığı döneme dair sorulara yönlendirebiliyorsa, ne mutlu o yazara. Okurlar başka kitaplara başvurarak o sorularına yanıt ararlar. Okurun böylece okuma ve ilgi alanı genişler.”
BİTEN EVLİLİKLE BAŞLAYAN GAZETECİLİK YILLARI
Kendisi tek çocuk olmasına rağmen yaptığı iki evlilikten dört çocuğu var Kulin’in… 1960 senesinde Mehmet Sarper ile yaptığı evlilikten Mete ve Ali dünyaya gelmiş. 1967 yılında ise hayatını Eren Kemahlı ile birleştiren Kulin, bu evlilikten de Kerim ve Selim adını verdiği iki erkek çocuk sahibi daha olmuş. “4 tane erkek çocuk yetiştirmiş bir anne olarak hiç kız evlat özlemi çektiniz mi? Anne oluşunuz yaptığınız işi nasıl etkiledi?” diye sorduğumuz Kulin şöyle konuşuyor: “Bunca oğlanı niye doğurdum sanıyorsunuz? Hep bir kız olur umudu ile… Erkek çocukla kız çocuğunun bir anne için tek farkı, oğlanın kendine bir sevgili ya da eş bulduğunda, hayatınızdan çıkıp gitmesi. Anne olmamın işime hiç bir olumsuz etkisi olmadı. Tersine, gençlerle birlikte yaşamanın, onların dilini, arzularını ve hayallerini anlamaya çalışmanın artıları oldu hep. Çocuklarımı bir arada tutmak, en iyi şekilde yetiştirmek hedefi bana güç verdi. Onları önce birbirlerini sonra tüm insanları seven, merhametli, düşünceli ve ilkeli birer genç adama dönüştürme çabasıyla ayakta kaldım.”
Kulin, evliliklerini bitirmesinin hayatında gazetecilik sayfasının açılmasına vesile olduğunu söylüyor. 1967’de iki sene boyunca bir otomobil dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptığını vurgulayan Kulin, gazeteciliğe asıl girişinin 1977 yılında, boşanmak üzere evini terk ettikten sonra yazı verdiği Cumhuriyet Gazetesi ile olduğunu kaydediyor. Burada 1982'ye kadar devam eden Kulin, bir süre de Dünya Gazetesi'nde çalışıyor. Uzunca bir süre de Sabah Grubu'nun 1 Numara adıyla çıkardığı dergilerde görev alıyor. Adı Aylin romanının gördüğü ilgi üzerine Milliyet'te köşe yazan Kulin, film, televizyon ve halkla ilişkilerde de çalışmalar yapıyor.
Son Güncelleme: Pazar, 13 May 2012 17:02
Gösterim: 3084
“Eğitim Metotları ve Materyalleri Proje Yarışması”nda 2300 çalışma içinden 100.’lüğü elde eden projeye imza atan sınıf öğretmeni Samet Doğan Batman’ın bir mezrasında çalışıyor. Doğan, görev yaptığı coğrafyanın imkansızlıklarına tezat oluşturan “Olumlama” metodunun tüm Türkiye’nin kaderini değiştireceğine inanıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen “Eğitim Metotları ve Materyalleri Proje Yarışması”nda bu sene 2300 öğretmen yarıştı. Yarışmaya Batman’ın Sason ilçesine bağlı Boğazkapı mezrasından katılan sınıf öğretmeni Samet Doğan “Empati ve Olumlamalar” adlı projesiyle 100. oldu.
Doğan, görev yaptığı coğrafyanın çocuklarının yaşadığı umutsuzluklara tezat oluşturan çalışmasının Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı toplumsal sorunlarını çözmek için anahtar olduğuna inanıyor.
Doğan’a projesini ve Doğu’da öğrenim gören öğrencilerin yaşadığı zorlukları sorduk. Aldığımız cevaplarla belki de büyük şehirde yaşayan insanlar olarak düşünmekten, görmekten kaçtığımız bir çok gerçekliğe kapımızı açmış olduk.
Kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsunuz? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Eylül 2012’de 2 yıllık bir öğretmen olacağım. 1984 yılında Malatya’da doğdum. İlkokuldan üniversiteye kadar bütün öğrenim hayatım Malatya’da geçti. 2007 yılında İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinin Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. 2010 yılında sözleşmeli olarak Batman’ın Sason ilçesine bağlı Boğazkapı İlköğretim Okulu’na atandım.2011 yılında ise yine atandığım Boğazkapı İlköğretim Okulu’nda kadroya geçtim.
Eğitim Metotları Proje yarışmasından nasıl haberiniz oldu?
Ders arasında öğretmen arkadaşlarımla öğretmenler odasında otururken müdürümüz Fuat Kılınç’ın gelip bu yarışmadan bizi haberdar etmesi üzerine öğrendim. Çok sevindim böyle bir yarışma olmasına. Yıllardır araştırmasını yaptığım projemi sunacağım bir imkan gelmişti önüme.
Yarışmaya hangi projeyle katıldınız?
Projemin ismi “Empati ve Olumlamalar”. Projemin temel içeriği bu iki düşünce hazinesinin 8.sınıflarda ya da 9.sınıflarda bir ders olarak öğrencilere verilmesi ve diğer derslere yansımasının gözlemlenmesiydi.
Projenizi “Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek bir proje” olarak nitelendiriyorsunuz. Gerçekten de Türk eğitim tarihine geçebilecek bir projeden bahsetmek mümkün mü?
Evet projemin temel amacı Türkiye’nin kaderini değiştirmek. Bunu gerçekleştirmek de mümkün. Şu an ülkemizde artan toplumsal sorunlar , aile içi şiddet , kadına şiddet ve gençler arasındaki çekişmeler empatiyi bir bakımdan zorunlu kılıyor.
Yine aynı şekilde zorunlu olan bir düşünce sistemi daha var. O da olumlu düşünmektir. Güçlükler karşısında yılmamak ve cesaretli olmak.
Eğitimimizin pratiğe dökülmeme sebebi kesinlikle empati kuramamamız ve olumsuz düşünmemiz. Kendi doğrusundan başka doğru kabul etmeyen birey asla analiz, sentez yapamaz.
Bir çok doğruyla analiz, sentez olur. Bir de “ben yapamam, ben başaramam” diyen bir öğrenci zaten yapamaz ve başaramaz. Çünkü böyle düşünen bir insan başarmak da istemiyor demektir.
Düşüncelerimizden olumsuzlukları atmalıyız. Mevlana’nın bu konuda güzel bir sözü var “Eğer düşüncen, manevi varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken isen küllüğe atılacak odun gibisin.”
Öğrenilmiş çaresizlik ve kendini gerçekleştiren kehanet duyguları toplumumuzda her geçen gün artmaktadır. Biz bunu önlemek için çabalamalıyız. Bilim insanlarını düşünelim.
Einstein, Edison , Graham Bell gibi. Toplumdaki eksiklikleri gözlemleyerek bazı icatlarda bulunmuşlardır. İnce düşünürsek bu bilim adamlarının en büyük özelliği empatik ve olumlu düşünmeleridir.
Toplum gözünden bakarak toplum için bir şeyler icat etmeleri onların empatik düşündüğünü , bu icatları gerçekleştirirken azimle ve sabırla çalışmaları ise olumlu düşündüklerinin göstergesidir.Neden biz bilim insanları yetiştirmeyelim? Önemli olan bu işe bir yerden başlamak. Emin olun ki sonrasında başarı gelecektir.
EMEPYA’nın Türk eğitim sistemine sağladığı katkılar neler sizce?
Emepya’nın Türk eğitim sistemine birden fazla yararı var. En önemlisi öğretmenlerin bilgileri kullanarak yeni metotlar, materyaller üretmelerine öncülük etmesidir. Hem öğretmen için hem öğrenciler için yeni bir şeylerin üretilmesi her zaman yarar getirir. Kendimden örnek verirsem ben hem projemi sundum hem de oradaki projeleri gözleyerek yeni bir şeyler öğrendim.
Eğitim olanaklarının kısıtlı olduğu bir coğrafyada eğitim veriyorsunuz. Öğrencilerinizi ve sizi en çok engelleyen unsurlar neler?
Öğrencilerimi ve beni engelleyen unsurları okul içi ve okul dışı olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Okul içi etkenler materyal ve internet diyebilirim. Okul dışı ise özellikle kışın hava şartlarının sert olması öğrencilerin okula geliş gidişini çok zorlaştırıyor.
Kışın öğretmen arkadaşlarımla beraber bazen 500-
Okulumuzdaki tüm öğrencileri düşünürsek en büyük sıkıntı sosyal etkinliklerde oluyor. Okulumuz da sadece derslikler var. Sosyal etkinlik yapacağımız hiçbir bölüm yok.
Öğrencileriniz okulla ilgili en çok neyin özlemini duyuyor?
Aslında çoğu zaman öğrencilerime sorduğum bir soru. Her mevsim soruyorum. Değişmeyen tek bir istekleri var İnternet.
Kışın sorduğumda eldiven ve internet, baharda spor malzemeleri ve internet. Farklı istekleri olan öğrencilerimde oluyor.
Ben elimden geldiğince onların isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Kendileri de bir gün azimle çalışarak bütün isteklerini elde edeceklerinin farkındalar. Ve kesinlikle her şeyi elde edecekler.
Doğup büyüdüğünüz yer ile şu an mesleğinizi yaptığınız yer arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
Doğup büyüdüğüm yer olan Malatya ile şu an bulunduğum yer arasında sosyo- ekonomik açıdan bir çok farklılıklar var. Benim de çocukluğum köyde geçti.
Kendi köyümdeki aileler genelde çekirdek aile dediğimiz aileye örnekken bulunduğum köyde genellikle geniş aileler göze çarpıyor.
Şu an yaşadığım ve sevdiğim köyün yol ve elektrik sıkıntısı da mevcut. Köyün geçim kaynakları sınırlı.
Yaşadığım köyün ayrıca okumuşluk oranı çok düşük. Üniversitede okuyan genç sayısı çok az. Buna karşın ailelerin okula ilgisi çok yüksek.Bu gelecek için umut verici.
Unutamadığınız bir anınız var mı?
Bir köy öğretmeni için her günü bir anıdır. Tabi bazıları baskın oluyor. Hiç unutamadığım bir anım var. Türkçe dersinde bir bölümde pasta ile ilgili bir şeyler anlatılıyordu. Öğrencilerimden birinin bana "Pastanın tadı nasıl öğretmenim?' diye sorması içimi burktu. Şu an bile içim burkuluyor.
(ntvmsnbc)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Öne Çıkanlar
“Eğitim Metotları ve Materyalleri Proje Yarışması”nda 2300 çalışma içinden 100.’lüğü elde eden projeye imza atan sınıf öğretmeni Samet Doğan Batman’ın bir mezrasında çalışıyor. Doğan, görev yaptığı coğrafyanın imkansızlıklarına tezat oluşturan “Olumlama” metodunun tüm Türkiye’nin kaderini değiştireceğine inanıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen “Eğitim Metotları ve Materyalleri Proje Yarışması”nda bu sene 2300 öğretmen yarıştı. Yarışmaya Batman’ın Sason ilçesine bağlı Boğazkapı mezrasından katılan sınıf öğretmeni Samet Doğan “Empati ve Olumlamalar” adlı projesiyle 100. oldu.
Doğan, görev yaptığı coğrafyanın çocuklarının yaşadığı umutsuzluklara tezat oluşturan çalışmasının Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı toplumsal sorunlarını çözmek için anahtar olduğuna inanıyor.
Doğan’a projesini ve Doğu’da öğrenim gören öğrencilerin yaşadığı zorlukları sorduk. Aldığımız cevaplarla belki de büyük şehirde yaşayan insanlar olarak düşünmekten, görmekten kaçtığımız bir çok gerçekliğe kapımızı açmış olduk.
Kaç yıldır öğretmenlik yapıyorsunuz? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Eylül 2012’de 2 yıllık bir öğretmen olacağım. 1984 yılında Malatya’da doğdum. İlkokuldan üniversiteye kadar bütün öğrenim hayatım Malatya’da geçti. 2007 yılında İnönü Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinin Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. 2010 yılında sözleşmeli olarak Batman’ın Sason ilçesine bağlı Boğazkapı İlköğretim Okulu’na atandım.2011 yılında ise yine atandığım Boğazkapı İlköğretim Okulu’nda kadroya geçtim.
Eğitim Metotları Proje yarışmasından nasıl haberiniz oldu?
Ders arasında öğretmen arkadaşlarımla öğretmenler odasında otururken müdürümüz Fuat Kılınç’ın gelip bu yarışmadan bizi haberdar etmesi üzerine öğrendim. Çok sevindim böyle bir yarışma olmasına. Yıllardır araştırmasını yaptığım projemi sunacağım bir imkan gelmişti önüme.
Yarışmaya hangi projeyle katıldınız?
Projemin ismi “Empati ve Olumlamalar”. Projemin temel içeriği bu iki düşünce hazinesinin 8.sınıflarda ya da 9.sınıflarda bir ders olarak öğrencilere verilmesi ve diğer derslere yansımasının gözlemlenmesiydi.
Projenizi “Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek bir proje” olarak nitelendiriyorsunuz. Gerçekten de Türk eğitim tarihine geçebilecek bir projeden bahsetmek mümkün mü?
Evet projemin temel amacı Türkiye’nin kaderini değiştirmek. Bunu gerçekleştirmek de mümkün. Şu an ülkemizde artan toplumsal sorunlar , aile içi şiddet , kadına şiddet ve gençler arasındaki çekişmeler empatiyi bir bakımdan zorunlu kılıyor.
Yine aynı şekilde zorunlu olan bir düşünce sistemi daha var. O da olumlu düşünmektir. Güçlükler karşısında yılmamak ve cesaretli olmak.
Eğitimimizin pratiğe dökülmeme sebebi kesinlikle empati kuramamamız ve olumsuz düşünmemiz. Kendi doğrusundan başka doğru kabul etmeyen birey asla analiz, sentez yapamaz.
Bir çok doğruyla analiz, sentez olur. Bir de “ben yapamam, ben başaramam” diyen bir öğrenci zaten yapamaz ve başaramaz. Çünkü böyle düşünen bir insan başarmak da istemiyor demektir.
Düşüncelerimizden olumsuzlukları atmalıyız. Mevlana’nın bu konuda güzel bir sözü var “Eğer düşüncen, manevi varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken isen küllüğe atılacak odun gibisin.”
Öğrenilmiş çaresizlik ve kendini gerçekleştiren kehanet duyguları toplumumuzda her geçen gün artmaktadır. Biz bunu önlemek için çabalamalıyız. Bilim insanlarını düşünelim.
Einstein, Edison , Graham Bell gibi. Toplumdaki eksiklikleri gözlemleyerek bazı icatlarda bulunmuşlardır. İnce düşünürsek bu bilim adamlarının en büyük özelliği empatik ve olumlu düşünmeleridir.
Toplum gözünden bakarak toplum için bir şeyler icat etmeleri onların empatik düşündüğünü , bu icatları gerçekleştirirken azimle ve sabırla çalışmaları ise olumlu düşündüklerinin göstergesidir.Neden biz bilim insanları yetiştirmeyelim? Önemli olan bu işe bir yerden başlamak. Emin olun ki sonrasında başarı gelecektir.
EMEPYA’nın Türk eğitim sistemine sağladığı katkılar neler sizce?
Emepya’nın Türk eğitim sistemine birden fazla yararı var. En önemlisi öğretmenlerin bilgileri kullanarak yeni metotlar, materyaller üretmelerine öncülük etmesidir. Hem öğretmen için hem öğrenciler için yeni bir şeylerin üretilmesi her zaman yarar getirir. Kendimden örnek verirsem ben hem projemi sundum hem de oradaki projeleri gözleyerek yeni bir şeyler öğrendim.
Eğitim olanaklarının kısıtlı olduğu bir coğrafyada eğitim veriyorsunuz. Öğrencilerinizi ve sizi en çok engelleyen unsurlar neler?
Öğrencilerimi ve beni engelleyen unsurları okul içi ve okul dışı olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Okul içi etkenler materyal ve internet diyebilirim. Okul dışı ise özellikle kışın hava şartlarının sert olması öğrencilerin okula geliş gidişini çok zorlaştırıyor.
Kışın öğretmen arkadaşlarımla beraber bazen 500-
Okulumuzdaki tüm öğrencileri düşünürsek en büyük sıkıntı sosyal etkinliklerde oluyor. Okulumuz da sadece derslikler var. Sosyal etkinlik yapacağımız hiçbir bölüm yok.
Öğrencileriniz okulla ilgili en çok neyin özlemini duyuyor?
Aslında çoğu zaman öğrencilerime sorduğum bir soru. Her mevsim soruyorum. Değişmeyen tek bir istekleri var İnternet.
Kışın sorduğumda eldiven ve internet, baharda spor malzemeleri ve internet. Farklı istekleri olan öğrencilerimde oluyor.
Ben elimden geldiğince onların isteklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Kendileri de bir gün azimle çalışarak bütün isteklerini elde edeceklerinin farkındalar. Ve kesinlikle her şeyi elde edecekler.
Doğup büyüdüğünüz yer ile şu an mesleğinizi yaptığınız yer arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
Doğup büyüdüğüm yer olan Malatya ile şu an bulunduğum yer arasında sosyo- ekonomik açıdan bir çok farklılıklar var. Benim de çocukluğum köyde geçti.
Kendi köyümdeki aileler genelde çekirdek aile dediğimiz aileye örnekken bulunduğum köyde genellikle geniş aileler göze çarpıyor.
Şu an yaşadığım ve sevdiğim köyün yol ve elektrik sıkıntısı da mevcut. Köyün geçim kaynakları sınırlı.
Yaşadığım köyün ayrıca okumuşluk oranı çok düşük. Üniversitede okuyan genç sayısı çok az. Buna karşın ailelerin okula ilgisi çok yüksek.Bu gelecek için umut verici.
Unutamadığınız bir anınız var mı?
Bir köy öğretmeni için her günü bir anıdır. Tabi bazıları baskın oluyor. Hiç unutamadığım bir anım var. Türkçe dersinde bir bölümde pasta ile ilgili bir şeyler anlatılıyordu. Öğrencilerimden birinin bana "Pastanın tadı nasıl öğretmenim?' diye sorması içimi burktu. Şu an bile içim burkuluyor.
(ntvmsnbc)
Son Güncelleme: Cuma, 18 May 2012 14:04
Gösterim: 2249
Bakırköy'de 16 Nisan'da motosiklet kazası geçiren ve beyin kanaması teşhisiyle kaldırıldığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Reanimasyon Anabilim Dalı'nda 3 haftadır tedavisi süren Seyfi Teoman, hayatını kaybetti.
Kayseri'de 1977'de doğan Seyfi Teoman, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü'nü bitirdikten sonra Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz'da film yönetmenliği eğitimi aldı.
Teoman'ın 2004'te çektiği kısa filmi ''Apartman'', ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterilerek, ödüle değer görüldü.
Seyfi Teoman'ın ilk uzun metraj filmi ''Tatil Kitabı'', 58. Berlin Film Festivali'ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Teoman'ın 2008'de Berlin Film Festivali'nin forum bölümünde dünya galası yapılan filmi, Türkiye'de ulusal yarışma bölümünde yer aldığı 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ''En İyi Film'' ve ''FIPRESCI'' ödüllerini kazandı.
Seyfi Teoman, ''Bizim Büyük Çaresizliğimiz'' adlı filmle Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümüne katılmıştı.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Öne Çıkanlar
Bakırköy'de 16 Nisan'da motosiklet kazası geçiren ve beyin kanaması teşhisiyle kaldırıldığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Reanimasyon Anabilim Dalı'nda 3 haftadır tedavisi süren Seyfi Teoman, hayatını kaybetti.
Kayseri'de 1977'de doğan Seyfi Teoman, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü'nü bitirdikten sonra Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz'da film yönetmenliği eğitimi aldı.
Teoman'ın 2004'te çektiği kısa filmi ''Apartman'', ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterilerek, ödüle değer görüldü.
Seyfi Teoman'ın ilk uzun metraj filmi ''Tatil Kitabı'', 58. Berlin Film Festivali'ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Teoman'ın 2008'de Berlin Film Festivali'nin forum bölümünde dünya galası yapılan filmi, Türkiye'de ulusal yarışma bölümünde yer aldığı 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde ''En İyi Film'' ve ''FIPRESCI'' ödüllerini kazandı.
Seyfi Teoman, ''Bizim Büyük Çaresizliğimiz'' adlı filmle Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümüne katılmıştı.
Son Güncelleme: Çarşamba, 09 May 2012 09:15
Gösterim: 1857

