Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Yaklaşık 2 yaşından itibaren bebeklerin, ebeveynleri sayesinde mizah anlayışının gelişebildiği belirlendi.
İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi'nden bilim adamları, yaklaşık 10 yıl bazı bebekler ile ebeveynlerinin ilişkisini inceledi.
Ebeveynlerden çocuklar için mizah yönünden zengin kitaplar okumalarını isteyen bilim adamları, anne ve babaların seslerini kaydetti.
Mizah bölümlerinde ses tonlarını değiştiren ebeveynlerin ortalama 18 aylık bebeklerinin, ses farkını hata ya da garip değil "esprili bir dil" olarak algıladıkları görüldü.
Bilim adamlarından Merideth Gattis, araştırmacılardan biri, hayvan şeklindeki oyuncağı başına götürüp güldüğünde, 19-24 aylık bebeklerin çoğunun bunun "şaka" olduğunun farkına varıp, davranışı taklit ettiğini vurguladı.
Gattis, araştırmacı kalemin ters tarafıyla yazamadığı için üzüldüğünde ise bebeklerin bu hareketi taklit etmeden önce kalemi doğru şekilde tuttuklarını da ifade etti.
Mizah anlaşıyı için kritik dönemin yaklaşık 2 yaş olduğunu belirten bilim adamları, bu dönemde bebeğin yapılan garip şeyin aslında komik olduğunu anlamaya başladığına dikkati çekti.
Araştırma, "Cognitive Development" dergisinde yayımlandı.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Bunları Biliyor musunuz
Yaklaşık 2 yaşından itibaren bebeklerin, ebeveynleri sayesinde mizah anlayışının gelişebildiği belirlendi.
İngiltere'deki Cardiff Üniversitesi'nden bilim adamları, yaklaşık 10 yıl bazı bebekler ile ebeveynlerinin ilişkisini inceledi.
Ebeveynlerden çocuklar için mizah yönünden zengin kitaplar okumalarını isteyen bilim adamları, anne ve babaların seslerini kaydetti.
Mizah bölümlerinde ses tonlarını değiştiren ebeveynlerin ortalama 18 aylık bebeklerinin, ses farkını hata ya da garip değil "esprili bir dil" olarak algıladıkları görüldü.
Bilim adamlarından Merideth Gattis, araştırmacılardan biri, hayvan şeklindeki oyuncağı başına götürüp güldüğünde, 19-24 aylık bebeklerin çoğunun bunun "şaka" olduğunun farkına varıp, davranışı taklit ettiğini vurguladı.
Gattis, araştırmacı kalemin ters tarafıyla yazamadığı için üzüldüğünde ise bebeklerin bu hareketi taklit etmeden önce kalemi doğru şekilde tuttuklarını da ifade etti.
Mizah anlaşıyı için kritik dönemin yaklaşık 2 yaş olduğunu belirten bilim adamları, bu dönemde bebeğin yapılan garip şeyin aslında komik olduğunu anlamaya başladığına dikkati çekti.
Araştırma, "Cognitive Development" dergisinde yayımlandı.
Son Güncelleme: Pazar, 30 Haziran 2013 10:23
Gösterim: 1260
Uzmanlar, sınavla ilgili hiç kaygı yaşamayanlarla aşırı kaygı duyanların başarı düzeylerinin düştüğünü; uygun dozda kaygının ise başarıyı artırdığını belirtiyor.
Türkiye Psikiyatri Derneği Üyesi ve Çocuk-Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Prof. Dr. Emine Öztürk Kılıç, hafta sonu yapılacak Seviye Belirleme Sınavı (SBS) öncesi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, birçok öğrenci için sınavların önemli bir stres kaynağı olduğunu, kaygının özellikle sınav öncesi ve sınav sırasında yoğunlaştığını söyledi.
Sınavdan bir süre önce başlayan heyecanın, sınava hazırlık ve sınav sırasında dikkatin sorulara yoğunlaşmasını sağlama açısından "yararlı" olabildiğini dile getiren Kılıç, ''Sınava giren öğrenci, heyecan duygusu ile mücadele etmek, kalp çarpıntısı yerine sorulara odaklanırsa, bir süre sonra heyecan ortadan kaybolacaktır" ifadesini kullandı.
Kılıç, başarısızlık kaygısının uzun dönemli ve şiddetli yaşanmasının depresyon riski taşıdığını belirterek, bu durumun okul reddi gibi sorunlara yol açabildiğini bildirdi.
''Kaygı, öğrencinin daha iyi, daha düzenli çalışmasını sağlar"
Başarısızlık korkusunun, sınava hazırlık için önemli bir motivasyon kaynağı olabileceğinin altını çizen Kılıç, ''Kaygı, adayların daha iyi, daha düzenli çalışmalarını sağlar. Bilimsel çalışmalar, uygun stres düzeyinin başarıyı arttırdığını göstermektedir. Araştırmalar, sınavla ilgili hiç kaygılanmayanların ve aşırı kaygılananların başarı düzeyinin düştüğünü, buna karşılık uygun bir dozda kaygının başarıyı artırdığını düşündürmektedir.
Başa çıkılabilir ölçüdeki kaygının bir zararı yoktur. Uygun dozdaki kaygı, kişinin zorlu bir işe hazırlandığını, enerji harcadığını, başarma azmi içinde olduğunu gösterir. Gelişim sürecinde her zaman zorluklarla başa çıkmak, kişinin olgunlaşmasına ve kendine güven kazanmasına olanak tanır."
"Sınavda başarı için ergenlik dönemi sağlıklı geçirilmeli"
Kılıç, heyecan ve sınav stresinin rahatlıkla aşılabildiğini ancak bunun için gencin daha önce ruhsal sorunlarının olmaması gerektiğini vurguladı. "Gencin, daha önceden gelen bunaltı bozukluklarına yatkınlık, akademik başarı ile ilgili sorunlar ya da farklı ruhsal sorunları bulunuyorsa, o zaman stres bu gencin kapasitesini aşıp daha ciddi ruhsal ve bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir" uyarısında bulunan Kılıç, ailenin aşırı beklentileri ve anne-baba ya da kardeş ilişkilerindeki sorunların, sınav kaygısını tetikleyebildiğine dikkati çekti.
Sınavda başarı için gençlerin "ergenlik dönemini sağlıklı geçirmesi, iyi bir eğitim sisteminde yetişmiş olması" gerektiğine işaret eden Kılıç, şöyle devam etti:
"Ergenlik, kişinin fiziksel, sosyal ve zihinsel açıdan çok hızlı gelişim gösterdiği bir dönemdir. Bu gelişmenin de uygun çevresel koşullarla desteklenmesi gerekir. Gençler, kendilerini geliştirmek için daha çok spor yapmaya, arkadaş grupları ile vakit geçirmeye, kendilerini tanımaya, kendi dünya görüşlerini geliştirecek biçimde okumaya ve tartışmaya gereksinim duyar. Maalesef, Türkiye'de ergen gelişimi açısından çok önemli bir dönem olan 15-18 yaşlarda gençler, hemen hemen bütün boş zamanlarını dershaneye giderek ya da ders çalışarak geçirmektedir.
Gençlerin, sınava hazırlık için ayırması gereken zaman dershanelerle birlikte daha da artmaktadır. Bu durum da hem ailenin ve hem gencin beklentisini yükseltmekte ve hem de stres kaynağı olmaktadır."
Üst Kategori: ROOT Kategori: Bunları Biliyor musunuz
Uzmanlar, sınavla ilgili hiç kaygı yaşamayanlarla aşırı kaygı duyanların başarı düzeylerinin düştüğünü; uygun dozda kaygının ise başarıyı artırdığını belirtiyor.
Türkiye Psikiyatri Derneği Üyesi ve Çocuk-Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Prof. Dr. Emine Öztürk Kılıç, hafta sonu yapılacak Seviye Belirleme Sınavı (SBS) öncesi, AA muhabirine yaptığı açıklamada, birçok öğrenci için sınavların önemli bir stres kaynağı olduğunu, kaygının özellikle sınav öncesi ve sınav sırasında yoğunlaştığını söyledi.
Sınavdan bir süre önce başlayan heyecanın, sınava hazırlık ve sınav sırasında dikkatin sorulara yoğunlaşmasını sağlama açısından "yararlı" olabildiğini dile getiren Kılıç, ''Sınava giren öğrenci, heyecan duygusu ile mücadele etmek, kalp çarpıntısı yerine sorulara odaklanırsa, bir süre sonra heyecan ortadan kaybolacaktır" ifadesini kullandı.
Kılıç, başarısızlık kaygısının uzun dönemli ve şiddetli yaşanmasının depresyon riski taşıdığını belirterek, bu durumun okul reddi gibi sorunlara yol açabildiğini bildirdi.
''Kaygı, öğrencinin daha iyi, daha düzenli çalışmasını sağlar"
Başarısızlık korkusunun, sınava hazırlık için önemli bir motivasyon kaynağı olabileceğinin altını çizen Kılıç, ''Kaygı, adayların daha iyi, daha düzenli çalışmalarını sağlar. Bilimsel çalışmalar, uygun stres düzeyinin başarıyı arttırdığını göstermektedir. Araştırmalar, sınavla ilgili hiç kaygılanmayanların ve aşırı kaygılananların başarı düzeyinin düştüğünü, buna karşılık uygun bir dozda kaygının başarıyı artırdığını düşündürmektedir.
Başa çıkılabilir ölçüdeki kaygının bir zararı yoktur. Uygun dozdaki kaygı, kişinin zorlu bir işe hazırlandığını, enerji harcadığını, başarma azmi içinde olduğunu gösterir. Gelişim sürecinde her zaman zorluklarla başa çıkmak, kişinin olgunlaşmasına ve kendine güven kazanmasına olanak tanır."
"Sınavda başarı için ergenlik dönemi sağlıklı geçirilmeli"
Kılıç, heyecan ve sınav stresinin rahatlıkla aşılabildiğini ancak bunun için gencin daha önce ruhsal sorunlarının olmaması gerektiğini vurguladı. "Gencin, daha önceden gelen bunaltı bozukluklarına yatkınlık, akademik başarı ile ilgili sorunlar ya da farklı ruhsal sorunları bulunuyorsa, o zaman stres bu gencin kapasitesini aşıp daha ciddi ruhsal ve bedensel belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir" uyarısında bulunan Kılıç, ailenin aşırı beklentileri ve anne-baba ya da kardeş ilişkilerindeki sorunların, sınav kaygısını tetikleyebildiğine dikkati çekti.
Sınavda başarı için gençlerin "ergenlik dönemini sağlıklı geçirmesi, iyi bir eğitim sisteminde yetişmiş olması" gerektiğine işaret eden Kılıç, şöyle devam etti:
"Ergenlik, kişinin fiziksel, sosyal ve zihinsel açıdan çok hızlı gelişim gösterdiği bir dönemdir. Bu gelişmenin de uygun çevresel koşullarla desteklenmesi gerekir. Gençler, kendilerini geliştirmek için daha çok spor yapmaya, arkadaş grupları ile vakit geçirmeye, kendilerini tanımaya, kendi dünya görüşlerini geliştirecek biçimde okumaya ve tartışmaya gereksinim duyar. Maalesef, Türkiye'de ergen gelişimi açısından çok önemli bir dönem olan 15-18 yaşlarda gençler, hemen hemen bütün boş zamanlarını dershaneye giderek ya da ders çalışarak geçirmektedir.
Gençlerin, sınava hazırlık için ayırması gereken zaman dershanelerle birlikte daha da artmaktadır. Bu durum da hem ailenin ve hem gencin beklentisini yükseltmekte ve hem de stres kaynağı olmaktadır."
Son Güncelleme: Perşembe, 06 Haziran 2013 09:53
Gösterim: 978
Türkiye'deki halk kütüphanelerinde 123 milyondan fazla kitap bulunması gerekirken sadece 13 milyon kitap var. 5 milyon nüfuslu Finlandiya'da bin 202 kütüphane bulunurken, 70 milyonluk Türkiye'de bu rakam sadece bin 434.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, Erzurum'da düzenlenen 6. Konuşan Kitap Şenliği'nde yaptığı konuşmada, bir kitabın insan hayatını, dünyanın kaderini değiştirebildiğini vurguladı.
Türkiye'deki kütüphanelerin nitelik ve nicelik bakımından diğer ülkelerin gerisinde olduğuna işaret eden Gül, "Uluslararası standartlara göre, Türkiye'deki halk kütüphanelerinde 123 milyonu aşkın kitap bulunması gerekirken sadece 13 milyon kitabımız var. 5 milyon nüfuslu Finlandiya'da bin 202 kütüphane bulunurken, 70 milyonluk Türkiye'de bu rakam sadece bin 434. Bu durumun bize, ülkemize, geçmişimize hiç de yaraşır bir tablo olmadığı aşikar" dedi.
Kütüphanelere ilgi duyan çocukların kitap okuma alışkanlığını daha kolay kazandığını belirten Gül, şöyle konuştu:
"Toplum olarak kitapla ilişkimizi güçlendirmek, yeni nesillere okuma alışkanlığı kazandırmak istiyorsak kütüphane geleneğini canlandırmalıyız. Bu konuda belediyelerin önemli bir misyon üstlenebileceğini düşünüyorum ve buradan belediyelerimize çağrıda bulunmak istiyorum. İfa etmiş olduğunuz pek çok önemli hizmetin yanında gelin, illerinizde, ilçelerinizde hatta belediyelerinizde kütüphaneler kurun. Bu kütüphaneleri binlerce kitapla çeşitli etkinliklerle oyun alanları ve teknolojik imkanlarla çocuklarımız için ilgi çekici mekanlar haline getirin. Tek bir çocuğun bile hayatını değiştirecek kitaba ulaşmasına vesile olursanız inanın hem bu dünya hem de ahiretiniz için arkanızda bırakacağınız en kıymetli eser bu olacaktır."
Gül, konuşmasının sonunda, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir" kitabında Erzurum'u anlattığı bölümü okudu.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen de "Hayatta başarılı olan insanlara bakın, bunlar salt kendi mesleklerinde başarılı olan insanlar değildir. Onlar başka meselelere de ilgi duyan, o meselelerde ne olup bitiğinin farkında olan insanlardır. Bu anlamda bir merak, gayret içinde olursanız hayat sizi arzu ettiğiniz her noktaya taşıyacaktır" dedi.
Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk ise sürekli okuyan, üreten, kendini geliştiren toplumların yüksek yaşam kalitesini yakalayabildiğini vurgulayarak, zekaları kitapla beslemeyen ulusların hüsranla yüz yüze kaldığını belirtti.
Konuşmaların ardından Ankara Radyosu sanatçısı Nurullah Akçayır konser verdi, Erzurum Büyükşehir Belediyesi Halk Oyunları Topluluğu bar oynadı. Bazı sanatçı, şair, yazar, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin salondakilerle sohbet ettiği etkinlikte aşıklar atıştı.
Hayrünnisa Gül, 6. Konuşan Kitap Şenliği'ne katkı sağlayan kurum ve kuruluşların temsilcilerine teşekkür plaketi verdi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Bunları Biliyor musunuz
Türkiye'deki halk kütüphanelerinde 123 milyondan fazla kitap bulunması gerekirken sadece 13 milyon kitap var. 5 milyon nüfuslu Finlandiya'da bin 202 kütüphane bulunurken, 70 milyonluk Türkiye'de bu rakam sadece bin 434.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, Erzurum'da düzenlenen 6. Konuşan Kitap Şenliği'nde yaptığı konuşmada, bir kitabın insan hayatını, dünyanın kaderini değiştirebildiğini vurguladı.
Türkiye'deki kütüphanelerin nitelik ve nicelik bakımından diğer ülkelerin gerisinde olduğuna işaret eden Gül, "Uluslararası standartlara göre, Türkiye'deki halk kütüphanelerinde 123 milyonu aşkın kitap bulunması gerekirken sadece 13 milyon kitabımız var. 5 milyon nüfuslu Finlandiya'da bin 202 kütüphane bulunurken, 70 milyonluk Türkiye'de bu rakam sadece bin 434. Bu durumun bize, ülkemize, geçmişimize hiç de yaraşır bir tablo olmadığı aşikar" dedi.
Kütüphanelere ilgi duyan çocukların kitap okuma alışkanlığını daha kolay kazandığını belirten Gül, şöyle konuştu:
"Toplum olarak kitapla ilişkimizi güçlendirmek, yeni nesillere okuma alışkanlığı kazandırmak istiyorsak kütüphane geleneğini canlandırmalıyız. Bu konuda belediyelerin önemli bir misyon üstlenebileceğini düşünüyorum ve buradan belediyelerimize çağrıda bulunmak istiyorum. İfa etmiş olduğunuz pek çok önemli hizmetin yanında gelin, illerinizde, ilçelerinizde hatta belediyelerinizde kütüphaneler kurun. Bu kütüphaneleri binlerce kitapla çeşitli etkinliklerle oyun alanları ve teknolojik imkanlarla çocuklarımız için ilgi çekici mekanlar haline getirin. Tek bir çocuğun bile hayatını değiştirecek kitaba ulaşmasına vesile olursanız inanın hem bu dünya hem de ahiretiniz için arkanızda bırakacağınız en kıymetli eser bu olacaktır."
Gül, konuşmasının sonunda, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Beş Şehir" kitabında Erzurum'u anlattığı bölümü okudu.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen de "Hayatta başarılı olan insanlara bakın, bunlar salt kendi mesleklerinde başarılı olan insanlar değildir. Onlar başka meselelere de ilgi duyan, o meselelerde ne olup bitiğinin farkında olan insanlardır. Bu anlamda bir merak, gayret içinde olursanız hayat sizi arzu ettiğiniz her noktaya taşıyacaktır" dedi.
Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk ise sürekli okuyan, üreten, kendini geliştiren toplumların yüksek yaşam kalitesini yakalayabildiğini vurgulayarak, zekaları kitapla beslemeyen ulusların hüsranla yüz yüze kaldığını belirtti.
Konuşmaların ardından Ankara Radyosu sanatçısı Nurullah Akçayır konser verdi, Erzurum Büyükşehir Belediyesi Halk Oyunları Topluluğu bar oynadı. Bazı sanatçı, şair, yazar, gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin salondakilerle sohbet ettiği etkinlikte aşıklar atıştı.
Hayrünnisa Gül, 6. Konuşan Kitap Şenliği'ne katkı sağlayan kurum ve kuruluşların temsilcilerine teşekkür plaketi verdi.
Son Güncelleme: Salı, 21 May 2013 14:18
Gösterim: 1043
Zeki insanların sırrı çözüldü! Bilim insanları IQ’su yüksek kişilerin beyinlerinin gerekli olmayan bilgileri filtreleyebildiğini ortaya çıkardı
IQ’su yüksek kişilerin beyninin, gerekli olmayan bilgileri "filtreleyebildiği" belirlendi. ABD’deki Rochester Üniversitesi’nden bilim insanları, insanı neyin zeki yaptığını anlamaya çalıştı.
"Current Biology" dergisinde yayımlanan araştırmada, bilim insanları, katılımcılara bazı kısa video görüntüleri izletti ve bu sırada bilgisayar ekranında hareket eden siyah ve beyaz çubukların yönünü belirlemelerini istedi.
Bazı görüntüler ekranın sadece merkezini kaplayacak kadar küçük, bazıları ise tümünü kaplayacak kadar büyüktü. Katılımcılardan çubukların sağa mı yoksa sola mı hareket ettiğini belirlemelerini isteyen bilim insanları, bu kişileri sabit zeka testine de tabi tuttu.
"Zeki kişiler", küçük görüntüyü izlerken çubukların hareketlerini daha çabuk fark etti. Ancak görüntü büyüdüğünde "zekilerin", hareketi belirlemekte daha yavaş kaldığı belirtildi.
IQ’su yüksek kişilerin geniş arka plandaki hareketleri algılamada yavaş kaldığını çünkü beyinlerinin gerekli olmayan bilgiyi filtreleyebildiğini vurgulayan bilim insanları, zekanın tek göstergesinin bu olmadığına dikkati çekerek, konuya ilişkin başka araştırmaların yapılması gerektiğini ifade etti.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Bunları Biliyor musunuz
Zeki insanların sırrı çözüldü! Bilim insanları IQ’su yüksek kişilerin beyinlerinin gerekli olmayan bilgileri filtreleyebildiğini ortaya çıkardı
IQ’su yüksek kişilerin beyninin, gerekli olmayan bilgileri "filtreleyebildiği" belirlendi. ABD’deki Rochester Üniversitesi’nden bilim insanları, insanı neyin zeki yaptığını anlamaya çalıştı.
"Current Biology" dergisinde yayımlanan araştırmada, bilim insanları, katılımcılara bazı kısa video görüntüleri izletti ve bu sırada bilgisayar ekranında hareket eden siyah ve beyaz çubukların yönünü belirlemelerini istedi.
Bazı görüntüler ekranın sadece merkezini kaplayacak kadar küçük, bazıları ise tümünü kaplayacak kadar büyüktü. Katılımcılardan çubukların sağa mı yoksa sola mı hareket ettiğini belirlemelerini isteyen bilim insanları, bu kişileri sabit zeka testine de tabi tuttu.
"Zeki kişiler", küçük görüntüyü izlerken çubukların hareketlerini daha çabuk fark etti. Ancak görüntü büyüdüğünde "zekilerin", hareketi belirlemekte daha yavaş kaldığı belirtildi.
IQ’su yüksek kişilerin geniş arka plandaki hareketleri algılamada yavaş kaldığını çünkü beyinlerinin gerekli olmayan bilgiyi filtreleyebildiğini vurgulayan bilim insanları, zekanın tek göstergesinin bu olmadığına dikkati çekerek, konuya ilişkin başka araştırmaların yapılması gerektiğini ifade etti.
Son Güncelleme: Pazartesi, 27 May 2013 08:49
Gösterim: 2846
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) ''2012 Yılı İstatistiklerle Aile'' verilerine göre, Türkiye'de hane halkı sayısı 19 milyon 842 bin 850, ortalama hane halkı büyüklüğü ise 3,7 oldu.
TÜİK verilerine göre 2012 yılında ortalama hane halkı büyüklüğünün en yüksek olduğu ilin 7,9 kişiyle Şırnak olduğu belirlendi.
Ortalama hane halkı büyüklüğü illere göre incelendiğinde, 2012 yılında ortalama hane halkı büyüklüğünün en yüksek olduğu il 7,9 kişiyle Şırnak olarak gerçekleşti. Şırnak'ı 7,4 kişiyle Hakkari, 6,6 ile Muş, 6,5 ile Siirt ve 6,4 ile Van izledi.
Ortalama hane halkı büyüklüğünün en düşük olduğu il ise 2,8 kişi ile Çanakkale oldu. Çanakkale'yi 2,9 kişi ile Balıkesir ve Eskişehir, 3 kişi ile Burdur ve Muğla izledi.
Hane halklarının 2011 yılında yüzde 7,9'unu tek kişilik haneler, yüzde 7,8'ini tek ebeveynli haneler, yüzde 55,1'ini çocuklu çiftlerden oluşan haneler, yüzde 14,9'unu çocuksuz çiftlerden oluşan haneler ve yüzde 14,4'ünü üç kuşağı içeren geniş haneler oluşturdu.
Yaş gruplarına göre tek kişilik hane halkları incelendiğinde, tek başına yaşayan kişilerin yüzde 49,3'ü 65 ve daha yukarı yaştaki kişilerden oluştu. Tek başına yaşayan kadınların yüzde 58,5'ini 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler oluştururken, erkeklerde bu oran yüzde 32 oldu.
İlk evlenme yaşı yükseldi
Evlenen çift sayısı 2012 yılında 603 bin 751 olarak gerçekleşti. Erkeklerde ortalama ilk evlenme yaşı, 2001 yılında 25,5 iken 2012 yılında 26,7'ye yükseldi. Kadınlarda ise ortalama ilk evlenme yaşı, 2001 yılında 22,2 iken 2012 yılında 23,5'e yükseldi.
2011 yılında ilk evliliklerinde eşlerin yüzde 41'inin aile, akraba çevresinden, yüzde 39,6'sının komşu ve mahalle çevresinden, yüzde 7,4'ünün arkadaş çevresinden, yüzde 5,3'ünün iş çevresinden, yüzde 3,5'inin okul, dershane ve kurs çevresinden ve yüzde 0,1'inin ise internet aracılığıyla tanıştığı görüldü.
Çiftlerin yüzde 93,7'si hem dini hem resmi nikahlı
2011 yılında ilk evliliğinde hem resmi hem de dini nikahla evlenenlerin oranı yüzde 93,7 iken, sadece resmi nikahla evlenenlerin oranı yüzde 3,3 ve sadece dini nikahla evlenenlerin oranı yüzde 3 oldu.
Boşanan çift sayısı 2012 yılında 123 bin 325 olurken, eşlerin sorumsuz ve ilgisiz davranması en önemli boşanma nedeni olarak belirlendi. Erkekler için eşlerinin ailelerine karşı saygısız davranması (yüzde 10), kadınlar için ise şiddet (yüzde 20,8) ikinci derecede önemli boşanma nedeni olarak gerçekleşti.
Yüzde 15,2 yoksulluk sınırının altında
İki yetişkin ve iki çocuklu hane halklarının yüzde 15,2'si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Tek kişilik hane halklarının yüzde 10,5'i, tek ebeveynli ve en az bir çocuğu olan hane halklarının yüzde 34,1'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bağımlı çocuğu olan hanelerin yoksulluk oranı, bağımlı çocuğu olmayan hanelerin yoksulluk oranından yaklaşık 3,3 kat fazla. 65 ve daha yukarı yaşta olup tek başına yaşayan kişilerin yoksulluk oranı ise yüzde 14,9 oldu.
Evliler daha mutlu
Geçen yıl evli kişilerin yüzde 63,9'u mutluyken, evli olmayanlarda bu oran yüzde 52,9 olarak gerçekleşti.
Bireyleri en çok aileleriyle sağlıklı olmaları mutlu ediyor. Bireyleri en çok ailelerinin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı, 2012 yılında yüzde 69,6. Bireyleri en çok çocuklarının mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı yüzde 13,9, eşlerinin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı ise yüzde 7 oldu.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Bunları Biliyor musunuz
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) ''2012 Yılı İstatistiklerle Aile'' verilerine göre, Türkiye'de hane halkı sayısı 19 milyon 842 bin 850, ortalama hane halkı büyüklüğü ise 3,7 oldu.
TÜİK verilerine göre 2012 yılında ortalama hane halkı büyüklüğünün en yüksek olduğu ilin 7,9 kişiyle Şırnak olduğu belirlendi.
Ortalama hane halkı büyüklüğü illere göre incelendiğinde, 2012 yılında ortalama hane halkı büyüklüğünün en yüksek olduğu il 7,9 kişiyle Şırnak olarak gerçekleşti. Şırnak'ı 7,4 kişiyle Hakkari, 6,6 ile Muş, 6,5 ile Siirt ve 6,4 ile Van izledi.
Ortalama hane halkı büyüklüğünün en düşük olduğu il ise 2,8 kişi ile Çanakkale oldu. Çanakkale'yi 2,9 kişi ile Balıkesir ve Eskişehir, 3 kişi ile Burdur ve Muğla izledi.
Hane halklarının 2011 yılında yüzde 7,9'unu tek kişilik haneler, yüzde 7,8'ini tek ebeveynli haneler, yüzde 55,1'ini çocuklu çiftlerden oluşan haneler, yüzde 14,9'unu çocuksuz çiftlerden oluşan haneler ve yüzde 14,4'ünü üç kuşağı içeren geniş haneler oluşturdu.
Yaş gruplarına göre tek kişilik hane halkları incelendiğinde, tek başına yaşayan kişilerin yüzde 49,3'ü 65 ve daha yukarı yaştaki kişilerden oluştu. Tek başına yaşayan kadınların yüzde 58,5'ini 65 ve daha yukarı yaştaki kişiler oluştururken, erkeklerde bu oran yüzde 32 oldu.
İlk evlenme yaşı yükseldi
Evlenen çift sayısı 2012 yılında 603 bin 751 olarak gerçekleşti. Erkeklerde ortalama ilk evlenme yaşı, 2001 yılında 25,5 iken 2012 yılında 26,7'ye yükseldi. Kadınlarda ise ortalama ilk evlenme yaşı, 2001 yılında 22,2 iken 2012 yılında 23,5'e yükseldi.
2011 yılında ilk evliliklerinde eşlerin yüzde 41'inin aile, akraba çevresinden, yüzde 39,6'sının komşu ve mahalle çevresinden, yüzde 7,4'ünün arkadaş çevresinden, yüzde 5,3'ünün iş çevresinden, yüzde 3,5'inin okul, dershane ve kurs çevresinden ve yüzde 0,1'inin ise internet aracılığıyla tanıştığı görüldü.
Çiftlerin yüzde 93,7'si hem dini hem resmi nikahlı
2011 yılında ilk evliliğinde hem resmi hem de dini nikahla evlenenlerin oranı yüzde 93,7 iken, sadece resmi nikahla evlenenlerin oranı yüzde 3,3 ve sadece dini nikahla evlenenlerin oranı yüzde 3 oldu.
Boşanan çift sayısı 2012 yılında 123 bin 325 olurken, eşlerin sorumsuz ve ilgisiz davranması en önemli boşanma nedeni olarak belirlendi. Erkekler için eşlerinin ailelerine karşı saygısız davranması (yüzde 10), kadınlar için ise şiddet (yüzde 20,8) ikinci derecede önemli boşanma nedeni olarak gerçekleşti.
Yüzde 15,2 yoksulluk sınırının altında
İki yetişkin ve iki çocuklu hane halklarının yüzde 15,2'si yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Tek kişilik hane halklarının yüzde 10,5'i, tek ebeveynli ve en az bir çocuğu olan hane halklarının yüzde 34,1'i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Bağımlı çocuğu olan hanelerin yoksulluk oranı, bağımlı çocuğu olmayan hanelerin yoksulluk oranından yaklaşık 3,3 kat fazla. 65 ve daha yukarı yaşta olup tek başına yaşayan kişilerin yoksulluk oranı ise yüzde 14,9 oldu.
Evliler daha mutlu
Geçen yıl evli kişilerin yüzde 63,9'u mutluyken, evli olmayanlarda bu oran yüzde 52,9 olarak gerçekleşti.
Bireyleri en çok aileleriyle sağlıklı olmaları mutlu ediyor. Bireyleri en çok ailelerinin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı, 2012 yılında yüzde 69,6. Bireyleri en çok çocuklarının mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı yüzde 13,9, eşlerinin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı ise yüzde 7 oldu.
Son Güncelleme: Pazartesi, 13 May 2013 08:40
Gösterim: 1551

