Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların toplum ve eğitim hayatında pek çok problemle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Özellikle okul ortamında anlaşılamayan bu çocukların öğretmenleri tarafından dikkat eksikliği var, ilgisiz, asosyal gibi ifadelerle yaftalanabildiğini dile getiriyor.

TÜZDER (Tüm Üstün Zekâlılar Derneği), 2006 yılında fikirleri ortaya atılmış ve alt yapı çalışmaları başlamış, ancak 2011 yılından itibaren sahada aktif hizmet vermeye başlamış. Dernek, üstün zekâlı ve üstün yetenekli bireylerin tespiti ve okul öncesi dönemden başlayıp yükseköğretim sonuna kadar aile, toplum ve eğitim ortamlarında desteklenmesini, geliştirilmesini, eğitimlerinin zenginleştirilmesini, sosyo-kültürel etkinliklere katılımlarının sağlanmasını amaçlıyor.

TÜZDER’in kurulduğu günden beri üstün zekâlı çocuklarla ilgili sahada hizmet veren en aktif kuruluşlardan biri olduğunu söyleyen TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, “Derneğimiz, yapmış olduğu birçok çalışma ile üstün zekâlı ve dahi çocukların eğitiminde çığır açmaya devam etmektedir. Bu çalışmaları özetlemek gerekirse geçen yıl ilk defa kutladığımız 30 Mart Dahiler ve Üstün Zekâlılar Günü etkinliği Tüm Üstün Zekâlılar Derneği’nin (TÜZDER), Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte düzenlediği, Boğazhisar Eğitim Kurumları ve Hisar Intercontinental Hospital’ın katkılarıyla şekillenen program  “Geleceğimiz için Dahiler ve Üstün Zekâlıların Geleceği ” konusuyla kutladık. Ülkelerin geleceklerine yön veren üstün zekâlı ve dahi çocuklarında artık bir günü var. Bu etkinlikle ve 30 Mart tarihinde kutlamaya devam edeceğiz.” dedi.

Üstün zekâlı çocuklarla ilgili değerlendirme çalışmaları yaptıklarını kaydeden Coşkun sözlerine şöyle devam etti: “ 2012 yılında Boğazhisar Eğitim Kurumları ile birlikte gerçekleştirdiğimiz Enderun Projesi ile 50 üstün zekâlı ve dahi çocuğa tam zamanlı eğitim bursu sağlayarak onlara uygun eğitim fırsatı sunduk. 2013 yılında ise Enderun Projesinin devamı niteliğinde olan 100 çocuk projesi ile yine üstün zekâlı ve dahi çocuklara tam zamanlı eğitim fırsatı oluşturduk. Bu projelerin takibini üstün zekâlı çocuklara eğitim ortamı sunan ve müfredatını bu yönde zenginleştiren, Türkiye’de ilk defa üstünlere yönelik Gelişim Atölyelerini inşa eden Boğazhisar Eğitim Kurumları ile birlikte yürütmekteyiz.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUKLARI ÖĞRETMENLERİ FARK EDEMİYOR

Tüm Üstün Zekâlılar Derneği  (TÜZDER) Başkanı Tunahan CoşkunTunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların toplum ve eğitim hayatında pek çok problemle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Özellikle okul ortamında anlaşılamayan bu çocukların öğretmenleri tarafından dikkat eksikliği var, ilgisiz, asosyal gibi ifadelerle yaftalanabildiğini dile getiriyor. Bu konuda öncelikle ailelerin birtakım çalışmalar yapması gerektiğini vurgulayan Coşkun, “Aileler çocuklarının doğru bir şekilde tanılamalarını yaptırmalılar ve akabinde uygun eğitim ortamlarına dâhil etmeliler. Üstün zekâlı çocukların yaşadıkları en büyük problemlerden bir tanesi akran yönünden problem yaşamalarıdır. Bu noktada aileler çocuklarını üstün zekâlı çocukların bulunduğu ortamlara yani özel atölyelere dâhil etmeliler.” diyerek ailelerin üstün zekâlı çocuklarının sorunlarına çözüm getirmek için yapması gerekenlerden bahsetti.

Boğazhisar Eğitim Kurumlarında olduğu gibi zenginleştirilmiş bir eğitim müfredatı, üstün zekalıların ilgilerini çekecek Astronomi ve Gök Bilimi, Genetik, Zekâ ve Akıl Oyunları, Yazarlık, Gastronomi vb. atölye programları, bireysel takip sistemi var ise üstün zekâlıların normal zekâlı çocuklarla birlikte aynı sınıfta eğitim görmesinin problem yaratmayacağını ifade eden Coşkun, “Bütün bu çalışmalardan yoksun salt eğitimin verildiği ortamlarda karma eğitim çok büyük problemlere yol açmaktadır. Bize gelen tanılanmış 3000 civarındaki çocuk üzerinde fazlaca görme fırsatımız oldu.” diye konuştu.

“Üstün zekâlıların eğitim programında müfredat ve program kadar etkili olan hususlardan bir tanesinin de öğretmen tutum ve davranışlarıdır.” diyen Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocuklara eğitim veren öğretmenlerde bulunması gereken özellikleri şöyle sıralıyor: “Üstünlerin öğretmenleri duygusal ve empatik yönden onları anlayabilmelidir. Yenilikleri takip etmeli ve onları uyarlayabilmelidir. Alana ait donanımlı bir bilgiye sahip olmalı ki bu çocukları rahatça anlayabilsin. Esnek bir sınıf ortamı oluşturarak farklı eğitim yöntem ve tekniklerini kullanabilmeli. Farklılaştırma ve zenginleştirme konularında bilgi sahibi olmalı ve onları aktif olarak kullanabilmelidir.”

ÖĞRETMEN VE AİLELER İÇİN EĞİTİM DÜZENLİYORUZ

Üstün zekâlı çocukların ailelerine yönelik pek çok başlık altında eğitimler düzenlediklerini de söyleyen Tunahan Coşkun, İstanbul Aydın Üniversitesiyle birlikte öğretmenler ve aileler için ‘’Zekâ ve Akıl Oyunları Eğitmenliği’’ eğitimi düzenlediklerini belirtti.  Bu eğitimin TÜZDER’in en çok önem verdiği eğitimlerden bir tanesi olduğunu dile getiren Coşkun, “üstün zekâlı çocuklar için farklılaştırılmış eğitim programları düzenlemekteyiz. Yine bu dönem başlayacak olan 2 Aralık- 29 Aralık tarihleri arasında başvuruları olacak ve sınırlı kontenjanı olan atölye çalışmalarımız bulunuyor. İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA) ile İstanbul’un Avrupa Yakasında yer alan ve Sosyo-ekonomik bakımından dezavantajlı olan pilot ilçelerden tespit edilen üstün zekâlı çocuklarının eğitimi, bu çocukların ailesi ve öğretmenlerinin konuya yönelik bilinç düzeylerinin arttırılması ve gerekli alt yapı (atölye) hizmetlerinin oluşturularak toplumsal hayata aktif katkı sağlayan bireyler olmalarını sağlamayı hedefleyen bir proje çalışmasına da TÜZDER olarak imza attık. ” diye konuştu.

Coşkun, TÜZDER’in üstün zekâlı çocuklara hizmet veren kurumlara yönelik kurumsal danışmanlık faaliyetlerini yürüttüğünü de sözlerine ekledi.

ÜSTÜNLERİN EĞİTİMİ DEVLET POLİTİKASI OLMALI

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, son yıllarda yapılan çalışmalarla birlikte üstün zekâlıların eğitimi ile ilgili ciddi bir ivme kazanıldığını ancak bu çalışmaların yeterli olmadığını vurguluyor. Coşkun, “Özel sektör anlamında üstünlerin eğitimine dair çalışmalar olabilir ancak devlet bünyesinde yapılacak çalışmalar bu anlamda çok büyük önem taşımaktadır. Özellikle Üstün Yetenekli Bireyler Strateji ve Uygulama Planına göre yapılacak çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu plan ile üstünlerin eğitiminin bir devlet politikası haline gelmesi önemlidir. Çünkü ülkelerin ve milletlerin geleceği bu çocuklarların elinde şekillenecektir. Dünyada söz sahibi ülkelerin uygulamalarına baktığımızda üstünlerin eğitimi bir devlet politikası olarak sürdürülmektedir. Geçmişten beri yapılan portatif çalışmalar ile yol alınmış olsa bile kalıcı bir yol haritası maalesef çizilememiştir. Açılacak üç okul ancak dahi çocukların eğitim almasına karşılık gelebilir çünkü ülkemizde 2011 verilerine göre on bin sekiz yüz yedi üstün zekâlı çocuk bulunmaktadır. Kaldı ki tahmin edilen üstün zekâlı çocuk sayısı altı yüz kırk sekiz bin civarı. Dolayısıyla dahi çocuklar için yeterli ancak üstün zekâlılar için pek mümkün gözükmüyor.”  dedi.

ZEKÂ GELİŞTİRİLEBİLİR

Coşkun, zekâ ve yeteneğin birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirterek, “Üstün zekâlı olmak üstün yetenekli olmak değildir ya da tam tersi. Yani çok iyi piyano çalıyor ya da resim yapıyor olmanız üstün zekâlı olacağınız anlamına gelmiyor.” diyor.

Zekâ gelişebildiği gibi körelmesinin de mümkün olabildiğini söyleyen Coşkun şunları söylüyor: “TÜZDER bünyesinde yapılan bir çok tanılamada daha önce yapılmış zekâ testlerinde çocukların zekâ puanlarında düşüşler gözlemlenmiştir. Bunun yanında artış da mümkündür. Bununla ilgili yurt dışında yapılmış araştırmalar var. Ülkemizde ise geçen yıl ‟TÜZDER, İstanbul Aydın Üniversitesi ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle 3 devlet okulunda ve bir anaokulunda yürütülen proje kapsamında ilkokul 1. Sınıflara ve anaokuluna devam eden 80 öğrenciye uygulanan Zekâ ve Akıl oyunları atölye çalışmalarının öğrencilerin yetenek ve zekâ skorlarında ilerlemelere neden olduğu tespit edildi. Araştırma sonucunda zekâ ve akıl oyunları atölye çalışmasına katılan her öğrencinin farklı kazanımlar elde ettiği görüldü. Ön test ve son test değerlendirmelerinde tüm değişkenler dikkate alındığında: öğrencilerde Sözel alanda ortalama 6,8; Performans alanında ortalama 7,5 ve Tüm puan alanında ortalama 8 puan artışı olduğu gözlendi.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUK BEBEKKEN AŞIRI HAREKETLİ OLUYOR

Üstün zekâlı çocukların bebeklikten itibaren aşırı hareketlilik gösterdiğini ifade eden Coşkun, üstün zekâlı çocukların diğer özellikleri hakkında şu bilgileri verdi: “Anne-babayı erken tanıma ve gülerek bunu belli etme. Hassas bir bünyeye sahip olma; etiket, battaniye gibi ürünlere reaksiyon gösterme. Erken konuşmaya başlama; örneğin yaşıtları iki kelimeli cümleleri iki yaşında söyleyebilirken onlar bir yaşında söyleyebilirler.  Kendi başlarına okumayı öğrenebilir; ancak yazma konusunda bu kadar başarılı olamazlar çünkü kas gelişimleri aynı hızda devam etmez. Kelime hazineleri geniştir; kolay ezberleyip, ezberledikleri şeyleri hafızalarında uzun süre saklayabilirler. Karşısındaki insanların duygu ve düşüncelerini kolayca tahmin edebilirler. Liderlik yetenekleri üst düzeydedir. Rutin işlerden çabuk sıkılırlar ve işleri kendi bildikleri gibi yaparlar. Aşırı duygusal olabilirler. Kendilerinden daha büyük çocuklarla vakit geçirmek isterler. Kitaplara ve görme alanındaki nesnelere karşı aşırı ilgi duyarlar.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUĞA SAHİP AİLELERİN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların eğitiminde ailelerin dikkat etmesi gerekenleri üç maddede şöyle açıklıyor:

1) Akran zenginliği yani üstün çocukların kendisi gibi çocuklarla bir arada olması.

2) Zihinsel doygunluk bu genel ve özel alanlarda çocuklara donanımlı bir eğitim fırsatı sunulması.

3) Beceri odaklı eğitim; Çocuğun ilgi ve istidadına göre eğitim atölyeleri sunmak. Bütün bunları yanı sıra üstünlerin eğitiminde çocuğu anlamak ve çocuk olduğunu unutmamak en temek esaslardan birisi olmalıdır. Üstün olmak her şeyi muhteşem bir şekilde başarmak anlamına gelmez. Yine öğretmenlerin de üstün zekâlılarla ilgili bir eğitim geçmişinin olmasına dikkat edilmelidir.

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, “Üstün zekâlı çocuklar için farklılaştırılmış eğitim programları düzenlemekteyiz. Yine bu dönem başlayacak olan 2 Aralık- 29 Aralık tarihleri arasında başvuruları olacak ve sınırlı kontenjanı olan atölye çalışmalarımız bulunuyor.”  diyor.

> Üstün zekâlı çocukları öğretmenleri fark edemiyor

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların toplum ve eğitim hayatında pek çok problemle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Özellikle okul ortamında anlaşılamayan bu çocukların öğretmenleri tarafından dikkat eksikliği var, ilgisiz, asosyal gibi ifadelerle yaftalanabildiğini dile getiriyor.

TÜZDER (Tüm Üstün Zekâlılar Derneği), 2006 yılında fikirleri ortaya atılmış ve alt yapı çalışmaları başlamış, ancak 2011 yılından itibaren sahada aktif hizmet vermeye başlamış. Dernek, üstün zekâlı ve üstün yetenekli bireylerin tespiti ve okul öncesi dönemden başlayıp yükseköğretim sonuna kadar aile, toplum ve eğitim ortamlarında desteklenmesini, geliştirilmesini, eğitimlerinin zenginleştirilmesini, sosyo-kültürel etkinliklere katılımlarının sağlanmasını amaçlıyor.

TÜZDER’in kurulduğu günden beri üstün zekâlı çocuklarla ilgili sahada hizmet veren en aktif kuruluşlardan biri olduğunu söyleyen TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, “Derneğimiz, yapmış olduğu birçok çalışma ile üstün zekâlı ve dahi çocukların eğitiminde çığır açmaya devam etmektedir. Bu çalışmaları özetlemek gerekirse geçen yıl ilk defa kutladığımız 30 Mart Dahiler ve Üstün Zekâlılar Günü etkinliği Tüm Üstün Zekâlılar Derneği’nin (TÜZDER), Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte düzenlediği, Boğazhisar Eğitim Kurumları ve Hisar Intercontinental Hospital’ın katkılarıyla şekillenen program  “Geleceğimiz için Dahiler ve Üstün Zekâlıların Geleceği ” konusuyla kutladık. Ülkelerin geleceklerine yön veren üstün zekâlı ve dahi çocuklarında artık bir günü var. Bu etkinlikle ve 30 Mart tarihinde kutlamaya devam edeceğiz.” dedi.

Üstün zekâlı çocuklarla ilgili değerlendirme çalışmaları yaptıklarını kaydeden Coşkun sözlerine şöyle devam etti: “ 2012 yılında Boğazhisar Eğitim Kurumları ile birlikte gerçekleştirdiğimiz Enderun Projesi ile 50 üstün zekâlı ve dahi çocuğa tam zamanlı eğitim bursu sağlayarak onlara uygun eğitim fırsatı sunduk. 2013 yılında ise Enderun Projesinin devamı niteliğinde olan 100 çocuk projesi ile yine üstün zekâlı ve dahi çocuklara tam zamanlı eğitim fırsatı oluşturduk. Bu projelerin takibini üstün zekâlı çocuklara eğitim ortamı sunan ve müfredatını bu yönde zenginleştiren, Türkiye’de ilk defa üstünlere yönelik Gelişim Atölyelerini inşa eden Boğazhisar Eğitim Kurumları ile birlikte yürütmekteyiz.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUKLARI ÖĞRETMENLERİ FARK EDEMİYOR

Tüm Üstün Zekâlılar Derneği  (TÜZDER) Başkanı Tunahan CoşkunTunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların toplum ve eğitim hayatında pek çok problemle karşı karşıya kaldığını söylüyor. Özellikle okul ortamında anlaşılamayan bu çocukların öğretmenleri tarafından dikkat eksikliği var, ilgisiz, asosyal gibi ifadelerle yaftalanabildiğini dile getiriyor. Bu konuda öncelikle ailelerin birtakım çalışmalar yapması gerektiğini vurgulayan Coşkun, “Aileler çocuklarının doğru bir şekilde tanılamalarını yaptırmalılar ve akabinde uygun eğitim ortamlarına dâhil etmeliler. Üstün zekâlı çocukların yaşadıkları en büyük problemlerden bir tanesi akran yönünden problem yaşamalarıdır. Bu noktada aileler çocuklarını üstün zekâlı çocukların bulunduğu ortamlara yani özel atölyelere dâhil etmeliler.” diyerek ailelerin üstün zekâlı çocuklarının sorunlarına çözüm getirmek için yapması gerekenlerden bahsetti.

Boğazhisar Eğitim Kurumlarında olduğu gibi zenginleştirilmiş bir eğitim müfredatı, üstün zekalıların ilgilerini çekecek Astronomi ve Gök Bilimi, Genetik, Zekâ ve Akıl Oyunları, Yazarlık, Gastronomi vb. atölye programları, bireysel takip sistemi var ise üstün zekâlıların normal zekâlı çocuklarla birlikte aynı sınıfta eğitim görmesinin problem yaratmayacağını ifade eden Coşkun, “Bütün bu çalışmalardan yoksun salt eğitimin verildiği ortamlarda karma eğitim çok büyük problemlere yol açmaktadır. Bize gelen tanılanmış 3000 civarındaki çocuk üzerinde fazlaca görme fırsatımız oldu.” diye konuştu.

“Üstün zekâlıların eğitim programında müfredat ve program kadar etkili olan hususlardan bir tanesinin de öğretmen tutum ve davranışlarıdır.” diyen Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocuklara eğitim veren öğretmenlerde bulunması gereken özellikleri şöyle sıralıyor: “Üstünlerin öğretmenleri duygusal ve empatik yönden onları anlayabilmelidir. Yenilikleri takip etmeli ve onları uyarlayabilmelidir. Alana ait donanımlı bir bilgiye sahip olmalı ki bu çocukları rahatça anlayabilsin. Esnek bir sınıf ortamı oluşturarak farklı eğitim yöntem ve tekniklerini kullanabilmeli. Farklılaştırma ve zenginleştirme konularında bilgi sahibi olmalı ve onları aktif olarak kullanabilmelidir.”

ÖĞRETMEN VE AİLELER İÇİN EĞİTİM DÜZENLİYORUZ

Üstün zekâlı çocukların ailelerine yönelik pek çok başlık altında eğitimler düzenlediklerini de söyleyen Tunahan Coşkun, İstanbul Aydın Üniversitesiyle birlikte öğretmenler ve aileler için ‘’Zekâ ve Akıl Oyunları Eğitmenliği’’ eğitimi düzenlediklerini belirtti.  Bu eğitimin TÜZDER’in en çok önem verdiği eğitimlerden bir tanesi olduğunu dile getiren Coşkun, “üstün zekâlı çocuklar için farklılaştırılmış eğitim programları düzenlemekteyiz. Yine bu dönem başlayacak olan 2 Aralık- 29 Aralık tarihleri arasında başvuruları olacak ve sınırlı kontenjanı olan atölye çalışmalarımız bulunuyor. İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA) ile İstanbul’un Avrupa Yakasında yer alan ve Sosyo-ekonomik bakımından dezavantajlı olan pilot ilçelerden tespit edilen üstün zekâlı çocuklarının eğitimi, bu çocukların ailesi ve öğretmenlerinin konuya yönelik bilinç düzeylerinin arttırılması ve gerekli alt yapı (atölye) hizmetlerinin oluşturularak toplumsal hayata aktif katkı sağlayan bireyler olmalarını sağlamayı hedefleyen bir proje çalışmasına da TÜZDER olarak imza attık. ” diye konuştu.

Coşkun, TÜZDER’in üstün zekâlı çocuklara hizmet veren kurumlara yönelik kurumsal danışmanlık faaliyetlerini yürüttüğünü de sözlerine ekledi.

ÜSTÜNLERİN EĞİTİMİ DEVLET POLİTİKASI OLMALI

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, son yıllarda yapılan çalışmalarla birlikte üstün zekâlıların eğitimi ile ilgili ciddi bir ivme kazanıldığını ancak bu çalışmaların yeterli olmadığını vurguluyor. Coşkun, “Özel sektör anlamında üstünlerin eğitimine dair çalışmalar olabilir ancak devlet bünyesinde yapılacak çalışmalar bu anlamda çok büyük önem taşımaktadır. Özellikle Üstün Yetenekli Bireyler Strateji ve Uygulama Planına göre yapılacak çalışmalar büyük önem taşımaktadır. Bu plan ile üstünlerin eğitiminin bir devlet politikası haline gelmesi önemlidir. Çünkü ülkelerin ve milletlerin geleceği bu çocuklarların elinde şekillenecektir. Dünyada söz sahibi ülkelerin uygulamalarına baktığımızda üstünlerin eğitimi bir devlet politikası olarak sürdürülmektedir. Geçmişten beri yapılan portatif çalışmalar ile yol alınmış olsa bile kalıcı bir yol haritası maalesef çizilememiştir. Açılacak üç okul ancak dahi çocukların eğitim almasına karşılık gelebilir çünkü ülkemizde 2011 verilerine göre on bin sekiz yüz yedi üstün zekâlı çocuk bulunmaktadır. Kaldı ki tahmin edilen üstün zekâlı çocuk sayısı altı yüz kırk sekiz bin civarı. Dolayısıyla dahi çocuklar için yeterli ancak üstün zekâlılar için pek mümkün gözükmüyor.”  dedi.

ZEKÂ GELİŞTİRİLEBİLİR

Coşkun, zekâ ve yeteneğin birbirinden farklı kavramlar olduğunu belirterek, “Üstün zekâlı olmak üstün yetenekli olmak değildir ya da tam tersi. Yani çok iyi piyano çalıyor ya da resim yapıyor olmanız üstün zekâlı olacağınız anlamına gelmiyor.” diyor.

Zekâ gelişebildiği gibi körelmesinin de mümkün olabildiğini söyleyen Coşkun şunları söylüyor: “TÜZDER bünyesinde yapılan bir çok tanılamada daha önce yapılmış zekâ testlerinde çocukların zekâ puanlarında düşüşler gözlemlenmiştir. Bunun yanında artış da mümkündür. Bununla ilgili yurt dışında yapılmış araştırmalar var. Ülkemizde ise geçen yıl ‟TÜZDER, İstanbul Aydın Üniversitesi ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü işbirliğiyle 3 devlet okulunda ve bir anaokulunda yürütülen proje kapsamında ilkokul 1. Sınıflara ve anaokuluna devam eden 80 öğrenciye uygulanan Zekâ ve Akıl oyunları atölye çalışmalarının öğrencilerin yetenek ve zekâ skorlarında ilerlemelere neden olduğu tespit edildi. Araştırma sonucunda zekâ ve akıl oyunları atölye çalışmasına katılan her öğrencinin farklı kazanımlar elde ettiği görüldü. Ön test ve son test değerlendirmelerinde tüm değişkenler dikkate alındığında: öğrencilerde Sözel alanda ortalama 6,8; Performans alanında ortalama 7,5 ve Tüm puan alanında ortalama 8 puan artışı olduğu gözlendi.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUK BEBEKKEN AŞIRI HAREKETLİ OLUYOR

Üstün zekâlı çocukların bebeklikten itibaren aşırı hareketlilik gösterdiğini ifade eden Coşkun, üstün zekâlı çocukların diğer özellikleri hakkında şu bilgileri verdi: “Anne-babayı erken tanıma ve gülerek bunu belli etme. Hassas bir bünyeye sahip olma; etiket, battaniye gibi ürünlere reaksiyon gösterme. Erken konuşmaya başlama; örneğin yaşıtları iki kelimeli cümleleri iki yaşında söyleyebilirken onlar bir yaşında söyleyebilirler.  Kendi başlarına okumayı öğrenebilir; ancak yazma konusunda bu kadar başarılı olamazlar çünkü kas gelişimleri aynı hızda devam etmez. Kelime hazineleri geniştir; kolay ezberleyip, ezberledikleri şeyleri hafızalarında uzun süre saklayabilirler. Karşısındaki insanların duygu ve düşüncelerini kolayca tahmin edebilirler. Liderlik yetenekleri üst düzeydedir. Rutin işlerden çabuk sıkılırlar ve işleri kendi bildikleri gibi yaparlar. Aşırı duygusal olabilirler. Kendilerinden daha büyük çocuklarla vakit geçirmek isterler. Kitaplara ve görme alanındaki nesnelere karşı aşırı ilgi duyarlar.”

ÜSTÜN ZEKÂLI ÇOCUĞA SAHİP AİLELERİN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, üstün zekâlı çocukların eğitiminde ailelerin dikkat etmesi gerekenleri üç maddede şöyle açıklıyor:

1) Akran zenginliği yani üstün çocukların kendisi gibi çocuklarla bir arada olması.

2) Zihinsel doygunluk bu genel ve özel alanlarda çocuklara donanımlı bir eğitim fırsatı sunulması.

3) Beceri odaklı eğitim; Çocuğun ilgi ve istidadına göre eğitim atölyeleri sunmak. Bütün bunları yanı sıra üstünlerin eğitiminde çocuğu anlamak ve çocuk olduğunu unutmamak en temek esaslardan birisi olmalıdır. Üstün olmak her şeyi muhteşem bir şekilde başarmak anlamına gelmez. Yine öğretmenlerin de üstün zekâlılarla ilgili bir eğitim geçmişinin olmasına dikkat edilmelidir.

TÜZDER Başkanı Tunahan Coşkun, “Üstün zekâlı çocuklar için farklılaştırılmış eğitim programları düzenlemekteyiz. Yine bu dönem başlayacak olan 2 Aralık- 29 Aralık tarihleri arasında başvuruları olacak ve sınırlı kontenjanı olan atölye çalışmalarımız bulunuyor.”  diyor.

Son Güncelleme: Cumartesi, 21 Aralık 2013 09:33

Gösterim: 6410

İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Serap Emir, “Üstün zekalı ve üstün yeteneklilerin eğitimindeki başarı,  öğretmenlerin niteliğine bağlı” diyor.

İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Serap Emir'le Üstün zekalı ve üstün yeteneklilerin eğitimini konuştuk

Üstün Zekâlılar Öğretmenliği bölümü hakkında bilgi alabilir miyiz? Üniversitenizde ne zaman kuruldu, bu alanda her yıl kaç mezun veriyorsunuz?

Türkiye’de ilk kez 2002-2003 öğretim yılında, İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi’nde Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Prof. Dr. Ümit Davaslıgil’in çaba ve gayretleriyle kurulmuş olup, eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlamıştır. Anabilim dalımızda 5 öğretim üyesi, 1 öğretim görevlisi ve 3 araştırma görevlisi görev yapmaktadır. Ekim 2002’de Ana Bilim Dalımızda, ‘Üstün Zekâlılar Öğretmenliği’ adı altında lisans programı, 2003-2004 eğitim öğretim yılından itibaren Yüksek Lisans, 2006-2007 yılından itibaren de Doktora Programına öğrenci alınmaya başlanmıştır. İlk kurulduğu yıllarda yılda 25 mezun vermekteydik. Daha sonra YÖK tarafından kontenjanımız artırılmış olup her yıl anabilim dalımızdan 40 öğrenci mezun olmaktadır.

Türkiye’de başka hangi üniversitelerde Üstün Zekâlılar Öğretmenliği alanında eğitim veriliyor?

Türkiye’de İstanbul üniversitesi ve Maltepe üniversitesinde 4 yıllık lisans düzeyinde öğretmen yetiştirmeye yönelik programlar bulunmaktadır. İstanbul Üniversitesi ve Anadolu üniversitesinde lisansüstü düzeyde öğretim yapılmaktadır.

Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocukların eğitiminde öğretmenin rolü nedir? Neden bu alanda özel eğitim almış öğretmenlere ihtiyaç var?

Üstün yetenekli çocuklar eğer uygun imkanlarla eğitilmezse, gerekli önlemler alınmazsa çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir. Bu nedenle öğrenme güçlüğü çekenler kadar, üstün zekâlı çocukların eğitiminde de ayrı bir program uygulamak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.  Çünkü öğrenme güç ve yeteneği üstün olan çocuklar için yetersiz bir öğrenme programı uygulamak sadece onları olumsuz davranışlara yöneltmekle kalmaz, hem çocukların sınıftan dışlanmasına, öğrenme merak ve ilgisinin azalmasına sebebiyet verecektir. Toplum için çok değerli ve önemli olan üstün zekalı ve üstün yetenekli kişilerin, topluma kazandırılması dikkatli ve iyi tasarlanmış bir eğitimle mümkündür. Bu alandaki başarı ise, bu hizmetli sağlayacak olan personelin, dolayısıyla da öğretmenlerin niteliğine bağlıdır.

İHTİYAÇLARI KARŞILANMAZSA MUTSUZ OLURLAR

Üstün zekâlı ve yetenekli çocuklara eğitim veren öğretmenlerin yaşadığı sorunlar neler olmaktadır? Bu çocuklara eğitim verilirken dikkat edilmesi gereken noktaları paylaşır mısınız?

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrencilerin ihtiyaçları karşılanmazsa sınıf içerisinde mutsuzluklar yaşar. Çünkü çocuklar geleneksel okullarda ve normal sınıflarda, çok soru sormaları, kuralları, yöntemleri sorgulamaları ve çalışmalarını herkesten önce bitirmeleri nedeniyle, problemli bir çocuk durumuna gelebilirler ya da tamamen öğrenme istekleri kırılarak sınıfın başarısız öğrencisi durumuna gelebilirler. Hatta derslerde sıkıldıkları için düzeni bozan, ya da tam aksi duruma tepki göstermeden az çabayla başarılı olan, ama gerçek potansiyellerinden daha düşük performans gösteren bireyler haline gelebilirler. Bütün bunlara dayanarak öğretmenlerin bu çocukların ihtiyaçlarına cevap verebilmeleri için şu noktalara dikkat etmesi gerekir. Öğrencileri teşvik etmek ve hareket serbestliği sağlamaktır. Üstün zekâlıların, aşırı merak, yüksek motivasyon araştırma, orijinal fikirler üretme, duyarlılık, problem çözme ve yaşıtlarından daha önce öğrenme yetenekleri göz önüne alındığında, teşvik edici ve hareket serbestliği sağlamalıdır. Öğrencilerin yeteneklerini geliştirmek ve yetenekli öğrencilere uygun eğitimi vermek farklı şeylerdir. Yetenekli öğrenciler değişik ilgi alanlarına; öğrenme hızlarına ve derinliklerine uygun öğrenim yaşantılarına gereksinim duyarlar. Bu çocuklara uygulanacak programlar ezberleme ve bilgi edinmenin ötesinde düşünme becerilerini geliştirme ve edindikleri bilgiyi işleme fırsatı sağlamalıdır. Üstün yetenekli bireylerin yetenek, ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için büyük görev öğretmenlere düşmektedir. Bu çocuklara öğretmenlik yapacak kişilerin, öncelikle üstün yetenekliler, gelişim ve karakteristik özellikleri, tipleri, yaş grupları ve yeteneklerine göre ihtiyaçlarını bilmesi gerekmektedir. Buna yönelik program hazırlayıp uygulamalıdır. Üst düzey düşünme becerilerinin gelişimine ve uygulamasına olanak tanımalı, bilgiyi keşfedebilmeye, bilginin önemli bir değer olduğunu anlamaya olanak tanımalıdır. Bireyin kendini anlamasına ve diğer kişilerle, kurumlarla iletişim kurma becerisini geliştirebilmelerine uygun fırsatlar sağlamalıdır. Diğer kişilerle, ilişki kurma becerisini geliştirebilmelerine katkı vermelidir.

HER YÜZ ÇOCUKTAN EN AZ İKİSİ ÜSTÜN YETENEKLİ

Zekâ, üstün zekâ ve üstün yetenek kavramlarını açıklar mısınız? 

Zekâ; kişinin çevreye uyum sağlama, kendi kendine sorun çözme, etkili öğrenme, öğrenilenleri hatırda tutma, neden-sonuç ilişkisi kurma, mantıklı düşünme ve soyutlama olarak tanımlanmıştır. Zekâ insanın yaptığı her şeydir. Doğuştan sahip olduğumuz, öğrenme, beslenme, çevreyle etkileşim, soyut düşünme, somut ve soyut arasındaki ilişkiyi kavrayabilme ve kalıtımla gelen özellikler olarak tanımlanabilir.

Zekâ dağılım eğrisinin bir ucunda zekâ geriliği gösteren kişiler yer alırken diğer ucunda ise üstün zekâlı kişiler yer almaktadır. Toplumu oluşturan kişilerin ancak %2′lik bir bölümü 130 ve üstündeki IQ derecesine sahiptir. IQ derecesi 140′ın üzerine çıkıldığında bu oran % 0,2 ye düşmektedir. Üstün zekâ; his ve duygular, düşünme ile sezgi ve ilham gibi beyin fonksiyonlarının yüksek düzeyde ve hızlı bir şekilde beraber çalışmasının sonucunda ortay çıkar. Bu fonksiyonlar; çabuk ve doğru düşünebilme, yenilikçi üretkenlik, akademik kabiliyet, liderlik ile görsel ve uygulamalı sanat kabiliyetleri şeklinde karşımıza çıkar.

Üstün Yetenekli Çocuk: Zekâ, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya özel akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde performans gösterdiği uzmanlar tarafından belirlenen çocukları ifade eder. Her yüz çocuktan en az ikisinin üstün yeteneklere ve hünerlere sahip olduğu bilinmektedir.

ÜSTÜNLERLERE EĞİTİM VEREN ÖĞRETMENLERİN ÖZELLİKLERİ

Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocuklarla çalışan öğretmenler hangi özelliklere sahip olmalıdır?

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrenciler diğer öğrencilere göre öğretmenlerinin tutumlarından daha fazla etkilenebilmektedirler. Bu öğrencilerin öğretmenlerinin, nitelikli öğretmenlerin sahip oldukları özelliklere sahip olmalarının yanında branşlarında uzmanlaşmış, üstün zekâlı öğrencilerin eğitiminde kullanılan modeller, stratejiler, yöntemler ve teknikler hakkında derin bilgiye de sahip olmaları gerekmektedir.

•Öğrencileri gibi hissetmeli, onlar gibi olmalı (empati özelliği).

•Normal öğretmenlerden farklı, daha yetenekli ve daha zengin bir hayal gücüne sahip olmalı.

•Neyi öğreteceğinden çok, öğretecekleri konular hakkında nasıl düşünüleceğini öğretmeli.

Üstün zekâlıların eğitiminde başarılı olan öğretmenlerin çocukları anlayan, kabul eden, başkalarına karşı duyarlı olan, ortalamanın üzerinde entelektüel ilgilere sahip, kendi davranışlarından ve bunların sonuçlarından sorumlu olan öğretmenlerin başarılı olduğunu söylenilebilir.

Üstün zekâlı ve yeteneklilerin eğitimine yönelik özelliklerinde ise öğrencilerin bireysel ilgi ve ihtiyaçlarını anlayan ve bunlara karşılık verebilen öğretmenlerin ihtiyaç vardır.

Öğretmenler, üstün zekâlı ve yetenekli öğrencilerin yetenek, ilgi ve kapasitelerinin optimal düzeyde geliştirmeleri gerektiğini özümsemiş olmalıdırlar.

Öğretmenler sınıf içerisinde baskıcı ve zorlayıcılıktan ziyade yol gösterici, otoriterlikten daha çok demokratik olmayı tercih eden, sonuçtan ziyade sürece önem veren, yenilikçi ve deneyimciliğe değer veren özelliklere sahip olmalıdır.

Sınıf içerisindeki öğrenme-öğretme sürecinin etkili olabilmesi için öğretmen tarafından uygun düzey, içerik öğrencilerle birlikte düzenlenerek onlara uygun yöntem, teknik ve stratejilerin seçme yetkinliğine sahip olmalıdır.

Öğretmenler, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi üst düzey düşünme becerilerini kullanabiliyor olmasının yanı sıra özel alanda gerekli olan öğrenme yollarını öğrenciye kazandırmak üzere öğretme-öğrenme ortamını, yöntem ve tekniklerini, ders araç-gereç ve materyallerini güvenli ve etkili bir şekilde düzenleyip kullanabilmelidir.

Bu çocuklara öğretmenlik yapacak kişilerin, öncelikle üstün yetenekliler, gelişim ve karakteristik özellikleri, tipleri, yaş grupları ve yeteneklerine göre ihtiyaçlarını bilmesi gerekmektedir. Buna yönelik program hazırlayıp uygulamalıdır.

> Üstün zekâlılar eğitimindeki başarı öğretmenin niteliğine bağlı

İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Serap Emir, “Üstün zekalı ve üstün yeteneklilerin eğitimindeki başarı,  öğretmenlerin niteliğine bağlı” diyor.

İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Serap Emir'le Üstün zekalı ve üstün yeteneklilerin eğitimini konuştuk

Üstün Zekâlılar Öğretmenliği bölümü hakkında bilgi alabilir miyiz? Üniversitenizde ne zaman kuruldu, bu alanda her yıl kaç mezun veriyorsunuz?

Türkiye’de ilk kez 2002-2003 öğretim yılında, İstanbul Üniversitesi, Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi’nde Üstün Zekâlılar Eğitimi Anabilim Dalı Prof. Dr. Ümit Davaslıgil’in çaba ve gayretleriyle kurulmuş olup, eğitim ve öğretim faaliyetlerine başlamıştır. Anabilim dalımızda 5 öğretim üyesi, 1 öğretim görevlisi ve 3 araştırma görevlisi görev yapmaktadır. Ekim 2002’de Ana Bilim Dalımızda, ‘Üstün Zekâlılar Öğretmenliği’ adı altında lisans programı, 2003-2004 eğitim öğretim yılından itibaren Yüksek Lisans, 2006-2007 yılından itibaren de Doktora Programına öğrenci alınmaya başlanmıştır. İlk kurulduğu yıllarda yılda 25 mezun vermekteydik. Daha sonra YÖK tarafından kontenjanımız artırılmış olup her yıl anabilim dalımızdan 40 öğrenci mezun olmaktadır.

Türkiye’de başka hangi üniversitelerde Üstün Zekâlılar Öğretmenliği alanında eğitim veriliyor?

Türkiye’de İstanbul üniversitesi ve Maltepe üniversitesinde 4 yıllık lisans düzeyinde öğretmen yetiştirmeye yönelik programlar bulunmaktadır. İstanbul Üniversitesi ve Anadolu üniversitesinde lisansüstü düzeyde öğretim yapılmaktadır.

Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocukların eğitiminde öğretmenin rolü nedir? Neden bu alanda özel eğitim almış öğretmenlere ihtiyaç var?

Üstün yetenekli çocuklar eğer uygun imkanlarla eğitilmezse, gerekli önlemler alınmazsa çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir. Bu nedenle öğrenme güçlüğü çekenler kadar, üstün zekâlı çocukların eğitiminde de ayrı bir program uygulamak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.  Çünkü öğrenme güç ve yeteneği üstün olan çocuklar için yetersiz bir öğrenme programı uygulamak sadece onları olumsuz davranışlara yöneltmekle kalmaz, hem çocukların sınıftan dışlanmasına, öğrenme merak ve ilgisinin azalmasına sebebiyet verecektir. Toplum için çok değerli ve önemli olan üstün zekalı ve üstün yetenekli kişilerin, topluma kazandırılması dikkatli ve iyi tasarlanmış bir eğitimle mümkündür. Bu alandaki başarı ise, bu hizmetli sağlayacak olan personelin, dolayısıyla da öğretmenlerin niteliğine bağlıdır.

İHTİYAÇLARI KARŞILANMAZSA MUTSUZ OLURLAR

Üstün zekâlı ve yetenekli çocuklara eğitim veren öğretmenlerin yaşadığı sorunlar neler olmaktadır? Bu çocuklara eğitim verilirken dikkat edilmesi gereken noktaları paylaşır mısınız?

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrencilerin ihtiyaçları karşılanmazsa sınıf içerisinde mutsuzluklar yaşar. Çünkü çocuklar geleneksel okullarda ve normal sınıflarda, çok soru sormaları, kuralları, yöntemleri sorgulamaları ve çalışmalarını herkesten önce bitirmeleri nedeniyle, problemli bir çocuk durumuna gelebilirler ya da tamamen öğrenme istekleri kırılarak sınıfın başarısız öğrencisi durumuna gelebilirler. Hatta derslerde sıkıldıkları için düzeni bozan, ya da tam aksi duruma tepki göstermeden az çabayla başarılı olan, ama gerçek potansiyellerinden daha düşük performans gösteren bireyler haline gelebilirler. Bütün bunlara dayanarak öğretmenlerin bu çocukların ihtiyaçlarına cevap verebilmeleri için şu noktalara dikkat etmesi gerekir. Öğrencileri teşvik etmek ve hareket serbestliği sağlamaktır. Üstün zekâlıların, aşırı merak, yüksek motivasyon araştırma, orijinal fikirler üretme, duyarlılık, problem çözme ve yaşıtlarından daha önce öğrenme yetenekleri göz önüne alındığında, teşvik edici ve hareket serbestliği sağlamalıdır. Öğrencilerin yeteneklerini geliştirmek ve yetenekli öğrencilere uygun eğitimi vermek farklı şeylerdir. Yetenekli öğrenciler değişik ilgi alanlarına; öğrenme hızlarına ve derinliklerine uygun öğrenim yaşantılarına gereksinim duyarlar. Bu çocuklara uygulanacak programlar ezberleme ve bilgi edinmenin ötesinde düşünme becerilerini geliştirme ve edindikleri bilgiyi işleme fırsatı sağlamalıdır. Üstün yetenekli bireylerin yetenek, ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için büyük görev öğretmenlere düşmektedir. Bu çocuklara öğretmenlik yapacak kişilerin, öncelikle üstün yetenekliler, gelişim ve karakteristik özellikleri, tipleri, yaş grupları ve yeteneklerine göre ihtiyaçlarını bilmesi gerekmektedir. Buna yönelik program hazırlayıp uygulamalıdır. Üst düzey düşünme becerilerinin gelişimine ve uygulamasına olanak tanımalı, bilgiyi keşfedebilmeye, bilginin önemli bir değer olduğunu anlamaya olanak tanımalıdır. Bireyin kendini anlamasına ve diğer kişilerle, kurumlarla iletişim kurma becerisini geliştirebilmelerine uygun fırsatlar sağlamalıdır. Diğer kişilerle, ilişki kurma becerisini geliştirebilmelerine katkı vermelidir.

HER YÜZ ÇOCUKTAN EN AZ İKİSİ ÜSTÜN YETENEKLİ

Zekâ, üstün zekâ ve üstün yetenek kavramlarını açıklar mısınız? 

Zekâ; kişinin çevreye uyum sağlama, kendi kendine sorun çözme, etkili öğrenme, öğrenilenleri hatırda tutma, neden-sonuç ilişkisi kurma, mantıklı düşünme ve soyutlama olarak tanımlanmıştır. Zekâ insanın yaptığı her şeydir. Doğuştan sahip olduğumuz, öğrenme, beslenme, çevreyle etkileşim, soyut düşünme, somut ve soyut arasındaki ilişkiyi kavrayabilme ve kalıtımla gelen özellikler olarak tanımlanabilir.

Zekâ dağılım eğrisinin bir ucunda zekâ geriliği gösteren kişiler yer alırken diğer ucunda ise üstün zekâlı kişiler yer almaktadır. Toplumu oluşturan kişilerin ancak %2′lik bir bölümü 130 ve üstündeki IQ derecesine sahiptir. IQ derecesi 140′ın üzerine çıkıldığında bu oran % 0,2 ye düşmektedir. Üstün zekâ; his ve duygular, düşünme ile sezgi ve ilham gibi beyin fonksiyonlarının yüksek düzeyde ve hızlı bir şekilde beraber çalışmasının sonucunda ortay çıkar. Bu fonksiyonlar; çabuk ve doğru düşünebilme, yenilikçi üretkenlik, akademik kabiliyet, liderlik ile görsel ve uygulamalı sanat kabiliyetleri şeklinde karşımıza çıkar.

Üstün Yetenekli Çocuk: Zekâ, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya özel akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde performans gösterdiği uzmanlar tarafından belirlenen çocukları ifade eder. Her yüz çocuktan en az ikisinin üstün yeteneklere ve hünerlere sahip olduğu bilinmektedir.

ÜSTÜNLERLERE EĞİTİM VEREN ÖĞRETMENLERİN ÖZELLİKLERİ

Üstün zekâlı ve üstün yetenekli çocuklarla çalışan öğretmenler hangi özelliklere sahip olmalıdır?

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrenciler diğer öğrencilere göre öğretmenlerinin tutumlarından daha fazla etkilenebilmektedirler. Bu öğrencilerin öğretmenlerinin, nitelikli öğretmenlerin sahip oldukları özelliklere sahip olmalarının yanında branşlarında uzmanlaşmış, üstün zekâlı öğrencilerin eğitiminde kullanılan modeller, stratejiler, yöntemler ve teknikler hakkında derin bilgiye de sahip olmaları gerekmektedir.

•Öğrencileri gibi hissetmeli, onlar gibi olmalı (empati özelliği).

•Normal öğretmenlerden farklı, daha yetenekli ve daha zengin bir hayal gücüne sahip olmalı.

•Neyi öğreteceğinden çok, öğretecekleri konular hakkında nasıl düşünüleceğini öğretmeli.

Üstün zekâlıların eğitiminde başarılı olan öğretmenlerin çocukları anlayan, kabul eden, başkalarına karşı duyarlı olan, ortalamanın üzerinde entelektüel ilgilere sahip, kendi davranışlarından ve bunların sonuçlarından sorumlu olan öğretmenlerin başarılı olduğunu söylenilebilir.

Üstün zekâlı ve yeteneklilerin eğitimine yönelik özelliklerinde ise öğrencilerin bireysel ilgi ve ihtiyaçlarını anlayan ve bunlara karşılık verebilen öğretmenlerin ihtiyaç vardır.

Öğretmenler, üstün zekâlı ve yetenekli öğrencilerin yetenek, ilgi ve kapasitelerinin optimal düzeyde geliştirmeleri gerektiğini özümsemiş olmalıdırlar.

Öğretmenler sınıf içerisinde baskıcı ve zorlayıcılıktan ziyade yol gösterici, otoriterlikten daha çok demokratik olmayı tercih eden, sonuçtan ziyade sürece önem veren, yenilikçi ve deneyimciliğe değer veren özelliklere sahip olmalıdır.

Sınıf içerisindeki öğrenme-öğretme sürecinin etkili olabilmesi için öğretmen tarafından uygun düzey, içerik öğrencilerle birlikte düzenlenerek onlara uygun yöntem, teknik ve stratejilerin seçme yetkinliğine sahip olmalıdır.

Öğretmenler, eleştirel düşünme, yaratıcılık gibi üst düzey düşünme becerilerini kullanabiliyor olmasının yanı sıra özel alanda gerekli olan öğrenme yollarını öğrenciye kazandırmak üzere öğretme-öğrenme ortamını, yöntem ve tekniklerini, ders araç-gereç ve materyallerini güvenli ve etkili bir şekilde düzenleyip kullanabilmelidir.

Bu çocuklara öğretmenlik yapacak kişilerin, öncelikle üstün yetenekliler, gelişim ve karakteristik özellikleri, tipleri, yaş grupları ve yeteneklerine göre ihtiyaçlarını bilmesi gerekmektedir. Buna yönelik program hazırlayıp uygulamalıdır.

Son Güncelleme: Cumartesi, 21 Aralık 2013 13:00

Gösterim: 5145

Bu yıl 50. sanat yılını kutlayan Türk Çocuk Edebiyatı’nın usta ismi Gülten Dayıoğlu ile öğretmenlik yılları ve yazarlığa başlama hikayesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportajımız sırasında 35 yıldır görmediği öğrencileriyle de buluşan Dayıoğlu, geçim derdi ile yöneldiği öğretmenliğe daha sonra aşık olduğunu söylüyor.

Gülten Hanım, 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Öncelikle biz de sizi kutluyoruz. Çocuklara yönelik kitaplarınızla dünya çapında tanınan bir yazarımız olarak Gülten Dayıoğlu nasıl bir çocuktu, bize anlatabilir misiniz?

İkinci Dünya Savaşı başladığında, henüz dört yaşındaydım. Ülkemiz savaşa girmemişti ama, ciğerlerimizi ürperten savaş rüzgarlarını soluyarak yaşadık savaş bitinceye dek. Sadece beslenmede değil, giyimde de kıtlık vardı. Öyle ki, basma bile karne ile satılırdı.

Birleştirilmiş sınıflarda öğrenim görüyorduk. Sınıfın yarısındaki sıralarda birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar oturur, öteki yarısında ise, dört ve beşinci sınıflar otururdu. Öğretmen küçüklerle çalıştıktan sonra onlara ödev verir. Büyüklere ders anlatmaya başlardı. Sınıftaki sobanın yanması için, her çocuk evden odun getirirdi. Soba ters rüzgarlar estiğinde öyle bir tüterdi ki!.. Okuma yazmayı gözlerimizi yakan o duman içinde öğrenmiştim. Ama okula gidebildiğim için mutluydum. Öteki çocuklar da öyleydi. Bir şeyler öğrenme konusunda adeta birbirimizle yarış içinde olduğumuzu anımsıyorum.

Eğitim hayatınız Anadolu’nun farklı yerlerinde geçmiş. Nasıl bir çocuk ve öğrenciydiniz? Farklı yerlerde öğrencilik yapmak sizi nasıl etkiledi?

Ben yaramaz bir çocuktum. Daha çok erkek çocuklarla çelik çomak, aşık oynamayı sever, ağaçlara tırmanmaktan hoşlanırdım. Annem bu yüzden benim için “gökyüzüne kement atan, düz duvara tırmanan bir kızım var” derdi. Köy yaşamımız sürerken, en güzel çocuk oyunlarını, adetleri, türküleri, manileri öğrendim. Masal analarından yakası açılmadık masallar dinledim. Kasabaya daha sonra da kente taşındığımızda yaramazlığım ortama göre sürdü. Ama o ortamlara uyum sağlamakta, insanları sevdiğim ve iyimser olduğum için hiç zorlanmadım.

İstanbul Atatürk Kız Lisesi’ne gelişiniz nasıl oldu? Anadolu’dan sonra İstanbul’da öğrenci olmak sizi zorladı mı? Bu yıllarla ilgili aklınızda kalanları bizimle paylaşabilir misiniz?

1950’de Kütahya’da Otuz Ağustos İlkokulu’nu bitirdim. Aynı yıl ailece İstanbul’a göç ettik. Ortaokulu Nişantaşı Ortaokulu’nda bitirip Tophane –Fındıklı’da yer alan Atatürk Kız Lisesi’ne kaydoldum.. Yazma tutkumun tohumları, Kütahya’da ilkokul üçüncü sınıftayken, öğretmenim Ayşe Bumin’in yazılı anlatım ödevlerime bakarak: “Sen doğuştan yeteneklisin. Gelecekte yazar olacaksın.” demeye başlamasıyla atıldı. Bu tutku orta ve lisede öğretmenlerimin yeteneğime sahip çıkmasıyla yeşerip, boy attı...

Öğretmenlerimin en büyük katkısı, yazma yeteneğimi geliştirme amacına yönelik hazırladıkları, dünya edebiyatının seçme eserlerinin adlarını içeren, çok özel listelerdi. O kitaplarla zihinsel, ruhsal yönden yontuldum. Bilincim bilendi. Gönlüm zenginleşti. Ufkum açıldı. Hayata bakışımla, hayat karşısında duruşum, kısacası kimliğim belirginleşmeye başladı. Kitap okumayı yaşam biçimi edinme bilincini de o kitapları okuyarak edindiğime inanıyorum. Anadolu’dan sonra İstanbul’da öğrenci olmak beni biraz zorladı. Arkadaşlarım, giyim kuşamımla, arada bir ağzımdan kaçan yerel sözcüklerle alay ederlerdi. Ama sonradan hepsiyle çok iyi dost olduk. Bazılarıyla hala bu dostluk sürüyor.

REŞAT NURİ KÜTÜPHANE ANAHTARINI BANA VERDİRDİ

İlköğretim ve lise yıllarınızda sizi etkileyen öğretmenleriniz oldu mu? Bu öğretmenleriniz yaşamınızda nasıl bir değişim sağladılar? Ortaokuldayken, Reşat Nuri Güntekin müfettiş olarak Türkçe dersimize girmişti. Öğretmenim yazma yeteneğimden söz edince ilk sözü “Bu çocuğa yardım edelim.

En iyi yardım da yazarlık temelini ve kişisel kimliğini oluşturması için, çok geniş yelpazede kitap okumasıdır.” dedi. Okul kütüphanesinin anahtarının bana verilmesini önerdi. Ben de kütüphaneye bir daldım, dalış o dalış... O anahtar üç yıl boyunca yaz kış bende kaldı…

fff







 

 

Soldan Sağa; Erdir Bayoğlu, Figen Tekkol, Birhan Pabuç, Gülten Dayıoğlu, Uğur Eğilmez, Serap Köktan

ÖĞRETMENLİK YILLARI

Üniversiteye önce Hukuk Fakültesi’nde başlamışsınız, daha sonra ise sınavlara girerek ilkokul öğretmeni olmuşsunuz. Neden öğretmen olmak istediniz? Bu dönemde düşüncelerinizi etkileyen neler oldu? Üniversiteyi, eşim Cevdet Dayıoğlu ile evlenmek için bıraktım. Başımda kavak yellerinin estiği yıllardı. Eşimle akrabayız. O henüz hukuk diplomasını alamamıştı. Birkaç dersi vardı. Aileler evlenmemize pek kızdılar. Bize sırtlarını döndüler biz de ayakta durabilmek için ekmek getiren iş aramaya başladık. Bu sebeple can havliyle öğretmenlik sınavına girdim. İlk girişte sınavı kazandım ve hemen atamam yapıldı. Öğretmenliği çok seviyordum. Zaten harçlığımı çıkarmak için ortaokuldayken varlıklı aile çocuklarının ödevlerine yardım etmeye başlamıştım. Sonradan ilkokul, daha sonra ortaokul öğrencilerine Türkçe, Tarih, Coğrafya ve Yurttaşlık Bilgisi dersleri verecek düzeye ulaştım.

Üniversitede de bu işi sürdürmüştüm. Öğretmenliğe yatkındım yani. Geçim derdi ile yöneldiğim öğretmenliğe aşık oldum. Daha doğrusu çocuklara aşıktım. Onlara hep yarının Türkiye’nin sahipleri gözüyle bakıyor, o sorumluluk duygusuyla hizmet ediyordum. Sürekli olarak da kendimi geliştirip, mesleğimde başarılı olmak için çabalıyordum.

Sonunda Cumhuriyet sonra da Milliyet gazetelerinde eğitim öğretimle ilgili eleştiri yazılarıyla, makaleler yazacak kadar öğretmenliği içselleştirmiştim.

Öğretmenlik mesleği yazarlığıma da çok katkı sağladı. Çocuklar için yazarken, çocuklarla soluk soluğa dirsek dirseğe olabileceğim bir ortamda yaşamak benim için büyük bir ayrıcalıktı.

ÇOCUK KİTAPLARI YAZMAYA ÖĞRETMEN OLUNCA KARAR VERDİ

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Neden çocuk kitaplarına yöneldiniz?

Yazarlığa gençlik yıllarımda, öyküyle başladım. Bir bakıma edebiyata dar kapıdan girmiş oldum. Ama bir öykümle (Döl) Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü almakta zorlanmadım. Bu ödüldeki birinciliği bir oyla kaybettiğimi, yaşam boyu her fırsatta dile getirdim. Çünkü öykü çok güzeldi. Öğretmen olunca çocukları yakından tanıma olanağı buldum. Onlar için yazmakta karar kıldım. Zaten o zamanlar “1960’lı yıllar” piyasada yerli çocuk kitabı yok denecek kadar azdı. Derme çatma çevirileri anlamak çok zordu. Milliyet Çocuk dergisinde iki yıl süreyle her hafta bir öykü yazdım. Bu çalışma hem kalemimi hem de gözlem yetimi biledi. Ayrıca tanınmamı sağladı. Çünkü dergi o zaman seksen bin satardı. İlk romanım Fadiş, 1971’de yayımlandığında Çocuk Edebiyatı’nın “ilk çok satan kitabı” olmuştu. İki buçuk ayda on bin kitap satılmıştı. Aynı yıl art arda yeni baskıları yapıldı. Fadiş, hâla da yeni baskılarla okuruyla buluşmayı sürdürüyor. İlk kitabım Bahçıvanın Oğlu 1963 yılında yayımlanmıştı. 2013’te, bir bölümü yabancı dillere çevrilmiş, 78 kitabım, üç hatta dört kuşaktan okurumla, 50. yıla eriştik.

ÇOCUK EDEBİYATI TÜRKİYE’DE HÂLA LAYIK OLDUĞU NOKTADA DEĞİL

Türkiye’de çocuk edebiyatını nasıl görüyorsunuz?

Ülkemizde çocuk edebiyatı çok büyük aşamalar geçirdi. 1960’larda ‘çocuk edebiyatı yoktur’ deniliyordu, şimdilerde ise üniversitelerde çocuk edebiyatı kürsüleri var. Bu aşamaya gelene kadar az yol alınmadı. Ama çocuk edebiyatımız hâla layık olduğu noktada değil. Ne var ki, biz yazarlar hala çocuk edebiyatını geliştirme, uygar ülkelerdeki çocuk edebiyatı düzeyine eriştirme çabamızı sürdürüyoruz.

Atatürk ve Cumhuriyet denilince sizde oluşturduğu duygular nelerdir? Türkiye’de yaşanan değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk ve Cumhuriyet denilince, varlığımı minnet duygusu sarıyor. Bugün dünya çapında tanınan, sevilen sayılan bir ülke konumundaysak, Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda ilerleyerek bu onura eriştik. Ülkemdeki değişimleri, kabuk değiştirip yenilenme depreşmeleri olarak algılamaya çalışıyorum. Ülkem için iyi, güzel, doğru kavramlarına dayalı hayallerimi, sürdürüyorum. Kısacası umut hala ekmeğimin katığı…

TATLI-SERT BİR ÖĞRETMENDİM

Nasıl bir öğretmendiniz? Öğrencilerinizle ilişkileriniz nasıldı? Bu konuda nelere dikkat ederdiniz?

Sevilen bir öğretmen olduğuma inanıyorum. Çünkü hala bazı öğrencilerimle iletişimimiz sürüyor. Tıpkı anneliğim gibi öğretmenliğim de tatlı sertti. Ders anlatırken disiplin isterdim.

Ders sonrasında ise arkadaşça bir tavır takınırdım. Sınıfımda her gün gazete okunurdu, böylece günlük haberleri tartışıp yorum yapardık. Bir de verdiğim ödevleri kesinlikle denetler, okur, imzalardım. Şimdilerde bazı öğrencilerim, bu tutumumun kendileri için çok yararlı olduğunu söylerler. Konuların uygulama ve gözlemle daha iyi öğrenileceğine inandığım için, öğrencilerimi, semtteki, fırına, ayakkabı tamircisine, postaneye, kaymakamlığa, semt pazarına, piknik alanlarına, müzelere götürürdüm.

Televizyonun o zamanlar her evde olmaması sebebiyle, seçim sonrası milletvekillerinin yemin törenini izlemeleri için bir keresinde öğrencilerimi kendi evime de getirmiştim. Ayrıca bir velinin yardımıyla Site sinemasının alt katındaki düğün salonunda Türkan Şoray’ın “Buruk Acı” filminin setine bile gitmiştik.

35 YIL SONRA ÖĞRENCİLERİYLE BULUŞTU

Gülten Dayıoğlu, röportajımız sırasında 35 yıldır görmediği öğrencileriyle de bir buluşma gerçekleştirdi. Duygu dolu anların yaşandığı buluşmada anılar tazelendi, diğer sınıf öğrencileri anıldı.35 yıl aradan sonra öğrencileriyle buluşan Gülten Dayıoğlu, “Çok heyecanlıyım. Uzun yıllar sonra öğrencilerimle buluşmak çok keyifli ve benim için çok anlamlı.” dedi.

Birbirlerini sosyal arkadaşlık sitesi olan Facebook aracılığıyla bulduklarını söyleyen Gülten Dayıoğlu’nun öğrencileri, buluşma sırasında oldukça heyecanlıydı. Gülten Dayıoğlu’nun öğrencileri olmaktan hep gurur duyduklarını ve çok şanslı olduklarını dile getiren öğrencilerinden bazıları şunları söyledi;

Uğur Eğilmez: BİZİ KARAKOLA GÖTÜRDÜ

1971 senesinde Selim Sıtkı Tarcan İlkokulu’nda Gülten Hocamla tanıştık. Bize o zamanın şartlarıyla dünyayı tanıttı, kültürümüzü ve bilmediğimiz birçok şeyi öğretti. Çocukluğumuz onun sayesinde inanılmaz güzel geçti. Hocamız, bir şeyi öğretmek istediği zaman uygulamalı olarak gösterirdi. Bu sebeple birçok kez sınıfça karakola gittik, manava ve daha birçok yere gittik. Bize ayrıca Türkçe’yi çok sevdirdi. Türkçe’nin ne kadar güzel bir lisan olduğunu, bunu geliştirmemiz gerektiğini ve bu konuda bize düşen görevleri öğretti. Kitaplarını bizimle paylaştı. Gururla ‘Gülten Dayıoğlu benim öğretmenimdi’ diyorum.

Aslında öğrencisi olmak yerine çocukları olmak demek daha doğru olur. Çünkü hem anne hem öğretmen hem de lider oldu. Her zaman kalbimizde yeri olacak ve hiçbir zaman çıkmayacak.

Birhan Pabuç: BİZE HAYATI ÖĞRETTİ

Selim Sıtkı Tarcan İlkokulu’nda Gülten Dayıoğlu öğretmenimle ilkokul hayatıma başladım ve sürdürdüm. Ortaokul, lise, üniversite hayatımı da hep ilkokulda aldığım düzgün, doğru ve o günkü şartlarda çok modern bir eğitimle daha rahat okudum. Gülten Hocam, bana hem eğitim verdi hem de hayatı öğretti. Onun sayesinde bireysel yaşamdan ziyade, sosyal yaşam içerisinde oldum. Bu da bana hayatımın her alanında başarı getirdi.

Figen Tekkol: KAHRIMI ÇOK ÇEKTİ

1971 yılında Gülten Hocamla tanıştım. Kendisinin hayatımda çok özel bir yeri var. Benim kahrımı çok çekti. İğneden korkan bir öğrenci olarak ona sorun yaşatıyordum. Şimdi kendisinden yıllar sonra özür diliyorum. Uzun zaman sonra Gülten Hocamla buluşmak çok güzel… Gülten Hoca’nın bana verdiği eğitimle kendimi çok geliştirdim. Oğlumu da onun kitaplarıyla büyüttüm. Kendisine bana kattıkları adına çok teşekkür ediyorum.

> Geçim derdi ile yöneldiğim öğretmenliğe aşık oldum

Bu yıl 50. sanat yılını kutlayan Türk Çocuk Edebiyatı’nın usta ismi Gülten Dayıoğlu ile öğretmenlik yılları ve yazarlığa başlama hikayesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Röportajımız sırasında 35 yıldır görmediği öğrencileriyle de buluşan Dayıoğlu, geçim derdi ile yöneldiği öğretmenliğe daha sonra aşık olduğunu söylüyor.

Gülten Hanım, 50. sanat yılınızı kutluyorsunuz. Öncelikle biz de sizi kutluyoruz. Çocuklara yönelik kitaplarınızla dünya çapında tanınan bir yazarımız olarak Gülten Dayıoğlu nasıl bir çocuktu, bize anlatabilir misiniz?

İkinci Dünya Savaşı başladığında, henüz dört yaşındaydım. Ülkemiz savaşa girmemişti ama, ciğerlerimizi ürperten savaş rüzgarlarını soluyarak yaşadık savaş bitinceye dek. Sadece beslenmede değil, giyimde de kıtlık vardı. Öyle ki, basma bile karne ile satılırdı.

Birleştirilmiş sınıflarda öğrenim görüyorduk. Sınıfın yarısındaki sıralarda birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar oturur, öteki yarısında ise, dört ve beşinci sınıflar otururdu. Öğretmen küçüklerle çalıştıktan sonra onlara ödev verir. Büyüklere ders anlatmaya başlardı. Sınıftaki sobanın yanması için, her çocuk evden odun getirirdi. Soba ters rüzgarlar estiğinde öyle bir tüterdi ki!.. Okuma yazmayı gözlerimizi yakan o duman içinde öğrenmiştim. Ama okula gidebildiğim için mutluydum. Öteki çocuklar da öyleydi. Bir şeyler öğrenme konusunda adeta birbirimizle yarış içinde olduğumuzu anımsıyorum.

Eğitim hayatınız Anadolu’nun farklı yerlerinde geçmiş. Nasıl bir çocuk ve öğrenciydiniz? Farklı yerlerde öğrencilik yapmak sizi nasıl etkiledi?

Ben yaramaz bir çocuktum. Daha çok erkek çocuklarla çelik çomak, aşık oynamayı sever, ağaçlara tırmanmaktan hoşlanırdım. Annem bu yüzden benim için “gökyüzüne kement atan, düz duvara tırmanan bir kızım var” derdi. Köy yaşamımız sürerken, en güzel çocuk oyunlarını, adetleri, türküleri, manileri öğrendim. Masal analarından yakası açılmadık masallar dinledim. Kasabaya daha sonra da kente taşındığımızda yaramazlığım ortama göre sürdü. Ama o ortamlara uyum sağlamakta, insanları sevdiğim ve iyimser olduğum için hiç zorlanmadım.

İstanbul Atatürk Kız Lisesi’ne gelişiniz nasıl oldu? Anadolu’dan sonra İstanbul’da öğrenci olmak sizi zorladı mı? Bu yıllarla ilgili aklınızda kalanları bizimle paylaşabilir misiniz?

1950’de Kütahya’da Otuz Ağustos İlkokulu’nu bitirdim. Aynı yıl ailece İstanbul’a göç ettik. Ortaokulu Nişantaşı Ortaokulu’nda bitirip Tophane –Fındıklı’da yer alan Atatürk Kız Lisesi’ne kaydoldum.. Yazma tutkumun tohumları, Kütahya’da ilkokul üçüncü sınıftayken, öğretmenim Ayşe Bumin’in yazılı anlatım ödevlerime bakarak: “Sen doğuştan yeteneklisin. Gelecekte yazar olacaksın.” demeye başlamasıyla atıldı. Bu tutku orta ve lisede öğretmenlerimin yeteneğime sahip çıkmasıyla yeşerip, boy attı...

Öğretmenlerimin en büyük katkısı, yazma yeteneğimi geliştirme amacına yönelik hazırladıkları, dünya edebiyatının seçme eserlerinin adlarını içeren, çok özel listelerdi. O kitaplarla zihinsel, ruhsal yönden yontuldum. Bilincim bilendi. Gönlüm zenginleşti. Ufkum açıldı. Hayata bakışımla, hayat karşısında duruşum, kısacası kimliğim belirginleşmeye başladı. Kitap okumayı yaşam biçimi edinme bilincini de o kitapları okuyarak edindiğime inanıyorum. Anadolu’dan sonra İstanbul’da öğrenci olmak beni biraz zorladı. Arkadaşlarım, giyim kuşamımla, arada bir ağzımdan kaçan yerel sözcüklerle alay ederlerdi. Ama sonradan hepsiyle çok iyi dost olduk. Bazılarıyla hala bu dostluk sürüyor.

REŞAT NURİ KÜTÜPHANE ANAHTARINI BANA VERDİRDİ

İlköğretim ve lise yıllarınızda sizi etkileyen öğretmenleriniz oldu mu? Bu öğretmenleriniz yaşamınızda nasıl bir değişim sağladılar? Ortaokuldayken, Reşat Nuri Güntekin müfettiş olarak Türkçe dersimize girmişti. Öğretmenim yazma yeteneğimden söz edince ilk sözü “Bu çocuğa yardım edelim.

En iyi yardım da yazarlık temelini ve kişisel kimliğini oluşturması için, çok geniş yelpazede kitap okumasıdır.” dedi. Okul kütüphanesinin anahtarının bana verilmesini önerdi. Ben de kütüphaneye bir daldım, dalış o dalış... O anahtar üç yıl boyunca yaz kış bende kaldı…

fff







 

 

Soldan Sağa; Erdir Bayoğlu, Figen Tekkol, Birhan Pabuç, Gülten Dayıoğlu, Uğur Eğilmez, Serap Köktan

ÖĞRETMENLİK YILLARI

Üniversiteye önce Hukuk Fakültesi’nde başlamışsınız, daha sonra ise sınavlara girerek ilkokul öğretmeni olmuşsunuz. Neden öğretmen olmak istediniz? Bu dönemde düşüncelerinizi etkileyen neler oldu? Üniversiteyi, eşim Cevdet Dayıoğlu ile evlenmek için bıraktım. Başımda kavak yellerinin estiği yıllardı. Eşimle akrabayız. O henüz hukuk diplomasını alamamıştı. Birkaç dersi vardı. Aileler evlenmemize pek kızdılar. Bize sırtlarını döndüler biz de ayakta durabilmek için ekmek getiren iş aramaya başladık. Bu sebeple can havliyle öğretmenlik sınavına girdim. İlk girişte sınavı kazandım ve hemen atamam yapıldı. Öğretmenliği çok seviyordum. Zaten harçlığımı çıkarmak için ortaokuldayken varlıklı aile çocuklarının ödevlerine yardım etmeye başlamıştım. Sonradan ilkokul, daha sonra ortaokul öğrencilerine Türkçe, Tarih, Coğrafya ve Yurttaşlık Bilgisi dersleri verecek düzeye ulaştım.

Üniversitede de bu işi sürdürmüştüm. Öğretmenliğe yatkındım yani. Geçim derdi ile yöneldiğim öğretmenliğe aşık oldum. Daha doğrusu çocuklara aşıktım. Onlara hep yarının Türkiye’nin sahipleri gözüyle bakıyor, o sorumluluk duygusuyla hizmet ediyordum. Sürekli olarak da kendimi geliştirip, mesleğimde başarılı olmak için çabalıyordum.

Sonunda Cumhuriyet sonra da Milliyet gazetelerinde eğitim öğretimle ilgili eleştiri yazılarıyla, makaleler yazacak kadar öğretmenliği içselleştirmiştim.

Öğretmenlik mesleği yazarlığıma da çok katkı sağladı. Çocuklar için yazarken, çocuklarla soluk soluğa dirsek dirseğe olabileceğim bir ortamda yaşamak benim için büyük bir ayrıcalıktı.

ÇOCUK KİTAPLARI YAZMAYA ÖĞRETMEN OLUNCA KARAR VERDİ

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Neden çocuk kitaplarına yöneldiniz?

Yazarlığa gençlik yıllarımda, öyküyle başladım. Bir bakıma edebiyata dar kapıdan girmiş oldum. Ama bir öykümle (Döl) Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü almakta zorlanmadım. Bu ödüldeki birinciliği bir oyla kaybettiğimi, yaşam boyu her fırsatta dile getirdim. Çünkü öykü çok güzeldi. Öğretmen olunca çocukları yakından tanıma olanağı buldum. Onlar için yazmakta karar kıldım. Zaten o zamanlar “1960’lı yıllar” piyasada yerli çocuk kitabı yok denecek kadar azdı. Derme çatma çevirileri anlamak çok zordu. Milliyet Çocuk dergisinde iki yıl süreyle her hafta bir öykü yazdım. Bu çalışma hem kalemimi hem de gözlem yetimi biledi. Ayrıca tanınmamı sağladı. Çünkü dergi o zaman seksen bin satardı. İlk romanım Fadiş, 1971’de yayımlandığında Çocuk Edebiyatı’nın “ilk çok satan kitabı” olmuştu. İki buçuk ayda on bin kitap satılmıştı. Aynı yıl art arda yeni baskıları yapıldı. Fadiş, hâla da yeni baskılarla okuruyla buluşmayı sürdürüyor. İlk kitabım Bahçıvanın Oğlu 1963 yılında yayımlanmıştı. 2013’te, bir bölümü yabancı dillere çevrilmiş, 78 kitabım, üç hatta dört kuşaktan okurumla, 50. yıla eriştik.

ÇOCUK EDEBİYATI TÜRKİYE’DE HÂLA LAYIK OLDUĞU NOKTADA DEĞİL

Türkiye’de çocuk edebiyatını nasıl görüyorsunuz?

Ülkemizde çocuk edebiyatı çok büyük aşamalar geçirdi. 1960’larda ‘çocuk edebiyatı yoktur’ deniliyordu, şimdilerde ise üniversitelerde çocuk edebiyatı kürsüleri var. Bu aşamaya gelene kadar az yol alınmadı. Ama çocuk edebiyatımız hâla layık olduğu noktada değil. Ne var ki, biz yazarlar hala çocuk edebiyatını geliştirme, uygar ülkelerdeki çocuk edebiyatı düzeyine eriştirme çabamızı sürdürüyoruz.

Atatürk ve Cumhuriyet denilince sizde oluşturduğu duygular nelerdir? Türkiye’de yaşanan değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atatürk ve Cumhuriyet denilince, varlığımı minnet duygusu sarıyor. Bugün dünya çapında tanınan, sevilen sayılan bir ülke konumundaysak, Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda ilerleyerek bu onura eriştik. Ülkemdeki değişimleri, kabuk değiştirip yenilenme depreşmeleri olarak algılamaya çalışıyorum. Ülkem için iyi, güzel, doğru kavramlarına dayalı hayallerimi, sürdürüyorum. Kısacası umut hala ekmeğimin katığı…

TATLI-SERT BİR ÖĞRETMENDİM

Nasıl bir öğretmendiniz? Öğrencilerinizle ilişkileriniz nasıldı? Bu konuda nelere dikkat ederdiniz?

Sevilen bir öğretmen olduğuma inanıyorum. Çünkü hala bazı öğrencilerimle iletişimimiz sürüyor. Tıpkı anneliğim gibi öğretmenliğim de tatlı sertti. Ders anlatırken disiplin isterdim.

Ders sonrasında ise arkadaşça bir tavır takınırdım. Sınıfımda her gün gazete okunurdu, böylece günlük haberleri tartışıp yorum yapardık. Bir de verdiğim ödevleri kesinlikle denetler, okur, imzalardım. Şimdilerde bazı öğrencilerim, bu tutumumun kendileri için çok yararlı olduğunu söylerler. Konuların uygulama ve gözlemle daha iyi öğrenileceğine inandığım için, öğrencilerimi, semtteki, fırına, ayakkabı tamircisine, postaneye, kaymakamlığa, semt pazarına, piknik alanlarına, müzelere götürürdüm.

Televizyonun o zamanlar her evde olmaması sebebiyle, seçim sonrası milletvekillerinin yemin törenini izlemeleri için bir keresinde öğrencilerimi kendi evime de getirmiştim. Ayrıca bir velinin yardımıyla Site sinemasının alt katındaki düğün salonunda Türkan Şoray’ın “Buruk Acı” filminin setine bile gitmiştik.

35 YIL SONRA ÖĞRENCİLERİYLE BULUŞTU

Gülten Dayıoğlu, röportajımız sırasında 35 yıldır görmediği öğrencileriyle de bir buluşma gerçekleştirdi. Duygu dolu anların yaşandığı buluşmada anılar tazelendi, diğer sınıf öğrencileri anıldı.35 yıl aradan sonra öğrencileriyle buluşan Gülten Dayıoğlu, “Çok heyecanlıyım. Uzun yıllar sonra öğrencilerimle buluşmak çok keyifli ve benim için çok anlamlı.” dedi.

Birbirlerini sosyal arkadaşlık sitesi olan Facebook aracılığıyla bulduklarını söyleyen Gülten Dayıoğlu’nun öğrencileri, buluşma sırasında oldukça heyecanlıydı. Gülten Dayıoğlu’nun öğrencileri olmaktan hep gurur duyduklarını ve çok şanslı olduklarını dile getiren öğrencilerinden bazıları şunları söyledi;

Uğur Eğilmez: BİZİ KARAKOLA GÖTÜRDÜ

1971 senesinde Selim Sıtkı Tarcan İlkokulu’nda Gülten Hocamla tanıştık. Bize o zamanın şartlarıyla dünyayı tanıttı, kültürümüzü ve bilmediğimiz birçok şeyi öğretti. Çocukluğumuz onun sayesinde inanılmaz güzel geçti. Hocamız, bir şeyi öğretmek istediği zaman uygulamalı olarak gösterirdi. Bu sebeple birçok kez sınıfça karakola gittik, manava ve daha birçok yere gittik. Bize ayrıca Türkçe’yi çok sevdirdi. Türkçe’nin ne kadar güzel bir lisan olduğunu, bunu geliştirmemiz gerektiğini ve bu konuda bize düşen görevleri öğretti. Kitaplarını bizimle paylaştı. Gururla ‘Gülten Dayıoğlu benim öğretmenimdi’ diyorum.

Aslında öğrencisi olmak yerine çocukları olmak demek daha doğru olur. Çünkü hem anne hem öğretmen hem de lider oldu. Her zaman kalbimizde yeri olacak ve hiçbir zaman çıkmayacak.

Birhan Pabuç: BİZE HAYATI ÖĞRETTİ

Selim Sıtkı Tarcan İlkokulu’nda Gülten Dayıoğlu öğretmenimle ilkokul hayatıma başladım ve sürdürdüm. Ortaokul, lise, üniversite hayatımı da hep ilkokulda aldığım düzgün, doğru ve o günkü şartlarda çok modern bir eğitimle daha rahat okudum. Gülten Hocam, bana hem eğitim verdi hem de hayatı öğretti. Onun sayesinde bireysel yaşamdan ziyade, sosyal yaşam içerisinde oldum. Bu da bana hayatımın her alanında başarı getirdi.

Figen Tekkol: KAHRIMI ÇOK ÇEKTİ

1971 yılında Gülten Hocamla tanıştım. Kendisinin hayatımda çok özel bir yeri var. Benim kahrımı çok çekti. İğneden korkan bir öğrenci olarak ona sorun yaşatıyordum. Şimdi kendisinden yıllar sonra özür diliyorum. Uzun zaman sonra Gülten Hocamla buluşmak çok güzel… Gülten Hoca’nın bana verdiği eğitimle kendimi çok geliştirdim. Oğlumu da onun kitaplarıyla büyüttüm. Kendisine bana kattıkları adına çok teşekkür ediyorum.

Son Güncelleme: Cuma, 22 Kasım 2013 12:30

Gösterim: 4785

MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa Baloğlu, özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve lisede “birer kez” sınıf atlayarak 15 yaşında üniversiteye gitme şansı elde edebileceğini, lisedeyken “üniversiteden” ders alabilme yollarının araştırıldığını söylüyor.

MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün özel yetenekli öğrencilere daha iyi eğitim olanakları sunabilmek amacıyla hazırladığı, Şubat 2013’te kamuoyuna duyurulan "Özel Yetenekli Bireyler Strateji ve Uygulama Planı”nı hayata geçirecek mevzuat hazırlıklarına hız verdi. Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa Baloğlu, tasarlanan düzenlemenin kabulü halinde özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve lisede “birer kez” sınıf atlayarak 15 yaşında üniversiteye gitme şansı elde edebileceğini, lisedeyken “üniversiteden” ders alabilme yollarının bile araştırıldığını söylüyor.

Özel yetenekli çocuklara daha iyi eğitim fırsatı sağlamak amacıyla hazırlanan strateji ve uygulama planının (Strateji Belgesi’nin) çıkış noktası hakkında neler söylersiniz?

Strateji Belgesi’nin çıkış noktası, “özel yetenekli” diye nitelediğimiz bu grup çocuklara şimdiye kadar yeteri kadar eğilemediğimizin farkındalığı, kaygısı ve konunun öneminin artık iyice gün yüzüne çıkmış olmasıdır. Birçok ülkenin üzerine değişik politikalar geliştirdiği bu konu, biliyorsunuz uluslararası öğrenci transferlerinin de yoğun olarak yaşandığı bir alan… Zira bu nitelikte çocuklar ve gençler dünyada birer yatırım alanı olarak görülüyor. Gelişmiş ülkeler bu nitelikte gençleri kaçırmak istemiyor. Örneğin bizim üniversite sınavında dereceye giren öğrencilerin hepsine burslu okumaları için Amerika’dan ve başka ülkelerden ulaşılıyor muhtemelen. Özel üniversiteler devreye girmeden önce farkında değildik bunun; ama şimdi görüyorsunuz, bu nitelikte öğrenciler tarafından tercih edilir olmak amacıyla özel üniversitelerin uyguladığı çeşitli (burs ve diğer) teşvikler söz konusu… Çünkü bir öğrencinin 1,5 - 2 milyon lise mezununun girdiği bir sınavda yüzde 10’a, yüzde 1’e, binde 1’e girmesi, elbette ki birtakım şeylere işaret eden, dikkate değer bir durumdur.

Bakanlığın özel yetenekliler ile ilgili olarak geliştirdiği bu yeni stratejinin esasları, öne çıkan özellikleri nelerdir?

Strateji Belgesi öncelikle eğitim modelleri geliştirmek istiyor. Yani bizim ülkemize, eğitim sistemimize uygun eğitim modelleri geliştirmek arzusundayız. Dikkat ederseniz “modelleri” diyorum, çünkü bu öğrencilerin yetiştirilmesiyle ilgili tek model yok. Her ülkenin kendi kaynaklarına, şartlarına, nüfusuna, sistemine göre kullanabileceği, 30’a yakın değişik model bulunuyor. Bunlardan bizim için uygun ve güncel olanları saptayıp, belki bir kombinasyon halinde veya değişik kademelerde değişik modeller deneyerek uygulamaya sokmak, bu Strateji’nin birinci aşamasıdır. Ardından bu işi yapabilecek personelin yetişmiş olması lazım. Bu da son derece önemli. Olumsuz fiziki şartlar altında süper bir öğretmenim varsa, sorun değil; ama tam tersine süper bir okulda okuyorsam ve nitelikli bir öğretmenim yoksa, bu önemli bir sorun… Dolayısıyla nitelikli öğretmenler yetiştirilmesi büyük önem taşıyor. Bu noktada, dünya genelinde var olan 30 civarındaki modelden biri de, ülkemizde özel yetenekli çocukların eğitimlerine katkı amacıyla 1995 yılında kurulmuş olan ve şu anki sayıları 70’e yaklaşan Bilim Sanat Merkezleri (BSM’ler)dir… Bugün için BSM’lere öğretmen yetiştirme ve atamada sıkıntılarımız olduğu doğru… Ve şu anda bu Merkez’lerin bazısı kendi binalarına taşınmış, eğitimlerini orada sürdürürken, bir bölümü de faaliyetlerini herhangi bir okulun bir köşesine sığınmış olarak sürdürüyor. Ama unutmamak gerekir ki, yaklaşık 20 yıllık bir tecrübe var orada… En son yapılan değişiklikle (Maliye Bakanlığı’yla yapılan görüşme neticesinde) BSM’lerin norm kadroları oluşturuldu, şimdi o kadrolara öğretmenlerin hangi kriterlere göre ve nasıl seçileceği konusu üzerinde çalışıyoruz.

BSM’LERE ÖĞRETMEN ALIMI

Bu çalışma tamamlandığında Bilim Sanat Merkezlerine ne miktarda öğretmen alınacak, yaklaşık bir sayı vermek mümkün mü?

Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa BaloğluÖğrenci sayısı daha fazla olan eski BSM’lere 23, yenilere ise 15-17 civarında öğretmen alınacak. Ve bu öğretmenler oranın kadrolu öğretmeni olacaklar. Uygulanabilir/sürdürülebilir bir yapı oluşturulması çok önemli çünkü... Diyelim ki ben çok iyi bir öğretmenim, beni alıp BSM’de görevlendirdiler. Sene bittiğinde görevlendirmem de sona erecek! Psikolojik olarak ne hissederim? “Nasıl olsa sene sonuna kadar buradayım! Sonra ne olacağım belli değil!” der geçerim! Halbuki bunun sürdürülebilir olması için öğretmenin, “Evet, ben buranın öğretmeniyim, burada kalıyorum, burada bir şey kurdum mu, seneye de ben kullanacağım!” duygusuna sahip olması lazım… Diğer taraftan BSM’lerin fiziki altyapıları da hızla iyileşiyor. Bir yandan da programlarının standardizasyonuyla ilgili bir çalışma devam ediyor. Strateji Belgesi’nin asıl önemi, eğitim politikası anlamında bütün bu noktalara vurgu yapmaya başladığımızın bir göstergesi olmasıdır. Bu belge, Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu’nda kabul edildi; birçok Bakanlığın temsil edildiği, üst bürokrasinin oluşturduğu böyle bir ortamda kabul edilmesi, verilen mesaj açısından da çok önemli. Ama biz millet olarak bölgesel ve kültürel yapımız gereği “hemen” sonucu görmek istiyoruz. Göremeyince de depresif hale geliyoruz. “Eee, bir senedir bunu çalışıyorsunuz, niye ortada bir şey yok?!” diyenler olabiliyor mesela…Sabrımız çok az… Oysa bu bir senede olacak bir şey değil belki de.

KAYNAŞTIRMA MI BÜTÜNLEŞTİRME Mİ?

Özel yetenekli çocuklarının eğitim ortamında “ayrıştırılmak” yerine, tam tersine “kaynaştırılmasına” yönelik bir anlayışı gündeme getiriyorsunuz bir taraftan da…?

Evet, Strateji Belgesi’nde spesifik olarak bu söylenmese bile, bizim özel eğitimdeki genel felsefemiz bu. Mevcut uygulamada mesela işitme engelliler okullarımız var, görme engelliler okullarımız var; çocuk orada ayrıştırılmış bir şekilde okuyor… Ama “kaynaştırma” örnekleri de var uygulamada: Görme engelli bir çocuk normal okulda da okuyabiliyor. Yani uygulamada ikisi de var. Hatta “yarı kaynaştırma” da var: Normal okula göndermişiz, ama okulda özel bir sınıf açmışız onlara… Sonuçta politika anlamında artık özel eğitimde mümkün olduğunca “kaynaştırma”ya doğru kaymak istiyoruz. Bunun birçok faydaları var çünkü. Ayrıştırdığımız zaman çocuklara gerçek dışı bir hayat ortamı sunmuş oluyoruz. Diyelim ki, özel yetenekli öğrencilerin olduğu bir okulda okuyorsunuz; çevreye kapalı, normal bir öğrencinin gelmediği, programı ayrı, herşeyi ayrı… Peki sonra? Filmi biraz ileri saralım: Mezun olup toplum içine çıktığınızda sudan çıkmış balık gibi kalıyorsunuz! Çünkü hiç normal insanlarla yaşamamışsınız. Görme engelliler için de durum aynı. Görme engelliler okulunda herşey güzel, kitapları kabartmalı, öğretmenleri eğitimli, yöneticisi, programı ona göre… Okul bitiyor, öğrenci sokağa çıkıyor ve afallıyor… Çünkü hiç normal ortamlarda bulunmamış...

Bir de “ayrıştırma” duygusal gelişim açısından da çok sağlıklı değil. Çok zorluğu olur, öğrenci çok zorlanır. Diğer taraftan “ayrıştırmalı” uygulamada özel yetenekli çocuklar için söz konusu olabilecek bir tehlike, çocuğa sürekli olarak “özel bir yerde okuduğunun” hatırlatılması ve kendisine yönelik beklentinin yükseltilmesi, bunun bir baskı unsuruna dönüşmesi olabilir. Onun için bu çocukların mümkün olduğu kadar akranlarıyla kaynaştırılmasını hedefliyoruz. Ama bu şu değil: “Biz bu çocukları alıp normal okula bırakalım, kendisi nasıl çıkarsa çıksın oradan!” Bu şekilde anlaşılmamalı. Kaynaştırma bu değil. Anlayışımız şu: Biz bu çocukları akranlarıyla birlikte normal okullara koyalım, ama bunlara her türlü desteği sağlayalım! Aslında kaynaştırmanın bir ileri adamı da bütünleştirmedir. Biz bunu şu anda - sistem hazır olmadığı için çok fazla konuşamıyoruz belki, ama bütünleştirmenin kaynaştırmadan bir farkı var: “Kaynaştırma”, çocuğu normal akranlarıyla bir araya getirip eğitime devam etme; “bütünleştirme” ise bütün sistemi o çocuklara göre de düzenleme anlamı taşımaktadır. Strateji Belgesi’nin getirdiklerinden bir tanesi de budur…

ERKEN “TANILAMA” ZARARLI OLABİLİYOR

Özel yetenekli çocukların tanılanmasında da ötelemeye gidiliyor. Nedir bu ötelemenin sebebi?

Mevcut uygulamada biz bu çocukları “özel yetenekli” olarak tanıladığımız zaman bunları ilan etmiş oluyoruz. Çünkü ona bir puan veriyoruz; ailesinin/çocuğun beklentisi de hemen ona göre şekilleniyor. Bu durumda eğer içini dolduramazsanız, eğitiminiz / öğretmeniniz ona göre ayarlanmamışsa, aile o bilinçte değilse, zararlı olmaya başlıyor. Bu sefer aile ve çocuk ortalıkta, “Ben dehayım! Ben ne olacağım! Bana bu öğretmen mi gelecek?!” diye dolaşmaya başlıyorlar. “Ama senin öğretmenin o, benim başka bir öğretmenim yok!” dediğinizde bu sefer veli, “Benim çocuğum deha! Ne yapacaksınız bana ve çocuğuma?!” diye sormaya başlıyor. Bu sıkıntılara yol açmamak için özellikle ilkokulda o etiketi koymadan ilerlemek istiyoruz. Çünkü ilkokulda bilişsel gelişim kadar sosyal gelişim de çok önemli. Öncelikle aile eğitiminin ve öğretmen eğitiminin üzerinde bayağı durmamız gerekecek…

“SINIF ATLAMA” NASIL OLACAK?

Özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve liseyi 1'er yıl erken bitirebilmesini sağlayacak bir “sınıf atlama” olanağı da tasarlananlar arasında, değil mi?

Sınıf atlama mevcut sistemimizde de olan bir şey… Bazı öğrencilere ilkokulda “bir sene” sınıf atlatabilirsiniz. Ancak ailenin ve öğretmenin bilinç düzeyiyle ilgili bir konu olduğu için çok kullanılan bir sistem değil. Sınıf atlatmanın faydası da var, ama sakıncası da olabilir. Örneğin birçok ailede görürsünüz mesela; çocuk ufak tefekse ve ailenin seçeneği varsa, sınıf arkadaşlarından fiziken geride olmanın sakıncalarını öne sürerek çocuğu okula başlatmaz. Aile o sakıncayı hissediyor demek ki. Şimdi bizim teklifimiz, sınıf atlatmanın “İlkokulda bir, ortaokulda bir, lisede bir” olmak üzere üçe çıkarılması… Bu gerçekleşirse çocuk 15 yaşında liseden mezun olabilecek. Bu Amerika’da ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde uygulanıyor; başka uygulanış şekilleri de var: Mesela sınıf atlatmazsınız, aynı sınıfta devam eder, ama bazı derslerde “üst sınıftan” ders aldırırsınız.  Lise öğrencileri için, belki çok uç bir örnek olacak ama şöyle de olabilir: Bir çocuk düşünün; ilkokul, ortaokul ve lisede birer yıl “atlayarak” 15 yaşında lise son sınıfa kadar geldi ve orada da “üniversiteden” ders alıyor. Bu belki çok büyük bir öğrenci kesimi için söz konusu olmayacak. Ama buna ihtiyacı olan öğrencinin de faydasına olacak.

Ayrıca üniversitede yapılabilecek bazı şeyler de olabilir; gerçi YÖK’ün yetki alanındaki bir konu ama orada da sınıf atlatma olabilir. Üniversitede ders seçme daha esnek olduğu için, standart bir program olmadığı için “öğrenciye özgü” program oluşturmak daha kolay. Sınıf atlatma konusu da dahil bu alanın tümünde negatif ve pozitif ihtimallerin titizlikle ölçüldüğü bir çalışma içindeyiz. Bunu tek başımıza yapmak istemiyoruz. Bir grup öğrencinin eğitimdeki kaderini belirleyecek olan böyle bir konuda MEB’in birkaç bürokratı, iki-üç müdürü, birkaç öğretmeni toplanıp, tek başına karar vermemeli. Strateji Belgesi bu noktada birçok kurumun koordinasyonunu öngören, üniversitelerin de içinde yer alması gereken bir belge niteliği kazanıyor. Merkezinde Milli Eğitim Bakanlığıyla birlikte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı var. Çünkü bu çocuk eğitim sistemine gelene kadar ailede eğitim görüyor. Ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın da çalışmanın bir yerinde olması lazım. Çünkü okul öncesi dönemde sağlık kuruluşlarının çocuklara yönelik yoğun takibi söz konusu; bebek doğduğu andan itibaren sağlık kuruluşlarına ve aşıya gidiyor çünkü… 1-2 yaşındaki aşıya gittiğinde, eğer kendisinde bir farklılık gözlenirse, o aşamadan itibaren destek sağlanabilmesi lazım. Öte taraftan yine unutmamak gerekir ki, bu geniş kitleyi sadece bürokrasiyle düzgün olarak yönetemezsiniz. Mutlaka sivil toplum da bunun içinde yer almalı, hatta merkezinde olmalı. Biliyorsunuz, özel yetenekli öğrencilere yönelik 12’şer kişilik iki sınıfı bulunan İstanbul’daki Ford Otosan İlköğretim Okulu’nda yasadan (4+4+4 uygulamasından) dolayı bir sıkıntı olmuştu. Geçenlerde öğrendik ki, orada okuyan 24 öğrencinin 10’una bir özel okul, burs vererek bünyesine almış… Bu da açıkça gösteriyor ki, özel sektör artık hem normal eğitimde, hem de özel eğitimde işin içine girmiş durumda. Bakanlığımız bünyesinde engellilere destek eğitimi veren özel eğitim kurumlarımız yanında artık özel sektörün de yoğun olarak bu alana girmekte olduğunu görüyoruz. Özel rehabilitasyon merkezleri kuruldu mesela. Özel yetenekli öğrenciler için de özel okullar, dernekler, vakıflar kurulmaya başlandı.

“ÖZEL EĞİTİM” YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK

Şu sıra Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği’nin yenilenmesi de gündemde. Esas olarak ne hedefleniyor?

Özel yetenekli öğrencilerin de yönetmelikte bir yerinin olmasını istiyoruz. Daha önce özel yetenekli öğrencilerle ilgili sadece bir yönerge vardı; Bilim Sanat Merkezleriyle ilgili, kısıtlı bir yönerge idi. Şimdi bu çocukları da Özel Eğitim Yönetmeliği kapsamına alıyoruz. Bu, politika boyutunda önemli bir karar aşamasıdır. Yani artık “özel eğitim” denildiğinde sadece engellileri anlamayacağız. Özel eğitim denildiği zaman bu özel çocukları da anlayacağız. Çünkü bunların hepsi özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler... Politika anlamında bu büyük bir hamledir. Çünkü “özel eğitim”in sağladığı birtakım olanaklar var, biliyorsunuz. Özel yetenekli çocukları da o kapsama aldığımızda (yönetmeliğe koyduğumuz bir tek kelimeyle) o çocuklar da bu olanaklardan yararlanabilecek.

Özel yetenekli çocukları diğerlerinden ayıran belirgin özellikler nelerdir?

En kolay tarafından başlayarak şöyle özetleyebiliriz belki: Özel yetenekli öğrencilerin benzer fiziksel özelliklere sahip oluşları sıklıkla tanık olunan bir durum. Tabii bu söyleyeceklerimiz genel özellikler… “Hep bu şekilde olur!”, ya da “Öyle olmayanlar özel yetenekli değildir!” anlamında anlaşılmasın lütfen, ama ortalamaya bakıldığında özel yetenekli çocukların doğum ağırlıklarının daha fazla olduğu ve daha uzun doğdukları görülüyor. Yani fiziksel olarak akranlarından daha dayanıklı, fiziksel hastalıklardan daha az muzdarip olmaları, korunma sistemleri bakımından daha dayanıklı olmaları gibi bazı farklılıklar da gözleniyor. Bütün gelişim evrelerinde – hepsinde olmasa dahi – akranlarına göre biraz daha ileride oldukları görülüyor. Erken yürüme, erken konuşma, erken adımlama gibi edimleri, daha önce başardıklarını görebiliyoruz. Diğer taraftan çocuğun bilişsel özelliklerinde de - beynin erken olgunlaşmasıyla bağlantılı olarak - erken gelişim gözleniyor. Beyindeki koordinasyonun biraz daha erken sağlandığı, yine bilişsel olarak yaşıtlarına göre daha erken kavrama, analiz etme, yorumlama yeteneklerinin geliştiği görülüyor. Okumayı erken evrede “kendi kendine” başarmanın da bu çocukların ayırıcı bir özelliği olduğu sıkça ifade ediliyor. Bu beyin gelişimiyle ilgili bir konu olarak yorumlanmakla beraber, daha sonraki çalışmalarda “erken okuma”ya olmazsa olmaz bir ayırıcı özellik olarak vurgu yapılmamaya başlandığını da görüyoruz. Diğer taraftan özel yetenekli çocukların akranlarına göre biraz daha büyük yaş gruplarıyla arkadaşlık etme eğiliminde olduklarına tanık olunuyor. İletişim kurmada belki biraz daha fazla zorlanabiliyorlar. Kendilerini ifade edebilecek bir şey arıyorlar, ama normalden farklı oldukları için az sayıda insan bunu anlayabilecek durumda olabiliyor. Okullarda genelde “haylaz”, “yaramaz” çocuklar olarak görülüyorlar. Ama tabii buradan da, “Haylaz çocukların hepsi özel yeteneklidir” sonucuna varmamak gerekir. El yazılarının bozuk olabileceğinden de söz ediliyor. Beyin aktiviteleri hızlı olduğu için, bir cümleyi söylerken ya da yazarken “iki-üç cümle sonrasını” da düşündüklerinden “bir an önce oraya yetişmek” çabasıyla el yazısını çok düzgün yazamadıkları ifade ediliyor. Bu konuda bilimsel çalışmalarla desteklenen veya desteklenmeyen çok farklı rivayetler de var. Özel yetenekli çocukların örneğin astronomi, tarih gibi alanlara çok meraklı oldukları da ifade ediliyor. Sözel gelişimlerinin yaşıtlarından daha iyi olduğu, duygusal olarak belki biraz daha kapalı olabildikleri vb... bir dizi özelliği de bu kapsamda sıralayabiliriz. Kısacası, yaşıtlarından farklı bir grup oldukları kesin. Bu farklılığın tam olarak nerede olduğunu çıkaramasanız da, görünen/görünmeyen/hissedilen bir farklılık olduğu kesin…

Özel yetenekli çocuğun zekâ testleriyle “tanılanması” ve onu izleyen süreç, ülkemizde şu anda tam olarak ne şekilde işliyor?

Biliyorsunuz ülkemizde bu tür öğrencilere destek eğitimi veren Bilim Sanat Merkezlerimiz var. Orada zekâ testleri hep ön planda görünse de, aslında işin başlangıcı zekâ testi değildir. Süreç şöyle işler:  Birinci aşamada ilkokul öğretmeniniz sizi gözlemler. Daha sonra sizi aday gösterir. Der ki: “Ben on senelik ilkokul öğretmeniyim, 300-500 tane öğrenci geçti elimden. Ama görüyorum ki, bu çocuk şu ana kadar okuttuğum 300 öğrenciden hayli farklı... Mesela, ben okumayı sökmeye şu kadar zaman ayırırım, bu çocuk geldiğinden iki gün sonra okumaya geçti. Ben toplamayı öğretirken bu çocuk kendi kendine bölmelere geçti!” Burada gördüğünüz gibi, bir izleme/gözlem süreci var. Öğretmen bu gözlemi sonucunda bu çocuğu önerebilir. Bu önerisiyle birlikte bir gözlem formunu da doldurur; “Bu çocuk şunu şunu yapar, yaşıtlarına göre şunları daha iyi yapar!” gibi... O formla birlikte bu çocuklar, Rehberlik Araştırma’nın desteğiyle Bilim Sanat Merkezleri’ne (BSM’lere) geliyorlar. Önerilen bu çocuklara bir grup testi veriyoruz biz, bu bir yetenek testidir. O testi cevaplıyorlar grup halinde... Sonra bu değerlendirmede öne çıkan çocuklara, bireysel olarak az önce konuştuğumuz zekâ testlerinden birini (Wechsler’i) uyguluyoruz. Orada 130 üzeri puan alan çocuk Bilim Sanat Merkezi’ne kayıt yaptırma hakkı kazanmış oluyor. Sürece baktığınız zaman aslınd biz bir kombinasyon kullanıyoruz… Yani sürecin sonuna doğru testler/daha objektif araçlar, ama sürecin başlangıcı öğretmenin gözlemleridir...

Bilim-Sanat Merkezleri için “özel yetenekli öğrenci” tanılaması, eski sistemde ilkokul 2-3’ten itibaren yapılıyordu. Ama Strateji Belgesi ile birlikte bu biraz ötelendi. Beşinci sınıfta, ortaokulda başlanacak…

TÜİK verilerine göre %2 - %5 civarında bir popülasyonu özel yetenekli grup olarak değerlendirebiliyoruz. Özel yeteneği “genel yetenek ve zekâ” anlamında düşündüğümüzde %2’lik bir kesim; bilişsel yetenekler ile birlikte müzik, sanat, spor vb. alanlardaki özel yetenekleri de hesaba katarsak %5 oranında bir kitle bu kapsamda değerlendirilebiliyor. Demek ki, 3-18 yaş grubu arasında, %2-3 bandında hesaplandığında yaklaşık 375 bin – 560 bin arası bir “özel yetenekli” grubumuz olduğu söylenebilir. Yüzde 5 olarak hesapladığımızda (yani müzik, sanat, spor vb. alanlardaki özel yeteneklileri dahil ederek baktığımızda) 900 bin - 1 milyon civarında bir popülasyon ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

3 YENİ ZEKA TESTİ GELİYOR

Ülkemizde uygulanan zekâ testlerinin “hayli eskidiği” söyleniyor. Bunların yenilenmesini, Avrupa Birliği’nde uygulanan testlerle uyumlu şekilde güncellenmesini hedefleyen bir çalışmanız da söz konusu…

Bizim yakın zamanda sona ermiş olan “Özel Eğitimin Güçlendirilmesi” başlıklı Avrupa Birliği projemizin bileşenlerinden bir tanesi de işte bu ölçme araçlarının güncellenmesi idi. 7 milyon Euro’luk bu büyük AB projesi bağlamında üç tane yeni zekâ testinin adaptasyonu süreci devam ediyor. Bu testler bu alandaki en güncel ürünler... Tabii yurtdışında geliştirilmiş oldukları için bazı yasal prosedürlerin takip edilip, bunlarla ilgili yasal hakların alınması ve daha sonra kültürümüze uyarlanmaları gerekiyor. Bu çerçevede örneğin, bu alanda öne çıkmış ürünler ortaya koyan Wechsler’in sözel olmayan bir zekâ testi var; onu adapte etmek istiyoruz. Dil açısından dezavantajlı grupların bu dezavantajını da ortadan kaldıracak bir ürün bu... Bir diğeri de örneğin Woodcock Johnson’ın testi. Sonuçta üç ayrı testin adaptasyon sürecinin devam ettiğini söyleyebilirim. Aslında Özel Eğitimin Güçlendirilmesi Projesi’nin diğer bileşenlerinin tümü tamamlandı, sadece adaptasyon bileşeni kaldı. O da önemli bir gereklilik. Çünkü bu testlerin geliştirildiği ülkelere özgü maddeler yer alabiliyor içeriklerinde. Örneğin Stanford Binet testinin adaptasyon sürecinde karşılaşılan bir sorundan söz edeyim size: ABD’de sokaklarda yangın muslukları vardır, filmlerde görürsünüz… İtfaiye gelir, oraya musluğu bağlar ve yangını söndürür. 3-4 yaş grubu çocukların yanıtlayacağı sorular arasında bu musluklarla ilgili bir resmi bizim çocuklarımıza gösterdiğinizde, buna ya “direk” diyor, veya “eşek bağlanan bir şey” diyor, veya benzer bir başka şey… Dolayısıyla cevap yanlış oluyor, çünkü bizim çocuklarımız böyle bir şeyi hiç görmemiş… Adaptasyon bu noktada, “Söz konusu itfaiye muslukları yerine biz ne koysak?” şeklinde, (sokaklarımızda en çok görünen şeylerden birini bulmaya yönelik) bir uyarlama çalışmasıdır.

> 14’ünde ‘üniversiteden’ ders, 15’inde üniversite

MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa Baloğlu, özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve lisede “birer kez” sınıf atlayarak 15 yaşında üniversiteye gitme şansı elde edebileceğini, lisedeyken “üniversiteden” ders alabilme yollarının araştırıldığını söylüyor.

MEB Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün özel yetenekli öğrencilere daha iyi eğitim olanakları sunabilmek amacıyla hazırladığı, Şubat 2013’te kamuoyuna duyurulan "Özel Yetenekli Bireyler Strateji ve Uygulama Planı”nı hayata geçirecek mevzuat hazırlıklarına hız verdi. Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa Baloğlu, tasarlanan düzenlemenin kabulü halinde özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve lisede “birer kez” sınıf atlayarak 15 yaşında üniversiteye gitme şansı elde edebileceğini, lisedeyken “üniversiteden” ders alabilme yollarının bile araştırıldığını söylüyor.

Özel yetenekli çocuklara daha iyi eğitim fırsatı sağlamak amacıyla hazırlanan strateji ve uygulama planının (Strateji Belgesi’nin) çıkış noktası hakkında neler söylersiniz?

Strateji Belgesi’nin çıkış noktası, “özel yetenekli” diye nitelediğimiz bu grup çocuklara şimdiye kadar yeteri kadar eğilemediğimizin farkındalığı, kaygısı ve konunun öneminin artık iyice gün yüzüne çıkmış olmasıdır. Birçok ülkenin üzerine değişik politikalar geliştirdiği bu konu, biliyorsunuz uluslararası öğrenci transferlerinin de yoğun olarak yaşandığı bir alan… Zira bu nitelikte çocuklar ve gençler dünyada birer yatırım alanı olarak görülüyor. Gelişmiş ülkeler bu nitelikte gençleri kaçırmak istemiyor. Örneğin bizim üniversite sınavında dereceye giren öğrencilerin hepsine burslu okumaları için Amerika’dan ve başka ülkelerden ulaşılıyor muhtemelen. Özel üniversiteler devreye girmeden önce farkında değildik bunun; ama şimdi görüyorsunuz, bu nitelikte öğrenciler tarafından tercih edilir olmak amacıyla özel üniversitelerin uyguladığı çeşitli (burs ve diğer) teşvikler söz konusu… Çünkü bir öğrencinin 1,5 - 2 milyon lise mezununun girdiği bir sınavda yüzde 10’a, yüzde 1’e, binde 1’e girmesi, elbette ki birtakım şeylere işaret eden, dikkate değer bir durumdur.

Bakanlığın özel yetenekliler ile ilgili olarak geliştirdiği bu yeni stratejinin esasları, öne çıkan özellikleri nelerdir?

Strateji Belgesi öncelikle eğitim modelleri geliştirmek istiyor. Yani bizim ülkemize, eğitim sistemimize uygun eğitim modelleri geliştirmek arzusundayız. Dikkat ederseniz “modelleri” diyorum, çünkü bu öğrencilerin yetiştirilmesiyle ilgili tek model yok. Her ülkenin kendi kaynaklarına, şartlarına, nüfusuna, sistemine göre kullanabileceği, 30’a yakın değişik model bulunuyor. Bunlardan bizim için uygun ve güncel olanları saptayıp, belki bir kombinasyon halinde veya değişik kademelerde değişik modeller deneyerek uygulamaya sokmak, bu Strateji’nin birinci aşamasıdır. Ardından bu işi yapabilecek personelin yetişmiş olması lazım. Bu da son derece önemli. Olumsuz fiziki şartlar altında süper bir öğretmenim varsa, sorun değil; ama tam tersine süper bir okulda okuyorsam ve nitelikli bir öğretmenim yoksa, bu önemli bir sorun… Dolayısıyla nitelikli öğretmenler yetiştirilmesi büyük önem taşıyor. Bu noktada, dünya genelinde var olan 30 civarındaki modelden biri de, ülkemizde özel yetenekli çocukların eğitimlerine katkı amacıyla 1995 yılında kurulmuş olan ve şu anki sayıları 70’e yaklaşan Bilim Sanat Merkezleri (BSM’ler)dir… Bugün için BSM’lere öğretmen yetiştirme ve atamada sıkıntılarımız olduğu doğru… Ve şu anda bu Merkez’lerin bazısı kendi binalarına taşınmış, eğitimlerini orada sürdürürken, bir bölümü de faaliyetlerini herhangi bir okulun bir köşesine sığınmış olarak sürdürüyor. Ama unutmamak gerekir ki, yaklaşık 20 yıllık bir tecrübe var orada… En son yapılan değişiklikle (Maliye Bakanlığı’yla yapılan görüşme neticesinde) BSM’lerin norm kadroları oluşturuldu, şimdi o kadrolara öğretmenlerin hangi kriterlere göre ve nasıl seçileceği konusu üzerinde çalışıyoruz.

BSM’LERE ÖĞRETMEN ALIMI

Bu çalışma tamamlandığında Bilim Sanat Merkezlerine ne miktarda öğretmen alınacak, yaklaşık bir sayı vermek mümkün mü?

Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Mustafa BaloğluÖğrenci sayısı daha fazla olan eski BSM’lere 23, yenilere ise 15-17 civarında öğretmen alınacak. Ve bu öğretmenler oranın kadrolu öğretmeni olacaklar. Uygulanabilir/sürdürülebilir bir yapı oluşturulması çok önemli çünkü... Diyelim ki ben çok iyi bir öğretmenim, beni alıp BSM’de görevlendirdiler. Sene bittiğinde görevlendirmem de sona erecek! Psikolojik olarak ne hissederim? “Nasıl olsa sene sonuna kadar buradayım! Sonra ne olacağım belli değil!” der geçerim! Halbuki bunun sürdürülebilir olması için öğretmenin, “Evet, ben buranın öğretmeniyim, burada kalıyorum, burada bir şey kurdum mu, seneye de ben kullanacağım!” duygusuna sahip olması lazım… Diğer taraftan BSM’lerin fiziki altyapıları da hızla iyileşiyor. Bir yandan da programlarının standardizasyonuyla ilgili bir çalışma devam ediyor. Strateji Belgesi’nin asıl önemi, eğitim politikası anlamında bütün bu noktalara vurgu yapmaya başladığımızın bir göstergesi olmasıdır. Bu belge, Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu’nda kabul edildi; birçok Bakanlığın temsil edildiği, üst bürokrasinin oluşturduğu böyle bir ortamda kabul edilmesi, verilen mesaj açısından da çok önemli. Ama biz millet olarak bölgesel ve kültürel yapımız gereği “hemen” sonucu görmek istiyoruz. Göremeyince de depresif hale geliyoruz. “Eee, bir senedir bunu çalışıyorsunuz, niye ortada bir şey yok?!” diyenler olabiliyor mesela…Sabrımız çok az… Oysa bu bir senede olacak bir şey değil belki de.

KAYNAŞTIRMA MI BÜTÜNLEŞTİRME Mİ?

Özel yetenekli çocuklarının eğitim ortamında “ayrıştırılmak” yerine, tam tersine “kaynaştırılmasına” yönelik bir anlayışı gündeme getiriyorsunuz bir taraftan da…?

Evet, Strateji Belgesi’nde spesifik olarak bu söylenmese bile, bizim özel eğitimdeki genel felsefemiz bu. Mevcut uygulamada mesela işitme engelliler okullarımız var, görme engelliler okullarımız var; çocuk orada ayrıştırılmış bir şekilde okuyor… Ama “kaynaştırma” örnekleri de var uygulamada: Görme engelli bir çocuk normal okulda da okuyabiliyor. Yani uygulamada ikisi de var. Hatta “yarı kaynaştırma” da var: Normal okula göndermişiz, ama okulda özel bir sınıf açmışız onlara… Sonuçta politika anlamında artık özel eğitimde mümkün olduğunca “kaynaştırma”ya doğru kaymak istiyoruz. Bunun birçok faydaları var çünkü. Ayrıştırdığımız zaman çocuklara gerçek dışı bir hayat ortamı sunmuş oluyoruz. Diyelim ki, özel yetenekli öğrencilerin olduğu bir okulda okuyorsunuz; çevreye kapalı, normal bir öğrencinin gelmediği, programı ayrı, herşeyi ayrı… Peki sonra? Filmi biraz ileri saralım: Mezun olup toplum içine çıktığınızda sudan çıkmış balık gibi kalıyorsunuz! Çünkü hiç normal insanlarla yaşamamışsınız. Görme engelliler için de durum aynı. Görme engelliler okulunda herşey güzel, kitapları kabartmalı, öğretmenleri eğitimli, yöneticisi, programı ona göre… Okul bitiyor, öğrenci sokağa çıkıyor ve afallıyor… Çünkü hiç normal ortamlarda bulunmamış...

Bir de “ayrıştırma” duygusal gelişim açısından da çok sağlıklı değil. Çok zorluğu olur, öğrenci çok zorlanır. Diğer taraftan “ayrıştırmalı” uygulamada özel yetenekli çocuklar için söz konusu olabilecek bir tehlike, çocuğa sürekli olarak “özel bir yerde okuduğunun” hatırlatılması ve kendisine yönelik beklentinin yükseltilmesi, bunun bir baskı unsuruna dönüşmesi olabilir. Onun için bu çocukların mümkün olduğu kadar akranlarıyla kaynaştırılmasını hedefliyoruz. Ama bu şu değil: “Biz bu çocukları alıp normal okula bırakalım, kendisi nasıl çıkarsa çıksın oradan!” Bu şekilde anlaşılmamalı. Kaynaştırma bu değil. Anlayışımız şu: Biz bu çocukları akranlarıyla birlikte normal okullara koyalım, ama bunlara her türlü desteği sağlayalım! Aslında kaynaştırmanın bir ileri adamı da bütünleştirmedir. Biz bunu şu anda - sistem hazır olmadığı için çok fazla konuşamıyoruz belki, ama bütünleştirmenin kaynaştırmadan bir farkı var: “Kaynaştırma”, çocuğu normal akranlarıyla bir araya getirip eğitime devam etme; “bütünleştirme” ise bütün sistemi o çocuklara göre de düzenleme anlamı taşımaktadır. Strateji Belgesi’nin getirdiklerinden bir tanesi de budur…

ERKEN “TANILAMA” ZARARLI OLABİLİYOR

Özel yetenekli çocukların tanılanmasında da ötelemeye gidiliyor. Nedir bu ötelemenin sebebi?

Mevcut uygulamada biz bu çocukları “özel yetenekli” olarak tanıladığımız zaman bunları ilan etmiş oluyoruz. Çünkü ona bir puan veriyoruz; ailesinin/çocuğun beklentisi de hemen ona göre şekilleniyor. Bu durumda eğer içini dolduramazsanız, eğitiminiz / öğretmeniniz ona göre ayarlanmamışsa, aile o bilinçte değilse, zararlı olmaya başlıyor. Bu sefer aile ve çocuk ortalıkta, “Ben dehayım! Ben ne olacağım! Bana bu öğretmen mi gelecek?!” diye dolaşmaya başlıyorlar. “Ama senin öğretmenin o, benim başka bir öğretmenim yok!” dediğinizde bu sefer veli, “Benim çocuğum deha! Ne yapacaksınız bana ve çocuğuma?!” diye sormaya başlıyor. Bu sıkıntılara yol açmamak için özellikle ilkokulda o etiketi koymadan ilerlemek istiyoruz. Çünkü ilkokulda bilişsel gelişim kadar sosyal gelişim de çok önemli. Öncelikle aile eğitiminin ve öğretmen eğitiminin üzerinde bayağı durmamız gerekecek…

“SINIF ATLAMA” NASIL OLACAK?

Özel yetenekli öğrencilerin ilkokul, ortaokul ve liseyi 1'er yıl erken bitirebilmesini sağlayacak bir “sınıf atlama” olanağı da tasarlananlar arasında, değil mi?

Sınıf atlama mevcut sistemimizde de olan bir şey… Bazı öğrencilere ilkokulda “bir sene” sınıf atlatabilirsiniz. Ancak ailenin ve öğretmenin bilinç düzeyiyle ilgili bir konu olduğu için çok kullanılan bir sistem değil. Sınıf atlatmanın faydası da var, ama sakıncası da olabilir. Örneğin birçok ailede görürsünüz mesela; çocuk ufak tefekse ve ailenin seçeneği varsa, sınıf arkadaşlarından fiziken geride olmanın sakıncalarını öne sürerek çocuğu okula başlatmaz. Aile o sakıncayı hissediyor demek ki. Şimdi bizim teklifimiz, sınıf atlatmanın “İlkokulda bir, ortaokulda bir, lisede bir” olmak üzere üçe çıkarılması… Bu gerçekleşirse çocuk 15 yaşında liseden mezun olabilecek. Bu Amerika’da ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde uygulanıyor; başka uygulanış şekilleri de var: Mesela sınıf atlatmazsınız, aynı sınıfta devam eder, ama bazı derslerde “üst sınıftan” ders aldırırsınız.  Lise öğrencileri için, belki çok uç bir örnek olacak ama şöyle de olabilir: Bir çocuk düşünün; ilkokul, ortaokul ve lisede birer yıl “atlayarak” 15 yaşında lise son sınıfa kadar geldi ve orada da “üniversiteden” ders alıyor. Bu belki çok büyük bir öğrenci kesimi için söz konusu olmayacak. Ama buna ihtiyacı olan öğrencinin de faydasına olacak.

Ayrıca üniversitede yapılabilecek bazı şeyler de olabilir; gerçi YÖK’ün yetki alanındaki bir konu ama orada da sınıf atlatma olabilir. Üniversitede ders seçme daha esnek olduğu için, standart bir program olmadığı için “öğrenciye özgü” program oluşturmak daha kolay. Sınıf atlatma konusu da dahil bu alanın tümünde negatif ve pozitif ihtimallerin titizlikle ölçüldüğü bir çalışma içindeyiz. Bunu tek başımıza yapmak istemiyoruz. Bir grup öğrencinin eğitimdeki kaderini belirleyecek olan böyle bir konuda MEB’in birkaç bürokratı, iki-üç müdürü, birkaç öğretmeni toplanıp, tek başına karar vermemeli. Strateji Belgesi bu noktada birçok kurumun koordinasyonunu öngören, üniversitelerin de içinde yer alması gereken bir belge niteliği kazanıyor. Merkezinde Milli Eğitim Bakanlığıyla birlikte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı var. Çünkü bu çocuk eğitim sistemine gelene kadar ailede eğitim görüyor. Ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın da çalışmanın bir yerinde olması lazım. Çünkü okul öncesi dönemde sağlık kuruluşlarının çocuklara yönelik yoğun takibi söz konusu; bebek doğduğu andan itibaren sağlık kuruluşlarına ve aşıya gidiyor çünkü… 1-2 yaşındaki aşıya gittiğinde, eğer kendisinde bir farklılık gözlenirse, o aşamadan itibaren destek sağlanabilmesi lazım. Öte taraftan yine unutmamak gerekir ki, bu geniş kitleyi sadece bürokrasiyle düzgün olarak yönetemezsiniz. Mutlaka sivil toplum da bunun içinde yer almalı, hatta merkezinde olmalı. Biliyorsunuz, özel yetenekli öğrencilere yönelik 12’şer kişilik iki sınıfı bulunan İstanbul’daki Ford Otosan İlköğretim Okulu’nda yasadan (4+4+4 uygulamasından) dolayı bir sıkıntı olmuştu. Geçenlerde öğrendik ki, orada okuyan 24 öğrencinin 10’una bir özel okul, burs vererek bünyesine almış… Bu da açıkça gösteriyor ki, özel sektör artık hem normal eğitimde, hem de özel eğitimde işin içine girmiş durumda. Bakanlığımız bünyesinde engellilere destek eğitimi veren özel eğitim kurumlarımız yanında artık özel sektörün de yoğun olarak bu alana girmekte olduğunu görüyoruz. Özel rehabilitasyon merkezleri kuruldu mesela. Özel yetenekli öğrenciler için de özel okullar, dernekler, vakıflar kurulmaya başlandı.

“ÖZEL EĞİTİM” YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK

Şu sıra Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Yönetmeliği’nin yenilenmesi de gündemde. Esas olarak ne hedefleniyor?

Özel yetenekli öğrencilerin de yönetmelikte bir yerinin olmasını istiyoruz. Daha önce özel yetenekli öğrencilerle ilgili sadece bir yönerge vardı; Bilim Sanat Merkezleriyle ilgili, kısıtlı bir yönerge idi. Şimdi bu çocukları da Özel Eğitim Yönetmeliği kapsamına alıyoruz. Bu, politika boyutunda önemli bir karar aşamasıdır. Yani artık “özel eğitim” denildiğinde sadece engellileri anlamayacağız. Özel eğitim denildiği zaman bu özel çocukları da anlayacağız. Çünkü bunların hepsi özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler... Politika anlamında bu büyük bir hamledir. Çünkü “özel eğitim”in sağladığı birtakım olanaklar var, biliyorsunuz. Özel yetenekli çocukları da o kapsama aldığımızda (yönetmeliğe koyduğumuz bir tek kelimeyle) o çocuklar da bu olanaklardan yararlanabilecek.

Özel yetenekli çocukları diğerlerinden ayıran belirgin özellikler nelerdir?

En kolay tarafından başlayarak şöyle özetleyebiliriz belki: Özel yetenekli öğrencilerin benzer fiziksel özelliklere sahip oluşları sıklıkla tanık olunan bir durum. Tabii bu söyleyeceklerimiz genel özellikler… “Hep bu şekilde olur!”, ya da “Öyle olmayanlar özel yetenekli değildir!” anlamında anlaşılmasın lütfen, ama ortalamaya bakıldığında özel yetenekli çocukların doğum ağırlıklarının daha fazla olduğu ve daha uzun doğdukları görülüyor. Yani fiziksel olarak akranlarından daha dayanıklı, fiziksel hastalıklardan daha az muzdarip olmaları, korunma sistemleri bakımından daha dayanıklı olmaları gibi bazı farklılıklar da gözleniyor. Bütün gelişim evrelerinde – hepsinde olmasa dahi – akranlarına göre biraz daha ileride oldukları görülüyor. Erken yürüme, erken konuşma, erken adımlama gibi edimleri, daha önce başardıklarını görebiliyoruz. Diğer taraftan çocuğun bilişsel özelliklerinde de - beynin erken olgunlaşmasıyla bağlantılı olarak - erken gelişim gözleniyor. Beyindeki koordinasyonun biraz daha erken sağlandığı, yine bilişsel olarak yaşıtlarına göre daha erken kavrama, analiz etme, yorumlama yeteneklerinin geliştiği görülüyor. Okumayı erken evrede “kendi kendine” başarmanın da bu çocukların ayırıcı bir özelliği olduğu sıkça ifade ediliyor. Bu beyin gelişimiyle ilgili bir konu olarak yorumlanmakla beraber, daha sonraki çalışmalarda “erken okuma”ya olmazsa olmaz bir ayırıcı özellik olarak vurgu yapılmamaya başlandığını da görüyoruz. Diğer taraftan özel yetenekli çocukların akranlarına göre biraz daha büyük yaş gruplarıyla arkadaşlık etme eğiliminde olduklarına tanık olunuyor. İletişim kurmada belki biraz daha fazla zorlanabiliyorlar. Kendilerini ifade edebilecek bir şey arıyorlar, ama normalden farklı oldukları için az sayıda insan bunu anlayabilecek durumda olabiliyor. Okullarda genelde “haylaz”, “yaramaz” çocuklar olarak görülüyorlar. Ama tabii buradan da, “Haylaz çocukların hepsi özel yeteneklidir” sonucuna varmamak gerekir. El yazılarının bozuk olabileceğinden de söz ediliyor. Beyin aktiviteleri hızlı olduğu için, bir cümleyi söylerken ya da yazarken “iki-üç cümle sonrasını” da düşündüklerinden “bir an önce oraya yetişmek” çabasıyla el yazısını çok düzgün yazamadıkları ifade ediliyor. Bu konuda bilimsel çalışmalarla desteklenen veya desteklenmeyen çok farklı rivayetler de var. Özel yetenekli çocukların örneğin astronomi, tarih gibi alanlara çok meraklı oldukları da ifade ediliyor. Sözel gelişimlerinin yaşıtlarından daha iyi olduğu, duygusal olarak belki biraz daha kapalı olabildikleri vb... bir dizi özelliği de bu kapsamda sıralayabiliriz. Kısacası, yaşıtlarından farklı bir grup oldukları kesin. Bu farklılığın tam olarak nerede olduğunu çıkaramasanız da, görünen/görünmeyen/hissedilen bir farklılık olduğu kesin…

Özel yetenekli çocuğun zekâ testleriyle “tanılanması” ve onu izleyen süreç, ülkemizde şu anda tam olarak ne şekilde işliyor?

Biliyorsunuz ülkemizde bu tür öğrencilere destek eğitimi veren Bilim Sanat Merkezlerimiz var. Orada zekâ testleri hep ön planda görünse de, aslında işin başlangıcı zekâ testi değildir. Süreç şöyle işler:  Birinci aşamada ilkokul öğretmeniniz sizi gözlemler. Daha sonra sizi aday gösterir. Der ki: “Ben on senelik ilkokul öğretmeniyim, 300-500 tane öğrenci geçti elimden. Ama görüyorum ki, bu çocuk şu ana kadar okuttuğum 300 öğrenciden hayli farklı... Mesela, ben okumayı sökmeye şu kadar zaman ayırırım, bu çocuk geldiğinden iki gün sonra okumaya geçti. Ben toplamayı öğretirken bu çocuk kendi kendine bölmelere geçti!” Burada gördüğünüz gibi, bir izleme/gözlem süreci var. Öğretmen bu gözlemi sonucunda bu çocuğu önerebilir. Bu önerisiyle birlikte bir gözlem formunu da doldurur; “Bu çocuk şunu şunu yapar, yaşıtlarına göre şunları daha iyi yapar!” gibi... O formla birlikte bu çocuklar, Rehberlik Araştırma’nın desteğiyle Bilim Sanat Merkezleri’ne (BSM’lere) geliyorlar. Önerilen bu çocuklara bir grup testi veriyoruz biz, bu bir yetenek testidir. O testi cevaplıyorlar grup halinde... Sonra bu değerlendirmede öne çıkan çocuklara, bireysel olarak az önce konuştuğumuz zekâ testlerinden birini (Wechsler’i) uyguluyoruz. Orada 130 üzeri puan alan çocuk Bilim Sanat Merkezi’ne kayıt yaptırma hakkı kazanmış oluyor. Sürece baktığınız zaman aslınd biz bir kombinasyon kullanıyoruz… Yani sürecin sonuna doğru testler/daha objektif araçlar, ama sürecin başlangıcı öğretmenin gözlemleridir...

Bilim-Sanat Merkezleri için “özel yetenekli öğrenci” tanılaması, eski sistemde ilkokul 2-3’ten itibaren yapılıyordu. Ama Strateji Belgesi ile birlikte bu biraz ötelendi. Beşinci sınıfta, ortaokulda başlanacak…

TÜİK verilerine göre %2 - %5 civarında bir popülasyonu özel yetenekli grup olarak değerlendirebiliyoruz. Özel yeteneği “genel yetenek ve zekâ” anlamında düşündüğümüzde %2’lik bir kesim; bilişsel yetenekler ile birlikte müzik, sanat, spor vb. alanlardaki özel yetenekleri de hesaba katarsak %5 oranında bir kitle bu kapsamda değerlendirilebiliyor. Demek ki, 3-18 yaş grubu arasında, %2-3 bandında hesaplandığında yaklaşık 375 bin – 560 bin arası bir “özel yetenekli” grubumuz olduğu söylenebilir. Yüzde 5 olarak hesapladığımızda (yani müzik, sanat, spor vb. alanlardaki özel yeteneklileri dahil ederek baktığımızda) 900 bin - 1 milyon civarında bir popülasyon ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

3 YENİ ZEKA TESTİ GELİYOR

Ülkemizde uygulanan zekâ testlerinin “hayli eskidiği” söyleniyor. Bunların yenilenmesini, Avrupa Birliği’nde uygulanan testlerle uyumlu şekilde güncellenmesini hedefleyen bir çalışmanız da söz konusu…

Bizim yakın zamanda sona ermiş olan “Özel Eğitimin Güçlendirilmesi” başlıklı Avrupa Birliği projemizin bileşenlerinden bir tanesi de işte bu ölçme araçlarının güncellenmesi idi. 7 milyon Euro’luk bu büyük AB projesi bağlamında üç tane yeni zekâ testinin adaptasyonu süreci devam ediyor. Bu testler bu alandaki en güncel ürünler... Tabii yurtdışında geliştirilmiş oldukları için bazı yasal prosedürlerin takip edilip, bunlarla ilgili yasal hakların alınması ve daha sonra kültürümüze uyarlanmaları gerekiyor. Bu çerçevede örneğin, bu alanda öne çıkmış ürünler ortaya koyan Wechsler’in sözel olmayan bir zekâ testi var; onu adapte etmek istiyoruz. Dil açısından dezavantajlı grupların bu dezavantajını da ortadan kaldıracak bir ürün bu... Bir diğeri de örneğin Woodcock Johnson’ın testi. Sonuçta üç ayrı testin adaptasyon sürecinin devam ettiğini söyleyebilirim. Aslında Özel Eğitimin Güçlendirilmesi Projesi’nin diğer bileşenlerinin tümü tamamlandı, sadece adaptasyon bileşeni kaldı. O da önemli bir gereklilik. Çünkü bu testlerin geliştirildiği ülkelere özgü maddeler yer alabiliyor içeriklerinde. Örneğin Stanford Binet testinin adaptasyon sürecinde karşılaşılan bir sorundan söz edeyim size: ABD’de sokaklarda yangın muslukları vardır, filmlerde görürsünüz… İtfaiye gelir, oraya musluğu bağlar ve yangını söndürür. 3-4 yaş grubu çocukların yanıtlayacağı sorular arasında bu musluklarla ilgili bir resmi bizim çocuklarımıza gösterdiğinizde, buna ya “direk” diyor, veya “eşek bağlanan bir şey” diyor, veya benzer bir başka şey… Dolayısıyla cevap yanlış oluyor, çünkü bizim çocuklarımız böyle bir şeyi hiç görmemiş… Adaptasyon bu noktada, “Söz konusu itfaiye muslukları yerine biz ne koysak?” şeklinde, (sokaklarımızda en çok görünen şeylerden birini bulmaya yönelik) bir uyarlama çalışmasıdır.

Son Güncelleme: Salı, 17 Aralık 2013 09:42

Gösterim: 4476

Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği Eş Başkanı Yusuf Tavukçuoğlu ile özel röportaj…

Eğitim sisteminin gelişmesi, daha kaliteli ve dinamik bir eğitime kavuşulması amacıyla uzman ve akademisyenlerle birlikte düzenli çalışmalar yapan, yaptığı sempozyumlarla Türk Milli Eğitimi’ne de ışık tutan Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği Eş Başkanı Yusuf Tavukçuoğlu gelenekselleşen Antalya Sempozyumu’nda bu yıl, ‘Teori Uygulama ve Değerlendirmeyle Farklı Eğitim Modelleri ve Bu Modellerin Çözümü’ konusunu tartışacaklarını söyledi. Tavukçuoğlu, derneğin kendi sınav yerleştirme komisyonlarını kurarak, özel okullara öğrenci yerleştirme hedefinde olduklarını da açıkladı. 

Yusuf Bey, Antalya’da gerçekleştirilen ve gelenekselleşen sempozyumun bu sene kaçıncısı düzenleniyor?

Türkiye Özel Okullar Birliği olarak her sene düzenlediğimiz Antalya Sempozyumlarının bu sene 13.’sünü düzenliyoruz. 30-31 Ocak 2014 ve 1 Şubat 2014 tarihlerinde Mardan Palace Otel’de gerçekleştireceğimiz sempozyumumuza, katılım bu sene diğer yıllara göre hayli fazla. Ayrıca çok kaliteli isimler katılacağı bir sempozyum olacak.

Sempozyumun bu yıl ki konusu nedir?

Bu yıl yapılacak olan sempozyumda “Teori Uygulama ve Değerlendirmeyle Farklı Eğitim Modelleri” konusunu ele alacağız.  Bu konuyu ele alarak, öğretmeni ön plana çıkarmayı amaçladık. Çünkü son zamanlarda eğitimde teknolojiden faydalanılması ve bu doğrultuda eğitim anlayışının oluşturulması bize doğru gelmiyor. Öğretmenin, öğrencinin, sınıfın olmadığı bir yerde istediğiniz teknoloji ile istediğinizi yapabilirsiniz, fakat istenilen verimi alamazsınız. Dolayısıyla eğitim-öğretimin bir esprisi olmaz. Teori uygulamalarını ve değerlendirmelerini kim yapacak? Öğretmen yapacak. Farklı eğitim modellerini kim uygulayacak? Yine öğretmen. Onun için bu sene öğretmenlerimizi ön plana çıkartacağız.

Eğitim sektörünün ihtiyaçlarına göre mi konular belirleniyor?

Bu sene belirlediğimiz konu için okullarımıza 3-4 ay öncesinden bir yazı gönderdik. ‘2014 yılında yapılacak sempozyumda hangi konuları düşünürsünüz, hangi konuların ele alınmasını istersiniz’ diye sorduk. Okullarımızdan gelen cevaplar doğrultusunda ve kendi düşüncelerimizi de katarak bir değerlendirme yaptık. Sonunda bu konuya karar verdik.

Bu sene Okulöncesi Eğitimi Sempozyumunu da düzenleyeceğiz. 4.’sü yapılacak olan bu sempozyum, 7-8 Aralık tarihlerinde Irmak Okulları’nda düzenlenecek. Yine burada sınıf öğretmeni esasına dayalı olduğu için okulöncesi eğitim sistemi ile ilkokulu da birleştirerek ‘temel eğitim’ sempozyumu adı altında gerçekleştirecek. İlk defa bu konuyu ele alacağız. Bu sempozyumun da kaliteli olacağını düşünüyorum. Güzel sonuçlar ortaya çıkacaktır.

3-4 sene önce ‘beyin’ konusunu işlemiştik. Sağlığın bir konusu gibi algılandığı için eğitimde ele alınmayan bir konuydu.  Ancak bu konuyu iki sene üst üste işledik. Çünkü ‘beyin’ konusu eğitim için de bir önem arz ediyordu. Daha sonrasında da teknolojinin eğitim sektörüne hızlı bir giriş yapmasından dolayı bu konuyu tekrar gündemimize aldık. ‘Teknolojinin eğitimde yeri nasıl ve ne kadar olmalı, neler yapılmalı, teknolojinin olduğu eğitim sisteminin ne gibi katkıları olabilir’ başlıklarını içeren konuları konuştuk, tartıştık.

Sempozyuma çok kaliteli isimlerin geleceğini söylediniz. Kimler gelecek?

Amerika’dan bir misafir getirmeyi düşünüyoruz. Bu yönde çalışmalarımız var. Başka ülkelerden de birkaç kişi gelecek. Ancak bu sene ağırlıklı olarak kendi ülkemizdeki akademisyenleri ön plana çıkaracağız. Çünkü yabancı akademisyenlerin ülkelerindeki eğitim sistemleri ve yöntemleri ile bizim ülkemizdeki eğitim sistemi ve yöntemleri arasında çok fark var. Dolayısıyla farklı ülkelerden gelen konuklarımızın anlattıkları pek anlaşılamıyor.

Sempozyumdan nasıl bir verim almayı planlıyorsunuz? Daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarını değerlendirme imkanınız oldu mu?

Sadece sempozyuma özgü bir durum değil, yaptığımız çalışma ne olursa olsun sonucunda o çalışmaya katılan insanlardan geri dönüşüm almak istiyoruz. Bu geri dönüşümleri değerlendirerek artılarımızı eksilerimizi görüyoruz. Kendimizi de ona göre yeniliyoruz. Bu sene daha kalabalık bir grup bekliyoruz. Ayrıca daha seçkin ve daha farklı grupların katılımını da bekliyoruz.

Sempozyuma kamudan katılım nasıl olacak?

Başbakanımızı,  milletvekillerimizi, Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan önemli isimleri davet ediyoruz. Aynı şekilde İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerimizden de belli sayıda davetimiz oluyor. Bunun dışında resmi kurumlarımızdan da belli oranda davetimiz oluyor. Biz ne yaparsak yapalım, öncelikle Türk Milli Eğitimi adına yapıyoruz. Çünkü kazanımlarımız sonunda, Türk Milli Eğitimi, özel okullarımız, resmi okullarımız kazanacak.

ARTIK PATRONLAR DERNEĞİ DEĞİLİZ!

İlk senelerde yönetici ve okul kurucuları ağırlıktaydı. Son zamanlarda sempozyumlarda öğretmenler ağırlık kazanmaya başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle derneğimizi patronlar derneği olmaktan çıkardık. Böylece derneğimiz, Türk Milli Eğitimi’ne ve özel okullarımıza hizmet veren bir birim haline geldi. Bu doğrultuda 4-5 sene önce alt komisyonları oluşturduk.

Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise olmak üzere bu alt komisyonlarımız, sene sonuna kadar, her 15 günde bir, dermeğimizde yarım gün toplantı yapıyorlar. Toplantılar sonrasında ortaya çıkan sonuçlar değerlendirilerek güzel çalışmalar yapılıyor. Böyle olunca da yavaş yavaş kurum, mutfakta olan kişiye yani öğretmene doğru yöneldi. Onun için daha ağırlıklı olarak, öğretmenlerimiz ve lider dediğimiz müdürlerimiz katılıyor. Kurucularımızdan da gelenler oluyor elbette. Böylelikle daha homojen bir yapıya ulaştık.

KALİTELİ HİZMET VERMEK İÇİN ÜYE ALIMINI DURDURDUK

Özel öğretim kurumlarında bir hareketlilik yaşanıyor, bu durum üye sayınızı ve çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Üye sayımız 900’ü buldu. Daha kaliteli hizmet vermek için üye alımını durdurduk. Biz bu 900 üyenin olduğu illeri belirledik ve 7 bölgeye ayırdık. O bölgelerde temsilciliklerimiz var. Oralardan gelen veriler doğrultusunda her yıl 2-3 bölgemize gidiyoruz. Seminer çalışmaları ve kurucularla toplantılar yapıyoruz. Zaman zaman bölge temsilcilerimiz kendi aralarında toplantılar da yapıyorlar. Bölgeler arasında farklılıklar var. Örnek verecek olursak, Karadeniz Bölgesi’ndeki vatandaşın ve öğrencinin istekleri, arzuları, eksikleri İstanbul’daki vatandaş ve öğrencinin beklentileri aynı olmaz. Dolayısıyla bunları belirleyip, akademisyenlerimizle birlikte bölge temsilcilerimizle çalışıp paylaşırsak daha verimli olacağımızı düşünüyorum.

Üye sayımız 900’e ulaştı dediniz. Bu sektörde bir büyümeye mi işaret ediyor? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun artısını görebilmek için şöyle bir 62 sene geriye gitmek lazım. Bu dernek 1951 yılında kuruldu. O günden bugüne emek veren herkese şükranlarımızı sunmamız lazım. İstanbul’da 30’a yakın üyesiyle ufak bir dernek olan Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği’ni 2000 yılında devraldık. Esas büyük atılım bundan sonra oldu. Yaptığı kaliteli ve etkili çalışmalarla kendini ortaya koyarak kanıtladı. Öğretmeni, velisi, öğrencisi bu derneğe inandı. Bizler de kendi işimizi bırakıp, daha da farklı yerlere gelsin diye, buraya dört elle sarıldık. Her geçen gün üye sayımızın artmasının sebeplerinde biri bu. İkincisi de dernek, sadece akademik anlamda destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda kurumlarımızın bürokrasideki birtakım zorlukları aşması anlamında da destekler veriyor. Tüm bunlar neticesinde, koyup iyi, kaliteli, verimli işler yaptığımız zaman kurumlar da bizi istiyorlar.

DERSHANELER KAPATILIRSA SORUNLAR DAHA DA ARTAR

Kurumların sizi istemelerinin nedeni yaptığınız kaliteli çalışmalardır. Ancak bu sektör içindeki oyuncu sayısı da artıyor. Bu artışı neye bağlıyorsunuz?

Kanun ve yönetmelikler değiştiği için okulların açılması daha kolay oldu. Böylelikle sektör içerisinde rol alan insan ve okul sayısı arttı. Fakat önemli olan sayının artması değil, nitelikli kurumların açılmasıdır. Sayının artması bende, bu sektörde iyi para vardır diye düşünenlerin olduğu düşüncesini yaratıyor. Bu sektöre girenlerin büyük bir bölümü pişman olmuştur. Çünkü bilmediğiniz bir işi yaparsanız eninde sonunda tökezlemeye başlarsınız. Bunun üzerine dershanelerin kesin kapatılıp özel okula dönüştürülmesi gündemde. Bu gerçekleşirse sorunlar daha da artacaktır.

Açılan bazı okullardan bazılarının pişman olduğunu söylediniz. Bu durum ne gibi sonuçlar doğuruyor?

Okulu açanın pişmanlığı var olan parasının gitmesidir. Burada bana göre vatandaşa çok büyük haksızlık yapılıyor. Bunun bir örneğini vereyim size. Duru Okulları adında bir okul açılmıştı. Çocuklarını okula yazdıran velilerden kayıt paralarını toplayıp ortadan kayboldu. Biz o dönem dernek olarak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdum ben. Bu olayların önünü almazsanız yarın sıkıntılar yaşanacak dedik. Ama bu da bir yere kadar söylenebilir. Engelleyici durumlar olmayınca böyle sıkıntılar yaşanabiliyor. Burada olan vatandaşa oluyor.

YIKICI DEĞİL YAPICI HAREKET EDİYORUZ

Milli Eğitim Bakanı sınav sistemine yeni bir düzenleme getirdi. Siz özel okulların temsilcisi olarak sıkıntıları dile getirdiniz. Bu doğrultuda bakanı ziyarette bulundunuz. Sıkıntılarını giderecek yanıtlar alabildiniz mi? Siz neler öneriyorsunuz?

Milli Eğitim Bakanımızla yaptığımız toplantı verimli geçti. Sınav sistemi ile birtakım kaygılarımız var ve bu kaygılar nasıl giderilecek bilmiyoruz. Zamanı ne kadar olacak, kaç adet soru sorulacak, nasıl yapılacak?  Bu konuların hakkında hiçbir bilgimiz yok.  Dolayısıyla bilemediğimiz için biraz kuşkularımız var. Sayın Bakanımız, ‘bu sıkıntıları gidermek için uğraşacağız’ dedi. Biz de sınavın bir seçme yerleştirme sınavı olması noktasında elimizden gelen gayreti göstereceğimizi kendilerine ifade ettik. Biz, yıkıcı olmak yerine yapıcı olmaya devam edeceğiz.

Ayrıca Bakanımıza, özel okullar olarak kendi sınavımızı yapmak istediğimizi söyledik, fakat Bakanımız, buna müsaade etmedi. Biz de yeni sınav sistemiyle bizi tercih eden öğrencilerden belli ufak nüanslarla yapılan sınavdan bazı verileri alarak, kendi sınav yerleştirme komisyonumuzu kuracağız ve okullarımıza öğrencilerimizi alacağız. Bu isteğimizi bir çalışma olarak düzenleyip Sayın Bakanımıza ilettik.

Yeni sınav sistemi ile ilgili son olarak şunu söylemek istiyorum. Bu sınav bir yerleştirme ve seçme sınavı olmaz. Çünkü yerleştirme ve seçme sınavı farklı, öğrencinin geldiği düzey belirleme sınavı farklı bir şeydir.

> Kendi sınav yerleştirme komisyonumuzu kurmak istiyoruz

Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği Eş Başkanı Yusuf Tavukçuoğlu ile özel röportaj…

Eğitim sisteminin gelişmesi, daha kaliteli ve dinamik bir eğitime kavuşulması amacıyla uzman ve akademisyenlerle birlikte düzenli çalışmalar yapan, yaptığı sempozyumlarla Türk Milli Eğitimi’ne de ışık tutan Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği Eş Başkanı Yusuf Tavukçuoğlu gelenekselleşen Antalya Sempozyumu’nda bu yıl, ‘Teori Uygulama ve Değerlendirmeyle Farklı Eğitim Modelleri ve Bu Modellerin Çözümü’ konusunu tartışacaklarını söyledi. Tavukçuoğlu, derneğin kendi sınav yerleştirme komisyonlarını kurarak, özel okullara öğrenci yerleştirme hedefinde olduklarını da açıkladı. 

Yusuf Bey, Antalya’da gerçekleştirilen ve gelenekselleşen sempozyumun bu sene kaçıncısı düzenleniyor?

Türkiye Özel Okullar Birliği olarak her sene düzenlediğimiz Antalya Sempozyumlarının bu sene 13.’sünü düzenliyoruz. 30-31 Ocak 2014 ve 1 Şubat 2014 tarihlerinde Mardan Palace Otel’de gerçekleştireceğimiz sempozyumumuza, katılım bu sene diğer yıllara göre hayli fazla. Ayrıca çok kaliteli isimler katılacağı bir sempozyum olacak.

Sempozyumun bu yıl ki konusu nedir?

Bu yıl yapılacak olan sempozyumda “Teori Uygulama ve Değerlendirmeyle Farklı Eğitim Modelleri” konusunu ele alacağız.  Bu konuyu ele alarak, öğretmeni ön plana çıkarmayı amaçladık. Çünkü son zamanlarda eğitimde teknolojiden faydalanılması ve bu doğrultuda eğitim anlayışının oluşturulması bize doğru gelmiyor. Öğretmenin, öğrencinin, sınıfın olmadığı bir yerde istediğiniz teknoloji ile istediğinizi yapabilirsiniz, fakat istenilen verimi alamazsınız. Dolayısıyla eğitim-öğretimin bir esprisi olmaz. Teori uygulamalarını ve değerlendirmelerini kim yapacak? Öğretmen yapacak. Farklı eğitim modellerini kim uygulayacak? Yine öğretmen. Onun için bu sene öğretmenlerimizi ön plana çıkartacağız.

Eğitim sektörünün ihtiyaçlarına göre mi konular belirleniyor?

Bu sene belirlediğimiz konu için okullarımıza 3-4 ay öncesinden bir yazı gönderdik. ‘2014 yılında yapılacak sempozyumda hangi konuları düşünürsünüz, hangi konuların ele alınmasını istersiniz’ diye sorduk. Okullarımızdan gelen cevaplar doğrultusunda ve kendi düşüncelerimizi de katarak bir değerlendirme yaptık. Sonunda bu konuya karar verdik.

Bu sene Okulöncesi Eğitimi Sempozyumunu da düzenleyeceğiz. 4.’sü yapılacak olan bu sempozyum, 7-8 Aralık tarihlerinde Irmak Okulları’nda düzenlenecek. Yine burada sınıf öğretmeni esasına dayalı olduğu için okulöncesi eğitim sistemi ile ilkokulu da birleştirerek ‘temel eğitim’ sempozyumu adı altında gerçekleştirecek. İlk defa bu konuyu ele alacağız. Bu sempozyumun da kaliteli olacağını düşünüyorum. Güzel sonuçlar ortaya çıkacaktır.

3-4 sene önce ‘beyin’ konusunu işlemiştik. Sağlığın bir konusu gibi algılandığı için eğitimde ele alınmayan bir konuydu.  Ancak bu konuyu iki sene üst üste işledik. Çünkü ‘beyin’ konusu eğitim için de bir önem arz ediyordu. Daha sonrasında da teknolojinin eğitim sektörüne hızlı bir giriş yapmasından dolayı bu konuyu tekrar gündemimize aldık. ‘Teknolojinin eğitimde yeri nasıl ve ne kadar olmalı, neler yapılmalı, teknolojinin olduğu eğitim sisteminin ne gibi katkıları olabilir’ başlıklarını içeren konuları konuştuk, tartıştık.

Sempozyuma çok kaliteli isimlerin geleceğini söylediniz. Kimler gelecek?

Amerika’dan bir misafir getirmeyi düşünüyoruz. Bu yönde çalışmalarımız var. Başka ülkelerden de birkaç kişi gelecek. Ancak bu sene ağırlıklı olarak kendi ülkemizdeki akademisyenleri ön plana çıkaracağız. Çünkü yabancı akademisyenlerin ülkelerindeki eğitim sistemleri ve yöntemleri ile bizim ülkemizdeki eğitim sistemi ve yöntemleri arasında çok fark var. Dolayısıyla farklı ülkelerden gelen konuklarımızın anlattıkları pek anlaşılamıyor.

Sempozyumdan nasıl bir verim almayı planlıyorsunuz? Daha önce yapılan çalışmaların sonuçlarını değerlendirme imkanınız oldu mu?

Sadece sempozyuma özgü bir durum değil, yaptığımız çalışma ne olursa olsun sonucunda o çalışmaya katılan insanlardan geri dönüşüm almak istiyoruz. Bu geri dönüşümleri değerlendirerek artılarımızı eksilerimizi görüyoruz. Kendimizi de ona göre yeniliyoruz. Bu sene daha kalabalık bir grup bekliyoruz. Ayrıca daha seçkin ve daha farklı grupların katılımını da bekliyoruz.

Sempozyuma kamudan katılım nasıl olacak?

Başbakanımızı,  milletvekillerimizi, Milli Eğitim Bakanlığı’nda görev yapan önemli isimleri davet ediyoruz. Aynı şekilde İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerimizden de belli sayıda davetimiz oluyor. Bunun dışında resmi kurumlarımızdan da belli oranda davetimiz oluyor. Biz ne yaparsak yapalım, öncelikle Türk Milli Eğitimi adına yapıyoruz. Çünkü kazanımlarımız sonunda, Türk Milli Eğitimi, özel okullarımız, resmi okullarımız kazanacak.

ARTIK PATRONLAR DERNEĞİ DEĞİLİZ!

İlk senelerde yönetici ve okul kurucuları ağırlıktaydı. Son zamanlarda sempozyumlarda öğretmenler ağırlık kazanmaya başladı. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle derneğimizi patronlar derneği olmaktan çıkardık. Böylece derneğimiz, Türk Milli Eğitimi’ne ve özel okullarımıza hizmet veren bir birim haline geldi. Bu doğrultuda 4-5 sene önce alt komisyonları oluşturduk.

Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve lise olmak üzere bu alt komisyonlarımız, sene sonuna kadar, her 15 günde bir, dermeğimizde yarım gün toplantı yapıyorlar. Toplantılar sonrasında ortaya çıkan sonuçlar değerlendirilerek güzel çalışmalar yapılıyor. Böyle olunca da yavaş yavaş kurum, mutfakta olan kişiye yani öğretmene doğru yöneldi. Onun için daha ağırlıklı olarak, öğretmenlerimiz ve lider dediğimiz müdürlerimiz katılıyor. Kurucularımızdan da gelenler oluyor elbette. Böylelikle daha homojen bir yapıya ulaştık.

KALİTELİ HİZMET VERMEK İÇİN ÜYE ALIMINI DURDURDUK

Özel öğretim kurumlarında bir hareketlilik yaşanıyor, bu durum üye sayınızı ve çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Üye sayımız 900’ü buldu. Daha kaliteli hizmet vermek için üye alımını durdurduk. Biz bu 900 üyenin olduğu illeri belirledik ve 7 bölgeye ayırdık. O bölgelerde temsilciliklerimiz var. Oralardan gelen veriler doğrultusunda her yıl 2-3 bölgemize gidiyoruz. Seminer çalışmaları ve kurucularla toplantılar yapıyoruz. Zaman zaman bölge temsilcilerimiz kendi aralarında toplantılar da yapıyorlar. Bölgeler arasında farklılıklar var. Örnek verecek olursak, Karadeniz Bölgesi’ndeki vatandaşın ve öğrencinin istekleri, arzuları, eksikleri İstanbul’daki vatandaş ve öğrencinin beklentileri aynı olmaz. Dolayısıyla bunları belirleyip, akademisyenlerimizle birlikte bölge temsilcilerimizle çalışıp paylaşırsak daha verimli olacağımızı düşünüyorum.

Üye sayımız 900’e ulaştı dediniz. Bu sektörde bir büyümeye mi işaret ediyor? Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun artısını görebilmek için şöyle bir 62 sene geriye gitmek lazım. Bu dernek 1951 yılında kuruldu. O günden bugüne emek veren herkese şükranlarımızı sunmamız lazım. İstanbul’da 30’a yakın üyesiyle ufak bir dernek olan Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği’ni 2000 yılında devraldık. Esas büyük atılım bundan sonra oldu. Yaptığı kaliteli ve etkili çalışmalarla kendini ortaya koyarak kanıtladı. Öğretmeni, velisi, öğrencisi bu derneğe inandı. Bizler de kendi işimizi bırakıp, daha da farklı yerlere gelsin diye, buraya dört elle sarıldık. Her geçen gün üye sayımızın artmasının sebeplerinde biri bu. İkincisi de dernek, sadece akademik anlamda destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda kurumlarımızın bürokrasideki birtakım zorlukları aşması anlamında da destekler veriyor. Tüm bunlar neticesinde, koyup iyi, kaliteli, verimli işler yaptığımız zaman kurumlar da bizi istiyorlar.

DERSHANELER KAPATILIRSA SORUNLAR DAHA DA ARTAR

Kurumların sizi istemelerinin nedeni yaptığınız kaliteli çalışmalardır. Ancak bu sektör içindeki oyuncu sayısı da artıyor. Bu artışı neye bağlıyorsunuz?

Kanun ve yönetmelikler değiştiği için okulların açılması daha kolay oldu. Böylelikle sektör içerisinde rol alan insan ve okul sayısı arttı. Fakat önemli olan sayının artması değil, nitelikli kurumların açılmasıdır. Sayının artması bende, bu sektörde iyi para vardır diye düşünenlerin olduğu düşüncesini yaratıyor. Bu sektöre girenlerin büyük bir bölümü pişman olmuştur. Çünkü bilmediğiniz bir işi yaparsanız eninde sonunda tökezlemeye başlarsınız. Bunun üzerine dershanelerin kesin kapatılıp özel okula dönüştürülmesi gündemde. Bu gerçekleşirse sorunlar daha da artacaktır.

Açılan bazı okullardan bazılarının pişman olduğunu söylediniz. Bu durum ne gibi sonuçlar doğuruyor?

Okulu açanın pişmanlığı var olan parasının gitmesidir. Burada bana göre vatandaşa çok büyük haksızlık yapılıyor. Bunun bir örneğini vereyim size. Duru Okulları adında bir okul açılmıştı. Çocuklarını okula yazdıran velilerden kayıt paralarını toplayıp ortadan kayboldu. Biz o dönem dernek olarak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne başvurdum ben. Bu olayların önünü almazsanız yarın sıkıntılar yaşanacak dedik. Ama bu da bir yere kadar söylenebilir. Engelleyici durumlar olmayınca böyle sıkıntılar yaşanabiliyor. Burada olan vatandaşa oluyor.

YIKICI DEĞİL YAPICI HAREKET EDİYORUZ

Milli Eğitim Bakanı sınav sistemine yeni bir düzenleme getirdi. Siz özel okulların temsilcisi olarak sıkıntıları dile getirdiniz. Bu doğrultuda bakanı ziyarette bulundunuz. Sıkıntılarını giderecek yanıtlar alabildiniz mi? Siz neler öneriyorsunuz?

Milli Eğitim Bakanımızla yaptığımız toplantı verimli geçti. Sınav sistemi ile birtakım kaygılarımız var ve bu kaygılar nasıl giderilecek bilmiyoruz. Zamanı ne kadar olacak, kaç adet soru sorulacak, nasıl yapılacak?  Bu konuların hakkında hiçbir bilgimiz yok.  Dolayısıyla bilemediğimiz için biraz kuşkularımız var. Sayın Bakanımız, ‘bu sıkıntıları gidermek için uğraşacağız’ dedi. Biz de sınavın bir seçme yerleştirme sınavı olması noktasında elimizden gelen gayreti göstereceğimizi kendilerine ifade ettik. Biz, yıkıcı olmak yerine yapıcı olmaya devam edeceğiz.

Ayrıca Bakanımıza, özel okullar olarak kendi sınavımızı yapmak istediğimizi söyledik, fakat Bakanımız, buna müsaade etmedi. Biz de yeni sınav sistemiyle bizi tercih eden öğrencilerden belli ufak nüanslarla yapılan sınavdan bazı verileri alarak, kendi sınav yerleştirme komisyonumuzu kuracağız ve okullarımıza öğrencilerimizi alacağız. Bu isteğimizi bir çalışma olarak düzenleyip Sayın Bakanımıza ilettik.

Yeni sınav sistemi ile ilgili son olarak şunu söylemek istiyorum. Bu sınav bir yerleştirme ve seçme sınavı olmaz. Çünkü yerleştirme ve seçme sınavı farklı, öğrencinin geldiği düzey belirleme sınavı farklı bir şeydir.

Son Güncelleme: Perşembe, 10 Ekim 2013 09:46

Gösterim: 3584


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.