Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Habertük’e konuk olan Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, üniversiteye giriş sınavları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

YGS ve LYS sınavGeçtiğimiz Cuma akşamı Habertük televizyonunda Basın Kulübü adlı programa katılan Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, üniversite sınavları hakkında açıklamalarda bulundu. Dinçer, ÖSYM ve YÖK ile görüş alışverişi yaptıklarını belirterek “Üniversite sınavlarında bundan sonra sadece lisenin belirli bir sınıfından ve sadece çoktan seçmeli değil Lise 1’den Lise 4’de kadar tüm müfredattan sınav sorusu sorulacak” dedi.

YGS ve LYS olgunluk sınavı olmalı

Dünyadaki sınav siteminin yapısına ilişkin bilgiler veren Dinçer, “Gelişmiş ülkeler artık dijital ortamda yorum yapacak türden soruları öğrencilerine sorabiliyor ve öğrencinin yazdığı notları dijital ortamda derecelendirebiliyor. Bu açıdan bakıldığında bizler aynı zamanda müfredatta öğretilenleri soru soracak ve ondan sonra YGS ve LYS sınavını Türkiye’de bir olgunluk sınavına dönüştürerek lise müfredatından çocukları imtihan ettiğimiz bir süreç halinde tamamlamalıyız. Bu sayede herkes dershaneye gitmek yerine okula gitmek zorunda kalmaz mı sizce?” diye konuştu.

Çok seçmeli yerine analiz soruları!

Sınavlara ilişkin açıklamalarını sürdüren Dinçer, “Öğrencilerimize sınavlarda sadece çoktan seçmeli soru sormak yerine, onların yazdığı, okuduğu, analiz ettiği bir sınav yöntemini geliştirmemiz, çocuklarımızın Türkçesini geliştirmeye, okumasını-yazmasını geliştirmeye, anlama kabiliyetini ve kendini ifade etme kabiliyetini geliştirmeye yardım etmez mi sizce? Bütün bunlar bizim eğitim sistemimizin sorunlarıdır” dedi.

> YGS ve LYS'de tüm müfredattan soru sorulacak!

Habertük’e konuk olan Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, üniversiteye giriş sınavları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

YGS ve LYS sınavGeçtiğimiz Cuma akşamı Habertük televizyonunda Basın Kulübü adlı programa katılan Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, üniversite sınavları hakkında açıklamalarda bulundu. Dinçer, ÖSYM ve YÖK ile görüş alışverişi yaptıklarını belirterek “Üniversite sınavlarında bundan sonra sadece lisenin belirli bir sınıfından ve sadece çoktan seçmeli değil Lise 1’den Lise 4’de kadar tüm müfredattan sınav sorusu sorulacak” dedi.

YGS ve LYS olgunluk sınavı olmalı

Dünyadaki sınav siteminin yapısına ilişkin bilgiler veren Dinçer, “Gelişmiş ülkeler artık dijital ortamda yorum yapacak türden soruları öğrencilerine sorabiliyor ve öğrencinin yazdığı notları dijital ortamda derecelendirebiliyor. Bu açıdan bakıldığında bizler aynı zamanda müfredatta öğretilenleri soru soracak ve ondan sonra YGS ve LYS sınavını Türkiye’de bir olgunluk sınavına dönüştürerek lise müfredatından çocukları imtihan ettiğimiz bir süreç halinde tamamlamalıyız. Bu sayede herkes dershaneye gitmek yerine okula gitmek zorunda kalmaz mı sizce?” diye konuştu.

Çok seçmeli yerine analiz soruları!

Sınavlara ilişkin açıklamalarını sürdüren Dinçer, “Öğrencilerimize sınavlarda sadece çoktan seçmeli soru sormak yerine, onların yazdığı, okuduğu, analiz ettiği bir sınav yöntemini geliştirmemiz, çocuklarımızın Türkçesini geliştirmeye, okumasını-yazmasını geliştirmeye, anlama kabiliyetini ve kendini ifade etme kabiliyetini geliştirmeye yardım etmez mi sizce? Bütün bunlar bizim eğitim sistemimizin sorunlarıdır” dedi.

Son Güncelleme: Pazartesi, 30 Ocak 2012 12:05

Gösterim: 3039

2012-ÖSYS’ye başvurusunu yapamayan adaylar, 26 Ocak 2012 tarihi saat 17.00’ye kadar başvurularını yapabilecekler.

Başvuru tarihi uzatıldı

ÖSYM'den yapılan açıklamaya göre 2012-ÖSYS başvuruları yeniden uzatıldı. Açıklamada 2012-ÖSYS’ye başvuru yapmak isteyen adayların, 24-25 Ocak 2012 tarihlerinde saat 17.00’ye kadar kılavuzda belirtilen bankalara başvuru/sınav ücretini yatırabileceklerdir. Başvuru yapmadan önce başvuru/sınav ücretinin yatırılmış olması gerekmektedir.

26 Ocak’ta sona eriyor
Başvuru/sınav ücretini yatıran adaylar, 24-25-26 Ocak 2012 tarihlerinde başvuru merkezlerinden veya internet üzerinden bireysel başvuru hakkı olan adaylar ÖSYM’nin http://ais.osym.gov.tr İnternet adresinden 2012-ÖSYS’ye başvurularını yapabileceklerdir. Bu süre, 26 Ocak 2012 günü saat 17.00’de sona erecektir.
2012-ÖSYS’de ÖSYM Başvuru Merkezi olarak görev yapan tüm Ortaöğretim Kurumu (Okulu) Müdürlükleri ve ÖSYM Sınav Merkezi Yöneticilikleri 24-25-26 Ocak 2012 tarihlerinde, başvuru/sınav ücretini yatıran adayların başvurularını alacaklardır.

> YGS başvuruları ikinci kez uzatıldı!

2012-ÖSYS’ye başvurusunu yapamayan adaylar, 26 Ocak 2012 tarihi saat 17.00’ye kadar başvurularını yapabilecekler.

Başvuru tarihi uzatıldı

ÖSYM'den yapılan açıklamaya göre 2012-ÖSYS başvuruları yeniden uzatıldı. Açıklamada 2012-ÖSYS’ye başvuru yapmak isteyen adayların, 24-25 Ocak 2012 tarihlerinde saat 17.00’ye kadar kılavuzda belirtilen bankalara başvuru/sınav ücretini yatırabileceklerdir. Başvuru yapmadan önce başvuru/sınav ücretinin yatırılmış olması gerekmektedir.

26 Ocak’ta sona eriyor
Başvuru/sınav ücretini yatıran adaylar, 24-25-26 Ocak 2012 tarihlerinde başvuru merkezlerinden veya internet üzerinden bireysel başvuru hakkı olan adaylar ÖSYM’nin http://ais.osym.gov.tr İnternet adresinden 2012-ÖSYS’ye başvurularını yapabileceklerdir. Bu süre, 26 Ocak 2012 günü saat 17.00’de sona erecektir.
2012-ÖSYS’de ÖSYM Başvuru Merkezi olarak görev yapan tüm Ortaöğretim Kurumu (Okulu) Müdürlükleri ve ÖSYM Sınav Merkezi Yöneticilikleri 24-25-26 Ocak 2012 tarihlerinde, başvuru/sınav ücretini yatıran adayların başvurularını alacaklardır.

Son Güncelleme: Salı, 24 Ocak 2012 11:15

Gösterim: 1775

Eğitim sektöründe 25 yıldır faaliyet gösteren Marka ve Yönetim Danışmanı Elif Çağlayan, eğitimde markalaşmaya dikkat çekti. Çağlayan, “Her özel okul ‘özel’ değildir” dedi ve ekledi: “Bilgi çağında sürdürülebilir gelişme odaklı yaklaşımlar, eğitim ekosistemine değer katar. Markalaşma vizyonuyla yenilikçi ve global çözümleri hayata geçiren kurumlar, dünya becerileriyle öğrencilerini geleceğe hazırlayarak sektörün öncüsü olur.”

elif_caglayan_mart_2025YENİLİK VE KALİTE
Türkiye’de özel okul sayısı her geçen gün artarken, velilerin beklentileri de yükseliyor. Böyle bir tabloda her özel okul “özel” midir? Eğitimde marka değeri inşa etmenin en önemli parametreleri nedir?
Eğitim; toplumların ekonomik, kültürel ve sosyal ilerlemesine katkıda bulunan çok önemli bir dinamiktir. Özellikle son yıllarda özel sektörün eğitimde artan rolü dikkat çekmektedir. Özel okullar, rekabetçi koşullar gereği eğitimde “kalite” kavramını ortaya çıkarmıştır. Kamuoyuyla paylaşılan veriler, özel sektördeki hızlı yükselişi gözler önüne seriyor. Resmî açıklamalara göre, Türkiye’de anaokulundan liseye kadar yaklaşık 14 bin özel okul bulunuyor. Bazı okullar sektörde iyi yerlere gelirken, bazılarının ise adı bile bilinmiyor ve bunlar yok olup gidiyor. Bu noktada “Her özel okul, marka okul mudur?” ya da “Her özel okul ‘özel’ midir?” sorusunu sormak zorundayız. Öğrencileri ve velileri markalarına çekmek isteyen özel okullar, rekabetçi piyasaya göre hareket etmeli. Sektörde farklılık gösteremeyen bir özel okul, ücret karşılığı eğitim sunan okul tanımının dışına çıkamaz. Rekabetin gerisinde kalmamanın en önemli anahtarı da “sürdürülebilir” yaklaşımlar ve dijital dönüşüm çağında yenilikçi çözümlerdir. Küreselleşen dünyada yenilikçi eğitim programları ve teknolojiler kullanmak rekabetçi pazarda fark yaratır. Bunun bir sonucu olarak gelen öğrenci başarıları, markaya bağlılığı ve güveni artırarak özel eğitim kurumunun modern ve öncü bir marka olarak algılanmasını sağlar. Bu bağlamda eğitimde marka değeri inşa etmenin en önemli parametrelerini, kalite, sürdürülebilirlik ve yenilikçi çözümler olarak özetlemek mümkün.

EĞİTİMDE DEĞİŞEN PARADİGMALAR
Eğitimde paradigma değişikliği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu keskin dönüşüm öğrencilere neler kazandırıyor?
Bir eğitimci olarak meslekte 25 yılı geride bırakırken, okulculuğun her aşamasında hizmet veriyorum. Mesleğim gereği ülkemizin 7 bölgesini gezerken, eğitim liderleriyle de sık sık bir araya geliyorum. Her bölgenin eğitim dinamiğine hâkim bir eğitimci olarak geleneksel eğitim paradigmalarıyla hareket eden kurumların, sadece sınav odaklı bir yaklaşım sergileyerek konuya bütüncül bakamadıklarını görüyorum. Bilim ve teknoloji alanındaki hızlı değişimler, eğitim sektöründe değişimi zaruri kılmıştır. Yani bu dönüşüm, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Bu nedenle kişiselleştirilmiş eğitim programları, yeni dünya becerilerinin kazandırılması ve değer eğitimi, uluslararası ölçekte ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalı. Artık eğitim teknolojileriyle bilgiyi zamandan bağımsız bir şekilde öğretiyoruz. Böyle bir tabloda okullardan beklentiler ve eğitim paradigmaları da dönüşüm yaşıyor. Ayrıca okul kavramı, öğrenme alanı ve biçimi de değişti. Okullar sadece bilgi aktaran değil, bilgiyi beceriye dönüştüren ve bilginin deneyimlendiği yerler haline gelmek zorunda. Okulların temel görevi evrensel düşünen, bilgiyi sorgulayan ve problem çözme becerileri kazanan bireyler yetiştirmektir. Kaynakların açık hale gelmesiyle sınırlar ortadan kalkmış, eğitime entegre edilen ve devam eden dijital dönüşümle global vatandaşlık, dijital okuryazarlık, teknoloji üretimi, iletişim, yaratıcılık, inovasyon, sürekli öğrenme ve üretme gibi beceriler öne çıkıyor. Çünkü sadece bilgi tabanlı eğitim iş dünyasında karşılık bulamıyor. Bilgiyi üretime çeviren, bilgiyi ürün için kullananlar iş dünyasında ve hayatta başarıyı yakalayabiliyor. Burada önem verdiğimiz konu bilgiyi nerede kullanacağını bilen, bilgiyi toplumun faydasına sunabilen nesiller yetiştirmekte. Eğitim profesyonelleri olarak yenilikçi programlar geliştirerek öğrencilerimizi hayat başarısı yüksek bireyler olarak mezun etmeliyiz. Sürdürülebilir eğitim paradigmalarıyla geleceğin insanını yetiştirmeliyiz.

DÜNYA BECERİLERİ
Dünya becerileri bireye neler kazandırıyor? Bunun için nasıl projeler geliştiriyorsunuz?
Küresel vatandaşlığın kapısını açan anahtar kelime dünya becerileridir. 21. Yüzyıl becerileri için STEM, robotik gibi yenilikçi derslerle çocuklarımızı desteklemeliyiz. Öğrencilerimizi bilinmeyen geleceğe hazırlamak ve onlara kendilerini dönüştürebilecek beceriler kazandırmak zorundayız. Eleştirel düşünme, iletişim becerileri, sabır, yaratıcılık, sorun çözme, bilgi okuryazarlığı, iş birliği, dijital okuryazarlık, küresel farkındalık ve sosyal sorumluluk gibi dünya becerileri “sürdürülebilir küresel başarı” getirir. Bu da teknolojiyle birlikte mesleklerin bile değişeceği öngörülen geleceğe öğrencileri hazırlar. “Her çocuk özeldir” prensibiyle projeler üretiyoruz. Dijital dönüşüme karşı çocuklarımızı beceri odaklı yetiştirerek geleceğin iş gücüne hazırlıyoruz. Bilim, sanat, spor, teknoloji gibi alanlarda yetenekleri görünür kılarak ülkemize bir değer katmayı amaçlıyoruz. Çalıştığımız her kurum için bu vizyonla hareket ediyoruz. Öğrencilerimize dünya becerileri kazandıran alanlar ve fırsatlar yaratıyoruz.

KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ ÇÖZÜMLER VE LİDERLİK STRATEJİLERİ
Eğitim kurumlarına sunduğunuz hizmetler nelerdir?
Meslekte mottom Konfüçyüs’ün “Sevdiğin işi yaparsan, ömür boyu çalışmazsın” sözüdür. Çünkü severek yapılan iş başarıya götürüyor. Çalıştığımız kurumların marka hedeflerine ulaşmalarını sağlama ve markalara özel tasarladığımız yenilikçi programlarla eğitim ekosistemine değer kazandırma vizyonuyla ilerliyoruz. Bu nedenle dünyadaki eğitim disiplinlerini ve eğitim teknolojilerini yakından takip ediyor, bunları markasını büyütmek isteyen kurumlar için geliştirdiğimiz içeriklere entegre ediyoruz. Çözüm ortaklarımızla eğitim dünyasına yakından bakıyoruz. Eğitim sektöründe sürdürülebilir, yenilikçi, öğrenci odaklı, bilimsel, araştırmacı ve özgün projeler sunan bir markayız. Teknolojik platformlarla dijital çözümler ve hizmet içi eğitim hizmetleri de sunuyoruz. Türk eğitim sisteminde küresel insan yetiştirme idealiyle ilerliyoruz. Global eğilimler, yenilikçi eğitim programlarını zorunlu kılar. Bu da nitelikli okul anlamına gelir. Her öğrenci kendine özgü öğrenme stillerine sahip olduğundan kişiselleştirilmiş eğitim programları hazırlıyoruz. Geleceğin eğitimine hazırlamak üzere öğretmen eğitimlerine ağırlık veriyoruz. Sürdürülebilirlik üzerine projeler üretiyoruz. Öğrencilerimize; sanat, spor, bilim vs. gibi alanlarda potansiyellerini ortaya çıkaran profesyonel alanlar açıyoruz. Çalışma alanımız, okul öncesinden liseye kadar uzanıyor. Dijital dönüşüm ve 21. Yüzyıl becerilerinin kazandırılması için çalışmalarımızı bütüncül bir yaklaşımla ele alıyoruz.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BAŞARI ÖNEMLİ
Sürdürülebilirlik kavramı, hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Peki tüm sektörlerin hedeflediği sürdürülebilirlik kavramını eğitim alanında nasıl ele alıyorsunuz?
Eğitimde markalaşma adımlarından biri de sürdürülebilir başarıdır. Eğitim alanında sürdürülebilirlik, çok yönlü bir yaklaşımdır. Bunu çevresel, sosyal, ekonomik ve pedagojik boyutlarıyla ele alıyoruz. Eğitim kurumları, sürdürülebilir dünya için örnek olmalı ve öğrencilere çevresel sorumluluk kazandırarak geleceği güvence altına almalı. Öğrencilere daha iyi bir gelecek için sürdürülebilir bir yaşam tarzı benimsetmek, toplumsal bir görevdir. Eğitimde çeşitlilik ve kapsayıcılık sosyal, kaynak yönetimi ekonomik, çağın ihtiyaçlarına göre güncellenen ve öğrencilere 21. Yüzyıl becerileri kazandıran öğretim yaklaşımları da pedagojik sürdürülebilirliğin temel taşlarıdır. Sürdürülebilir başarıyı hedefleyen bir özel eğitim kurumu, BM’nin 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefiyle uyumlu projelerle hem küresel sorumluluğunu yerine getirir hem de imajını güçlendirir.

YÖNETİM STRATEJİLERİ MARKAYA ÖZELDİR
Bir eğitim kurumunun yönetim stratejileri nasıl geliştirilir?
Kurumun yönetim ve organizasyon yapısı çok kapsamlı ve iç içe gelişen bir süreçtir. “Gömleğin bir düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider” sözünden hareketle eğitimin tüm paydaşlarıyla amaca uygun ve dijital çağla uyumlu şekilde hareket edilmelidir. Her kurum farklı olduğu için yönetim stratejileri de değişkenlik gösterir. Okulun misyonu ve vizyonuna uygun olarak etkili yönetim stratejileri geliştirilir. Risk analizi, okulun tüm paydaşlarıyla etkili iletişim, öğretmen ve idari personelin sürekli eğitimi, veri odaklı karar alma / uygulama, geri bildirimler, teknoloji tabanlı performans değerlendirme, yenilikçi çözümler, liderlik becerileri ve inovatif yaklaşımlar gibi unsurlar, yönetim stratejilerinin belirlenmesinde ve geliştirilmesinde önemli kriterlerdir.

GELECEK SENARYOLARI VE ÖĞRENEN ÖĞRETMEN
Eğitim teknolojilerinin hızlı gelişimi ve yapay zekanın da etkisiyle öğretmenlerin rolü tartışılıyor. Gelecek senaryolarını nasıl yönetiyorsunuz?
Eğitim kurumları, gelişen teknolojiye bağlı olarak değişen ihtiyaçlara cevap vermek ve geleceğin eğitimini şimdiden şekillendirmek zorunda. Bu ihtiyaçlar geleneksel okul kavramını değiştirdi. Dijital dönüşümle zaman ve mekândan bağımsız esnek öğrenme, öğrenmeyi pekiştirmeye yönelik oyunlaştırma, dijital öğrenci performans analizi, eğitim materyallerinin dijitalleşmesi gibi teknoloji tabanlı ve öğrenci odaklı yaklaşımlar benimsendi. Öğrencilere kişiselleştirilmiş ve esnek öğrenme deneyimi yaşatan eğitim teknolojileri, “sürekli öğrenen öğretmen” anlayışını zorunlu kılmıştır. Yapay zekâ uygulamaları, derin öğrenme kavramını ortaya çıkartırken, bu tabloda öğretmenin rolü kritik bir öneme sahip. Her meslekte insanı devre dışı bırakacağından endişe edilen yapay zekanın eğitime katacağı avantajlar çok fazla. Ancak sezme gücü hala insana ait. Bu nedenle yapay zekanın, eğitim yardımcısı olarak kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmenler de kendilerini geliştirerek geleceğe hazırlanmalılar. Bu nedenle sürekli “öğrenen öğretmen” yaklaşımını benimsiyor, öğretmen akademileriyle dünyadaki gelişmelere paralel içerikte eğitimler sunuyoruz. Eğitimcilerin teknolojik gelişime ayak uydurarak kendilerini güncellemeleri için “öğretmen eğitimleri” kırmızı çizgimizdir. Aksi halde geleneksel bakış açısıyla akademik süreci yöneten markalar, dijital dönüşüm sürecine direnemezler. Eğitim kurumları geleceğin öncü kurumlarıdır. Eğitimde sınırlar yoktur. Dünya becerilerine uyum sağlayamayan özel eğitim kurumları rekabet koşullarında geride kalacaktır.

DEĞER KATIN, FARK YARATIN
Eğitimde başarıyı yakalamak isteyen kurumlara neler tavsiye edersiniz?
Marka imajı ve yönetimi, markaların kaderini belirliyor. Vizyoner bakış açısıyla marka olmayı başarmış, sektörde fark yaratan, eğitimde dijital çağa uyum sağlayan markalar, geleceğe yön verirken, yeni bir şey söylemeyen “markalar” ise yok olup gidecektir. Bu nedenle markalaşma sürecini tamamlamak ve hedef kitlenin ihtiyaçlarına göre aksiyonlar almak hem markayı güçlendirir hem de gelecek için fark yaratır.

 

> Eğitimde Marka Olmanın Anahtarı: Sürdürülebilirlik

Eğitim sektöründe 25 yıldır faaliyet gösteren Marka ve Yönetim Danışmanı Elif Çağlayan, eğitimde markalaşmaya dikkat çekti. Çağlayan, “Her özel okul ‘özel’ değildir” dedi ve ekledi: “Bilgi çağında sürdürülebilir gelişme odaklı yaklaşımlar, eğitim ekosistemine değer katar. Markalaşma vizyonuyla yenilikçi ve global çözümleri hayata geçiren kurumlar, dünya becerileriyle öğrencilerini geleceğe hazırlayarak sektörün öncüsü olur.”

elif_caglayan_mart_2025YENİLİK VE KALİTE
Türkiye’de özel okul sayısı her geçen gün artarken, velilerin beklentileri de yükseliyor. Böyle bir tabloda her özel okul “özel” midir? Eğitimde marka değeri inşa etmenin en önemli parametreleri nedir?
Eğitim; toplumların ekonomik, kültürel ve sosyal ilerlemesine katkıda bulunan çok önemli bir dinamiktir. Özellikle son yıllarda özel sektörün eğitimde artan rolü dikkat çekmektedir. Özel okullar, rekabetçi koşullar gereği eğitimde “kalite” kavramını ortaya çıkarmıştır. Kamuoyuyla paylaşılan veriler, özel sektördeki hızlı yükselişi gözler önüne seriyor. Resmî açıklamalara göre, Türkiye’de anaokulundan liseye kadar yaklaşık 14 bin özel okul bulunuyor. Bazı okullar sektörde iyi yerlere gelirken, bazılarının ise adı bile bilinmiyor ve bunlar yok olup gidiyor. Bu noktada “Her özel okul, marka okul mudur?” ya da “Her özel okul ‘özel’ midir?” sorusunu sormak zorundayız. Öğrencileri ve velileri markalarına çekmek isteyen özel okullar, rekabetçi piyasaya göre hareket etmeli. Sektörde farklılık gösteremeyen bir özel okul, ücret karşılığı eğitim sunan okul tanımının dışına çıkamaz. Rekabetin gerisinde kalmamanın en önemli anahtarı da “sürdürülebilir” yaklaşımlar ve dijital dönüşüm çağında yenilikçi çözümlerdir. Küreselleşen dünyada yenilikçi eğitim programları ve teknolojiler kullanmak rekabetçi pazarda fark yaratır. Bunun bir sonucu olarak gelen öğrenci başarıları, markaya bağlılığı ve güveni artırarak özel eğitim kurumunun modern ve öncü bir marka olarak algılanmasını sağlar. Bu bağlamda eğitimde marka değeri inşa etmenin en önemli parametrelerini, kalite, sürdürülebilirlik ve yenilikçi çözümler olarak özetlemek mümkün.

EĞİTİMDE DEĞİŞEN PARADİGMALAR
Eğitimde paradigma değişikliği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu keskin dönüşüm öğrencilere neler kazandırıyor?
Bir eğitimci olarak meslekte 25 yılı geride bırakırken, okulculuğun her aşamasında hizmet veriyorum. Mesleğim gereği ülkemizin 7 bölgesini gezerken, eğitim liderleriyle de sık sık bir araya geliyorum. Her bölgenin eğitim dinamiğine hâkim bir eğitimci olarak geleneksel eğitim paradigmalarıyla hareket eden kurumların, sadece sınav odaklı bir yaklaşım sergileyerek konuya bütüncül bakamadıklarını görüyorum. Bilim ve teknoloji alanındaki hızlı değişimler, eğitim sektöründe değişimi zaruri kılmıştır. Yani bu dönüşüm, bir ihtiyaçtan doğmuştur. Bu nedenle kişiselleştirilmiş eğitim programları, yeni dünya becerilerinin kazandırılması ve değer eğitimi, uluslararası ölçekte ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalı. Artık eğitim teknolojileriyle bilgiyi zamandan bağımsız bir şekilde öğretiyoruz. Böyle bir tabloda okullardan beklentiler ve eğitim paradigmaları da dönüşüm yaşıyor. Ayrıca okul kavramı, öğrenme alanı ve biçimi de değişti. Okullar sadece bilgi aktaran değil, bilgiyi beceriye dönüştüren ve bilginin deneyimlendiği yerler haline gelmek zorunda. Okulların temel görevi evrensel düşünen, bilgiyi sorgulayan ve problem çözme becerileri kazanan bireyler yetiştirmektir. Kaynakların açık hale gelmesiyle sınırlar ortadan kalkmış, eğitime entegre edilen ve devam eden dijital dönüşümle global vatandaşlık, dijital okuryazarlık, teknoloji üretimi, iletişim, yaratıcılık, inovasyon, sürekli öğrenme ve üretme gibi beceriler öne çıkıyor. Çünkü sadece bilgi tabanlı eğitim iş dünyasında karşılık bulamıyor. Bilgiyi üretime çeviren, bilgiyi ürün için kullananlar iş dünyasında ve hayatta başarıyı yakalayabiliyor. Burada önem verdiğimiz konu bilgiyi nerede kullanacağını bilen, bilgiyi toplumun faydasına sunabilen nesiller yetiştirmekte. Eğitim profesyonelleri olarak yenilikçi programlar geliştirerek öğrencilerimizi hayat başarısı yüksek bireyler olarak mezun etmeliyiz. Sürdürülebilir eğitim paradigmalarıyla geleceğin insanını yetiştirmeliyiz.

DÜNYA BECERİLERİ
Dünya becerileri bireye neler kazandırıyor? Bunun için nasıl projeler geliştiriyorsunuz?
Küresel vatandaşlığın kapısını açan anahtar kelime dünya becerileridir. 21. Yüzyıl becerileri için STEM, robotik gibi yenilikçi derslerle çocuklarımızı desteklemeliyiz. Öğrencilerimizi bilinmeyen geleceğe hazırlamak ve onlara kendilerini dönüştürebilecek beceriler kazandırmak zorundayız. Eleştirel düşünme, iletişim becerileri, sabır, yaratıcılık, sorun çözme, bilgi okuryazarlığı, iş birliği, dijital okuryazarlık, küresel farkındalık ve sosyal sorumluluk gibi dünya becerileri “sürdürülebilir küresel başarı” getirir. Bu da teknolojiyle birlikte mesleklerin bile değişeceği öngörülen geleceğe öğrencileri hazırlar. “Her çocuk özeldir” prensibiyle projeler üretiyoruz. Dijital dönüşüme karşı çocuklarımızı beceri odaklı yetiştirerek geleceğin iş gücüne hazırlıyoruz. Bilim, sanat, spor, teknoloji gibi alanlarda yetenekleri görünür kılarak ülkemize bir değer katmayı amaçlıyoruz. Çalıştığımız her kurum için bu vizyonla hareket ediyoruz. Öğrencilerimize dünya becerileri kazandıran alanlar ve fırsatlar yaratıyoruz.

KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ ÇÖZÜMLER VE LİDERLİK STRATEJİLERİ
Eğitim kurumlarına sunduğunuz hizmetler nelerdir?
Meslekte mottom Konfüçyüs’ün “Sevdiğin işi yaparsan, ömür boyu çalışmazsın” sözüdür. Çünkü severek yapılan iş başarıya götürüyor. Çalıştığımız kurumların marka hedeflerine ulaşmalarını sağlama ve markalara özel tasarladığımız yenilikçi programlarla eğitim ekosistemine değer kazandırma vizyonuyla ilerliyoruz. Bu nedenle dünyadaki eğitim disiplinlerini ve eğitim teknolojilerini yakından takip ediyor, bunları markasını büyütmek isteyen kurumlar için geliştirdiğimiz içeriklere entegre ediyoruz. Çözüm ortaklarımızla eğitim dünyasına yakından bakıyoruz. Eğitim sektöründe sürdürülebilir, yenilikçi, öğrenci odaklı, bilimsel, araştırmacı ve özgün projeler sunan bir markayız. Teknolojik platformlarla dijital çözümler ve hizmet içi eğitim hizmetleri de sunuyoruz. Türk eğitim sisteminde küresel insan yetiştirme idealiyle ilerliyoruz. Global eğilimler, yenilikçi eğitim programlarını zorunlu kılar. Bu da nitelikli okul anlamına gelir. Her öğrenci kendine özgü öğrenme stillerine sahip olduğundan kişiselleştirilmiş eğitim programları hazırlıyoruz. Geleceğin eğitimine hazırlamak üzere öğretmen eğitimlerine ağırlık veriyoruz. Sürdürülebilirlik üzerine projeler üretiyoruz. Öğrencilerimize; sanat, spor, bilim vs. gibi alanlarda potansiyellerini ortaya çıkaran profesyonel alanlar açıyoruz. Çalışma alanımız, okul öncesinden liseye kadar uzanıyor. Dijital dönüşüm ve 21. Yüzyıl becerilerinin kazandırılması için çalışmalarımızı bütüncül bir yaklaşımla ele alıyoruz.

SÜRDÜRÜLEBİLİR BAŞARI ÖNEMLİ
Sürdürülebilirlik kavramı, hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Peki tüm sektörlerin hedeflediği sürdürülebilirlik kavramını eğitim alanında nasıl ele alıyorsunuz?
Eğitimde markalaşma adımlarından biri de sürdürülebilir başarıdır. Eğitim alanında sürdürülebilirlik, çok yönlü bir yaklaşımdır. Bunu çevresel, sosyal, ekonomik ve pedagojik boyutlarıyla ele alıyoruz. Eğitim kurumları, sürdürülebilir dünya için örnek olmalı ve öğrencilere çevresel sorumluluk kazandırarak geleceği güvence altına almalı. Öğrencilere daha iyi bir gelecek için sürdürülebilir bir yaşam tarzı benimsetmek, toplumsal bir görevdir. Eğitimde çeşitlilik ve kapsayıcılık sosyal, kaynak yönetimi ekonomik, çağın ihtiyaçlarına göre güncellenen ve öğrencilere 21. Yüzyıl becerileri kazandıran öğretim yaklaşımları da pedagojik sürdürülebilirliğin temel taşlarıdır. Sürdürülebilir başarıyı hedefleyen bir özel eğitim kurumu, BM’nin 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefiyle uyumlu projelerle hem küresel sorumluluğunu yerine getirir hem de imajını güçlendirir.

YÖNETİM STRATEJİLERİ MARKAYA ÖZELDİR
Bir eğitim kurumunun yönetim stratejileri nasıl geliştirilir?
Kurumun yönetim ve organizasyon yapısı çok kapsamlı ve iç içe gelişen bir süreçtir. “Gömleğin bir düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider” sözünden hareketle eğitimin tüm paydaşlarıyla amaca uygun ve dijital çağla uyumlu şekilde hareket edilmelidir. Her kurum farklı olduğu için yönetim stratejileri de değişkenlik gösterir. Okulun misyonu ve vizyonuna uygun olarak etkili yönetim stratejileri geliştirilir. Risk analizi, okulun tüm paydaşlarıyla etkili iletişim, öğretmen ve idari personelin sürekli eğitimi, veri odaklı karar alma / uygulama, geri bildirimler, teknoloji tabanlı performans değerlendirme, yenilikçi çözümler, liderlik becerileri ve inovatif yaklaşımlar gibi unsurlar, yönetim stratejilerinin belirlenmesinde ve geliştirilmesinde önemli kriterlerdir.

GELECEK SENARYOLARI VE ÖĞRENEN ÖĞRETMEN
Eğitim teknolojilerinin hızlı gelişimi ve yapay zekanın da etkisiyle öğretmenlerin rolü tartışılıyor. Gelecek senaryolarını nasıl yönetiyorsunuz?
Eğitim kurumları, gelişen teknolojiye bağlı olarak değişen ihtiyaçlara cevap vermek ve geleceğin eğitimini şimdiden şekillendirmek zorunda. Bu ihtiyaçlar geleneksel okul kavramını değiştirdi. Dijital dönüşümle zaman ve mekândan bağımsız esnek öğrenme, öğrenmeyi pekiştirmeye yönelik oyunlaştırma, dijital öğrenci performans analizi, eğitim materyallerinin dijitalleşmesi gibi teknoloji tabanlı ve öğrenci odaklı yaklaşımlar benimsendi. Öğrencilere kişiselleştirilmiş ve esnek öğrenme deneyimi yaşatan eğitim teknolojileri, “sürekli öğrenen öğretmen” anlayışını zorunlu kılmıştır. Yapay zekâ uygulamaları, derin öğrenme kavramını ortaya çıkartırken, bu tabloda öğretmenin rolü kritik bir öneme sahip. Her meslekte insanı devre dışı bırakacağından endişe edilen yapay zekanın eğitime katacağı avantajlar çok fazla. Ancak sezme gücü hala insana ait. Bu nedenle yapay zekanın, eğitim yardımcısı olarak kullanılması gerektiğini düşünüyorum. Öğretmenler de kendilerini geliştirerek geleceğe hazırlanmalılar. Bu nedenle sürekli “öğrenen öğretmen” yaklaşımını benimsiyor, öğretmen akademileriyle dünyadaki gelişmelere paralel içerikte eğitimler sunuyoruz. Eğitimcilerin teknolojik gelişime ayak uydurarak kendilerini güncellemeleri için “öğretmen eğitimleri” kırmızı çizgimizdir. Aksi halde geleneksel bakış açısıyla akademik süreci yöneten markalar, dijital dönüşüm sürecine direnemezler. Eğitim kurumları geleceğin öncü kurumlarıdır. Eğitimde sınırlar yoktur. Dünya becerilerine uyum sağlayamayan özel eğitim kurumları rekabet koşullarında geride kalacaktır.

DEĞER KATIN, FARK YARATIN
Eğitimde başarıyı yakalamak isteyen kurumlara neler tavsiye edersiniz?
Marka imajı ve yönetimi, markaların kaderini belirliyor. Vizyoner bakış açısıyla marka olmayı başarmış, sektörde fark yaratan, eğitimde dijital çağa uyum sağlayan markalar, geleceğe yön verirken, yeni bir şey söylemeyen “markalar” ise yok olup gidecektir. Bu nedenle markalaşma sürecini tamamlamak ve hedef kitlenin ihtiyaçlarına göre aksiyonlar almak hem markayı güçlendirir hem de gelecek için fark yaratır.

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 28 Nisan 2025 17:06

Gösterim: 3875

Doç. Dr. Özgür Bolat - Eğitim Bilimci / Akademisyen / Parentwiser Kurucusu

ozgur_bolat_aralik_2025Doç Dr. Özgür Bolat, çok yönlü bir akademisyen olarak, Türkiye’de eğitim alanına önemli katkılar sunuyor. Araştırmaları, seminerleri, programlarıyla fark yaratan işlere imza atan Bolat, üzerinde fazla durulmayan konulara getirdiği yeni yaklaşım ve çözüm önerileriyle dikkat çekiyor. Başarı, ödül, ceza, övgü mutluluk gibi birçok kavramın Türkiye toplumundaki anlamına, karşılığına ve şifrelerine odaklanan çalışmalarıyla öne çıkan Bolat’ın Doğan Kitap’tan yayınlanan yeni kitabı ise “Hepiniz: Nasıl Mutlu Olursunuz?”. 12. Yılın Eğitimde Başarı Ödülleri’nde Yılın Eğitimci Akademisyeni Ödülü’nü alan Bolat ile, yeni çıkan kitabı ve dünden bugüne çalışmaları üzerine konuştuk.

Sayın Bolat, öncelikle bize eğitim yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?
Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladım. Ardından Türk Eğitim Vakfı ve Fulbright bursu ile Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde yüksek lisans yaptım. Daha sonra Cambridge Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde doktoramı tamamladım ve bu süreçte Massachusetts Institute of Technology’de bir yıl misafir doktora öğrencisi ve araştırmacı olarak bulundum. Bugün ise bilimsel çalışmalarım, kitaplarım, seminerlerim ve geliştirdiğim Parentwiser uygulaması ile ailelerin ve öğretmenlerin birey çocuk yetiştirmesine katkı sağlamaya çalışıyorum.

Size göre eğitim sistemimizin temel sorunları ve önerileriniz nelerdir?
Türkiye’de eğitim sisteminin sınav odaklılığı, ezbere dayalı yapısı, fırsat eşitsizliğinin artması ve öğretmenin statüsünün düşmesi hepimizin bildiği sorunlar. Ama ben daha büyük, daha köklü bir soruna dikkat çekmek istiyorum.
Asıl sorun şu: 2025 YKS’ye 2,6 milyon öğrenci girdi. Kontenjan 840 bin. Yani daha sınava girmeden öğrencilerin yüzde 67,2’si elenmiş durumda. Basit bir ifadeyle: 10 öğrenciden 7’si daha en başta dışarıda. Sadece 3’ü üniversiteye girebilir.
Peki “nitelikli” ve ilk tercihine girebilen öğrenciler? En prestijli bölümlere giren öğrenci sayısı, abartsak bile, 120 bin civarı. Bu da toplamın yaklaşık %4.6’sı.
İlk üç tercihine yerleşenlere bakalım: %12,77. Yani nitelikli üniversiteyi hedefleyen on binlerce genç aslında aynı dar boğaza sıkışmış durumda.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Her öğrenciyi sadece üniversiteye hazırlayan bir sistem artık çalışmıyor.
Üniversiteye giren öğrencilerin bile çok azı kaliteli bir eğitim alabiliyor; geri kalan büyük çoğunluk ise sistemde yönünü bulmakta zorlanıyor. 15–29 yaş grubunda NEET oranı yani “ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin” oranı tam %26. Yani her dört gençten biri eğitimde değil, işte değil; doğrudan işsizler ordusuna katılıyor. Bu yüzden iki kritik adımı atmalıyız.
İlk olarak, mesele akademik başarı değil; hayata hazırlık. Öğrencileri tek bir kulvara, yani sınav kulvarına mahkûm etmek yerine, onları 21. yüzyılın gerekli becerileriyle donatmalıyız: problem çözme, eleştirel düşünme, esneklik, iletişim, üretkenlik, dijital okuryazarlık gibi. Çocuğu güçlü kılacak olan şey sınav değil; donanımı.
İkinci olarak da Türkiye’de artık “orta seviye eleman” açığı var. Muslukçu, boyacı, elektrikçi, kaynakçı, duvar ustası gibi alanlarda ciddi bir eksiklik var ve bugün iyi bir duvar ustası ya da boyacı, ortalama bir avukattan, doktordan veya mühendisten daha fazla kazanabiliyor. Türkiye de tıpkı Avrupa gibi oldu: Nitelikli “orta seviye iş gücü” hem çok az hem de çok değerli.
Bu yüzden akademik olarak zayıf çocukları zorla üniversiteye göndermeye çalışıp yeni bir işsizler ordusu yaratmak yerine, onlara gerçekten hayatta işlerine yarayacak bir meslek ve beceri seti kazandırmamız gerekiyor.

YILIN EĞİTİMCİ AKADEMİSYEN ÖDÜLÜ
12. Yılın Eğitimde Başarı Ödülleri’nde Yılın Eğitimci Akademisyen ödülünü aldınız. Bu ödülle ilgili düşünceleriniz nedir?
On yıl önce Beni Ödülle Cezalandırma kitabımı yazdım. O kitapta kendi araştırmalarım yoktu. Sonraki yıllarda ödül ve övgü üzerine onlarca bilimsel çalışma yürüttüm ve bu bulguların önemli bir kısmını Beni Övgüyle Utandırma kitabımda paylaştım.
Araştırmalarım gösteriyor ki ödül ve övgünün riskleri, özellikle bizim gibi hiyerarşik ve kontrol odaklı toplumlarda çok daha yüksek. Örneğin Hollanda’da ebeveynlerin yaklaşık yüzde 30’u kişi odaklı övgü kullanıyor (“çok zekisin” gibi). Benim Türkiye’de yaptığım araştırmalar ise bu oranın yüzde 60’a çıktığını gösterdi. Ve biliyoruz ki kişi odaklı övgü, çocuğun risk almaktan kaçınmasına, hata yapmaktan korkmasına ve performansa dayalı bir özdeğer geliştirmesine yol açıyor.
Bulgularım sadece bununla da sınırlı değil. Ebeveynlerine daha az saygı duyan çocukların, ebeveynleri tarafından daha çok övüldüğünü ve daha çok ödül aldığını keşfettim. Yani övgü ve ödül, çoğu zaman ilişki zayıfladığında devreye giren bir kontrol aracı hâline geliyor.
Benzer şekilde, övgü ve ödül kullanmayan ama öğrencileriyle sıcak bir ilişki kuran öğretmenlerin sınıf yönetiminde çok daha etkili olduğunu buldum. İlişki güçlendikçe kontrol ihtiyacı azalıyor.
Bir başka bulgu ise şu: Ebeveynler, özgüveni düşük çocuklarını daha çok övüyor. Bu da çocuğa istemeden şu mesajı veriyor: “Sen yapamıyorsun, o yüzden seni cesaretlendirmeye çalışıyorum.” Yani övgü, destek gibi görünse de çocuğun kendini daha yetersiz hissetmesine yol açabiliyor.
Bu ve benzeri birçok bulguyu literatüre kazandırdım. Bu ödül, yaptığım çalışmaların hem bilimsel hem de toplumsal karşılığının görüldüğünü gösterdi bana. Bu da beni gerçekten çok mutlu etti. Bu katkıları görünür kıldığı için artı eğitim Dergisi’ne de teşekkür ediyorum.

Beni Ödülle Cezalandırma kitabınızda ödül konusunu ele alıyorsunuz. Türkiye’de ödül nasıl değerlendiriliyor? Sizin yaklaşımınız nedir? Aldığınız bu ödül sakıncalı mı?
Ödülü dört kategoriye ayırmak gerekir. Çünkü her ödül aynı psikolojik etkiye sahip değil.
1. Koşul olarak sunulan ödül
“Ödevini yaparsan bilgisayarla oynarsın.”
“Yemeğini yersen tatlı yiyebilirsin.”
Benim asıl karşı olduğum bu koşuldur ve risklidir. Çünkü:
• İçinde tehdit barındırır: Yapmazsan alamazsın.
• Çocuğun iradesini kırar.
• Davranışın gerçek nedenini görmezden gelir.
• Çocuğu iç motivasyondan uzaklaştırır.
• Çocuk kontrol edildiğini hisseder.
Bu tür ödül, genelde kısa vadede motivasyon artırabilir ama uzun vadede motivasyona zarar verir. Örneğin, kitap okutur ve kitap okumayı sevdirmekte çok etkili olmaz.
2. Tanıma/Onurlandırma ödülü
Bu tür ödüller, topluma katkıyı görünür kılmayı amaçlar. Benim aldığım ödül bu kategoriye giriyor. “Çabanı görüyoruz, katkı sağlıyorsun” mesajı verir. Koşula bağlı değildir, kişiyi manipüle etmez.
3. Seçme aracı olarak ödül
Bu tür ödüller insanlara aslında bir seçim kolaylığı sağlar. Tıpkı bir restoranın Michelin yıldızı alması gibi. Kişi bilmediği bir ortamda karar verirken, ödül almış bir yeri seçerek daha rahat ve güvenli bir tercih yapar.
4. Nörobilimde kullanılan “ödül” kavramı
Nörobilimde “ödül”, lezzetli yemek gibi haz uyandıran uyaranları tanımlamak için kullanılan teknik bir kavramdır. Bu, davranışı şart koşan ödüllerden tamamen farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır
Benim yaklaşımım net: Ödül, kısa vadede davranışı artırabilir; fakat uzun vadede çocuğun değerlerini, alışkanlıklarını ve içsel motivasyonunu çoğu zaman desteklemez. Çocuk yavaş yavaş şu mantığı geliştirir: “Bir şey yapıyorsam, karşılığında bir şey almalıyım.” Bu nedenle koşul olarak sunulan ödüle karşıyım. Ancak tanıma ve takdir amacı taşıyan, yani davranışı şartlandırmayan ödüller doğru kullanıldığında değerlidir.

ÖVÜLÜNCE UTANAN VAR MI?
Beni Övgüyle Utandırma kitabınızda ne anlatıyorsunuz? Övgü neden zararlı ve ne zaman zararlıdır?
Seminerlerde hep soruyorum: “Övülünce utanan var mı?” Salonun en az yüzde 30’u el kaldırıyor. O zaman ben sınıfta bir çocuğu övünce aslında onu motive etmiyorum, utandırıyorum.
Övgünün başka riskleri de vardır. Övgü çocuğun dikkatini kendi iç deneyiminden koparır, dışarıya çevirir. Çocuk işin kendisiyle değil, “Öğretmen/ailem beğenecek mi?” kaygısıyla ilgilenmeye başlar.
Ayrıca övgü ile büyüyen çocuk, övgüyü kaybetmemek için genelde riske girmez. Zor sorulara bulaşmaz, yeni şeyler denemez; çünkü hata yaparsa değer kaybedeceğini düşünür.
Diğer bir risk de şudur: “Sen sınıfın en zekisisin” denilen çocuk, o unvanı kaybetmemek için sürekli kaygı duyar. Övgü çocuğun omzuna görünmez bir yük bindirir: “Artık hep böyle olmak zorundayım.”
Ayrıca, çocuk “Ailem beni performansımdan dolayı seviyor” diye düşünebilir. Bu da koşulsuz kabulün zayıflamasına yol açar. Yani, mutsuzluğu artırır.

BOLAT’IN SON KİTABI DOĞAN KİTAP’TAN ÇIKTI
Son kitabınız “Hepiniz: Nasıl Mutlu Olursunuz?” Bu kitapta ne anlatıyorsunuz?
Mutluluğu bir termometreye benzetiyorum. Bir odanın içi soğuksa, amacımız termometrenin göstergesini yükseltmek olmamalı. Eğer hedef sadece bu olursa, termometreye saç kurutma makinesi tutarız ve dereceyi anında yükseltiriz. Oda hâlâ soğuktur ama termometre yüksek görünür. Bu yüzden mutluluğu hedef yaptıkça daha mutsuz oluyoruz. Doğrusu şu: Mutluluğu kovalamıyoruz ama mutluluğu artıran etkinlikleri tasarlıyoruz. “Bana ne iyi gelir?” ve “Beni ne besler?” sorularını yanıtlayarak. Örneğin, bize sohbet iyi geliyorsa, arkadaşlarımızla sohbet ediyoruz ve tamamen o ana odaklanıyoruz ve derinleşiyoruz. Mutluluk sonuç olarak ortaya çıkıyor.
Bilim da bu konuda net. Sonja Lyubomirsky’nin çalışmalarına göre mutluluğun yarısı düşüncelerimiz ve davranışlarımızla şekilleniyor. Yani mutluluk, elimizde. Ben bunu dört adımlı bir çerçeveyle anlatıyorum. İlk ikisi “mutlu olmak” ile ilgili; son ikisi “mutlu hissetmek” ile ilgili. İlk ikisinde mutluluk bir yaşam biçimi, son ikisinde bir duygu.
1. Değerlerini yaşa.
Kişi kendi değerlerini hatırladığında hem stres düşüyor hem mutluluk artıyor.
2. Anlam üret.
İnsanın Anlam Arayışı kitabında Viktor Frankl’ın gösterdiği gibi anlam bulan insan hem daha dayanıklı hem daha huzurlu.
3. Küçük pozitif anları artır.
Barbara Fredrickson’ın bulguları küçük pozitif duyguların bile psikolojik esnekliği artırdığını söylüyor. Büyük şeyler gerekmez.
4. Negatif duyguları yönet.
Bastırmak değil; fark etmek, adlandırmak ve yeniden çerçevelemek.
Sonuç basit ama güçlü: Mutluluk bir amaç değildir. Mutluluk, yaşam tarzımızın yan ürünüdür. Zaten bunu yıllarca önce Aristoteles söylemiş: Sadece değer ve anlam odaklı bir yaşam insana mutluluk getirir.

ÇOK SAYIDA OKUL PARENTWISER’I VELİLERİNE SUNUYOR
Parentwiser uygulamanız hangi ihtiyaçlardan doğdu? Uygulamayı kimler, nasıl kullanıyor?
Parentwiser, sahada yıllardır gördüğüm üç temel ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı:
1. Bilgi karmaşası: Ebeveynler çok fazla bilgiye maruz kalıyor ama hangisi bilimsel, hangisi değil karar vermekte zorlanıyor.
2. Süreklilik ihtiyacı: Tek seferlik seminerler ebeveynlik davranışını dönüştürmeye yetmiyor. Çünkü ebeveynlik, her gün yeniden karar vermeyi gerektiren dinamik bir süreç. Bu yüzden ebeveynin ihtiyacı olan şey, sadece bir kez dinlediği bilgi değil; elinin altında 7/24 ulaşabileceği, anında uygulayabileceği bir rehber.
3. Kişiselleştirme ihtiyacı: Her çocuk ve her aile farklı. Tek tip reçeteler işe yaramıyor. Çocuğa özgü tavsiyeler daha değerli oluyor.
Bu nedenle Parentwiser’ı bir dijital ebeveynlik okulu ve rehberi olarak tasarladık. Bugün pek çok okul Parentwiser’ı velilerine sunuyor. Çünkü okulda yaşanan problemlerin önemli bir kısmı evde başlıyor ve çözümün de ailede başlaması gerekiyor.
Uygulamada:
• Bilimsel araştırmalara dayalı kısa video ve metin dersler,
• Somut sorunlar için adım adım çözüm yolları,
• Ebeveynin kendini değerlendirebileceği ölçekler,
• Çocukla derin sohbeti destekleyen soru kartları yer alıyor.
En yoğun kullanıcılar, 2–18 yaş arası çocuğu olan ebeveynler. Ancak öğretmenler ve psikolojik danışmanlar da kendi eğitimlerinde Parentwiser’ı destek materyali olarak kullanıyor.
Amacımız çok net: Ebeveynleri bilgiyle, farkındalıkla ve uygulanabilir araçlarla güçlendirmek.
Çünkü iyi desteklenmiş bir ebeveyn, çocuğun hayatındaki en güçlü değişim aracıdır.

> ‘Mutluluk bir amaç değil, yaşam tarzımızın yan ürünüdür’

Doç. Dr. Özgür Bolat - Eğitim Bilimci / Akademisyen / Parentwiser Kurucusu

ozgur_bolat_aralik_2025Doç Dr. Özgür Bolat, çok yönlü bir akademisyen olarak, Türkiye’de eğitim alanına önemli katkılar sunuyor. Araştırmaları, seminerleri, programlarıyla fark yaratan işlere imza atan Bolat, üzerinde fazla durulmayan konulara getirdiği yeni yaklaşım ve çözüm önerileriyle dikkat çekiyor. Başarı, ödül, ceza, övgü mutluluk gibi birçok kavramın Türkiye toplumundaki anlamına, karşılığına ve şifrelerine odaklanan çalışmalarıyla öne çıkan Bolat’ın Doğan Kitap’tan yayınlanan yeni kitabı ise “Hepiniz: Nasıl Mutlu Olursunuz?”. 12. Yılın Eğitimde Başarı Ödülleri’nde Yılın Eğitimci Akademisyeni Ödülü’nü alan Bolat ile, yeni çıkan kitabı ve dünden bugüne çalışmaları üzerine konuştuk.

Sayın Bolat, öncelikle bize eğitim yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?
Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamladım. Ardından Türk Eğitim Vakfı ve Fulbright bursu ile Harvard Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde yüksek lisans yaptım. Daha sonra Cambridge Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde doktoramı tamamladım ve bu süreçte Massachusetts Institute of Technology’de bir yıl misafir doktora öğrencisi ve araştırmacı olarak bulundum. Bugün ise bilimsel çalışmalarım, kitaplarım, seminerlerim ve geliştirdiğim Parentwiser uygulaması ile ailelerin ve öğretmenlerin birey çocuk yetiştirmesine katkı sağlamaya çalışıyorum.

Size göre eğitim sistemimizin temel sorunları ve önerileriniz nelerdir?
Türkiye’de eğitim sisteminin sınav odaklılığı, ezbere dayalı yapısı, fırsat eşitsizliğinin artması ve öğretmenin statüsünün düşmesi hepimizin bildiği sorunlar. Ama ben daha büyük, daha köklü bir soruna dikkat çekmek istiyorum.
Asıl sorun şu: 2025 YKS’ye 2,6 milyon öğrenci girdi. Kontenjan 840 bin. Yani daha sınava girmeden öğrencilerin yüzde 67,2’si elenmiş durumda. Basit bir ifadeyle: 10 öğrenciden 7’si daha en başta dışarıda. Sadece 3’ü üniversiteye girebilir.
Peki “nitelikli” ve ilk tercihine girebilen öğrenciler? En prestijli bölümlere giren öğrenci sayısı, abartsak bile, 120 bin civarı. Bu da toplamın yaklaşık %4.6’sı.
İlk üç tercihine yerleşenlere bakalım: %12,77. Yani nitelikli üniversiteyi hedefleyen on binlerce genç aslında aynı dar boğaza sıkışmış durumda.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Her öğrenciyi sadece üniversiteye hazırlayan bir sistem artık çalışmıyor.
Üniversiteye giren öğrencilerin bile çok azı kaliteli bir eğitim alabiliyor; geri kalan büyük çoğunluk ise sistemde yönünü bulmakta zorlanıyor. 15–29 yaş grubunda NEET oranı yani “ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin” oranı tam %26. Yani her dört gençten biri eğitimde değil, işte değil; doğrudan işsizler ordusuna katılıyor. Bu yüzden iki kritik adımı atmalıyız.
İlk olarak, mesele akademik başarı değil; hayata hazırlık. Öğrencileri tek bir kulvara, yani sınav kulvarına mahkûm etmek yerine, onları 21. yüzyılın gerekli becerileriyle donatmalıyız: problem çözme, eleştirel düşünme, esneklik, iletişim, üretkenlik, dijital okuryazarlık gibi. Çocuğu güçlü kılacak olan şey sınav değil; donanımı.
İkinci olarak da Türkiye’de artık “orta seviye eleman” açığı var. Muslukçu, boyacı, elektrikçi, kaynakçı, duvar ustası gibi alanlarda ciddi bir eksiklik var ve bugün iyi bir duvar ustası ya da boyacı, ortalama bir avukattan, doktordan veya mühendisten daha fazla kazanabiliyor. Türkiye de tıpkı Avrupa gibi oldu: Nitelikli “orta seviye iş gücü” hem çok az hem de çok değerli.
Bu yüzden akademik olarak zayıf çocukları zorla üniversiteye göndermeye çalışıp yeni bir işsizler ordusu yaratmak yerine, onlara gerçekten hayatta işlerine yarayacak bir meslek ve beceri seti kazandırmamız gerekiyor.

YILIN EĞİTİMCİ AKADEMİSYEN ÖDÜLÜ
12. Yılın Eğitimde Başarı Ödülleri’nde Yılın Eğitimci Akademisyen ödülünü aldınız. Bu ödülle ilgili düşünceleriniz nedir?
On yıl önce Beni Ödülle Cezalandırma kitabımı yazdım. O kitapta kendi araştırmalarım yoktu. Sonraki yıllarda ödül ve övgü üzerine onlarca bilimsel çalışma yürüttüm ve bu bulguların önemli bir kısmını Beni Övgüyle Utandırma kitabımda paylaştım.
Araştırmalarım gösteriyor ki ödül ve övgünün riskleri, özellikle bizim gibi hiyerarşik ve kontrol odaklı toplumlarda çok daha yüksek. Örneğin Hollanda’da ebeveynlerin yaklaşık yüzde 30’u kişi odaklı övgü kullanıyor (“çok zekisin” gibi). Benim Türkiye’de yaptığım araştırmalar ise bu oranın yüzde 60’a çıktığını gösterdi. Ve biliyoruz ki kişi odaklı övgü, çocuğun risk almaktan kaçınmasına, hata yapmaktan korkmasına ve performansa dayalı bir özdeğer geliştirmesine yol açıyor.
Bulgularım sadece bununla da sınırlı değil. Ebeveynlerine daha az saygı duyan çocukların, ebeveynleri tarafından daha çok övüldüğünü ve daha çok ödül aldığını keşfettim. Yani övgü ve ödül, çoğu zaman ilişki zayıfladığında devreye giren bir kontrol aracı hâline geliyor.
Benzer şekilde, övgü ve ödül kullanmayan ama öğrencileriyle sıcak bir ilişki kuran öğretmenlerin sınıf yönetiminde çok daha etkili olduğunu buldum. İlişki güçlendikçe kontrol ihtiyacı azalıyor.
Bir başka bulgu ise şu: Ebeveynler, özgüveni düşük çocuklarını daha çok övüyor. Bu da çocuğa istemeden şu mesajı veriyor: “Sen yapamıyorsun, o yüzden seni cesaretlendirmeye çalışıyorum.” Yani övgü, destek gibi görünse de çocuğun kendini daha yetersiz hissetmesine yol açabiliyor.
Bu ve benzeri birçok bulguyu literatüre kazandırdım. Bu ödül, yaptığım çalışmaların hem bilimsel hem de toplumsal karşılığının görüldüğünü gösterdi bana. Bu da beni gerçekten çok mutlu etti. Bu katkıları görünür kıldığı için artı eğitim Dergisi’ne de teşekkür ediyorum.

Beni Ödülle Cezalandırma kitabınızda ödül konusunu ele alıyorsunuz. Türkiye’de ödül nasıl değerlendiriliyor? Sizin yaklaşımınız nedir? Aldığınız bu ödül sakıncalı mı?
Ödülü dört kategoriye ayırmak gerekir. Çünkü her ödül aynı psikolojik etkiye sahip değil.
1. Koşul olarak sunulan ödül
“Ödevini yaparsan bilgisayarla oynarsın.”
“Yemeğini yersen tatlı yiyebilirsin.”
Benim asıl karşı olduğum bu koşuldur ve risklidir. Çünkü:
• İçinde tehdit barındırır: Yapmazsan alamazsın.
• Çocuğun iradesini kırar.
• Davranışın gerçek nedenini görmezden gelir.
• Çocuğu iç motivasyondan uzaklaştırır.
• Çocuk kontrol edildiğini hisseder.
Bu tür ödül, genelde kısa vadede motivasyon artırabilir ama uzun vadede motivasyona zarar verir. Örneğin, kitap okutur ve kitap okumayı sevdirmekte çok etkili olmaz.
2. Tanıma/Onurlandırma ödülü
Bu tür ödüller, topluma katkıyı görünür kılmayı amaçlar. Benim aldığım ödül bu kategoriye giriyor. “Çabanı görüyoruz, katkı sağlıyorsun” mesajı verir. Koşula bağlı değildir, kişiyi manipüle etmez.
3. Seçme aracı olarak ödül
Bu tür ödüller insanlara aslında bir seçim kolaylığı sağlar. Tıpkı bir restoranın Michelin yıldızı alması gibi. Kişi bilmediği bir ortamda karar verirken, ödül almış bir yeri seçerek daha rahat ve güvenli bir tercih yapar.
4. Nörobilimde kullanılan “ödül” kavramı
Nörobilimde “ödül”, lezzetli yemek gibi haz uyandıran uyaranları tanımlamak için kullanılan teknik bir kavramdır. Bu, davranışı şart koşan ödüllerden tamamen farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır
Benim yaklaşımım net: Ödül, kısa vadede davranışı artırabilir; fakat uzun vadede çocuğun değerlerini, alışkanlıklarını ve içsel motivasyonunu çoğu zaman desteklemez. Çocuk yavaş yavaş şu mantığı geliştirir: “Bir şey yapıyorsam, karşılığında bir şey almalıyım.” Bu nedenle koşul olarak sunulan ödüle karşıyım. Ancak tanıma ve takdir amacı taşıyan, yani davranışı şartlandırmayan ödüller doğru kullanıldığında değerlidir.

ÖVÜLÜNCE UTANAN VAR MI?
Beni Övgüyle Utandırma kitabınızda ne anlatıyorsunuz? Övgü neden zararlı ve ne zaman zararlıdır?
Seminerlerde hep soruyorum: “Övülünce utanan var mı?” Salonun en az yüzde 30’u el kaldırıyor. O zaman ben sınıfta bir çocuğu övünce aslında onu motive etmiyorum, utandırıyorum.
Övgünün başka riskleri de vardır. Övgü çocuğun dikkatini kendi iç deneyiminden koparır, dışarıya çevirir. Çocuk işin kendisiyle değil, “Öğretmen/ailem beğenecek mi?” kaygısıyla ilgilenmeye başlar.
Ayrıca övgü ile büyüyen çocuk, övgüyü kaybetmemek için genelde riske girmez. Zor sorulara bulaşmaz, yeni şeyler denemez; çünkü hata yaparsa değer kaybedeceğini düşünür.
Diğer bir risk de şudur: “Sen sınıfın en zekisisin” denilen çocuk, o unvanı kaybetmemek için sürekli kaygı duyar. Övgü çocuğun omzuna görünmez bir yük bindirir: “Artık hep böyle olmak zorundayım.”
Ayrıca, çocuk “Ailem beni performansımdan dolayı seviyor” diye düşünebilir. Bu da koşulsuz kabulün zayıflamasına yol açar. Yani, mutsuzluğu artırır.

BOLAT’IN SON KİTABI DOĞAN KİTAP’TAN ÇIKTI
Son kitabınız “Hepiniz: Nasıl Mutlu Olursunuz?” Bu kitapta ne anlatıyorsunuz?
Mutluluğu bir termometreye benzetiyorum. Bir odanın içi soğuksa, amacımız termometrenin göstergesini yükseltmek olmamalı. Eğer hedef sadece bu olursa, termometreye saç kurutma makinesi tutarız ve dereceyi anında yükseltiriz. Oda hâlâ soğuktur ama termometre yüksek görünür. Bu yüzden mutluluğu hedef yaptıkça daha mutsuz oluyoruz. Doğrusu şu: Mutluluğu kovalamıyoruz ama mutluluğu artıran etkinlikleri tasarlıyoruz. “Bana ne iyi gelir?” ve “Beni ne besler?” sorularını yanıtlayarak. Örneğin, bize sohbet iyi geliyorsa, arkadaşlarımızla sohbet ediyoruz ve tamamen o ana odaklanıyoruz ve derinleşiyoruz. Mutluluk sonuç olarak ortaya çıkıyor.
Bilim da bu konuda net. Sonja Lyubomirsky’nin çalışmalarına göre mutluluğun yarısı düşüncelerimiz ve davranışlarımızla şekilleniyor. Yani mutluluk, elimizde. Ben bunu dört adımlı bir çerçeveyle anlatıyorum. İlk ikisi “mutlu olmak” ile ilgili; son ikisi “mutlu hissetmek” ile ilgili. İlk ikisinde mutluluk bir yaşam biçimi, son ikisinde bir duygu.
1. Değerlerini yaşa.
Kişi kendi değerlerini hatırladığında hem stres düşüyor hem mutluluk artıyor.
2. Anlam üret.
İnsanın Anlam Arayışı kitabında Viktor Frankl’ın gösterdiği gibi anlam bulan insan hem daha dayanıklı hem daha huzurlu.
3. Küçük pozitif anları artır.
Barbara Fredrickson’ın bulguları küçük pozitif duyguların bile psikolojik esnekliği artırdığını söylüyor. Büyük şeyler gerekmez.
4. Negatif duyguları yönet.
Bastırmak değil; fark etmek, adlandırmak ve yeniden çerçevelemek.
Sonuç basit ama güçlü: Mutluluk bir amaç değildir. Mutluluk, yaşam tarzımızın yan ürünüdür. Zaten bunu yıllarca önce Aristoteles söylemiş: Sadece değer ve anlam odaklı bir yaşam insana mutluluk getirir.

ÇOK SAYIDA OKUL PARENTWISER’I VELİLERİNE SUNUYOR
Parentwiser uygulamanız hangi ihtiyaçlardan doğdu? Uygulamayı kimler, nasıl kullanıyor?
Parentwiser, sahada yıllardır gördüğüm üç temel ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı:
1. Bilgi karmaşası: Ebeveynler çok fazla bilgiye maruz kalıyor ama hangisi bilimsel, hangisi değil karar vermekte zorlanıyor.
2. Süreklilik ihtiyacı: Tek seferlik seminerler ebeveynlik davranışını dönüştürmeye yetmiyor. Çünkü ebeveynlik, her gün yeniden karar vermeyi gerektiren dinamik bir süreç. Bu yüzden ebeveynin ihtiyacı olan şey, sadece bir kez dinlediği bilgi değil; elinin altında 7/24 ulaşabileceği, anında uygulayabileceği bir rehber.
3. Kişiselleştirme ihtiyacı: Her çocuk ve her aile farklı. Tek tip reçeteler işe yaramıyor. Çocuğa özgü tavsiyeler daha değerli oluyor.
Bu nedenle Parentwiser’ı bir dijital ebeveynlik okulu ve rehberi olarak tasarladık. Bugün pek çok okul Parentwiser’ı velilerine sunuyor. Çünkü okulda yaşanan problemlerin önemli bir kısmı evde başlıyor ve çözümün de ailede başlaması gerekiyor.
Uygulamada:
• Bilimsel araştırmalara dayalı kısa video ve metin dersler,
• Somut sorunlar için adım adım çözüm yolları,
• Ebeveynin kendini değerlendirebileceği ölçekler,
• Çocukla derin sohbeti destekleyen soru kartları yer alıyor.
En yoğun kullanıcılar, 2–18 yaş arası çocuğu olan ebeveynler. Ancak öğretmenler ve psikolojik danışmanlar da kendi eğitimlerinde Parentwiser’ı destek materyali olarak kullanıyor.
Amacımız çok net: Ebeveynleri bilgiyle, farkındalıkla ve uygulanabilir araçlarla güçlendirmek.
Çünkü iyi desteklenmiş bir ebeveyn, çocuğun hayatındaki en güçlü değişim aracıdır.

Son Güncelleme: Salı, 03 Şubat 2026 14:21

Gösterim: 2481

Şükrü NURÇİN
BİL Eğitim Kurumları Franchise Müdürü

sukru_nurcin_ocak_2025* BİL markasının eğitim sektöründe büyük bir marka değeri ve 30 yıllık köklü geçmişe dayanan bir başarı hikâyesi bulunmaktadır.
* Girişimcilik ve inovasyona dayalı eğitim modelimizi Türkiye’de ve dünyada daha fazla öğrencimize ulaştıracağız.
* 2025 yılında kolejlerimizin sayısını 50’ye, kurslarımızın sayısını 70’e çıkarmayı hedefliyoruz.
* BİL Koleji olarak franchise sürecimizi “kalite ve vizyon odaklı” bir yaklaşımla yönetiyoruz.

BİL Eğitim Kurumları açısından 2024 yılını değerlendirebilir misiniz? 2025 yılında kurumunuzun gelişimine yönelik hedefleriniz neler olacak?
BİL Eğitim Kurumlarında 2024 yılı oldukça verimli geçti. Akademik başarılarımız, uyguladığımız yenilikçi eğitim modelleri ve öğrenci odaklı projelerimizle hem ulusal hem de uluslararası arenada adımızı duyurduk. Özellikle LGS ve YKS gibi sınavlarda Türkiye genelinde elde ettiğimiz başarılar, eğitimde doğru bir strateji izlediğimizi gösteriyor.
İstanbul Aydın Üniversitesi akademisyenleri ve Strateji Geliştirme Kurulu onaylı çalışmalarımızla 2024 yılında, öğrencilerimizin akademik başarısını sadece sınav sonuçlarıyla değil, onların sosyal, kültürel ve girişimcilik becerileriyle de ölçtük. Bilimsel ölçme-değerlendirme yöntemlerimizle öğrenci gelişimlerini yakından takip ettik ve veli memnuniyetini her geçen gün artırdık. Aynı zamanda girişimcilik ve inovasyona dayalı eğitim modelimizi Türkiye’de ve dünyada daha fazla öğrencimize ulaştırmak istiyoruz. Eğitimde fark yaratmanın, ancak yenilikçi bir bakış açısıyla mümkün olduğunu biliyoruz. Bu yüzden dijitalleşme ve teknolojiye yatırım yapmayı sürdüreceğiz. Kodlama, yapay zekâ ve yaratıcı düşünce odaklı programlarımızla öğrencilerimize geleceğin dünyasına hazır bir altyapı sunuyoruz.
2025 yılı için hedefimiz, bu başarıları sürdürülebilir hale getirmek. Öğrencilerimize çok yönlü bir eğitim sunmaya devam ederken, franchise yapımızı daha da büyütmek istiyoruz. Yeni kampüsler açarak eğitimde erişilebilirliği artırmak ve daha fazla öğrenciye ulaşmak bizim için büyük bir öncelik olacak. Bunun yanında, öğrencilerimizin dünya vatandaşı olmasını sağlayacak yurtdışı eğitim fırsatlarını genişletmek ve girişimcilik odaklı projelerimizi yaygınlaştırmak da planlarımız arasında yer alıyor.

HEDEF 50 KOLEJ 70 KURS
Eğitim sektöründe büyüme modeli olarak franchise sistemi öne çıkıyor. Markanızın bu konuda politikası hakkında bilgi verebilir misiniz? Franchise modelinizin temel unsurları nelerdir? Franchise modelinizde nasıl bir büyüklüğe ulaştınız? Franchise yatırımcılarınıza sunduğunuz avantajlar nelerdir?
Franchise sistemi, eğitim sektöründe büyüme ve sürdürülebilirlik açısından oldukça etkili bir model. Biz, BİL Koleji olarak franchise sürecimizi “kalite ve vizyon odaklı” bir yaklaşımla yönetiyoruz. Bu modelin temel unsurları arasında, güçlü bir akademik altyapı, yenilikçi eğitim programları ve merkezden desteklenen sürekli gelişim süreçleri yer alıyor.
Franchise modelimizde yatırımcılarımıza birçok avantaj sunuyoruz. Öncelikle, İstanbul Aydın Üniversitesi akademisyenlerinden oluşan Bilim Kurulu ve Stratejik Danışma Kurulu onaylı içerikler, proje ve etkinliklerle ulusal ve uluslararası başarılarıyla tanınan bir markanın güvencesini sağlıyoruz. Eğitim ve operasyonel süreçlerde genel merkezin sunduğu danışmanlık hizmetleri, yatırımcıların doğru bir başlangıç yapmasını ve sürdürülebilir bir başarı elde etmesini mümkün kılıyor. Ayrıca, öğretmen eğitimlerinden dijital altyapı desteğine kadar birçok konuda sürekli destek sağlıyoruz.
Bugün Türkiye genelinde geniş bir franchise ağına sahibiz ve her geçen yıl yeni kampüslerle büyüyoruz.
Eğitimde öncü bir marka olarak, yerel dinamiklere uygun çözümler üretip franchise yatırımcılarımızın bölgesel rekabette öne çıkmalarına yardımcı oluyoruz. Güçlü vizyonumuzla kurduğumuz sistemimiz, özel okullara sağladığı avantajlarla dikkat çekmektedir. BİL Eğitim Kurumları bu avantajları her yıl arttırarak eğitim yatırımcılarına, değişen konjonktüre uygun imkânlar ve hizmetler sunmaktadır. BİL markasının eğitim sektöründe büyük bir marka değeri ve 30 yıllık köklü geçmişe dayanan bir başarı hikâyesi bulunmaktadır. Yatırımlarımızı sadece eğitime yaptığımız için bu konudaki deneyim ve tecrübelerimizi güçlü genel merkezimiz aracılığıyla eğitim yatırımcılarımızla paylaşıyoruz. İstanbul Aydın Üniversitesi ve Kıbrıs İlim Üniversitesi güçlü iş birliğinin büyük ölçüde güven verdiği eğitim yatırımcılarımızla BİL markasının eğitimde yenilikçi yaklaşımlarının uygulama alanlarını genişletiyoruz. Özellikle eğitim sektörüne yatırımın büyük risk taşıdığı ve eğitimde değişime ayak uyduramayan markaların kaybolduğu bu zamanda büyüme ivmesi gösteren bir kurum olarak gelişen eğitim trendlerini uygulayarak franchise sistemimizi sağlıyoruz. 2025 yılında kolejlerimizin sayısını 50’ye kurslarımızın sayısını 70’e çıkarmayı hedefliyoruz.

2025 yılı kayıt takviminiz ve bursluluk sınavlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?
2025 yılı kayıt takvimimiz, öğrencilerimizin ihtiyaçlarına ve eğitim takvimine uygun şekilde düzenlendi. Bursluluk sınavlarımız kolej ve kurslarımızda 11- 12 Ocak 2025 tarihlerinde yapıldı. Yoğun bir katılımla gerçekleşen sınavlarımızda hem öğrencilerimizin yeteneklerini değerlendirme hem de başarılı öğrencilere fırsat sunma amacı taşıyoruz. Bursluluk sınavlarımızda akademik başarıyı önceliklendirmekle birlikte, öğrencilerimizin yaratıcı düşünce, problem çözme ve sosyal becerilerini de göz önünde bulunduruyoruz. Böylece, öğrencilerimize çok yönlü bir eğitim fırsatı sunarken, ailelerin eğitim bütçesine de katkıda bulunuyoruz. Amacımız, 2025 yılında daha fazla öğrenciye kaliteli bir eğitim imkânı sunmak ve Türkiye genelindeki kampüslerimizde BİL Koleji farkını hissettirmek. Kayıt süreçlerimiz ocak ayı itibariyle başladı. Velilerimizin ve öğrencilerimizin yoğun ilgisi, hedeflerimize olan inancımızı güçlendiriyor. Eğitimde yenilikçi ve öncü bir marka olmanın getirdiği sorumlulukla, tüm süreçlerimizi titizlikle yönetmeye devam edeceğiz.

 

 

 

> ‘Dijitalleşme ve teknolojiye yatırım yapmayı sürdüreceğiz’

Şükrü NURÇİN
BİL Eğitim Kurumları Franchise Müdürü

sukru_nurcin_ocak_2025* BİL markasının eğitim sektöründe büyük bir marka değeri ve 30 yıllık köklü geçmişe dayanan bir başarı hikâyesi bulunmaktadır.
* Girişimcilik ve inovasyona dayalı eğitim modelimizi Türkiye’de ve dünyada daha fazla öğrencimize ulaştıracağız.
* 2025 yılında kolejlerimizin sayısını 50’ye, kurslarımızın sayısını 70’e çıkarmayı hedefliyoruz.
* BİL Koleji olarak franchise sürecimizi “kalite ve vizyon odaklı” bir yaklaşımla yönetiyoruz.

BİL Eğitim Kurumları açısından 2024 yılını değerlendirebilir misiniz? 2025 yılında kurumunuzun gelişimine yönelik hedefleriniz neler olacak?
BİL Eğitim Kurumlarında 2024 yılı oldukça verimli geçti. Akademik başarılarımız, uyguladığımız yenilikçi eğitim modelleri ve öğrenci odaklı projelerimizle hem ulusal hem de uluslararası arenada adımızı duyurduk. Özellikle LGS ve YKS gibi sınavlarda Türkiye genelinde elde ettiğimiz başarılar, eğitimde doğru bir strateji izlediğimizi gösteriyor.
İstanbul Aydın Üniversitesi akademisyenleri ve Strateji Geliştirme Kurulu onaylı çalışmalarımızla 2024 yılında, öğrencilerimizin akademik başarısını sadece sınav sonuçlarıyla değil, onların sosyal, kültürel ve girişimcilik becerileriyle de ölçtük. Bilimsel ölçme-değerlendirme yöntemlerimizle öğrenci gelişimlerini yakından takip ettik ve veli memnuniyetini her geçen gün artırdık. Aynı zamanda girişimcilik ve inovasyona dayalı eğitim modelimizi Türkiye’de ve dünyada daha fazla öğrencimize ulaştırmak istiyoruz. Eğitimde fark yaratmanın, ancak yenilikçi bir bakış açısıyla mümkün olduğunu biliyoruz. Bu yüzden dijitalleşme ve teknolojiye yatırım yapmayı sürdüreceğiz. Kodlama, yapay zekâ ve yaratıcı düşünce odaklı programlarımızla öğrencilerimize geleceğin dünyasına hazır bir altyapı sunuyoruz.
2025 yılı için hedefimiz, bu başarıları sürdürülebilir hale getirmek. Öğrencilerimize çok yönlü bir eğitim sunmaya devam ederken, franchise yapımızı daha da büyütmek istiyoruz. Yeni kampüsler açarak eğitimde erişilebilirliği artırmak ve daha fazla öğrenciye ulaşmak bizim için büyük bir öncelik olacak. Bunun yanında, öğrencilerimizin dünya vatandaşı olmasını sağlayacak yurtdışı eğitim fırsatlarını genişletmek ve girişimcilik odaklı projelerimizi yaygınlaştırmak da planlarımız arasında yer alıyor.

HEDEF 50 KOLEJ 70 KURS
Eğitim sektöründe büyüme modeli olarak franchise sistemi öne çıkıyor. Markanızın bu konuda politikası hakkında bilgi verebilir misiniz? Franchise modelinizin temel unsurları nelerdir? Franchise modelinizde nasıl bir büyüklüğe ulaştınız? Franchise yatırımcılarınıza sunduğunuz avantajlar nelerdir?
Franchise sistemi, eğitim sektöründe büyüme ve sürdürülebilirlik açısından oldukça etkili bir model. Biz, BİL Koleji olarak franchise sürecimizi “kalite ve vizyon odaklı” bir yaklaşımla yönetiyoruz. Bu modelin temel unsurları arasında, güçlü bir akademik altyapı, yenilikçi eğitim programları ve merkezden desteklenen sürekli gelişim süreçleri yer alıyor.
Franchise modelimizde yatırımcılarımıza birçok avantaj sunuyoruz. Öncelikle, İstanbul Aydın Üniversitesi akademisyenlerinden oluşan Bilim Kurulu ve Stratejik Danışma Kurulu onaylı içerikler, proje ve etkinliklerle ulusal ve uluslararası başarılarıyla tanınan bir markanın güvencesini sağlıyoruz. Eğitim ve operasyonel süreçlerde genel merkezin sunduğu danışmanlık hizmetleri, yatırımcıların doğru bir başlangıç yapmasını ve sürdürülebilir bir başarı elde etmesini mümkün kılıyor. Ayrıca, öğretmen eğitimlerinden dijital altyapı desteğine kadar birçok konuda sürekli destek sağlıyoruz.
Bugün Türkiye genelinde geniş bir franchise ağına sahibiz ve her geçen yıl yeni kampüslerle büyüyoruz.
Eğitimde öncü bir marka olarak, yerel dinamiklere uygun çözümler üretip franchise yatırımcılarımızın bölgesel rekabette öne çıkmalarına yardımcı oluyoruz. Güçlü vizyonumuzla kurduğumuz sistemimiz, özel okullara sağladığı avantajlarla dikkat çekmektedir. BİL Eğitim Kurumları bu avantajları her yıl arttırarak eğitim yatırımcılarına, değişen konjonktüre uygun imkânlar ve hizmetler sunmaktadır. BİL markasının eğitim sektöründe büyük bir marka değeri ve 30 yıllık köklü geçmişe dayanan bir başarı hikâyesi bulunmaktadır. Yatırımlarımızı sadece eğitime yaptığımız için bu konudaki deneyim ve tecrübelerimizi güçlü genel merkezimiz aracılığıyla eğitim yatırımcılarımızla paylaşıyoruz. İstanbul Aydın Üniversitesi ve Kıbrıs İlim Üniversitesi güçlü iş birliğinin büyük ölçüde güven verdiği eğitim yatırımcılarımızla BİL markasının eğitimde yenilikçi yaklaşımlarının uygulama alanlarını genişletiyoruz. Özellikle eğitim sektörüne yatırımın büyük risk taşıdığı ve eğitimde değişime ayak uyduramayan markaların kaybolduğu bu zamanda büyüme ivmesi gösteren bir kurum olarak gelişen eğitim trendlerini uygulayarak franchise sistemimizi sağlıyoruz. 2025 yılında kolejlerimizin sayısını 50’ye kurslarımızın sayısını 70’e çıkarmayı hedefliyoruz.

2025 yılı kayıt takviminiz ve bursluluk sınavlarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?
2025 yılı kayıt takvimimiz, öğrencilerimizin ihtiyaçlarına ve eğitim takvimine uygun şekilde düzenlendi. Bursluluk sınavlarımız kolej ve kurslarımızda 11- 12 Ocak 2025 tarihlerinde yapıldı. Yoğun bir katılımla gerçekleşen sınavlarımızda hem öğrencilerimizin yeteneklerini değerlendirme hem de başarılı öğrencilere fırsat sunma amacı taşıyoruz. Bursluluk sınavlarımızda akademik başarıyı önceliklendirmekle birlikte, öğrencilerimizin yaratıcı düşünce, problem çözme ve sosyal becerilerini de göz önünde bulunduruyoruz. Böylece, öğrencilerimize çok yönlü bir eğitim fırsatı sunarken, ailelerin eğitim bütçesine de katkıda bulunuyoruz. Amacımız, 2025 yılında daha fazla öğrenciye kaliteli bir eğitim imkânı sunmak ve Türkiye genelindeki kampüslerimizde BİL Koleji farkını hissettirmek. Kayıt süreçlerimiz ocak ayı itibariyle başladı. Velilerimizin ve öğrencilerimizin yoğun ilgisi, hedeflerimize olan inancımızı güçlendiriyor. Eğitimde yenilikçi ve öncü bir marka olmanın getirdiği sorumlulukla, tüm süreçlerimizi titizlikle yönetmeye devam edeceğiz.

 

 

 

Son Güncelleme: Çarşamba, 26 Şubat 2025 11:59

Gösterim: 1504


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.