Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Aldığı davet üzerine çalışmaya başladığı Fatih Üniversitesi'nden 17 Aralık 2013'te çıkarılan, işe iade davasını kazanarak üniversiteye geri dönen Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı, uğradığı yoğun mobbing üzerine aldığı sağlık raporunun başlangıcında ikinci kez üniversiteden atıldı.
ODTÜ İktisat Bölümü'nden mezun olduktan sonra Fransa'da master, Kanada'da doktora çalışmalarıyla milliyetçilik, çokkültürcülük ve vatandaşlık konularında uzmanlaşan Kalaycı, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, Eylül 2011'de part time ders vermek üzere davet aldığı Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nde Aralık 2011'den itibaren tam zamanlı çalışmaya başladığını söyledi.
Kurban Bayramı öncesi derslik koordinatöründen, "Hocam git kurban paranı muhasebeye yatır. Hemşire olan eşime makbuzu ver" şeklinde bir mail aldığını, yanıt vermemesi üzerine "İsterseniz taksit yaparız, maaşınızdan çekeriz" şeklinde e-postaların devamının geldiğini anlatan Kalaycı, ilk atılma sürecini şöyle özetledi:
"Kurban kesmediğimi, yanlış anlaşılma olduğunu söyledim. 'Hocam isminiz listelere gitmiş, Kenya'da sizin adınıza kurban kesilmiş' denildi. Ben de 'Rızam olmadan adıma kurban kesemezsiniz' dedim. Bayram dönüşü sürekli mail, telefon bir şekilde bu parayı tahsil etmeye çalıştılar. Bazı arkadaşlarım kurban parası vermemem halinde atılacağımı söyledi. Ödememe konusunda ısrarcı davrandım, bölüm başkanını da rızam olmadan benden zorla kurban parası alınmaya çalışıldığı konusunda bilgilendirdim. Bu para benden tahsil edilmedi ama 17 Aralık 2013 saat 15.30'da bölüm başkanlığı tarafından arandım. Bölüm başkanı sözleşmemin sonlandırıldığını söyledi. Tek kuruş tazminat ödenmeden ve derslerimi tamamlamama izin verilmeden kovuldum. Bu arada asıl öğrenciler mağdur oldu."
İşten çıkarılmasını kişisel bir mesele olarak da görmemek gerektiğini belirten Kalaycı, "Çünkü 17 Aralık sürecinde sadece ben değil, fen edebiyat fakültesinden yaklaşık 20 civarında öğretim üyesinin işine son verildi. Sadece benim gibi Marksist hocalar değil, gayet İslami gelenekten gelen, dindar olan ama cemaatçi olmayan hocaların da ilişiği kesildi" diye konuştu.
Hayatımda böyle bir kötülük görmedim
Kalaycı, açtığı işe iade davasında Mayıs 2014'te mahkemenin kendisini haklı görerek yürütmeyi durdurma kararı verdiğine değinerek, Temmuz 2014'te göreve başladığını, ancak göreve başladığı ilk andan itibaren mahkeme kararına rağmen kapıdan içeri sokulmadığını, ofis verilmediğini, maaşına zam yapılmadığını, ders verdirilmediğini, bölümden tecrit edildiğini ve benzeri pek çok mobbing uygulamasına maruz kaldığını söyledi. Kalaycı 'Şu anda adaletsizlikten yakınanlar benim sürecimde hukuku ve mahkeme kararlarını hiçe saydılar" dedi.
Kalaycı, bunlarla da yetinilmediğini, kısa bir süre sonra cemaatten bir öğrencinin kendisi hakkında bir soruşturma açtırdığını ifade ederek, bunun Fen Edebiyat Fakültesi'nde bir öğrencinin bir öğretim üyesine açtığı ilk soruşturma olduğunu söyledi.
Soruşturmayı "tam bir fiyasko" şeklinde tanımlayan Kalaycı, şunları anlattı:
"Tanıklarımdan hiçbiri dinlenmedi, bunun yerine cemaatten 3 öğrenci tanık olarak dinlendi. Soruşturmayı yürüten kişi elbette cemaatten bir hocaydı ve akademik etiğe hiç yakışmayan tavırlar sergileyerek ceza almam için elinden geleni yaptı. Nitekim kınama cezası aldım. Bölümden tamamen dışlandım. Üniversiteden ilk atıldığımda haklı bir neden bulamayan yöneticiler daha sonra cemaat öğrencilerinden bazılarını suçlarına alet ederek beni ikinci kere kovmak için örgütlü bir biçimde harekete geçti. İkinci dönem Etnisite ve Çokkültürcülük Dersi'nin 10. haftasında ödev teslimi vardı. Ne tek bir derse ne de vize sınavına girmiş, izin almadığı halde derse arkadaşıyla giren bir cemaat mensubu öğrenci ödevini vermek istedi. Ödevini kabul etmedim ve gayet nazikçe devamsızlıktan kaldığını ama isterse dersi dinleyebileceğini söyledim. Herkesin içinde 'Şerefsiz' diye bir ses yükseldi. Hayrete düştüm fakat maruz kaldığım onca mobbingten sonra bunun bir kumpas olabileceği düşüncesiyle sesimi çıkarmadım. Tekrar 'Şerefsiz' dedi. Dersi başlatmak için kürsüye geçtim. 'Sana gününü gösteririm' diyerek beni tehdit etti ve kapıyı çarpıp gitti. 70 öğrencinin gözleri önünde meydana gelen bu hakaret ve tehdit olayından sonra benim hakkımda disiplin soruşturması açıldı. Hayatımda böyle bir kötülük görmedim."
Hiçbir öğrencisini disipline vermediği gibi bunu yapan öğrenciyi de disipline vermediğini vurgulayan Kalaycı, durumdan rahatsız olan diğer öğrencilerin, söz konusu öğrenci hakkında disiplin soruşturması açmak için imza topladığını, ancak üniversite yönetiminin buna izin vermediğini, sonrasında imza atan öğrencilere baskı yapıldığını dile getirdi.
Kalaycı, "Bir öğrenci hocasına 'Şerefsiz' dedikten sonra eğer hoca hakkında bir disiplin soruşturması açılıyorsa daha sonra diğer öğrencileri de zaptedemezsiniz. Hakkımda disiplin soruşturması açılınca korkunç bir itibarsızlaştırmaya maruz kaldım. Akla hayale gelmez iftiralarla, karalamalarla itibarsızlaştırılarak, ders vermesi imkansız hale gelen bir hocaya dönüştürüldüm ve istifa etmeye zorlandım. Bir öğrenci size 'Şerefsiz' diyerek hakaret ediyor, sonrasında siz disiplin cezası alıyorsunuz. O aşamadan sonra ben öğrenciler üzerinde nasıl bir otorite kurabilirim ki? Fakültenin en sevilen hocalarından biri olduğumu dekanlık da çok iyi biliyor ama sırf beni atabilmek için sanki öğrencilerle sorun yaşayan biriymişim gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı. Bu uğurda beni rektörlüğe şikayet eden öğrenciler vize sınavına girmeden mezun edilerek ödüllendirildi. Bu ciddi bir yolsuzluk ve ahlaki olmayan bir tutumdur" diye konuştu.
Soruşturmanın ardından ofisine izinsiz girildiğini, eşyaları ile ödevlerin ve yoklama kağıtlarının bir kısmının kaybolduğunu ifade eden Kalaycı, bunun hemen ardından dekanlığın kendisinden yoklama kağıtlarını ve ödevleri istediğini belirtti.
Cemaat evlerinde kalan öğrencilere disiplin soruşturmasında kendisi aleyhimde tanıklık etmek üzere baskı başladığını anlatan Kalaycı, şöyle devam etti:
"Hala öğrenciler tarafından çok sevildiğim için beni savunmak isteyen öğrencilerden 'Hocam dekanlıktan baskı görüyoruz, aleyhinize tanıklık yapmamızı istiyorlar’ şeklinde birçok telefon ve mail geldi. Dekanlığın neredeyse bir tek 'Bu adamla sorunu olan herkes okulumuza başvursun' diye ilan vermediği kaldı. Finallerden sonra yine cemaatten iki öğrenci hakkımda çok çirkin iftiralarla başka bir disiplin soruşturması başlattı. Son derece örgütlü bir eylemle karşı karşıyaydım çünkü disiplin soruşturmalarında sarf edilen bazı sözler, daha önceki disiplin soruşturmasındakilerin aynısıydı. Bu arada disiplin soruşturması esnasında sadece özel telefon konuşmalarımda sarf ettiğim bazı sözleri soruşturma metninde karşımda gördüm. Sanki bu sözleri sınıfta etmişim gibi yazmışlar. Bu, beni dehşete düşürdü. Nasıl bazı özel telefon konuşmalarım bu metne girdi bilmiyorum. Böyle bir şeyle karşılaştığımda ürktüm ve bunun son derece örgütlü bir hareket olduğuna bir kere daha ikna oldum."
Celladınız aynı zamanda yargıcınız
Hüseyin Kalaycı, haziran ayında mobbing raporu almak üzere Adli Tıp'a başvuruda bulunduğunu, 3 aylık sürecin ardından mobbinge uğradığının tespit edildiğini belirterek, "2 Temmuz'da 2,5 aylık mobbing raporumun başındayken işten atıldım. Bu yasalara aykırı. Atılma gerekçesi olarak disiplin soruşturmalarını gerekçe gösterdiler ki bunların hepsi düzmeceydi. Bölümde her zaman öğrenci performans değerlendirme notu en yüksek çıkan hocayım. Şikayeti yapan cemaatten, kabul eden bölüm başkanı cemaatten, dekanlık cemaatten, soruşturmaya atanan kişi cemaatten. Celladınız aynı zamanda yargıcınız oluyor, utanç verici bir soruşturmaydı" dedi.
Savunması alınmadan kınama cezası aldığını dile getiren Kalaycı, mobbing davası, işlemin iptali davası açtığını, mobbinge karışmış rektör, dekan, bölüm başkanları, disiplin soruşturmacılarını kapsayan 6 kişi ve kendisine iftira ve tehditte bulunan 3 öğrenci hakkında suç duyurusunda bulunduğunu söyledi.
Muhalif dediğimiz medya içinde maalesef cemaatle ciddi bir dayanışma var
Yaşadığı mağduriyeti anlatmak için hem ana akım medyadan hem de sol muhalif bazı gazetecilerle görüşmeler yaptığını ifade eden Kalaycı, şunları kaydetti:
"Mahkemeye vereceğim raporları, yazışmaları, cemaat evlerinde kalan öğrencilerin aleyhimde tanıklık etmek üzere baskı gördüklerine dair bazı mailleri ilk önce Türk medyasının amiral gemisi denen gazeteye sundum. Fakat Fatih Üniversitesi cemaat üniversitesi olduğu için bunu haber yapmak istemediler ve kardeş gazete dedikleri ve şu anda sadece internet üzerinden yayın yapan gazeteye yönlendirdiler. Bir ay sonra yaklaşık 100 sayfa dolusu belgelerimin kaybolduğunu kuru bir 'Kusura bakmayın' mesajıyla öğrendim. Mahkemeye sunacağım ve gizli kalması gereken belgelerimin nereye gittiğinden hala haberim yok.
Bu olay vesilesiyle Türkiye'de muhalif dediğimiz medya içinde maalesef cemaatle ciddi bir dayanışma olduğunu gözlemledim. Başka gazetecilerle de görüşmelerim oldu ve kimse bu olayı haber yapmak istemedi. Muhalif dediğimiz medyanın hiçbirinde mobbinge uğradığını Adli Tıp raporuyla belgelemiş ve elindeki yazışmalar ve dokümanlarla uğradığı mağduriyeti kanıtlayan biri olarak sesimi duyuramadım. Bir kere daha, bu sefer ana akım ve muhalif medya tarafından mağdur edildim."
Hüseyin Kalaycı, tüm siyasi partilerin seçim vaatleri arasında yer alan "Taşeronlaşmaya son" sloganının vakıf üniversitesi çalışanlarını da içermesini istediğini ifade ederek, vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları tamamen iş güvencesinden yoksun olduğunu belirtti.
Üniversitenin açıklaması
Fatih Üniversitesi'nden konuya ilişkin yapılan açıklamada, Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı'nın raporunun bitmesi beklendikten sonra işten çıkarıldığı ve Kalaycı'nın savunmasının farklı dosyalar aracılığıyla alındığını ifade edilerek, Kalaycı'nın İş Kanunu'nun 18. maddesine göre işten çıkarıldığı belirtildi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Üniversiteler
Aldığı davet üzerine çalışmaya başladığı Fatih Üniversitesi'nden 17 Aralık 2013'te çıkarılan, işe iade davasını kazanarak üniversiteye geri dönen Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı, uğradığı yoğun mobbing üzerine aldığı sağlık raporunun başlangıcında ikinci kez üniversiteden atıldı.
ODTÜ İktisat Bölümü'nden mezun olduktan sonra Fransa'da master, Kanada'da doktora çalışmalarıyla milliyetçilik, çokkültürcülük ve vatandaşlık konularında uzmanlaşan Kalaycı, AA muhabirinin sorularını yanıtlarken, Eylül 2011'de part time ders vermek üzere davet aldığı Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nde Aralık 2011'den itibaren tam zamanlı çalışmaya başladığını söyledi.
Kurban Bayramı öncesi derslik koordinatöründen, "Hocam git kurban paranı muhasebeye yatır. Hemşire olan eşime makbuzu ver" şeklinde bir mail aldığını, yanıt vermemesi üzerine "İsterseniz taksit yaparız, maaşınızdan çekeriz" şeklinde e-postaların devamının geldiğini anlatan Kalaycı, ilk atılma sürecini şöyle özetledi:
"Kurban kesmediğimi, yanlış anlaşılma olduğunu söyledim. 'Hocam isminiz listelere gitmiş, Kenya'da sizin adınıza kurban kesilmiş' denildi. Ben de 'Rızam olmadan adıma kurban kesemezsiniz' dedim. Bayram dönüşü sürekli mail, telefon bir şekilde bu parayı tahsil etmeye çalıştılar. Bazı arkadaşlarım kurban parası vermemem halinde atılacağımı söyledi. Ödememe konusunda ısrarcı davrandım, bölüm başkanını da rızam olmadan benden zorla kurban parası alınmaya çalışıldığı konusunda bilgilendirdim. Bu para benden tahsil edilmedi ama 17 Aralık 2013 saat 15.30'da bölüm başkanlığı tarafından arandım. Bölüm başkanı sözleşmemin sonlandırıldığını söyledi. Tek kuruş tazminat ödenmeden ve derslerimi tamamlamama izin verilmeden kovuldum. Bu arada asıl öğrenciler mağdur oldu."
İşten çıkarılmasını kişisel bir mesele olarak da görmemek gerektiğini belirten Kalaycı, "Çünkü 17 Aralık sürecinde sadece ben değil, fen edebiyat fakültesinden yaklaşık 20 civarında öğretim üyesinin işine son verildi. Sadece benim gibi Marksist hocalar değil, gayet İslami gelenekten gelen, dindar olan ama cemaatçi olmayan hocaların da ilişiği kesildi" diye konuştu.
Hayatımda böyle bir kötülük görmedim
Kalaycı, açtığı işe iade davasında Mayıs 2014'te mahkemenin kendisini haklı görerek yürütmeyi durdurma kararı verdiğine değinerek, Temmuz 2014'te göreve başladığını, ancak göreve başladığı ilk andan itibaren mahkeme kararına rağmen kapıdan içeri sokulmadığını, ofis verilmediğini, maaşına zam yapılmadığını, ders verdirilmediğini, bölümden tecrit edildiğini ve benzeri pek çok mobbing uygulamasına maruz kaldığını söyledi. Kalaycı 'Şu anda adaletsizlikten yakınanlar benim sürecimde hukuku ve mahkeme kararlarını hiçe saydılar" dedi.
Kalaycı, bunlarla da yetinilmediğini, kısa bir süre sonra cemaatten bir öğrencinin kendisi hakkında bir soruşturma açtırdığını ifade ederek, bunun Fen Edebiyat Fakültesi'nde bir öğrencinin bir öğretim üyesine açtığı ilk soruşturma olduğunu söyledi.
Soruşturmayı "tam bir fiyasko" şeklinde tanımlayan Kalaycı, şunları anlattı:
"Tanıklarımdan hiçbiri dinlenmedi, bunun yerine cemaatten 3 öğrenci tanık olarak dinlendi. Soruşturmayı yürüten kişi elbette cemaatten bir hocaydı ve akademik etiğe hiç yakışmayan tavırlar sergileyerek ceza almam için elinden geleni yaptı. Nitekim kınama cezası aldım. Bölümden tamamen dışlandım. Üniversiteden ilk atıldığımda haklı bir neden bulamayan yöneticiler daha sonra cemaat öğrencilerinden bazılarını suçlarına alet ederek beni ikinci kere kovmak için örgütlü bir biçimde harekete geçti. İkinci dönem Etnisite ve Çokkültürcülük Dersi'nin 10. haftasında ödev teslimi vardı. Ne tek bir derse ne de vize sınavına girmiş, izin almadığı halde derse arkadaşıyla giren bir cemaat mensubu öğrenci ödevini vermek istedi. Ödevini kabul etmedim ve gayet nazikçe devamsızlıktan kaldığını ama isterse dersi dinleyebileceğini söyledim. Herkesin içinde 'Şerefsiz' diye bir ses yükseldi. Hayrete düştüm fakat maruz kaldığım onca mobbingten sonra bunun bir kumpas olabileceği düşüncesiyle sesimi çıkarmadım. Tekrar 'Şerefsiz' dedi. Dersi başlatmak için kürsüye geçtim. 'Sana gününü gösteririm' diyerek beni tehdit etti ve kapıyı çarpıp gitti. 70 öğrencinin gözleri önünde meydana gelen bu hakaret ve tehdit olayından sonra benim hakkımda disiplin soruşturması açıldı. Hayatımda böyle bir kötülük görmedim."
Hiçbir öğrencisini disipline vermediği gibi bunu yapan öğrenciyi de disipline vermediğini vurgulayan Kalaycı, durumdan rahatsız olan diğer öğrencilerin, söz konusu öğrenci hakkında disiplin soruşturması açmak için imza topladığını, ancak üniversite yönetiminin buna izin vermediğini, sonrasında imza atan öğrencilere baskı yapıldığını dile getirdi.
Kalaycı, "Bir öğrenci hocasına 'Şerefsiz' dedikten sonra eğer hoca hakkında bir disiplin soruşturması açılıyorsa daha sonra diğer öğrencileri de zaptedemezsiniz. Hakkımda disiplin soruşturması açılınca korkunç bir itibarsızlaştırmaya maruz kaldım. Akla hayale gelmez iftiralarla, karalamalarla itibarsızlaştırılarak, ders vermesi imkansız hale gelen bir hocaya dönüştürüldüm ve istifa etmeye zorlandım. Bir öğrenci size 'Şerefsiz' diyerek hakaret ediyor, sonrasında siz disiplin cezası alıyorsunuz. O aşamadan sonra ben öğrenciler üzerinde nasıl bir otorite kurabilirim ki? Fakültenin en sevilen hocalarından biri olduğumu dekanlık da çok iyi biliyor ama sırf beni atabilmek için sanki öğrencilerle sorun yaşayan biriymişim gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı. Bu uğurda beni rektörlüğe şikayet eden öğrenciler vize sınavına girmeden mezun edilerek ödüllendirildi. Bu ciddi bir yolsuzluk ve ahlaki olmayan bir tutumdur" diye konuştu.
Soruşturmanın ardından ofisine izinsiz girildiğini, eşyaları ile ödevlerin ve yoklama kağıtlarının bir kısmının kaybolduğunu ifade eden Kalaycı, bunun hemen ardından dekanlığın kendisinden yoklama kağıtlarını ve ödevleri istediğini belirtti.
Cemaat evlerinde kalan öğrencilere disiplin soruşturmasında kendisi aleyhimde tanıklık etmek üzere baskı başladığını anlatan Kalaycı, şöyle devam etti:
"Hala öğrenciler tarafından çok sevildiğim için beni savunmak isteyen öğrencilerden 'Hocam dekanlıktan baskı görüyoruz, aleyhinize tanıklık yapmamızı istiyorlar’ şeklinde birçok telefon ve mail geldi. Dekanlığın neredeyse bir tek 'Bu adamla sorunu olan herkes okulumuza başvursun' diye ilan vermediği kaldı. Finallerden sonra yine cemaatten iki öğrenci hakkımda çok çirkin iftiralarla başka bir disiplin soruşturması başlattı. Son derece örgütlü bir eylemle karşı karşıyaydım çünkü disiplin soruşturmalarında sarf edilen bazı sözler, daha önceki disiplin soruşturmasındakilerin aynısıydı. Bu arada disiplin soruşturması esnasında sadece özel telefon konuşmalarımda sarf ettiğim bazı sözleri soruşturma metninde karşımda gördüm. Sanki bu sözleri sınıfta etmişim gibi yazmışlar. Bu, beni dehşete düşürdü. Nasıl bazı özel telefon konuşmalarım bu metne girdi bilmiyorum. Böyle bir şeyle karşılaştığımda ürktüm ve bunun son derece örgütlü bir hareket olduğuna bir kere daha ikna oldum."
Celladınız aynı zamanda yargıcınız
Hüseyin Kalaycı, haziran ayında mobbing raporu almak üzere Adli Tıp'a başvuruda bulunduğunu, 3 aylık sürecin ardından mobbinge uğradığının tespit edildiğini belirterek, "2 Temmuz'da 2,5 aylık mobbing raporumun başındayken işten atıldım. Bu yasalara aykırı. Atılma gerekçesi olarak disiplin soruşturmalarını gerekçe gösterdiler ki bunların hepsi düzmeceydi. Bölümde her zaman öğrenci performans değerlendirme notu en yüksek çıkan hocayım. Şikayeti yapan cemaatten, kabul eden bölüm başkanı cemaatten, dekanlık cemaatten, soruşturmaya atanan kişi cemaatten. Celladınız aynı zamanda yargıcınız oluyor, utanç verici bir soruşturmaydı" dedi.
Savunması alınmadan kınama cezası aldığını dile getiren Kalaycı, mobbing davası, işlemin iptali davası açtığını, mobbinge karışmış rektör, dekan, bölüm başkanları, disiplin soruşturmacılarını kapsayan 6 kişi ve kendisine iftira ve tehditte bulunan 3 öğrenci hakkında suç duyurusunda bulunduğunu söyledi.
Muhalif dediğimiz medya içinde maalesef cemaatle ciddi bir dayanışma var
Yaşadığı mağduriyeti anlatmak için hem ana akım medyadan hem de sol muhalif bazı gazetecilerle görüşmeler yaptığını ifade eden Kalaycı, şunları kaydetti:
"Mahkemeye vereceğim raporları, yazışmaları, cemaat evlerinde kalan öğrencilerin aleyhimde tanıklık etmek üzere baskı gördüklerine dair bazı mailleri ilk önce Türk medyasının amiral gemisi denen gazeteye sundum. Fakat Fatih Üniversitesi cemaat üniversitesi olduğu için bunu haber yapmak istemediler ve kardeş gazete dedikleri ve şu anda sadece internet üzerinden yayın yapan gazeteye yönlendirdiler. Bir ay sonra yaklaşık 100 sayfa dolusu belgelerimin kaybolduğunu kuru bir 'Kusura bakmayın' mesajıyla öğrendim. Mahkemeye sunacağım ve gizli kalması gereken belgelerimin nereye gittiğinden hala haberim yok.
Bu olay vesilesiyle Türkiye'de muhalif dediğimiz medya içinde maalesef cemaatle ciddi bir dayanışma olduğunu gözlemledim. Başka gazetecilerle de görüşmelerim oldu ve kimse bu olayı haber yapmak istemedi. Muhalif dediğimiz medyanın hiçbirinde mobbinge uğradığını Adli Tıp raporuyla belgelemiş ve elindeki yazışmalar ve dokümanlarla uğradığı mağduriyeti kanıtlayan biri olarak sesimi duyuramadım. Bir kere daha, bu sefer ana akım ve muhalif medya tarafından mağdur edildim."
Hüseyin Kalaycı, tüm siyasi partilerin seçim vaatleri arasında yer alan "Taşeronlaşmaya son" sloganının vakıf üniversitesi çalışanlarını da içermesini istediğini ifade ederek, vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları tamamen iş güvencesinden yoksun olduğunu belirtti.
Üniversitenin açıklaması
Fatih Üniversitesi'nden konuya ilişkin yapılan açıklamada, Yard. Doç. Dr. Hüseyin Kalaycı'nın raporunun bitmesi beklendikten sonra işten çıkarıldığı ve Kalaycı'nın savunmasının farklı dosyalar aracılığıyla alındığını ifade edilerek, Kalaycı'nın İş Kanunu'nun 18. maddesine göre işten çıkarıldığı belirtildi.
Son Güncelleme: Cuma, 30 Ekim 2015 14:14
Gösterim: 1176
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, "Üniversitelerin talepleri doğrultusunda ÖYP'nin kaldırılması yönünde bir teklif hazırladık. Maliye Bakanlığına gönderdik. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi başarı sıralamasında yer alan üniversiteler ÖYP'yi istemiyor. Hiç almadılar" dedi.
YÖK Başkanı Prof. Dr. Saraç, AA Editör Masası'na konuk oldu.
Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı'nın (ÖYP) kaldırılmasına ilişkin soru üzerine Saraç, konunun bazı partilerin seçim açıklamalarında bile yer aldığını belirtti.
Üniversitelerin her yıl devlet tarafından verilen ÖYP kadrolarına son dönemde itibar etmemeye başladığını dile getiren Saraç, Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ gibi üniversitelerin ÖYP kadrosu istemediklerine dikkat çekti.
ÖYP'nin merkezi sistemle yerleştirme yaptığının altını çizen Saraç, "Siz 20 senelik bir hocasınız, bir gün kapıyı biri çalıyor ve diyor ki 'Muhterem hocam, ben yeni asistanınız. Bundan sonra benimle, çalışacaksınız. Sizden sonra ben burada kalacağım.' Bunun, üniversitelerin kimyasını bozduğu şeklinde ciddi bir eleştiri var" diye konuştu.
Üniversitelerden taleplerini aldıklarını aktaran Saraç, ÖYP kadrolarında yetkiyi üniversitelere bıraktıklarında devletin tahsis ettiği kadroların yanma ihtimali bulunduğunu, üniversitelerin zorlaması halinde de yükseköğretim kurumlarının kimyasının bozulma riskinin ortaya çıktığını söyledi.
Bu nedenle, "bundan sonra cari usulle devam edelim" dediklerini aktaran Saraç, şunları kaydetti:
"Şöyle bir suçlamayla karşılaşıldı, 'Cari usulle yandaş öğretim üyeleri gelecek.' Peki 5-6 sene öncesine kadar, Türk yükseköğretim sistemine giren öğretim üyelerinin hepsi yandaş mı? Şu an bölüm başkanları, öğretim üyeleri, hepsi yandaş mı? ÖYP'de yabancı dil şartı yokken cari usul dediğimiz diğer alımlarda yabancı dil şartı da var. Yani daha zorlayıcı. Dolayısıyla biz bu iddiaları ve suçlamaları gerçekçi, samimi bulmuyoruz. Halbuki bakıldığında anlaşılacak hususlar, 'siyasete ne şekilde alet edilebilir' diye düşünülüyor. Üniversitelerin talepleri doğrultusunda ÖYP'nin kaldırılması yönünde bir teklif hazırladık. Maliye Bakanlığına gönderdik. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi başarı sıralamasında yer alan üniversiteler ÖYP'yi istemiyor. Hiç almadılar. Dolayısıyla biz üniversitelerimizin kimyasını bozucu bu uygulamadan artık vazgeçilmesi gerektiğini düşündük."
Bir önceki yıla göre temel bilimlere kaydolan öğrenci sayısını artırdık
Geçen yıl bazı üniversitelerin temel bilim programlarının kapatılması kararı aldıklarının hatırlatılması ve bunun sonuçlarını değerlendirmesinin istenmesi üzerine Saraç, bu konunun da 7 Haziran seçimlerinde "Temel bilimler kapatılıyor, üniversiteler asıl işlevinden uzaklaştırılıyor" denilerek seçim malzemesi haline getirildiğini belirtti.
Her yıl fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi temel bilimlere ilginin azaldığını vurgulayan Saraç, 20 öğretim üyesinin bulunduğu ve sıfır öğrencinin kaydolduğu programa öğrenci alımını durdurduklarını anımsattı.
Rasyonel kontenjan politikası takip ettiklerine işaret eden Saraç, "Toplamda 90 küsur program kapatmış olmamıza rağmen, bir önceki yıla göre temel bilimlere kaydolan öğrenci sayısını artırdık. Aldığımız kararla temel bilimlerdeki doluluk oranı, mühendisliklerdeki doluluk oranıyla mukayese edilemeyecek düzeyde iyi oldu. Puanları da yükseldi. Hukuk gibi doluluk oranı oluştu. Şu an mühendisliklerden daha iyi durumda" değerlendirmesini yaptı.
TÜBİTAK'ın temel bilimleri tercih eden 25 bin öğrenciye burs verdiğini hatırlatan Saraç, desteklerinden dolayı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık'a teşekkür etti.
Yerli otomobilin alıcılarından biri olacağım
"Yerli otomobille alakalı mısınız?" sorusuna ise Saraç, şöyle cevap verdi:
"Ben de o haberleri takip ediyorum. Yerli otomobil çıktığında mutlulukla alıcı, talip olanlardan biri olacağım. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı son yıllarda bu hususta gayret sarf ediyor. Bilim camiası olarak biz de kendilerini takdirle izliyoruz, onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Üniversite-Sanayi İşbirliği Komisyonu kurduk. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığıyla birlikte oluşturduk. Orada hem akademik kurumlar hem kamu kurumları hem sanayi temsilcileri bulunuyor. Bu gibi hususlar o komisyonlarda da gündeme geliyor. Yerli otomobili biz de heyecanla takip ediyoruz."
Saraç, üniversitelerin de bu konudaki çalışmalarını takdirle karşıladıklarını ve yakından takip ettiklerini söyledi.
Başbakan'ın akademisyen oluşu işlemlerimize sürat getirdi
Yükseköğretimin meselelerinin uzmanlık gerektirdiğini ve terminolojinin bilinmesinin zorunlu olduğunu belirten Saraç, "Başbakan'ın akademisyen oluşu aynı dili kullanmamız dolayısıyla işlemlerimizde süratlilik getirdi. Nasıl iyileştirileceği hususunda hemen müzakereye geçebiliyoruz. Aynı dili kullanmanın yararını gördük. Akademik Teşvik Programı yönetmeliğinin hayata geçirilmesi noktasında katkılarının olacağını kendileri de ifade ettiler. Onu da hızlandıracaklar" dedi.
Yurtdışı seyahatlerine ilişkin soru üzerine de Saraç, yurtdışına seyahat için değil, iş amacıyla gittiklerinin altını çizdi. Gitmeden önce ülkelerle ilgili çalışma yaptıklarını kaydeden Saraç, kısa bir sürede Tunus, Cibuti ve Fas'ı içeren bir Afrika ziyareti gerçekleştirdiklerini ifade etti.
Ziyaretlerde, 4 ilgili bakanla mutabakat imzaladıklarını hatırlatan Saraç, Türkiye'de düzenlenecek olan tüm rektörlerin katılacağı bir konferansa Makedonya Cumhurbaşkanı Gyorge İvanov'u da davet ettiklerini bildirdi. Saraç, seyahatlerinin yurtdışından öğrenci çekmeye yönelik olduğunu kaydetti.
Suriyeli sığınmacılara yükseköğretim kurumlarında verilen eğitime ilişkin soruya karşılık Saraç, YÖK'e atandığında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk talimatının "Suriyeli yükseköğretim öğrencilerine gerekli kolaylığın gösterilmesi ve Türkiye'deki eğitim öğretimin niteliğini zedelemeyecek ölçüde yeni düzenlemelerin yapılması" olduğunu aktardı.
Bu çerçevede Çukurova, Kahramanmaraş, Kilis, Harran, Mersin, Mustafa Kemal, Osmaniye ve Gaziantep üniversitelerinin dahil olduğu 8 üniversiteyi belirlediklerini anımsatan Saraç, Suriyeli öğrenciler için yeni programlar açılması yönünde bir çalışma yürüttüklerinin altını çizdi.
Yeni programlar açılması çalışmalarında Türkiye'ye sığınan akademisyenlerden de istifade ettiklerini söyleyen Saraç, "Suriyeli öğrenciler deyince sadece Arap öğrenciler düşünülmesin, Türkmen öğrencilere de yönelik bir çalışma" diye konuştu.
Ülkelerin ve Şam yönetimin bilgi edinme talebi var
Türkiye'de okuyan Suriyeli öğrencilerin ve akademisyenlerin sayısıyla ilgili araştırma yapmak isteyen ülkeler olduğuna dikkat çeken Saraç, bu konuda İçişleri Bakanlığınca yazılan yazının yanlış anlaşıldığını ifade etti.
Yazıda, Suriyeli öğrencilerle ilgili araştırma yapılırken bakanlıktan izin alınması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatan Saraç, "Aslında o yazının gerekçesi kişisel bilgilerin... Evrensel hukukta mültecilerin kişisel bilgilerinin toplanması hususunda belli kısıtlar var. Bunun zedelenmemesi yönünde idi. Mevcut Şam yönetiminin yetkili kurumlarının ve başka ülkelerin, yükseköğretimde okuyan Suriyeli öğrenciler ve öğretim elemanlarıyla ilgili bilgi edinme taleplerinin ve çalışmalarının olduğunu da ifade etmek isteriz" şeklinde konuştu.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Üniversiteler
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, "Üniversitelerin talepleri doğrultusunda ÖYP'nin kaldırılması yönünde bir teklif hazırladık. Maliye Bakanlığına gönderdik. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi başarı sıralamasında yer alan üniversiteler ÖYP'yi istemiyor. Hiç almadılar" dedi.
YÖK Başkanı Prof. Dr. Saraç, AA Editör Masası'na konuk oldu.
Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı'nın (ÖYP) kaldırılmasına ilişkin soru üzerine Saraç, konunun bazı partilerin seçim açıklamalarında bile yer aldığını belirtti.
Üniversitelerin her yıl devlet tarafından verilen ÖYP kadrolarına son dönemde itibar etmemeye başladığını dile getiren Saraç, Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ gibi üniversitelerin ÖYP kadrosu istemediklerine dikkat çekti.
ÖYP'nin merkezi sistemle yerleştirme yaptığının altını çizen Saraç, "Siz 20 senelik bir hocasınız, bir gün kapıyı biri çalıyor ve diyor ki 'Muhterem hocam, ben yeni asistanınız. Bundan sonra benimle, çalışacaksınız. Sizden sonra ben burada kalacağım.' Bunun, üniversitelerin kimyasını bozduğu şeklinde ciddi bir eleştiri var" diye konuştu.
Üniversitelerden taleplerini aldıklarını aktaran Saraç, ÖYP kadrolarında yetkiyi üniversitelere bıraktıklarında devletin tahsis ettiği kadroların yanma ihtimali bulunduğunu, üniversitelerin zorlaması halinde de yükseköğretim kurumlarının kimyasının bozulma riskinin ortaya çıktığını söyledi.
Bu nedenle, "bundan sonra cari usulle devam edelim" dediklerini aktaran Saraç, şunları kaydetti:
"Şöyle bir suçlamayla karşılaşıldı, 'Cari usulle yandaş öğretim üyeleri gelecek.' Peki 5-6 sene öncesine kadar, Türk yükseköğretim sistemine giren öğretim üyelerinin hepsi yandaş mı? Şu an bölüm başkanları, öğretim üyeleri, hepsi yandaş mı? ÖYP'de yabancı dil şartı yokken cari usul dediğimiz diğer alımlarda yabancı dil şartı da var. Yani daha zorlayıcı. Dolayısıyla biz bu iddiaları ve suçlamaları gerçekçi, samimi bulmuyoruz. Halbuki bakıldığında anlaşılacak hususlar, 'siyasete ne şekilde alet edilebilir' diye düşünülüyor. Üniversitelerin talepleri doğrultusunda ÖYP'nin kaldırılması yönünde bir teklif hazırladık. Maliye Bakanlığına gönderdik. ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi başarı sıralamasında yer alan üniversiteler ÖYP'yi istemiyor. Hiç almadılar. Dolayısıyla biz üniversitelerimizin kimyasını bozucu bu uygulamadan artık vazgeçilmesi gerektiğini düşündük."
Bir önceki yıla göre temel bilimlere kaydolan öğrenci sayısını artırdık
Geçen yıl bazı üniversitelerin temel bilim programlarının kapatılması kararı aldıklarının hatırlatılması ve bunun sonuçlarını değerlendirmesinin istenmesi üzerine Saraç, bu konunun da 7 Haziran seçimlerinde "Temel bilimler kapatılıyor, üniversiteler asıl işlevinden uzaklaştırılıyor" denilerek seçim malzemesi haline getirildiğini belirtti.
Her yıl fizik, kimya, biyoloji, matematik gibi temel bilimlere ilginin azaldığını vurgulayan Saraç, 20 öğretim üyesinin bulunduğu ve sıfır öğrencinin kaydolduğu programa öğrenci alımını durdurduklarını anımsattı.
Rasyonel kontenjan politikası takip ettiklerine işaret eden Saraç, "Toplamda 90 küsur program kapatmış olmamıza rağmen, bir önceki yıla göre temel bilimlere kaydolan öğrenci sayısını artırdık. Aldığımız kararla temel bilimlerdeki doluluk oranı, mühendisliklerdeki doluluk oranıyla mukayese edilemeyecek düzeyde iyi oldu. Puanları da yükseldi. Hukuk gibi doluluk oranı oluştu. Şu an mühendisliklerden daha iyi durumda" değerlendirmesini yaptı.
TÜBİTAK'ın temel bilimleri tercih eden 25 bin öğrenciye burs verdiğini hatırlatan Saraç, desteklerinden dolayı Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık'a teşekkür etti.
Yerli otomobilin alıcılarından biri olacağım
"Yerli otomobille alakalı mısınız?" sorusuna ise Saraç, şöyle cevap verdi:
"Ben de o haberleri takip ediyorum. Yerli otomobil çıktığında mutlulukla alıcı, talip olanlardan biri olacağım. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı son yıllarda bu hususta gayret sarf ediyor. Bilim camiası olarak biz de kendilerini takdirle izliyoruz, onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Üniversite-Sanayi İşbirliği Komisyonu kurduk. Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığıyla birlikte oluşturduk. Orada hem akademik kurumlar hem kamu kurumları hem sanayi temsilcileri bulunuyor. Bu gibi hususlar o komisyonlarda da gündeme geliyor. Yerli otomobili biz de heyecanla takip ediyoruz."
Saraç, üniversitelerin de bu konudaki çalışmalarını takdirle karşıladıklarını ve yakından takip ettiklerini söyledi.
Başbakan'ın akademisyen oluşu işlemlerimize sürat getirdi
Yükseköğretimin meselelerinin uzmanlık gerektirdiğini ve terminolojinin bilinmesinin zorunlu olduğunu belirten Saraç, "Başbakan'ın akademisyen oluşu aynı dili kullanmamız dolayısıyla işlemlerimizde süratlilik getirdi. Nasıl iyileştirileceği hususunda hemen müzakereye geçebiliyoruz. Aynı dili kullanmanın yararını gördük. Akademik Teşvik Programı yönetmeliğinin hayata geçirilmesi noktasında katkılarının olacağını kendileri de ifade ettiler. Onu da hızlandıracaklar" dedi.
Yurtdışı seyahatlerine ilişkin soru üzerine de Saraç, yurtdışına seyahat için değil, iş amacıyla gittiklerinin altını çizdi. Gitmeden önce ülkelerle ilgili çalışma yaptıklarını kaydeden Saraç, kısa bir sürede Tunus, Cibuti ve Fas'ı içeren bir Afrika ziyareti gerçekleştirdiklerini ifade etti.
Ziyaretlerde, 4 ilgili bakanla mutabakat imzaladıklarını hatırlatan Saraç, Türkiye'de düzenlenecek olan tüm rektörlerin katılacağı bir konferansa Makedonya Cumhurbaşkanı Gyorge İvanov'u da davet ettiklerini bildirdi. Saraç, seyahatlerinin yurtdışından öğrenci çekmeye yönelik olduğunu kaydetti.
Suriyeli sığınmacılara yükseköğretim kurumlarında verilen eğitime ilişkin soruya karşılık Saraç, YÖK'e atandığında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk talimatının "Suriyeli yükseköğretim öğrencilerine gerekli kolaylığın gösterilmesi ve Türkiye'deki eğitim öğretimin niteliğini zedelemeyecek ölçüde yeni düzenlemelerin yapılması" olduğunu aktardı.
Bu çerçevede Çukurova, Kahramanmaraş, Kilis, Harran, Mersin, Mustafa Kemal, Osmaniye ve Gaziantep üniversitelerinin dahil olduğu 8 üniversiteyi belirlediklerini anımsatan Saraç, Suriyeli öğrenciler için yeni programlar açılması yönünde bir çalışma yürüttüklerinin altını çizdi.
Yeni programlar açılması çalışmalarında Türkiye'ye sığınan akademisyenlerden de istifade ettiklerini söyleyen Saraç, "Suriyeli öğrenciler deyince sadece Arap öğrenciler düşünülmesin, Türkmen öğrencilere de yönelik bir çalışma" diye konuştu.
Ülkelerin ve Şam yönetimin bilgi edinme talebi var
Türkiye'de okuyan Suriyeli öğrencilerin ve akademisyenlerin sayısıyla ilgili araştırma yapmak isteyen ülkeler olduğuna dikkat çeken Saraç, bu konuda İçişleri Bakanlığınca yazılan yazının yanlış anlaşıldığını ifade etti.
Yazıda, Suriyeli öğrencilerle ilgili araştırma yapılırken bakanlıktan izin alınması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatan Saraç, "Aslında o yazının gerekçesi kişisel bilgilerin... Evrensel hukukta mültecilerin kişisel bilgilerinin toplanması hususunda belli kısıtlar var. Bunun zedelenmemesi yönünde idi. Mevcut Şam yönetiminin yetkili kurumlarının ve başka ülkelerin, yükseköğretimde okuyan Suriyeli öğrenciler ve öğretim elemanlarıyla ilgili bilgi edinme taleplerinin ve çalışmalarının olduğunu da ifade etmek isteriz" şeklinde konuştu.
Son Güncelleme: Cuma, 30 Ekim 2015 11:12
Gösterim: 1374
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Bilgi Eğitim, 200’den fazla program açarak 5 bin kişiyi mezun edecek. Bilgi Eğitim Direktörü Selim Sonsino, “Eğitim kalitemiz ve program içeriklerimizle nitelikli insan kaynağı arayışındaki kurumların referans merkezi haline geldik” dedi.
Kendine ve kariyerine yatırım yapmak isteyenlerin ilk tercihi haline gelen Bilgi Eğitim 2016 hedeflerini büyüttü. İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Bilgi Eğitim, 2016 yılında 5 bin kişiyi mezun edecek.
Önümüzdeki yıl 200’den fazla sertifika programı açılacağını, bu programların “Çoğunun mesleki gelişimi hedefleyeceğini” açıklayan Bilgi Eğitim Direktörü Selim Sonsino, “Özellikle kültür-sanat alanında neredeyse hiçbir okulda bulunmayan eğitim içeriği Bilgi Eğitim’in programları arasında yer alıyor. Eğitim kalitemiz, öğrencilerimize sunduğumuz eğitim içeriği ve uygun ödeme koşullarımız ile referans alınan bir merkez haline geldik” diye konuştu.
Bilgi Eğitim’in piyasadaki beklentileri yakından takip ederek katılımcıların ihtiyaçlarına uygun programları hızlı ve doğru bir şekilde hayata geçirebilme kabiliyetine de dikkat çeken Sonsino, “Dokunduğumuz sektör sayısı giderek artıyor. Bu sayede nitelikli insan kaynağı arayışında olan kurumlara da büyük oranda destek olabiliyoruz. Referans eğitim merkezi haline geldik” değerlendirmesini yaptı.
Referans haline geldik
Bilgi Eğitim olarak 2016 yılı hedeflerini büyüttüklerini ve 5 bin öğrenciyi mezun etmeye hazırlandıklarını vurgulayan Selim Sonsino, şunları söyledi: “İçinde bulunduğumuz çağ için ‘değişim’ vazgeçilmez. Var olan bilgi ve teknolojiler, meslekler, iş tanımları, gereksinim duyulan beceriler; gereksinim duyulan insan gücünün nitelikleri sürekli değişiyor. Bilgi Eğitim işte bu değişime ayak uydurmak isteyen bireylerin ve kurumların ihtiyacını karşılayacak referans bir kaynak haline geldi.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Üniversiteler
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Bilgi Eğitim, 200’den fazla program açarak 5 bin kişiyi mezun edecek. Bilgi Eğitim Direktörü Selim Sonsino, “Eğitim kalitemiz ve program içeriklerimizle nitelikli insan kaynağı arayışındaki kurumların referans merkezi haline geldik” dedi.
Kendine ve kariyerine yatırım yapmak isteyenlerin ilk tercihi haline gelen Bilgi Eğitim 2016 hedeflerini büyüttü. İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Yaşam Boyu Eğitim Merkezi Bilgi Eğitim, 2016 yılında 5 bin kişiyi mezun edecek.
Önümüzdeki yıl 200’den fazla sertifika programı açılacağını, bu programların “Çoğunun mesleki gelişimi hedefleyeceğini” açıklayan Bilgi Eğitim Direktörü Selim Sonsino, “Özellikle kültür-sanat alanında neredeyse hiçbir okulda bulunmayan eğitim içeriği Bilgi Eğitim’in programları arasında yer alıyor. Eğitim kalitemiz, öğrencilerimize sunduğumuz eğitim içeriği ve uygun ödeme koşullarımız ile referans alınan bir merkez haline geldik” diye konuştu.
Bilgi Eğitim’in piyasadaki beklentileri yakından takip ederek katılımcıların ihtiyaçlarına uygun programları hızlı ve doğru bir şekilde hayata geçirebilme kabiliyetine de dikkat çeken Sonsino, “Dokunduğumuz sektör sayısı giderek artıyor. Bu sayede nitelikli insan kaynağı arayışında olan kurumlara da büyük oranda destek olabiliyoruz. Referans eğitim merkezi haline geldik” değerlendirmesini yaptı.
Referans haline geldik
Bilgi Eğitim olarak 2016 yılı hedeflerini büyüttüklerini ve 5 bin öğrenciyi mezun etmeye hazırlandıklarını vurgulayan Selim Sonsino, şunları söyledi: “İçinde bulunduğumuz çağ için ‘değişim’ vazgeçilmez. Var olan bilgi ve teknolojiler, meslekler, iş tanımları, gereksinim duyulan beceriler; gereksinim duyulan insan gücünün nitelikleri sürekli değişiyor. Bilgi Eğitim işte bu değişime ayak uydurmak isteyen bireylerin ve kurumların ihtiyacını karşılayacak referans bir kaynak haline geldi.”
Son Güncelleme: Çarşamba, 28 Ekim 2015 16:18
Gösterim: 1393
YÖK Başkanı Saraç, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik. Mimarlıkla ilgili buna münhasır bir karar alacağız" dedi.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik. Mimarlıkla da ilgili buna münhasır bir karar alacağız" açıklamasını yaptı.
AA Editör Masası'na konuk olan Saraç, mühendislik programlarına girişte belirledikleri başarı sırası sınırlamasına ilişkin, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik" açıklamasında bulundu.
Başarı sıralaması sınırı getirdikleri programların ortak bir özelliğinin bulunduğuna işaret eden Saraç, "Bütün bu uygulamalarımız daha üst düzeydeki bir master, nazım plana göre yürüyor. Bunların hepsi meslek üreten programlar. Birçok ülkede mezun olunduktan sonra, tıpta, hukukta vesaire meslek sınavları var ama Türkiye'de yok. Dolayısıyla biz bu programlara öncelik verdik. Mühendislik de bunlardan biriydi" diye konuştu.
Vakıf üniversiteleri kendilerine farklı bir baraj oluşturabilir
Yekta Saraç, vakıf üniversitelerine bu kararla ilgili, "Siz kendiniz için 240 binin üstünde yeni bir baraj da oluşturabilirsiniz. Ama altına düşmemek kaydıyla" diyeceklerini bildirdi.
Saraç, mimarlıkla ilgili de buna münhasır bir karar alacaklarını açıkladı.
Meslek sınavı yapılmasını düşünüp düşünmediği sorulan Prof. Dr. Saraç, "Meslek sınavının yapılması tabii ki bizim tercihimiz ama bu yasama faaliyetini gerektiren bir durum. Dolayısıyla o bizim konumuzun dışında. Biz mezun olunduğunda meslek icra edilecek programların mezun profilinin yükseltilmesine çalışıyoruz. Hedefimiz bu" şeklinde konuştu.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Üniversiteler
YÖK Başkanı Saraç, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik. Mimarlıkla ilgili buna münhasır bir karar alacağız" dedi.
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik. Mimarlıkla da ilgili buna münhasır bir karar alacağız" açıklamasını yaptı.
AA Editör Masası'na konuk olan Saraç, mühendislik programlarına girişte belirledikleri başarı sırası sınırlamasına ilişkin, "Ziraat, su ürünleri ve orman dışında mühendislikteki başarı sıralamasını, ilgili puan türünde 240 bin olarak belirledik" açıklamasında bulundu.
Başarı sıralaması sınırı getirdikleri programların ortak bir özelliğinin bulunduğuna işaret eden Saraç, "Bütün bu uygulamalarımız daha üst düzeydeki bir master, nazım plana göre yürüyor. Bunların hepsi meslek üreten programlar. Birçok ülkede mezun olunduktan sonra, tıpta, hukukta vesaire meslek sınavları var ama Türkiye'de yok. Dolayısıyla biz bu programlara öncelik verdik. Mühendislik de bunlardan biriydi" diye konuştu.
Vakıf üniversiteleri kendilerine farklı bir baraj oluşturabilir
Yekta Saraç, vakıf üniversitelerine bu kararla ilgili, "Siz kendiniz için 240 binin üstünde yeni bir baraj da oluşturabilirsiniz. Ama altına düşmemek kaydıyla" diyeceklerini bildirdi.
Saraç, mimarlıkla ilgili de buna münhasır bir karar alacaklarını açıkladı.
Meslek sınavı yapılmasını düşünüp düşünmediği sorulan Prof. Dr. Saraç, "Meslek sınavının yapılması tabii ki bizim tercihimiz ama bu yasama faaliyetini gerektiren bir durum. Dolayısıyla o bizim konumuzun dışında. Biz mezun olunduğunda meslek icra edilecek programların mezun profilinin yükseltilmesine çalışıyoruz. Hedefimiz bu" şeklinde konuştu.
Son Güncelleme: Çarşamba, 28 Ekim 2015 16:42
Gösterim: 1330
Biz YÖK’ün bugünkü uygulamalarıyla değerlendirilmesini istediklerini belirten YÖK Başkanı Saraç, “YÖK’ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz” dedi.
AA Editör Masası'na konuk olan Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
"Bazı siyasi partilerin seçim beyannamelerinde YÖK'ün kaldırılmasına ilişkin vaatler bulunduğunun" hatırlatılması ve "özellikle bu konuya dair taleplerin her yıl 6 Kasım'da gündeme geldiğinin" belirtilmesi üzerine Saraç, bazı siyasi partilerin seçim beyannamelerini kendisinin de okuduğunu dile getirdi.
Saraç, "Anayasal bir kurumun başkanı olarak siyasi partilerin bu husustaki başkanlık ettiğim kurul hakkındaki kanaatlerini yargılamam doğru değil. Saygısızlık olur. Bütün bu fikirlere saygı duyuyorum" ifadelerini kullandı.
YÖK'ün kaldırılmasının sürekli gündemde olduğunu ancak yerine nasıl bir yükseköğretimin inşa edileceğinin tartışılmadığını belirten Saraç, şu değerlendirmelerde bulundu:
"(Kanunun ruhu olur) diye hukukçuların bir tabiri var. 2547'yi ben de tasvip etmiyorum. Ama bu kanunun bir ruhu var. Dolayısıyla bizim bunun yerine ikame edilecek düzenlemelerin kendisi içerisinde bir mütecanis yapıya sahip olması lazım. Bu düşünülen değişikliklerin birbiriyle oluşturduğu ilişkilerden tek bir mütecanis bir yapı ortaya çıkacak mı? 'Nasıl bir yükseköğretim' sualinin cevabının verileceği zihniyet temelinin öncelikle inşa edilmesi lazım. Sonra bu temel üzerine yukarıya doğru binayı inşa edebiliriz. Şu hususu da belirtmemiz lazım. Biz genellikle birtakım aksaklıklar olduğunda bunu kanunlarda buluyoruz, kurumlarda buluyoruz. Halbuki bu gibi sorunlar uygulamalardan kaynaklanıyor."
Uygulamalardan kaynaklı sorunların çözülmesinin öncelikleri arasında bulunduğuna işaret eden Saraç, iyi bir kanunun kötü şekilde uygulanmasıyla olumsuz sonuçların alınabileceğini, tasvip edilmeyen bir kanunla da iyi sonuçlar elde edilebileceğini vurguladı.
Saraç, "Bütün dikkatimizi, uğraşımızı, gayretimizi o kanun çerçevesinde iyi sonuçlar elde edebileceğimiz uygulamalara hasrettik. Tabii ki şahsi kanaatimi sorarsanız, YÖK'ün küçültülmesi, yetkilerinin bir kısmının başkaca kurumsal yapılara devredilmesi icap ediyor. Fakat bunun da belli bir süreç içerisinde ve diğer organizasyonların tamamlanmasıyla eş zamanlı yapılması gerekiyor" diye konuştu.
YÖK'ün yetki devrine ilişkin çalışmaları başlattıklarını bildiren Saraç, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Şu an sadece girdi yani başlangıç kriterleriyle, sürecin ve sonucun, değerlendirilmesini de çıktısını da Kalite Kurulu'na bırakacak bir düzenleme yaptık. Bu, yönetmelik düzeyinde oldu fakat Meclis açıldığında bunu yasal yani bütünüyle idari ve mali açıdan özerk yapısal bir kuruma devretmeyi düşünüyoruz. Böyle bir öneriyi sunmak istiyoruz Milli Eğitim üzerinden Meclis'e. Dolayısıyla sorunları yasalarda değil, uygulamalarda çoğunlukla olduğunu görüyoruz yükseköğretimle ilgili olmak üzere. Bu uygulamalarımızın bilimsel, rasyonel ve kabul edilebilir bir düzlemde gerçekleştirilmesini istiyoruz."
Yeni YÖK, meseleleri farklı ele alıyor
"Yeni YÖK" tabirini bilerek kullandıklarını anlatan Saraç, meseleleri ele alış tarzlarının çok farklı olduğunu söyledi.
YÖK'ün yetkisi dahilindeki konuları bile bilim kurullarında tartıştıklarını ve "askıya çıkardık" uygulamasını başlattıklarını ifade eden Saraç, böylece akademik camia ve diğer ilgililerin görüşlerini aldıklarını aktardı. Daha önce böyle bir uygulamanın yükseköğretim tarihinde bulunmadığını dile getiren Saraç, doğru yaptıklarına inandıklarını, gelen görüşlerle vardıkları neticeleri değiştirebildiklerini kaydetti.
Saraç, YÖK'ün başka konularda da yetki devretmesi için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.
Akademik camia için yabancı dille ilgili yeni proje başlattıklarını bildiren Saraç, "YÖK'ün görünür yüzünü daha mütebessim hale getirdiğimizi düşünüyoruz. Hem akademisyen hem öğrenci hem üniversitenin rektörüne elimizi uzatıyoruz" değerlendirmesini yaptı.
Daha önce YÖK başkanının konuları rektörler nezdinde görüştüğünü, bunun da bazı görüşlerin filtrelenerek yukarıya çıkmasına yol açtığını vurgulayan Saraç, bu uygulamayı da yaptıklarını ancak fakülte dekanlarıyla bir araya geldiklerini ve hususları müzakere ettiklerini aktardı.
Saraç, sosyal meseleleri ele almaya başladıklarını, kadına yönelik şiddetle ilgili Yükseköğretim Kurulunda daimi bir komisyon oluşturduklarını, çalıştay yaptıklarını belirtti.
YÖK'ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz
Uluslararasılaşma farklı yöntemler kullanmaya başladıklarını ifade deden Saraç, "YÖK'ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz. Biz YÖK'ün bugünkü uygulamalarıyla değerlendirilmesini istiyoruz" diye konuştu.
YÖK'ün yetki devrinin belli bir formatta, altyapıları ve mevzuatı hazırlanmış kurullara devredilmesinin süreç içinde gerçekleşebileceğinin altını çizen Saraç, "Aksi takdirde, bir YÖK derken 185 YÖK ile karşılaşılma durumu da var. Bunu da bütün siyasi partilerin dikkatlerine sunmak isterim" ifadelerini kullandı.
Saraç, YÖK'ün daha katılımcı ve paylaşımcı şekilde kararlar aldığını söyledi.
"Üniversiteye giriş sisteminde değişik yapılıp yapılmayacağı ve sınavda açık uçlu soruların yöneltilmesine ilişkin çalışma bulunup bulunmadığının" sorulması üzerine Saraç, YÖK'ün önceliğinin, yükseköğretime giriş sınavının değiştirilmesi değil kalitenin artırılması olduğunu belirtti.
Anayasa ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun, üniversiteye giriş sistemine ilişkin usul ve esasların belirlenmesi yetkisini YÖK'e verdiğini anımsatan Saraç, ayrıca yükseköğretimin lise eğitimi üzerine inşa edildiğini, dolayısıyla da MEB'in yaptığı değişikliklerin de göz önüne alınması gerektiğini söyledi.
Üniversiteye giriş sisteminin adil olup olmadığının sorgulanmadığına işaret eden Saraç, Anadolu'daki fakir bir ailenin çocuğunun da bu merkezi sistemle Türkiye'nin en başarılı üniversitesine girebildiğine dikkati çekti.
Sınav sayılarının artmasına biz de sıcak bakıyoruz
Sistemin adil olduğunu ancak iyileştirmelerin yapılabileceğini anlatan Saraç, şunları kaydetti:
"Ailelerin rahat olmasını istiyoruz. Bu sene giriş sisteminde yapısal bir değişiklik olmayacak, yapısal bir değişikliği öngörmüyoruz. Öyle bir tespitimizi biz söylüyoruz. Sınav sayılarının artmasına biz de sıcak bakıyoruz. Bunun üzerinde çalışma yapılıyor. Fakat sınav sayılarının artması da bugünden yarına yapılacak, alınacak bir karar değil. Açık uçlu soru, kamuoyunun gündeminde uzun zamandır yer işgal ediyor. Tabii ki bunu da tedrici olarak, açık uçluya geçilmesi taraftarıyız. Yani belli bir matematiksel işlemin varacağı son neticenin yazılacağı veya bir isim veya tarihin sorulacağı, tabii ikinci aşamada yapılacak, açık uçlu az soruda yapılabilir. Bu hususta, ÖSYM gerçekten yetkin, çok geniş bir tecrübeye sahip, yapılabilir."
Bunların hepsinin değerlendirildiğini belirten Saraç, "Bu sene ailelerin rahat olması lazım. Yükseköğretime girişle ilgili yapısal bir değişiklik olmayacak. Geçen sene nasıl hazırlanıyorsa öğrenciler, bu sene de bu şekilde hazırlansınlar. Mevcut sistem girilecek programın gerektirdiği yetkinliği sorgulayan adil bir düzenek. Burada bir yapısal bir değişikliği bu sene için öngörmüyoruz, böyle bir planlamamız yok" dedi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Üniversiteler
Biz YÖK’ün bugünkü uygulamalarıyla değerlendirilmesini istediklerini belirten YÖK Başkanı Saraç, “YÖK’ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz” dedi.
AA Editör Masası'na konuk olan Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
"Bazı siyasi partilerin seçim beyannamelerinde YÖK'ün kaldırılmasına ilişkin vaatler bulunduğunun" hatırlatılması ve "özellikle bu konuya dair taleplerin her yıl 6 Kasım'da gündeme geldiğinin" belirtilmesi üzerine Saraç, bazı siyasi partilerin seçim beyannamelerini kendisinin de okuduğunu dile getirdi.
Saraç, "Anayasal bir kurumun başkanı olarak siyasi partilerin bu husustaki başkanlık ettiğim kurul hakkındaki kanaatlerini yargılamam doğru değil. Saygısızlık olur. Bütün bu fikirlere saygı duyuyorum" ifadelerini kullandı.
YÖK'ün kaldırılmasının sürekli gündemde olduğunu ancak yerine nasıl bir yükseköğretimin inşa edileceğinin tartışılmadığını belirten Saraç, şu değerlendirmelerde bulundu:
"(Kanunun ruhu olur) diye hukukçuların bir tabiri var. 2547'yi ben de tasvip etmiyorum. Ama bu kanunun bir ruhu var. Dolayısıyla bizim bunun yerine ikame edilecek düzenlemelerin kendisi içerisinde bir mütecanis yapıya sahip olması lazım. Bu düşünülen değişikliklerin birbiriyle oluşturduğu ilişkilerden tek bir mütecanis bir yapı ortaya çıkacak mı? 'Nasıl bir yükseköğretim' sualinin cevabının verileceği zihniyet temelinin öncelikle inşa edilmesi lazım. Sonra bu temel üzerine yukarıya doğru binayı inşa edebiliriz. Şu hususu da belirtmemiz lazım. Biz genellikle birtakım aksaklıklar olduğunda bunu kanunlarda buluyoruz, kurumlarda buluyoruz. Halbuki bu gibi sorunlar uygulamalardan kaynaklanıyor."
Uygulamalardan kaynaklı sorunların çözülmesinin öncelikleri arasında bulunduğuna işaret eden Saraç, iyi bir kanunun kötü şekilde uygulanmasıyla olumsuz sonuçların alınabileceğini, tasvip edilmeyen bir kanunla da iyi sonuçlar elde edilebileceğini vurguladı.
Saraç, "Bütün dikkatimizi, uğraşımızı, gayretimizi o kanun çerçevesinde iyi sonuçlar elde edebileceğimiz uygulamalara hasrettik. Tabii ki şahsi kanaatimi sorarsanız, YÖK'ün küçültülmesi, yetkilerinin bir kısmının başkaca kurumsal yapılara devredilmesi icap ediyor. Fakat bunun da belli bir süreç içerisinde ve diğer organizasyonların tamamlanmasıyla eş zamanlı yapılması gerekiyor" diye konuştu.
YÖK'ün yetki devrine ilişkin çalışmaları başlattıklarını bildiren Saraç, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Şu an sadece girdi yani başlangıç kriterleriyle, sürecin ve sonucun, değerlendirilmesini de çıktısını da Kalite Kurulu'na bırakacak bir düzenleme yaptık. Bu, yönetmelik düzeyinde oldu fakat Meclis açıldığında bunu yasal yani bütünüyle idari ve mali açıdan özerk yapısal bir kuruma devretmeyi düşünüyoruz. Böyle bir öneriyi sunmak istiyoruz Milli Eğitim üzerinden Meclis'e. Dolayısıyla sorunları yasalarda değil, uygulamalarda çoğunlukla olduğunu görüyoruz yükseköğretimle ilgili olmak üzere. Bu uygulamalarımızın bilimsel, rasyonel ve kabul edilebilir bir düzlemde gerçekleştirilmesini istiyoruz."
Yeni YÖK, meseleleri farklı ele alıyor
"Yeni YÖK" tabirini bilerek kullandıklarını anlatan Saraç, meseleleri ele alış tarzlarının çok farklı olduğunu söyledi.
YÖK'ün yetkisi dahilindeki konuları bile bilim kurullarında tartıştıklarını ve "askıya çıkardık" uygulamasını başlattıklarını ifade eden Saraç, böylece akademik camia ve diğer ilgililerin görüşlerini aldıklarını aktardı. Daha önce böyle bir uygulamanın yükseköğretim tarihinde bulunmadığını dile getiren Saraç, doğru yaptıklarına inandıklarını, gelen görüşlerle vardıkları neticeleri değiştirebildiklerini kaydetti.
Saraç, YÖK'ün başka konularda da yetki devretmesi için çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.
Akademik camia için yabancı dille ilgili yeni proje başlattıklarını bildiren Saraç, "YÖK'ün görünür yüzünü daha mütebessim hale getirdiğimizi düşünüyoruz. Hem akademisyen hem öğrenci hem üniversitenin rektörüne elimizi uzatıyoruz" değerlendirmesini yaptı.
Daha önce YÖK başkanının konuları rektörler nezdinde görüştüğünü, bunun da bazı görüşlerin filtrelenerek yukarıya çıkmasına yol açtığını vurgulayan Saraç, bu uygulamayı da yaptıklarını ancak fakülte dekanlarıyla bir araya geldiklerini ve hususları müzakere ettiklerini aktardı.
Saraç, sosyal meseleleri ele almaya başladıklarını, kadına yönelik şiddetle ilgili Yükseköğretim Kurulunda daimi bir komisyon oluşturduklarını, çalıştay yaptıklarını belirtti.
YÖK'ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz
Uluslararasılaşma farklı yöntemler kullanmaya başladıklarını ifade deden Saraç, "YÖK'ün eski imajını sırtımızda taşımak istemiyoruz. Biz YÖK'ün bugünkü uygulamalarıyla değerlendirilmesini istiyoruz" diye konuştu.
YÖK'ün yetki devrinin belli bir formatta, altyapıları ve mevzuatı hazırlanmış kurullara devredilmesinin süreç içinde gerçekleşebileceğinin altını çizen Saraç, "Aksi takdirde, bir YÖK derken 185 YÖK ile karşılaşılma durumu da var. Bunu da bütün siyasi partilerin dikkatlerine sunmak isterim" ifadelerini kullandı.
Saraç, YÖK'ün daha katılımcı ve paylaşımcı şekilde kararlar aldığını söyledi.
"Üniversiteye giriş sisteminde değişik yapılıp yapılmayacağı ve sınavda açık uçlu soruların yöneltilmesine ilişkin çalışma bulunup bulunmadığının" sorulması üzerine Saraç, YÖK'ün önceliğinin, yükseköğretime giriş sınavının değiştirilmesi değil kalitenin artırılması olduğunu belirtti.
Anayasa ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun, üniversiteye giriş sistemine ilişkin usul ve esasların belirlenmesi yetkisini YÖK'e verdiğini anımsatan Saraç, ayrıca yükseköğretimin lise eğitimi üzerine inşa edildiğini, dolayısıyla da MEB'in yaptığı değişikliklerin de göz önüne alınması gerektiğini söyledi.
Üniversiteye giriş sisteminin adil olup olmadığının sorgulanmadığına işaret eden Saraç, Anadolu'daki fakir bir ailenin çocuğunun da bu merkezi sistemle Türkiye'nin en başarılı üniversitesine girebildiğine dikkati çekti.
Sınav sayılarının artmasına biz de sıcak bakıyoruz
Sistemin adil olduğunu ancak iyileştirmelerin yapılabileceğini anlatan Saraç, şunları kaydetti:
"Ailelerin rahat olmasını istiyoruz. Bu sene giriş sisteminde yapısal bir değişiklik olmayacak, yapısal bir değişikliği öngörmüyoruz. Öyle bir tespitimizi biz söylüyoruz. Sınav sayılarının artmasına biz de sıcak bakıyoruz. Bunun üzerinde çalışma yapılıyor. Fakat sınav sayılarının artması da bugünden yarına yapılacak, alınacak bir karar değil. Açık uçlu soru, kamuoyunun gündeminde uzun zamandır yer işgal ediyor. Tabii ki bunu da tedrici olarak, açık uçluya geçilmesi taraftarıyız. Yani belli bir matematiksel işlemin varacağı son neticenin yazılacağı veya bir isim veya tarihin sorulacağı, tabii ikinci aşamada yapılacak, açık uçlu az soruda yapılabilir. Bu hususta, ÖSYM gerçekten yetkin, çok geniş bir tecrübeye sahip, yapılabilir."
Bunların hepsinin değerlendirildiğini belirten Saraç, "Bu sene ailelerin rahat olması lazım. Yükseköğretime girişle ilgili yapısal bir değişiklik olmayacak. Geçen sene nasıl hazırlanıyorsa öğrenciler, bu sene de bu şekilde hazırlansınlar. Mevcut sistem girilecek programın gerektirdiği yetkinliği sorgulayan adil bir düzenek. Burada bir yapısal bir değişikliği bu sene için öngörmüyoruz, böyle bir planlamamız yok" dedi.
Son Güncelleme: Çarşamba, 28 Ekim 2015 14:17
Gösterim: 1918

