Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
15 Temmuz kalkışmasının arkasından herkes neredeyse aynı soruyu soruyor. ¨Bu darbeciler, kendi vatandaşına ateş etmeyi göze alanlar nasıl, nerede yetiştiler?¨ Cevaplarını herkesin bildiği bu sorular aslında bir şaşkınlık ifadesinden daha çok yaşananların inanılmazlığı ile ilgili. Pek çoğumuz için inanılması ve/veya kabullenilmesi güç olan şey, bu kadar iyi okullarda yetişmiş olan bu insanların nasıl oluyor da akıllarını kiraya verebildikleriydi.
Gerçekte anlamak hiç zor değil. Bu eğitim sisteminde ve devletin resmen onay verdiği, denetlediği okullarda yetişen bu kişilerin hepsi son 30 yılda okullarımızın ve toplumun nasıl olduğunun kanıtıdır. Bizim sistemin içinde neredeyse son yıllarda en sıklıkla duyulan ifadeler, müfredat ve sistem değişikliği oluyor. Ne yazıktır ki mevcut sorunlarımız bunları değiştirmekle çözülmüyor!
Ne istediniz de vermediler?
Aslında tersten sorduğum bu soruyu tüm kamuoyuna soruyorum. Özellikle 1980 sonrası hızla kentlileşen ve genç nüfusunu kentlerde istihdam etmeye çalışan aileler ve eğitimciler olarak bilgiye sahip olmayı kutsayan bir eğitim sistemi yarattık. Öyle sınavlar yaptık ki bu sınavların en iyi çözücülerinin en iyiler, en başarılılar, en akıllılar ve hatta en liyakat sahibi olduklarına inandık ve zamanla mahalle baskısı herkes için durumu normal hale getirdi. Öyle ki alt gelir grubundaki ailelerin çocukları için tek çıkış yolu haline gelmiş olan bu sınavların en çok çözeni olmak durumu bir alıcısı olan toplumsal talep haline geldi. Özetle iyi eğitim diye tarif edilen ve talep edilen artık en iyi sınav çözücü yetiştirmek olmuştu! Bu arada okulun geliştirmesi gereken sosyal ve duygusal becerilerin kısacası karakterin gelişimini umursamaz olduk ve başkalarına havale ettik...
Bu talebi gören şimdi kapatılan okulların ve dershanelerin sınav şampiyonlarını, markalı tişörtlerini giydirerek televizyonlara çıkardıkları zamanlar aslında bu talebi kaşıyan en güzel nöral pazarlama tekniğiydi. Bir süre sonra okullarda ve diğer dershanelerde onların yaptıklarını taklit etmeye başladı. Evlere ders çalıştırmak için hoca göndermek, aile ziyaretleri, sınav hazırlık kampları ve yatılı dershaneler...
• Eğitimciler ve eğitim kurumları, tüm bu uygulamaları ve daha da fazlasını tüm eğitimciler onlar yapıyor başarılı oluyor biz de yapalım diye taklit edilmedi mi?
• Anne- Babalar siz çocuklarınızın bu sınavların en iyi çözücüleri olsun diye her şeyden vazgeçmedi mi? Aslında açıkçası çocuklarınızdan vazgeçtiniz. Bazı ailelerde bu durum, onlar alnı secde görüyor zarar gelmez yeter ki sınavları kazansın¨ istemedi mi?
• Devleti yönetenler Dünya değişirken değişimi izlemek ve gerçekleştirmek için eleştirel akla sahip yaptığı işin en fazla liyakatine sahip olanlar yerine sizden olan ve her dediğinizi yapacak olanları istihdam etmedi mi?
• Yüzbinlerce öğretmeni yetiştiren eğitim fakültelerinin nasıl öğretmen yetiştirdiğini önemsemek yerine onları nasıl atayacağız diye dertleyerek sadece KPSS´de en iyi çözücüleri öğretmen atamadık mı?
• Okul müdürlerini bile seçemeyen ve demokrasi kültürünün esamisi okunmayan okullardan sınavlarda en iyi soru çözücüleri çıksın diye tüm il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerini bir anlamda sınav başarısını artırma merkezi haline getirerek yukarıda saydığım kamplar, ev hocaları vb. yöntemleri kopyalamadı mı?
• Orta sınıf, okumuş ama bu cemaat gibi düşünmeyen aileler ama bunların okulları, dershaneleri sınava en iyi hazırlıyor diyerek çocuklarını kendi elleriyle teslim etmedi mi?
Özetle, bugün geldiğimiz nokta 12 Eylül 1980 sonrası bilinçli bir şekilde tüketilmiş olan eğitim sistemi ve toplumsal başarı histerisi nedeniyle gözü kapalı uçuruma giden bir toplumun resmidir. Herkesin emin olduğu nokta ailemizden, komşularımızdan, arkadaşlarımızdan iş yaptığımız kişilerden olmak üzere aynı toplumu paylaştığımız bu kalkışmayı yapanlar ile beraber yaşadık, yedik içtik... Şimdi polisiye tedbirler ile ne kadar çok kişiyi işten uzaklaştırır ve/veya adli yargılamaya tabi tutarsak tutalım, onlar ile yaşamaya devam edeceğiz. O halde uzun soluklu bilimsel temelli toplumsal dönüşüm politikaları geliştirmeliyiz.
Ne yapmalı?
• Okullarımızda demokrasi kültürünü yerleştirecek bir eğitim sistemi reformunu tüm taraflar ile birlikte acilen yapmalıyız.
• Birlikte yaşamayı öğrenmek ve yeniden toplumsal farklılıklar ile bir arada olabilmeyi öğrenmek için yetişkinler olarak deneyim yaşatacak sosyal ve kültürel programlar tasarlamalı ve her yerde uygulamalıyız.
• Tüm okullarımızda mevcut eğitimcilerimiz için acil eylem planıyla sosyal ve duygusal becerileri geliştirmeyi önemseyen zihinsel dönüşümü sağlamalıyız.
• Eleştirel düşünmeyi oluşturacak bir öğrenme ekosistemi için okul yönetimlerinin liyakate dayanan ve demokratik katılımlı seçimlerle geldiği bir modele geçmeliyiz.
Son söz ¨bu yol çok uzun bir yol, sabırla ve birlikte, eleştirel aklı oluşturmak gerekiyor...¨
Kayhan Karlı
YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi
Kurucu
@kayhankarli
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
15 Temmuz kalkışmasının arkasından herkes neredeyse aynı soruyu soruyor. ¨Bu darbeciler, kendi vatandaşına ateş etmeyi göze alanlar nasıl, nerede yetiştiler?¨ Cevaplarını herkesin bildiği bu sorular aslında bir şaşkınlık ifadesinden daha çok yaşananların inanılmazlığı ile ilgili. Pek çoğumuz için inanılması ve/veya kabullenilmesi güç olan şey, bu kadar iyi okullarda yetişmiş olan bu insanların nasıl oluyor da akıllarını kiraya verebildikleriydi.
Gerçekte anlamak hiç zor değil. Bu eğitim sisteminde ve devletin resmen onay verdiği, denetlediği okullarda yetişen bu kişilerin hepsi son 30 yılda okullarımızın ve toplumun nasıl olduğunun kanıtıdır. Bizim sistemin içinde neredeyse son yıllarda en sıklıkla duyulan ifadeler, müfredat ve sistem değişikliği oluyor. Ne yazıktır ki mevcut sorunlarımız bunları değiştirmekle çözülmüyor!
Ne istediniz de vermediler?
Aslında tersten sorduğum bu soruyu tüm kamuoyuna soruyorum. Özellikle 1980 sonrası hızla kentlileşen ve genç nüfusunu kentlerde istihdam etmeye çalışan aileler ve eğitimciler olarak bilgiye sahip olmayı kutsayan bir eğitim sistemi yarattık. Öyle sınavlar yaptık ki bu sınavların en iyi çözücülerinin en iyiler, en başarılılar, en akıllılar ve hatta en liyakat sahibi olduklarına inandık ve zamanla mahalle baskısı herkes için durumu normal hale getirdi. Öyle ki alt gelir grubundaki ailelerin çocukları için tek çıkış yolu haline gelmiş olan bu sınavların en çok çözeni olmak durumu bir alıcısı olan toplumsal talep haline geldi. Özetle iyi eğitim diye tarif edilen ve talep edilen artık en iyi sınav çözücü yetiştirmek olmuştu! Bu arada okulun geliştirmesi gereken sosyal ve duygusal becerilerin kısacası karakterin gelişimini umursamaz olduk ve başkalarına havale ettik...
Bu talebi gören şimdi kapatılan okulların ve dershanelerin sınav şampiyonlarını, markalı tişörtlerini giydirerek televizyonlara çıkardıkları zamanlar aslında bu talebi kaşıyan en güzel nöral pazarlama tekniğiydi. Bir süre sonra okullarda ve diğer dershanelerde onların yaptıklarını taklit etmeye başladı. Evlere ders çalıştırmak için hoca göndermek, aile ziyaretleri, sınav hazırlık kampları ve yatılı dershaneler...
• Eğitimciler ve eğitim kurumları, tüm bu uygulamaları ve daha da fazlasını tüm eğitimciler onlar yapıyor başarılı oluyor biz de yapalım diye taklit edilmedi mi?
• Anne- Babalar siz çocuklarınızın bu sınavların en iyi çözücüleri olsun diye her şeyden vazgeçmedi mi? Aslında açıkçası çocuklarınızdan vazgeçtiniz. Bazı ailelerde bu durum, onlar alnı secde görüyor zarar gelmez yeter ki sınavları kazansın¨ istemedi mi?
• Devleti yönetenler Dünya değişirken değişimi izlemek ve gerçekleştirmek için eleştirel akla sahip yaptığı işin en fazla liyakatine sahip olanlar yerine sizden olan ve her dediğinizi yapacak olanları istihdam etmedi mi?
• Yüzbinlerce öğretmeni yetiştiren eğitim fakültelerinin nasıl öğretmen yetiştirdiğini önemsemek yerine onları nasıl atayacağız diye dertleyerek sadece KPSS´de en iyi çözücüleri öğretmen atamadık mı?
• Okul müdürlerini bile seçemeyen ve demokrasi kültürünün esamisi okunmayan okullardan sınavlarda en iyi soru çözücüleri çıksın diye tüm il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerini bir anlamda sınav başarısını artırma merkezi haline getirerek yukarıda saydığım kamplar, ev hocaları vb. yöntemleri kopyalamadı mı?
• Orta sınıf, okumuş ama bu cemaat gibi düşünmeyen aileler ama bunların okulları, dershaneleri sınava en iyi hazırlıyor diyerek çocuklarını kendi elleriyle teslim etmedi mi?
Özetle, bugün geldiğimiz nokta 12 Eylül 1980 sonrası bilinçli bir şekilde tüketilmiş olan eğitim sistemi ve toplumsal başarı histerisi nedeniyle gözü kapalı uçuruma giden bir toplumun resmidir. Herkesin emin olduğu nokta ailemizden, komşularımızdan, arkadaşlarımızdan iş yaptığımız kişilerden olmak üzere aynı toplumu paylaştığımız bu kalkışmayı yapanlar ile beraber yaşadık, yedik içtik... Şimdi polisiye tedbirler ile ne kadar çok kişiyi işten uzaklaştırır ve/veya adli yargılamaya tabi tutarsak tutalım, onlar ile yaşamaya devam edeceğiz. O halde uzun soluklu bilimsel temelli toplumsal dönüşüm politikaları geliştirmeliyiz.
Ne yapmalı?
• Okullarımızda demokrasi kültürünü yerleştirecek bir eğitim sistemi reformunu tüm taraflar ile birlikte acilen yapmalıyız.
• Birlikte yaşamayı öğrenmek ve yeniden toplumsal farklılıklar ile bir arada olabilmeyi öğrenmek için yetişkinler olarak deneyim yaşatacak sosyal ve kültürel programlar tasarlamalı ve her yerde uygulamalıyız.
• Tüm okullarımızda mevcut eğitimcilerimiz için acil eylem planıyla sosyal ve duygusal becerileri geliştirmeyi önemseyen zihinsel dönüşümü sağlamalıyız.
• Eleştirel düşünmeyi oluşturacak bir öğrenme ekosistemi için okul yönetimlerinin liyakate dayanan ve demokratik katılımlı seçimlerle geldiği bir modele geçmeliyiz.
Son söz ¨bu yol çok uzun bir yol, sabırla ve birlikte, eleştirel aklı oluşturmak gerekiyor...¨
Kayhan Karlı
YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi
Kurucu
@kayhankarli
Son Güncelleme: Salı, 16 Ağustos 2016 14:43
Gösterim: 3553
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Son dönemde ülkemizde ve Dünya´da yakın gelecekte insanlığın çözmesi gereken büyük sorunlar sıklıkla konuşuluyor. Enerji, su ve gıda gibi çok temel ihtiyaçlarımızı yeni kaynaklarla, yöntemlerle çözmek zorundayız. Üstelik bu değişimlerin ünümüzdeki en fazla 20 yıl içinde yaşam biçimimizi köklü şekilde değiştireceği de çok açık görülüyor. Bugünlerde belki en temel sorun alanı olarak eğitim sistemlerini tartışmak ve geliştirmek zorunluluğu bu nedenle karşımızda duruyor.
Mevcut eğitim sistemlerinin bilgiye sahip olmayı ve zekayı kutsadığı bir gerçektir. Örneğin toplumsal dilimizde ¨benim kızımı ne doktorlar, ne mühendisler istedi…¨ ifadesini sıklıkla duymak mümkünken ¨benim kızımı ne tiyatrocular, ne ressamlar, ne girişimciler istedi…¨ gibi ifadeleri hiç duymayız. Öte yandan dünyamızın problemlerini oluşturan insanlık bugün yeni bir ilişki ve yaşam biçimi oluşturmak zorunda ve ancak bu yolla yaşanabilecek yeni bir düzene doğru ilerleyebiliriz.
Bu nedenle okullarımızda artık duygusal zekayı da geliştirmeyi önemseyen bir yaklaşım oluşturmalıyız. Dünyayı teknoloji ve robotlar değil sosyal ve duygusal becerileri gelişmiş insanlar kurtaracak… Bu nedenle gençlere okul yıllarında sosyal girişimcilik becerilerini geliştirecek modeller geliştirmeliyiz.
Sosyal Girişimci Kimdir?
Bir sosyal girişimci, toplumun karmaşık sorunlarına sistemli ve sürekli çözümler üretir. Çözüm üretirken de daima olaylara olumlu yaklaşır. Eleştirdiği herşeyin bir gün bir şekilde çözülebileceğine inanır. Girişimci genel anlamda, üretim için gerekli kaynakları bir araya getiren kişidir. Girişimcilik de, girişimcilerin risk alma, fırsatları kovalama, hayata geçirme ve yenilik yapma süreçlerinin tümüdür. Bu yüzdendir ki hem şirket kurma süreci hem de yenilikler yapma süreci girişimcilik kapsamındadır.
Sosyal girişimci ise, tıpkı özel sektör girişimcilerinde olduğu gibi risk alarak yenilik veya geliştirme yapan kişidir. Fırsat yaratır, risk alarak fikrini gerçekleştirmeye çalışır. Hedefi, toplumsal sorunların toplumla uyuşan, yeni, özgün yollarla çözümlenmesidir. Çünkü ticari girişimci başarılı olamadığında kendi ve yakın çevresi zarar görür ama sosyal girişimci yanlış yaptığında toplum zarar görebilir.
Sosyal girişimci, yaşadığı toplumda ortaya çıkan sosyal aksaklıkları fark ederek o güne kadar akla gelmeyen ya da cesaret edilmeyen bir yaklaşımla sorunların üzerine giden; yaratıcı, ısrarcı, duyarlı, gerçekçi tavırları ile fark yaratan ve toplumun güvenini kazanan kişidir.
Sosyal girişimciler bunu yaparken;
- Bir sorunu tespit eder,
- Yeni bir proje üretir,
- Yeni bir yöntem geliştirir,
- Yeni bir kaynak oluşturur,
- Kendinden sonra projenin sürdürülebilmesi için yöntem bulur.
Ülkemizde de son yıllarda özellikle üniversite öğrencileri düzeyinde artan sosyal girişimciliğin lise ve ortaokul yıllarına kadar inmesi gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz günlerde ecowatch.com tarafından Dünya´yı değiştiren 17 genç sosyal girişimci listesini paylaştım. Şimdi o listeden bazı gençleri burada da paylaşmak istedim.
Angaza LTD. – Maria Mayanja, Co-Founder
• Kuruluş: 2012 / Ülke: Kengali, Rwanda / Sektör: Etik Moda: Maria ve arkadaşları doğada çözünemeyen atık malzemelerden aksesuarlar tasarlayarak satıyorlar. Bu yolla doğayı korumanın yanında ülkelerinde çevre bilinci oluşturmak için okullardaki dersleri dahi dönüştürmeye başladılar...
Ecoprise – Bhuwan K.C., Founder and CEO
• Kuruluş: 2012 / Ülke: Nepal / Sektör: Temiz Enerji: Bhuwan ve arkadaşları Nepal halkına ihtiyaç duydukları enerji temiz ve yenilenebilir kaynaklardan elde edebilmeleri için kurdukları şirket ile finansal ve geliştirme destekleri sağlıyorlar. Çok farklı sektörden kurumlarla işbirliği yaparak Nepal halkının yaşam kalitesini artırmak için çalışıyorlar.
Resonate – Ayla Schlosser & Solange Impanoyimana
• Kuruluş: 2013/ Ülke: Rwanda & Doğu Afrika / Sektör: Kadın hakları ve Uluslararası gelişim: Ayla ve Solange, arkadaşları ile Doğu Afrika´da kadınların liderlik becerilerini geliştirmek ve cinsiyet ayrımcılıklarını ortadan kaldırmak için eğitimler vermeye devam ediyorlar. Ayla ¨Tüm kadınların istediğini olabildiği ve yapabildiği bir Dünya´da yaşamak istiyorum ve Resonate bu rüyayı gerçek yapıyor.¨ diye hedeflerini tarif ediyor.
Listenin tamamına http://goo.gl/YTzpsT adresinden erişebilirsiniz.
Ülkemizde de şimdi yer kalmadığı için sıralayamadığım muhteşem sosyal girişimcilik örnekleri var. Bunları çoğaltmak ve Dünya´yı değiştirecek fark yaratan gençler yetiştirmek için ortaokul ve lise yıllarında Sosyal Girişimcilik ile gençlerimizi tanıştırmalıyız...
Dünya´yı güzellik kurtaracak...
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Son dönemde ülkemizde ve Dünya´da yakın gelecekte insanlığın çözmesi gereken büyük sorunlar sıklıkla konuşuluyor. Enerji, su ve gıda gibi çok temel ihtiyaçlarımızı yeni kaynaklarla, yöntemlerle çözmek zorundayız. Üstelik bu değişimlerin ünümüzdeki en fazla 20 yıl içinde yaşam biçimimizi köklü şekilde değiştireceği de çok açık görülüyor. Bugünlerde belki en temel sorun alanı olarak eğitim sistemlerini tartışmak ve geliştirmek zorunluluğu bu nedenle karşımızda duruyor.
Mevcut eğitim sistemlerinin bilgiye sahip olmayı ve zekayı kutsadığı bir gerçektir. Örneğin toplumsal dilimizde ¨benim kızımı ne doktorlar, ne mühendisler istedi…¨ ifadesini sıklıkla duymak mümkünken ¨benim kızımı ne tiyatrocular, ne ressamlar, ne girişimciler istedi…¨ gibi ifadeleri hiç duymayız. Öte yandan dünyamızın problemlerini oluşturan insanlık bugün yeni bir ilişki ve yaşam biçimi oluşturmak zorunda ve ancak bu yolla yaşanabilecek yeni bir düzene doğru ilerleyebiliriz.
Bu nedenle okullarımızda artık duygusal zekayı da geliştirmeyi önemseyen bir yaklaşım oluşturmalıyız. Dünyayı teknoloji ve robotlar değil sosyal ve duygusal becerileri gelişmiş insanlar kurtaracak… Bu nedenle gençlere okul yıllarında sosyal girişimcilik becerilerini geliştirecek modeller geliştirmeliyiz.
Sosyal Girişimci Kimdir?
Bir sosyal girişimci, toplumun karmaşık sorunlarına sistemli ve sürekli çözümler üretir. Çözüm üretirken de daima olaylara olumlu yaklaşır. Eleştirdiği herşeyin bir gün bir şekilde çözülebileceğine inanır. Girişimci genel anlamda, üretim için gerekli kaynakları bir araya getiren kişidir. Girişimcilik de, girişimcilerin risk alma, fırsatları kovalama, hayata geçirme ve yenilik yapma süreçlerinin tümüdür. Bu yüzdendir ki hem şirket kurma süreci hem de yenilikler yapma süreci girişimcilik kapsamındadır.
Sosyal girişimci ise, tıpkı özel sektör girişimcilerinde olduğu gibi risk alarak yenilik veya geliştirme yapan kişidir. Fırsat yaratır, risk alarak fikrini gerçekleştirmeye çalışır. Hedefi, toplumsal sorunların toplumla uyuşan, yeni, özgün yollarla çözümlenmesidir. Çünkü ticari girişimci başarılı olamadığında kendi ve yakın çevresi zarar görür ama sosyal girişimci yanlış yaptığında toplum zarar görebilir.
Sosyal girişimci, yaşadığı toplumda ortaya çıkan sosyal aksaklıkları fark ederek o güne kadar akla gelmeyen ya da cesaret edilmeyen bir yaklaşımla sorunların üzerine giden; yaratıcı, ısrarcı, duyarlı, gerçekçi tavırları ile fark yaratan ve toplumun güvenini kazanan kişidir.
Sosyal girişimciler bunu yaparken;
- Bir sorunu tespit eder,
- Yeni bir proje üretir,
- Yeni bir yöntem geliştirir,
- Yeni bir kaynak oluşturur,
- Kendinden sonra projenin sürdürülebilmesi için yöntem bulur.
Ülkemizde de son yıllarda özellikle üniversite öğrencileri düzeyinde artan sosyal girişimciliğin lise ve ortaokul yıllarına kadar inmesi gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz günlerde ecowatch.com tarafından Dünya´yı değiştiren 17 genç sosyal girişimci listesini paylaştım. Şimdi o listeden bazı gençleri burada da paylaşmak istedim.
Angaza LTD. – Maria Mayanja, Co-Founder
• Kuruluş: 2012 / Ülke: Kengali, Rwanda / Sektör: Etik Moda: Maria ve arkadaşları doğada çözünemeyen atık malzemelerden aksesuarlar tasarlayarak satıyorlar. Bu yolla doğayı korumanın yanında ülkelerinde çevre bilinci oluşturmak için okullardaki dersleri dahi dönüştürmeye başladılar...
Ecoprise – Bhuwan K.C., Founder and CEO
• Kuruluş: 2012 / Ülke: Nepal / Sektör: Temiz Enerji: Bhuwan ve arkadaşları Nepal halkına ihtiyaç duydukları enerji temiz ve yenilenebilir kaynaklardan elde edebilmeleri için kurdukları şirket ile finansal ve geliştirme destekleri sağlıyorlar. Çok farklı sektörden kurumlarla işbirliği yaparak Nepal halkının yaşam kalitesini artırmak için çalışıyorlar.
Resonate – Ayla Schlosser & Solange Impanoyimana
• Kuruluş: 2013/ Ülke: Rwanda & Doğu Afrika / Sektör: Kadın hakları ve Uluslararası gelişim: Ayla ve Solange, arkadaşları ile Doğu Afrika´da kadınların liderlik becerilerini geliştirmek ve cinsiyet ayrımcılıklarını ortadan kaldırmak için eğitimler vermeye devam ediyorlar. Ayla ¨Tüm kadınların istediğini olabildiği ve yapabildiği bir Dünya´da yaşamak istiyorum ve Resonate bu rüyayı gerçek yapıyor.¨ diye hedeflerini tarif ediyor.
Listenin tamamına http://goo.gl/YTzpsT adresinden erişebilirsiniz.
Ülkemizde de şimdi yer kalmadığı için sıralayamadığım muhteşem sosyal girişimcilik örnekleri var. Bunları çoğaltmak ve Dünya´yı değiştirecek fark yaratan gençler yetiştirmek için ortaokul ve lise yıllarında Sosyal Girişimcilik ile gençlerimizi tanıştırmalıyız...
Dünya´yı güzellik kurtaracak...
Son Güncelleme: Cuma, 29 Temmuz 2016 16:14
Gösterim: 3690
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
Son dönemde hem eğitimcilerden hem de velilerden sıklıkla duyduğumuz şikayet, zamane çocuklarının dikkat dağınıklığı sorunlarının bulaşıcı olduğu! İşin şaka tarafı bir yana neredeyse her iki çocuktan biri hakkında bu durum konuşulur hale geldi. Elbette bu konunun alanım olmayan fizyolojik boyutuna girmeyeceğim. Öte yandan pek çok öğretmenin de sınıflarında yaşadığı sorun davranışların nedenlerini çocuklara atfederken bu sebepleri göstermesi de aslında beni kaygılandıran temel nokta oluyor. Çünkü bundan sonraki yıllarda çocukların dikkat dağınıklıkları artarak devam edecek ve biz eğitimciler bu gidişle bir yerde “biz bu çocukları eğitemiyoruz” diyerek havlu atacağız.
Bu durumun aslında bir kaç temel nedeni var ve bu nedenleri irdeleyerek stratejiler geliştirmezsek hem eğitimciler, hem eğitim kurumları, hem de veliler bu sorunu çözemediğimiz gibi yanlış çözümlerle çocuklarımızı da heba edebiliriz. Nedir bu temel nedenler diye soracak olursak, şunları sıralayabiliriz.
Küreselleşmenin kentlileşme etkisi ilk temel nedendir. Bugün insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşar hale gelmiştir. Bu durumun temel sebebi ise insanların yaşadıkları yerlerden daha iyi yaşam koşulları olduğuna inandıkları yerlere doğru olan hızlı iç ve dış göçtür. Ülkemizde de bu durum özellikle son 50 yılda kendini gösterdi ve şu anda ülke nüfusunun dörtte üçünden fazlası nüfusu on binden fazla olan kentlerde yaşıyorlar. Elbette bu yerleşim yerlerine kent diyebilirsek! Bu kalabalıklar içinde var olmaya çalışan ve bu sırada kendi yeni kültürünü yaratan, sosyal sınıflarını oluşturan insanlarımızın yetiştirdiği çocukların da dikkat dağınıklıklarının olması elbette kaçınılmaz bir durumdur.
Bir diğer önemli neden ise yine dünyanın en hızlı değişen alanlarından birisi olan iletişimin hızı ve kolaylığıdır. Diğer bir deyişle dijital devrim ile birlikte oluşan kültürler ve kuşaklar arası etkileşimin kontrol edilemez bir hızla artmasıdır. Bizim kuşakların hayallerinin sınırları, görebildiğimiz ve hayal edebildiklerimizin sınırlarıydı. Oysa bugünkü çocukların sınırlarını bir düşünün, neler görürsünüz. Diğer yandan onların yaşamlarında her şey hızlı değiştiği için bu kuşağın çocukları da hızlı değişiyorlar ve değiştiriyorlar. Pek çok konuyu, kavramı okullara, sınıflara gelmeden karşılaştıkları hatta tükettikleri için sınıflarda dikkat içinde olabilmeleri gerçekten çok zor.
Beyin araştırmaları da bizlere öğrenen beyinlerimizin nasıl bir hızla ve görsel etkileşimle öğrendiğini artık gösteriyor.
Aklımıza gelen soru aslında şu: ¨öğrencilerin sınıfta en fazla dikkat süresi nedir?¨ Bu soruyu genellikle eğitimcilere sorduğumda benzer cevaplar geliyor. Hepimizin ortak kabullerinde sanki öğrencilerin sınıfta dikkat süresinin 15-20 dakika civarında olduğudur. Bazı eğitimciler her ne kadar öğrenciye göre değiştiğinin altını çizse de çoğunluk böyle düşünüyor.
Bu konuda son araştırmalar gösteriyorki öğrenenin geçici dikkat diye tanımlayabileceğimiz ilk dikkat süresi en fazla 8 saniyedir. Evet yanlış değil sadece 8 (yazıyla sekiz!).
Öğrenenlerin derse dikkatini çekebilmek için sadece 8 saniyemiz var!
• Ne yapmalı?
• Nasıl yapmalı?
• Nereden başlamalı?
Bu konuda benim önerim dersin niteliğini tarif eden bir metafor kullanmak. Öğrenenin beyninin ilk dikkat süresi 8 saniye iken seçici dikkat (ilgi) diye tanımlayabileceğimiz ikinci adımı ise 5 ile 20 dakika arasında değişmektedir. Öyleki dikkati ilgiye dönüştürdüğünüz anda saatlerce odaklanabilen öğrenenler görürüz. Örneğin bir filmi izlemeye başlamadan önce ilk dikkat oluşmalıdır ki seçici dikkat yani ilgiye dönüştükten sonra sonuna kadar soluksuz kaldığınız film olsun. Ancak bazılarında yeniden ilgi artırma ihtiyacı oluşur, derslerde aynı mantıkla tasarlanabilmeli. O halde öğretmenlerin bu çağın çocukları için sınıflarını etkili öğrenme ekosistemleri haline getirebilmelerinin sırrı dikkati ilgiye dönüştürebilmekte saklıdır. Öğretmen dersini planlarken aslında bu temel soru ile yola çıkmalı ve bulduğu cevaplar ile etkinliklerini, sürecini tasarlamalıdır.
Bunu şöyle tarif ediyorum: Her bir 40 dakikalık dersiniz IKEA gibi olsun!!!
Neden IKEA metaforu? Benim gibi pek çok kişi muhtemelen benzer düşünüyordur. Şöyle ki;
İlginç: İKEA mağazaları benim için her ziyaretimde çok ilginç bir yer olmuştur. Öyleki 19 m2 alana sığdırdıkları yaşam alanları ve sürekli sürpriz duygusu hissettiren tasarımları her adımınızda hissedilir. O halde derslerimizde öğrenenler sürekli sürpriz duygusu yaşatan, merak uyandıran ilginç süreçler olarak tasarlanmalıdır.
Kullanışlı: IKEA mağazalarını gezdiğim her yerde tüm tasarımların ortak ilkesi işe yararlık yani kullanışlılık ilkesi olduğunu anlıyorum. Her bir dersimizi tasarlarkende bu öğrenenlerin işine yara mı? Nasıl kullanışlı hale getiririm diye sormak gerek!
Eğlenceli: IKEA gezereken her zaman çok eğlenmişimdir. Bazen kestirme yollar, bazen tasarımlar ve hatta bazen yeme içme alanlarında. Her bir dersimiz de en az IKEA kadar eğlenceli olmalıdır ki öğrenenler beyinde kalıcı kodlamalar yapabilmek için gerekli hormonları salgılayarak pozitif duygular ile öğrensinler.
Anlamlı: IKEA her ürünün yanında yer alan bir A4 sayfası tanıtım bilgilendirme foyü ile o ürünün kim tarafından ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Diğer bir deyişle bu malzemye anlam katan kişiyi tanıtıyor. Biz öğretmenler de her bir ders tasarımımız ile aslında yaşama imza atıyoruz.
Neyi tasarlarsak onu yaşarız…
Özetle, IKEA gibi ilginç, eğlenceli, kullanışlı ve anlamlı derslerin olduğu okullar ve o dersleri tasarlayan öğretmenlerin olduğu bir toplum olmak dileğiyle…
Kayhan Karlı
Yenilikçi Öğrenme Merkezi
@kayhankarli
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
Son dönemde hem eğitimcilerden hem de velilerden sıklıkla duyduğumuz şikayet, zamane çocuklarının dikkat dağınıklığı sorunlarının bulaşıcı olduğu! İşin şaka tarafı bir yana neredeyse her iki çocuktan biri hakkında bu durum konuşulur hale geldi. Elbette bu konunun alanım olmayan fizyolojik boyutuna girmeyeceğim. Öte yandan pek çok öğretmenin de sınıflarında yaşadığı sorun davranışların nedenlerini çocuklara atfederken bu sebepleri göstermesi de aslında beni kaygılandıran temel nokta oluyor. Çünkü bundan sonraki yıllarda çocukların dikkat dağınıklıkları artarak devam edecek ve biz eğitimciler bu gidişle bir yerde “biz bu çocukları eğitemiyoruz” diyerek havlu atacağız.
Bu durumun aslında bir kaç temel nedeni var ve bu nedenleri irdeleyerek stratejiler geliştirmezsek hem eğitimciler, hem eğitim kurumları, hem de veliler bu sorunu çözemediğimiz gibi yanlış çözümlerle çocuklarımızı da heba edebiliriz. Nedir bu temel nedenler diye soracak olursak, şunları sıralayabiliriz.
Küreselleşmenin kentlileşme etkisi ilk temel nedendir. Bugün insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşar hale gelmiştir. Bu durumun temel sebebi ise insanların yaşadıkları yerlerden daha iyi yaşam koşulları olduğuna inandıkları yerlere doğru olan hızlı iç ve dış göçtür. Ülkemizde de bu durum özellikle son 50 yılda kendini gösterdi ve şu anda ülke nüfusunun dörtte üçünden fazlası nüfusu on binden fazla olan kentlerde yaşıyorlar. Elbette bu yerleşim yerlerine kent diyebilirsek! Bu kalabalıklar içinde var olmaya çalışan ve bu sırada kendi yeni kültürünü yaratan, sosyal sınıflarını oluşturan insanlarımızın yetiştirdiği çocukların da dikkat dağınıklıklarının olması elbette kaçınılmaz bir durumdur.
Bir diğer önemli neden ise yine dünyanın en hızlı değişen alanlarından birisi olan iletişimin hızı ve kolaylığıdır. Diğer bir deyişle dijital devrim ile birlikte oluşan kültürler ve kuşaklar arası etkileşimin kontrol edilemez bir hızla artmasıdır. Bizim kuşakların hayallerinin sınırları, görebildiğimiz ve hayal edebildiklerimizin sınırlarıydı. Oysa bugünkü çocukların sınırlarını bir düşünün, neler görürsünüz. Diğer yandan onların yaşamlarında her şey hızlı değiştiği için bu kuşağın çocukları da hızlı değişiyorlar ve değiştiriyorlar. Pek çok konuyu, kavramı okullara, sınıflara gelmeden karşılaştıkları hatta tükettikleri için sınıflarda dikkat içinde olabilmeleri gerçekten çok zor.
Beyin araştırmaları da bizlere öğrenen beyinlerimizin nasıl bir hızla ve görsel etkileşimle öğrendiğini artık gösteriyor.
Aklımıza gelen soru aslında şu: ¨öğrencilerin sınıfta en fazla dikkat süresi nedir?¨ Bu soruyu genellikle eğitimcilere sorduğumda benzer cevaplar geliyor. Hepimizin ortak kabullerinde sanki öğrencilerin sınıfta dikkat süresinin 15-20 dakika civarında olduğudur. Bazı eğitimciler her ne kadar öğrenciye göre değiştiğinin altını çizse de çoğunluk böyle düşünüyor.
Bu konuda son araştırmalar gösteriyorki öğrenenin geçici dikkat diye tanımlayabileceğimiz ilk dikkat süresi en fazla 8 saniyedir. Evet yanlış değil sadece 8 (yazıyla sekiz!).
Öğrenenlerin derse dikkatini çekebilmek için sadece 8 saniyemiz var!
• Ne yapmalı?
• Nasıl yapmalı?
• Nereden başlamalı?
Bu konuda benim önerim dersin niteliğini tarif eden bir metafor kullanmak. Öğrenenin beyninin ilk dikkat süresi 8 saniye iken seçici dikkat (ilgi) diye tanımlayabileceğimiz ikinci adımı ise 5 ile 20 dakika arasında değişmektedir. Öyleki dikkati ilgiye dönüştürdüğünüz anda saatlerce odaklanabilen öğrenenler görürüz. Örneğin bir filmi izlemeye başlamadan önce ilk dikkat oluşmalıdır ki seçici dikkat yani ilgiye dönüştükten sonra sonuna kadar soluksuz kaldığınız film olsun. Ancak bazılarında yeniden ilgi artırma ihtiyacı oluşur, derslerde aynı mantıkla tasarlanabilmeli. O halde öğretmenlerin bu çağın çocukları için sınıflarını etkili öğrenme ekosistemleri haline getirebilmelerinin sırrı dikkati ilgiye dönüştürebilmekte saklıdır. Öğretmen dersini planlarken aslında bu temel soru ile yola çıkmalı ve bulduğu cevaplar ile etkinliklerini, sürecini tasarlamalıdır.
Bunu şöyle tarif ediyorum: Her bir 40 dakikalık dersiniz IKEA gibi olsun!!!
Neden IKEA metaforu? Benim gibi pek çok kişi muhtemelen benzer düşünüyordur. Şöyle ki;
İlginç: İKEA mağazaları benim için her ziyaretimde çok ilginç bir yer olmuştur. Öyleki 19 m2 alana sığdırdıkları yaşam alanları ve sürekli sürpriz duygusu hissettiren tasarımları her adımınızda hissedilir. O halde derslerimizde öğrenenler sürekli sürpriz duygusu yaşatan, merak uyandıran ilginç süreçler olarak tasarlanmalıdır.
Kullanışlı: IKEA mağazalarını gezdiğim her yerde tüm tasarımların ortak ilkesi işe yararlık yani kullanışlılık ilkesi olduğunu anlıyorum. Her bir dersimizi tasarlarkende bu öğrenenlerin işine yara mı? Nasıl kullanışlı hale getiririm diye sormak gerek!
Eğlenceli: IKEA gezereken her zaman çok eğlenmişimdir. Bazen kestirme yollar, bazen tasarımlar ve hatta bazen yeme içme alanlarında. Her bir dersimiz de en az IKEA kadar eğlenceli olmalıdır ki öğrenenler beyinde kalıcı kodlamalar yapabilmek için gerekli hormonları salgılayarak pozitif duygular ile öğrensinler.
Anlamlı: IKEA her ürünün yanında yer alan bir A4 sayfası tanıtım bilgilendirme foyü ile o ürünün kim tarafından ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Diğer bir deyişle bu malzemye anlam katan kişiyi tanıtıyor. Biz öğretmenler de her bir ders tasarımımız ile aslında yaşama imza atıyoruz.
Neyi tasarlarsak onu yaşarız…
Özetle, IKEA gibi ilginç, eğlenceli, kullanışlı ve anlamlı derslerin olduğu okullar ve o dersleri tasarlayan öğretmenlerin olduğu bir toplum olmak dileğiyle…
Kayhan Karlı
Yenilikçi Öğrenme Merkezi
@kayhankarli
Son Güncelleme: Pazartesi, 27 Haziran 2016 12:39
Gösterim: 3407
Kayhan Karlı / YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
Son yıllarda neredeyse tüm ülkelerde eğitim ve eğitim sistemleri tartışılıyor. Ülkemizde de bu tartışma tüm boyutlarıyla devam ediyor. Aslında bu tartışmalar zaman zaman umutsuzluklara ve belki de değişim olmuyor diye mutsuzluklara neden oluyor. Öte yandan tüm paydaşların derinlemesine ihtiyaçlarını ve görüşlerini ortaya koymadığı tartışmalar ihtiyacı karşılamayan bir dönüşüme neden olabileceği için bu tartışmaları, gelişim ve değişim için önemli bir fırsat olarak görmek de gereklidir diye düşünüyorum.
Aslında eğitim sistemleri üzerinde bu baskı ve tartışma ortamını tetikleyen durumları gözden geçirmeden tartışmaya katılmak geçmişin ihtiyaçları ile geleceği tasarlamak olabilir, öyle ki bu durumda bizi çağ dışı bir eğitim sistemi ile yaşamaya mecbur bırakabilir. Bu tartışmaları tetikleyen farklı dinamikler var;
En önemli dinamik, Dünya nüfusunun hızla kentlileşmesidir. Hemen hemen her ülkede insanlar kentlere doğru göç etmekte ve bu durum insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarıdan fazlasının kentlerde yaşamaya başlaması sonucunu ortaya çıkardı. Kentlere yerleşen bu nüfusun kırsal alana dönme eğilimi olmadan kentlerde yaşama tutunmaya çalışması ise istihdam sorunlarını beraberinde getirmekte. Ekonomik olarak gelir paylaşımındaki adaletsizlik ise nüfusun önemli bir kısmının orta ve alt gelir grubunda olmasına sebep oluyor. Bu durumda nüfusun büyük çoğunluğu olan orta ve alt gelir grubundaki aileler en son riske atabilecekleri çocuklarının geleceğini düşünerek yüksek kaygı içinde yaşamaya başladılar. Bu durumun doğal sonucu olarak da aileler çocuklarının geleceğinin iyi bir eğitim sonucu elde edebilecekleri bir meslek ile yaşamlarını güvence altına almaları gibi bir çıkarımla eğitim sistemleri üzerinde talep ve baskı oluşturmaktalar. Burada iki temel kabul öne çıkıyor;
İyi okul: bir üst eğitim kurumlarından en iyilerine yerleştirmeyi sağlayan okul…
İyi okullar: iş bulmayı garanti eden okullardır…
Bu kabuller bizi genel olarak iki çıkmaz sokağa doğru sürüklüyor;
Yerleştirme ve bir üstteki iyi okul odak haline getirilince sonuç önemli hale geliyor ve sürecin diğeri bütünüyle ortadan kalkıyor. Bu durumda yerleştirme amaçlı yapılan ölçme ve değerlendirme süreci bütünüyle sürece hakim olduğu için bizim erken çocukluktan lise yıllarının sonuna kadar olan eğitim sürecimizin tüm kazanımları ve beklentileri güme gidiyor. Bu noktada sistemle ilgili iyileştirme çalışmalarının bütünü yama gibi duruyor ve hızla tüketiliyor. Örneğin, öğrenenin karakterinin oluştuğu bu okul yılları bireyi önemsiz hale getirdiği için bireysel gelişim yerine sınavsal gelişim, sosyal ve duygusal öğrenme yerine oportünist öğrenme ortaya çıkıyor. Beceri geliştirmesi beklenen bu süreç değersizleşince Matematik, Fen, Türkçe, vb testlerinden tam yapan ve en iyi okulları kazanan çocukları konuşan, akademik ve bilişsel alan başarısını kutsayan bir toplum haline geliyoruz öyleki sonrasında da her olumsuz olayda bu çocuklar nerede büyüdü diye soruyoruz. Bu bağlamda kendimize belki de soracağımız en önemli soru ¨okul ne için eğitim vermelidir?¨
İkinci kabul ise gün geçtikçe sorunlu hale geliyor. Öyle ki bugün Tıp fakülteleri hariç mezuniyetinde iş garantisi olan üniversiteler neredeyse kalmamış gibi! Ülkemizde yaklaşık 80 bin civarında öğretmen açığı kalmış durumda. Oysa şu anda eğitim fakültelerimizde 300 bin civarında okuyan öğrenci, atanamayan yüz binlerce öğretmen adayı, pedagojik formasyon verilmiş ve verilmekte olan Fen ve Edebiyat Fakülteleri mezunlarının önümüzdeki yıllarda 500 binden fazla ihtiyaç fazlası öğretmen adayı olacağını düşününce insanın içinden bağırmak geliyor... Artık üniversitelerin meslek edindirme amaçlı kurumlar mı yoksa araştırma-geliştirme mi yoksa bireyin zihinsel açıdan olgunlaşma dönemindeki eğitim kurumları mı olması gerektiğini daha çok tartışmak zorundayız. Öyle ki bu dönemde hangi mühendislik okuduğundan çok mühendis düşünce yapısını oluşturabilecek temel mühendislik eğitiminin kalitesini sorgulamak ve bölüm ayrışmasından çok temel bilimden güç alan disiplinler üstü işbirliği deneyimlenen yeni öğrenme ekosistemleri oluşturmalıyız.
Oysa eğitim sistemleri 20. Yüzyılın yapılanmasıyla bilgi merkezli ve aynı tipte yüzlerce insan yetiştirmek için yapılanmış ve bu işi de mükemmel yapabilmekte… Bugün özellikle Dünyamızın sorun alanlarına baktığımızda gelişim alanlarının da orada olduğunu görebiliyoruz. İstihdam sorunlarının bir nedeni büyük bir hızla gelişen bilim ve teknoloji insana bağlı iş gücünü hızla programlı makinalara yani robotlara devretmekte. Bu durumda da aynı tipte aynı işi yapan bir sürü robotumuz yakın gelecekte üretimi sürdürecek. Beraberinde insanlık tarihinin matbaa kadar önemli buluşlarından birisi olarak insanlığın gelişinde kırılım noktası oluşturan 3 boyutlu yazıcılar ile bugün inşaat sektöründen sağlık sektörüne kadar tüm sektörlerin üretim paradigmaları değişiyor. Birkaç yıl içinde bu durum daha fazla gündelik yaşamı etkiler hale gelince istihdam probleminin yanında yeni bir ekonomi, yeni bir hukuk, yeni bir yaşam biçimi kısacası yeni bir toplumsal dönüşüm sürecinin tam ortasında olduğumuz yılları yaşadığımızı fark edeceğiz. Bunu fark ettiğimizde ise geç kalmamışsak eğitim sistemlerini kısır döngüsünden kurtarmak için konfor alanlarımızdan çıkmak zorunda kalacağız...
Özetle, bitirdiğimiz eğitim yılının sonucunda LYS, TEOG, YGS ortalamalarımızdan daha değerli olan tartışmalarımız eğitimi ne için yapıyoruz bağlamında ve tüm paydaşlar ile birlikte olabildiği zaman bizi ileriye taşıyacaktır. Ülkede içinde bulunduğumuz çıkmazlarımız mikro tartışmalardan daha değerli olan makro dönüşüm yaratacak alanlarda, çoğulcu, ötekileştirmeyen ve insanın geleceği için bireysel tercihleriyle var olmayı öğrenmiş mezunlar nasıl olur bağlamında ancak gerçekleşebilecektir.
Son söz ¨Eğitim gerekli midir?¨
Keyifli ve kendimizi keşfettiğimiz bir yaz tatili ve bayram dilerim...
@kayhankarli
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
Son yıllarda neredeyse tüm ülkelerde eğitim ve eğitim sistemleri tartışılıyor. Ülkemizde de bu tartışma tüm boyutlarıyla devam ediyor. Aslında bu tartışmalar zaman zaman umutsuzluklara ve belki de değişim olmuyor diye mutsuzluklara neden oluyor. Öte yandan tüm paydaşların derinlemesine ihtiyaçlarını ve görüşlerini ortaya koymadığı tartışmalar ihtiyacı karşılamayan bir dönüşüme neden olabileceği için bu tartışmaları, gelişim ve değişim için önemli bir fırsat olarak görmek de gereklidir diye düşünüyorum.
Aslında eğitim sistemleri üzerinde bu baskı ve tartışma ortamını tetikleyen durumları gözden geçirmeden tartışmaya katılmak geçmişin ihtiyaçları ile geleceği tasarlamak olabilir, öyle ki bu durumda bizi çağ dışı bir eğitim sistemi ile yaşamaya mecbur bırakabilir. Bu tartışmaları tetikleyen farklı dinamikler var;
En önemli dinamik, Dünya nüfusunun hızla kentlileşmesidir. Hemen hemen her ülkede insanlar kentlere doğru göç etmekte ve bu durum insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarıdan fazlasının kentlerde yaşamaya başlaması sonucunu ortaya çıkardı. Kentlere yerleşen bu nüfusun kırsal alana dönme eğilimi olmadan kentlerde yaşama tutunmaya çalışması ise istihdam sorunlarını beraberinde getirmekte. Ekonomik olarak gelir paylaşımındaki adaletsizlik ise nüfusun önemli bir kısmının orta ve alt gelir grubunda olmasına sebep oluyor. Bu durumda nüfusun büyük çoğunluğu olan orta ve alt gelir grubundaki aileler en son riske atabilecekleri çocuklarının geleceğini düşünerek yüksek kaygı içinde yaşamaya başladılar. Bu durumun doğal sonucu olarak da aileler çocuklarının geleceğinin iyi bir eğitim sonucu elde edebilecekleri bir meslek ile yaşamlarını güvence altına almaları gibi bir çıkarımla eğitim sistemleri üzerinde talep ve baskı oluşturmaktalar. Burada iki temel kabul öne çıkıyor;
İyi okul: bir üst eğitim kurumlarından en iyilerine yerleştirmeyi sağlayan okul…
İyi okullar: iş bulmayı garanti eden okullardır…
Bu kabuller bizi genel olarak iki çıkmaz sokağa doğru sürüklüyor;
Yerleştirme ve bir üstteki iyi okul odak haline getirilince sonuç önemli hale geliyor ve sürecin diğeri bütünüyle ortadan kalkıyor. Bu durumda yerleştirme amaçlı yapılan ölçme ve değerlendirme süreci bütünüyle sürece hakim olduğu için bizim erken çocukluktan lise yıllarının sonuna kadar olan eğitim sürecimizin tüm kazanımları ve beklentileri güme gidiyor. Bu noktada sistemle ilgili iyileştirme çalışmalarının bütünü yama gibi duruyor ve hızla tüketiliyor. Örneğin, öğrenenin karakterinin oluştuğu bu okul yılları bireyi önemsiz hale getirdiği için bireysel gelişim yerine sınavsal gelişim, sosyal ve duygusal öğrenme yerine oportünist öğrenme ortaya çıkıyor. Beceri geliştirmesi beklenen bu süreç değersizleşince Matematik, Fen, Türkçe, vb testlerinden tam yapan ve en iyi okulları kazanan çocukları konuşan, akademik ve bilişsel alan başarısını kutsayan bir toplum haline geliyoruz öyleki sonrasında da her olumsuz olayda bu çocuklar nerede büyüdü diye soruyoruz. Bu bağlamda kendimize belki de soracağımız en önemli soru ¨okul ne için eğitim vermelidir?¨
İkinci kabul ise gün geçtikçe sorunlu hale geliyor. Öyle ki bugün Tıp fakülteleri hariç mezuniyetinde iş garantisi olan üniversiteler neredeyse kalmamış gibi! Ülkemizde yaklaşık 80 bin civarında öğretmen açığı kalmış durumda. Oysa şu anda eğitim fakültelerimizde 300 bin civarında okuyan öğrenci, atanamayan yüz binlerce öğretmen adayı, pedagojik formasyon verilmiş ve verilmekte olan Fen ve Edebiyat Fakülteleri mezunlarının önümüzdeki yıllarda 500 binden fazla ihtiyaç fazlası öğretmen adayı olacağını düşününce insanın içinden bağırmak geliyor... Artık üniversitelerin meslek edindirme amaçlı kurumlar mı yoksa araştırma-geliştirme mi yoksa bireyin zihinsel açıdan olgunlaşma dönemindeki eğitim kurumları mı olması gerektiğini daha çok tartışmak zorundayız. Öyle ki bu dönemde hangi mühendislik okuduğundan çok mühendis düşünce yapısını oluşturabilecek temel mühendislik eğitiminin kalitesini sorgulamak ve bölüm ayrışmasından çok temel bilimden güç alan disiplinler üstü işbirliği deneyimlenen yeni öğrenme ekosistemleri oluşturmalıyız.
Oysa eğitim sistemleri 20. Yüzyılın yapılanmasıyla bilgi merkezli ve aynı tipte yüzlerce insan yetiştirmek için yapılanmış ve bu işi de mükemmel yapabilmekte… Bugün özellikle Dünyamızın sorun alanlarına baktığımızda gelişim alanlarının da orada olduğunu görebiliyoruz. İstihdam sorunlarının bir nedeni büyük bir hızla gelişen bilim ve teknoloji insana bağlı iş gücünü hızla programlı makinalara yani robotlara devretmekte. Bu durumda da aynı tipte aynı işi yapan bir sürü robotumuz yakın gelecekte üretimi sürdürecek. Beraberinde insanlık tarihinin matbaa kadar önemli buluşlarından birisi olarak insanlığın gelişinde kırılım noktası oluşturan 3 boyutlu yazıcılar ile bugün inşaat sektöründen sağlık sektörüne kadar tüm sektörlerin üretim paradigmaları değişiyor. Birkaç yıl içinde bu durum daha fazla gündelik yaşamı etkiler hale gelince istihdam probleminin yanında yeni bir ekonomi, yeni bir hukuk, yeni bir yaşam biçimi kısacası yeni bir toplumsal dönüşüm sürecinin tam ortasında olduğumuz yılları yaşadığımızı fark edeceğiz. Bunu fark ettiğimizde ise geç kalmamışsak eğitim sistemlerini kısır döngüsünden kurtarmak için konfor alanlarımızdan çıkmak zorunda kalacağız...
Özetle, bitirdiğimiz eğitim yılının sonucunda LYS, TEOG, YGS ortalamalarımızdan daha değerli olan tartışmalarımız eğitimi ne için yapıyoruz bağlamında ve tüm paydaşlar ile birlikte olabildiği zaman bizi ileriye taşıyacaktır. Ülkede içinde bulunduğumuz çıkmazlarımız mikro tartışmalardan daha değerli olan makro dönüşüm yaratacak alanlarda, çoğulcu, ötekileştirmeyen ve insanın geleceği için bireysel tercihleriyle var olmayı öğrenmiş mezunlar nasıl olur bağlamında ancak gerçekleşebilecektir.
Son söz ¨Eğitim gerekli midir?¨
Keyifli ve kendimizi keşfettiğimiz bir yaz tatili ve bayram dilerim...
@kayhankarli
Son Güncelleme: Perşembe, 21 Temmuz 2016 12:23
Gösterim: 3237
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
12 Eylül 1980 askeri darbesi olmuş ve herkesin yaşamları neredeyse bıçak gibi kesilmişçesine farklı şeyler konuşmaya ve yaşamaya başladığı bir yıldı. Ben ortaokul 3. sınıfa yeni başlamış hayatı çevresinde gördükleri ve okuduklarından anlamaya çalışan bir ergendim. O yıla kadar duruşuna ve kişiliğine hayran olduğum öğretmenlerim vardı, benim için model olan kişilerdi onlar. Darbe sonrası bir kısmından hiç haber almadan hayatımdan ansızın çıkıp gittiler, bir kısmı ise bambaşka insanlar haline geldiler. Her anında yaşamı öğrendiğim öğretmenlerim birden bire sadece ders anlatan yetişkinler haline gelmişti ve bu durum benim için o yaşlarda gerçekten anlaşılmaz bir durumdu. O yıl boyunca müzük öğretmenim Mükremin Onat´ın oluşturduğu grubumuzla kasabanın her yanında açılan bust törenlerinde flüt ve mandolin çalmıştık. Aynı yıllarda yaşadığımız orta anadolu kasabasında ilköğretim müdürü olan babam darbenin ertesi gününde bir gün öncesine kadar evini paylaştığı askerler ile hasım haline gelmişti. Uzun lafın kısası hayatımızın ortasına bir bomba gibi düşen darbenin üstünden bir yıl geçmeden kasabadan taşınarak İstanbul´a geldik.
İstanbul´da başladığım lise hayatımın ilk günlerinde karşılaştığım bazı öğretmenlerim sanki hayatlarında darbe yokmuş gibi yaşıyorlar, hatta normali bu durummuş gibi hareket ediyorlardı. İşte o yıl yani 1981 yılında öğretmenlerimizden duyduk ki 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiş. Bazı öğretmenlerimin umursamadığı bazılarının ise içten içe darbe hükümetinin bu uygulamasına tepki verdiklerini görebiliyorduk. Ben ise hayatının geri kalanını öğretmen olarak değil de hayalinde avukat olmak gibi bambaşka fikirleri olan bir ergendim. Öğretmen çocuğu olmama ragmen öğretmen olmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü özellikle darbe döneminde 1402 nolu kanun nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler ve sebepsiz yere yerinden yurdundan olan öğretmenlerim nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler gözümü korkutmuş olsa gerek. Davutpaşa Lisesi birinci sınıfının ilk günleri benim için hayli sancılı geçiyordu.
İlk kutlanacak Öğretmenler Günü’nden 2 gün önce alışmaya çalıştığım büyük kentin büyük okulunda her ergen gibi “çıkıntı” bir soru sordum, Biyoloji dersinde hocamız Atom Karınca´ya… En fazla 150 cm boyunda olan deneyimli biyoloji öğretmenimin havada uçtuğunu hatırlıyorum ve yüzümde patlayan tokatın ısısını halen yanağımda hissediyorum. Bu olay üzerine okulu bıraktım ve yıllar sonra akranlarım üniversitede okurken ben lise eğitimine yeniden başladım. Bu yüzden midir bilmiyorum ama Öğretmenler Günü’nü hiç iyi anımsamadım, hatta sevemedim. Tüm dünyada 5 Ekim olarak kutlanan Öğretmenler Günü’nün Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´ün 100. doğum yılı nedeniyle Başöğretmen olarak onun adına darbe hükümetinin ilan ettiğini öğrendiğim an ise tam bir duygu karmaşasıydı. Atatürk´e olan saygım yanında bunu darbe hükümetinin ilan etmesi bir yana, diğer yandan ise ilk Öğretmenler Günü’nde yaşadığım travma nedeniyle tam anlamıyla duygu karmaşası içindeydim. Sonra kesinlikle öğretmen olmaya karar verip sadece eğitim fakültesi tercihi yaparak bugünlere geldim.
Yıllar içinde öğretmen olarak çalıştığım dönemlerde de öğrencilerimin Öğretmenler Günü kutlamaları beni mutlu etmişken içimde hep burukluk olmaya devam etti.
Fakat yıllar içinde öğrendim ki böyle günleri kutlamak insanların kabul ihtiyaçlarına cevap veriyor. Her insanın en temel ihtiyaçlarından birisi kabul ihtiyacıdır. Beni bugünlere taşıyan değerli öğretmenlerim iyi ki varsınız, sizlerin sayesinde buraya geldim…
İngiliz yönetmen Stephen Frears, “Dünyadaki herkesin film yönetmeni olmayı isterken bana göre öğretmenliğin kalan birkaç tane görkemli meslek olması çılgınca görünüyor biliyorum. Bütün büyük mucizeler sınıflarda oluyor. Öğretmen olmadan hiçbir şey olmaz…” diyor.
Dünyanın bu kadar hızlı değişimine rağmen öğretmenlik halen mucizeleri oluşturan en önemli mesleklerden birisi olmaya devam ediyor. Tüm meslektaşlarımın benim için hangi tarih olduğunun önemi olmayan Öğretmenler Günü’nü en içten dileklerimle kutlar hayatıma girmiş öğretmenlerimin ellerinden öperim. Atom Karınca Biyoloji öğretmenimin de!
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
12 Eylül 1980 askeri darbesi olmuş ve herkesin yaşamları neredeyse bıçak gibi kesilmişçesine farklı şeyler konuşmaya ve yaşamaya başladığı bir yıldı. Ben ortaokul 3. sınıfa yeni başlamış hayatı çevresinde gördükleri ve okuduklarından anlamaya çalışan bir ergendim. O yıla kadar duruşuna ve kişiliğine hayran olduğum öğretmenlerim vardı, benim için model olan kişilerdi onlar. Darbe sonrası bir kısmından hiç haber almadan hayatımdan ansızın çıkıp gittiler, bir kısmı ise bambaşka insanlar haline geldiler. Her anında yaşamı öğrendiğim öğretmenlerim birden bire sadece ders anlatan yetişkinler haline gelmişti ve bu durum benim için o yaşlarda gerçekten anlaşılmaz bir durumdu. O yıl boyunca müzük öğretmenim Mükremin Onat´ın oluşturduğu grubumuzla kasabanın her yanında açılan bust törenlerinde flüt ve mandolin çalmıştık. Aynı yıllarda yaşadığımız orta anadolu kasabasında ilköğretim müdürü olan babam darbenin ertesi gününde bir gün öncesine kadar evini paylaştığı askerler ile hasım haline gelmişti. Uzun lafın kısası hayatımızın ortasına bir bomba gibi düşen darbenin üstünden bir yıl geçmeden kasabadan taşınarak İstanbul´a geldik.
İstanbul´da başladığım lise hayatımın ilk günlerinde karşılaştığım bazı öğretmenlerim sanki hayatlarında darbe yokmuş gibi yaşıyorlar, hatta normali bu durummuş gibi hareket ediyorlardı. İşte o yıl yani 1981 yılında öğretmenlerimizden duyduk ki 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiş. Bazı öğretmenlerimin umursamadığı bazılarının ise içten içe darbe hükümetinin bu uygulamasına tepki verdiklerini görebiliyorduk. Ben ise hayatının geri kalanını öğretmen olarak değil de hayalinde avukat olmak gibi bambaşka fikirleri olan bir ergendim. Öğretmen çocuğu olmama ragmen öğretmen olmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü özellikle darbe döneminde 1402 nolu kanun nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler ve sebepsiz yere yerinden yurdundan olan öğretmenlerim nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler gözümü korkutmuş olsa gerek. Davutpaşa Lisesi birinci sınıfının ilk günleri benim için hayli sancılı geçiyordu.
İlk kutlanacak Öğretmenler Günü’nden 2 gün önce alışmaya çalıştığım büyük kentin büyük okulunda her ergen gibi “çıkıntı” bir soru sordum, Biyoloji dersinde hocamız Atom Karınca´ya… En fazla 150 cm boyunda olan deneyimli biyoloji öğretmenimin havada uçtuğunu hatırlıyorum ve yüzümde patlayan tokatın ısısını halen yanağımda hissediyorum. Bu olay üzerine okulu bıraktım ve yıllar sonra akranlarım üniversitede okurken ben lise eğitimine yeniden başladım. Bu yüzden midir bilmiyorum ama Öğretmenler Günü’nü hiç iyi anımsamadım, hatta sevemedim. Tüm dünyada 5 Ekim olarak kutlanan Öğretmenler Günü’nün Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´ün 100. doğum yılı nedeniyle Başöğretmen olarak onun adına darbe hükümetinin ilan ettiğini öğrendiğim an ise tam bir duygu karmaşasıydı. Atatürk´e olan saygım yanında bunu darbe hükümetinin ilan etmesi bir yana, diğer yandan ise ilk Öğretmenler Günü’nde yaşadığım travma nedeniyle tam anlamıyla duygu karmaşası içindeydim. Sonra kesinlikle öğretmen olmaya karar verip sadece eğitim fakültesi tercihi yaparak bugünlere geldim.
Yıllar içinde öğretmen olarak çalıştığım dönemlerde de öğrencilerimin Öğretmenler Günü kutlamaları beni mutlu etmişken içimde hep burukluk olmaya devam etti.
Fakat yıllar içinde öğrendim ki böyle günleri kutlamak insanların kabul ihtiyaçlarına cevap veriyor. Her insanın en temel ihtiyaçlarından birisi kabul ihtiyacıdır. Beni bugünlere taşıyan değerli öğretmenlerim iyi ki varsınız, sizlerin sayesinde buraya geldim…
İngiliz yönetmen Stephen Frears, “Dünyadaki herkesin film yönetmeni olmayı isterken bana göre öğretmenliğin kalan birkaç tane görkemli meslek olması çılgınca görünüyor biliyorum. Bütün büyük mucizeler sınıflarda oluyor. Öğretmen olmadan hiçbir şey olmaz…” diyor.
Dünyanın bu kadar hızlı değişimine rağmen öğretmenlik halen mucizeleri oluşturan en önemli mesleklerden birisi olmaya devam ediyor. Tüm meslektaşlarımın benim için hangi tarih olduğunun önemi olmayan Öğretmenler Günü’nü en içten dileklerimle kutlar hayatıma girmiş öğretmenlerimin ellerinden öperim. Atom Karınca Biyoloji öğretmenimin de!
Son Güncelleme: Salı, 17 Kasım 2015 12:24
Gösterim: 3971

