Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Yükseköğretim Genel Kurulu(YÖK), 2012 yılının 9.toplantısını yapmak üzere toplandı. YÖK Genel Kurulu’nda fen-edebiyat fakültelerine öğretmenlik yolunu kapatan formasyon kararının da ele alınacağı belirtildi.

Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Yükseköğretim Genel Kurulu(YÖK), 2012 yılının 9.toplantısını yapmak üzere toplandı. YÖK Genel Kurulu’nda fen-edebiyat fakültelerine öğretmenlik yolunu kapatan formasyon kararının da ele alınacağı belirtildi.

Son Güncelleme: Perşembe, 03 May 2012 10:48
Gösterim: 3028
Ailesiyle gittiği termal otelin havuzunda boğulan 9 yaşındaki Süeda Bütün'ün ölümü okulu yasa bürüdü. Küçük kızın ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı.
Nevşehir'de ailesiyle birlikte gittiği otelin termal havuzunda boğularak ölen 9 yaşındaki Süeda Bütün'ün öğrenim gördüğü okulda gözyaşı vardı. Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesindeki ilköğretim okulunda öğrenim gören küçük kızın arkadaşları sınıftaki sırasına karanfil ve resmini koyup, gözyaşı döktü. Okula giden Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik ağlayan çocukları teselli etmeye çalıştı.
ÖĞRETMEN İKNA ETMİŞTİ
Özel bir dershanede öğretmenlik yapan Necmettin-Nezahat Bütün'ün üç çocuğundan biri olan Süeda, Elbistan İlköğretim Okulu 3- A sınıfının en çalışkan öğrencilerindendi. Aile 4 günlük tatil için hafta sonu Nevşehir'de bir termal otele gitmeye karar verdi. Ancak Süeda gitmek istemedi. Çünkü öğretmeni Zeliha Kütük, kitap okuma programını kazanan gruba hamburger ısmarlayacaktı ve okuma yapması gerekiyordu. Öğretmeni Süeda'ya 4 kitap verip tatilde kitapları okumasını, dönüşte özetini soracağını söyleyerek ikna etti. Ancak Süeda önceki gün kaldıkları kaplıcanın havuzunda boğularak öldü. Süeda'nın ölüm haberini alan öğretmeni Zeliha Kütük şok geçirdi. Arkadaşları Süeda'nın sırasını çiçeklerle donattı. Gözyaşlarına boğulan öğrencileri, okula giden Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik teselli etmeye çalıştı. Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik, "Acımız çok büyük. Biliyorum Süeda yavrumuzun aramızdan böyle talihsiz bir şekilde ayrılmasının verdiği acıyı hiçbir kelime hafifletmez. Yapmamız gereken şey o meleğin arkasından dua etmektir" dedi. Küçük kızın cenazesi dün Malatya'da toprağa verildi.
(sabah)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Ailesiyle gittiği termal otelin havuzunda boğulan 9 yaşındaki Süeda Bütün'ün ölümü okulu yasa bürüdü. Küçük kızın ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı.
Nevşehir'de ailesiyle birlikte gittiği otelin termal havuzunda boğularak ölen 9 yaşındaki Süeda Bütün'ün öğrenim gördüğü okulda gözyaşı vardı. Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesindeki ilköğretim okulunda öğrenim gören küçük kızın arkadaşları sınıftaki sırasına karanfil ve resmini koyup, gözyaşı döktü. Okula giden Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik ağlayan çocukları teselli etmeye çalıştı.
ÖĞRETMEN İKNA ETMİŞTİ
Özel bir dershanede öğretmenlik yapan Necmettin-Nezahat Bütün'ün üç çocuğundan biri olan Süeda, Elbistan İlköğretim Okulu 3- A sınıfının en çalışkan öğrencilerindendi. Aile 4 günlük tatil için hafta sonu Nevşehir'de bir termal otele gitmeye karar verdi. Ancak Süeda gitmek istemedi. Çünkü öğretmeni Zeliha Kütük, kitap okuma programını kazanan gruba hamburger ısmarlayacaktı ve okuma yapması gerekiyordu. Öğretmeni Süeda'ya 4 kitap verip tatilde kitapları okumasını, dönüşte özetini soracağını söyleyerek ikna etti. Ancak Süeda önceki gün kaldıkları kaplıcanın havuzunda boğularak öldü. Süeda'nın ölüm haberini alan öğretmeni Zeliha Kütük şok geçirdi. Arkadaşları Süeda'nın sırasını çiçeklerle donattı. Gözyaşlarına boğulan öğrencileri, okula giden Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik teselli etmeye çalıştı. Milli Eğitim Müdürü Ramazan Çelik, "Acımız çok büyük. Biliyorum Süeda yavrumuzun aramızdan böyle talihsiz bir şekilde ayrılmasının verdiği acıyı hiçbir kelime hafifletmez. Yapmamız gereken şey o meleğin arkasından dua etmektir" dedi. Küçük kızın cenazesi dün Malatya'da toprağa verildi.
(sabah)
Son Güncelleme: Perşembe, 03 May 2012 10:18
Gösterim: 3057
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öğrenci maliyetinin bir kısmını devletin karşılayacağı, üstünün de aile tarafından tamamlanacağı bir özel okul formülünü açıkladı.
Bakıldığında her yıl genel bütçeden MEB'e ayrılan payın artmasına rağmen kamusal eğitimin finansmana dayalı sorunları bir türlü giderilememektedir. Bu durum aynı zamanda devlet okullarında ciddi kalite düşüşlerini de beraberinde getirmektedir. Bu bakımdan sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve büyük ölçüde işe yarayan uygulamanın şimdi eğitim sektöründe işlerlik kazandırılması planlanıyor. Bugün rekabetçi piyasa ekonomisinin sunduğu farklı tercihlerle insanlar düşük maliyetle kaliteli hizmetler satın alabilmektedirler. Bu bakımdan eğitim sektöründe düşünülen bu uygulamanın, maliyeti düşüreceği gibi kaliteyi de artıracağı bir gerçektir.
Eğitim sisteminin kalite ve finansman sorunuyla birlikte ele alınması gereken bir diğer önemli sorunu da; eğitimin sürekli gelişen ve gittikçe küçülen dünyada hâlâ merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla sürdürülmesidir. Çünkü bugün ülkemizde özellikle eğitimin finansmana ve yönetimine dayalı acil çözüm bekleyen birtakım sorunlar, bürokratik yapılanmanın getirdiği hantallığa takılmakta bu da eğitim kurumlarında çözümü bir hayli güç sorunlarla karşılaşmamıza neden olmaktadır. Bu durum, bize artık klasik bürokratik yapılanmada köklü bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu bakımdan demokratik dünyanın epeydir benimsediği ve uygulamaya soktuğu "eğitimde yerinde yönetim" meselesini tartışmamız gerekmektedir.
Türkiye, Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkardığı bir yasa ile eğitimde merkeziyetçi yönetim anlayışını benimsemiştir. 3797 sayılı kanuna göre mevcut MEB Teşkilatı; bakanlık; bakan, müsteşar ve müsteşar yardımcılarından oluşur. Bakanlığın her kademesindeki yöneticiler görevlerini usulüne uygun olarak yürütmekten üst kademedeki yöneticilere karşı sorumludurlar. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim kurumlarını açmak bakanlığın sorumluluğundadır. Öğretmen atama ve yer değiştirme, eğitim programlarının oluşturulması, eğitim politikalarının belirlenmesi gibi işler bakanlıkça yürütülür. Her ilde ve ilçede bir Milli Eğitim Müdürlüğü bulunur. Okullar, müdür ve müdür yardımcıları tarafından yönetilir.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 14 Eylül 2011 tarihinde yayımlanan kanun hükmünde kararname (KHK) ile söz konusu 3797 sayılı yasada bazı değişiklikler yapmıştı. KHK'de göze çarpan değişikliklere göre; 32 olan genel müdür ve üst yönetim birimi sayısının 17'ye, 7 olan müsteşar yardımcısı sayısı ise 5'e düşürülmüştü. MEB Teşkilatı'nda bürokrasiyi azaltmaya dönük atılan bu adım kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Ne var ki MEB hâlâ ulusal düzeyde merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla eğitim faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Bu da neredeyse yaklaşık 1 milyon çalışanı ve 17 milyon öğrencisiyle devasa bir yapıya sahip bakanlığın, tek merkezden yönetilmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye uzun yıllardır üniter yapının ve siyasal birliğinin bozulacağı kaygısıyla olsa gerek yerel yönetimlere yetki vermekten kaçınmıştır. Oysa bugün dünyada birçok ülke kaynakların etkili ve verimli bir biçimde kullanımını kolaylaştıran dolayısıyla kırtasiyeciliği ve bürokrasiyi ortadan kaldıran, hizmet ve yatırımların zamanında uygulanmasına fırsat tanıyan, toplumun eğitim faaliyetlerine katılımını kolaylaştıran ve karar alma süreçlerinde aktif kılan aynı zamanda rekabeti ve kaliteyi de beraberinde getiren yerinde yönetim anlayışını benimsemektedir. Bu yüzden demokratik ülkeler eğitim faaliyetlerinde yerel yönetimlere önemli yetkiler tanımaktadır. Örneğin Almanya, Kanada ve ABD'de eğitim hizmetleri merkezden kumanda edilmez. Eğitim sistemi eyaletlere göre farklılık göstermektedir. Fransa, İngiltere, İsveç, İtalya, Finlandiya, Hollanda gibi ülkelerde eğitim yerel yönetimlere devredilmiş durumdadır. Bu ülkelerde özellikle belediyeler eğitim faaliyetlerinde önemli bir yere sahiptir.
DEMOKRATİK ÜLKELERDE 'OKUL ÖZERKLİĞİ' YAYGINLAŞIYOR
Eğitim kalitesiyle dünyanın dikkatini çekmeyi başaran ve PISA raporlarında gösterdikleri performanslarla göz dolduran Finlandiya'da eğitim, yerel yönetimlerin (belediyelerin) sorumluluğu altındadır. İlk ve ortaöğretim okullarının çoğu belediyeler tarafından idare edilir. Eğitimin finansmanı da büyük ölçüde kamu tarafından karşılanır. Hollanda'da ise yasalar, farklı kesimlere okul kurma hakkı tanıdığı gibi dini, ideolojik ya da eğitime ilişkin inançlarına göre eğitim verme hakkı da tanımaktadır. İlk ve ortaöğretim yerel düzeyde idare edilmektedir. Japonya'da eğitim, yerel yönetimlerin hizmetlerinden biri olarak görülmektedir. İlk ve ortaöğretim düzeyindeki eğitim yerel yönetimler tarafından yürütülmektedir. İsveç'te ise yerel yönetimler okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve hatta yükseköğretim düzeyinde görevlere sahiptir. Diğer taraftan demokratik dünyada artık "okul özerkliği" de yaygınlık kazanmaktadır. Okulun öğretmen, veli, öğrenci, sivil toplum ve yerel yönetimden uzman birer temsilcinin de bulunduğu komisyonlar tarafından idare edilmesi anlayışı gittikçe hız kazanmaktadır.
Türkiye 2003 yılında AK Parti'nin "Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı"nı tartıştı. Tasarı; kamu yönetiminde bir zihniyet değişikliği olarak öne sürülmüştü. Ayrıca Türkiye'de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği artırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefliyordu. Tasarının ilk halinde Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatlarının il özel idarelerine devri öngörülüyordu. Ne var ki bugün 4+4+4'ü eleştiren kesimler o günlerde de bu tasarıyı; Türkiye'nin federal bir yapıya sürükleneceği, bölüneceği ve cumhuriyet, laik ve sosyal, üniter devlet yapımızın temelinden sarsabileceği endişeleriyle sert bir dille eleştirmişlerdi. Oysa tasarının mimarlarından Ömer Dinçer, kamu reformu yasa tasarısının önemini; "Geleneksel yönetim düşüncesi içerisinde modern yapılar oluşturulamaz ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılamaz." diyerek ifade ediyordu. Neticede Genel Kurul'da kabul edilen tasarı, dönemin cumhurbaşkanı tarafından veto edildi.
Bugün artık hiçbir devlet, çevresindeki gelişmeleri kontrol altında tutma ve yönlendirme gücüne sahip değildir. Bu bakımdan eğitimde yerinde yönetim anlayışına artık yer verilmelidir. Türkiye gelinen noktada eğitim faaliyetlerini yerel bölgelerde eğitim ve çocuk gelişim uzmanlarından, psikiyatrlardan, pedagoglardan, yerel yetkililerden, sivil toplum temsilcilerinden ve okul aile birliği üyelerinden, özel sektörden ve iktisatçılardan oluşan "yerel eğitim komisyonlarıyla" yürütebilecek düzeydedir. Bazı bölgelerde eğitimin finansmanı için kamunun aktif katılımını öngören bölgesel para havuzları oluşturulabilir. Okul müdürlerinin seçimle işbaşına geldiği, mevcut müdür yardımcılarının mesleklerine geri döndürüldüğü, okulların bürokratik hiyerarşiden uzak daha sivil/özgür ortamlarda yönetilmeye başlandığı bir ortamda kalitenin gittikçe artacağı bir gerçektir. Halkın eğitim yönetimine aktif katılımı zamanla ailelerde okulla ilgili daha sağlıklı ve yaratıcı özgün fikirlerin oluşmasına neden olacaktır. Her okulun kendi eğitim modelini, tarzını, yıllık aktivitelerini, etkinliklerini hazırlayıp sunduğu bir eğitim öğretim ortamının yaygınlaşması zamanla çok çeşitli ve zengin bir menü sunacaktır topluma.
Mesele, sorunların yerinde belirlenip çözülmesi, eğitimin yönetimine ve sorun çözme sürecine toplumun geniş ölçüde katılımının sağlanması gerektiğidir. Milli Eğitim sisteminin "adem-i merkeziyetçi" bir anlayışla örgütlenmesinin ve eğitimde yetki devri yapmasının katı, merkeziyetçi ve hantal bürokratik yönetim anlayışına dayalı oluşan sorunları büyük ölçüde azaltacağı bir gerçektir. Devlet bu süreçte eğitim faaliyetlerini istismar edebilecek olan illegal yapılanmalara karşı gerekli tedbirleri almakla sorumlu olmalı ve eğitim süreçlerini de insan hakları açısından denetlemelidir. Meselenin siyasî polemik malzemesi yapılmadan, piyasa gerçekleri dikkate alınarak tartışılmasında fayda olacağına inanıyorum. Neticede sorunumuz, Türkiye'de gittikçe büyüyen eğitim sektöründe sorunlara bir çözüm arayışı bulma çabasıdır.
*Liberal Demokrasi Topluluğu, Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü
(Ufuk Coşkun-zaman)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öğrenci maliyetinin bir kısmını devletin karşılayacağı, üstünün de aile tarafından tamamlanacağı bir özel okul formülünü açıkladı.
Bakıldığında her yıl genel bütçeden MEB'e ayrılan payın artmasına rağmen kamusal eğitimin finansmana dayalı sorunları bir türlü giderilememektedir. Bu durum aynı zamanda devlet okullarında ciddi kalite düşüşlerini de beraberinde getirmektedir. Bu bakımdan sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve büyük ölçüde işe yarayan uygulamanın şimdi eğitim sektöründe işlerlik kazandırılması planlanıyor. Bugün rekabetçi piyasa ekonomisinin sunduğu farklı tercihlerle insanlar düşük maliyetle kaliteli hizmetler satın alabilmektedirler. Bu bakımdan eğitim sektöründe düşünülen bu uygulamanın, maliyeti düşüreceği gibi kaliteyi de artıracağı bir gerçektir.
Eğitim sisteminin kalite ve finansman sorunuyla birlikte ele alınması gereken bir diğer önemli sorunu da; eğitimin sürekli gelişen ve gittikçe küçülen dünyada hâlâ merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla sürdürülmesidir. Çünkü bugün ülkemizde özellikle eğitimin finansmana ve yönetimine dayalı acil çözüm bekleyen birtakım sorunlar, bürokratik yapılanmanın getirdiği hantallığa takılmakta bu da eğitim kurumlarında çözümü bir hayli güç sorunlarla karşılaşmamıza neden olmaktadır. Bu durum, bize artık klasik bürokratik yapılanmada köklü bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu bakımdan demokratik dünyanın epeydir benimsediği ve uygulamaya soktuğu "eğitimde yerinde yönetim" meselesini tartışmamız gerekmektedir.
Türkiye, Cumhuriyet'in ilk yıllarında çıkardığı bir yasa ile eğitimde merkeziyetçi yönetim anlayışını benimsemiştir. 3797 sayılı kanuna göre mevcut MEB Teşkilatı; bakanlık; bakan, müsteşar ve müsteşar yardımcılarından oluşur. Bakanlığın her kademesindeki yöneticiler görevlerini usulüne uygun olarak yürütmekten üst kademedeki yöneticilere karşı sorumludurlar. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim kurumlarını açmak bakanlığın sorumluluğundadır. Öğretmen atama ve yer değiştirme, eğitim programlarının oluşturulması, eğitim politikalarının belirlenmesi gibi işler bakanlıkça yürütülür. Her ilde ve ilçede bir Milli Eğitim Müdürlüğü bulunur. Okullar, müdür ve müdür yardımcıları tarafından yönetilir.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, 14 Eylül 2011 tarihinde yayımlanan kanun hükmünde kararname (KHK) ile söz konusu 3797 sayılı yasada bazı değişiklikler yapmıştı. KHK'de göze çarpan değişikliklere göre; 32 olan genel müdür ve üst yönetim birimi sayısının 17'ye, 7 olan müsteşar yardımcısı sayısı ise 5'e düşürülmüştü. MEB Teşkilatı'nda bürokrasiyi azaltmaya dönük atılan bu adım kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Ne var ki MEB hâlâ ulusal düzeyde merkeziyetçi bir yönetim anlayışıyla eğitim faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Bu da neredeyse yaklaşık 1 milyon çalışanı ve 17 milyon öğrencisiyle devasa bir yapıya sahip bakanlığın, tek merkezden yönetilmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye uzun yıllardır üniter yapının ve siyasal birliğinin bozulacağı kaygısıyla olsa gerek yerel yönetimlere yetki vermekten kaçınmıştır. Oysa bugün dünyada birçok ülke kaynakların etkili ve verimli bir biçimde kullanımını kolaylaştıran dolayısıyla kırtasiyeciliği ve bürokrasiyi ortadan kaldıran, hizmet ve yatırımların zamanında uygulanmasına fırsat tanıyan, toplumun eğitim faaliyetlerine katılımını kolaylaştıran ve karar alma süreçlerinde aktif kılan aynı zamanda rekabeti ve kaliteyi de beraberinde getiren yerinde yönetim anlayışını benimsemektedir. Bu yüzden demokratik ülkeler eğitim faaliyetlerinde yerel yönetimlere önemli yetkiler tanımaktadır. Örneğin Almanya, Kanada ve ABD'de eğitim hizmetleri merkezden kumanda edilmez. Eğitim sistemi eyaletlere göre farklılık göstermektedir. Fransa, İngiltere, İsveç, İtalya, Finlandiya, Hollanda gibi ülkelerde eğitim yerel yönetimlere devredilmiş durumdadır. Bu ülkelerde özellikle belediyeler eğitim faaliyetlerinde önemli bir yere sahiptir.
DEMOKRATİK ÜLKELERDE 'OKUL ÖZERKLİĞİ' YAYGINLAŞIYOR
Eğitim kalitesiyle dünyanın dikkatini çekmeyi başaran ve PISA raporlarında gösterdikleri performanslarla göz dolduran Finlandiya'da eğitim, yerel yönetimlerin (belediyelerin) sorumluluğu altındadır. İlk ve ortaöğretim okullarının çoğu belediyeler tarafından idare edilir. Eğitimin finansmanı da büyük ölçüde kamu tarafından karşılanır. Hollanda'da ise yasalar, farklı kesimlere okul kurma hakkı tanıdığı gibi dini, ideolojik ya da eğitime ilişkin inançlarına göre eğitim verme hakkı da tanımaktadır. İlk ve ortaöğretim yerel düzeyde idare edilmektedir. Japonya'da eğitim, yerel yönetimlerin hizmetlerinden biri olarak görülmektedir. İlk ve ortaöğretim düzeyindeki eğitim yerel yönetimler tarafından yürütülmektedir. İsveç'te ise yerel yönetimler okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve hatta yükseköğretim düzeyinde görevlere sahiptir. Diğer taraftan demokratik dünyada artık "okul özerkliği" de yaygınlık kazanmaktadır. Okulun öğretmen, veli, öğrenci, sivil toplum ve yerel yönetimden uzman birer temsilcinin de bulunduğu komisyonlar tarafından idare edilmesi anlayışı gittikçe hız kazanmaktadır.
Türkiye 2003 yılında AK Parti'nin "Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı"nı tartıştı. Tasarı; kamu yönetiminde bir zihniyet değişikliği olarak öne sürülmüştü. Ayrıca Türkiye'de tıkanan bürokrasiyi rahatlatmayı, devlet ve halk arasındaki karşılıklı güvensizliği ortadan kaldırmayı, bürokratik verimliliği artırmayı, insanların yaşam kalitesini yükseltmeyi en önemlisi de insan hak ve özgürlüklerini genişletmeyi hedefliyordu. Tasarının ilk halinde Milli Eğitim Bakanlığı taşra teşkilatlarının il özel idarelerine devri öngörülüyordu. Ne var ki bugün 4+4+4'ü eleştiren kesimler o günlerde de bu tasarıyı; Türkiye'nin federal bir yapıya sürükleneceği, bölüneceği ve cumhuriyet, laik ve sosyal, üniter devlet yapımızın temelinden sarsabileceği endişeleriyle sert bir dille eleştirmişlerdi. Oysa tasarının mimarlarından Ömer Dinçer, kamu reformu yasa tasarısının önemini; "Geleneksel yönetim düşüncesi içerisinde modern yapılar oluşturulamaz ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılamaz." diyerek ifade ediyordu. Neticede Genel Kurul'da kabul edilen tasarı, dönemin cumhurbaşkanı tarafından veto edildi.
Bugün artık hiçbir devlet, çevresindeki gelişmeleri kontrol altında tutma ve yönlendirme gücüne sahip değildir. Bu bakımdan eğitimde yerinde yönetim anlayışına artık yer verilmelidir. Türkiye gelinen noktada eğitim faaliyetlerini yerel bölgelerde eğitim ve çocuk gelişim uzmanlarından, psikiyatrlardan, pedagoglardan, yerel yetkililerden, sivil toplum temsilcilerinden ve okul aile birliği üyelerinden, özel sektörden ve iktisatçılardan oluşan "yerel eğitim komisyonlarıyla" yürütebilecek düzeydedir. Bazı bölgelerde eğitimin finansmanı için kamunun aktif katılımını öngören bölgesel para havuzları oluşturulabilir. Okul müdürlerinin seçimle işbaşına geldiği, mevcut müdür yardımcılarının mesleklerine geri döndürüldüğü, okulların bürokratik hiyerarşiden uzak daha sivil/özgür ortamlarda yönetilmeye başlandığı bir ortamda kalitenin gittikçe artacağı bir gerçektir. Halkın eğitim yönetimine aktif katılımı zamanla ailelerde okulla ilgili daha sağlıklı ve yaratıcı özgün fikirlerin oluşmasına neden olacaktır. Her okulun kendi eğitim modelini, tarzını, yıllık aktivitelerini, etkinliklerini hazırlayıp sunduğu bir eğitim öğretim ortamının yaygınlaşması zamanla çok çeşitli ve zengin bir menü sunacaktır topluma.
Mesele, sorunların yerinde belirlenip çözülmesi, eğitimin yönetimine ve sorun çözme sürecine toplumun geniş ölçüde katılımının sağlanması gerektiğidir. Milli Eğitim sisteminin "adem-i merkeziyetçi" bir anlayışla örgütlenmesinin ve eğitimde yetki devri yapmasının katı, merkeziyetçi ve hantal bürokratik yönetim anlayışına dayalı oluşan sorunları büyük ölçüde azaltacağı bir gerçektir. Devlet bu süreçte eğitim faaliyetlerini istismar edebilecek olan illegal yapılanmalara karşı gerekli tedbirleri almakla sorumlu olmalı ve eğitim süreçlerini de insan hakları açısından denetlemelidir. Meselenin siyasî polemik malzemesi yapılmadan, piyasa gerçekleri dikkate alınarak tartışılmasında fayda olacağına inanıyorum. Neticede sorunumuz, Türkiye'de gittikçe büyüyen eğitim sektöründe sorunlara bir çözüm arayışı bulma çabasıdır.
*Liberal Demokrasi Topluluğu, Eğitim Politikaları Araştırma Merkezi Koordinatörü
(Ufuk Coşkun-zaman)
Son Güncelleme: Perşembe, 03 May 2012 09:47
Gösterim: 2219
Dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad “Global iş dünyası eğilimleri” raporunu yayınlandı. Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan rapora göre her 10 çalışandan 7’si işte yüz yüze iletişimi tercih ediyor.
Dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad “Global iş dünyası eğilimleri” raporunu yayınlandı. Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan rapora göre her 10 çalışandan 7’si işte yüz yüze iletişimi tercih ediyor. Küresel bazda yüzde 81 ile yüz yüze iletişimi en çok tercih eden ülke Türkiye olurken, Norveç, Japonya ve Singapur yüzde 57 ile en az tercih eden ülkeler oldu.
Randstad iş dünyasının nabzını ölçmeye devam ediyor. Yaklaşık 10 yıldır “Workmonitor” adı altında yılda 4 kez global iş dünyası eğilimlerini araştıran dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad, Avrupa, Asya Pasifik ve Amerika kıtalarını içeren, Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan 2012 yılının ilk raporunu yayınladı. Randstad Workmonitor sonuçlarına göre küresel olarak her 10 çalışandan 7’si işte telefon ve e-mail yerine yüz yüze iletişimi tercih ediyor. İnternet ve mobil erişimin işteki kullanım oranının artmasına rağmen rapora göre Türk çalışanların yüzde 81’i de yüz yüze iletişimi tercih ediyor. Türkiye bu oranla 32 ülke arasında birinci sırada yer alırken yüzde yüze iletişimi en az tercih eden ülkeler ise yüzde 57’lik oran ile Norveç, Japonya ve Singapur oldu.
İstihdam piyasasının hassasiyetleriyle çalışan eğilimleri hakkında hazırlanan raporun 10 yıldır düzenli olarak gerçekleştiğini belirten Randstad Türkiye Genel Müdürü Altuğ Yaka, “5 kıtada toplam 43 ülkede 33 binden fazla çalışanı bulunan Randstad olarak çalışanların beklenti, eğilim, hassasiyet ve güvenlerini takip edebilmek için Workmonitor raporuna büyük önem veriyor ve titizlikle hazırlıyoruz. 2012’nin ilk 4 aylık raporunda yine önemli bulgulara ulaştık. Günümüzde gelişen teknoloji ve mobil cihazlar her ne kadar hayati önem taşısa da, raporda da açıkça görüyoruz ki, iş dünyasında yüz yüze iletişimin hala en çok tercih edilen yöntem. Özellikle ülkemizin de dahil olduğu Akdeniz ülkelerine baktığımızda, yüz yüze iletişimin iş dünyasında daha fazla güven sağladığını ve çok önem verildiğini görüyoruz” dedi.
ÖZEL HAYAT VE İŞ HAYATI İÇ İÇE
Randstad Workmonitor sonuçlarına göre çalışanların ortalama yüzde 40’ı işverenlerinin kendilerinden 7 gün 24 saat ulaşılabilir olmalarını istediğini düşünüyor. Bu ruh haline kapılan çalışanların ülke sıralamasında Çin yüzde 64 ile ilk sırada yer alırken, Hindistan yüzde 61 ile ikinci sırada yer aldı. Bu iki ülkedeki çalışanlar iş saatleri dışında ve tatillerde işle bağlantılı telefon ve e-posta alma olasılıklarının daha fazla olduğunu belirtirken, genel olarak her 10 çalışandan 4’ü, iş saatleri içinde özel işleriyle de ilgilendiğini söyledi.
Araştırmada öne çıkan bir diğer konu ise elektronik haberleşme araçlarının kullanımı üzerineydi. 32 ülkede gerçekleşen araştırmada, toplantılarda iş dünyasında çalışma verimliliğini artıran akıllı cep telefonları ve e-postalara yanıt vermenin yanlış olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 75 iken, yüzde 15-20’si bunu yaptığını itiraf etti. Bu uygulamanın kabul görme düzeyi ülkeden ülkeye değişiklik gösterirken, Macaristanlı çalışanların yüzde 80’i toplantılar sırasında gerek aramalar, gerek e-postalar ile rahatsız edildiğini ancak yanıtlama durumunun yüzde 9 oranında gerçekleştiğini söyledi.
AŞIRI BİLGİ YÜKÜ İŞLERİ SEKTEYE UĞRATIYOR
Rapora göre internet erişiminin ve akıllı telefon kullanımının yüksek olduğu ülkelerde ve özellikle Asya’daki çalışanlar, günlük olarak ilgilenebileceklerinin üzerinde bilgi aldıklarını, aşırı bilgi yükü altında işlerinin daha fazla sekteye uğradığını dolayısıyla da daha az verimli olduklarını düşünüyor. Küresel olarak her 10 çalışandan 4’ü bir e-posta ya da telefona hemen karşılık vermezler ise kendilerini yetersiz hissettiklerini belirtirken, bu eğilim yüzde 72 ile en çok Çin ve Hindistan’daki çalışanlarda gözlemlendi.
YÜZ YÜZE İLETİŞİMİ EN ÇOK TERCİH EDEN 20 ÜLKE
|
1 |
Türkiye |
% 81 |
|
6 |
Brezilya |
% 75 |
|
11 |
Malezya |
% 71 |
|
16 |
Polonya |
% 68 |
|
2 |
Yunanistan |
% 79 |
7 |
İspanya |
% 75 |
12 |
İsviçre |
% 71 |
17 |
Arjantin |
% 67 |
|||
|
3 |
Hindistan |
% 78 |
8 |
Almanya |
% 74 |
13 |
Belçika |
% 70 |
18 |
Hollanda |
% 67 |
|||
|
4 |
Fransa |
% 77 |
9 |
İtalya |
% 73 |
14 |
Danimarka |
% 69 |
19 |
İsveç |
% 67 |
|||
|
5 |
Çin |
% 76 |
10 |
Macaristan |
% 71 |
15 |
Kanada |
% 68 |
20 |
Şili |
% 65 |
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad “Global iş dünyası eğilimleri” raporunu yayınlandı. Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan rapora göre her 10 çalışandan 7’si işte yüz yüze iletişimi tercih ediyor.
Dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad “Global iş dünyası eğilimleri” raporunu yayınlandı. Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan rapora göre her 10 çalışandan 7’si işte yüz yüze iletişimi tercih ediyor. Küresel bazda yüzde 81 ile yüz yüze iletişimi en çok tercih eden ülke Türkiye olurken, Norveç, Japonya ve Singapur yüzde 57 ile en az tercih eden ülkeler oldu.
Randstad iş dünyasının nabzını ölçmeye devam ediyor. Yaklaşık 10 yıldır “Workmonitor” adı altında yılda 4 kez global iş dünyası eğilimlerini araştıran dünyanın ikinci büyük insan kaynakları danışmanlık şirketi Randstad, Avrupa, Asya Pasifik ve Amerika kıtalarını içeren, Türkiye’nin de dahil olduğu 32 ülkeyi kapsayan 2012 yılının ilk raporunu yayınladı. Randstad Workmonitor sonuçlarına göre küresel olarak her 10 çalışandan 7’si işte telefon ve e-mail yerine yüz yüze iletişimi tercih ediyor. İnternet ve mobil erişimin işteki kullanım oranının artmasına rağmen rapora göre Türk çalışanların yüzde 81’i de yüz yüze iletişimi tercih ediyor. Türkiye bu oranla 32 ülke arasında birinci sırada yer alırken yüzde yüze iletişimi en az tercih eden ülkeler ise yüzde 57’lik oran ile Norveç, Japonya ve Singapur oldu.
İstihdam piyasasının hassasiyetleriyle çalışan eğilimleri hakkında hazırlanan raporun 10 yıldır düzenli olarak gerçekleştiğini belirten Randstad Türkiye Genel Müdürü Altuğ Yaka, “5 kıtada toplam 43 ülkede 33 binden fazla çalışanı bulunan Randstad olarak çalışanların beklenti, eğilim, hassasiyet ve güvenlerini takip edebilmek için Workmonitor raporuna büyük önem veriyor ve titizlikle hazırlıyoruz. 2012’nin ilk 4 aylık raporunda yine önemli bulgulara ulaştık. Günümüzde gelişen teknoloji ve mobil cihazlar her ne kadar hayati önem taşısa da, raporda da açıkça görüyoruz ki, iş dünyasında yüz yüze iletişimin hala en çok tercih edilen yöntem. Özellikle ülkemizin de dahil olduğu Akdeniz ülkelerine baktığımızda, yüz yüze iletişimin iş dünyasında daha fazla güven sağladığını ve çok önem verildiğini görüyoruz” dedi.
ÖZEL HAYAT VE İŞ HAYATI İÇ İÇE
Randstad Workmonitor sonuçlarına göre çalışanların ortalama yüzde 40’ı işverenlerinin kendilerinden 7 gün 24 saat ulaşılabilir olmalarını istediğini düşünüyor. Bu ruh haline kapılan çalışanların ülke sıralamasında Çin yüzde 64 ile ilk sırada yer alırken, Hindistan yüzde 61 ile ikinci sırada yer aldı. Bu iki ülkedeki çalışanlar iş saatleri dışında ve tatillerde işle bağlantılı telefon ve e-posta alma olasılıklarının daha fazla olduğunu belirtirken, genel olarak her 10 çalışandan 4’ü, iş saatleri içinde özel işleriyle de ilgilendiğini söyledi.
Araştırmada öne çıkan bir diğer konu ise elektronik haberleşme araçlarının kullanımı üzerineydi. 32 ülkede gerçekleşen araştırmada, toplantılarda iş dünyasında çalışma verimliliğini artıran akıllı cep telefonları ve e-postalara yanıt vermenin yanlış olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 75 iken, yüzde 15-20’si bunu yaptığını itiraf etti. Bu uygulamanın kabul görme düzeyi ülkeden ülkeye değişiklik gösterirken, Macaristanlı çalışanların yüzde 80’i toplantılar sırasında gerek aramalar, gerek e-postalar ile rahatsız edildiğini ancak yanıtlama durumunun yüzde 9 oranında gerçekleştiğini söyledi.
AŞIRI BİLGİ YÜKÜ İŞLERİ SEKTEYE UĞRATIYOR
Rapora göre internet erişiminin ve akıllı telefon kullanımının yüksek olduğu ülkelerde ve özellikle Asya’daki çalışanlar, günlük olarak ilgilenebileceklerinin üzerinde bilgi aldıklarını, aşırı bilgi yükü altında işlerinin daha fazla sekteye uğradığını dolayısıyla da daha az verimli olduklarını düşünüyor. Küresel olarak her 10 çalışandan 4’ü bir e-posta ya da telefona hemen karşılık vermezler ise kendilerini yetersiz hissettiklerini belirtirken, bu eğilim yüzde 72 ile en çok Çin ve Hindistan’daki çalışanlarda gözlemlendi.
YÜZ YÜZE İLETİŞİMİ EN ÇOK TERCİH EDEN 20 ÜLKE
|
1 |
Türkiye |
% 81 |
|
6 |
Brezilya |
% 75 |
|
11 |
Malezya |
% 71 |
|
16 |
Polonya |
% 68 |
|
2 |
Yunanistan |
% 79 |
7 |
İspanya |
% 75 |
12 |
İsviçre |
% 71 |
17 |
Arjantin |
% 67 |
|||
|
3 |
Hindistan |
% 78 |
8 |
Almanya |
% 74 |
13 |
Belçika |
% 70 |
18 |
Hollanda |
% 67 |
|||
|
4 |
Fransa |
% 77 |
9 |
İtalya |
% 73 |
14 |
Danimarka |
% 69 |
19 |
İsveç |
% 67 |
|||
|
5 |
Çin |
% 76 |
10 |
Macaristan |
% 71 |
15 |
Kanada |
% 68 |
20 |
Şili |
% 65 |
Son Güncelleme: Perşembe, 03 May 2012 10:09
Gösterim: 1763
Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Aycan, "Iğdır'daki çocuk Caferilik'le ilgili bilgiler almak isterse, Çorum'daki aile çocuğuna Alevilik'le ilgili detaylı bilgi vermek isterse bunu da sağlayacağız" dedi.
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğrencilerle bir araya gelen Aycan, burada yaptığı konuşmada, 1930 yılında din eğitimi veren kurumların kapatıldığını, din eğitimi ihtiyacını karşılamak isteyen bazı ailelerin çocuklarını Arap ülkelerine gönderdiklerini, bunların da zaman zaman olumsuzluklara neden olduğunu söyledi. Din eğitimi eksikliğinin bir dönem “ülkede cenaze yıkayacak, defin yapacak kimse kalmadı” olarak ifade edildiğini anımsatan Aycan, 1947 yılında CHP kongresinde bu konunun ciddi bir şekilde tartışıldığını ve din eğitiminin verilecek kurslarla telafi edilmesi kararı alındığını belirtti.
1951 yılında çok partili sisteme geçilmesiyle Türkiye'de imam hatip liselerinin açılmaya başladığını anlatan Aycan, 1980 yılında ise din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu hale getirildiğini kaydetti. 4 4 4 kanun tasarısının yasalaştığını ve önümüzdeki yıldan itibaren hayata geçeceğini belirten Aycan, kanunla imam hatip okullarının ortaöğretim kısımlarının yeniden açıldığını, ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren tüm liselerde de öğrencilerin Kuran-ı Kerim ve Hazreti Peygamber'in hayatını ders olarak isteğe bağlı seçebileceklerini ifade etti. Seçmeli derslerin içinde Arapça'nın da bulunduğunu bildiren Aycan, şöyle devam etti:
“Iğdır'daki çocuk Caferilik'le ilgili bilgiler almak isterse Çorum'daki aile çocuğuna Alevilik'le ilgili detaylı bilgi vermek isterse bunu da sağlayacağız. İmam hatip liselerinin önceki yıllarda öğrenci profilleri düşüktü. Şimdi 303 bin profili yüksek öğrencimiz var. Yeni eğitim sistemiyle ilahiyat fakültesindeki öğrencilerimize de istihdam sağlanmış olacak. Yurt dışında da imam hatip liseleri açıyoruz. Lisenin bazı yıllarını bizde okuyan öğrenciler diğer yılları yurt dışında okuyabilecek. Dünyanın her tarafından Türkiye'de dini eğitim almak için talep var, kimseye grupçuluk, hizipçilik ihraç etmiyoruz.”
Aleviliğin din derslerine girmesi
Aycan, Alevilik'in din derslerinde yer alması konusunda ise şunları kaydetti:
“Son yıllarda bu konuların tartışılması da bu işe olumlu etkide bulundu. Bugün Alevi vatandaşlarımızın büyük bir kısmı kendilerini İslam dairesinde görüyor. Yüz yıllık bir tahribatı düşündüğümüzde çok önemli gelişmeler var. Alevilik'in din derslerine konulması için Alevi kökenli hocalarla görüşüldü. Çalıştaylar yapıldı, neticesinde zorunlu din dersinin kaldırılması yerine Alevilik de din derslerine konuldu. Alevilik ve Sünnilik birbirinin alternatifi değildir, birisi tasavvufi, birisi itikadı. Birbirleriyle mukayese edilemez. Alevilik'in din derslerine girmesi vatandaşlarımızı çok mutlu etti. Yapılan anketlerde Sünni vatandaşların yüzde 86'sının, Alevi vatandaşların ise yüzde 79'unun din dersinden memnun olduğunu belirledik.”
Prof. Dr. Aycan, Çorum'a da yakın zamanda 25 dönümlük bir alan üzerinde ikinci imam hatip lisesi inşa edileceğini sözlerine ekledi.
(radikal)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Aycan, "Iğdır'daki çocuk Caferilik'le ilgili bilgiler almak isterse, Çorum'daki aile çocuğuna Alevilik'le ilgili detaylı bilgi vermek isterse bunu da sağlayacağız" dedi.
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğrencilerle bir araya gelen Aycan, burada yaptığı konuşmada, 1930 yılında din eğitimi veren kurumların kapatıldığını, din eğitimi ihtiyacını karşılamak isteyen bazı ailelerin çocuklarını Arap ülkelerine gönderdiklerini, bunların da zaman zaman olumsuzluklara neden olduğunu söyledi. Din eğitimi eksikliğinin bir dönem “ülkede cenaze yıkayacak, defin yapacak kimse kalmadı” olarak ifade edildiğini anımsatan Aycan, 1947 yılında CHP kongresinde bu konunun ciddi bir şekilde tartışıldığını ve din eğitiminin verilecek kurslarla telafi edilmesi kararı alındığını belirtti.
1951 yılında çok partili sisteme geçilmesiyle Türkiye'de imam hatip liselerinin açılmaya başladığını anlatan Aycan, 1980 yılında ise din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu hale getirildiğini kaydetti. 4 4 4 kanun tasarısının yasalaştığını ve önümüzdeki yıldan itibaren hayata geçeceğini belirten Aycan, kanunla imam hatip okullarının ortaöğretim kısımlarının yeniden açıldığını, ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren tüm liselerde de öğrencilerin Kuran-ı Kerim ve Hazreti Peygamber'in hayatını ders olarak isteğe bağlı seçebileceklerini ifade etti. Seçmeli derslerin içinde Arapça'nın da bulunduğunu bildiren Aycan, şöyle devam etti:
“Iğdır'daki çocuk Caferilik'le ilgili bilgiler almak isterse Çorum'daki aile çocuğuna Alevilik'le ilgili detaylı bilgi vermek isterse bunu da sağlayacağız. İmam hatip liselerinin önceki yıllarda öğrenci profilleri düşüktü. Şimdi 303 bin profili yüksek öğrencimiz var. Yeni eğitim sistemiyle ilahiyat fakültesindeki öğrencilerimize de istihdam sağlanmış olacak. Yurt dışında da imam hatip liseleri açıyoruz. Lisenin bazı yıllarını bizde okuyan öğrenciler diğer yılları yurt dışında okuyabilecek. Dünyanın her tarafından Türkiye'de dini eğitim almak için talep var, kimseye grupçuluk, hizipçilik ihraç etmiyoruz.”
Aleviliğin din derslerine girmesi
Aycan, Alevilik'in din derslerinde yer alması konusunda ise şunları kaydetti:
“Son yıllarda bu konuların tartışılması da bu işe olumlu etkide bulundu. Bugün Alevi vatandaşlarımızın büyük bir kısmı kendilerini İslam dairesinde görüyor. Yüz yıllık bir tahribatı düşündüğümüzde çok önemli gelişmeler var. Alevilik'in din derslerine konulması için Alevi kökenli hocalarla görüşüldü. Çalıştaylar yapıldı, neticesinde zorunlu din dersinin kaldırılması yerine Alevilik de din derslerine konuldu. Alevilik ve Sünnilik birbirinin alternatifi değildir, birisi tasavvufi, birisi itikadı. Birbirleriyle mukayese edilemez. Alevilik'in din derslerine girmesi vatandaşlarımızı çok mutlu etti. Yapılan anketlerde Sünni vatandaşların yüzde 86'sının, Alevi vatandaşların ise yüzde 79'unun din dersinden memnun olduğunu belirledik.”
Prof. Dr. Aycan, Çorum'a da yakın zamanda 25 dönümlük bir alan üzerinde ikinci imam hatip lisesi inşa edileceğini sözlerine ekledi.
(radikal)
Son Güncelleme: Perşembe, 03 May 2012 09:27
Gösterim: 2089

