Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Farbe Yayıncılık, okul öncesi dil öğrenimi konusunda Smart Cookies modelini üretti. Dil öğrenimi konusunda eğitim kurumlarına danışmanlık hizmeti veren firmada, okul öncesinde dil öğretilirken dikkat edilmesi gereken noktaları, doğal bir dil öğrenim modeli olan Smart Cookies’i tasarlayan Kathleen Shirley Glen-Wright ve öğretmen eğitimlerini gerçekleştiren Judith Sharpe ile konuştuk.

farbe_yayincilikNE YAPILMALI?

Gülümsemek: Gülümsemek çok basitmiş gibi görünmesine rağmen, birçok öğretmen yoğun ve stresli günlerde bunu unutabilmektedirler. Çocuk, öğretmenin ruh halini algılayabilir. Öğretmen mutluysa çocuk da başarılıdır. Bu defalarca kanıtlanmış bir gerçektir. Okul öncesi sınıftaki küçük yaştaki öğrenciler işaret ve vücut dilini daha hızlı kavrayabilmektedir. Dolayısıyla psikolojik durumları öğrenme yeteneklerini etkilemektedir. Çocukların isimlerini bilmek, mutlu bir ses tonu ve vücut dili kullanmak ve gülümsemeyi hatırlamak öğrenmekte büyük fark yaratır.

Doğal dil kullanmak: Çocukların İngilizcede bazı kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını bilmiyor olması, onların sınıfta öğretmen tarafından kullanmaması anlamına gelmemelidir. Tam tersi, çocuklar anlamadığı için kullanılmalıdırlar. Okul öncesindeki çocukları, doğal ortamda o dile maruz bırakmak, genel anlamı kavramalarını sağlamak gerekmektedir. Böylece bu çocuklar sadece dili edinmekle kalmaz aynı zamanda dil öğrenme becerilerini de geliştirirler.                       

Bol bol konuşmak: Birçok öğretmene eğitim hayatları boyunca, öğretirken çok konuşulmaması gerektiği söylenilmiştir. Öğretmenlere öğrencilerin konuşmasına fırsat vermeleri için sessiz kalmaları gerektiği sık sık hatırlatılmıştır. Bununla beraber bazı derslerde de Stephen Krashen teorileri de öğretilmiştir ki bu alanda çalışma yapanlara Stephen Krashen’ı araştırmalarını tavsiye ederim. Bu teoriler arasında öğrencilerin dili edinebilmeleri için bol bol dinlemelerine ihtiyaç duydukları da yer almaktadır. Çocuklar İngilizce konuşulan bir ülkede değilse, dili duyacakları tek yer sınıftır. Onun için öğretmenin İngilizce konuşması gerekmektedir. Smart Cookies Modelinde öğretmenlerden daha fazla konuşulması istenmektedir. Tabi ki öğretmenin konuşmaları, konuyla bir bütünlük içinde, oyunlar, öyküler, şarkılar, el becerileri ile birlikte eğlenceli bir biçimde olmalıdır.  

Planlı ve düzenli olmak ve yedekte her zaman bir aktivite bulundurmak: Öğretmenler çabucak sıkılan ve dikkatleri dağılan okul öncesi öğrencileri karşısında üst yaş gruplarına nazaran daha planlı olmalıdırlar. Ders planlarken, sınıfın bir tarafından diğer tarafına yürümek ya da materyal dağıtmak gibi en küçük şeyler bile göz önünde bulundurulmalıdır. Planda her an ani bir değişiklik gerekebileceğinden öğretmenin yedeğinde mutlaka alternatif bir faaliyet bulunmalıdır.

Çok çeşitli ve renkli materyalleri kullanmak, çok çeşitli aktivite, metot ve teknik kullanmak: Çeşitlilik yaşamımızın renkleridir. Küçük çocukların mümkün olduğunca çok çeşitliliğe ihtiyacı vardır. Çok renk kullanmak, ilginç ve heyecan verici materyaller, aktiviteler ve hazır olanı değiştirmek çocuğu motive eder. 

Ders başlangıç ve bitişini noktalamak: Öğrenciler dersin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini rutinlerle bilmelidir. Günlük merhaba ve hoşça kal rutinleri sadece haftanın günlerini ezberlemek için değil, aynı zamanda sınıf idaresini kolaylaştırmak ve dilin doğal bir şekilde kullanılmasını sağlamak içindir.

Sınıfın tüm olanaklarından faydalanmak: Sınıf, öğretmenin istediğinden daha küçük olabilir. İstediği bütün materyaller elinde olmayabilir. Bu imkânsızlıklar içinde bile öğrenme fırsatı yaratabilecek birçok ayrıntı bulunabilir; oyuncaklar, pencereden görünen manzara, sıralardan arta kalan boş alan, bunların hepsinden faydalanılmalıdır. Öğretmenin sınıfta kullanabileceği en küçük detay doğal öğrenme fırsatını arttıracaktır.

Çocukların faaliyetlerine katılmak ve model oluşturmak: Çocuklar bizim ne dediğimizi değil bizim ne yaptığımızı öğrenirler. Akıllı tahtanın yanında sessiz bir şekilde duran ve çocukların mutluluk içinde şarkı söylemesini bekleyen bir öğretmen, doğru mesajı veriyor olamaz. Öğretmen çocuklara örnek olmalı ve şarkıya coşkulu bir şekilde katılmalıdır. Onlara öğrenmeyi sevdiğini göstermelidir.

Çocukların kendi işlerini kendilerinin bitirmesine izin vermek: Bu yaş grubundaki öğrenciler, etkinlik esnasında dağıtır ve kirletirler, bu öğrenmeleri için gerekli bir süreçtir. Öğretmenin de bu sürece uygun davranması gerekir. Bu süreç içinde aktivitenin konusu fen ya da resim olabilir. Bazen İngilizce öğretmenleri bu etkinliği branşı dışında görebilmekte, zaman kaybı olarak düşünmekte, çocukların İngilizce öğrenmedikleri hissine kapılmaktadırlar. Unutulmamalıdır ki, okul öncesinde dersler böyle olmalıdır. Çocuğun ilköğretime hazırlanması için buna ihtiyacı vardır. Düzenli olmak ve sorumluluk duygusu gibi becerileri bu fırsatlar sayesinde edinirler. Ve bu tip etkinlikler, doğal ve kapsamlı bir dilin onlara aktarılabilmesini sağlar. 

NE YAPILMAMALI?

Türkçe konuşmak: EFL (İngilizceyi Yabancı Dil Olarak Öğrenmek) dünyasında yıllarca tartışılan konu; ana dili sınıfta konuşmalı mı? Konuşmamalı mı?  Birçok öğretmen çocuğun anlamayacağından korkarak ana dili sınıfta kullanmıştır. Oysaki okul öncesi çocukları söylenilenin anlaşılmaması ile ilgili rahatsızlık duymazlar, öyle ki ana dillerinde de söylenilenin tamamını henüz anlamamaktadırlar. Türkçe konuşan öğretmen, öğrencisinin İngilizce konuşmasını beklememelidir. Smart Cookies Modelinde, İngilizce öğretmeni sınıfta Türkçe konuşmaz. Aksi takdirde, İngilizce öğretmeninin orada olma sebebi ortadan kalkmış olur.

Tercüme etmek: Neredeyse öğretmenlerin tümü algılamanın üretmekten daha önce geldiği konusunda hem fikirdir. Öyle ise neden her şeyi çevirmeyelim ki? Yanlış olan varsayım; eğer çevirirsek çocuk bizim ne dediğimizi anlayacaktır. Beynimizde anlamanın gerçekleştiği yer ile konuşmanın üretildiği yerler farklı merkezlerde bulunurlar. Tercüme ettiğimiz zaman öğrenen ana dilde anlar ama beyin hedef dili reddeder. Anlama, tercüme ile değil öğretim tekniklerimiz ve araçlarımızdan gelmelidir.

Çocukları sürekli masa başında tutmak: Çocuklar uzun zaman masa başında oturmak için programlanmamışlardır. Eğer çocuklar ödül ve ceza içeren bir disiplin içinde bunu yapmaya eğitilirlerse öğretmenler, sıkılmış ve mutsuz beyinlerle yüz yüze gelirler. Sıkılmış ve mutsuz çocuklar iyi öğrenemezler. Sınıfta ve dışarıda kullanılabilecek alanlardan faydalanarak hareket alanı için mümkün olduğunca yer açmalıdır.

Psikomotor gelişimlerine uygun olmayan faaliyet yaptırmak: İngilizce Öğretmenleri olarak, gelişim psikolojisi ile ilgili bilgilendirilmişizdir. Kendi çocuklarımızın ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini biliriz, fakat sınıfa girdiğimizde bazen bunları unutabiliriz. Ana ders kitabında bulacağımız faaliyetler çocuklara uygun olmayabilir. Eğer bu aktiviteler çok zorsa ya da daha basitse, çocuklar çok çabuk sıkılabilir. Eğer İngilizce dersimizin güzel bir biçimde işlenmesini istiyorsak, çocukların psikomotor gelişimlerini biliyor ve anlıyor olmamız gerekmektedir.

Hemen konuşmalarını beklemek: Hazır olmadan İngilizce konuşmaya zorlanılan çocuklar fazla geçmeden tamamen susarlar. Okul öncesi uzun bir eğitim yolculuğunun başıdır. Bu yaş çocuklarının konuşması için daha çok zamanı olacaktır. Girdiler (input) sağlamaya çalışmalı ve kendi hızlarında konuşmalarına fırsat tanımalıdır.

Sınıf yönetimi konusunda çelişkili mesaj vermek: İçinde ne olup bittiği konusunda kimsenin bilgi sahibi olmadığı kaotik bir sınıf, öğrenmenin gerçekleşebileceği bir yer olamaz. Öğretmenler talimatları ve beklentileri ile ilgili net ve tutarlı olmalıdır. Öğretmen her gün tavır değiştiriyorsa, yani bir gün yumuşak diğer gün katı, (örneğin bir gün temizlik bekliyor, diğer gün beklemiyor) verdiği mesajlar yerine ulaşmaz. Çocuklar onlardan ne beklediğimizi bilemezse ya da öğretmenin belli şeylere nasıl tepki vereceğini bilemezse yönlerini kaybederler ve öğretmen de sınıf kontrolünü kaybeder.

Dil bilgisi kurallarına uygun cümle kurmalarını beklemek: Çocuklar gramer yapılarını anlamazlar, bunu anlamalarını beklemek de haksızlık olur. Yaygın hata; çocuktan gramer yapısı doğru olan cümleler beklemek ama anlamını önemsememektir. Başka bir deyişle iletişim önemli değildir. Bu yöntemlerle yetişmiş çocuklar, hata yapmaktan korktuğu için zamanla konuşamayacak hale gelirler. Bu sebepten dolayı, çevremizde sıkça gördüğümüz İngilizce’yi anlayan ama konuşamayan bireylere yenileri katılır.

 

> Okul öncesinde dil öğretilirken ne yapılmamalı?

Farbe Yayıncılık, okul öncesi dil öğrenimi konusunda Smart Cookies modelini üretti. Dil öğrenimi konusunda eğitim kurumlarına danışmanlık hizmeti veren firmada, okul öncesinde dil öğretilirken dikkat edilmesi gereken noktaları, doğal bir dil öğrenim modeli olan Smart Cookies’i tasarlayan Kathleen Shirley Glen-Wright ve öğretmen eğitimlerini gerçekleştiren Judith Sharpe ile konuştuk.

farbe_yayincilikNE YAPILMALI?

Gülümsemek: Gülümsemek çok basitmiş gibi görünmesine rağmen, birçok öğretmen yoğun ve stresli günlerde bunu unutabilmektedirler. Çocuk, öğretmenin ruh halini algılayabilir. Öğretmen mutluysa çocuk da başarılıdır. Bu defalarca kanıtlanmış bir gerçektir. Okul öncesi sınıftaki küçük yaştaki öğrenciler işaret ve vücut dilini daha hızlı kavrayabilmektedir. Dolayısıyla psikolojik durumları öğrenme yeteneklerini etkilemektedir. Çocukların isimlerini bilmek, mutlu bir ses tonu ve vücut dili kullanmak ve gülümsemeyi hatırlamak öğrenmekte büyük fark yaratır.

Doğal dil kullanmak: Çocukların İngilizcede bazı kelimeleri ve dilbilgisi kurallarını bilmiyor olması, onların sınıfta öğretmen tarafından kullanmaması anlamına gelmemelidir. Tam tersi, çocuklar anlamadığı için kullanılmalıdırlar. Okul öncesindeki çocukları, doğal ortamda o dile maruz bırakmak, genel anlamı kavramalarını sağlamak gerekmektedir. Böylece bu çocuklar sadece dili edinmekle kalmaz aynı zamanda dil öğrenme becerilerini de geliştirirler.                       

Bol bol konuşmak: Birçok öğretmene eğitim hayatları boyunca, öğretirken çok konuşulmaması gerektiği söylenilmiştir. Öğretmenlere öğrencilerin konuşmasına fırsat vermeleri için sessiz kalmaları gerektiği sık sık hatırlatılmıştır. Bununla beraber bazı derslerde de Stephen Krashen teorileri de öğretilmiştir ki bu alanda çalışma yapanlara Stephen Krashen’ı araştırmalarını tavsiye ederim. Bu teoriler arasında öğrencilerin dili edinebilmeleri için bol bol dinlemelerine ihtiyaç duydukları da yer almaktadır. Çocuklar İngilizce konuşulan bir ülkede değilse, dili duyacakları tek yer sınıftır. Onun için öğretmenin İngilizce konuşması gerekmektedir. Smart Cookies Modelinde öğretmenlerden daha fazla konuşulması istenmektedir. Tabi ki öğretmenin konuşmaları, konuyla bir bütünlük içinde, oyunlar, öyküler, şarkılar, el becerileri ile birlikte eğlenceli bir biçimde olmalıdır.  

Planlı ve düzenli olmak ve yedekte her zaman bir aktivite bulundurmak: Öğretmenler çabucak sıkılan ve dikkatleri dağılan okul öncesi öğrencileri karşısında üst yaş gruplarına nazaran daha planlı olmalıdırlar. Ders planlarken, sınıfın bir tarafından diğer tarafına yürümek ya da materyal dağıtmak gibi en küçük şeyler bile göz önünde bulundurulmalıdır. Planda her an ani bir değişiklik gerekebileceğinden öğretmenin yedeğinde mutlaka alternatif bir faaliyet bulunmalıdır.

Çok çeşitli ve renkli materyalleri kullanmak, çok çeşitli aktivite, metot ve teknik kullanmak: Çeşitlilik yaşamımızın renkleridir. Küçük çocukların mümkün olduğunca çok çeşitliliğe ihtiyacı vardır. Çok renk kullanmak, ilginç ve heyecan verici materyaller, aktiviteler ve hazır olanı değiştirmek çocuğu motive eder. 

Ders başlangıç ve bitişini noktalamak: Öğrenciler dersin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini rutinlerle bilmelidir. Günlük merhaba ve hoşça kal rutinleri sadece haftanın günlerini ezberlemek için değil, aynı zamanda sınıf idaresini kolaylaştırmak ve dilin doğal bir şekilde kullanılmasını sağlamak içindir.

Sınıfın tüm olanaklarından faydalanmak: Sınıf, öğretmenin istediğinden daha küçük olabilir. İstediği bütün materyaller elinde olmayabilir. Bu imkânsızlıklar içinde bile öğrenme fırsatı yaratabilecek birçok ayrıntı bulunabilir; oyuncaklar, pencereden görünen manzara, sıralardan arta kalan boş alan, bunların hepsinden faydalanılmalıdır. Öğretmenin sınıfta kullanabileceği en küçük detay doğal öğrenme fırsatını arttıracaktır.

Çocukların faaliyetlerine katılmak ve model oluşturmak: Çocuklar bizim ne dediğimizi değil bizim ne yaptığımızı öğrenirler. Akıllı tahtanın yanında sessiz bir şekilde duran ve çocukların mutluluk içinde şarkı söylemesini bekleyen bir öğretmen, doğru mesajı veriyor olamaz. Öğretmen çocuklara örnek olmalı ve şarkıya coşkulu bir şekilde katılmalıdır. Onlara öğrenmeyi sevdiğini göstermelidir.

Çocukların kendi işlerini kendilerinin bitirmesine izin vermek: Bu yaş grubundaki öğrenciler, etkinlik esnasında dağıtır ve kirletirler, bu öğrenmeleri için gerekli bir süreçtir. Öğretmenin de bu sürece uygun davranması gerekir. Bu süreç içinde aktivitenin konusu fen ya da resim olabilir. Bazen İngilizce öğretmenleri bu etkinliği branşı dışında görebilmekte, zaman kaybı olarak düşünmekte, çocukların İngilizce öğrenmedikleri hissine kapılmaktadırlar. Unutulmamalıdır ki, okul öncesinde dersler böyle olmalıdır. Çocuğun ilköğretime hazırlanması için buna ihtiyacı vardır. Düzenli olmak ve sorumluluk duygusu gibi becerileri bu fırsatlar sayesinde edinirler. Ve bu tip etkinlikler, doğal ve kapsamlı bir dilin onlara aktarılabilmesini sağlar. 

NE YAPILMAMALI?

Türkçe konuşmak: EFL (İngilizceyi Yabancı Dil Olarak Öğrenmek) dünyasında yıllarca tartışılan konu; ana dili sınıfta konuşmalı mı? Konuşmamalı mı?  Birçok öğretmen çocuğun anlamayacağından korkarak ana dili sınıfta kullanmıştır. Oysaki okul öncesi çocukları söylenilenin anlaşılmaması ile ilgili rahatsızlık duymazlar, öyle ki ana dillerinde de söylenilenin tamamını henüz anlamamaktadırlar. Türkçe konuşan öğretmen, öğrencisinin İngilizce konuşmasını beklememelidir. Smart Cookies Modelinde, İngilizce öğretmeni sınıfta Türkçe konuşmaz. Aksi takdirde, İngilizce öğretmeninin orada olma sebebi ortadan kalkmış olur.

Tercüme etmek: Neredeyse öğretmenlerin tümü algılamanın üretmekten daha önce geldiği konusunda hem fikirdir. Öyle ise neden her şeyi çevirmeyelim ki? Yanlış olan varsayım; eğer çevirirsek çocuk bizim ne dediğimizi anlayacaktır. Beynimizde anlamanın gerçekleştiği yer ile konuşmanın üretildiği yerler farklı merkezlerde bulunurlar. Tercüme ettiğimiz zaman öğrenen ana dilde anlar ama beyin hedef dili reddeder. Anlama, tercüme ile değil öğretim tekniklerimiz ve araçlarımızdan gelmelidir.

Çocukları sürekli masa başında tutmak: Çocuklar uzun zaman masa başında oturmak için programlanmamışlardır. Eğer çocuklar ödül ve ceza içeren bir disiplin içinde bunu yapmaya eğitilirlerse öğretmenler, sıkılmış ve mutsuz beyinlerle yüz yüze gelirler. Sıkılmış ve mutsuz çocuklar iyi öğrenemezler. Sınıfta ve dışarıda kullanılabilecek alanlardan faydalanarak hareket alanı için mümkün olduğunca yer açmalıdır.

Psikomotor gelişimlerine uygun olmayan faaliyet yaptırmak: İngilizce Öğretmenleri olarak, gelişim psikolojisi ile ilgili bilgilendirilmişizdir. Kendi çocuklarımızın ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini biliriz, fakat sınıfa girdiğimizde bazen bunları unutabiliriz. Ana ders kitabında bulacağımız faaliyetler çocuklara uygun olmayabilir. Eğer bu aktiviteler çok zorsa ya da daha basitse, çocuklar çok çabuk sıkılabilir. Eğer İngilizce dersimizin güzel bir biçimde işlenmesini istiyorsak, çocukların psikomotor gelişimlerini biliyor ve anlıyor olmamız gerekmektedir.

Hemen konuşmalarını beklemek: Hazır olmadan İngilizce konuşmaya zorlanılan çocuklar fazla geçmeden tamamen susarlar. Okul öncesi uzun bir eğitim yolculuğunun başıdır. Bu yaş çocuklarının konuşması için daha çok zamanı olacaktır. Girdiler (input) sağlamaya çalışmalı ve kendi hızlarında konuşmalarına fırsat tanımalıdır.

Sınıf yönetimi konusunda çelişkili mesaj vermek: İçinde ne olup bittiği konusunda kimsenin bilgi sahibi olmadığı kaotik bir sınıf, öğrenmenin gerçekleşebileceği bir yer olamaz. Öğretmenler talimatları ve beklentileri ile ilgili net ve tutarlı olmalıdır. Öğretmen her gün tavır değiştiriyorsa, yani bir gün yumuşak diğer gün katı, (örneğin bir gün temizlik bekliyor, diğer gün beklemiyor) verdiği mesajlar yerine ulaşmaz. Çocuklar onlardan ne beklediğimizi bilemezse ya da öğretmenin belli şeylere nasıl tepki vereceğini bilemezse yönlerini kaybederler ve öğretmen de sınıf kontrolünü kaybeder.

Dil bilgisi kurallarına uygun cümle kurmalarını beklemek: Çocuklar gramer yapılarını anlamazlar, bunu anlamalarını beklemek de haksızlık olur. Yaygın hata; çocuktan gramer yapısı doğru olan cümleler beklemek ama anlamını önemsememektir. Başka bir deyişle iletişim önemli değildir. Bu yöntemlerle yetişmiş çocuklar, hata yapmaktan korktuğu için zamanla konuşamayacak hale gelirler. Bu sebepten dolayı, çevremizde sıkça gördüğümüz İngilizce’yi anlayan ama konuşamayan bireylere yenileri katılır.

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 01 Haziran 2015 14:16

Gösterim: 5882

Gelişmekte olan ülkelerde yapılan farklı araştırmalar özellikle dezavantajlı gruplarda düşük kaliteli Erken Çocukluk Eğitimi hizmetlerinin çocuk gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmadığını, hatta ters etki yaratabileceğini gösterdiğini söyleyen Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) Erken Çocukluk Eğitim Birimi Koordinatörü Duygu Yaşar, “Eğitimin etkili olabilmesi için, çocukların sadece erken çocukluk eğitiminden faydalanıyor olması yeterli değil, ‘kaliteli’ bir eğitimden faydalanmaları gerekiyor” diyor.

erken_egitimErken çocukluk eğitiminin tanımını yaparak, bu eğitimin öneminden bahsedebilir misiniz?

Erken çocukluk döneminde çocuk büyük bir hızla gelişir; zekâsı, algısı, kişiliği, sosyal davranışları ve zihinsel yetenekleri ciddi oranda şekillenir. Beyin gelişiminin büyük bölümü de yedi yaşından önce tamamlanır. Yedi yaşındaki bir çocuğun zihinsel yetenekleri, davranış alışkanlıkları, dil becerisi, duygusal denetimi, kavrayışı ve bazı fiziksel özellikleri gelişmiş durumdadır. Bu, çocuğun hayatı boyunca etkili olacak olan özelliklerinin temelini oluşturur. Bu gelişmenin düzeyi, çocuğun yedi yaşına kadar nasıl bir ortamda büyüdüğü ve nasıl eğitim aldığına bağlı olarak farklılık gösterir. Erken Çocukluk Eğitiminin (EÇE) amacı da çocukların erken dönemdeki gelişimlerine destek olmaktır (ERG&AÇEV, 2015 yayınlanacak). Bu dönemde çocukların okula başlamadan önce en az 1 yıl okul öncesi eğitim almaları onların zihinsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimlerini destekler ve ayrıca, onları okula hazırlar. Bu eğitim süresi ne kadar fazla olursa, çocukların üstündeki olumlu etkileri de çoğalır. Dolayısıyla erken çocukluk eğitimi dediğimizde çocukların özellikle 0-6 yaş döneminde ev içinde ve kurumsal olarak aldıkları eğitimleri kastediyoruz.

Ülkemizde ve dünyada erken çocukluk eğitimi uygulamaları ne zaman başladı? O zamandan bugüne erken çocukluk eğitiminde hangi modellerden faydalanılıyor?

Dünyada erken çocukluk eğitimi uygulamalarından önce çocuk gelişimi konusunda özellikle tıp alanında doktorlar tarafından çalışmalar yürütülmüştür. 1816 yılında Freidrich Wilhelm Froebel 3-6 yaş çocukları için ilk anaokulunu kurmuştur. Bu alanda yapılan araştırmalar erken çocukluk döneminin ve bu dönemdeki eğitimin önemini ortaya çıkardıkça çeşitli yaklaşımlar, eğitim modelleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan daha yoğun kullanılanlar; High/Scope Eğitim Yaklaşımı, Reggio Emilia Yaklaşımı, Montessori Yaklaşımı, Waldorf Yaklaşımı, PYP (Primary Years Program-İlk Yıllar Programı), Bank Street Yaklaşımı ve Proje Tabanlı Öğrenme diyebiliriz. Bu yaklaşımların tümünün merkezinde çocukların gelişimlerinin desteklenmesi olup, öğretim yöntemleri olarak birbirlerinden farklılaşırlar. Örneğin Montessori yaklaşımında 3-6 yaşındaki çocuklar ayrı ayrı değil, aynı eğitim ortamında birlikte eğitim alırlar. Reggio Emilia yaklaşımı sanatı eğitimde bolca kullanır. Waldorf’da çocuğun erken dönemde teknolojik aygıtlarla etkileşimi kesinlikle önerilmez. Birbirlerinden farklı özellikleri olsa da, tüm yaklaşımlar çocuğu bir birey olarak alır ve gelişimlerini merkeze koyar. Ülkemizde de Cumhuriyetten önce Osmanlı’da II. Meşrutiyet döneminden önce bazı illerde açılan ‘Ana Mektepleri’, Cumhuriyet sonrasında da anaokulu olarak modern ve laik eğitimin sağlandığı kurumlar olarak çalışmaya devam etmişlerdir. Asıl önemli gelişmeler 1960’lı yıllarda anayasa ve yönetmeliklere bağlı alınan kararlar sonucunda olmuştur.

Etkili bir erken çocukluk eğitiminin hedefleri nelerdir?

Erken çocukluk eğitiminin etkili olabilmesi için, öncelikle kaliteli olması gerekir. Gelişmekte olan ülkelerde yapılan farklı araştırmalar özellikle dezavantajlı gruplarda düşük kaliteli EÇE hizmetlerinin çocuk gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmadığını, hatta ters etki yaratabileceğini göstermektedir (Baker vd., 2005; Gupta vd. 2007; Eurydice, 2009; UNICEF, 2011). Yani eğitimin etkili olabilmesi için, çocukların sadece erken çocukluk eğitiminden faydalanıyor olması yeterli değil, “kaliteli” bir eğitimden faydalanmaları gerekiyor. Kaliteli bir erken çocukluk eğitiminin hedefleri arasında da, çocukların gelişimlerinin desteklenmesi ve böylece uzun vadede daha sağlıklı ve mutlu olmaları, eğitim sistemi içerisinde daha uzun süre yer almaları, akademik açıdan daha başarılı olmaları ve aktif ve üretken bireyler olmaları vardır. Yapılan araştırmalar erken çocukluk eğitiminin yalnızca bireysel gelişim için değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve sürdürülebilir kalkınma için de kritik bir müdahale alanı olduğunu göstermektedir. Erken çocukluk eğitiminin fayda-maliyet analizleri yatırım yapılan her 1 lira için gelecekte 7 lira geri dönüş olduğunu göstermiştir (Kaytaz, 2005).

Türkiye’de erken çocukluk eğitiminden faydalanan çocuk sayısı ne kadar? Dünyayla kıyasladığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

2008’den “4+4+4” uygulamasının başlamasına kadar geçen dönemde EÇE’yi yaygınlaştırmaya yönelik çalışmalar sonucunda okul öncesi okullulaşma oranlarında ilerlemeler kaydedildi. 4+4+4’ün devreye girdiği 2012’den itibaren ise, MEB tarafından paylaşılan veriler okul öncesi eğitimde okullulaşma oranlarında bir artış olmadığına, “4+4+4” eğitim sisteminin ikinci yılında ise düşüş olduğuna işaret ediyor. 2013-14 eğitim-öğretim yılında net okullulaşma oranı 3-5 yaş grubunda %31’den %28’e, 4-5 yaş grubunda ise %44’ten %38’e gerilemiş durumda.

 “4+4+4”ün ikinci yılı olan 2013-14 eğitim-öğretim yılının başında (Ağustos 2013) MEB ilkokula başlama yaşına ilişkin bir değişiklik daha yapmış; ancak bu durum okul öncesi okullulaşma oranlarına yansıyacak boyutta bir fark yaratmamıştır.

Dünyada 3-5 yaşlarında erken çocukluk eğitimi alanların oranlarına bakıldığında, ekonomik açıdan çok benzetildiğimiz Meksika’da %70; Fas’ta %34, Ürdün’de %27; Doğu Avrupa ülkelerinde en az %50; üye olmak istediğimiz AB ülkelerin her birinde bu oran %100’e yakındır. (ERG&AÇEV, 2015)

Türkiye’de erken çocukluk eğitiminin yaygınlaştırılması ve kalitenin iyileştirilmesi için neler yapılmalı?

Öncelikle EÇE’nin yaygınlaşması ve kalite standartlarının uygulanması bir devlet politikası olmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitimi zorunlu, ücretsiz ve nitelikli hale getirmelidir. İlk aşamada ilkokul öncesi 1 yıl için yapılabilecek bu köklü değişiklik, gittikçe daha küçük çocuk gruplarını erken çocukluk eğitimine çekecek biçimde genişlemelidir. Bu süreci planlarken de, öncelikli olarak erken çocukluk eğitiminin kapsamına ise en ihtiyaç sahibi yani en dezavantajlı kesimdeki çocuklar girmelidir. Ayrıca, erken çocukluk eğitimi öğretmenlerinin mesleki standartları ve aldıkları eğitimin de kalitesi çeşitli yöntemlerle geliştirilmelidir. AÇEV-MEB ve UNICEF işbirliğinde Türkiye’deki 0-6 yaş çocuklarına hizmet veren tüm okul öncesi eğitim kurumlarının kullanımına yönelik okul öncesi eğitimde kalite standartları ve ölçme değerlendirme araçları geliştirilmiştir. Geliştirilen bu standartlar, erken çocukluk eğitiminin daha kaliteli ve böylece daha etkili hale gelmesine destek olmayı amaçlar. Okul öncesi eğitimde kalite standartları ülke çapında kabul edilip, pilot denemeleri yapılarak uygulanmaya konulduğu takdirde, kurumlar ve bu kurumlarda görev yapan alanla ilgili tüm paydaşlar (öğretmenler, yöneticiler vb.) kalitede eksik oldukları alanları çok net bir şekilde tespit edebilecekler ve bu alanları geliştirmeye yönelik çeşitli işbirliklerini kurabileceklerdir.

YAŞAYARAK ÖĞRENME İLKESİNİ KULLANAN KURUMLAR TERCİH EDİLEBİLİR

Velilere okul öncesi eğitim kurumlarını seçerken hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

Fiziksel koşullar olarak baktığımızda, okul öncesi eğitim kurumunun çocukların güvenliğine, temizlik standartlarına uygun olarak düzenlenmiş olması gerekir. Fiziksel koşullarının; aydınlık alanlar, sınıf içi düzenlemeler, kullanılan eşyaların boyutları, çocukların ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Çocukların oyun oynayabileceği geniş bir bahçe ve oyun alanını içinde bulundurması gerekir. Kurumun seçtiği eğitim yaklaşımına uygun olup olmadığı, yapılan etkinliklerin ve uygulanan programın niteliği de çok önemlidir. Uygulanan programın çocukların seviyelerine uygun olması gerekir. Kurum yönetiminin aileleri eğitim sürecine katıyor olmaları ve ailelerle iletişimlerinin güçlü olması da önemli noktalardan biridir. Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) çocuk kadar çocuğun yakın çevresinin desteklenmesi gerektiği ilkesinden yola çıkarak anne baba destek programları üretmiş ve uygulamaktadır. Yaklaşık 20 yıldır uygulanan bu eğitimler anne babalar kadar eğitimi uygulayan öğretmenlerin de gelişimine destek olmuştur. Eğitimi uygulayacak öğretmenlerin eğitimleri, çocuklar ile olan iletişimleri çok önemlidir. Bu iletişim, çocukların o ortamda mutlu olup olmayacaklarını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Kurumların çocukları ilkokula hazırlarken çocuklara sundukları deneyimler önemli olacaktır. Bu sebeple “yaşayarak öğrenme” ilkesini etkili kullanan bir kurum tercih edilebilir.

> Erken eğitim ekonomik dönüş sağlıyor

Gelişmekte olan ülkelerde yapılan farklı araştırmalar özellikle dezavantajlı gruplarda düşük kaliteli Erken Çocukluk Eğitimi hizmetlerinin çocuk gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmadığını, hatta ters etki yaratabileceğini gösterdiğini söyleyen Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) Erken Çocukluk Eğitim Birimi Koordinatörü Duygu Yaşar, “Eğitimin etkili olabilmesi için, çocukların sadece erken çocukluk eğitiminden faydalanıyor olması yeterli değil, ‘kaliteli’ bir eğitimden faydalanmaları gerekiyor” diyor.

erken_egitimErken çocukluk eğitiminin tanımını yaparak, bu eğitimin öneminden bahsedebilir misiniz?

Erken çocukluk döneminde çocuk büyük bir hızla gelişir; zekâsı, algısı, kişiliği, sosyal davranışları ve zihinsel yetenekleri ciddi oranda şekillenir. Beyin gelişiminin büyük bölümü de yedi yaşından önce tamamlanır. Yedi yaşındaki bir çocuğun zihinsel yetenekleri, davranış alışkanlıkları, dil becerisi, duygusal denetimi, kavrayışı ve bazı fiziksel özellikleri gelişmiş durumdadır. Bu, çocuğun hayatı boyunca etkili olacak olan özelliklerinin temelini oluşturur. Bu gelişmenin düzeyi, çocuğun yedi yaşına kadar nasıl bir ortamda büyüdüğü ve nasıl eğitim aldığına bağlı olarak farklılık gösterir. Erken Çocukluk Eğitiminin (EÇE) amacı da çocukların erken dönemdeki gelişimlerine destek olmaktır (ERG&AÇEV, 2015 yayınlanacak). Bu dönemde çocukların okula başlamadan önce en az 1 yıl okul öncesi eğitim almaları onların zihinsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimlerini destekler ve ayrıca, onları okula hazırlar. Bu eğitim süresi ne kadar fazla olursa, çocukların üstündeki olumlu etkileri de çoğalır. Dolayısıyla erken çocukluk eğitimi dediğimizde çocukların özellikle 0-6 yaş döneminde ev içinde ve kurumsal olarak aldıkları eğitimleri kastediyoruz.

Ülkemizde ve dünyada erken çocukluk eğitimi uygulamaları ne zaman başladı? O zamandan bugüne erken çocukluk eğitiminde hangi modellerden faydalanılıyor?

Dünyada erken çocukluk eğitimi uygulamalarından önce çocuk gelişimi konusunda özellikle tıp alanında doktorlar tarafından çalışmalar yürütülmüştür. 1816 yılında Freidrich Wilhelm Froebel 3-6 yaş çocukları için ilk anaokulunu kurmuştur. Bu alanda yapılan araştırmalar erken çocukluk döneminin ve bu dönemdeki eğitimin önemini ortaya çıkardıkça çeşitli yaklaşımlar, eğitim modelleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan daha yoğun kullanılanlar; High/Scope Eğitim Yaklaşımı, Reggio Emilia Yaklaşımı, Montessori Yaklaşımı, Waldorf Yaklaşımı, PYP (Primary Years Program-İlk Yıllar Programı), Bank Street Yaklaşımı ve Proje Tabanlı Öğrenme diyebiliriz. Bu yaklaşımların tümünün merkezinde çocukların gelişimlerinin desteklenmesi olup, öğretim yöntemleri olarak birbirlerinden farklılaşırlar. Örneğin Montessori yaklaşımında 3-6 yaşındaki çocuklar ayrı ayrı değil, aynı eğitim ortamında birlikte eğitim alırlar. Reggio Emilia yaklaşımı sanatı eğitimde bolca kullanır. Waldorf’da çocuğun erken dönemde teknolojik aygıtlarla etkileşimi kesinlikle önerilmez. Birbirlerinden farklı özellikleri olsa da, tüm yaklaşımlar çocuğu bir birey olarak alır ve gelişimlerini merkeze koyar. Ülkemizde de Cumhuriyetten önce Osmanlı’da II. Meşrutiyet döneminden önce bazı illerde açılan ‘Ana Mektepleri’, Cumhuriyet sonrasında da anaokulu olarak modern ve laik eğitimin sağlandığı kurumlar olarak çalışmaya devam etmişlerdir. Asıl önemli gelişmeler 1960’lı yıllarda anayasa ve yönetmeliklere bağlı alınan kararlar sonucunda olmuştur.

Etkili bir erken çocukluk eğitiminin hedefleri nelerdir?

Erken çocukluk eğitiminin etkili olabilmesi için, öncelikle kaliteli olması gerekir. Gelişmekte olan ülkelerde yapılan farklı araştırmalar özellikle dezavantajlı gruplarda düşük kaliteli EÇE hizmetlerinin çocuk gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmadığını, hatta ters etki yaratabileceğini göstermektedir (Baker vd., 2005; Gupta vd. 2007; Eurydice, 2009; UNICEF, 2011). Yani eğitimin etkili olabilmesi için, çocukların sadece erken çocukluk eğitiminden faydalanıyor olması yeterli değil, “kaliteli” bir eğitimden faydalanmaları gerekiyor. Kaliteli bir erken çocukluk eğitiminin hedefleri arasında da, çocukların gelişimlerinin desteklenmesi ve böylece uzun vadede daha sağlıklı ve mutlu olmaları, eğitim sistemi içerisinde daha uzun süre yer almaları, akademik açıdan daha başarılı olmaları ve aktif ve üretken bireyler olmaları vardır. Yapılan araştırmalar erken çocukluk eğitiminin yalnızca bireysel gelişim için değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve sürdürülebilir kalkınma için de kritik bir müdahale alanı olduğunu göstermektedir. Erken çocukluk eğitiminin fayda-maliyet analizleri yatırım yapılan her 1 lira için gelecekte 7 lira geri dönüş olduğunu göstermiştir (Kaytaz, 2005).

Türkiye’de erken çocukluk eğitiminden faydalanan çocuk sayısı ne kadar? Dünyayla kıyasladığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?

2008’den “4+4+4” uygulamasının başlamasına kadar geçen dönemde EÇE’yi yaygınlaştırmaya yönelik çalışmalar sonucunda okul öncesi okullulaşma oranlarında ilerlemeler kaydedildi. 4+4+4’ün devreye girdiği 2012’den itibaren ise, MEB tarafından paylaşılan veriler okul öncesi eğitimde okullulaşma oranlarında bir artış olmadığına, “4+4+4” eğitim sisteminin ikinci yılında ise düşüş olduğuna işaret ediyor. 2013-14 eğitim-öğretim yılında net okullulaşma oranı 3-5 yaş grubunda %31’den %28’e, 4-5 yaş grubunda ise %44’ten %38’e gerilemiş durumda.

 “4+4+4”ün ikinci yılı olan 2013-14 eğitim-öğretim yılının başında (Ağustos 2013) MEB ilkokula başlama yaşına ilişkin bir değişiklik daha yapmış; ancak bu durum okul öncesi okullulaşma oranlarına yansıyacak boyutta bir fark yaratmamıştır.

Dünyada 3-5 yaşlarında erken çocukluk eğitimi alanların oranlarına bakıldığında, ekonomik açıdan çok benzetildiğimiz Meksika’da %70; Fas’ta %34, Ürdün’de %27; Doğu Avrupa ülkelerinde en az %50; üye olmak istediğimiz AB ülkelerin her birinde bu oran %100’e yakındır. (ERG&AÇEV, 2015)

Türkiye’de erken çocukluk eğitiminin yaygınlaştırılması ve kalitenin iyileştirilmesi için neler yapılmalı?

Öncelikle EÇE’nin yaygınlaşması ve kalite standartlarının uygulanması bir devlet politikası olmalıdır. Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesi eğitimi zorunlu, ücretsiz ve nitelikli hale getirmelidir. İlk aşamada ilkokul öncesi 1 yıl için yapılabilecek bu köklü değişiklik, gittikçe daha küçük çocuk gruplarını erken çocukluk eğitimine çekecek biçimde genişlemelidir. Bu süreci planlarken de, öncelikli olarak erken çocukluk eğitiminin kapsamına ise en ihtiyaç sahibi yani en dezavantajlı kesimdeki çocuklar girmelidir. Ayrıca, erken çocukluk eğitimi öğretmenlerinin mesleki standartları ve aldıkları eğitimin de kalitesi çeşitli yöntemlerle geliştirilmelidir. AÇEV-MEB ve UNICEF işbirliğinde Türkiye’deki 0-6 yaş çocuklarına hizmet veren tüm okul öncesi eğitim kurumlarının kullanımına yönelik okul öncesi eğitimde kalite standartları ve ölçme değerlendirme araçları geliştirilmiştir. Geliştirilen bu standartlar, erken çocukluk eğitiminin daha kaliteli ve böylece daha etkili hale gelmesine destek olmayı amaçlar. Okul öncesi eğitimde kalite standartları ülke çapında kabul edilip, pilot denemeleri yapılarak uygulanmaya konulduğu takdirde, kurumlar ve bu kurumlarda görev yapan alanla ilgili tüm paydaşlar (öğretmenler, yöneticiler vb.) kalitede eksik oldukları alanları çok net bir şekilde tespit edebilecekler ve bu alanları geliştirmeye yönelik çeşitli işbirliklerini kurabileceklerdir.

YAŞAYARAK ÖĞRENME İLKESİNİ KULLANAN KURUMLAR TERCİH EDİLEBİLİR

Velilere okul öncesi eğitim kurumlarını seçerken hangi tavsiyelerde bulunursunuz?

Fiziksel koşullar olarak baktığımızda, okul öncesi eğitim kurumunun çocukların güvenliğine, temizlik standartlarına uygun olarak düzenlenmiş olması gerekir. Fiziksel koşullarının; aydınlık alanlar, sınıf içi düzenlemeler, kullanılan eşyaların boyutları, çocukların ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Çocukların oyun oynayabileceği geniş bir bahçe ve oyun alanını içinde bulundurması gerekir. Kurumun seçtiği eğitim yaklaşımına uygun olup olmadığı, yapılan etkinliklerin ve uygulanan programın niteliği de çok önemlidir. Uygulanan programın çocukların seviyelerine uygun olması gerekir. Kurum yönetiminin aileleri eğitim sürecine katıyor olmaları ve ailelerle iletişimlerinin güçlü olması da önemli noktalardan biridir. Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) çocuk kadar çocuğun yakın çevresinin desteklenmesi gerektiği ilkesinden yola çıkarak anne baba destek programları üretmiş ve uygulamaktadır. Yaklaşık 20 yıldır uygulanan bu eğitimler anne babalar kadar eğitimi uygulayan öğretmenlerin de gelişimine destek olmuştur. Eğitimi uygulayacak öğretmenlerin eğitimleri, çocuklar ile olan iletişimleri çok önemlidir. Bu iletişim, çocukların o ortamda mutlu olup olmayacaklarını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. Kurumların çocukları ilkokula hazırlarken çocuklara sundukları deneyimler önemli olacaktır. Bu sebeple “yaşayarak öğrenme” ilkesini etkili kullanan bir kurum tercih edilebilir.

Son Güncelleme: Cumartesi, 30 May 2015 12:38

Gösterim: 5381

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 10. Kalkınma Planı’nda öğrencilerin sosyal, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimine katkı sağlayan okul öncesi eğitimin, imkânları kısıtlı hane ve bölgelerin erişimini destekleyecek şekilde yaygınlaştırılmasına yönelik hedeflere ulaşma noktasında önemli çalışmalar yapıyor. Bu kapsamda 4-5 yaşta plan dönemi sonunda (2018 yılı sonu) %70 okullaşma oranına ulaşmak için çalışmalarını devam ettiren MEB, bu hedef için 5 yaşta çağ nüfusunun tamamı olmak üzere 4-5 yaşta yaklaşık 1 milyon 600 bin çocuğun okullaşmasını hedefliyor.

okul_oncesi_butceGünümüzde okul öncesi eğitimin önemi herkes tarafından kabul ediliyor. Kişiliğin temellerinin atıldığı bu dönemde çocuk, yüksek öğrenme potansiyeline sahiptir. Okul öncesi dönemdeki çocukların sağlık ve eğitim olanaklarını iyileştirme esnek, yenliğe açık, mutlu, bağımsız, üretken ve yaratıcı bireyler yetiştirmenin ön koşulu olarak görülüyor. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) da, bireyin gelişimindeki en önemli dönem olarak kabul edilen erken çocukluk dönemine ayrı bir önem veriyor. Bakanlığın, her çocuğun zorunlu eğitime başlamadan önce en az 1 yıl erken çocukluk eğitimi alması bu hedefleri arasında yer alıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü yetkililerinden aldığımız bilgilere göre, 2002 yılında %11’lerde olan okullaşma oranlarından %53,8’lere gelindi. Buna göre, 5 yaştaki net okullaşma oranı %26’lık artışla %42,5’ten %53,8’e yükseldi. 5 yaş çağ nüfusunda olan 60-66 aylık çocuklardan 74.141’i ise velisinin isteği ile ilkokula kayıt yaptırdı. İlkokula kayıt yaptıranlar da dikkate alındığında 5 yaş grubundaki çocukların %61.69’u okullaşmış oldu. Ayrıca aynı dönemde 3-5 yaş brüt okullaşma oranı %28’den %37,1’e, 4-5 yaş brüt okullaşma oranı ise 37,9’dan 46,8’e yükseldi. Okul öncesi eğitimde bir önceki yıla göre sağlanan bu artış oranları yıllar itibari ile en yüksek artış oranı oldu.

HEDEF 1 MİLYON 600 BİN ÇOCUĞUN OKULLAŞMASI

10. Kalkınma Planı’nda öğrencilerin sosyal, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimine katkı sağlayan okul öncesi eğitimin, imkânları kısıtlı hane ve bölgelerin erişimini destekleyecek şekilde yaygınlaştırılmasına yönelik yer alan hedeflere ulaşma noktasında çalışmalar yapan Bakanlık, bu planın hedeflediği 4-5 yaşta plan dönemi sonunda (2018 yılı sonu) %70 okullaşma oranına ulaşmak için çalışmalarını devam ettiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bu hedef için 5 yaşta çağ nüfusunun tamamı olmak üzere 4-5 yaşta yaklaşık 1 milyon 600 bin çocuğun okullaşmasını hedefliyor.

Bu kapsamda 2003 yılında okul öncesi kurum sayısı 11 bin 314 iken, 2013 yılında bu oran yüzde 136 artışla 26 bin 698’e ulaştı. Derslik sayısı 18 bin 952’den 50 bin 466’ya çıkarıldı. 2003 yılında okul öncesi öğrenci sayısı 320 bin iken, bu sayı 2013 yılında 1 milyon 59 bin oldu. Öğretmen sayısı ise 18 bin 921 kişiden yüzde 235 artışla yaklaşık 63 bin kişiye ulaştı.

Yine bu hedef doğrultusunda adımlar atılması sonucunda 2013-2014 eğitim öğretim yılında 1.059.111 olan okul öncesi öğrenci sayısı 97.549 artışla 1.156.660’a yükseldi. Öğrenci sayısındaki artış oranı %9,2 olarak gerçekleşti.

Temel Eğitim Anayasamız başta olmak üzere diğer kanunlarda da belirtildiği üzere; İlköğretim, ilköğrenim kurumlarında veriliyor; öğrenim çağında bulunan kız ve erkek çocuklar için mecburi, devlet okullarında parasız.

Bakanlık tarafından, 37-66 aylık çocukların okul öncesi eğitimden yararlanmaları için teşvik edici çalışmalar yapılıyor. Bağımsız anaokullarının yanı sıra okul öncesi ek derslikler inşa ediliyor. Okul öncesi eğitim hizmetleri için merkezi bütçeden ayrılan bütçe miktarı ise her yıl bir önceki yıla göre önemli oranda artıyor. 2004 yılında

130.059.450 TL olan okul öncesi eğitim bütçesi 2011 yılında %258 artışla 466.238.000 TL’ye çıktı. 2012 yılından itibaren Temel Eğitim Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyetini sürdüren okul öncesi eğitim bütçesi, ilköğretim bütçesiyle birleştirilerek tahsis edilmeye başlandı. 2012 yılında 21.837.804.234 TL olan Temel Eğitim Genel Müdürlüğü bütçesi 2015 yılında %43 artışla 31.157.848.771 TL’ye yükseltildi.

Bu rakam ise tüm Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin %50,25’ine denk geliyor. Bu doğrultuda MEB bütçesinden en yüksek payı temel eğitim almış oluyor.

> Temel eğitimin bütçesi yüzde 43 arttı

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), 10. Kalkınma Planı’nda öğrencilerin sosyal, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimine katkı sağlayan okul öncesi eğitimin, imkânları kısıtlı hane ve bölgelerin erişimini destekleyecek şekilde yaygınlaştırılmasına yönelik hedeflere ulaşma noktasında önemli çalışmalar yapıyor. Bu kapsamda 4-5 yaşta plan dönemi sonunda (2018 yılı sonu) %70 okullaşma oranına ulaşmak için çalışmalarını devam ettiren MEB, bu hedef için 5 yaşta çağ nüfusunun tamamı olmak üzere 4-5 yaşta yaklaşık 1 milyon 600 bin çocuğun okullaşmasını hedefliyor.

okul_oncesi_butceGünümüzde okul öncesi eğitimin önemi herkes tarafından kabul ediliyor. Kişiliğin temellerinin atıldığı bu dönemde çocuk, yüksek öğrenme potansiyeline sahiptir. Okul öncesi dönemdeki çocukların sağlık ve eğitim olanaklarını iyileştirme esnek, yenliğe açık, mutlu, bağımsız, üretken ve yaratıcı bireyler yetiştirmenin ön koşulu olarak görülüyor. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) da, bireyin gelişimindeki en önemli dönem olarak kabul edilen erken çocukluk dönemine ayrı bir önem veriyor. Bakanlığın, her çocuğun zorunlu eğitime başlamadan önce en az 1 yıl erken çocukluk eğitimi alması bu hedefleri arasında yer alıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü yetkililerinden aldığımız bilgilere göre, 2002 yılında %11’lerde olan okullaşma oranlarından %53,8’lere gelindi. Buna göre, 5 yaştaki net okullaşma oranı %26’lık artışla %42,5’ten %53,8’e yükseldi. 5 yaş çağ nüfusunda olan 60-66 aylık çocuklardan 74.141’i ise velisinin isteği ile ilkokula kayıt yaptırdı. İlkokula kayıt yaptıranlar da dikkate alındığında 5 yaş grubundaki çocukların %61.69’u okullaşmış oldu. Ayrıca aynı dönemde 3-5 yaş brüt okullaşma oranı %28’den %37,1’e, 4-5 yaş brüt okullaşma oranı ise 37,9’dan 46,8’e yükseldi. Okul öncesi eğitimde bir önceki yıla göre sağlanan bu artış oranları yıllar itibari ile en yüksek artış oranı oldu.

HEDEF 1 MİLYON 600 BİN ÇOCUĞUN OKULLAŞMASI

10. Kalkınma Planı’nda öğrencilerin sosyal, zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişimine katkı sağlayan okul öncesi eğitimin, imkânları kısıtlı hane ve bölgelerin erişimini destekleyecek şekilde yaygınlaştırılmasına yönelik yer alan hedeflere ulaşma noktasında çalışmalar yapan Bakanlık, bu planın hedeflediği 4-5 yaşta plan dönemi sonunda (2018 yılı sonu) %70 okullaşma oranına ulaşmak için çalışmalarını devam ettiriyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bu hedef için 5 yaşta çağ nüfusunun tamamı olmak üzere 4-5 yaşta yaklaşık 1 milyon 600 bin çocuğun okullaşmasını hedefliyor.

Bu kapsamda 2003 yılında okul öncesi kurum sayısı 11 bin 314 iken, 2013 yılında bu oran yüzde 136 artışla 26 bin 698’e ulaştı. Derslik sayısı 18 bin 952’den 50 bin 466’ya çıkarıldı. 2003 yılında okul öncesi öğrenci sayısı 320 bin iken, bu sayı 2013 yılında 1 milyon 59 bin oldu. Öğretmen sayısı ise 18 bin 921 kişiden yüzde 235 artışla yaklaşık 63 bin kişiye ulaştı.

Yine bu hedef doğrultusunda adımlar atılması sonucunda 2013-2014 eğitim öğretim yılında 1.059.111 olan okul öncesi öğrenci sayısı 97.549 artışla 1.156.660’a yükseldi. Öğrenci sayısındaki artış oranı %9,2 olarak gerçekleşti.

Temel Eğitim Anayasamız başta olmak üzere diğer kanunlarda da belirtildiği üzere; İlköğretim, ilköğrenim kurumlarında veriliyor; öğrenim çağında bulunan kız ve erkek çocuklar için mecburi, devlet okullarında parasız.

Bakanlık tarafından, 37-66 aylık çocukların okul öncesi eğitimden yararlanmaları için teşvik edici çalışmalar yapılıyor. Bağımsız anaokullarının yanı sıra okul öncesi ek derslikler inşa ediliyor. Okul öncesi eğitim hizmetleri için merkezi bütçeden ayrılan bütçe miktarı ise her yıl bir önceki yıla göre önemli oranda artıyor. 2004 yılında

130.059.450 TL olan okul öncesi eğitim bütçesi 2011 yılında %258 artışla 466.238.000 TL’ye çıktı. 2012 yılından itibaren Temel Eğitim Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyetini sürdüren okul öncesi eğitim bütçesi, ilköğretim bütçesiyle birleştirilerek tahsis edilmeye başlandı. 2012 yılında 21.837.804.234 TL olan Temel Eğitim Genel Müdürlüğü bütçesi 2015 yılında %43 artışla 31.157.848.771 TL’ye yükseltildi.

Bu rakam ise tüm Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesinin %50,25’ine denk geliyor. Bu doğrultuda MEB bütçesinden en yüksek payı temel eğitim almış oluyor.

Son Güncelleme: Cuma, 29 May 2015 16:52

Gösterim: 3134

Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın / Marmara Üniversitesi

okul_oncesi_ogretmenBir mesleğe anlam ve değer katanlar, o mesleği yapanlardır. Çocukların eğitiminden sorumlu öğretmenlerin, toplumsal geleceği oluşturmadaki stratejik rolü düşünüldüğünde, bu anlam ve değer katma yarışında çok daha önde olmaları gerekliliği herkesin kabul edeceği bir gerçekliktir. Bu kapsamda, öğretmenlerin mesleki yeterlilikleri adı altında birçok tanımlama yapmak mümkündür. Ancak, bu tanımlamalardan daha önemlisi, tanımlamalarda yer alan becerilerin hakkının verilerek yapılmasıdır. Uygulamada karşılık bulmayan ve sadece kağıt üstünde kalan tanımlamaların pek fazla bir şey ifade etmeyeceği açıktır. Şunu da unutmamak gerekir ki, teorik bir zemine oturmayan uygulamalar da kördür. Aklı ve bilimsel birikimi dikkate almadan, sadece sezgiler ve tecrübelerle yapılacak bir eğitimden beklenen sonuçların alınması mümkün değildir. O halde, yapılan araştırmaların sonuçlarına bağlı olarak elde edilen bilgilerden hareketle, öğretmenlik mesleği için yeterlilik tanımlamaları yapmak ve bu tanımlamalarda ortaya konan becerileri uygulamaya aktarmak sürecin doğası gereğidir. Öğretmenlerden beklenen ilk ve temel yeterlilik de, teori ve pratik arasındaki bu ilişkiyi görerek her iki alanda da kendini geliştirmektir.

Okul Öncesi Öğretmeninin Yeterlilik Alanları

İdeal öğretmeni tanımlamak oldukça zor ve iddialı bir iştir. Sonuçta, ideal dediğimiz şey adeta mükemmeli çağrıştırır ve bu da gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan bir şeydir. Ancak, ideal olan bizim için hedef olandır. Kişisel ve mesleki gelişim açısından yol göstericidir. O nedenle, her meslek grubu için ideale dair bir çerçeve çizmek, o mesleği yapanlar için bir ufuk oluşturur. Bu açıdan hareketle okul öncesi eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenler için belirli bir çerçeve çizmek gerekir. Elbette, öğretmen yeterlilikleri, aşağıda çizeceğimiz çerçeve ile sınırlı değildir. Ancak okuyuculara belirli bir fikir vermek temel amaçtır.

Hayata olumlu bakma ve mutlu olma.

Bir öğretmenin, mesleğinde başarılı olabilmesi için öncelikle kendi kişilik alanında iç barışını sağlamış olması gerekir. Kendisiyle barışık olanlar, genel olarak hayata olumlu bakar ve yaşadığı olumsuzluklardan az ya da çok etkilense bile mücadele gücünü kaybetmezler. Öğretmenler ne kadar iç barışlarını sağlarsalar, sınıfları da o kadar mutluluk ve huzur dolu yerler olur. Kişisel dünyasında huzursuz ve gergin olan bir öğretmen, kaçınılmaz olarak çocuklara da bunu yansıtacak, onların istenmeyen davranışlarına karşı yeterince tolerans gösteremeyecektir. Çocuklara olur olmaz yerde bağırıp çağıran, en küçük bir şey karşısında tepkiselleşen, imalı konuşmalar yapan, onlarla sanki arkadaşıymış gibi polemiğe giren öğretmenlerin birçoğunun sorunu çocuklarda değil, kendisinde araması daha doğru olur. Sonuçta, çocukların aşağı yukarı nasıl davrandığı bellidir ve öğretmenlik yapan herkes bu davranışlarla karşılaşır. Aynı davranışı yapan çocukların öğretmenleri çoğu zaman aynı tepkileri vermezler. Çocuğun davranışı aynı olsa bile verilen tepkinin farklı olması, çocukla ilgili değil, öğretmenle ilgilidir. Öğretmenin algısı, bilgi birikimi, kişilik yapısı, duygulanımları, hayata bakışı vb., çocuklara verdiği tepkinin arkasındaki değerlerdir. Eğer çocuklara verilen tepkilerde devam eden sorunlar varsa, bu değerlerin gözden geçirilmesi gerekir.

Çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olma.

Şüphesiz ki, bir mesleği yapacaksanız, o mesleğin bilgi birikimine sahip olmalısınız. Özellikle de küçük çocuklarla çalışan bir öğretmenin hataları minimize etmesi şarttır. Bu da, çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olmasını gerektirir. Bir çocuğun hangi yaşta neyi ne kadar yapabileceğini, nasıl öğrendiğini, davranışlarının yaşına göre nedenlerini, istenmeyen davranışlar karşısında nasıl davranılması gerektiğini bilmek son derece önemlidir. Bu bilgilerin de elbette ki bilimsel nitelikte olması gerekir. Örneğin, özellikle 4 yaşına kadar çocuklarda görülen inatçılığın kişilik gelişiminde son derece önemli olduğunu ve bunun gelişimsel bir özellik olduğunu bilmeyen bir öğretmenin, bu inatçılığı bir sorun olarak değerlendirmesi sürpriz değildir. Buna bağlı olarak, çocuğun kişiliğini zedelemeden inatçılıkla başa çıkma becerilerini göstermesi de mümkün değildir.

Çocukları ve mesleğini sevme.

Sevgi insanı hayata bağlayan en temel duygudur. Hangi mesleği yaparsak yapalım o mesleği sevmedikçe sürekli bir başarı elde etmek mümkün değildir. Okul öncesi öğretmeninin de öğretmenliği ve çocukları sevmesi ilk koşuldur. Çocuklarla birlikte zaman geçirmekten, onlarla bir şeyleri paylaşmaktan, onların hayatlarının bir parçası olmaktan keyif almak gerekir. Bir anaokulu öğretmeninin, çocuğun ağlamasına tahammül etmesi, inatçılıkları karşısında hoşgörülü olabilmesi, tuvaletini kaçırdığında yardım etmekten rahatsız olmaması, yönerge almadığında öfkelenmemesi, kurallara uymadığında sabırlı davranabilmesi ancak ve ancak sevgi ile olur bestshopsoft.com. Hayatı sevmek, kendini sevmek, mesleğini sevmek ve çocuğu sevmek… Yüreği büyük öğretmenlerin sevgisi de büyüktür. Sevgide cömert olmak, hem mutlulukta hem de başarıda en büyük güçtür.

Yüksek sinerji yaratma gücü.

Öğretmenlik hareketli bir meslektir. Sınıfa girdiğimizde, bizim enerjimizle karşımızdaki bir grup çocuğun enerjisi buluşur. İşte tam bu noktada öğretmen için iki ihtimal var: Birincisi, kendi olumlu enerjisini çocukların enerjisi ile buluşturarak harika işler yapmak; ikincisi, düşük ya da negatif enerjisini çocuklara bulaştırarak günü çekilmez hale getirmek. Çocukları harekete geçiren en önemli şey öğretmenin pozitif enerjisidir. Öyle ki, öğretmenin çocukları sarıp sarmalayan pozitif enerjisi, onları daha uyumla hale getirir, motivasyonlarını yükseltir ve sorumluluk alma isteklerini artırır. Bir sınıfı yönetmek demek, o sınıfın enerjisini yönetmek demektir aslında. Öğretmenler de, gerek konuşmalarında, gerekse göz kontağı kurma, jest-mimik kullanma, hareketli bir yapıya sahip olma, motive edici ve etkili konuşmalar yapma gibi becerilerini kullanarak sınıfın enerjisini yönetmelidirler. Böyle bir öğretmen, hem kendini hem de sınıfı eğlendirir. Eğlenceli ortamlar da çocukların öğrenmeleri açısından çok etkili olur. Biliyoruz ki, özellikle çocukların beyni eğlenerek öğrenmeye daha yatkındır.

Çocukların gündemini takip etme.

Her dönemin çocukları, kendi döneminin değerleriyle varolurlar. Buna bağlı olarak, çocukların konuştukları konular, yaptıkları şakalar, oynadıkları oyun ve oyuncaklar, izledikleri filmler, kaygılandıkları konular, anne-babalarıyla aralarında geçen konuşmalar gibi bir çok ayrıntı öğretmenler açısından önemlidir. Öğretmenler, çocukların gündemini takip etmeli ve bilgi sahibi olmalıdırlar. Böylece, kimi zaman çocukların yaşayabilecekleri olası sorunları önceden tahmin ederek proaktif davranabilirler. Bir anlamda, sorunları sorun olmadan önlemiş olabilirler. Çocukların ilgi alanlarına giren konuları takip eden öğretmenler, çocukların hassasiyetlerini ve sorunlarını daha iyi anlayabilir, onlarla empati kurabilir ve vereceği mesajlarla onları daha başarılı yönlendirebilirler. Unutulmamalı ki, bazen doğru yerde ve doğru zamanda kullanılan doğru bir kelime bile çok şeyi değiştirebilir. Bu da ancak, çocuğun gözünden ve dünyasından bakabilmeyi gerektirir.

Derin düşündürme gücü.

Zihnin gelişiminde en önemli faaliyetlerden biri “derin düşünme”dir. Derin düşünme, belirli bir konuya odaklanarak o konuyu en ayrıntılı şekilde analiz etme ve ayrıntılandırmadır. Bir konu üzerinde gerçek anlamda yoğunlaşıp düşünmeye başladığımızda ilgi çekici bir süreç yaşarız. Şaşırırız, zorlanırız, kafamız karışır, fark etmediklerimizi fark eder ve giderek zihnimizin adeta aydınlandığını hissederiz. Tam da bu noktada, derin düşünmemizi başlatacak dokunuşlara ihtiyacımız olur. İşte öğretmenin sınıf ortamındaki en önemli sorumluluklarından biri de, çocukların düşünme süreçlerini harekete geçirecek hamleleri yapmaktır. Bunun en etkili yolu da doğru soru sormaktır. Çocuklara doğrudan bilgiyi aktarmak yerine, sorular sorup onları düşünmeye teşvik ederek, bilgilere kendilerinin ulaşmasını sağlamak oldukça etkili bir yoldur. Bu yöntem daha uzun zaman alır ancak sonuçları çok başarılıdır. Soru sormak önemlidir ancak, çocukları “evet”, “hayır”dan oluşacak cevaplara yöneltmek derin düşünme süreçlerini harekete geçirmez. Önemli olan, konunun görmediği ve düşünmediği bir yanının ortaya konması ve onun üzerinde fikirler geliştirmeye yöneltilmesidir. Burada kastedilen de hayali ve sadece yaratıcılığa odaklanan sorular değildir. Gerçeğe ait ve gerçekçi sorulardan hareketle derin düşünmeyi sağlamak esastır. Örneğin, çocukların çok ilgi alanına giren dinozorlarla ilgili olarak, “Geçmiş tarihlerde dinozorların yaşadığını biliyoruz. Ama bugün yaşadığımız dünyada hiç dinozor yok. Acaba ne oldu da dinozorlar yok oldular?”, “Biz nesneleri yukarıdan bıraktığımızda aşağıya düştüğünü görüyoruz. Ancak, uçaklar nasıl oluyor da havada kalıp uçabiliyor?”, “Bir fili nasıl tartabiliriz?” vb. Çocukların soruların cevaplarını düşünmesi çok etkilidir ama bundan daha da etkili olan yöntem, çocukların soru sormasını teşvik etmektir. Unutmamak gerekir ki, iyi bir soru oldukça iyi bir bilgi birikimine sahip olmayı gerektirir. Eğer çocukları soru soracak yeterliliğe getirebilirsek, derin düşünme eylemi kaçınılmaz olur.

 

 

> Okul öncesinde öğretmen yeterlilikleri

Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın / Marmara Üniversitesi

okul_oncesi_ogretmenBir mesleğe anlam ve değer katanlar, o mesleği yapanlardır. Çocukların eğitiminden sorumlu öğretmenlerin, toplumsal geleceği oluşturmadaki stratejik rolü düşünüldüğünde, bu anlam ve değer katma yarışında çok daha önde olmaları gerekliliği herkesin kabul edeceği bir gerçekliktir. Bu kapsamda, öğretmenlerin mesleki yeterlilikleri adı altında birçok tanımlama yapmak mümkündür. Ancak, bu tanımlamalardan daha önemlisi, tanımlamalarda yer alan becerilerin hakkının verilerek yapılmasıdır. Uygulamada karşılık bulmayan ve sadece kağıt üstünde kalan tanımlamaların pek fazla bir şey ifade etmeyeceği açıktır. Şunu da unutmamak gerekir ki, teorik bir zemine oturmayan uygulamalar da kördür. Aklı ve bilimsel birikimi dikkate almadan, sadece sezgiler ve tecrübelerle yapılacak bir eğitimden beklenen sonuçların alınması mümkün değildir. O halde, yapılan araştırmaların sonuçlarına bağlı olarak elde edilen bilgilerden hareketle, öğretmenlik mesleği için yeterlilik tanımlamaları yapmak ve bu tanımlamalarda ortaya konan becerileri uygulamaya aktarmak sürecin doğası gereğidir. Öğretmenlerden beklenen ilk ve temel yeterlilik de, teori ve pratik arasındaki bu ilişkiyi görerek her iki alanda da kendini geliştirmektir.

Okul Öncesi Öğretmeninin Yeterlilik Alanları

İdeal öğretmeni tanımlamak oldukça zor ve iddialı bir iştir. Sonuçta, ideal dediğimiz şey adeta mükemmeli çağrıştırır ve bu da gerçekleşmesi pek de mümkün olmayan bir şeydir. Ancak, ideal olan bizim için hedef olandır. Kişisel ve mesleki gelişim açısından yol göstericidir. O nedenle, her meslek grubu için ideale dair bir çerçeve çizmek, o mesleği yapanlar için bir ufuk oluşturur. Bu açıdan hareketle okul öncesi eğitim kurumlarında görev yapan öğretmenler için belirli bir çerçeve çizmek gerekir. Elbette, öğretmen yeterlilikleri, aşağıda çizeceğimiz çerçeve ile sınırlı değildir. Ancak okuyuculara belirli bir fikir vermek temel amaçtır.

Hayata olumlu bakma ve mutlu olma.

Bir öğretmenin, mesleğinde başarılı olabilmesi için öncelikle kendi kişilik alanında iç barışını sağlamış olması gerekir. Kendisiyle barışık olanlar, genel olarak hayata olumlu bakar ve yaşadığı olumsuzluklardan az ya da çok etkilense bile mücadele gücünü kaybetmezler. Öğretmenler ne kadar iç barışlarını sağlarsalar, sınıfları da o kadar mutluluk ve huzur dolu yerler olur. Kişisel dünyasında huzursuz ve gergin olan bir öğretmen, kaçınılmaz olarak çocuklara da bunu yansıtacak, onların istenmeyen davranışlarına karşı yeterince tolerans gösteremeyecektir. Çocuklara olur olmaz yerde bağırıp çağıran, en küçük bir şey karşısında tepkiselleşen, imalı konuşmalar yapan, onlarla sanki arkadaşıymış gibi polemiğe giren öğretmenlerin birçoğunun sorunu çocuklarda değil, kendisinde araması daha doğru olur. Sonuçta, çocukların aşağı yukarı nasıl davrandığı bellidir ve öğretmenlik yapan herkes bu davranışlarla karşılaşır. Aynı davranışı yapan çocukların öğretmenleri çoğu zaman aynı tepkileri vermezler. Çocuğun davranışı aynı olsa bile verilen tepkinin farklı olması, çocukla ilgili değil, öğretmenle ilgilidir. Öğretmenin algısı, bilgi birikimi, kişilik yapısı, duygulanımları, hayata bakışı vb., çocuklara verdiği tepkinin arkasındaki değerlerdir. Eğer çocuklara verilen tepkilerde devam eden sorunlar varsa, bu değerlerin gözden geçirilmesi gerekir.

Çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olma.

Şüphesiz ki, bir mesleği yapacaksanız, o mesleğin bilgi birikimine sahip olmalısınız. Özellikle de küçük çocuklarla çalışan bir öğretmenin hataları minimize etmesi şarttır. Bu da, çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olmasını gerektirir. Bir çocuğun hangi yaşta neyi ne kadar yapabileceğini, nasıl öğrendiğini, davranışlarının yaşına göre nedenlerini, istenmeyen davranışlar karşısında nasıl davranılması gerektiğini bilmek son derece önemlidir. Bu bilgilerin de elbette ki bilimsel nitelikte olması gerekir. Örneğin, özellikle 4 yaşına kadar çocuklarda görülen inatçılığın kişilik gelişiminde son derece önemli olduğunu ve bunun gelişimsel bir özellik olduğunu bilmeyen bir öğretmenin, bu inatçılığı bir sorun olarak değerlendirmesi sürpriz değildir. Buna bağlı olarak, çocuğun kişiliğini zedelemeden inatçılıkla başa çıkma becerilerini göstermesi de mümkün değildir.

Çocukları ve mesleğini sevme.

Sevgi insanı hayata bağlayan en temel duygudur. Hangi mesleği yaparsak yapalım o mesleği sevmedikçe sürekli bir başarı elde etmek mümkün değildir. Okul öncesi öğretmeninin de öğretmenliği ve çocukları sevmesi ilk koşuldur. Çocuklarla birlikte zaman geçirmekten, onlarla bir şeyleri paylaşmaktan, onların hayatlarının bir parçası olmaktan keyif almak gerekir. Bir anaokulu öğretmeninin, çocuğun ağlamasına tahammül etmesi, inatçılıkları karşısında hoşgörülü olabilmesi, tuvaletini kaçırdığında yardım etmekten rahatsız olmaması, yönerge almadığında öfkelenmemesi, kurallara uymadığında sabırlı davranabilmesi ancak ve ancak sevgi ile olur bestshopsoft.com. Hayatı sevmek, kendini sevmek, mesleğini sevmek ve çocuğu sevmek… Yüreği büyük öğretmenlerin sevgisi de büyüktür. Sevgide cömert olmak, hem mutlulukta hem de başarıda en büyük güçtür.

Yüksek sinerji yaratma gücü.

Öğretmenlik hareketli bir meslektir. Sınıfa girdiğimizde, bizim enerjimizle karşımızdaki bir grup çocuğun enerjisi buluşur. İşte tam bu noktada öğretmen için iki ihtimal var: Birincisi, kendi olumlu enerjisini çocukların enerjisi ile buluşturarak harika işler yapmak; ikincisi, düşük ya da negatif enerjisini çocuklara bulaştırarak günü çekilmez hale getirmek. Çocukları harekete geçiren en önemli şey öğretmenin pozitif enerjisidir. Öyle ki, öğretmenin çocukları sarıp sarmalayan pozitif enerjisi, onları daha uyumla hale getirir, motivasyonlarını yükseltir ve sorumluluk alma isteklerini artırır. Bir sınıfı yönetmek demek, o sınıfın enerjisini yönetmek demektir aslında. Öğretmenler de, gerek konuşmalarında, gerekse göz kontağı kurma, jest-mimik kullanma, hareketli bir yapıya sahip olma, motive edici ve etkili konuşmalar yapma gibi becerilerini kullanarak sınıfın enerjisini yönetmelidirler. Böyle bir öğretmen, hem kendini hem de sınıfı eğlendirir. Eğlenceli ortamlar da çocukların öğrenmeleri açısından çok etkili olur. Biliyoruz ki, özellikle çocukların beyni eğlenerek öğrenmeye daha yatkındır.

Çocukların gündemini takip etme.

Her dönemin çocukları, kendi döneminin değerleriyle varolurlar. Buna bağlı olarak, çocukların konuştukları konular, yaptıkları şakalar, oynadıkları oyun ve oyuncaklar, izledikleri filmler, kaygılandıkları konular, anne-babalarıyla aralarında geçen konuşmalar gibi bir çok ayrıntı öğretmenler açısından önemlidir. Öğretmenler, çocukların gündemini takip etmeli ve bilgi sahibi olmalıdırlar. Böylece, kimi zaman çocukların yaşayabilecekleri olası sorunları önceden tahmin ederek proaktif davranabilirler. Bir anlamda, sorunları sorun olmadan önlemiş olabilirler. Çocukların ilgi alanlarına giren konuları takip eden öğretmenler, çocukların hassasiyetlerini ve sorunlarını daha iyi anlayabilir, onlarla empati kurabilir ve vereceği mesajlarla onları daha başarılı yönlendirebilirler. Unutulmamalı ki, bazen doğru yerde ve doğru zamanda kullanılan doğru bir kelime bile çok şeyi değiştirebilir. Bu da ancak, çocuğun gözünden ve dünyasından bakabilmeyi gerektirir.

Derin düşündürme gücü.

Zihnin gelişiminde en önemli faaliyetlerden biri “derin düşünme”dir. Derin düşünme, belirli bir konuya odaklanarak o konuyu en ayrıntılı şekilde analiz etme ve ayrıntılandırmadır. Bir konu üzerinde gerçek anlamda yoğunlaşıp düşünmeye başladığımızda ilgi çekici bir süreç yaşarız. Şaşırırız, zorlanırız, kafamız karışır, fark etmediklerimizi fark eder ve giderek zihnimizin adeta aydınlandığını hissederiz. Tam da bu noktada, derin düşünmemizi başlatacak dokunuşlara ihtiyacımız olur. İşte öğretmenin sınıf ortamındaki en önemli sorumluluklarından biri de, çocukların düşünme süreçlerini harekete geçirecek hamleleri yapmaktır. Bunun en etkili yolu da doğru soru sormaktır. Çocuklara doğrudan bilgiyi aktarmak yerine, sorular sorup onları düşünmeye teşvik ederek, bilgilere kendilerinin ulaşmasını sağlamak oldukça etkili bir yoldur. Bu yöntem daha uzun zaman alır ancak sonuçları çok başarılıdır. Soru sormak önemlidir ancak, çocukları “evet”, “hayır”dan oluşacak cevaplara yöneltmek derin düşünme süreçlerini harekete geçirmez. Önemli olan, konunun görmediği ve düşünmediği bir yanının ortaya konması ve onun üzerinde fikirler geliştirmeye yöneltilmesidir. Burada kastedilen de hayali ve sadece yaratıcılığa odaklanan sorular değildir. Gerçeğe ait ve gerçekçi sorulardan hareketle derin düşünmeyi sağlamak esastır. Örneğin, çocukların çok ilgi alanına giren dinozorlarla ilgili olarak, “Geçmiş tarihlerde dinozorların yaşadığını biliyoruz. Ama bugün yaşadığımız dünyada hiç dinozor yok. Acaba ne oldu da dinozorlar yok oldular?”, “Biz nesneleri yukarıdan bıraktığımızda aşağıya düştüğünü görüyoruz. Ancak, uçaklar nasıl oluyor da havada kalıp uçabiliyor?”, “Bir fili nasıl tartabiliriz?” vb. Çocukların soruların cevaplarını düşünmesi çok etkilidir ama bundan daha da etkili olan yöntem, çocukların soru sormasını teşvik etmektir. Unutmamak gerekir ki, iyi bir soru oldukça iyi bir bilgi birikimine sahip olmayı gerektirir. Eğer çocukları soru soracak yeterliliğe getirebilirsek, derin düşünme eylemi kaçınılmaz olur.

 

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 30 May 2015 12:27

Gösterim: 9820

Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin “Herkes İçin Eğitim Bin Yıl Hedefleri” Bildirgesinde yer alan hedeflere ulaşmanın zor olduğunu bildiren Türkiye Okul Öncesi Eğitimini Geliştirme Derneği (TOÖEGD) Başkanı Prof. Dr. Gelengül Haktanır, “Çünkü bilimsel araştırmalar sonucunda önerilmiş eğitim basamakları, öğretmen yetiştirme ve atama stratejileri süreklilik göstermiyor” diyor.

okul_oncesi_zorunluProf. Dr. Haktanır, sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanabilmesi için okul öncesi yıllardan başlayarak çocukların nitelikli eğitime ulaşımının sağlanmasının birçok problemi olmadan önleyebilecek bir girişim olacağını da vurguluyor.

Okul öncesi eğitimin çocuk ve toplum açısından önemi nedir? Okul öncesi eğitim almak bir çocuğa neler kazandırır?

Yaşamın ilk altı yılından oluşan okul öncesi dönemde, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimi hızlıdır, kişilik yapısı biçimlenmeye başlamıştır. Çocuk, temel alışkanlıkları kazanmaya da başlamıştır. Bu yıllarda çocuğa sağlanacak nitelikli bir okul öncesi eğitim, onun tüm yaşamını olumlu yönde etkileyecektir. Çocuk, okul öncesi yıllarda, daha sonraki yıllarda öğreneceklerini destekleyecek temel bilgi ve beceriler geliştirir. Kendini ifade etmeyi öğrenir ve diğer çocuklarla, yetişkinlerle ilişki kurar. Okula ve topluma uyum için temel olan sosyal becerileri geliştirir. Nitelikli bir eğitim programı ve nitelikli bir öğretmenle çocuklar sağlıklı büyür ve gelişirler. Günlerini planlamayı, planladıklarını uygulamayı ve değerlendirmeyi öğrenirler. Türkçe, sanat, müzik, oyun, fen, matematik, drama, hareket, okuma yazmaya hazırlık ve alan gezisi etkinlikleri aracılığıyla farklı konularda yeni sözcük ve kavramları öğrenirler. Canlı ve cansız varlıkları, varlıkların ekosistemdeki yerlerini, onlara karşı nasıl davranmamız gerektiğini, emek ve ürün ilişkisini anlamaya başlarlar. Evrensel değerler hakkında farkındalıkları gelişir.

Çocukların her gün aynı saatte kalkıp okula gitmeye başlaması ev yaşamlarının da düzene girmesini sağlar. Belirli bir saatte yatmayı, düzenli olarak kahvaltı etmeyi, öz bakımlarıyla ilgili işleri yetiştirmeyi öğrenirler. Düzenli ve sürekli arkadaşlıkları olur. Arkadaşlarını aramaya, onlar tarafından aranmaya başlarlar. Arkadaşlık ve arkadaşlarıyla paylaştıkları önemli olmaya başlar. Aile bireyleri dışındaki yetişkinlerle de ilişki kurmayı ve sürdürmeyi öğrenir. Anaokulunda çeşitli çatışma durumlarıyla karşı karşıya geldiğinde, sorunları çözmek için çaba göstermeyi öğrenir. Zaman içerisinde de problem durumlarıyla baş etme becerisi kazanır. Kabul görmek, kabul etmek gibi sosyal kavramlar gelişmeye ve önem kazanmaya başlar. Yaşayarak, deneyerek öğrenme fırsatı elde eder.

Dünyada okul öncesi eğitimde okullaşma oranı nasıl? Türkiye diğer ülkelerle kıyaslandığında hangi durumda bulunuyor? Bu kapsamda ülkemizde okul öncesi eğitimin geliştirilmesi konusunda atılan adımları yeterli buluyor musunuz?

Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin 2000 yılında imzaladığı “Herkes İçin Eğitim Bin Yıl Hedefleri” Bildirgesinde diğer hedeflerin yanı sıra 2015 yılına kadar kapsamlı erken çocukluk bakım ve eğitiminin genişletilmesi ve eğitime erişimde cinsiyet eşitliği sağlanması hedefleri de yer almaktadır. Hedeflenen süre tamamlanmasına rağmen birçok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de bu hedefe ulaşmak hala çok zor görünmektedir. Çünkü milli eğitim sistemimizde denenmiş, bilimsel araştırmalar sonucunda önerilmiş eğitim basamakları, öğretmen yetiştirme ve atama stratejileri süreklilik göstermemekte, tam tersine, sıklıkla değişen kararların denemesi çocuklar, öğretmenler ve aileler üzerinde yapılmaktadır. Dolayısıyla olası bütün riskler göze alınmakta, bilimin gösterdiği yoldan gidilmemekte ve birçok sorun yaşanmaktadır. Bütün bu hızlı kararların sonucunda da en çok zararı geleceğimiz olan çocuklar görmektedir. Oysaki sürdürülebilir bir gelişme sağlanabilmesi için günlük politik kararlardan vazgeçilerek okul öncesi yıllardan başlayarak çocukların nitelikli eğitime ulaşımının sağlanması birçok problemi olmadan önleyebilecek bir girişim olacaktır.

Okul öncesi eğitimde okullaşma oranlarına baktığımızda ülkelerin nüfus büyüklüğüne ve gelişmişlik düzeylerine göre doğal olarak değişiklik gösterdiği gözlenmektedir. Ülkelerde okul öncesi eğitime erişim durumu diğer yaş gruplarının ve özel gereksinimli bireylerin örgün ve yaygın eğitime erişim durumlarına paralellik göstermektedir. Bu nedenle okul öncesi eğitimde okullaşma oranlarını bağlamdan ayrı ele alarak karşılaştırma yapmak doğru olmaz. Son TÜİK verilerine göre 3-5 yaş aralığındaki okullaşma oranı %27,71; 5 yaşta ise %42,54’dir. Bu rakamlar birçok ülkeye göre oldukça geride olduğumuzu göstermektedir. İngiltere, Almanya, İspanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka en yüksek veya yüzde yüz okullaşma oranlarına sahip ülkeler olarak görülmektedir.

Eğitimin zorunlu olmadığı bazı ülkelerde okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 100 olabildiğine göre çocukların erken yaşlarda okula gitmeleri için tek koşul örgün eğitimin zorunlu olması değildir diyebiliriz. Birçok şehrimizde öğretmenler evleri dolaşıp ailelere eğitimin önemini anlatmak ve var olan sınıflara çocuk toplamak durumunda kalmaktadırlar. Aileler eğitimin önemine inanırsa, nitelikli ortamlar sağlanırsa, sadece kurum merkezli eğitim yapılmaz çok amaçlı toplum merkezlerinde hem aile bireylerinin farkındalık çalışmalarına ağırlık verilir hem de okul öncesi çağdaki çocukların eğitimi yapılırsa yani farklı modellerle eğitim çabaları arttırılırsa aileler çocuklarını okullara getireceklerdir.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM 3 YAŞINDA BAŞLAYABİLİR

Sizce okul öncesi eğitime başlama yaşı kaç olmalıdır?

0-5 yaşlarındaki çocukların annelerinin çalışması halinde aileye destek verecek bir aile üyesi yoksa çocuğun evde ya da gündüz bakım ve eğitim veren kurumlarda ücretli bakımı söz konusu olur. Bu kurumların sağlıklı bakım, beslenme ve eğitim sağlayabilmesi için gerekli standartlar bellidir. 0-3 yaşlar arasında kreşler, gündüz bakımevleri ve yuvalar çocukların öncelikle sağlıklı büyüme ve gelişebilmeleri için gerekli ortamı sağlamak zorundadırlar. Çocukların akranlarıyla etkileşimde bulunarak öğrenme gereksinimleri üç yaşından itibaren giderek artar. Bu nedenle üç yaş itibariyle çocuklar okul öncesi eğitime başlayabilirler. Bu yaşlar için de özel ve resmi anaokulları, anasınıfları ve resmi/özel kurumlara bağlı anaokulları bulunmaktadır. Kurumlardan bu standartlara uygun düzenlemeler yapması ve nitelikli öğretmenler çalıştırarak çocukların gelişimini desteklemesi beklenmektedir. Aileler evlerine yakın ve nitelikli okul öncesi eğitim kurumlarını belirledikleri takdirde çocuklarını bu kurumlara verebilirler.

Okul öncesi dönemdeki çocukların sağlıklı gelişmeleri için gerekli koşullar nelerdir? Bunların sağlanması için öğretmenlere ve velilere ne gibi görevler düşüyor?

Çocukların doğuştan itibaren baş etmeleri gereken en önemli problem yaşadıkları dünyayı öğrenmek ve anlamaktır. Bu öğrenme ve anlama sürecinin olumlu ve anlamlı bir şekilde yaşanabilmesi için birçok koşulun sağlanması gerekir. Koşullar sağlandığında çocuklarla problem yaşanmaz, ancak sağlanmadığı takdirde çocuklarda sorun yaratan davranışlar gözlenmeye başlar. Çocukların gereksinimlerini genel olarak özetleyecek olursak; sevgi dolu ve sağlıklı ebeveynlere sahip olmak, yoksunlukları az olmak; yeterli ve dengeli beslenmek, gereksinimi kadar dinlenmek; aktif zihinsel faaliyetlerde bulunmak, en yakın arkadaşı kitaplar olmak; yürümek, koşmak, oynamak ama bunları daha çok açık havada yapmak; akıl yürütme becerilerini geliştirmek, bunun için destekleyen ve rehber olan yetişkinlere sahip olmak; daha çok şu eylemlerde bulunmak; dikkat etmek, merak etmek, soru sormak, araştırmak, keşfetmek ve oynamak.

Bu temel ilkeler çerçevesinde ailelerin ve eğitimcilerin dikkat etmesi gereken öncelikli konular şunlardır;

* Bireysel farklılıkları, ilgi ve gereksinimleri dikkate almak.

* Kabul ve beklenti düzeylerinin dengesine dikkat etmek.

* Tutum ve davranışlarda özgürlük-sınır, tutarlılık-süreklilik ilkelerini dikkate almak.

* Açık hava etkinliklerine daha çok yer vererek çocukların farklı öğrenme ortamlarında bulunmasına özen göstermek.

* Okul öncesi eğitim kurumu sahibi/ilkokul müdürü, eğitim uzmanları ve öğretmenler olarak beraberce çalışmak, gelişimsel eğitim programı yaklaşımlarını benimseyerek çocukların gelişimini destekleyecek eğitim programları hazırlamak, uygulamak ve değerlendirmek. Bu süreçlerde aile eğitimi ve katılımı ilkelerine uygun olarak mümkün olduğunca ailelerle birlikte çalışmak.

MEVCUT ORTAMDA ANAOKULUNUN ZORUNLU OLMASI MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR

Türkiye’de okul öncesi eğitimin zorunlu olması konusunda öncelikle ‘sahip olunan eğitim ortamları ile okul öncesi eğitim zorunlu olabilir mi’yi tartışmak gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Gelengül Haktanır, “Çünkü birçok şehrimizde yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırma ve gözlem sonucunda fiziksel ortamların ve eğitim materyallerinin yetersizliği birinci sırada göze çarpmaktadır. Ardından öğretmenlerin nitelik sorunu ve tükenmişlikleri tartışılmaktadır” dedi. 4+4+4 düzenlemesiyle altı yaş grubu ilkokul birinci sınıfa alındığı için daha küçük yaş grubundan bahsedildiğini unutmamız gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Haktanır, şu açıklamaları yaptı: “3-5 yaş grubundaki çocukların eğitim aldıkları ortamların daha çok açık hava etkinliklerini yapmaya olanak tanıması ve sınıfta öğretmen başına düşen çocuk sayısının daha az olması gibi özellikler nitelikli eğitim için öncelikli konulardır. Bunun yanı sıra okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların daha çok nerelerde yaşadıklarına bakıldığında büyük çoğunluğunun büyük şehirlerde olduğu görülebilecektir. Bu durum özellikle bilişsel ve dil gelişimi açısından desteklenmesi gereken dezavantajlı diyebileceğimiz kesimlerde okulların açılmasının öncelikli olduğunu göstermektedir. Bölgelerin coğrafi özelliklerinin bazı yerlerde yaşamı çok zorlayıcı olması ve bu kadar küçük çocukların araçlarla okula taşınmalarının doğru olmaması göz önüne alındığında ne kadar çok okul öncesi eğitim kurumuna gereksinimimiz olduğu ortaya çıkacaktır. Bu koşullar düşünüldüğünde bütün ülkede aynı anda zorunlu okul öncesi eğitime geçilmesi hem mümkün hem de doğru görünmemektedir.”

> Okul öncesinin zorunlu olması mümkün mü?

Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin “Herkes İçin Eğitim Bin Yıl Hedefleri” Bildirgesinde yer alan hedeflere ulaşmanın zor olduğunu bildiren Türkiye Okul Öncesi Eğitimini Geliştirme Derneği (TOÖEGD) Başkanı Prof. Dr. Gelengül Haktanır, “Çünkü bilimsel araştırmalar sonucunda önerilmiş eğitim basamakları, öğretmen yetiştirme ve atama stratejileri süreklilik göstermiyor” diyor.

okul_oncesi_zorunluProf. Dr. Haktanır, sürdürülebilir bir gelişmenin sağlanabilmesi için okul öncesi yıllardan başlayarak çocukların nitelikli eğitime ulaşımının sağlanmasının birçok problemi olmadan önleyebilecek bir girişim olacağını da vurguluyor.

Okul öncesi eğitimin çocuk ve toplum açısından önemi nedir? Okul öncesi eğitim almak bir çocuğa neler kazandırır?

Yaşamın ilk altı yılından oluşan okul öncesi dönemde, çocuğun bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimi hızlıdır, kişilik yapısı biçimlenmeye başlamıştır. Çocuk, temel alışkanlıkları kazanmaya da başlamıştır. Bu yıllarda çocuğa sağlanacak nitelikli bir okul öncesi eğitim, onun tüm yaşamını olumlu yönde etkileyecektir. Çocuk, okul öncesi yıllarda, daha sonraki yıllarda öğreneceklerini destekleyecek temel bilgi ve beceriler geliştirir. Kendini ifade etmeyi öğrenir ve diğer çocuklarla, yetişkinlerle ilişki kurar. Okula ve topluma uyum için temel olan sosyal becerileri geliştirir. Nitelikli bir eğitim programı ve nitelikli bir öğretmenle çocuklar sağlıklı büyür ve gelişirler. Günlerini planlamayı, planladıklarını uygulamayı ve değerlendirmeyi öğrenirler. Türkçe, sanat, müzik, oyun, fen, matematik, drama, hareket, okuma yazmaya hazırlık ve alan gezisi etkinlikleri aracılığıyla farklı konularda yeni sözcük ve kavramları öğrenirler. Canlı ve cansız varlıkları, varlıkların ekosistemdeki yerlerini, onlara karşı nasıl davranmamız gerektiğini, emek ve ürün ilişkisini anlamaya başlarlar. Evrensel değerler hakkında farkındalıkları gelişir.

Çocukların her gün aynı saatte kalkıp okula gitmeye başlaması ev yaşamlarının da düzene girmesini sağlar. Belirli bir saatte yatmayı, düzenli olarak kahvaltı etmeyi, öz bakımlarıyla ilgili işleri yetiştirmeyi öğrenirler. Düzenli ve sürekli arkadaşlıkları olur. Arkadaşlarını aramaya, onlar tarafından aranmaya başlarlar. Arkadaşlık ve arkadaşlarıyla paylaştıkları önemli olmaya başlar. Aile bireyleri dışındaki yetişkinlerle de ilişki kurmayı ve sürdürmeyi öğrenir. Anaokulunda çeşitli çatışma durumlarıyla karşı karşıya geldiğinde, sorunları çözmek için çaba göstermeyi öğrenir. Zaman içerisinde de problem durumlarıyla baş etme becerisi kazanır. Kabul görmek, kabul etmek gibi sosyal kavramlar gelişmeye ve önem kazanmaya başlar. Yaşayarak, deneyerek öğrenme fırsatı elde eder.

Dünyada okul öncesi eğitimde okullaşma oranı nasıl? Türkiye diğer ülkelerle kıyaslandığında hangi durumda bulunuyor? Bu kapsamda ülkemizde okul öncesi eğitimin geliştirilmesi konusunda atılan adımları yeterli buluyor musunuz?

Birleşmiş Milletler üyesi ülkelerin 2000 yılında imzaladığı “Herkes İçin Eğitim Bin Yıl Hedefleri” Bildirgesinde diğer hedeflerin yanı sıra 2015 yılına kadar kapsamlı erken çocukluk bakım ve eğitiminin genişletilmesi ve eğitime erişimde cinsiyet eşitliği sağlanması hedefleri de yer almaktadır. Hedeflenen süre tamamlanmasına rağmen birçok ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de bu hedefe ulaşmak hala çok zor görünmektedir. Çünkü milli eğitim sistemimizde denenmiş, bilimsel araştırmalar sonucunda önerilmiş eğitim basamakları, öğretmen yetiştirme ve atama stratejileri süreklilik göstermemekte, tam tersine, sıklıkla değişen kararların denemesi çocuklar, öğretmenler ve aileler üzerinde yapılmaktadır. Dolayısıyla olası bütün riskler göze alınmakta, bilimin gösterdiği yoldan gidilmemekte ve birçok sorun yaşanmaktadır. Bütün bu hızlı kararların sonucunda da en çok zararı geleceğimiz olan çocuklar görmektedir. Oysaki sürdürülebilir bir gelişme sağlanabilmesi için günlük politik kararlardan vazgeçilerek okul öncesi yıllardan başlayarak çocukların nitelikli eğitime ulaşımının sağlanması birçok problemi olmadan önleyebilecek bir girişim olacaktır.

Okul öncesi eğitimde okullaşma oranlarına baktığımızda ülkelerin nüfus büyüklüğüne ve gelişmişlik düzeylerine göre doğal olarak değişiklik gösterdiği gözlenmektedir. Ülkelerde okul öncesi eğitime erişim durumu diğer yaş gruplarının ve özel gereksinimli bireylerin örgün ve yaygın eğitime erişim durumlarına paralellik göstermektedir. Bu nedenle okul öncesi eğitimde okullaşma oranlarını bağlamdan ayrı ele alarak karşılaştırma yapmak doğru olmaz. Son TÜİK verilerine göre 3-5 yaş aralığındaki okullaşma oranı %27,71; 5 yaşta ise %42,54’dir. Bu rakamlar birçok ülkeye göre oldukça geride olduğumuzu göstermektedir. İngiltere, Almanya, İspanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka en yüksek veya yüzde yüz okullaşma oranlarına sahip ülkeler olarak görülmektedir.

Eğitimin zorunlu olmadığı bazı ülkelerde okul öncesi eğitimde okullaşma oranı yüzde 100 olabildiğine göre çocukların erken yaşlarda okula gitmeleri için tek koşul örgün eğitimin zorunlu olması değildir diyebiliriz. Birçok şehrimizde öğretmenler evleri dolaşıp ailelere eğitimin önemini anlatmak ve var olan sınıflara çocuk toplamak durumunda kalmaktadırlar. Aileler eğitimin önemine inanırsa, nitelikli ortamlar sağlanırsa, sadece kurum merkezli eğitim yapılmaz çok amaçlı toplum merkezlerinde hem aile bireylerinin farkındalık çalışmalarına ağırlık verilir hem de okul öncesi çağdaki çocukların eğitimi yapılırsa yani farklı modellerle eğitim çabaları arttırılırsa aileler çocuklarını okullara getireceklerdir.

OKUL ÖNCESİ EĞİTİM 3 YAŞINDA BAŞLAYABİLİR

Sizce okul öncesi eğitime başlama yaşı kaç olmalıdır?

0-5 yaşlarındaki çocukların annelerinin çalışması halinde aileye destek verecek bir aile üyesi yoksa çocuğun evde ya da gündüz bakım ve eğitim veren kurumlarda ücretli bakımı söz konusu olur. Bu kurumların sağlıklı bakım, beslenme ve eğitim sağlayabilmesi için gerekli standartlar bellidir. 0-3 yaşlar arasında kreşler, gündüz bakımevleri ve yuvalar çocukların öncelikle sağlıklı büyüme ve gelişebilmeleri için gerekli ortamı sağlamak zorundadırlar. Çocukların akranlarıyla etkileşimde bulunarak öğrenme gereksinimleri üç yaşından itibaren giderek artar. Bu nedenle üç yaş itibariyle çocuklar okul öncesi eğitime başlayabilirler. Bu yaşlar için de özel ve resmi anaokulları, anasınıfları ve resmi/özel kurumlara bağlı anaokulları bulunmaktadır. Kurumlardan bu standartlara uygun düzenlemeler yapması ve nitelikli öğretmenler çalıştırarak çocukların gelişimini desteklemesi beklenmektedir. Aileler evlerine yakın ve nitelikli okul öncesi eğitim kurumlarını belirledikleri takdirde çocuklarını bu kurumlara verebilirler.

Okul öncesi dönemdeki çocukların sağlıklı gelişmeleri için gerekli koşullar nelerdir? Bunların sağlanması için öğretmenlere ve velilere ne gibi görevler düşüyor?

Çocukların doğuştan itibaren baş etmeleri gereken en önemli problem yaşadıkları dünyayı öğrenmek ve anlamaktır. Bu öğrenme ve anlama sürecinin olumlu ve anlamlı bir şekilde yaşanabilmesi için birçok koşulun sağlanması gerekir. Koşullar sağlandığında çocuklarla problem yaşanmaz, ancak sağlanmadığı takdirde çocuklarda sorun yaratan davranışlar gözlenmeye başlar. Çocukların gereksinimlerini genel olarak özetleyecek olursak; sevgi dolu ve sağlıklı ebeveynlere sahip olmak, yoksunlukları az olmak; yeterli ve dengeli beslenmek, gereksinimi kadar dinlenmek; aktif zihinsel faaliyetlerde bulunmak, en yakın arkadaşı kitaplar olmak; yürümek, koşmak, oynamak ama bunları daha çok açık havada yapmak; akıl yürütme becerilerini geliştirmek, bunun için destekleyen ve rehber olan yetişkinlere sahip olmak; daha çok şu eylemlerde bulunmak; dikkat etmek, merak etmek, soru sormak, araştırmak, keşfetmek ve oynamak.

Bu temel ilkeler çerçevesinde ailelerin ve eğitimcilerin dikkat etmesi gereken öncelikli konular şunlardır;

* Bireysel farklılıkları, ilgi ve gereksinimleri dikkate almak.

* Kabul ve beklenti düzeylerinin dengesine dikkat etmek.

* Tutum ve davranışlarda özgürlük-sınır, tutarlılık-süreklilik ilkelerini dikkate almak.

* Açık hava etkinliklerine daha çok yer vererek çocukların farklı öğrenme ortamlarında bulunmasına özen göstermek.

* Okul öncesi eğitim kurumu sahibi/ilkokul müdürü, eğitim uzmanları ve öğretmenler olarak beraberce çalışmak, gelişimsel eğitim programı yaklaşımlarını benimseyerek çocukların gelişimini destekleyecek eğitim programları hazırlamak, uygulamak ve değerlendirmek. Bu süreçlerde aile eğitimi ve katılımı ilkelerine uygun olarak mümkün olduğunca ailelerle birlikte çalışmak.

MEVCUT ORTAMDA ANAOKULUNUN ZORUNLU OLMASI MÜMKÜN GÖRÜNMÜYOR

Türkiye’de okul öncesi eğitimin zorunlu olması konusunda öncelikle ‘sahip olunan eğitim ortamları ile okul öncesi eğitim zorunlu olabilir mi’yi tartışmak gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Gelengül Haktanır, “Çünkü birçok şehrimizde yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırma ve gözlem sonucunda fiziksel ortamların ve eğitim materyallerinin yetersizliği birinci sırada göze çarpmaktadır. Ardından öğretmenlerin nitelik sorunu ve tükenmişlikleri tartışılmaktadır” dedi. 4+4+4 düzenlemesiyle altı yaş grubu ilkokul birinci sınıfa alındığı için daha küçük yaş grubundan bahsedildiğini unutmamız gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Haktanır, şu açıklamaları yaptı: “3-5 yaş grubundaki çocukların eğitim aldıkları ortamların daha çok açık hava etkinliklerini yapmaya olanak tanıması ve sınıfta öğretmen başına düşen çocuk sayısının daha az olması gibi özellikler nitelikli eğitim için öncelikli konulardır. Bunun yanı sıra okul öncesi eğitimden yararlanan çocukların daha çok nerelerde yaşadıklarına bakıldığında büyük çoğunluğunun büyük şehirlerde olduğu görülebilecektir. Bu durum özellikle bilişsel ve dil gelişimi açısından desteklenmesi gereken dezavantajlı diyebileceğimiz kesimlerde okulların açılmasının öncelikli olduğunu göstermektedir. Bölgelerin coğrafi özelliklerinin bazı yerlerde yaşamı çok zorlayıcı olması ve bu kadar küçük çocukların araçlarla okula taşınmalarının doğru olmaması göz önüne alındığında ne kadar çok okul öncesi eğitim kurumuna gereksinimimiz olduğu ortaya çıkacaktır. Bu koşullar düşünüldüğünde bütün ülkede aynı anda zorunlu okul öncesi eğitime geçilmesi hem mümkün hem de doğru görünmemektedir.”

Son Güncelleme: Cuma, 05 Haziran 2015 15:04

Gösterim: 5149


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.