Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Hatay'ın İskenderun ilçesine bağlı Karaağaç beldesinde serinlemek için denize giren öğrencilerden 5'inin boğulduğu, 1'inin kaybolduğu bildirildi.
Alınan bilgiye göre, Kırıkhan ilçesindeki Kur'an kursunda okuyan bir grup öğrenci Karaağaç beldesine gelerek denize girdi.
Denize giren öğrencilerden 5'i boğuldu, 9 öğrenci çevredeki vatandaşlar tarafından kurtarıldı. Kurtarılan öğrenciler İskenderun Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı.
Denize giren öğrencilerden 1'inin kaybolduğu, arama çalışmalarının sürdüğü belirtildi.
Kimlikleri belirlendi
Karaağaç beldesinde denize girdikten sonra kaybolan öğrencilerden Ömer Faruk Kurter'in cenazesi yapılan çalışmalar sonucu bulundu. Denizde boğulan diğer 5 öğrencinin isimlerinin ise Eyyüp Can Seher, Ramazan Duran Güven, Mustafa Kul, Mehmet Bilgin ve İzzet Zorba olduğu öğrenildi.
Öğrencilerin cenazesi İskenderun Devlet Hastanesi Morgu'na kaldırıldı
Cumhuriyet savcısının da katıldığı otopsinin ardından cenazeler ailelerine teslim edildi.
Boğulma tehlikesi geçiren ve çevredekiler tarafından kurtarılan 8 öğrenci de İskenderun Devlet Hastanesi'nde yapılan tedavilerinin ardından taburcu edildi. Öğretmen Yunus Pamuk'un ise aynı hastanedeki tedavisinin sürdüğü öğrenildi.
Soruşturma başlatıldı
Kırıkhan Kaymakamı Fecri Fikret Çelik ile olay yerinde incelemede bulunan Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, Kırıkhan ilçesi Kur'an kursundan 1 belletmen ve 18 öğrencinin İskenderun'a bağlı Karaağaç beldesine gezi düzenlediklerini belirterek, gezi esnasında yüzmek amacıyla denize giren Kur'an kursu öğrencilerinden 6'sının boğulduğunu bildirdi.
Lekesiz, olayla ilgili adli ve idari soruşturmanın başlatıldığını belirtti.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Hatay'ın İskenderun ilçesine bağlı Karaağaç beldesinde serinlemek için denize giren öğrencilerden 5'inin boğulduğu, 1'inin kaybolduğu bildirildi.
Alınan bilgiye göre, Kırıkhan ilçesindeki Kur'an kursunda okuyan bir grup öğrenci Karaağaç beldesine gelerek denize girdi.
Denize giren öğrencilerden 5'i boğuldu, 9 öğrenci çevredeki vatandaşlar tarafından kurtarıldı. Kurtarılan öğrenciler İskenderun Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı.
Denize giren öğrencilerden 1'inin kaybolduğu, arama çalışmalarının sürdüğü belirtildi.
Kimlikleri belirlendi
Karaağaç beldesinde denize girdikten sonra kaybolan öğrencilerden Ömer Faruk Kurter'in cenazesi yapılan çalışmalar sonucu bulundu. Denizde boğulan diğer 5 öğrencinin isimlerinin ise Eyyüp Can Seher, Ramazan Duran Güven, Mustafa Kul, Mehmet Bilgin ve İzzet Zorba olduğu öğrenildi.
Öğrencilerin cenazesi İskenderun Devlet Hastanesi Morgu'na kaldırıldı
Cumhuriyet savcısının da katıldığı otopsinin ardından cenazeler ailelerine teslim edildi.
Boğulma tehlikesi geçiren ve çevredekiler tarafından kurtarılan 8 öğrenci de İskenderun Devlet Hastanesi'nde yapılan tedavilerinin ardından taburcu edildi. Öğretmen Yunus Pamuk'un ise aynı hastanedeki tedavisinin sürdüğü öğrenildi.
Soruşturma başlatıldı
Kırıkhan Kaymakamı Fecri Fikret Çelik ile olay yerinde incelemede bulunan Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, Kırıkhan ilçesi Kur'an kursundan 1 belletmen ve 18 öğrencinin İskenderun'a bağlı Karaağaç beldesine gezi düzenlediklerini belirterek, gezi esnasında yüzmek amacıyla denize giren Kur'an kursu öğrencilerinden 6'sının boğulduğunu bildirdi.
Lekesiz, olayla ilgili adli ve idari soruşturmanın başlatıldığını belirtti.
Son Güncelleme: Pazartesi, 21 May 2012 09:04
Gösterim: 2079
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12 yıllık kademeli eğitim sistemini hayata geçirmesiyle birlikte okula başlama yaşı ile ilgili olarak velilerin kafalarında soru işaretleri giderilmeyi bekliyor.
Velilerin havuz problemi: Zeynep 7 yaşında okula başlayıp 4 ayda okumayı öğreniyorsa 5 yaşındaki Ayşe kaç ayda okuyabilir?
60-84 aylık çocukları olan veliler, zor bir kararla karşı karşıya. Okul kayıtları 1 Haziran’da başlayacak. 4+4+4 eğitim sisteminde 66 ayını tamamlayan çocuklar zorunlu olarak okula kaydolacak. 60-66 ay (5-5.5 yaş) arasındakiler ise velileri isterse birinci sınıfa başlayabilecek. Veliler çocuklarının ortada kalmaması için bir yandan okulları araştırıyor bir yandan da çocuklarını okula başlatıp başlatmama kararsızlığını yaşıyor. Yanıt bekleyen pek çok soru var: 60-84 (5-7 yaş) aralığındaki çocuklar aynı sınıfta nasıl eğitim alacak, küçük olan çocuklar okuldan soğur mu,? Bugüne kadar 7 yaş çocuğunun özeliklerini bilen öğretmenler daha küçük çocuklara nasıl eğitim verecek? Sınıflar küçük yaş gruplarına göre düzenlenecek mi?
2012-2013 eğitim öğretim yılında uygulanacak yeni eğitim sisteminin hazırlıkları devam ediyor. Bu yıl okula başlama yaşı 60 aya kadar düştüğü için küçük çocukların da anlayabileceği daha esnek ve kolay bir müfredat planlanıyor. Ancak aynı sınıfta olan 5-6-7 yaş çocuklarından küçük olanları farklı bir sınıfa koymak, yardımcı öğretmen çalıştırmak gibi bir çalışma yok. Özel okullarda ise 5-7 yaş çocuklarına farklı sınıf açma, küçük çocuklara yardımcı öğretmen hazırlıkları başladı bile.
Kararsız ama imkân var
Evlerin gündemi aylardır 4+4+4 . Anne babalar, çocuğunun 7 yaş grubunun arasında fiziksel ve pisikolojik olarak ezilmesinden tuvalet temizliğine kadar pek çok endişe taşıyor. Zuhal Sarıaltın’ın oğlu Altuğ eylül ayında 64 aylık olacak. İki yıldır Bahçeşehir Florya Koleji’nde okulöncesi eğitim alan Altuğ’u birinci sınıfa verip vermeme konusunda aile kararsız. Okulun 60-66, 66-72 aylıkları iki grup olarak farklı sınıflara koyma planı da Sarıaltın’ın kararsızlığını, oğlunu birinci sınıfa yazdırma noktasına doğru çekiyor.
Ceyda Öner’in oğlu İlhan da 61 aylık. Öner, yapılan okul olgunluğu testleri sonucunda oğlunun hazır olduğunu görmüş: “Kararımda okulumuzda küçük çocuklara ayrı bir sınıfı açılacağı ve ayrı müfredat uygulanacağının da etkisi büyük. Devlet okuluna gönderecek olsam bir sene daha beklerdim.”
Daha oyun çağında
Selin Güneşgil’in küçük kızı da 68 aylık olarak birinci sınıfa başlamak zorunda. Anne üzgün çünkü daha oyun çağında olduğunu düşünüyor: ”Kızım Bahçeşehir’de okulöncesi eğitimi alıyor. Okulöncesi eğitimde okuma yazma derslerine çoktan başladı, hafta sonları da 1. sınıfa hazırlık okuluna başladı. Belki zorlanmayacak ama 5 yaşın erken olduğu düşüncesindeyim.”
Zeynep Doğusan Yaman-lıoğlu’nun ikizleri Erdem ve Defne eylülde 62 aylık olacak ve birinci sınıfa başlayacak. Üsküdar Doğa Anaokulu’nda eğitim alıyorlar. Yamanlıoğlu, ikizleri birinci sınıfa başlatacak ancak sistem hakkında kaygıları var: “Aslında biz çocukları devlet okuluna verecektik. Bu sistem çıkınca vazgeçtik. Biz uzun süre yurtdışında yaşadık. Orada da çocuklar 5 yaşında okula başlıyor ama üç yaşında okulöncesi eğitim zorunlu. Müfredatları da çok daha yumuşak. Oyun temelli.”
‘Bu çocuklar kayıp kuşak olmasın’
Turan Kırkıl’ın oğlu 66 aylık. Birkaç günle zorunlu grubun dışında kaldı. Kırkıl sistemin yeni olmasından dolayı bu yıl başlayanların kayıp kuşak olmasından endişe duyduğunu anlatıyor: “6 yaşındaki çocuk 7 yaşındaki çocuklarla aynı sınıfta olursa ezilecek. 6 yaş grubuyla okulöncesi öğretmenleri ilgileniyordu, şimdi öğretmenleri ilgilenecek. Öğretmenler eğitim alacak mı?”
Uzmanlara göre başarısızlık hissine yol açar
Florya Bahçeşehir Koleji Anaokulu Rehber Öğretmeni Eser Çabuk, sistemin dezavantajlarını “5 yaşlar için müfredat 1. sınıfa hazırlık gibi olmalı. Küçük çocuklarda yılgınlık, okuldan soğuma, başarısızlık hissi olabilir. Öğretmenlere de mutlaka 7 yaş altı çocukların özellikleriyle ilgili eğitim verilmeli. Küçük çocuklar ancak 20 dakika masada durabiliyorken biz onlardan okuma yazma bekleyemeyiz” diye sıralıyor.
Üsküdar Doğa Anaokulu Psikolojik Danışmanı Ceylan Irmak Hür ise “Küçük çokların küçük motor kasları henüz tam gelişmemiş oluyor” diyor.
Esas sorun 4. sınıfta patlayacak
Eski Eğitim Sen Başkanı Alaaddin Dinçer, eşitsiz koşullarda eğitim sürecine başlamanın ileriki yıllarda da riskler doğuracağı görüşünde:
“Bu yılın okulöncesi eğitimde okullaşma oranlarından hesap yaparsak seneye 1 milyon 100 bin okulöncesi eğitimi almayan çocukla, yaklaşık 900 bin okulöncesi eğitim almış çocuğun aynı dersliklerde ve farklı yaş gruplarıyla bir arada 1. sınıfa başlaması birçok uyum sorununa neden olacak. Öğrenciler asıl kırılmayı ve zorlanmayı soyut algılamanın başladığı sınıf olan 4. sınıfta yaşayacaklar.”
(radikal)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12 yıllık kademeli eğitim sistemini hayata geçirmesiyle birlikte okula başlama yaşı ile ilgili olarak velilerin kafalarında soru işaretleri giderilmeyi bekliyor.
Velilerin havuz problemi: Zeynep 7 yaşında okula başlayıp 4 ayda okumayı öğreniyorsa 5 yaşındaki Ayşe kaç ayda okuyabilir?
60-84 aylık çocukları olan veliler, zor bir kararla karşı karşıya. Okul kayıtları 1 Haziran’da başlayacak. 4+4+4 eğitim sisteminde 66 ayını tamamlayan çocuklar zorunlu olarak okula kaydolacak. 60-66 ay (5-5.5 yaş) arasındakiler ise velileri isterse birinci sınıfa başlayabilecek. Veliler çocuklarının ortada kalmaması için bir yandan okulları araştırıyor bir yandan da çocuklarını okula başlatıp başlatmama kararsızlığını yaşıyor. Yanıt bekleyen pek çok soru var: 60-84 (5-7 yaş) aralığındaki çocuklar aynı sınıfta nasıl eğitim alacak, küçük olan çocuklar okuldan soğur mu,? Bugüne kadar 7 yaş çocuğunun özeliklerini bilen öğretmenler daha küçük çocuklara nasıl eğitim verecek? Sınıflar küçük yaş gruplarına göre düzenlenecek mi?
2012-2013 eğitim öğretim yılında uygulanacak yeni eğitim sisteminin hazırlıkları devam ediyor. Bu yıl okula başlama yaşı 60 aya kadar düştüğü için küçük çocukların da anlayabileceği daha esnek ve kolay bir müfredat planlanıyor. Ancak aynı sınıfta olan 5-6-7 yaş çocuklarından küçük olanları farklı bir sınıfa koymak, yardımcı öğretmen çalıştırmak gibi bir çalışma yok. Özel okullarda ise 5-7 yaş çocuklarına farklı sınıf açma, küçük çocuklara yardımcı öğretmen hazırlıkları başladı bile.
Kararsız ama imkân var
Evlerin gündemi aylardır 4+4+4 . Anne babalar, çocuğunun 7 yaş grubunun arasında fiziksel ve pisikolojik olarak ezilmesinden tuvalet temizliğine kadar pek çok endişe taşıyor. Zuhal Sarıaltın’ın oğlu Altuğ eylül ayında 64 aylık olacak. İki yıldır Bahçeşehir Florya Koleji’nde okulöncesi eğitim alan Altuğ’u birinci sınıfa verip vermeme konusunda aile kararsız. Okulun 60-66, 66-72 aylıkları iki grup olarak farklı sınıflara koyma planı da Sarıaltın’ın kararsızlığını, oğlunu birinci sınıfa yazdırma noktasına doğru çekiyor.
Ceyda Öner’in oğlu İlhan da 61 aylık. Öner, yapılan okul olgunluğu testleri sonucunda oğlunun hazır olduğunu görmüş: “Kararımda okulumuzda küçük çocuklara ayrı bir sınıfı açılacağı ve ayrı müfredat uygulanacağının da etkisi büyük. Devlet okuluna gönderecek olsam bir sene daha beklerdim.”
Daha oyun çağında
Selin Güneşgil’in küçük kızı da 68 aylık olarak birinci sınıfa başlamak zorunda. Anne üzgün çünkü daha oyun çağında olduğunu düşünüyor: ”Kızım Bahçeşehir’de okulöncesi eğitimi alıyor. Okulöncesi eğitimde okuma yazma derslerine çoktan başladı, hafta sonları da 1. sınıfa hazırlık okuluna başladı. Belki zorlanmayacak ama 5 yaşın erken olduğu düşüncesindeyim.”
Zeynep Doğusan Yaman-lıoğlu’nun ikizleri Erdem ve Defne eylülde 62 aylık olacak ve birinci sınıfa başlayacak. Üsküdar Doğa Anaokulu’nda eğitim alıyorlar. Yamanlıoğlu, ikizleri birinci sınıfa başlatacak ancak sistem hakkında kaygıları var: “Aslında biz çocukları devlet okuluna verecektik. Bu sistem çıkınca vazgeçtik. Biz uzun süre yurtdışında yaşadık. Orada da çocuklar 5 yaşında okula başlıyor ama üç yaşında okulöncesi eğitim zorunlu. Müfredatları da çok daha yumuşak. Oyun temelli.”
‘Bu çocuklar kayıp kuşak olmasın’
Turan Kırkıl’ın oğlu 66 aylık. Birkaç günle zorunlu grubun dışında kaldı. Kırkıl sistemin yeni olmasından dolayı bu yıl başlayanların kayıp kuşak olmasından endişe duyduğunu anlatıyor: “6 yaşındaki çocuk 7 yaşındaki çocuklarla aynı sınıfta olursa ezilecek. 6 yaş grubuyla okulöncesi öğretmenleri ilgileniyordu, şimdi öğretmenleri ilgilenecek. Öğretmenler eğitim alacak mı?”
Uzmanlara göre başarısızlık hissine yol açar
Florya Bahçeşehir Koleji Anaokulu Rehber Öğretmeni Eser Çabuk, sistemin dezavantajlarını “5 yaşlar için müfredat 1. sınıfa hazırlık gibi olmalı. Küçük çocuklarda yılgınlık, okuldan soğuma, başarısızlık hissi olabilir. Öğretmenlere de mutlaka 7 yaş altı çocukların özellikleriyle ilgili eğitim verilmeli. Küçük çocuklar ancak 20 dakika masada durabiliyorken biz onlardan okuma yazma bekleyemeyiz” diye sıralıyor.
Üsküdar Doğa Anaokulu Psikolojik Danışmanı Ceylan Irmak Hür ise “Küçük çokların küçük motor kasları henüz tam gelişmemiş oluyor” diyor.
Esas sorun 4. sınıfta patlayacak
Eski Eğitim Sen Başkanı Alaaddin Dinçer, eşitsiz koşullarda eğitim sürecine başlamanın ileriki yıllarda da riskler doğuracağı görüşünde:
“Bu yılın okulöncesi eğitimde okullaşma oranlarından hesap yaparsak seneye 1 milyon 100 bin okulöncesi eğitimi almayan çocukla, yaklaşık 900 bin okulöncesi eğitim almış çocuğun aynı dersliklerde ve farklı yaş gruplarıyla bir arada 1. sınıfa başlaması birçok uyum sorununa neden olacak. Öğrenciler asıl kırılmayı ve zorlanmayı soyut algılamanın başladığı sınıf olan 4. sınıfta yaşayacaklar.”
(radikal)
Son Güncelleme: Pazartesi, 21 May 2012 08:54
Gösterim: 2350
Hamza Aydoğdu – MEB İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı
İçinde yaşadığımız dünya sürekli değişim ve dönüşüm içerisindedir. Bu değişim ve dönüşüm nedeniyledir ki bir dakika önce yaşadığımız dünya ile bir dakika sonra yaşadığımız dünya aynı değildir. Ünlü Filozof Herakleitos “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü ile her şeyin değiştiğini, sabit kalmadığını çok güzel özetlemiştir. Etrafımıza baktığımızda her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini görmemiz mümkündür. O hâlde, her şey değişirken insanın değişmemesi, etrafında meydana gelen değişimlere karşı gözlerini kapatması hayret edilecek bir durum değil midir?
Geçmişten günümüze genel bir bakış, toplumsal hayatımızda da birçok değişim meydana geldiğini gösterecektir. İlk olarak tarım toplumu dediğimiz bir dönem yaşanmış, ardından fabrikaların gelişimi ile sanayi toplumuna geçilmiş daha sonra ise bilginin önem kazanması ile birlikte şu anda içinde bulunduğumuz bilgi toplumuna geçilmiştir. Bu geçişler sırasında köy olarak nitelendirdiğimiz yerleşim yerlerinde hayatını sürdüren insanlar, sanayi toplumu ve bilgi toplumu sürecinde şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bunun sonucunda toplumlar genel olarak şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar şeklinde ayrılırken, şehirde yaşayan insanlara şehirli, köyde yaşayan insanlara ise köylü denilmiştir.
Peki, şehirli ya da köylü ayrımı yapmak bu kadar kolay mıdır? Yaşamını devam etirmek için şehir dediğimiz yerlere gittiği zaman şehirli, köye gittiği zaman da köylü mü olur her insan? Şehirli ve köylü arasındaki fark mekânsal mıdır yoksa zihinsel midir? Belki farkında olarak ya da olmayarak kurduğumuz cümlelerde şehirli veya köylü derken ne demek istediğimizi, neyi kastettiğimizi düşündük mü hiç?
Köy ve şehirler genel olarak gelişmişlik düzeyine göre birbirinden ayrılan yerleşim yerleridir. Köylerde doğa ile daha iç içe bir yaşam hâkim iken şehirlerde daha çok sanayi ve teknoloji ile iç içe bir yaşam hâkimdir. Bu açıdan ele alındığında köy kavramı çoğu zaman geri kalmış, modernleşmemiş yerler olarak algılanırken; şehirler bunun tam tersi olarak algılanmaktadır.
Şehir, üretken, yenilikçi, bilim, sanat, kültür, özgün düşünce gibi değerlerin filizlenip yeşerdiği, modern ve medeni yer; şehirli ise sorun üretmek yerine çözüm üreten, sürekli değişen ve kendini yenileyen ama öz değerlerini de asla inkâr etmeyen, fikri hür insan demektir. Peki gerçekler öyle mi? Şehir yaşantımız uymakta mıdır tanımlara? Beton yığınları arasına sıkışmış hayatlar ve boğucu trafik şehirleşme midir? Sürekli şikayet eden, yeniliğe kapalı, alışkanlıkları kendine düstur edinen, kendi gibi olmayanı kabul etmeyen, şehirli midir?
“Elbette Hayır”…
Birçok şehir ve bu şehirli, medeniyet krizi içerisindedir. Ne şehirler şehir gibidir ne de şehirliler şehirli gibi.… İçi bomboş kavramlar olmuştur artık şehir ve şehirlilik. Oysa ruhun ve zihniyetin, öz değerlerini inkâr etmeden sürekli ve yeniden imar edilmesidir şehirlilik… Şehirde yaşamakla şehirli olunmuyor işte. Çok eğitim almakla da şehirli olunmuyor. Siz hiç şehirde yaşayan ama hala köylü kafası taşıyan akademisyen, eğitimci, doktor görmediniz mi?
Şehirlilik olgusu bir zihniyet meselesidir. Hz. İsa “Köyden peygamber çıkmaz” derken bir zihniyete vurgu yapar, biyolojik bir varlığa değil… O hâlde kimdir bu köylü kafalar? Onlar köylülük zihniyetinin müdavimleridir. Başarıyı çekemez, kültürel iletişime kapalıdır, hasettir, bencildir, ben merkezlidir, övünmeyi sever, egosu Ağrı Dağı gibidir. Dış görünüşü şehirli ve medenidir; iç dünyası ortaçağ karanlığında seyr-ü süluk etmektedir… Kolektif şuuru sevmez; davranışları yapmacık, ruhu estetiklidir, doğal değildir ve gösteriş düşkünüdür. Yeniliğe ve yeni fikirlere kapalıdır, alışkanlıklarına sorgusuz sualsiz bağlıdır ve tutucudur. Kendisinden aşağıda olanı ezerken kendisinden güçlüye boyun eğer, bedeni medeni bir ortamda yaşasa bile ruhunu köylülüğe köle etmiştir. Bu da yetmezmiş gibi kendisini çağdaş ve süslü sözcüklerin arkasına saklar. Herkes onları şehirle evli bilir, ama onlar şehirle flört bile etmiyordur. Şehir onlar için yaşamsal bir alandır, bir yaşam biçimi ve hayat tarzı değildir.
Şehirli olmak ya da köylü olmak mekânsal bir tabir olmayıp zihinsel bir aktivitedir. Asla öteki oluşturmak değildir. Bir insan şehirde köylü gibi, bir başka insan da köyde şehirli gibi yaşayabilir. Şehirlilik ve köylülük bir kast sistemi olmamakla birlikte iki kavram arasındaki geçiş imkansız değildir ve köyden şehre göç etmekten daha kolaydır. Gerekli olan tek şey zihniyet değişikliğini istemek ve hayata geçirmektir. Daha sonra da kendisini o şehre ait hissetmeli ve şehirle bütünleşmelidir. Şehirle bütünleşme duygusu şehre hâkim olan kültürel değerleri, gelenekleri, genel yaşam biçimlerini ve bunların etrafından gelişen alışkanlıkları paylaşmayı beraberinde getirmektedir. Eğer bir insan yaşadığı şehirle bütünleşmemiş ise diğerlerine karşı yabancıdır. Sorsanız aslında hayatından da gayet memnundur ancak farkında değildir bedeni hür iken fikrini, düşüncelerini prangalara vurduğundan…
Köyde yaşamak ne kabahattir ne de bir suç. Köylerin de kendine göre bir yaşam tarzı vardır. Mesele köyde hayatını sürdürmek değil, mesele hayatı boyunca köyü ve köylülüğü içinden söküp atamamaktır. Ülkemiz açısından bu konuyu düşündüğümüzde belki de birçok sorunun kaynağının burada yattığını söyleyebiliriz. Şehirde de yaşasak köyde de yaşasak kendimize has orijinal şehir kültürü oluşturamıyoruz. Bunu toplumsal bir hamleye dönüştüremiyoruz… Oysaki Ülke olarak, Dünya ülkeleri arasında varlığımızı sürdürmek ve güçlü olmak için vakit kaybetmeden bu kültürel evrimi tamamlamalıyız. En önemlisi de eğitimde şehirli olabilmeyi, şehirli gençler, şehirli zihniyetler yetiştirebilmeyi başarmalıyız. Belki de en temel problemimiz budur…
Eğitim, davranışları yönlendirme ve biçimlendirme ise bunun öncelikle zihniyet değişimi ile mümkün olacağını bilmeliyiz. Değişmeden, zihinlerimizi yeniden imar etmeden kendimize has bir kimlik oluşturmadan birey olamayacağımız gibi şehirli hiç olamayız. Çünkü üretici olmak, yeni fikirler ortaya koymak, çözümler aramak, yeni fırsatlar oluşturmak ve başarıya ulaşmak bireyin şehirli olmasıyla mümkündür. Bu durumda birey ile şehir etle tırnak gibidir. Birey şehre ait olmalı şehir de bireye ait olmalıdır. Bunun en güzel örneği, bir şehir insanı olan Socrates’in hayatında gizlidir. Socrates idama mahkum edilir, üstelik kendini ait hissettiği şehir olan Atina’da… Öğrencileri Socrates’i kaçırmak ister ama o, Atina’daki ölümü, Atina dışındaki hiçliğe tercih eder. Çünkü Socratesler ancak şehirlerde yaşar ve ölürler…
Gel ne olursan ol yine gel diyerek herkese kucak açan Mevlana “Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır” derken ne güzel bir söz söylemiştir. Aklını mezara koyan bir insanın yaşamasının ne anlamı vardır? Şehirlilik, bir yaşam tarzıdır, bir kültürel devrimdir, bir kolektif şuurdur. Bir bilinç ve zihniyet değişimidir. Gelecek nesilleri yetiştirecek kilometre taşlarıdır. Bu taşların köylücülük zihniyeti ile döşenmesinin sancılarını çekiyoruz bugün; belki de farkında değiliz…
İlk başta söylediğimiz gibi sürekli değişim içinde olan dünyaya ayak uydurmak değişimi ve gelişimi kabul etmek gerekir. Ama değişimler içselleştirilmedikçe , zihniyetler algılanmadıkça insan üzerinde de hayatımız üzerinde de eğreti duracaktır. Hayatın her alanında ve özellikle eğitimde başarı ve davranış modlarının sistematik ahengi “şehirli bir eğitimle ve kültürle” mümkündür desem; çok mu büyük laf etmiş olurum…
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Hamza Aydoğdu – MEB İnsan Kaynakları Genel Müdür Yardımcısı
İçinde yaşadığımız dünya sürekli değişim ve dönüşüm içerisindedir. Bu değişim ve dönüşüm nedeniyledir ki bir dakika önce yaşadığımız dünya ile bir dakika sonra yaşadığımız dünya aynı değildir. Ünlü Filozof Herakleitos “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü ile her şeyin değiştiğini, sabit kalmadığını çok güzel özetlemiştir. Etrafımıza baktığımızda her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini görmemiz mümkündür. O hâlde, her şey değişirken insanın değişmemesi, etrafında meydana gelen değişimlere karşı gözlerini kapatması hayret edilecek bir durum değil midir?
Geçmişten günümüze genel bir bakış, toplumsal hayatımızda da birçok değişim meydana geldiğini gösterecektir. İlk olarak tarım toplumu dediğimiz bir dönem yaşanmış, ardından fabrikaların gelişimi ile sanayi toplumuna geçilmiş daha sonra ise bilginin önem kazanması ile birlikte şu anda içinde bulunduğumuz bilgi toplumuna geçilmiştir. Bu geçişler sırasında köy olarak nitelendirdiğimiz yerleşim yerlerinde hayatını sürdüren insanlar, sanayi toplumu ve bilgi toplumu sürecinde şehirlere göç etmeye başlamıştır. Bunun sonucunda toplumlar genel olarak şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar şeklinde ayrılırken, şehirde yaşayan insanlara şehirli, köyde yaşayan insanlara ise köylü denilmiştir.
Peki, şehirli ya da köylü ayrımı yapmak bu kadar kolay mıdır? Yaşamını devam etirmek için şehir dediğimiz yerlere gittiği zaman şehirli, köye gittiği zaman da köylü mü olur her insan? Şehirli ve köylü arasındaki fark mekânsal mıdır yoksa zihinsel midir? Belki farkında olarak ya da olmayarak kurduğumuz cümlelerde şehirli veya köylü derken ne demek istediğimizi, neyi kastettiğimizi düşündük mü hiç?
Köy ve şehirler genel olarak gelişmişlik düzeyine göre birbirinden ayrılan yerleşim yerleridir. Köylerde doğa ile daha iç içe bir yaşam hâkim iken şehirlerde daha çok sanayi ve teknoloji ile iç içe bir yaşam hâkimdir. Bu açıdan ele alındığında köy kavramı çoğu zaman geri kalmış, modernleşmemiş yerler olarak algılanırken; şehirler bunun tam tersi olarak algılanmaktadır.
Şehir, üretken, yenilikçi, bilim, sanat, kültür, özgün düşünce gibi değerlerin filizlenip yeşerdiği, modern ve medeni yer; şehirli ise sorun üretmek yerine çözüm üreten, sürekli değişen ve kendini yenileyen ama öz değerlerini de asla inkâr etmeyen, fikri hür insan demektir. Peki gerçekler öyle mi? Şehir yaşantımız uymakta mıdır tanımlara? Beton yığınları arasına sıkışmış hayatlar ve boğucu trafik şehirleşme midir? Sürekli şikayet eden, yeniliğe kapalı, alışkanlıkları kendine düstur edinen, kendi gibi olmayanı kabul etmeyen, şehirli midir?
“Elbette Hayır”…
Birçok şehir ve bu şehirli, medeniyet krizi içerisindedir. Ne şehirler şehir gibidir ne de şehirliler şehirli gibi.… İçi bomboş kavramlar olmuştur artık şehir ve şehirlilik. Oysa ruhun ve zihniyetin, öz değerlerini inkâr etmeden sürekli ve yeniden imar edilmesidir şehirlilik… Şehirde yaşamakla şehirli olunmuyor işte. Çok eğitim almakla da şehirli olunmuyor. Siz hiç şehirde yaşayan ama hala köylü kafası taşıyan akademisyen, eğitimci, doktor görmediniz mi?
Şehirlilik olgusu bir zihniyet meselesidir. Hz. İsa “Köyden peygamber çıkmaz” derken bir zihniyete vurgu yapar, biyolojik bir varlığa değil… O hâlde kimdir bu köylü kafalar? Onlar köylülük zihniyetinin müdavimleridir. Başarıyı çekemez, kültürel iletişime kapalıdır, hasettir, bencildir, ben merkezlidir, övünmeyi sever, egosu Ağrı Dağı gibidir. Dış görünüşü şehirli ve medenidir; iç dünyası ortaçağ karanlığında seyr-ü süluk etmektedir… Kolektif şuuru sevmez; davranışları yapmacık, ruhu estetiklidir, doğal değildir ve gösteriş düşkünüdür. Yeniliğe ve yeni fikirlere kapalıdır, alışkanlıklarına sorgusuz sualsiz bağlıdır ve tutucudur. Kendisinden aşağıda olanı ezerken kendisinden güçlüye boyun eğer, bedeni medeni bir ortamda yaşasa bile ruhunu köylülüğe köle etmiştir. Bu da yetmezmiş gibi kendisini çağdaş ve süslü sözcüklerin arkasına saklar. Herkes onları şehirle evli bilir, ama onlar şehirle flört bile etmiyordur. Şehir onlar için yaşamsal bir alandır, bir yaşam biçimi ve hayat tarzı değildir.
Şehirli olmak ya da köylü olmak mekânsal bir tabir olmayıp zihinsel bir aktivitedir. Asla öteki oluşturmak değildir. Bir insan şehirde köylü gibi, bir başka insan da köyde şehirli gibi yaşayabilir. Şehirlilik ve köylülük bir kast sistemi olmamakla birlikte iki kavram arasındaki geçiş imkansız değildir ve köyden şehre göç etmekten daha kolaydır. Gerekli olan tek şey zihniyet değişikliğini istemek ve hayata geçirmektir. Daha sonra da kendisini o şehre ait hissetmeli ve şehirle bütünleşmelidir. Şehirle bütünleşme duygusu şehre hâkim olan kültürel değerleri, gelenekleri, genel yaşam biçimlerini ve bunların etrafından gelişen alışkanlıkları paylaşmayı beraberinde getirmektedir. Eğer bir insan yaşadığı şehirle bütünleşmemiş ise diğerlerine karşı yabancıdır. Sorsanız aslında hayatından da gayet memnundur ancak farkında değildir bedeni hür iken fikrini, düşüncelerini prangalara vurduğundan…
Köyde yaşamak ne kabahattir ne de bir suç. Köylerin de kendine göre bir yaşam tarzı vardır. Mesele köyde hayatını sürdürmek değil, mesele hayatı boyunca köyü ve köylülüğü içinden söküp atamamaktır. Ülkemiz açısından bu konuyu düşündüğümüzde belki de birçok sorunun kaynağının burada yattığını söyleyebiliriz. Şehirde de yaşasak köyde de yaşasak kendimize has orijinal şehir kültürü oluşturamıyoruz. Bunu toplumsal bir hamleye dönüştüremiyoruz… Oysaki Ülke olarak, Dünya ülkeleri arasında varlığımızı sürdürmek ve güçlü olmak için vakit kaybetmeden bu kültürel evrimi tamamlamalıyız. En önemlisi de eğitimde şehirli olabilmeyi, şehirli gençler, şehirli zihniyetler yetiştirebilmeyi başarmalıyız. Belki de en temel problemimiz budur…
Eğitim, davranışları yönlendirme ve biçimlendirme ise bunun öncelikle zihniyet değişimi ile mümkün olacağını bilmeliyiz. Değişmeden, zihinlerimizi yeniden imar etmeden kendimize has bir kimlik oluşturmadan birey olamayacağımız gibi şehirli hiç olamayız. Çünkü üretici olmak, yeni fikirler ortaya koymak, çözümler aramak, yeni fırsatlar oluşturmak ve başarıya ulaşmak bireyin şehirli olmasıyla mümkündür. Bu durumda birey ile şehir etle tırnak gibidir. Birey şehre ait olmalı şehir de bireye ait olmalıdır. Bunun en güzel örneği, bir şehir insanı olan Socrates’in hayatında gizlidir. Socrates idama mahkum edilir, üstelik kendini ait hissettiği şehir olan Atina’da… Öğrencileri Socrates’i kaçırmak ister ama o, Atina’daki ölümü, Atina dışındaki hiçliğe tercih eder. Çünkü Socratesler ancak şehirlerde yaşar ve ölürler…
Gel ne olursan ol yine gel diyerek herkese kucak açan Mevlana “Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır” derken ne güzel bir söz söylemiştir. Aklını mezara koyan bir insanın yaşamasının ne anlamı vardır? Şehirlilik, bir yaşam tarzıdır, bir kültürel devrimdir, bir kolektif şuurdur. Bir bilinç ve zihniyet değişimidir. Gelecek nesilleri yetiştirecek kilometre taşlarıdır. Bu taşların köylücülük zihniyeti ile döşenmesinin sancılarını çekiyoruz bugün; belki de farkında değiliz…
İlk başta söylediğimiz gibi sürekli değişim içinde olan dünyaya ayak uydurmak değişimi ve gelişimi kabul etmek gerekir. Ama değişimler içselleştirilmedikçe , zihniyetler algılanmadıkça insan üzerinde de hayatımız üzerinde de eğreti duracaktır. Hayatın her alanında ve özellikle eğitimde başarı ve davranış modlarının sistematik ahengi “şehirli bir eğitimle ve kültürle” mümkündür desem; çok mu büyük laf etmiş olurum…
Son Güncelleme: Pazar, 20 May 2012 14:12
Gösterim: 5515
Başbakan Erdoğan, TRT Okul televizyonunda yayımlanan 'Ben Öğrenciyken' adlı programda çocukluk ve eğitim hayatını anlattı.
Rize'den İstanbul'a göç eden Kaptan Ahmet Bey'in üçüncü çocuğu olarak Kasımpaşa'da doğar. Başbakan Erdoğan'ın öğrencilik yılları yine Kasımpaşa'da başlar. O zaman servis olmadığı için çocuk Tayyip, yarım saatlik yolu yağmur, çamur kar demeden yürür. Böyle başlar Başbakan Erdoğan eğitim serüveni.
Türkiye Cumhiriyeti Başbakanı, Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Piyale Paşa İlköğretim Okulu'ndan başlayan, dünya liderliğine kadar uzanan öğrencilik yıllarını böyle anlattı.
Başbakan Erdoğan büyük başarısını 'İnanmak, bilgi, tecrübe ve takip'e bağladı.
İşte Video
http://webtv.sabah.com.tr/webtv/videoizle/basbakan-erdoganin-ogrencilik-yillari

Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Başbakan Erdoğan, TRT Okul televizyonunda yayımlanan 'Ben Öğrenciyken' adlı programda çocukluk ve eğitim hayatını anlattı.
Rize'den İstanbul'a göç eden Kaptan Ahmet Bey'in üçüncü çocuğu olarak Kasımpaşa'da doğar. Başbakan Erdoğan'ın öğrencilik yılları yine Kasımpaşa'da başlar. O zaman servis olmadığı için çocuk Tayyip, yarım saatlik yolu yağmur, çamur kar demeden yürür. Böyle başlar Başbakan Erdoğan eğitim serüveni.
Türkiye Cumhiriyeti Başbakanı, Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Piyale Paşa İlköğretim Okulu'ndan başlayan, dünya liderliğine kadar uzanan öğrencilik yıllarını böyle anlattı.
Başbakan Erdoğan büyük başarısını 'İnanmak, bilgi, tecrübe ve takip'e bağladı.
İşte Video
http://webtv.sabah.com.tr/webtv/videoizle/basbakan-erdoganin-ogrencilik-yillari

Son Güncelleme: Pazar, 20 May 2012 16:29
Gösterim: 1770
Milli Eğitim Bakanlığı, 4+4+4 kesintili zorunlu eğitim sisteminin yasalaşmasının ardından okul öncesi eğitimi yaygınlaştıracak adımlar da atmaya başladı.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in her fırsatta dile getirdiği okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranının artırılması için yeni düzenlemeler yapılacak. 2014 yılı sonuna kadar resmi anaokulu sayısı 2 bin 402′ye çıkarılacak. Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı düşük olan belde ve ilçelere bağımsız anaokulları yapımında öncelik verilecek. Kamu envanterine kayıtlı ve atıl durumdaki okul ve kurum binaları ise okul öncesi eğitim kurumu olarak yeniden düzenlenecek.
MEB, kamu kaynaklarının etkin kullanılmasının sağlanması için atıl durumdaki belde ve köy okullarını yeniden eğitim-öğretim hayatına kazandıracak. Atıl durumdaki okulların yeniden düzenlenmesiyle yatırımdan da tasarruf edilmiş olacak. Okul öncesi eğitimde hedeflenen okullaşma oranına ulaşmak için, bağımsız anaokulu ve ana sınıfı yapılacak bölgelere, güncelliği güvenilir olan ihtiyaç envanterleri tutulup bu envanterler doğrultusunda karar verilecek.
AİLELERLE GÖRÜŞÜLECEK
9. Kalkınma Planı ve Hükümet Programında, 48-72 aylık çağ nüfusunun okullaşması hedefine ulaşabilmek için 2014 yılı sonuna kadar resmî anaokulu sayısı 2 bin 402′ye, derslik sayısı ise 12 bin 10′a çıkarılacak. Böylelikle toplam derslik sayısı 45 bin 407 olacak. Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması kapsamında, toplumsal farkındalık düzeyini yükseltmek için geniş kapsamlı tanıtım faaliyetleri ve projeler yürütülecek. Okullaşmanın düşük olduğu bölgelere de öncelik verilerek, yüz yüze annebaba bilgilendirmeleri yapılacak. Okul öncesi eğitimde, eğitim personelinin nitelik ve niceliğine de önem atfeden Bakanlık, bu doğrultuda alan mezunlarına öncelik verecek. Öğretmen ihtiyacının alan mezunlarından karşılanamaması durumunda sözleşmeli ve ücretli öğretmenler sisteme dâhil edilecek. Bakanlık, okul öncesi eğitim kurumlarında özel eğitim gerektiren çocukların eğitimi için ise rehber öğretmen istihdam edilmesine ilişkin gerekli düzenlemeleri yapacak.
BAĞIMSIZ ANAOKULLARI
Okul öncesi eğitimi yaygınlaştırmak ve niteliğini yükseltmek için istihdamın yoğun olduğu ve hızlı göç alan bölgeler ile sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan yerleşim yerlerinde bağımsız anaokulları açılacak. Anaokulu yapımı ve donatımı ile her türlü eğitim kurumunun bünyesinde açılacak olan ana sınıflarının donatımı için de kaynak planlaması yapılacak. Bakanlık bu sayede okul öncesi eğitimde okullaşma sürecini bütün bölgelerde eşit şekilde yaygınlaştırmış olacak.
(Bugün)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Milli Eğitim Bakanlığı, 4+4+4 kesintili zorunlu eğitim sisteminin yasalaşmasının ardından okul öncesi eğitimi yaygınlaştıracak adımlar da atmaya başladı.
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in her fırsatta dile getirdiği okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranının artırılması için yeni düzenlemeler yapılacak. 2014 yılı sonuna kadar resmi anaokulu sayısı 2 bin 402′ye çıkarılacak. Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı düşük olan belde ve ilçelere bağımsız anaokulları yapımında öncelik verilecek. Kamu envanterine kayıtlı ve atıl durumdaki okul ve kurum binaları ise okul öncesi eğitim kurumu olarak yeniden düzenlenecek.
MEB, kamu kaynaklarının etkin kullanılmasının sağlanması için atıl durumdaki belde ve köy okullarını yeniden eğitim-öğretim hayatına kazandıracak. Atıl durumdaki okulların yeniden düzenlenmesiyle yatırımdan da tasarruf edilmiş olacak. Okul öncesi eğitimde hedeflenen okullaşma oranına ulaşmak için, bağımsız anaokulu ve ana sınıfı yapılacak bölgelere, güncelliği güvenilir olan ihtiyaç envanterleri tutulup bu envanterler doğrultusunda karar verilecek.
AİLELERLE GÖRÜŞÜLECEK
9. Kalkınma Planı ve Hükümet Programında, 48-72 aylık çağ nüfusunun okullaşması hedefine ulaşabilmek için 2014 yılı sonuna kadar resmî anaokulu sayısı 2 bin 402′ye, derslik sayısı ise 12 bin 10′a çıkarılacak. Böylelikle toplam derslik sayısı 45 bin 407 olacak. Okul öncesi eğitimin yaygınlaştırılması kapsamında, toplumsal farkındalık düzeyini yükseltmek için geniş kapsamlı tanıtım faaliyetleri ve projeler yürütülecek. Okullaşmanın düşük olduğu bölgelere de öncelik verilerek, yüz yüze annebaba bilgilendirmeleri yapılacak. Okul öncesi eğitimde, eğitim personelinin nitelik ve niceliğine de önem atfeden Bakanlık, bu doğrultuda alan mezunlarına öncelik verecek. Öğretmen ihtiyacının alan mezunlarından karşılanamaması durumunda sözleşmeli ve ücretli öğretmenler sisteme dâhil edilecek. Bakanlık, okul öncesi eğitim kurumlarında özel eğitim gerektiren çocukların eğitimi için ise rehber öğretmen istihdam edilmesine ilişkin gerekli düzenlemeleri yapacak.
BAĞIMSIZ ANAOKULLARI
Okul öncesi eğitimi yaygınlaştırmak ve niteliğini yükseltmek için istihdamın yoğun olduğu ve hızlı göç alan bölgeler ile sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan yerleşim yerlerinde bağımsız anaokulları açılacak. Anaokulu yapımı ve donatımı ile her türlü eğitim kurumunun bünyesinde açılacak olan ana sınıflarının donatımı için de kaynak planlaması yapılacak. Bakanlık bu sayede okul öncesi eğitimde okullaşma sürecini bütün bölgelerde eşit şekilde yaygınlaştırmış olacak.
(Bugün)
Son Güncelleme: Pazar, 20 May 2012 13:37
Gösterim: 2086

