Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak 2005’ten bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren Cito’nun geliştirdiği Türkiye’nin ilk ve tek Öğrenci İzleme Sistemi (ÖİS), öğrencileri gelişimsel olarak izleyerek kapsamlı geri bildirimler veriyor ve çözüm stratejileri sağlıyor. Türk eğitim sisteminde ÖİS’nin felsefesinin yerleşmeye başladığını dile getiren Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak, Öğrenci İzleme Sistemi’ne geçen okul sayısındaki artışın bu durumun en önemli kanıtı olduğunu belirtiyor.
2011 yılında eğitimde yaşananlar, eğitim sisteminin genel yapısı, ölçme ve değerlendirme alanındaki gelişmeler ve bu süreç içerisinde gelişen Öğrenci İzleme Sistemi hakkında Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak ile ilgiyle okuyacağınız bir söyleşi gerçekleştirdik.
Eğitim sektöründeki gelişmeler karşısındaki tespitlerinizi göz önüne alarak geçen bir yılın değerlendirmesini yapabilir misiniz?
Geçmiş röportajlarımızda “Hedefleri Doğru Belirlemek Yeterli Değil, Hedeflere Ulaşmak Gerekir” demiştik. MEB Öğretim Programları’nda üst düzey düşünme becerilerinin hedeflendiğinin belirtilmesinin, eğitim ilgililerinin ezberleyen değil, düşünen, sorgulayan, eleştirel bakabilen, analiz yeteneğine sahip öğrenci yetiştirmek isteğinde bulunmasının önemli ancak yeterli olmadığını söylemiştik. Bu doğrultuda hedefe uygun öğretim tekniklerinin kullanılmadığını, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir eğitim etkinliği olarak sürekli soru çözdürme egzersizleri yaptırılarak bir yere varılamayacağını, öğretmen yeterliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamış, çözüm önerilerimizden ve gerçekleştirdiğimiz çalışmalardan bahsetmiştik.
Elbette hedeflere ulaşmak için sürecin bilimsel veriler ışığında takip edilmesi gerektiğinin önemini vurgulamıştık. Nereden başlandığının, nasıl bir gelişim gösterildiğinin, yapılan çalışmaların ne tür etkilerinin olduğunun görülmesi, takip edilmesi gerekmektedir. Bunun da ancak doğru, bilimsel, somut veriler içeren, anlamlı geri bildirim veren bir ölçme ve değerlendirme aracıyla yapılabileceğini ifade etmiştik. Tüm yaşanan süreçte sorunlar olsa da karamsar olmadığımızı, yapılması gerekenlerin artık bilindiğini, doğru çalışmalar yapıldığı durumlarda başarının sağlandığını, bunun örneği olan ÖİS üyesi okullarda, olumlu gelişmelerin olduğunu paylaşmıştık.
Geçen sürede yaşananlara baktığımızda yeterli olmasa da olumlu gelişmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Eğitimde değişimin, gelişimin uzun bir süreç olduğu aşikârdır, ancak kaybedilen zamanın telafisinin çok zor olduğunu da hatırlamalı ve gereken çalışmaları ivedilikle hayata geçirmeliyiz.
ÖİS EĞİTİM SÜRECİNİ İZLEYEN, DEĞERLENDİREN VE YÖNLENDİREN BİR SİSTEM
Cito alanında saygın, uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Bu açıdan Türkiye’de ölçme ve değerlendirme adına yapılan çalışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hatırlayacağınız üzere Cito 2005 yılında Türkiye’deki faaliyetlerine başladı. O dönemde açık uçlu soru kullanımı, madde tepki kuramı, yeterlik düzeylerinin ve tanımlarının yapılmasının gerekliliği, her öğrencinin kendi içinde, başka öğrencilerle karşılaştırılmadan gelişiminin ve takibinin yapılmasının önemi, öğrencilerin güçlü olduğu, varsa geliştirmeye ihtiyacı olduğu becerilerin belirlenmesi gibi konulardan bahsettiğimizde, maalesef eğitim alanında çalışan bazı yetkililerin ne demek istediğimizi anlamadıklarına şahit olduk. Hatta bazı eğitim ilgililerinin, zaten benzer çalışmaları yaptıklarını söylediklerini gözlemledik. Geçen 7 seneye yakın bir süreden sonra, 2012 yılının bu ilk günlerinde Öğrenci İzleme Sistemi’nin felsefesinin, amacının, farklılıklarının daha iyi anlaşıldığını görmekteyiz. Bu durumun en güzel kanıtı, diğer olumlu gelişmelerin yanı sıra, sürekli artan Öğrenci İzleme Sistemi üye okul sayısıdır.
Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nin Türkiye’de bir ilk olması ve artık okullarda yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanması ile birlikte çeşitli kurumlar tarafından örnek alındığı bilinmektedir. Bu doğal ve olumlu bir gelişmedir. Ancak örnek almanın “taklit etmeye” dönüştüğü durumlarla ilgili daha önce de Cito Eğitim: Kuram ve Uygulama dergimizde bazı açıklamalar yapılmıştı. Bu vesileyle 2009 Kasım - Aralık döneminde söylediklerimizi tekrar hatırlatmakta yarar var düşüncesindeyim. “Anlaşıldığı üzere ÖİS, eğitim sürecini izleyen, değerlendiren ve yönlendiren bir sistemdir. Yeni öğretim programlarının da odak noktasını oluşturan üst düzey düşünme becerilerini baz alan dinamik bir özelliğe sahiptir. Geri bildirimlerle sürekli yenilenmekte ve güncellenmektedir. Yapısı gereği ‘kopyasından’ veya ‘taklidinden’ yararlanmak olası değildir” ifadesini kullanmıştık.
Eğitim sürecinin dinamikliği dolayısıyla ‘taklit’ hiçbir zaman ‘aslın’ önüne geçmez, geçemez. Tüm bu açılardan tekrar ifade etmek isterim ki Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tektir. Öğrenciyi gelişimsel olarak izleyen, kapsamlı geri bildirim veren ve çözüm stratejileri geliştiren, sunan Türkiye’de başka bir ölçme ve değerlendirme sistemi yoktur.
TAKLİDİN YERİNİ BİLİMSEL İÇERİKLİ ÇALIŞMALAR ALMALI
“Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tek!” diyorsunuz, bunu ölçme ve değerlendirme prensipleri açısından değerlendirir misiniz?
Öğrenci gelişiminin yıllara göre incelenmesi belli teknik alt yapıların oluşturulması ile mümkündür. Hazırlanan soruların, ülke normlarının ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımlarının geçerliğini koruması için test içeriklerinin gizli tutulması gerekir. Soruları uygulamadan sonra katılımcılarla paylaşmanın iki önemli sakıncası olmaktadır. Bunlardan ilki okullarda soru üzerinden eğitim uygulamalarını yaygınlaştırmasıdır. Bu bizim yaptığımız bilimsel çalışmalarda öğrenmeye katkı sağlayan bir uygulama olarak gözükmemektedir. Diğeri ise normların ve yeterlik tanımlarının, soruların paylaşılması ile geçerliğini kaybetmesi gerçeğidir. Bu durumda her uygulamada tekrar yeterlik tanımı ve norm tanımı yapılmak zorunda kalınacak, ancak bunların bir dönemden diğerine karşılaştırılabilir olması mümkün olmayacaktır. Karşılaştırma ve öğrenci gelişimini izleme aynı zamanda test puanlarının belli desenler ve istatistiksel yöntemler kullanılarak eşleştirilmesi ile mümkündür. Bizim yaptığımız çalışmaların benzerini yaptığını iddia eden kimi uygulamaların, bu temel gerekleri yerine getirip getirmedikleri açısından dikkatle irdelenmesinde yarar vardır. Aslında bu eksik uygulamalar ülkemizde “standart test” ifadesinden ne anlaşıldığının net olmamasından kaynaklanmaktadır. Standart testler çok genel anlamda ön uygulaması yapılmış, kapsamı gizli tutulan, normları ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımları önceden hazırlanmış ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları ön uygulamalarda sağlanmış testlerdir. Test kapsamı ancak örnek sorularla açıklanmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde seçme amacı ile kullanılan geniş ölçekli testlerin hiçbiri “standart test” tanımına uymamaktadır. Bu anlamda ÖİS uygulamaları Türkiye için bir ilktir. Önerimiz, ölçme ve değerlendirme ile ilgili çalışma yapan kurumların her açıdan bilimsel çalışma prensiplerine uygun hareket etmeleridir. Cito Türkiye olarak 2008 yılında International Test Commission – ITC tarafından Liverpool’da 6.’sı düzenlenen ITC Konferansı’na “Bilgisayar Destekli Öğrenci İzleme Sistemi’nin Geçerliğinin Farklı Okul ve Cinsiyet Gruplarında Sınanması” ve “Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nde Madde Haritalama” başlıklı bildirilerle katıldık. Bu sene 3-5 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam’da gerçekleştirilecek olan ITC Konferansı’na da katılıp bilimsel bulgularımızı yine uluslararası platformlarda paylaşacağız. Eğer hedefimiz eğitim sistemine katkıda bulunmak, on yıl sonra ülke olarak daha nitelikli bir eğitime ulaşmaksa, var olanı taklit etmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine, uluslararası düzeyde kabul gören yeni, bilim temelli çalışmalara yönelmek tercihimiz olmalıdır.
GENEL DÖNEM SINAVLARI’NIN KAPSAMI GENİŞLEYECEK
Cito Türkiye’nin gündemindeki yeni çalışmalar hakkında da bilgi verir misiniz?
İlk kez 2011-2012 eğitim öğretim yılında, Genel Dönem Sınavları (GDS) çalışmasını başlattık. Bilindiği üzere temel ders alanlarında yapılacak sınavların her dönemde en az bir tanesinin ortak sınav olarak yapılması gerekmektedir. GDS sayesinde, okullara, bağımsız, alanında uzman bir kurum tarafından, öğrencilerin durumlarını belirlemede objektif, geçerli ve güvenilir bir değerlendirme sağlanmaktadır. Her dönem yapılacak bu sınavlarla amaçlanan, MEB öğretim programlarında ele alınan hedefler ve konu boyutu kapsamında öğrencilerin neler bildiğini ve temel becerilerde ne düzeyde olduğunu ortaya çıkarmaktır. Geçen dönem ilk kez Fen ve Teknoloji, Matematik ve Türkçe derslerine yönelik, 6, 7 ve 8. sınıf düzeylerinde uygulanan GDS’nin çalışma alanı önümüzdeki dönem Sosyal Bilgiler dersini de kapsayacak şekilde genişletilecektir.
Öğrenci İzleme Sistemi kapsamındaki çalışmalar da elbette devam etmektedir. Her dönem sonunda, elde ettiğimiz verilerin ışığında ihtiyaçları karşılayacak, ders etkinliklerini zenginleştirecek içerikleri temel alan eğitim seminerleri ÖİS üyesi okul öğretmenlerine yönelik verilmektedir. Bu yıl seminer günlerinin ilki 23-26 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecektir. İkincisi ise Haziran ayında yapılacak.
Türkiye’nin 2023 PISA hedefi ilk 10!
2011’in dünya genelinde zorlu geçen bir yıl olmasına rağmen, şirket olarak belirledikleri hedeflere ulaştıklarını açıklayan Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kuruluş aşamasında “2023’te PISA uygulamalarında ilk 10’da yer alan bir Türkiye!” hedefini koymuştuk, bu hedefin gerçekleştirilebilir olduğuna inancımız devam ediyor. Cito Türkiye olarak sorumluluğumuzun farkındayız, eğitim alanında ülkemizin daha iyi bir seviyeye gelmesi ancak topyekün bir kalite artışıyla mümkündür. Bu doğrultuda çalışmalarımızı, “Hiçbir öğrenci geride kalmasın!” şiarına uygun olarak gerçekleştirmekteyiz. Üyelerimiz arasında hem özel ilköğretim okullarının hem resmi ilköğretim okullarının hem de okul öncesi eğitim kurumlarının bulunmasını çok anlamlı bulmaktayız. Bu sayının her geçen gün artması çalışmalarımızın doğru yolda ilerlediğini göstermektedir. Bizlerle aynı düşünceleri paylaşan yeni okulları da Türkiye’de ilk ve tek olan Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’ne katılmaya davet ediyoruz.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak 2005’ten bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren Cito’nun geliştirdiği Türkiye’nin ilk ve tek Öğrenci İzleme Sistemi (ÖİS), öğrencileri gelişimsel olarak izleyerek kapsamlı geri bildirimler veriyor ve çözüm stratejileri sağlıyor. Türk eğitim sisteminde ÖİS’nin felsefesinin yerleşmeye başladığını dile getiren Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak, Öğrenci İzleme Sistemi’ne geçen okul sayısındaki artışın bu durumun en önemli kanıtı olduğunu belirtiyor.
2011 yılında eğitimde yaşananlar, eğitim sisteminin genel yapısı, ölçme ve değerlendirme alanındaki gelişmeler ve bu süreç içerisinde gelişen Öğrenci İzleme Sistemi hakkında Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak ile ilgiyle okuyacağınız bir söyleşi gerçekleştirdik.
Eğitim sektöründeki gelişmeler karşısındaki tespitlerinizi göz önüne alarak geçen bir yılın değerlendirmesini yapabilir misiniz?
Geçmiş röportajlarımızda “Hedefleri Doğru Belirlemek Yeterli Değil, Hedeflere Ulaşmak Gerekir” demiştik. MEB Öğretim Programları’nda üst düzey düşünme becerilerinin hedeflendiğinin belirtilmesinin, eğitim ilgililerinin ezberleyen değil, düşünen, sorgulayan, eleştirel bakabilen, analiz yeteneğine sahip öğrenci yetiştirmek isteğinde bulunmasının önemli ancak yeterli olmadığını söylemiştik. Bu doğrultuda hedefe uygun öğretim tekniklerinin kullanılmadığını, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir eğitim etkinliği olarak sürekli soru çözdürme egzersizleri yaptırılarak bir yere varılamayacağını, öğretmen yeterliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamış, çözüm önerilerimizden ve gerçekleştirdiğimiz çalışmalardan bahsetmiştik.
Elbette hedeflere ulaşmak için sürecin bilimsel veriler ışığında takip edilmesi gerektiğinin önemini vurgulamıştık. Nereden başlandığının, nasıl bir gelişim gösterildiğinin, yapılan çalışmaların ne tür etkilerinin olduğunun görülmesi, takip edilmesi gerekmektedir. Bunun da ancak doğru, bilimsel, somut veriler içeren, anlamlı geri bildirim veren bir ölçme ve değerlendirme aracıyla yapılabileceğini ifade etmiştik. Tüm yaşanan süreçte sorunlar olsa da karamsar olmadığımızı, yapılması gerekenlerin artık bilindiğini, doğru çalışmalar yapıldığı durumlarda başarının sağlandığını, bunun örneği olan ÖİS üyesi okullarda, olumlu gelişmelerin olduğunu paylaşmıştık.
Geçen sürede yaşananlara baktığımızda yeterli olmasa da olumlu gelişmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Eğitimde değişimin, gelişimin uzun bir süreç olduğu aşikârdır, ancak kaybedilen zamanın telafisinin çok zor olduğunu da hatırlamalı ve gereken çalışmaları ivedilikle hayata geçirmeliyiz.
ÖİS EĞİTİM SÜRECİNİ İZLEYEN, DEĞERLENDİREN VE YÖNLENDİREN BİR SİSTEM
Cito alanında saygın, uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Bu açıdan Türkiye’de ölçme ve değerlendirme adına yapılan çalışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hatırlayacağınız üzere Cito 2005 yılında Türkiye’deki faaliyetlerine başladı. O dönemde açık uçlu soru kullanımı, madde tepki kuramı, yeterlik düzeylerinin ve tanımlarının yapılmasının gerekliliği, her öğrencinin kendi içinde, başka öğrencilerle karşılaştırılmadan gelişiminin ve takibinin yapılmasının önemi, öğrencilerin güçlü olduğu, varsa geliştirmeye ihtiyacı olduğu becerilerin belirlenmesi gibi konulardan bahsettiğimizde, maalesef eğitim alanında çalışan bazı yetkililerin ne demek istediğimizi anlamadıklarına şahit olduk. Hatta bazı eğitim ilgililerinin, zaten benzer çalışmaları yaptıklarını söylediklerini gözlemledik. Geçen 7 seneye yakın bir süreden sonra, 2012 yılının bu ilk günlerinde Öğrenci İzleme Sistemi’nin felsefesinin, amacının, farklılıklarının daha iyi anlaşıldığını görmekteyiz. Bu durumun en güzel kanıtı, diğer olumlu gelişmelerin yanı sıra, sürekli artan Öğrenci İzleme Sistemi üye okul sayısıdır.
Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nin Türkiye’de bir ilk olması ve artık okullarda yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanması ile birlikte çeşitli kurumlar tarafından örnek alındığı bilinmektedir. Bu doğal ve olumlu bir gelişmedir. Ancak örnek almanın “taklit etmeye” dönüştüğü durumlarla ilgili daha önce de Cito Eğitim: Kuram ve Uygulama dergimizde bazı açıklamalar yapılmıştı. Bu vesileyle 2009 Kasım - Aralık döneminde söylediklerimizi tekrar hatırlatmakta yarar var düşüncesindeyim. “Anlaşıldığı üzere ÖİS, eğitim sürecini izleyen, değerlendiren ve yönlendiren bir sistemdir. Yeni öğretim programlarının da odak noktasını oluşturan üst düzey düşünme becerilerini baz alan dinamik bir özelliğe sahiptir. Geri bildirimlerle sürekli yenilenmekte ve güncellenmektedir. Yapısı gereği ‘kopyasından’ veya ‘taklidinden’ yararlanmak olası değildir” ifadesini kullanmıştık.
Eğitim sürecinin dinamikliği dolayısıyla ‘taklit’ hiçbir zaman ‘aslın’ önüne geçmez, geçemez. Tüm bu açılardan tekrar ifade etmek isterim ki Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tektir. Öğrenciyi gelişimsel olarak izleyen, kapsamlı geri bildirim veren ve çözüm stratejileri geliştiren, sunan Türkiye’de başka bir ölçme ve değerlendirme sistemi yoktur.
TAKLİDİN YERİNİ BİLİMSEL İÇERİKLİ ÇALIŞMALAR ALMALI
“Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tek!” diyorsunuz, bunu ölçme ve değerlendirme prensipleri açısından değerlendirir misiniz?
Öğrenci gelişiminin yıllara göre incelenmesi belli teknik alt yapıların oluşturulması ile mümkündür. Hazırlanan soruların, ülke normlarının ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımlarının geçerliğini koruması için test içeriklerinin gizli tutulması gerekir. Soruları uygulamadan sonra katılımcılarla paylaşmanın iki önemli sakıncası olmaktadır. Bunlardan ilki okullarda soru üzerinden eğitim uygulamalarını yaygınlaştırmasıdır. Bu bizim yaptığımız bilimsel çalışmalarda öğrenmeye katkı sağlayan bir uygulama olarak gözükmemektedir. Diğeri ise normların ve yeterlik tanımlarının, soruların paylaşılması ile geçerliğini kaybetmesi gerçeğidir. Bu durumda her uygulamada tekrar yeterlik tanımı ve norm tanımı yapılmak zorunda kalınacak, ancak bunların bir dönemden diğerine karşılaştırılabilir olması mümkün olmayacaktır. Karşılaştırma ve öğrenci gelişimini izleme aynı zamanda test puanlarının belli desenler ve istatistiksel yöntemler kullanılarak eşleştirilmesi ile mümkündür. Bizim yaptığımız çalışmaların benzerini yaptığını iddia eden kimi uygulamaların, bu temel gerekleri yerine getirip getirmedikleri açısından dikkatle irdelenmesinde yarar vardır. Aslında bu eksik uygulamalar ülkemizde “standart test” ifadesinden ne anlaşıldığının net olmamasından kaynaklanmaktadır. Standart testler çok genel anlamda ön uygulaması yapılmış, kapsamı gizli tutulan, normları ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımları önceden hazırlanmış ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları ön uygulamalarda sağlanmış testlerdir. Test kapsamı ancak örnek sorularla açıklanmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde seçme amacı ile kullanılan geniş ölçekli testlerin hiçbiri “standart test” tanımına uymamaktadır. Bu anlamda ÖİS uygulamaları Türkiye için bir ilktir. Önerimiz, ölçme ve değerlendirme ile ilgili çalışma yapan kurumların her açıdan bilimsel çalışma prensiplerine uygun hareket etmeleridir. Cito Türkiye olarak 2008 yılında International Test Commission – ITC tarafından Liverpool’da 6.’sı düzenlenen ITC Konferansı’na “Bilgisayar Destekli Öğrenci İzleme Sistemi’nin Geçerliğinin Farklı Okul ve Cinsiyet Gruplarında Sınanması” ve “Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nde Madde Haritalama” başlıklı bildirilerle katıldık. Bu sene 3-5 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam’da gerçekleştirilecek olan ITC Konferansı’na da katılıp bilimsel bulgularımızı yine uluslararası platformlarda paylaşacağız. Eğer hedefimiz eğitim sistemine katkıda bulunmak, on yıl sonra ülke olarak daha nitelikli bir eğitime ulaşmaksa, var olanı taklit etmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine, uluslararası düzeyde kabul gören yeni, bilim temelli çalışmalara yönelmek tercihimiz olmalıdır.
GENEL DÖNEM SINAVLARI’NIN KAPSAMI GENİŞLEYECEK
Cito Türkiye’nin gündemindeki yeni çalışmalar hakkında da bilgi verir misiniz?
İlk kez 2011-2012 eğitim öğretim yılında, Genel Dönem Sınavları (GDS) çalışmasını başlattık. Bilindiği üzere temel ders alanlarında yapılacak sınavların her dönemde en az bir tanesinin ortak sınav olarak yapılması gerekmektedir. GDS sayesinde, okullara, bağımsız, alanında uzman bir kurum tarafından, öğrencilerin durumlarını belirlemede objektif, geçerli ve güvenilir bir değerlendirme sağlanmaktadır. Her dönem yapılacak bu sınavlarla amaçlanan, MEB öğretim programlarında ele alınan hedefler ve konu boyutu kapsamında öğrencilerin neler bildiğini ve temel becerilerde ne düzeyde olduğunu ortaya çıkarmaktır. Geçen dönem ilk kez Fen ve Teknoloji, Matematik ve Türkçe derslerine yönelik, 6, 7 ve 8. sınıf düzeylerinde uygulanan GDS’nin çalışma alanı önümüzdeki dönem Sosyal Bilgiler dersini de kapsayacak şekilde genişletilecektir.
Öğrenci İzleme Sistemi kapsamındaki çalışmalar da elbette devam etmektedir. Her dönem sonunda, elde ettiğimiz verilerin ışığında ihtiyaçları karşılayacak, ders etkinliklerini zenginleştirecek içerikleri temel alan eğitim seminerleri ÖİS üyesi okul öğretmenlerine yönelik verilmektedir. Bu yıl seminer günlerinin ilki 23-26 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecektir. İkincisi ise Haziran ayında yapılacak.
Türkiye’nin 2023 PISA hedefi ilk 10!
2011’in dünya genelinde zorlu geçen bir yıl olmasına rağmen, şirket olarak belirledikleri hedeflere ulaştıklarını açıklayan Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kuruluş aşamasında “2023’te PISA uygulamalarında ilk 10’da yer alan bir Türkiye!” hedefini koymuştuk, bu hedefin gerçekleştirilebilir olduğuna inancımız devam ediyor. Cito Türkiye olarak sorumluluğumuzun farkındayız, eğitim alanında ülkemizin daha iyi bir seviyeye gelmesi ancak topyekün bir kalite artışıyla mümkündür. Bu doğrultuda çalışmalarımızı, “Hiçbir öğrenci geride kalmasın!” şiarına uygun olarak gerçekleştirmekteyiz. Üyelerimiz arasında hem özel ilköğretim okullarının hem resmi ilköğretim okullarının hem de okul öncesi eğitim kurumlarının bulunmasını çok anlamlı bulmaktayız. Bu sayının her geçen gün artması çalışmalarımızın doğru yolda ilerlediğini göstermektedir. Bizlerle aynı düşünceleri paylaşan yeni okulları da Türkiye’de ilk ve tek olan Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’ne katılmaya davet ediyoruz.”
Son Güncelleme: Salı, 07 Şubat 2012 17:49
Gösterim: 6978
Dünyanın önde gelen öğrenim şirketi Pearson, OECD’nin simgesi PISA’nın 2015’teki eğitim değerlendirmesi ile ilgili standartların geliştirilmesi için tercih edildi. Pearson, 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını test etmeye odaklanacak olan PISA’nın araştırmalarına da kılavuzluk sağlayacak.
Global eğitim sistemlerinin gelişimini ölçmeye yönelik kriter olarak tanımlanan PISA değerlendirmesinin 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını ölçme amacını taşıyacak olan testinde önemli ve yeni unsurlar da yer alacak. Bu değerlendirmede standartları belirleyecek olan Pearson, bu kapsamda PISA için Yeni Bir Ortak Problem Çözme Değerlendirmesi alanını da geliştirecek. Bu yeni alan, PISA’ya gençlerin yaşamları boyunca öğrenmek ve çalışmak zorunda olacakları durumların gerekliliği olarak eklenecek. PISA’daki bir diğer yenilik ise bilgisayar tabalı testin daha çok kullanımı olacak. Pearson aynı zamanda, gelecekte PISA’ya yönelik bilgisayara uyarlanabilen test uygulamanın faydaları, yaratacağı fırsatlar ve etkileri üzerine PISA araştırmasına kılavuzluk da edecek.
PISA hayati önem taşıyan anahtar bir kriter
Yüksek kaliteli eğitimin, bir ulusun ekonomik gelişimi ve sosyal refahı için hayati bir önem taşıdığını söyleyen Uluslararası Genel Müdürü John Fallon, PISA’nın ulusların kendi gelişimlerini ölçebilecekleri ve birbirinden öğrenebilecekleri anahtar bir kriter olduğuna dikkat çekiyor. Fallon, “Bu nedenle, 2015 testini geliştirmek üzere OECD ve dünyadaki saygın akademik zümrelerle çalışma fırsatımızın olmasından dolayı heyecanlıyız. Daha geniş bir beceri çeşitliliğini değerlendirmek ve teknolojinin daha etkin kullanımını sağlayarak, gitgide daha fazla global ve bilgiye dayalı hale gelen bir ekonomik yapıda, ülkelerin refah düzeyini yükseltmeye yardımcı olmak üzere daha da anlamlı olacak bir küresel kriter geliştirmeyi üstlendik”
İstihdama da katkı sunacak
PISA 2015’in uluslararası değerlendirmelerinin yeni bir aşamasını başlatma potansiyeli olduğuna işaret eden OECD’deki PISA programının başı Andreas Schleicher ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Gençleri test etmekte teknolojinin daha akıllı kullanımını yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Hükümetlerin, gençlerin yaşam ve istihdam için ihtiyaç duydukları becerilerle donanmasını istemeleri, gençlerin problem çözme yeteneklerini değerlendirmeye gereksinim duyulmasını sağladı.” Schleicher, Pearson’ın eğitim için küresel bir kriter yaratma konusunda OECD ve üye hükümetlerini desteklemek üzere iddialı bir strateji ortaya koyduğunu vurguluyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Dünyanın önde gelen öğrenim şirketi Pearson, OECD’nin simgesi PISA’nın 2015’teki eğitim değerlendirmesi ile ilgili standartların geliştirilmesi için tercih edildi. Pearson, 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını test etmeye odaklanacak olan PISA’nın araştırmalarına da kılavuzluk sağlayacak.
Global eğitim sistemlerinin gelişimini ölçmeye yönelik kriter olarak tanımlanan PISA değerlendirmesinin 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını ölçme amacını taşıyacak olan testinde önemli ve yeni unsurlar da yer alacak. Bu değerlendirmede standartları belirleyecek olan Pearson, bu kapsamda PISA için Yeni Bir Ortak Problem Çözme Değerlendirmesi alanını da geliştirecek. Bu yeni alan, PISA’ya gençlerin yaşamları boyunca öğrenmek ve çalışmak zorunda olacakları durumların gerekliliği olarak eklenecek. PISA’daki bir diğer yenilik ise bilgisayar tabalı testin daha çok kullanımı olacak. Pearson aynı zamanda, gelecekte PISA’ya yönelik bilgisayara uyarlanabilen test uygulamanın faydaları, yaratacağı fırsatlar ve etkileri üzerine PISA araştırmasına kılavuzluk da edecek.
PISA hayati önem taşıyan anahtar bir kriter
Yüksek kaliteli eğitimin, bir ulusun ekonomik gelişimi ve sosyal refahı için hayati bir önem taşıdığını söyleyen Uluslararası Genel Müdürü John Fallon, PISA’nın ulusların kendi gelişimlerini ölçebilecekleri ve birbirinden öğrenebilecekleri anahtar bir kriter olduğuna dikkat çekiyor. Fallon, “Bu nedenle, 2015 testini geliştirmek üzere OECD ve dünyadaki saygın akademik zümrelerle çalışma fırsatımızın olmasından dolayı heyecanlıyız. Daha geniş bir beceri çeşitliliğini değerlendirmek ve teknolojinin daha etkin kullanımını sağlayarak, gitgide daha fazla global ve bilgiye dayalı hale gelen bir ekonomik yapıda, ülkelerin refah düzeyini yükseltmeye yardımcı olmak üzere daha da anlamlı olacak bir küresel kriter geliştirmeyi üstlendik”
İstihdama da katkı sunacak
PISA 2015’in uluslararası değerlendirmelerinin yeni bir aşamasını başlatma potansiyeli olduğuna işaret eden OECD’deki PISA programının başı Andreas Schleicher ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Gençleri test etmekte teknolojinin daha akıllı kullanımını yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Hükümetlerin, gençlerin yaşam ve istihdam için ihtiyaç duydukları becerilerle donanmasını istemeleri, gençlerin problem çözme yeteneklerini değerlendirmeye gereksinim duyulmasını sağladı.” Schleicher, Pearson’ın eğitim için küresel bir kriter yaratma konusunda OECD ve üye hükümetlerini desteklemek üzere iddialı bir strateji ortaya koyduğunu vurguluyor.
Son Güncelleme: Çarşamba, 01 Şubat 2012 16:03
Gösterim: 3263
Dr. Selçuk Yusuf Arslan - ETF Yapay Zeka Kulübü İçerik Lideri
Okulların yapay zekâya yönelik kurumsal politikalara ihtiyaç duymasının temel nedeni, bu teknolojilerin eğitim süreçlerinde yarattığı pedagojik, etik ve yönetsel dönüşümlerin sistematik bir çerçevede ele alınmasını gerektirmesidir. Günümüzde yapay zekâ; dil öğrenme araçlarından ders hazırlama ve öğretim desteğine kadar eğitimde giderek daha görünür ve yaygın hale gelmektedir. Bu durum önemli fırsatlar sunarken, aynı zamanda etik, hukuki ve pedagojik soruları da beraberinde getirmektedir. Yapay zekâ araçlarının öğrenme ortamlarına entegrasyonu; akademik dürüstlük, veri gizliliği, algoritmik önyargı ve güvenilirlik gibi kritik konuları gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda geliştirilecek politikalar, öğrencilerin ve öğretmenlerin yapay zekâyı hangi amaçlarla ve hangi sınırlar içinde kullanacağını açıkça tanımlayarak eğitimde şeffaflık ve hesap verebilirliği güçlendirir.
Okul liderleri, yapay zekânın eğitim üzerindeki etkisini dikkate alarak bu teknolojinin okul topluluklarında bilinçli, dengeli ve sorumlu bir şekilde ele alınmasını sağlamakla yükümlüdür. Yapay zekâyı tamamen yasaklamak, öğrencilerin dijital okuryazarlık becerilerini geliştirmelerini engelleyebileceği ve gelecekteki fırsatlarını sınırlayabileceği için sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. Bu süreçte yapay zekânın bir araç olduğu; insan zekâsının yerini almadığı ve duygusal ya da etik yargılardan yoksun olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.
Etkili bir yapay zekâ politikası oluşturmanın ilk adımı, tüm paydaşlarla iş birliği kurmak ve bu politikayı sürekli gelişen, dinamik bir yapı olarak ele almaktır. Paydaşların sürece aktif katılımı, politikanın okul kültürüne daha güçlü bir şekilde entegre edilmesini ve benimsenmesini sağlar. Bununla birlikte, öğretmenlerin ve öğrencilerin yapay zekânın temel çalışma prensiplerini ve sınırlılıklarını anlamaları için okul genelinde güçlü bir yapay zekâ okuryazarlığı altyapısı oluşturulmalıdır.
Politika metni, öğrenciler ve aileler tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek sade ve erişilebilir bir dilde hazırlanmalıdır. Yasaklayıcı bir yaklaşım yerine, yapay zekânın öğrenmeyi destekleyen yönlerine odaklanan pozitif bir dil tercih edilmelidir. Bu kapsamda, yapay zekâ kullanımının sınırlarını netleştiren “trafik ışığı sistemi” gibi görsel rehberler, uygulamada açıklık ve tutarlılık sağlar. Ayrıca politika, veri gizliliği ve güvenliği konusunda açık sınırlar belirlemeli; hangi kişisel verilerin yapay zekâ araçlarıyla paylaşılmasının uygun olmadığı net bir şekilde ifade edilmelidir.
Yapay zekâ çağında akademik dürüstlük, geleneksel yaklaşımların ötesinde yeniden ele alınmalıdır. Yalnızca kopya çekmeyi önlemeye odaklanmak veya yapay zekâ tespit araçlarına güvenmek yerine, değerlendirme süreçleri eleştirel düşünme, yaratıcılık ve proje tabanlı öğrenme gibi yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği becerilere yönlendirilmelidir. Öğrencilere, yapay zekâyı bir yardımcı olarak kullanabilecekleri; ancak nihai ürünün kendi özgün katkılarını içermesi gerektiği öğretilmelidir. Ayrıca yapay zekânın yanlış bilgi üretme (halüsinasyon) riski göz önünde bulundurularak, öğrencilerin elde ettikleri bilgileri doğrulamaları ve yapay zekâ kullanımını uygun şekilde kaynak göstermeleri teşvik edilmelidir.
Politikanın etkili bir şekilde uygulanabilmesi için öğretmenlere bu araçları deneme ve keşfetme fırsatı sunulmalı, hata yapmaktan çekinmeyecekleri güvenli öğrenme ortamları oluşturulmalıdır. Hizmet içi eğitimler ve iyi uygulama örneklerinin paylaşılması, öğretmenlerin yetkinliğini artıracaktır. Öğrenciler açısından ise münazaralar, vaka analizleri ve akran öğrenme süreçleri aracılığıyla yapay zekânın etik boyutlarının içselleştirilmesi sağlanabilir. Teknolojinin hızlı gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, oluşturulan politikaların düzenli olarak gözden geçirilmesi ve güncellenmesi, sürdürülebilir ve etkili bir uygulama için kritik öneme sahiptir.
Okul yapay zekâ politikalarının hazırlanma sürecinde, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan rehber ve yönergelerin dikkate alınması, sürecin sağlam bir yasal ve etik zemine oturtulmasını sağlar. Bu kapsamda, “Yapay Zekâ Uygulamaları Etik Kurulu Yönergesi” kurumsal çerçeveyi belirlerken, “Eğitimde Yapay Zekâ Uygulamaları Etik Kılavuzu” uygulamaya yönelik insani ve etik ilkeleri somutlaştırmaktadır.
Bu yapının en kritik bileşenlerinden biri olarak öne çıkan “Okul Yapay Zekâ Etiği Ekibi”, okul müdürünün liderliğinde oluşturularak öğretmenlere rehberlik etmekte, okul genelinde etik farkındalığı yaygınlaştırmakta ve olası etik ihlallerin değerlendirilerek karara bağlanmasında aktif rol üstlenmektedir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, okul temelli yapay zekâ politikalarının yalnızca bir belge olmanın ötesine geçerek, eğitim ortamlarında etik, bilinçli ve etkili teknoloji kullanımını destekleyen dinamik bir rehber niteliği kazanacağı açıktır.
Üst Kategori: ROOT Kategori: EĞİTİM VE REHBERLİK MAKALELERİ
Dr. Selçuk Yusuf Arslan - ETF Yapay Zeka Kulübü İçerik Lideri
Okulların yapay zekâya yönelik kurumsal politikalara ihtiyaç duymasının temel nedeni, bu teknolojilerin eğitim süreçlerinde yarattığı pedagojik, etik ve yönetsel dönüşümlerin sistematik bir çerçevede ele alınmasını gerektirmesidir. Günümüzde yapay zekâ; dil öğrenme araçlarından ders hazırlama ve öğretim desteğine kadar eğitimde giderek daha görünür ve yaygın hale gelmektedir. Bu durum önemli fırsatlar sunarken, aynı zamanda etik, hukuki ve pedagojik soruları da beraberinde getirmektedir. Yapay zekâ araçlarının öğrenme ortamlarına entegrasyonu; akademik dürüstlük, veri gizliliği, algoritmik önyargı ve güvenilirlik gibi kritik konuları gündeme taşımaktadır. Bu bağlamda geliştirilecek politikalar, öğrencilerin ve öğretmenlerin yapay zekâyı hangi amaçlarla ve hangi sınırlar içinde kullanacağını açıkça tanımlayarak eğitimde şeffaflık ve hesap verebilirliği güçlendirir.
Okul liderleri, yapay zekânın eğitim üzerindeki etkisini dikkate alarak bu teknolojinin okul topluluklarında bilinçli, dengeli ve sorumlu bir şekilde ele alınmasını sağlamakla yükümlüdür. Yapay zekâyı tamamen yasaklamak, öğrencilerin dijital okuryazarlık becerilerini geliştirmelerini engelleyebileceği ve gelecekteki fırsatlarını sınırlayabileceği için sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. Bu süreçte yapay zekânın bir araç olduğu; insan zekâsının yerini almadığı ve duygusal ya da etik yargılardan yoksun olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır.
Etkili bir yapay zekâ politikası oluşturmanın ilk adımı, tüm paydaşlarla iş birliği kurmak ve bu politikayı sürekli gelişen, dinamik bir yapı olarak ele almaktır. Paydaşların sürece aktif katılımı, politikanın okul kültürüne daha güçlü bir şekilde entegre edilmesini ve benimsenmesini sağlar. Bununla birlikte, öğretmenlerin ve öğrencilerin yapay zekânın temel çalışma prensiplerini ve sınırlılıklarını anlamaları için okul genelinde güçlü bir yapay zekâ okuryazarlığı altyapısı oluşturulmalıdır.
Politika metni, öğrenciler ve aileler tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek sade ve erişilebilir bir dilde hazırlanmalıdır. Yasaklayıcı bir yaklaşım yerine, yapay zekânın öğrenmeyi destekleyen yönlerine odaklanan pozitif bir dil tercih edilmelidir. Bu kapsamda, yapay zekâ kullanımının sınırlarını netleştiren “trafik ışığı sistemi” gibi görsel rehberler, uygulamada açıklık ve tutarlılık sağlar. Ayrıca politika, veri gizliliği ve güvenliği konusunda açık sınırlar belirlemeli; hangi kişisel verilerin yapay zekâ araçlarıyla paylaşılmasının uygun olmadığı net bir şekilde ifade edilmelidir.
Yapay zekâ çağında akademik dürüstlük, geleneksel yaklaşımların ötesinde yeniden ele alınmalıdır. Yalnızca kopya çekmeyi önlemeye odaklanmak veya yapay zekâ tespit araçlarına güvenmek yerine, değerlendirme süreçleri eleştirel düşünme, yaratıcılık ve proje tabanlı öğrenme gibi yapay zekânın kolayca taklit edemeyeceği becerilere yönlendirilmelidir. Öğrencilere, yapay zekâyı bir yardımcı olarak kullanabilecekleri; ancak nihai ürünün kendi özgün katkılarını içermesi gerektiği öğretilmelidir. Ayrıca yapay zekânın yanlış bilgi üretme (halüsinasyon) riski göz önünde bulundurularak, öğrencilerin elde ettikleri bilgileri doğrulamaları ve yapay zekâ kullanımını uygun şekilde kaynak göstermeleri teşvik edilmelidir.
Politikanın etkili bir şekilde uygulanabilmesi için öğretmenlere bu araçları deneme ve keşfetme fırsatı sunulmalı, hata yapmaktan çekinmeyecekleri güvenli öğrenme ortamları oluşturulmalıdır. Hizmet içi eğitimler ve iyi uygulama örneklerinin paylaşılması, öğretmenlerin yetkinliğini artıracaktır. Öğrenciler açısından ise münazaralar, vaka analizleri ve akran öğrenme süreçleri aracılığıyla yapay zekânın etik boyutlarının içselleştirilmesi sağlanabilir. Teknolojinin hızlı gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, oluşturulan politikaların düzenli olarak gözden geçirilmesi ve güncellenmesi, sürdürülebilir ve etkili bir uygulama için kritik öneme sahiptir.
Okul yapay zekâ politikalarının hazırlanma sürecinde, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan rehber ve yönergelerin dikkate alınması, sürecin sağlam bir yasal ve etik zemine oturtulmasını sağlar. Bu kapsamda, “Yapay Zekâ Uygulamaları Etik Kurulu Yönergesi” kurumsal çerçeveyi belirlerken, “Eğitimde Yapay Zekâ Uygulamaları Etik Kılavuzu” uygulamaya yönelik insani ve etik ilkeleri somutlaştırmaktadır.
Bu yapının en kritik bileşenlerinden biri olarak öne çıkan “Okul Yapay Zekâ Etiği Ekibi”, okul müdürünün liderliğinde oluşturularak öğretmenlere rehberlik etmekte, okul genelinde etik farkındalığı yaygınlaştırmakta ve olası etik ihlallerin değerlendirilerek karara bağlanmasında aktif rol üstlenmektedir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, okul temelli yapay zekâ politikalarının yalnızca bir belge olmanın ötesine geçerek, eğitim ortamlarında etik, bilinçli ve etkili teknoloji kullanımını destekleyen dinamik bir rehber niteliği kazanacağı açıktır.
Son Güncelleme: Çarşamba, 06 May 2026 12:55
Gösterim: 623
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yaptı.
Gündemde yer alan TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Belki de daha sonra birtakım kayıpları olduysa o insanların bu tür işlerden dolayı o kayıpların da telafisi mümkün olacaktır. Şu anda biliyorsunuz, bu konu askeri casusluk davası ile ilgili bir yargılama konusudur ve o kişilerden bir kısmı bu askeri casusluk davasında sanık durumundadırlar ve tutuklu olarak yargılananlar da var bunların içerisinde dolayısıyla bu mesele yargıda devam ediyor" dedi.
Ergün: Fişlemelerden zarar görenler haklarını arayacak!
Mecliste yaptığı açıklamada Bakan Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme olaylarının 'telafi edilmesine' ilişkin, “Eğer geçmişten bu yana fişlemelerden zarar gören insanlar olmuşsa, o fişlemeler dolayısıyla haklarında birtakım haksız teşebbüsler olmuşsa bunu sadece TÜBİTAK'la ilgili söylemiyorum. Başka kurumlarda da olabilir o kişiler bu yargılamaların sonucunda şüphesiz haklarını arayacaktır. 'Ben bir hak kaybına uğradım, bu fiş yüzünden ben şu kayıplara uğradım' diye hak iddiasında bulunurlarsa bu hakları kendilerine bir şekilde iade edilecektir" ifadelerini kullandı.
Fransız şirket ile ilgili eleştiriler
Bir gazetecinin, “TÜBİTAK son 5 yıldır çifte pasaport konusunda Ar-Ge çalışması yapıyordu, en son yapılan ihalede bu TÜBİTAK'a verilmedi. Bir de uluslararası kamuoyunda Fransız şirketle ilgili eleştiriler vardı, yetersiz kaldı diye. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz" sorusuna Ergün, "Bilgilerin istifade edilebilir bilgi olması için birkaç özelliği taşıması lazım, bir de tabii bilgilerin doğru, tam ve temiz olması lazım" cevabını verdi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yaptı.
Gündemde yer alan TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Belki de daha sonra birtakım kayıpları olduysa o insanların bu tür işlerden dolayı o kayıpların da telafisi mümkün olacaktır. Şu anda biliyorsunuz, bu konu askeri casusluk davası ile ilgili bir yargılama konusudur ve o kişilerden bir kısmı bu askeri casusluk davasında sanık durumundadırlar ve tutuklu olarak yargılananlar da var bunların içerisinde dolayısıyla bu mesele yargıda devam ediyor" dedi.
Ergün: Fişlemelerden zarar görenler haklarını arayacak!
Mecliste yaptığı açıklamada Bakan Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme olaylarının 'telafi edilmesine' ilişkin, “Eğer geçmişten bu yana fişlemelerden zarar gören insanlar olmuşsa, o fişlemeler dolayısıyla haklarında birtakım haksız teşebbüsler olmuşsa bunu sadece TÜBİTAK'la ilgili söylemiyorum. Başka kurumlarda da olabilir o kişiler bu yargılamaların sonucunda şüphesiz haklarını arayacaktır. 'Ben bir hak kaybına uğradım, bu fiş yüzünden ben şu kayıplara uğradım' diye hak iddiasında bulunurlarsa bu hakları kendilerine bir şekilde iade edilecektir" ifadelerini kullandı.
Fransız şirket ile ilgili eleştiriler
Bir gazetecinin, “TÜBİTAK son 5 yıldır çifte pasaport konusunda Ar-Ge çalışması yapıyordu, en son yapılan ihalede bu TÜBİTAK'a verilmedi. Bir de uluslararası kamuoyunda Fransız şirketle ilgili eleştiriler vardı, yetersiz kaldı diye. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz" sorusuna Ergün, "Bilgilerin istifade edilebilir bilgi olması için birkaç özelliği taşıması lazım, bir de tabii bilgilerin doğru, tam ve temiz olması lazım" cevabını verdi.
Son Güncelleme: Salı, 31 Ocak 2012 15:06
Gösterim: 2405
Prof. Dr. Cem Balçıkanlı
Geçen yıl bir özel okula seminer vermeye davet edildiğimde, ilk fark ettiğim şey duvarların rengiydi. Her şey titizlikle tasarlanmıştı: modern koridorlar, rengârenk panolar, motivasyon afişleri… Ama dikkatimi çeken bir eksiklik vardı. Koridorda yürürken öğrencilerin neşeyle kantine koştuklarını, bazılarının bahçede oyun oynadıklarını gördüm. Ancak kulağıma tek bir İngilizce kelime bile çalınmadı.
Biraz sonra sınıfa girdiğimde tablo tamamen değişti. Öğretmen enerjik, materyaller etkileyici, öğrenciler motiveydi. Ancak zil çalar çalmaz sınıfın dili değişti. İngilizce, derste parlayan ama teneffüste sessizce kaybolan bir misafirdi sanki.
O an aklıma şu soru geldi: “Eğer İngilizce sadece ders saatlerinde yaşıyorsa, öğrencinin zihninde gerçekten kalıcı olabilir mi?”
İşte o gün, Visible English kavramı zihnimde şekillenmeye başladı. Çünkü bir dilin kalıcılığı, sadece öğretilmesine değil, okulun ruhunda hissedilmesine bağlıydı. Dili öğretmek yetmezdi; onu yaşatmak, görünür kılmak gerekiyordu.
Görünmeyen Bir Dili Görünür Kılmak
Bugün birçok özel okulda İngilizce dersleri yoğun, materyaller güçlü, öğretmen kadroları donanımlı. Ancak sınıf kapısının dışında İngilizce çoğu zaman görünmez hâle geliyor. Koridorlarda, kantinde, bahçede, hatta törenlerde bile İngilizceye nadiren rastlanıyor. Bu durum, öğrencilerin İngilizceyi bir “akademik gereklilik” olarak görmesine yol açıyor. Oysa dil, yalnızca dersin konusu değil, okulun kültürel dokusunun bir parçası olmalı.
Tam da bu noktada Visible English devreye giriyor: İngilizceyi sadece öğrenilen değil, yaşanan, hissedilen ve görülen bir dil hâline getirmek. Duvarlarda, kapılarda, etkinliklerde, müziklerde, dijital paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde İngilizceyi var etmek. Çünkü bir dilin kalıcılığı, o dilin görünürlüğüyle doğrudan ilişkilidir.
İngilizceyi Görünür Kılmanın Beş Alanı
1. Fiziksel Görünürlük
Okulun duvarları aslında sessiz öğretmenlerdir. Sınıf kapılarında, panolarda, laboratuvarlarda, hatta merdiven basamaklarında İngilizce ifadeler yer alabilir. “Language Corners”, “Word of the Week”, “English Quote Walls” gibi alanlar dili gündelik hayatın bir parçası hâline getirir. Öğrencinin kendi üretimini duvarda görmek, hem sahiplenme duygusunu hem dil farkındalığını artırır. Bir afişteki “Be kind today!” mesajı bile öğrencinin davranışını değiştirebilir.
2. Ritüellerde ve Rutinlerde Dil
Bir dil yalnızca yazıda değil, seste de görünür olur. Sabah duyuruları, okul şarkıları, doğum günü kutlamaları, törenler ve küçük etkinlikler İngilizceye anlamlı bir yer açabilir. “Monday Motivation”, “Thankful Thursdays”, “Mini Drama Fridays” gibi mikro-ritüeller öğrencilerin kulağında kalıcı bir yankı yaratır. Bir süre sonra öğrenci “Good morning everyone!” dendiğinde sadece kelime değil, bir aidiyet duygusu hisseder.
3. İlişkisel Görünürlük
Dil, en çok ilişkilerde görünür. İngilizce öğretmenleri yalnızca sınıfta değil, okulun sosyal yaşamında da görünür olmalı. Öğretmenler odasında 10 dakikalık “Tea Talk in English” sohbetleri, velilere küçük İngilizce notlar, kulüplerde İngilizce rehberlik... Bu tür mikro temaslar, İngilizceyi sosyal bir bağ hâline getirir. Velilere gönderilen basit bir “Thank you for your support” notu bile, İngilizcenin yalnızca öğrencilerle sınırlı kalmadığını gösterir.
4. Dijital Görünürlük
Okulların dijital yüzü, dilin yeni sahnesidir. Okulun sosyal medya hesaplarında öğrencilerin İngilizce paylaşımları, mini vlog’lar, “Word Challenges” veya “Student Podcasts” serileri yer alabilir. Visible English aynı zamanda shareable Englishtir; görüldükçe ve paylaşıldıkça anlam kazanır. Bir öğrenci okul hesabında İngilizce video paylaşırken yalnızca dili değil, özgüvenini de görünür kılar. Böylece İngilizce, “öğrenilmesi gereken bir ders” olmaktan çıkıp “ifade edilmesi gereken bir kimlik” hâline gelir.
5. Kültürel Katman
Bir dil, kültürle beslendiğinde kök salar. Kütüphane köşeleri “yaşayan alanlar”a dönüşmeli; film haftaları, İngilizce tiyatrolar, uluslararası günler (World Poetry Day, Earth Day, Friendship Week) takvime işlenmeli. Bir öğrenci “Earth Day” etkinliğinde fidan dikerken, İngilizceyle doğayı, eylemi ve duyguyu aynı potada yaşar. İşte o zaman dil, kalıcı bir öğrenme nesnesi değil, kültürel bir deneyim hâline gelir.
Dilden Kültüre: Bir Okul Kimliği Tasarımı
Visible English sadece bir öğretim stratejisi değil, bir okul kimliği tasarımıdır. Bir okulda İngilizce ne kadar görünürse, öğrencinin dili benimseme süreci o kadar doğal ve sürdürülebilir olur. Bu anlayış İngilizceyi bir ders olmaktan çıkarıp ortak bir okul dili, hatta bir aidiyet dili hâline getirir.
Bir öğretmen için bu, “dersimi verdim” demekten çok “dilimizi yaşattım” diyebilmektir.
Bir yönetici için bu, “programı uyguladık” değil, “kültürü tasarladık” anlamına gelir.
Bir öğrenci içinse İngilizce artık not alınacak bir ders değil, kendini ifade edeceği bir alan olur.
Sonuç: Görünürlük Kalıcılığın İlk Adımıdır
Eğer bir okulda İngilizceyi duvarlarda, seslerde, yüzlerde, davranışlarda ve dijital alanlarda göremiyorsak; öğrencinin zihninde de uzun süre yaşayamaz. Bir dil görünür oldukça yaşar, yaşadıkça da kalıcı olur.
Visible English bir çağrıdır:
* İngilizceyi yalnızca anlatılan değil, yaşatılan bir dil hâline getirme çağrısı.
* Öğrencilere “İngilizce öğren” demek yerine, “İngilizceyi yaşa” diyebilmenin yollarını arama çağrısı.
* Dili duvardan kalbe, kalpten kültüre taşıma çağrısı.
Ve belki de en önemlisi,
Bir okulun ruhunu görünür kılma çağrısıdır.
Üst Kategori: ROOT Kategori: EĞİTİM VE REHBERLİK MAKALELERİ
Prof. Dr. Cem Balçıkanlı
Geçen yıl bir özel okula seminer vermeye davet edildiğimde, ilk fark ettiğim şey duvarların rengiydi. Her şey titizlikle tasarlanmıştı: modern koridorlar, rengârenk panolar, motivasyon afişleri… Ama dikkatimi çeken bir eksiklik vardı. Koridorda yürürken öğrencilerin neşeyle kantine koştuklarını, bazılarının bahçede oyun oynadıklarını gördüm. Ancak kulağıma tek bir İngilizce kelime bile çalınmadı.
Biraz sonra sınıfa girdiğimde tablo tamamen değişti. Öğretmen enerjik, materyaller etkileyici, öğrenciler motiveydi. Ancak zil çalar çalmaz sınıfın dili değişti. İngilizce, derste parlayan ama teneffüste sessizce kaybolan bir misafirdi sanki.
O an aklıma şu soru geldi: “Eğer İngilizce sadece ders saatlerinde yaşıyorsa, öğrencinin zihninde gerçekten kalıcı olabilir mi?”
İşte o gün, Visible English kavramı zihnimde şekillenmeye başladı. Çünkü bir dilin kalıcılığı, sadece öğretilmesine değil, okulun ruhunda hissedilmesine bağlıydı. Dili öğretmek yetmezdi; onu yaşatmak, görünür kılmak gerekiyordu.
Görünmeyen Bir Dili Görünür Kılmak
Bugün birçok özel okulda İngilizce dersleri yoğun, materyaller güçlü, öğretmen kadroları donanımlı. Ancak sınıf kapısının dışında İngilizce çoğu zaman görünmez hâle geliyor. Koridorlarda, kantinde, bahçede, hatta törenlerde bile İngilizceye nadiren rastlanıyor. Bu durum, öğrencilerin İngilizceyi bir “akademik gereklilik” olarak görmesine yol açıyor. Oysa dil, yalnızca dersin konusu değil, okulun kültürel dokusunun bir parçası olmalı.
Tam da bu noktada Visible English devreye giriyor: İngilizceyi sadece öğrenilen değil, yaşanan, hissedilen ve görülen bir dil hâline getirmek. Duvarlarda, kapılarda, etkinliklerde, müziklerde, dijital paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde İngilizceyi var etmek. Çünkü bir dilin kalıcılığı, o dilin görünürlüğüyle doğrudan ilişkilidir.
İngilizceyi Görünür Kılmanın Beş Alanı
1. Fiziksel Görünürlük
Okulun duvarları aslında sessiz öğretmenlerdir. Sınıf kapılarında, panolarda, laboratuvarlarda, hatta merdiven basamaklarında İngilizce ifadeler yer alabilir. “Language Corners”, “Word of the Week”, “English Quote Walls” gibi alanlar dili gündelik hayatın bir parçası hâline getirir. Öğrencinin kendi üretimini duvarda görmek, hem sahiplenme duygusunu hem dil farkındalığını artırır. Bir afişteki “Be kind today!” mesajı bile öğrencinin davranışını değiştirebilir.
2. Ritüellerde ve Rutinlerde Dil
Bir dil yalnızca yazıda değil, seste de görünür olur. Sabah duyuruları, okul şarkıları, doğum günü kutlamaları, törenler ve küçük etkinlikler İngilizceye anlamlı bir yer açabilir. “Monday Motivation”, “Thankful Thursdays”, “Mini Drama Fridays” gibi mikro-ritüeller öğrencilerin kulağında kalıcı bir yankı yaratır. Bir süre sonra öğrenci “Good morning everyone!” dendiğinde sadece kelime değil, bir aidiyet duygusu hisseder.
3. İlişkisel Görünürlük
Dil, en çok ilişkilerde görünür. İngilizce öğretmenleri yalnızca sınıfta değil, okulun sosyal yaşamında da görünür olmalı. Öğretmenler odasında 10 dakikalık “Tea Talk in English” sohbetleri, velilere küçük İngilizce notlar, kulüplerde İngilizce rehberlik... Bu tür mikro temaslar, İngilizceyi sosyal bir bağ hâline getirir. Velilere gönderilen basit bir “Thank you for your support” notu bile, İngilizcenin yalnızca öğrencilerle sınırlı kalmadığını gösterir.
4. Dijital Görünürlük
Okulların dijital yüzü, dilin yeni sahnesidir. Okulun sosyal medya hesaplarında öğrencilerin İngilizce paylaşımları, mini vlog’lar, “Word Challenges” veya “Student Podcasts” serileri yer alabilir. Visible English aynı zamanda shareable Englishtir; görüldükçe ve paylaşıldıkça anlam kazanır. Bir öğrenci okul hesabında İngilizce video paylaşırken yalnızca dili değil, özgüvenini de görünür kılar. Böylece İngilizce, “öğrenilmesi gereken bir ders” olmaktan çıkıp “ifade edilmesi gereken bir kimlik” hâline gelir.
5. Kültürel Katman
Bir dil, kültürle beslendiğinde kök salar. Kütüphane köşeleri “yaşayan alanlar”a dönüşmeli; film haftaları, İngilizce tiyatrolar, uluslararası günler (World Poetry Day, Earth Day, Friendship Week) takvime işlenmeli. Bir öğrenci “Earth Day” etkinliğinde fidan dikerken, İngilizceyle doğayı, eylemi ve duyguyu aynı potada yaşar. İşte o zaman dil, kalıcı bir öğrenme nesnesi değil, kültürel bir deneyim hâline gelir.
Dilden Kültüre: Bir Okul Kimliği Tasarımı
Visible English sadece bir öğretim stratejisi değil, bir okul kimliği tasarımıdır. Bir okulda İngilizce ne kadar görünürse, öğrencinin dili benimseme süreci o kadar doğal ve sürdürülebilir olur. Bu anlayış İngilizceyi bir ders olmaktan çıkarıp ortak bir okul dili, hatta bir aidiyet dili hâline getirir.
Bir öğretmen için bu, “dersimi verdim” demekten çok “dilimizi yaşattım” diyebilmektir.
Bir yönetici için bu, “programı uyguladık” değil, “kültürü tasarladık” anlamına gelir.
Bir öğrenci içinse İngilizce artık not alınacak bir ders değil, kendini ifade edeceği bir alan olur.
Sonuç: Görünürlük Kalıcılığın İlk Adımıdır
Eğer bir okulda İngilizceyi duvarlarda, seslerde, yüzlerde, davranışlarda ve dijital alanlarda göremiyorsak; öğrencinin zihninde de uzun süre yaşayamaz. Bir dil görünür oldukça yaşar, yaşadıkça da kalıcı olur.
Visible English bir çağrıdır:
* İngilizceyi yalnızca anlatılan değil, yaşatılan bir dil hâline getirme çağrısı.
* Öğrencilere “İngilizce öğren” demek yerine, “İngilizceyi yaşa” diyebilmenin yollarını arama çağrısı.
* Dili duvardan kalbe, kalpten kültüre taşıma çağrısı.
Ve belki de en önemlisi,
Bir okulun ruhunu görünür kılma çağrısıdır.
Son Güncelleme: Cuma, 07 Kasım 2025 11:12
Gösterim: 3873

