Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Çalışma Bakanı zamların toplu sözleşme masasında belirleneceğini belirterek, geriye dönük olarak da 5 aylık süreyi kapsayacak şekilde farkın ödeneceğini söyledi

Meclis'te görüşülen Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu' nda değişiklik yapan kanun tasarısının ilk 3 maddesi kabul edildi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, zamların toplu sözleşme masasında belirleneceğini belirterek, geriye dönük olarak da 5 aylık süreyi kapsayacak şekilde farkın ödeneceğini söyledi.

Çelik, yaştan dolayı emekli olamayanların durumunu değerlendirirken, "Sosyal güvenlik reformunun ana kriteri yaştır. Yaş doldurmadan emekliliği isterseniz sistemi bozarsınız. Sistemin kriterlerini bozmayan teklifleri konuşmaya hazırız" dedi.

> Memura 5 aylık zam farkı verilecek

Çalışma Bakanı zamların toplu sözleşme masasında belirleneceğini belirterek, geriye dönük olarak da 5 aylık süreyi kapsayacak şekilde farkın ödeneceğini söyledi

Meclis'te görüşülen Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu' nda değişiklik yapan kanun tasarısının ilk 3 maddesi kabul edildi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, zamların toplu sözleşme masasında belirleneceğini belirterek, geriye dönük olarak da 5 aylık süreyi kapsayacak şekilde farkın ödeneceğini söyledi.

Çelik, yaştan dolayı emekli olamayanların durumunu değerlendirirken, "Sosyal güvenlik reformunun ana kriteri yaştır. Yaş doldurmadan emekliliği isterseniz sistemi bozarsınız. Sistemin kriterlerini bozmayan teklifleri konuşmaya hazırız" dedi.

Son Güncelleme: Salı, 03 Nisan 2012 09:58

Gösterim: 2190

Zorunlu eğitimi 12 seneye çıkaran ve kademelendiren yasa teklifinin siyasette ve kamuoyunda hararetli tartışmalara neden olması sanırım kimseye sürpriz olmadı.
 Zorunlu eğitimin bizatihi kendisine ve 12 yıla yayılmasına itiraz eden neredeyse yok. Mesele kesintili mi, kesintisiz mi hususunda. Herhalde benim gibi zorunlu eğitimin değil 12 seneye çıkarılması, 1 sene bile olmamasını düşünenler oldukça azınlıkta. Bence eğitim zorunlu olmamalı, insanların bir tercihi olmalı ve eğer mutlaka zorunlu olacaksa mümkün olduğunca tercihe imkân verecek şekilde yapılandırılmalı. Yani 4+4+4 yerine 1+1+1+1+1+1+... şeklinde olabilir ve insanların tercihine daha çok imkân tanınır. Öncelikle zorunlu eğitim meselesine bakalım.

Bugün için çoğumuzun kanıksadığı zorunlu ilköğretim uygulaması aslında oldukça yeni bir olgu. Gerçi fikir çok eski. Zorunlu eğitimin ilk ve en meşhur savunucusu ünlü kadim Yunan filozofu Eflatun. Eflatun, tasarladığı ideal devlette, normal vatandaşların 20 yaşına kadar, sivil ve asker kamu görevlilerinin de 35 yaşına kadar zorunlu eğitime tabi olmasını öngörmüştü. Eflatun'dan sonra bir sürü düşünür benzer fikirleri savunur. Lakin birey hak ve özgürlüklerini temel alınca, devletin ya da herhangi bir otoritenin bireylere eğitimi zorunlu kılması acaba özgürlüğe yapılmış bir müdahale olmayacak mıdır tartışması da hep ileri sürülür. Gerçi bu tartışma eğitime ve bilgiye yüklenen efsunlu anlam nedeniyle biraz cılız yapılır. Örneğin, J.S.Mill özgürlüğün, en güzide savunularından birisi olan Özgürlük Üzerine adlı eserinde zorunlu formel eğitime açıkça karşı çıkmaz. Mill, her ne kadar zorunlu eğitimi önermese ve bunun birey özgürlüğüne bir müdahale olduğunun farkında olsa da, devletin formel eğitim kurumları dışında öğretim görenlere standart sınavlar uygulamasını kabul eder.

Zorunlu eğitim meselesinde şüphesiz temel sorun henüz reşit olmayan çocukların kendi kendine karar verememesidir. Öyleyse onlar adına kim karar verecektir? Aile mi, toplum ya da devlet mi? Eğer aileye bırakırsak acaba çocuklar cahil kalmaz mı? Bu durumda devletin bütün çocuklara zorunlu eğitim vermesi onlar için daha iyi olmaz mı? Aslında bu soruların cevapları da verilmiş. Roma hukukundan günümüz hukukuna kadar hemen hemen bütün hukuk sistemlerinde çocukların vasisi olarak ebeveynler kabul edilir, herhangi bir otorite değil. Doğrusu da budur. Çocuk yetiştirmek için bin bir derde katlanan bütün anne-babalar bunu anlar. Dahası cehalet ve bilginin literal okur-yazarlıkla bağı fazla değildir. Yani, nice cahil okur-yazarlar olduğu gibi, nice bilge ümmiler vardır.

ulusal eğitim modeli

Zorunlu temel eğitim insanlık tecrübesinin sadece son 150-200 yılına özgü bir durumdur. Böyle bir girişime 17. yüzyıl ortalarında bir grup Püriten girişimcinin kurduğu Massachusetts Bay Koloni'de rastlıyoruz. Zorunlu temel eğitimin sistematik olarak uygulanması 19. yüzyılda başlar. 1805 Jena Harbi'nde Prusya, Napolyon orduları karşısında yenik düşer. Bir yıl sonra, Fichte, "Alman Ulusuna Hitap" başlıklı yazısında Prusyalılara yaşanılan utançtan kurtulmanın çaresi olarak emirlere itaati ve disiplini öğretecek olan zorunlu eğitimi önerir. Nitekim zorunlu eğitim bugünküne benzeyen şekliyle 1819'da Prusya'da başlar. Diğer Avrupa ülkelerinde de zamanla uygulanır. Türkiye'de de benzeri girişimler o zamanlar başlamıştır. Amerika'da ilk uygulama 1852'de Massachusetts eyaletindedir. Sonra birer birer diğer eyaletler de buna katılır. Zorunlu resmi öğretim bugün neredeyse evrensel kabul görmüş durumda. ABD'de ve çoğu gelişmiş ülkede uygulanan "aile eğitimi" (home-schooling) bunun bir ölçüde istisnası olarak görülebilir.

Şurası açık. Zorunlu eğitim ulus-devletin kurumsallaşıp yaygınlaştığı 19. yüzyılda başlar. Başka bir deyişle zorunlu eğitim ulus-devletin enstrümanlarından birisidir. Belki burada insanların bilgi sahibi olması gibi makul bir gaye var. Lakin zorunlu eğitimin ulus-devletler tarafından Eflatun'un ideal vatandaş yetiştirme ya da Fichte'nin emirlere itaati öğretme işlevine benzer bir şekilde kullanıldığı da çok açık. Zorunlu temel eğitim ulus-devletin indoktrinasyon araçlarından birisi. Yeknesak bir ulus yaratmak için başvurulan bir teknik. Mahalli ve beynelmilel otoriteleri ve aidiyet formlarını inkâr ederek tekelci bir anlayışla ortaya çıkan ulus-devletlerin böylesi bir enstrümanı kullanmasına şaşırmamak gerek. Buradan zorunlu eğitimin sakıncalarına geçebiliriz.

Birincisi, zorunlu eğitim, bizatihi bireylerin iradesine ve hürriyetine bir müdahaledir. Bu müdahalenin "hayırlı" gaye için yapılması (ki bu da tartışmalıdır) bunu değiştirmez. İkincisi zorunlu eğitim ne kadar tercihli mekanizmaları barındırsa da bir standardizasyon ve türdeşleştirme yaratacaktır ve neticede çeşitliliği azaltacaktır. Zaten zorunlu eğitimin ulus-devletlerce uygulanması da bundandır. Düşünün ki eğer zorunlu eğitim olmasaydı, yani eğitim bireylere ve sivil topluma bırakılsaydı, biz "zorunlu din dersleri" tartışmasını yaşamayacaktık. Üçüncüsü zorunlu eğitim ayrımcılıktır. Bugün cinsiyet, ırk, din, dil gibi ayrımcılıklara karşı çıkıyoruz. Belli yaştakileri zorunlu eğitime tabi tutarak "yaş ayrımcılığı" yapmıyor muyuz? Dahası zorunlu eğitimden faydalanmayan anne-babalara da ayrımcılık uygulanmaktadır. Çocuğu olmayan vergi mükellefleri devletin zorunlu eğitim gereği yapmış olduğu çocuk başına harcamayı vergi muafiyeti olarak talep ederlerse haksız mıdırlar? Tabii ki bu sorun sadece eğitime ilişkin değil. Operaya gitmeyen veya benim gibi futbol sevmeyen mükellefler devletin opera ya da futbol için yapmış olduğu seyirci başına düşen harcamayı geri talep ederlerse ne olur? Bu soruların cevabı az çok belli. Devlet mümkün olduğunca herkese teşmil edilebilen işleri yapmalı ve mümkün olduğunca da az iş yapmalı. Ayrıca devlet harcamaları demokratik mekanizmalarla ortaya konulan toplumun rızasına uygun olmalı. Dördüncü olarak zorunlu eğitim aslında bir tür azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, ebeveynlerin kahir ekseriyeti çocuklarını okula göndermek istemektedir. Belli bir azınlık çocuğunu okula göndermeyecek diye bütün topluma bunu zorlamak niye? Beşincisi zorunlu eğitim bizatihi zorunlu olduğu ve asgari de olsa bir türdeşleştirme içerdiği için yaratıcılığı teşvik etmez ve eğitimin niteliğini düşürür. Şu iki soru bunu göstermektedir: 1) Zorunlu eğitimin başlayıp yaygınlaştığı son 150 yılda bu eğitimden yaratıcı ve dâhiler çıkmış mıdır? 2) Yeryüzünün bütün yaratıcı ve dâhi kişilikleri (bazı politikacılar hariç) neredeyse konsensüsle zorunla eğitime karşı eleştirel değil midirler? Bu listeyi uzatmak mümkün.
Eğitimin hem devlet hem de sivil toplum tarafından hiçbir zorlama olmaksızın demokratik çerçevede yapılması, insan hak ve hürriyetlerine daha uygun olur. Dahası bu, eğitimin niteliğini de artıracaktır. Nitekim ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının okulları daha nitelikli eğitim vermekte ve imkânı olan ebeveynlerin büyük çoğunluğu da bunları tercih etmektedir. Bu arada kesintisiz eğitim lehine ileri sürülen, bunun cinsiyet ayrımcılığını önleyip fırsat eşitliği getireceği, mesleki tercihlerin gelişmiş ülkelerde ileri yaşlarda yapıldığı argümanının, belli kesimlerin ve "uzman" sınıfının sekteryen ve ideolojik savunusu dışında, sağlaması yapılmış hiçbir kanıtı yoktur.

Formel eğitimin bir statü ve sınıf atlama vasıtası olduğu ve kutsandığı bir toplumda bu söylediklerim entelektüel bir fantezi olarak nitelenebilir. Lakin formel eğitimi sorunlu kılan da bu anlayıştır. Eğitimi, hayatımızdaki aktivitelerimizden herhangi birisi olarak gördüğümüz zaman daha az sorunsuz olacaktır.

Prof. Dr., ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi
A. Nuri Yurdusev

> Zorunlu eğitim değil tercihli eğitim

Zorunlu eğitimi 12 seneye çıkaran ve kademelendiren yasa teklifinin siyasette ve kamuoyunda hararetli tartışmalara neden olması sanırım kimseye sürpriz olmadı.
 Zorunlu eğitimin bizatihi kendisine ve 12 yıla yayılmasına itiraz eden neredeyse yok. Mesele kesintili mi, kesintisiz mi hususunda. Herhalde benim gibi zorunlu eğitimin değil 12 seneye çıkarılması, 1 sene bile olmamasını düşünenler oldukça azınlıkta. Bence eğitim zorunlu olmamalı, insanların bir tercihi olmalı ve eğer mutlaka zorunlu olacaksa mümkün olduğunca tercihe imkân verecek şekilde yapılandırılmalı. Yani 4+4+4 yerine 1+1+1+1+1+1+... şeklinde olabilir ve insanların tercihine daha çok imkân tanınır. Öncelikle zorunlu eğitim meselesine bakalım.

Bugün için çoğumuzun kanıksadığı zorunlu ilköğretim uygulaması aslında oldukça yeni bir olgu. Gerçi fikir çok eski. Zorunlu eğitimin ilk ve en meşhur savunucusu ünlü kadim Yunan filozofu Eflatun. Eflatun, tasarladığı ideal devlette, normal vatandaşların 20 yaşına kadar, sivil ve asker kamu görevlilerinin de 35 yaşına kadar zorunlu eğitime tabi olmasını öngörmüştü. Eflatun'dan sonra bir sürü düşünür benzer fikirleri savunur. Lakin birey hak ve özgürlüklerini temel alınca, devletin ya da herhangi bir otoritenin bireylere eğitimi zorunlu kılması acaba özgürlüğe yapılmış bir müdahale olmayacak mıdır tartışması da hep ileri sürülür. Gerçi bu tartışma eğitime ve bilgiye yüklenen efsunlu anlam nedeniyle biraz cılız yapılır. Örneğin, J.S.Mill özgürlüğün, en güzide savunularından birisi olan Özgürlük Üzerine adlı eserinde zorunlu formel eğitime açıkça karşı çıkmaz. Mill, her ne kadar zorunlu eğitimi önermese ve bunun birey özgürlüğüne bir müdahale olduğunun farkında olsa da, devletin formel eğitim kurumları dışında öğretim görenlere standart sınavlar uygulamasını kabul eder.

Zorunlu eğitim meselesinde şüphesiz temel sorun henüz reşit olmayan çocukların kendi kendine karar verememesidir. Öyleyse onlar adına kim karar verecektir? Aile mi, toplum ya da devlet mi? Eğer aileye bırakırsak acaba çocuklar cahil kalmaz mı? Bu durumda devletin bütün çocuklara zorunlu eğitim vermesi onlar için daha iyi olmaz mı? Aslında bu soruların cevapları da verilmiş. Roma hukukundan günümüz hukukuna kadar hemen hemen bütün hukuk sistemlerinde çocukların vasisi olarak ebeveynler kabul edilir, herhangi bir otorite değil. Doğrusu da budur. Çocuk yetiştirmek için bin bir derde katlanan bütün anne-babalar bunu anlar. Dahası cehalet ve bilginin literal okur-yazarlıkla bağı fazla değildir. Yani, nice cahil okur-yazarlar olduğu gibi, nice bilge ümmiler vardır.

ulusal eğitim modeli

Zorunlu temel eğitim insanlık tecrübesinin sadece son 150-200 yılına özgü bir durumdur. Böyle bir girişime 17. yüzyıl ortalarında bir grup Püriten girişimcinin kurduğu Massachusetts Bay Koloni'de rastlıyoruz. Zorunlu temel eğitimin sistematik olarak uygulanması 19. yüzyılda başlar. 1805 Jena Harbi'nde Prusya, Napolyon orduları karşısında yenik düşer. Bir yıl sonra, Fichte, "Alman Ulusuna Hitap" başlıklı yazısında Prusyalılara yaşanılan utançtan kurtulmanın çaresi olarak emirlere itaati ve disiplini öğretecek olan zorunlu eğitimi önerir. Nitekim zorunlu eğitim bugünküne benzeyen şekliyle 1819'da Prusya'da başlar. Diğer Avrupa ülkelerinde de zamanla uygulanır. Türkiye'de de benzeri girişimler o zamanlar başlamıştır. Amerika'da ilk uygulama 1852'de Massachusetts eyaletindedir. Sonra birer birer diğer eyaletler de buna katılır. Zorunlu resmi öğretim bugün neredeyse evrensel kabul görmüş durumda. ABD'de ve çoğu gelişmiş ülkede uygulanan "aile eğitimi" (home-schooling) bunun bir ölçüde istisnası olarak görülebilir.

Şurası açık. Zorunlu eğitim ulus-devletin kurumsallaşıp yaygınlaştığı 19. yüzyılda başlar. Başka bir deyişle zorunlu eğitim ulus-devletin enstrümanlarından birisidir. Belki burada insanların bilgi sahibi olması gibi makul bir gaye var. Lakin zorunlu eğitimin ulus-devletler tarafından Eflatun'un ideal vatandaş yetiştirme ya da Fichte'nin emirlere itaati öğretme işlevine benzer bir şekilde kullanıldığı da çok açık. Zorunlu temel eğitim ulus-devletin indoktrinasyon araçlarından birisi. Yeknesak bir ulus yaratmak için başvurulan bir teknik. Mahalli ve beynelmilel otoriteleri ve aidiyet formlarını inkâr ederek tekelci bir anlayışla ortaya çıkan ulus-devletlerin böylesi bir enstrümanı kullanmasına şaşırmamak gerek. Buradan zorunlu eğitimin sakıncalarına geçebiliriz.

Birincisi, zorunlu eğitim, bizatihi bireylerin iradesine ve hürriyetine bir müdahaledir. Bu müdahalenin "hayırlı" gaye için yapılması (ki bu da tartışmalıdır) bunu değiştirmez. İkincisi zorunlu eğitim ne kadar tercihli mekanizmaları barındırsa da bir standardizasyon ve türdeşleştirme yaratacaktır ve neticede çeşitliliği azaltacaktır. Zaten zorunlu eğitimin ulus-devletlerce uygulanması da bundandır. Düşünün ki eğer zorunlu eğitim olmasaydı, yani eğitim bireylere ve sivil topluma bırakılsaydı, biz "zorunlu din dersleri" tartışmasını yaşamayacaktık. Üçüncüsü zorunlu eğitim ayrımcılıktır. Bugün cinsiyet, ırk, din, dil gibi ayrımcılıklara karşı çıkıyoruz. Belli yaştakileri zorunlu eğitime tabi tutarak "yaş ayrımcılığı" yapmıyor muyuz? Dahası zorunlu eğitimden faydalanmayan anne-babalara da ayrımcılık uygulanmaktadır. Çocuğu olmayan vergi mükellefleri devletin zorunlu eğitim gereği yapmış olduğu çocuk başına harcamayı vergi muafiyeti olarak talep ederlerse haksız mıdırlar? Tabii ki bu sorun sadece eğitime ilişkin değil. Operaya gitmeyen veya benim gibi futbol sevmeyen mükellefler devletin opera ya da futbol için yapmış olduğu seyirci başına düşen harcamayı geri talep ederlerse ne olur? Bu soruların cevabı az çok belli. Devlet mümkün olduğunca herkese teşmil edilebilen işleri yapmalı ve mümkün olduğunca da az iş yapmalı. Ayrıca devlet harcamaları demokratik mekanizmalarla ortaya konulan toplumun rızasına uygun olmalı. Dördüncü olarak zorunlu eğitim aslında bir tür azınlığın çoğunluğa tahakkümüdür. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, ebeveynlerin kahir ekseriyeti çocuklarını okula göndermek istemektedir. Belli bir azınlık çocuğunu okula göndermeyecek diye bütün topluma bunu zorlamak niye? Beşincisi zorunlu eğitim bizatihi zorunlu olduğu ve asgari de olsa bir türdeşleştirme içerdiği için yaratıcılığı teşvik etmez ve eğitimin niteliğini düşürür. Şu iki soru bunu göstermektedir: 1) Zorunlu eğitimin başlayıp yaygınlaştığı son 150 yılda bu eğitimden yaratıcı ve dâhiler çıkmış mıdır? 2) Yeryüzünün bütün yaratıcı ve dâhi kişilikleri (bazı politikacılar hariç) neredeyse konsensüsle zorunla eğitime karşı eleştirel değil midirler? Bu listeyi uzatmak mümkün.
Eğitimin hem devlet hem de sivil toplum tarafından hiçbir zorlama olmaksızın demokratik çerçevede yapılması, insan hak ve hürriyetlerine daha uygun olur. Dahası bu, eğitimin niteliğini de artıracaktır. Nitekim ülkemizdeki sivil toplum kuruluşlarının okulları daha nitelikli eğitim vermekte ve imkânı olan ebeveynlerin büyük çoğunluğu da bunları tercih etmektedir. Bu arada kesintisiz eğitim lehine ileri sürülen, bunun cinsiyet ayrımcılığını önleyip fırsat eşitliği getireceği, mesleki tercihlerin gelişmiş ülkelerde ileri yaşlarda yapıldığı argümanının, belli kesimlerin ve "uzman" sınıfının sekteryen ve ideolojik savunusu dışında, sağlaması yapılmış hiçbir kanıtı yoktur.

Formel eğitimin bir statü ve sınıf atlama vasıtası olduğu ve kutsandığı bir toplumda bu söylediklerim entelektüel bir fantezi olarak nitelenebilir. Lakin formel eğitimi sorunlu kılan da bu anlayıştır. Eğitimi, hayatımızdaki aktivitelerimizden herhangi birisi olarak gördüğümüz zaman daha az sorunsuz olacaktır.

Prof. Dr., ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi
A. Nuri Yurdusev

Son Güncelleme: Salı, 03 Nisan 2012 09:53

Gösterim: 2033

Kamuoyunda “4+4+4 modeli” olarak bilinen yeni eğitim yasasında saptayabildiğim sorunlu yönleri maddeler halinde yansıtmıştım.

Milli Eğitim Komisyonu Sözcüsü ve Ak Parti Kocaeli Milletvekili Fikri Işık, sorunlu gördüğüm konularla ilgili yanıtlar verdi. Işık’ın yanıtlarını özetle sunuyorum.

Hazırlık safhası

Düzenlemenin bir tasarı olarak değil teklif olarak sunulmasını ve hazırlık aşamasında ise bilimsel çalıştayların yapılmadığını, oysa ülkenin geleceğini ilgilendiren eğitim gibi bir alanda yapılacak genel düzenlemenin çok daha detaylı hazırlıklara dayanması gerektiğini belirtmiştim.

Işık, bu eleştirimi yanıtlarken, yasa düzenlemesinin Meclis’e tasarı veya teklif şeklinde verilmesinin Meclis komisyonlarının çalışmaları açısından önemli olmadığını, bir fark gözetmediklerini belirttikten sonra şu bilgiyi verdi:

“Biz, bir alt komisyon kurarak teklifle ilgili detaylı bir çalışma yaptık. Bu süreçte eğitimle ilgili sivil toplum kuruluşlarının da görüşlerini aldık. ERG, TEPAV, TED, ÖNDER, TEV, TESK, ENSAR’ın görüşlerini değerlendirdik. ODTÜ ve Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanlarını TBMM’ye davet ettik ve görüşlerine başvurduk. Avrupa ve gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerini inceledik. Bu çalışmalar sonucunda teklif metni yasalaşırken 5/4 oranında değişmiş oldu.”

8 yıllık kesintisiz eğitim

Yeni yasanın 8 yıllık kesintisiz eğitimi kaldırmasını eleştirmiş, bu uygulamanın okullaşma oranı açısından başarılı sonuçlar verdiğini ifade etmiştik. 4+4+4 modeliyle ilköğretimin fiilen 5 yıla indiğini, ikinci 4 yıllık aşamada 9 yaşındaki çocukların da mesleğe yönlendirilmesinin yanlış olduğunu, dünyada da örneği bulunmadığını kaydetmiştim.

Komisyon Sözcüsü Fikri Işık, bu konudaki görüşünü şöyle özetledi:

“Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ile kesintisiz olması birbirinden tümüyle ayrı değerlendirilmesi gereken iki konudur. 1997 yılında zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılmasına, o günkü muhalefet partileri de dahil, sağduyulu hiç kimse karşı çıkmamıştı. Karşı çıkılan eğitimin kesintisiz olmasıydı. Unutulmamalıdır ki, 8 yıllık zorunlu eğitimde elde edilen başarıda en büyük pay Ak Parti iktidarınındır. Kesintisiz 8 yıllık eğitim, dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde uygulanmamaktadır. Çocukların ilgi, yetenek, gelişim ve tercihlerini eğitim sistemine yansıtmayan anlayış artık çağdışı kalmıştır. Yeni sistem, sadece dini tercihleri öğrencilerimizin el becerileri, müzik, spor, sanat, dil, vs. yeteneklerini geliştirebilecekleri zengin bir seçmeli dersler/programlar havuzu oluşturulmasını sağlamaktır.”

PİSA’da başarısızlık

Yeni sistemin din eğitimi ve imam hatip ortaokullarını eksen alan bir düzenleme olduğunu belirtmiş, oysa çocukların PİSA sınavlarında matematik ve fen bilimlerinde sonuncu veya sondan ikinci olabildiklerine dikkat çekmiştim.

Işık, bu konuda da şu yorumu yaptı:

“Bana göre, PİSA sınavlarında başarı için eğitimde seçeneklerin artırılması, ortamın özgürleştirilmesi, öğrencilerin okulu ve okumayı sevmesi, bilgi ile dost olması, aldığı bilgi ile hayata dokunabilmesi önemlidir. Bu yasa, bu konuda atılan önemli bir adımdır. Ancak daha yapılacak çok iş var.”

Mesleki yönlendirme

Yeni sistemde çocukların 9 yaşında mesleki yönlendirmeye tabi tutulacaklarını, oysa bu yaşın Avrupa’da 14-15 ve 16 olduğunu ifade etmiş, ayrıca okula başlama yaşının 5’e çekilmesini de eleştirmiştim.

Komisyon Sözcüsü Işık, bu konularda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Zorunlu eğitime başlama yaşı 6’dır. Mevcut uygulama da 68 aydır. Bu aydan önce ilköğretime başlama, ancak ailenin isteği ve uzmanların onayına bağlı olmalıdır.

Bu kanunda ortaokulda mesleki eğitim yoktur. Temel beceri eğitimi de temel din eğitimi de meslek eğitimi değildir. Matematik dersi sadece mühendislik eğitimi için olmadığı gibi temel din eğitimi de sadece ilahiyatçılar için değildir.”

Denetimden kaçınma

Yeni yasanın tablet bilgisayar alımlarının 15 yıl boyunca Kamu İhale Kanunu (KİK) dışında tutulmasını denetimden kaçınma olarak eleştirmiş ve bu düzenlemenin kayırmacılık, suiistimal iddialarına yol açacağını belirtmiştim.

Işık, bu eleştiriye de şu yanıtı verdi:

“FATİH projesinin KİK kapsamı dışında tutulması, ülkemizde yerli tablet üretimi (digital çağın yakalanması) açısından kaçınılmazdır. Zira mevcut KİK’e göre, yerli ve yabancı üreticilerin fiyat farkı yüzde 15’ten fazla olursa idarenin tercih imkânı ortadan kalkar. Bütün dünyadaki teknolojik gelişmelerin temelinde önemli ölçüde devlet ihtiyaçlarının yerli üretimle (yerli üretimi ve üreticiyi koruyarak) karşılama yöntemi yatmaktadır.”
FİKRET BİLA ( MİLLİYET) 

> Fikri Işık’ın 4+4+4 yanıtları

Kamuoyunda “4+4+4 modeli” olarak bilinen yeni eğitim yasasında saptayabildiğim sorunlu yönleri maddeler halinde yansıtmıştım.

Milli Eğitim Komisyonu Sözcüsü ve Ak Parti Kocaeli Milletvekili Fikri Işık, sorunlu gördüğüm konularla ilgili yanıtlar verdi. Işık’ın yanıtlarını özetle sunuyorum.

Hazırlık safhası

Düzenlemenin bir tasarı olarak değil teklif olarak sunulmasını ve hazırlık aşamasında ise bilimsel çalıştayların yapılmadığını, oysa ülkenin geleceğini ilgilendiren eğitim gibi bir alanda yapılacak genel düzenlemenin çok daha detaylı hazırlıklara dayanması gerektiğini belirtmiştim.

Işık, bu eleştirimi yanıtlarken, yasa düzenlemesinin Meclis’e tasarı veya teklif şeklinde verilmesinin Meclis komisyonlarının çalışmaları açısından önemli olmadığını, bir fark gözetmediklerini belirttikten sonra şu bilgiyi verdi:

“Biz, bir alt komisyon kurarak teklifle ilgili detaylı bir çalışma yaptık. Bu süreçte eğitimle ilgili sivil toplum kuruluşlarının da görüşlerini aldık. ERG, TEPAV, TED, ÖNDER, TEV, TESK, ENSAR’ın görüşlerini değerlendirdik. ODTÜ ve Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanlarını TBMM’ye davet ettik ve görüşlerine başvurduk. Avrupa ve gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerini inceledik. Bu çalışmalar sonucunda teklif metni yasalaşırken 5/4 oranında değişmiş oldu.”

8 yıllık kesintisiz eğitim

Yeni yasanın 8 yıllık kesintisiz eğitimi kaldırmasını eleştirmiş, bu uygulamanın okullaşma oranı açısından başarılı sonuçlar verdiğini ifade etmiştik. 4+4+4 modeliyle ilköğretimin fiilen 5 yıla indiğini, ikinci 4 yıllık aşamada 9 yaşındaki çocukların da mesleğe yönlendirilmesinin yanlış olduğunu, dünyada da örneği bulunmadığını kaydetmiştim.

Komisyon Sözcüsü Fikri Işık, bu konudaki görüşünü şöyle özetledi:

“Zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması ile kesintisiz olması birbirinden tümüyle ayrı değerlendirilmesi gereken iki konudur. 1997 yılında zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılmasına, o günkü muhalefet partileri de dahil, sağduyulu hiç kimse karşı çıkmamıştı. Karşı çıkılan eğitimin kesintisiz olmasıydı. Unutulmamalıdır ki, 8 yıllık zorunlu eğitimde elde edilen başarıda en büyük pay Ak Parti iktidarınındır. Kesintisiz 8 yıllık eğitim, dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde uygulanmamaktadır. Çocukların ilgi, yetenek, gelişim ve tercihlerini eğitim sistemine yansıtmayan anlayış artık çağdışı kalmıştır. Yeni sistem, sadece dini tercihleri öğrencilerimizin el becerileri, müzik, spor, sanat, dil, vs. yeteneklerini geliştirebilecekleri zengin bir seçmeli dersler/programlar havuzu oluşturulmasını sağlamaktır.”

PİSA’da başarısızlık

Yeni sistemin din eğitimi ve imam hatip ortaokullarını eksen alan bir düzenleme olduğunu belirtmiş, oysa çocukların PİSA sınavlarında matematik ve fen bilimlerinde sonuncu veya sondan ikinci olabildiklerine dikkat çekmiştim.

Işık, bu konuda da şu yorumu yaptı:

“Bana göre, PİSA sınavlarında başarı için eğitimde seçeneklerin artırılması, ortamın özgürleştirilmesi, öğrencilerin okulu ve okumayı sevmesi, bilgi ile dost olması, aldığı bilgi ile hayata dokunabilmesi önemlidir. Bu yasa, bu konuda atılan önemli bir adımdır. Ancak daha yapılacak çok iş var.”

Mesleki yönlendirme

Yeni sistemde çocukların 9 yaşında mesleki yönlendirmeye tabi tutulacaklarını, oysa bu yaşın Avrupa’da 14-15 ve 16 olduğunu ifade etmiş, ayrıca okula başlama yaşının 5’e çekilmesini de eleştirmiştim.

Komisyon Sözcüsü Işık, bu konularda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Zorunlu eğitime başlama yaşı 6’dır. Mevcut uygulama da 68 aydır. Bu aydan önce ilköğretime başlama, ancak ailenin isteği ve uzmanların onayına bağlı olmalıdır.

Bu kanunda ortaokulda mesleki eğitim yoktur. Temel beceri eğitimi de temel din eğitimi de meslek eğitimi değildir. Matematik dersi sadece mühendislik eğitimi için olmadığı gibi temel din eğitimi de sadece ilahiyatçılar için değildir.”

Denetimden kaçınma

Yeni yasanın tablet bilgisayar alımlarının 15 yıl boyunca Kamu İhale Kanunu (KİK) dışında tutulmasını denetimden kaçınma olarak eleştirmiş ve bu düzenlemenin kayırmacılık, suiistimal iddialarına yol açacağını belirtmiştim.

Işık, bu eleştiriye de şu yanıtı verdi:

“FATİH projesinin KİK kapsamı dışında tutulması, ülkemizde yerli tablet üretimi (digital çağın yakalanması) açısından kaçınılmazdır. Zira mevcut KİK’e göre, yerli ve yabancı üreticilerin fiyat farkı yüzde 15’ten fazla olursa idarenin tercih imkânı ortadan kalkar. Bütün dünyadaki teknolojik gelişmelerin temelinde önemli ölçüde devlet ihtiyaçlarının yerli üretimle (yerli üretimi ve üreticiyi koruyarak) karşılama yöntemi yatmaktadır.”
FİKRET BİLA ( MİLLİYET) 

Son Güncelleme: Salı, 03 Nisan 2012 09:39

Gösterim: 1668

Kamu görevine ilk defa atanacaklar için yapılacak sınavlara dair yönetmelik ile sözleşmeli personel çalıştırılmasına ilişkin esaslarda yapılan değişiklik Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Buna göre, ataması uygun görülen adaylar, atama işlemlerinden önce, kamu kurum ve kuruluşlarınca hazırlanan atama başvuru formunda kimlik, adli sicil, askerlik ve sağlık durumu beyanında bulunacaklar.

Adaylardan bu hususlarda yazılı beyanları dışında ayrıca bir belge talep edilmeyecek.

Sözleşmeli personel başvurularında da adaylardan Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası dışında kimlik bilgilerine ilişkin ayrıca bir bilgi veya belge istenmeyecek.

Sözleşmeli personelden de adres bildirimi, adli sicil ve askerlik durumlarıyla ilgili yazılı beyanları dışında bir belge talep edilmeyecek.

Adayların kimlik beyanlarının doğruluğu Kimlik Paylaşımı Sistemi üzerinden veya doğrudan nüfus cüzdanı kontrol edilerek teyit edilecek. Askerlik ve adli sicil beyanlarının doğruluğu idare tarafından yetkili askeri ve adli mercilerden doğrulanacak.

Gerçeğe aykırı belge verdiği veya beyanda bulunduğu tespit edilenlerin atamaları yapılmayacak, yapılmışsa iptal edilecek. Bu kişiler hakkında Türk Ceza Kanunu'nun ilgili hükümleri uygulanacak.

> Kamuda işe girişte beyan yeterli olacak

Kamu görevine ilk defa atanacaklar için yapılacak sınavlara dair yönetmelik ile sözleşmeli personel çalıştırılmasına ilişkin esaslarda yapılan değişiklik Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Buna göre, ataması uygun görülen adaylar, atama işlemlerinden önce, kamu kurum ve kuruluşlarınca hazırlanan atama başvuru formunda kimlik, adli sicil, askerlik ve sağlık durumu beyanında bulunacaklar.

Adaylardan bu hususlarda yazılı beyanları dışında ayrıca bir belge talep edilmeyecek.

Sözleşmeli personel başvurularında da adaylardan Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası dışında kimlik bilgilerine ilişkin ayrıca bir bilgi veya belge istenmeyecek.

Sözleşmeli personelden de adres bildirimi, adli sicil ve askerlik durumlarıyla ilgili yazılı beyanları dışında bir belge talep edilmeyecek.

Adayların kimlik beyanlarının doğruluğu Kimlik Paylaşımı Sistemi üzerinden veya doğrudan nüfus cüzdanı kontrol edilerek teyit edilecek. Askerlik ve adli sicil beyanlarının doğruluğu idare tarafından yetkili askeri ve adli mercilerden doğrulanacak.

Gerçeğe aykırı belge verdiği veya beyanda bulunduğu tespit edilenlerin atamaları yapılmayacak, yapılmışsa iptal edilecek. Bu kişiler hakkında Türk Ceza Kanunu'nun ilgili hükümleri uygulanacak.

Son Güncelleme: Salı, 03 Nisan 2012 09:44

Gösterim: 1710

İstanbul'da 'fahiş fiyatları protesto' için yapılan ve polis müdahalesiyle biten kantin boykotuna katılan lise öğrencisi Abdülmelik Yalçın okuldan atıldı.

Kantin boykotuna katıldığı için okuldan atılan İsmail Erez Lisesi öğrencisi Abdülmelik Yalçın, yaptığı açıklamada ailesinin de kendisini desteklediğini belirterek, kötü bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Hakkımı sonuna kadar arayacağım ve okula devam edeceğim dedi.

İstanbul’daki İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde, 7 Mart’ta gerçekleştirilen kantin boykotuna katılan lise 3 öğrencisi Abdülmelik Yalçın, okuldan atıldı. İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu, karara gerekçe olarak Abdülmelik’in okul müdürlüğünden izin almadan basına bilgi vermesi ve bildiri dağıtmasını gösterdi. “Geçen perşembe dersteyken, müdür yardımcısı gelip, arkadaşlarımın içinde bana okuldan atıldığımı ve bir daha kapıdan içeri alınmayacağımı söyledi” diyen Abdülmelik, kararın bozulması için İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe verdi.

İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi öğrencileri, öğle arasında okula giriş çıkışların idare tarafından yasaklanması üzerine, yiyecek fiyatlarını fahiş buldukları kantini boykot etme kararı almış, 7 Mart günü, evden getirdikleri yiyeceklerle ‘paylaşma masaları’ kurmuştu. Ancak okul idaresi bu eyleme sert tepki göstermiş, okul müdürü, sivil polislerle sınıfa girip kurulan sofraları kaldırtmıştı. Daha sonra, “Lisemizde 9 saat boyunca yemek ihtiyacımızı karşılayamıyoruz. Kantin fiyatları pahalı olduğu için çoğu zaman karnımızı doyuramıyoruz” yazan bildirileri dağıtan 17 öğrenci hakkında da disiplin soruşturması başlatılmıştı. Soruşturma sonucunda, boykota katılan lise 3 öğrencisi Abdülmelik Yalçın okuldan atıldı.

İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı Ödül ve Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak Yalçın’ın okuldan uzaklaştırmasına karar verdi. Dayanak yapılan yönetmelik maddesi, “Okul müdürlüğünden izin almadan okul hakkında bilgi vermek amacıyla basın toplantısı yapmak, bildiri yayımlamak, dağıtmak; konferans, temsil, tören, açık oturum, forum ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve etkin rol almak” fiillerini düzenliyor.

Kararın bozulması için Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe veren Yalçın, “Yanlış bir şey yapmadım. Ailemin de desteğiyle mücadelemi sürdüreceğim ve okula gitmeye devam edeceğim” derken, okul yönetimi konuyla ilgili açıklama yapmadı. İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız ise, “Öğrencinin dosyasına ve dilekçesine baktık. Komisyonumuz toplanarak bu konuyu değerlendirecek” dedi.

(radikal)

> Kantini boykot etti, okuldan atıldı!

İstanbul'da 'fahiş fiyatları protesto' için yapılan ve polis müdahalesiyle biten kantin boykotuna katılan lise öğrencisi Abdülmelik Yalçın okuldan atıldı.

Kantin boykotuna katıldığı için okuldan atılan İsmail Erez Lisesi öğrencisi Abdülmelik Yalçın, yaptığı açıklamada ailesinin de kendisini desteklediğini belirterek, kötü bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Hakkımı sonuna kadar arayacağım ve okula devam edeceğim dedi.

İstanbul’daki İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde, 7 Mart’ta gerçekleştirilen kantin boykotuna katılan lise 3 öğrencisi Abdülmelik Yalçın, okuldan atıldı. İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu, karara gerekçe olarak Abdülmelik’in okul müdürlüğünden izin almadan basına bilgi vermesi ve bildiri dağıtmasını gösterdi. “Geçen perşembe dersteyken, müdür yardımcısı gelip, arkadaşlarımın içinde bana okuldan atıldığımı ve bir daha kapıdan içeri alınmayacağımı söyledi” diyen Abdülmelik, kararın bozulması için İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe verdi.

İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi öğrencileri, öğle arasında okula giriş çıkışların idare tarafından yasaklanması üzerine, yiyecek fiyatlarını fahiş buldukları kantini boykot etme kararı almış, 7 Mart günü, evden getirdikleri yiyeceklerle ‘paylaşma masaları’ kurmuştu. Ancak okul idaresi bu eyleme sert tepki göstermiş, okul müdürü, sivil polislerle sınıfa girip kurulan sofraları kaldırtmıştı. Daha sonra, “Lisemizde 9 saat boyunca yemek ihtiyacımızı karşılayamıyoruz. Kantin fiyatları pahalı olduğu için çoğu zaman karnımızı doyuramıyoruz” yazan bildirileri dağıtan 17 öğrenci hakkında da disiplin soruşturması başlatılmıştı. Soruşturma sonucunda, boykota katılan lise 3 öğrencisi Abdülmelik Yalçın okuldan atıldı.

İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu, Milli Eğitim Bakanlığı Ödül ve Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak Yalçın’ın okuldan uzaklaştırmasına karar verdi. Dayanak yapılan yönetmelik maddesi, “Okul müdürlüğünden izin almadan okul hakkında bilgi vermek amacıyla basın toplantısı yapmak, bildiri yayımlamak, dağıtmak; konferans, temsil, tören, açık oturum, forum ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve etkin rol almak” fiillerini düzenliyor.

Kararın bozulması için Milli Eğitim Müdürlüğü’ne dilekçe veren Yalçın, “Yanlış bir şey yapmadım. Ailemin de desteğiyle mücadelemi sürdüreceğim ve okula gitmeye devam edeceğim” derken, okul yönetimi konuyla ilgili açıklama yapmadı. İstanbul Milli Eğitim Müdürü Dr. Muammer Yıldız ise, “Öğrencinin dosyasına ve dilekçesine baktık. Komisyonumuz toplanarak bu konuyu değerlendirecek” dedi.

(radikal)

Son Güncelleme: Salı, 03 Nisan 2012 09:35

Gösterim: 2306


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.