Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
Son dönemde hem eğitimcilerden hem de velilerden sıklıkla duyduğumuz şikayet, zamane çocuklarının dikkat dağınıklığı sorunlarının bulaşıcı olduğu! İşin şaka tarafı bir yana neredeyse her iki çocuktan biri hakkında bu durum konuşulur hale geldi. Elbette bu konunun alanım olmayan fizyolojik boyutuna girmeyeceğim. Öte yandan pek çok öğretmenin de sınıflarında yaşadığı sorun davranışların nedenlerini çocuklara atfederken bu sebepleri göstermesi de aslında beni kaygılandıran temel nokta oluyor. Çünkü bundan sonraki yıllarda çocukların dikkat dağınıklıkları artarak devam edecek ve biz eğitimciler bu gidişle bir yerde “biz bu çocukları eğitemiyoruz” diyerek havlu atacağız.
Bu durumun aslında bir kaç temel nedeni var ve bu nedenleri irdeleyerek stratejiler geliştirmezsek hem eğitimciler, hem eğitim kurumları, hem de veliler bu sorunu çözemediğimiz gibi yanlış çözümlerle çocuklarımızı da heba edebiliriz. Nedir bu temel nedenler diye soracak olursak, şunları sıralayabiliriz.
Küreselleşmenin kentlileşme etkisi ilk temel nedendir. Bugün insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşar hale gelmiştir. Bu durumun temel sebebi ise insanların yaşadıkları yerlerden daha iyi yaşam koşulları olduğuna inandıkları yerlere doğru olan hızlı iç ve dış göçtür. Ülkemizde de bu durum özellikle son 50 yılda kendini gösterdi ve şu anda ülke nüfusunun dörtte üçünden fazlası nüfusu on binden fazla olan kentlerde yaşıyorlar. Elbette bu yerleşim yerlerine kent diyebilirsek! Bu kalabalıklar içinde var olmaya çalışan ve bu sırada kendi yeni kültürünü yaratan, sosyal sınıflarını oluşturan insanlarımızın yetiştirdiği çocukların da dikkat dağınıklıklarının olması elbette kaçınılmaz bir durumdur.
Bir diğer önemli neden ise yine dünyanın en hızlı değişen alanlarından birisi olan iletişimin hızı ve kolaylığıdır. Diğer bir deyişle dijital devrim ile birlikte oluşan kültürler ve kuşaklar arası etkileşimin kontrol edilemez bir hızla artmasıdır. Bizim kuşakların hayallerinin sınırları, görebildiğimiz ve hayal edebildiklerimizin sınırlarıydı. Oysa bugünkü çocukların sınırlarını bir düşünün, neler görürsünüz. Diğer yandan onların yaşamlarında her şey hızlı değiştiği için bu kuşağın çocukları da hızlı değişiyorlar ve değiştiriyorlar. Pek çok konuyu, kavramı okullara, sınıflara gelmeden karşılaştıkları hatta tükettikleri için sınıflarda dikkat içinde olabilmeleri gerçekten çok zor.
Beyin araştırmaları da bizlere öğrenen beyinlerimizin nasıl bir hızla ve görsel etkileşimle öğrendiğini artık gösteriyor.
Aklımıza gelen soru aslında şu: ¨öğrencilerin sınıfta en fazla dikkat süresi nedir?¨ Bu soruyu genellikle eğitimcilere sorduğumda benzer cevaplar geliyor. Hepimizin ortak kabullerinde sanki öğrencilerin sınıfta dikkat süresinin 15-20 dakika civarında olduğudur. Bazı eğitimciler her ne kadar öğrenciye göre değiştiğinin altını çizse de çoğunluk böyle düşünüyor.
Bu konuda son araştırmalar gösteriyorki öğrenenin geçici dikkat diye tanımlayabileceğimiz ilk dikkat süresi en fazla 8 saniyedir. Evet yanlış değil sadece 8 (yazıyla sekiz!).
Öğrenenlerin derse dikkatini çekebilmek için sadece 8 saniyemiz var!
• Ne yapmalı?
• Nasıl yapmalı?
• Nereden başlamalı?
Bu konuda benim önerim dersin niteliğini tarif eden bir metafor kullanmak. Öğrenenin beyninin ilk dikkat süresi 8 saniye iken seçici dikkat (ilgi) diye tanımlayabileceğimiz ikinci adımı ise 5 ile 20 dakika arasında değişmektedir. Öyleki dikkati ilgiye dönüştürdüğünüz anda saatlerce odaklanabilen öğrenenler görürüz. Örneğin bir filmi izlemeye başlamadan önce ilk dikkat oluşmalıdır ki seçici dikkat yani ilgiye dönüştükten sonra sonuna kadar soluksuz kaldığınız film olsun. Ancak bazılarında yeniden ilgi artırma ihtiyacı oluşur, derslerde aynı mantıkla tasarlanabilmeli. O halde öğretmenlerin bu çağın çocukları için sınıflarını etkili öğrenme ekosistemleri haline getirebilmelerinin sırrı dikkati ilgiye dönüştürebilmekte saklıdır. Öğretmen dersini planlarken aslında bu temel soru ile yola çıkmalı ve bulduğu cevaplar ile etkinliklerini, sürecini tasarlamalıdır.
Bunu şöyle tarif ediyorum: Her bir 40 dakikalık dersiniz IKEA gibi olsun!!!
Neden IKEA metaforu? Benim gibi pek çok kişi muhtemelen benzer düşünüyordur. Şöyle ki;
İlginç: İKEA mağazaları benim için her ziyaretimde çok ilginç bir yer olmuştur. Öyleki 19 m2 alana sığdırdıkları yaşam alanları ve sürekli sürpriz duygusu hissettiren tasarımları her adımınızda hissedilir. O halde derslerimizde öğrenenler sürekli sürpriz duygusu yaşatan, merak uyandıran ilginç süreçler olarak tasarlanmalıdır.
Kullanışlı: IKEA mağazalarını gezdiğim her yerde tüm tasarımların ortak ilkesi işe yararlık yani kullanışlılık ilkesi olduğunu anlıyorum. Her bir dersimizi tasarlarkende bu öğrenenlerin işine yara mı? Nasıl kullanışlı hale getiririm diye sormak gerek!
Eğlenceli: IKEA gezereken her zaman çok eğlenmişimdir. Bazen kestirme yollar, bazen tasarımlar ve hatta bazen yeme içme alanlarında. Her bir dersimiz de en az IKEA kadar eğlenceli olmalıdır ki öğrenenler beyinde kalıcı kodlamalar yapabilmek için gerekli hormonları salgılayarak pozitif duygular ile öğrensinler.
Anlamlı: IKEA her ürünün yanında yer alan bir A4 sayfası tanıtım bilgilendirme foyü ile o ürünün kim tarafından ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Diğer bir deyişle bu malzemye anlam katan kişiyi tanıtıyor. Biz öğretmenler de her bir ders tasarımımız ile aslında yaşama imza atıyoruz.
Neyi tasarlarsak onu yaşarız…
Özetle, IKEA gibi ilginç, eğlenceli, kullanışlı ve anlamlı derslerin olduğu okullar ve o dersleri tasarlayan öğretmenlerin olduğu bir toplum olmak dileğiyle…
Kayhan Karlı
Yenilikçi Öğrenme Merkezi
@kayhankarli
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / YÖM Kurucusu
Son dönemde hem eğitimcilerden hem de velilerden sıklıkla duyduğumuz şikayet, zamane çocuklarının dikkat dağınıklığı sorunlarının bulaşıcı olduğu! İşin şaka tarafı bir yana neredeyse her iki çocuktan biri hakkında bu durum konuşulur hale geldi. Elbette bu konunun alanım olmayan fizyolojik boyutuna girmeyeceğim. Öte yandan pek çok öğretmenin de sınıflarında yaşadığı sorun davranışların nedenlerini çocuklara atfederken bu sebepleri göstermesi de aslında beni kaygılandıran temel nokta oluyor. Çünkü bundan sonraki yıllarda çocukların dikkat dağınıklıkları artarak devam edecek ve biz eğitimciler bu gidişle bir yerde “biz bu çocukları eğitemiyoruz” diyerek havlu atacağız.
Bu durumun aslında bir kaç temel nedeni var ve bu nedenleri irdeleyerek stratejiler geliştirmezsek hem eğitimciler, hem eğitim kurumları, hem de veliler bu sorunu çözemediğimiz gibi yanlış çözümlerle çocuklarımızı da heba edebiliriz. Nedir bu temel nedenler diye soracak olursak, şunları sıralayabiliriz.
Küreselleşmenin kentlileşme etkisi ilk temel nedendir. Bugün insanlık tarihinde ilk kez dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşar hale gelmiştir. Bu durumun temel sebebi ise insanların yaşadıkları yerlerden daha iyi yaşam koşulları olduğuna inandıkları yerlere doğru olan hızlı iç ve dış göçtür. Ülkemizde de bu durum özellikle son 50 yılda kendini gösterdi ve şu anda ülke nüfusunun dörtte üçünden fazlası nüfusu on binden fazla olan kentlerde yaşıyorlar. Elbette bu yerleşim yerlerine kent diyebilirsek! Bu kalabalıklar içinde var olmaya çalışan ve bu sırada kendi yeni kültürünü yaratan, sosyal sınıflarını oluşturan insanlarımızın yetiştirdiği çocukların da dikkat dağınıklıklarının olması elbette kaçınılmaz bir durumdur.
Bir diğer önemli neden ise yine dünyanın en hızlı değişen alanlarından birisi olan iletişimin hızı ve kolaylığıdır. Diğer bir deyişle dijital devrim ile birlikte oluşan kültürler ve kuşaklar arası etkileşimin kontrol edilemez bir hızla artmasıdır. Bizim kuşakların hayallerinin sınırları, görebildiğimiz ve hayal edebildiklerimizin sınırlarıydı. Oysa bugünkü çocukların sınırlarını bir düşünün, neler görürsünüz. Diğer yandan onların yaşamlarında her şey hızlı değiştiği için bu kuşağın çocukları da hızlı değişiyorlar ve değiştiriyorlar. Pek çok konuyu, kavramı okullara, sınıflara gelmeden karşılaştıkları hatta tükettikleri için sınıflarda dikkat içinde olabilmeleri gerçekten çok zor.
Beyin araştırmaları da bizlere öğrenen beyinlerimizin nasıl bir hızla ve görsel etkileşimle öğrendiğini artık gösteriyor.
Aklımıza gelen soru aslında şu: ¨öğrencilerin sınıfta en fazla dikkat süresi nedir?¨ Bu soruyu genellikle eğitimcilere sorduğumda benzer cevaplar geliyor. Hepimizin ortak kabullerinde sanki öğrencilerin sınıfta dikkat süresinin 15-20 dakika civarında olduğudur. Bazı eğitimciler her ne kadar öğrenciye göre değiştiğinin altını çizse de çoğunluk böyle düşünüyor.
Bu konuda son araştırmalar gösteriyorki öğrenenin geçici dikkat diye tanımlayabileceğimiz ilk dikkat süresi en fazla 8 saniyedir. Evet yanlış değil sadece 8 (yazıyla sekiz!).
Öğrenenlerin derse dikkatini çekebilmek için sadece 8 saniyemiz var!
• Ne yapmalı?
• Nasıl yapmalı?
• Nereden başlamalı?
Bu konuda benim önerim dersin niteliğini tarif eden bir metafor kullanmak. Öğrenenin beyninin ilk dikkat süresi 8 saniye iken seçici dikkat (ilgi) diye tanımlayabileceğimiz ikinci adımı ise 5 ile 20 dakika arasında değişmektedir. Öyleki dikkati ilgiye dönüştürdüğünüz anda saatlerce odaklanabilen öğrenenler görürüz. Örneğin bir filmi izlemeye başlamadan önce ilk dikkat oluşmalıdır ki seçici dikkat yani ilgiye dönüştükten sonra sonuna kadar soluksuz kaldığınız film olsun. Ancak bazılarında yeniden ilgi artırma ihtiyacı oluşur, derslerde aynı mantıkla tasarlanabilmeli. O halde öğretmenlerin bu çağın çocukları için sınıflarını etkili öğrenme ekosistemleri haline getirebilmelerinin sırrı dikkati ilgiye dönüştürebilmekte saklıdır. Öğretmen dersini planlarken aslında bu temel soru ile yola çıkmalı ve bulduğu cevaplar ile etkinliklerini, sürecini tasarlamalıdır.
Bunu şöyle tarif ediyorum: Her bir 40 dakikalık dersiniz IKEA gibi olsun!!!
Neden IKEA metaforu? Benim gibi pek çok kişi muhtemelen benzer düşünüyordur. Şöyle ki;
İlginç: İKEA mağazaları benim için her ziyaretimde çok ilginç bir yer olmuştur. Öyleki 19 m2 alana sığdırdıkları yaşam alanları ve sürekli sürpriz duygusu hissettiren tasarımları her adımınızda hissedilir. O halde derslerimizde öğrenenler sürekli sürpriz duygusu yaşatan, merak uyandıran ilginç süreçler olarak tasarlanmalıdır.
Kullanışlı: IKEA mağazalarını gezdiğim her yerde tüm tasarımların ortak ilkesi işe yararlık yani kullanışlılık ilkesi olduğunu anlıyorum. Her bir dersimizi tasarlarkende bu öğrenenlerin işine yara mı? Nasıl kullanışlı hale getiririm diye sormak gerek!
Eğlenceli: IKEA gezereken her zaman çok eğlenmişimdir. Bazen kestirme yollar, bazen tasarımlar ve hatta bazen yeme içme alanlarında. Her bir dersimiz de en az IKEA kadar eğlenceli olmalıdır ki öğrenenler beyinde kalıcı kodlamalar yapabilmek için gerekli hormonları salgılayarak pozitif duygular ile öğrensinler.
Anlamlı: IKEA her ürünün yanında yer alan bir A4 sayfası tanıtım bilgilendirme foyü ile o ürünün kim tarafından ve nasıl tasarlandığını anlatıyor. Diğer bir deyişle bu malzemye anlam katan kişiyi tanıtıyor. Biz öğretmenler de her bir ders tasarımımız ile aslında yaşama imza atıyoruz.
Neyi tasarlarsak onu yaşarız…
Özetle, IKEA gibi ilginç, eğlenceli, kullanışlı ve anlamlı derslerin olduğu okullar ve o dersleri tasarlayan öğretmenlerin olduğu bir toplum olmak dileğiyle…
Kayhan Karlı
Yenilikçi Öğrenme Merkezi
@kayhankarli
Son Güncelleme: Pazartesi, 27 Haziran 2016 12:39
Gösterim: 3441
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
12 Eylül 1980 askeri darbesi olmuş ve herkesin yaşamları neredeyse bıçak gibi kesilmişçesine farklı şeyler konuşmaya ve yaşamaya başladığı bir yıldı. Ben ortaokul 3. sınıfa yeni başlamış hayatı çevresinde gördükleri ve okuduklarından anlamaya çalışan bir ergendim. O yıla kadar duruşuna ve kişiliğine hayran olduğum öğretmenlerim vardı, benim için model olan kişilerdi onlar. Darbe sonrası bir kısmından hiç haber almadan hayatımdan ansızın çıkıp gittiler, bir kısmı ise bambaşka insanlar haline geldiler. Her anında yaşamı öğrendiğim öğretmenlerim birden bire sadece ders anlatan yetişkinler haline gelmişti ve bu durum benim için o yaşlarda gerçekten anlaşılmaz bir durumdu. O yıl boyunca müzük öğretmenim Mükremin Onat´ın oluşturduğu grubumuzla kasabanın her yanında açılan bust törenlerinde flüt ve mandolin çalmıştık. Aynı yıllarda yaşadığımız orta anadolu kasabasında ilköğretim müdürü olan babam darbenin ertesi gününde bir gün öncesine kadar evini paylaştığı askerler ile hasım haline gelmişti. Uzun lafın kısası hayatımızın ortasına bir bomba gibi düşen darbenin üstünden bir yıl geçmeden kasabadan taşınarak İstanbul´a geldik.
İstanbul´da başladığım lise hayatımın ilk günlerinde karşılaştığım bazı öğretmenlerim sanki hayatlarında darbe yokmuş gibi yaşıyorlar, hatta normali bu durummuş gibi hareket ediyorlardı. İşte o yıl yani 1981 yılında öğretmenlerimizden duyduk ki 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiş. Bazı öğretmenlerimin umursamadığı bazılarının ise içten içe darbe hükümetinin bu uygulamasına tepki verdiklerini görebiliyorduk. Ben ise hayatının geri kalanını öğretmen olarak değil de hayalinde avukat olmak gibi bambaşka fikirleri olan bir ergendim. Öğretmen çocuğu olmama ragmen öğretmen olmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü özellikle darbe döneminde 1402 nolu kanun nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler ve sebepsiz yere yerinden yurdundan olan öğretmenlerim nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler gözümü korkutmuş olsa gerek. Davutpaşa Lisesi birinci sınıfının ilk günleri benim için hayli sancılı geçiyordu.
İlk kutlanacak Öğretmenler Günü’nden 2 gün önce alışmaya çalıştığım büyük kentin büyük okulunda her ergen gibi “çıkıntı” bir soru sordum, Biyoloji dersinde hocamız Atom Karınca´ya… En fazla 150 cm boyunda olan deneyimli biyoloji öğretmenimin havada uçtuğunu hatırlıyorum ve yüzümde patlayan tokatın ısısını halen yanağımda hissediyorum. Bu olay üzerine okulu bıraktım ve yıllar sonra akranlarım üniversitede okurken ben lise eğitimine yeniden başladım. Bu yüzden midir bilmiyorum ama Öğretmenler Günü’nü hiç iyi anımsamadım, hatta sevemedim. Tüm dünyada 5 Ekim olarak kutlanan Öğretmenler Günü’nün Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´ün 100. doğum yılı nedeniyle Başöğretmen olarak onun adına darbe hükümetinin ilan ettiğini öğrendiğim an ise tam bir duygu karmaşasıydı. Atatürk´e olan saygım yanında bunu darbe hükümetinin ilan etmesi bir yana, diğer yandan ise ilk Öğretmenler Günü’nde yaşadığım travma nedeniyle tam anlamıyla duygu karmaşası içindeydim. Sonra kesinlikle öğretmen olmaya karar verip sadece eğitim fakültesi tercihi yaparak bugünlere geldim.
Yıllar içinde öğretmen olarak çalıştığım dönemlerde de öğrencilerimin Öğretmenler Günü kutlamaları beni mutlu etmişken içimde hep burukluk olmaya devam etti.
Fakat yıllar içinde öğrendim ki böyle günleri kutlamak insanların kabul ihtiyaçlarına cevap veriyor. Her insanın en temel ihtiyaçlarından birisi kabul ihtiyacıdır. Beni bugünlere taşıyan değerli öğretmenlerim iyi ki varsınız, sizlerin sayesinde buraya geldim…
İngiliz yönetmen Stephen Frears, “Dünyadaki herkesin film yönetmeni olmayı isterken bana göre öğretmenliğin kalan birkaç tane görkemli meslek olması çılgınca görünüyor biliyorum. Bütün büyük mucizeler sınıflarda oluyor. Öğretmen olmadan hiçbir şey olmaz…” diyor.
Dünyanın bu kadar hızlı değişimine rağmen öğretmenlik halen mucizeleri oluşturan en önemli mesleklerden birisi olmaya devam ediyor. Tüm meslektaşlarımın benim için hangi tarih olduğunun önemi olmayan Öğretmenler Günü’nü en içten dileklerimle kutlar hayatıma girmiş öğretmenlerimin ellerinden öperim. Atom Karınca Biyoloji öğretmenimin de!
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
12 Eylül 1980 askeri darbesi olmuş ve herkesin yaşamları neredeyse bıçak gibi kesilmişçesine farklı şeyler konuşmaya ve yaşamaya başladığı bir yıldı. Ben ortaokul 3. sınıfa yeni başlamış hayatı çevresinde gördükleri ve okuduklarından anlamaya çalışan bir ergendim. O yıla kadar duruşuna ve kişiliğine hayran olduğum öğretmenlerim vardı, benim için model olan kişilerdi onlar. Darbe sonrası bir kısmından hiç haber almadan hayatımdan ansızın çıkıp gittiler, bir kısmı ise bambaşka insanlar haline geldiler. Her anında yaşamı öğrendiğim öğretmenlerim birden bire sadece ders anlatan yetişkinler haline gelmişti ve bu durum benim için o yaşlarda gerçekten anlaşılmaz bir durumdu. O yıl boyunca müzük öğretmenim Mükremin Onat´ın oluşturduğu grubumuzla kasabanın her yanında açılan bust törenlerinde flüt ve mandolin çalmıştık. Aynı yıllarda yaşadığımız orta anadolu kasabasında ilköğretim müdürü olan babam darbenin ertesi gününde bir gün öncesine kadar evini paylaştığı askerler ile hasım haline gelmişti. Uzun lafın kısası hayatımızın ortasına bir bomba gibi düşen darbenin üstünden bir yıl geçmeden kasabadan taşınarak İstanbul´a geldik.
İstanbul´da başladığım lise hayatımın ilk günlerinde karşılaştığım bazı öğretmenlerim sanki hayatlarında darbe yokmuş gibi yaşıyorlar, hatta normali bu durummuş gibi hareket ediyorlardı. İşte o yıl yani 1981 yılında öğretmenlerimizden duyduk ki 24 Kasım Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiş. Bazı öğretmenlerimin umursamadığı bazılarının ise içten içe darbe hükümetinin bu uygulamasına tepki verdiklerini görebiliyorduk. Ben ise hayatının geri kalanını öğretmen olarak değil de hayalinde avukat olmak gibi bambaşka fikirleri olan bir ergendim. Öğretmen çocuğu olmama ragmen öğretmen olmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü özellikle darbe döneminde 1402 nolu kanun nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler ve sebepsiz yere yerinden yurdundan olan öğretmenlerim nedeniyle eğitimcilerin başına gelenler gözümü korkutmuş olsa gerek. Davutpaşa Lisesi birinci sınıfının ilk günleri benim için hayli sancılı geçiyordu.
İlk kutlanacak Öğretmenler Günü’nden 2 gün önce alışmaya çalıştığım büyük kentin büyük okulunda her ergen gibi “çıkıntı” bir soru sordum, Biyoloji dersinde hocamız Atom Karınca´ya… En fazla 150 cm boyunda olan deneyimli biyoloji öğretmenimin havada uçtuğunu hatırlıyorum ve yüzümde patlayan tokatın ısısını halen yanağımda hissediyorum. Bu olay üzerine okulu bıraktım ve yıllar sonra akranlarım üniversitede okurken ben lise eğitimine yeniden başladım. Bu yüzden midir bilmiyorum ama Öğretmenler Günü’nü hiç iyi anımsamadım, hatta sevemedim. Tüm dünyada 5 Ekim olarak kutlanan Öğretmenler Günü’nün Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´ün 100. doğum yılı nedeniyle Başöğretmen olarak onun adına darbe hükümetinin ilan ettiğini öğrendiğim an ise tam bir duygu karmaşasıydı. Atatürk´e olan saygım yanında bunu darbe hükümetinin ilan etmesi bir yana, diğer yandan ise ilk Öğretmenler Günü’nde yaşadığım travma nedeniyle tam anlamıyla duygu karmaşası içindeydim. Sonra kesinlikle öğretmen olmaya karar verip sadece eğitim fakültesi tercihi yaparak bugünlere geldim.
Yıllar içinde öğretmen olarak çalıştığım dönemlerde de öğrencilerimin Öğretmenler Günü kutlamaları beni mutlu etmişken içimde hep burukluk olmaya devam etti.
Fakat yıllar içinde öğrendim ki böyle günleri kutlamak insanların kabul ihtiyaçlarına cevap veriyor. Her insanın en temel ihtiyaçlarından birisi kabul ihtiyacıdır. Beni bugünlere taşıyan değerli öğretmenlerim iyi ki varsınız, sizlerin sayesinde buraya geldim…
İngiliz yönetmen Stephen Frears, “Dünyadaki herkesin film yönetmeni olmayı isterken bana göre öğretmenliğin kalan birkaç tane görkemli meslek olması çılgınca görünüyor biliyorum. Bütün büyük mucizeler sınıflarda oluyor. Öğretmen olmadan hiçbir şey olmaz…” diyor.
Dünyanın bu kadar hızlı değişimine rağmen öğretmenlik halen mucizeleri oluşturan en önemli mesleklerden birisi olmaya devam ediyor. Tüm meslektaşlarımın benim için hangi tarih olduğunun önemi olmayan Öğretmenler Günü’nü en içten dileklerimle kutlar hayatıma girmiş öğretmenlerimin ellerinden öperim. Atom Karınca Biyoloji öğretmenimin de!
Son Güncelleme: Salı, 17 Kasım 2015 12:24
Gösterim: 4005
Kayhan Karlı / Kurucu /Yenilikçi Öğrenme Merkezi
Şu günlerde sürekli seyahat ediyorum ve farklı okullar ile çalışıyoruz. Bu sırada dikkatimi çeken en önemli nokta neredeyse her mahallede bir veya bir kaç özel okul var. Ankara´da bir apartmanın üstüne nasıl tabela asılarak okul haline geldiğini görünce gerçekten irkildim...
Bu yıl dersane dönüşümleriyle birlikte kimin gerçekten okul kimin dönüşüm okulu olduğu iyice karmaşıklaştı. Elbette bu arada muhteşem tasarlanmış okul kampüsleri de gördüm. Bu durum elbette okul maliyetlerine doğrudan yansıması kaçınılmaz. Ancak veliler acaba bunu düşünüyorlar mı diye de sormadan edemiyorum.
Okul bir öğrencinin yaşamına evi kadar etki eden bir mekandır. Bu nedenle okul binalarının ve mekanlarının tasarımı da son derece önemli bir nokta. İnsan su gibidir ve konulduğu kabın şeklini alır... Ülkemizde son yıllarda özellikle okul mimarisi konusunda uzmanlaşmış son derece değerli mimarlarımız var. Ancak yatırımcıların ve karar vericilerin bu konuda yeterince özen göstermediğini görmek oldukça üzücü bir durum. Bu alanda önemli çalışmalardan birisinde Lackney kriterler oluşturmuş. Bu kriterler sadece binaların yapımı değil kullanımı konusunda da bize ışık tutuyor.
Aşağıda verilenler kesin olarak alınmamalıdır, ama bunlar Dr. Jeffrey Lackney’in eserinden (2001) alınan okul binalarının tasarımının (ya da yeniden kavramsallaştırılmasının) 12 ilkesidir:
- Zengin, aydınlatıcı ortamlar – renk, doku, ‘öğretme mimarisi’, öğrenciler (öğretmenler değil) tarafından yaratılmış sergiler, ve böylece öğrencilerin ürünle bağlantıları olur, aidiyet hissederler.
- Gurupla öğrenme için alanlar – ara verme yerleri, girintiler, sosyal öğrenmeyi ve sosyal beyni uyarmayı kolaylaştıran masa guruplamaları; ara verme yerlerini konuşmalar için oturma odalarına dönüştürme.
- İç ve dış mekânları birbirine bağlamak – hareket, serebral kortekse bağlı olan motor korteksi oksijenleme için birbirine bağlamak.
- Bütünsellik ve motivasyonu arttırıcı anlamlar sağlamak için okul toplumunun genel amaçlarının sembollerini içeren koridorlar ve herkese açık alanlar (Dikkat: sloganlar yazmaktan daha fazlasını yapın, içselleştirilmiş uygulamalar!).
- Güvenli mekânlar – tehdidi azaltın, özellikle kent ortamlarında.
- Farklı mekânlar – değişik şekil, renk, ışık, kıyı köşe.
- Sergilenenleri değiştirmek – çevreyi değiştirmek, çevreyle iletişim içinde olmak beyin gelişimini uyarır. Çevresel değişim açısından sınırları daha da genişletmek için sahne türü yapımlara izin verebilecek sergi alanları sağlayın.
- Tüm kaynaklar erişilebilir olsun – bir öğrenme olayında ortaya çıkan fikirlerin hızla gelişmesini yüreklendirmek için eğitimsel, fiziksel ve bir dizi farklı ortam yaratacak malzemenin yakın mesafede olmasını sağlayın. Bu, ıslak alanlar/fen, bilgisayarlı çalışma yerleri ve tümünün ayrı değil, birlikte olması için bir önermedir. Fikirlerin çok işlevli olması ve çapraz çoğalmaları öncelikli amaçtır.
- Esneklik – geçmişte çok rastlanan bir ilke hala geçerlidir. Mekânlarda esnekliğin bir çok boyutu diğer ilkelerde de yansıtılır.
- Etken/edilgen mekânlar – öğrencilerin içsel zekâları için düşünecek ve başkalarından uzakta olacak yerlere, ve aynı zamanda toplumsal zekâları için de etkin katılım yerlerine ihtiyaçları vardır.
- Bireyselleşmiş mekânlar – ev merkez kavramı metal dolap veya masadan daha çok vurgulanmalıdır. Bu, biriciklik ilkesiyle ilgilidir; öğrenicilerin öz kimliklerini ifade etme, kendi özel yerlerini bireyselleştirmelerine, ve mekâna bağlı davranışlarını ifade etme ihtiyacını gidermelerine yardımcı olmak.
- En uygun öğrenme çevresi olarak geniş toplum – tüm kentsel ve doğal çevreleri öncül öğrenme ortamı olarak tümüyle kullanmanın yollarını bulmak gereklidir; öğrenmenin kalesi olan okul daha çok yaşam boyu öğrenmeyi tamamlayan zengin kaynaklı bir öğrenme merkezi olarak algılanmalıdır. Teknoloji, uzaktan öğrenme, toplum ve iş ortaklıkları, evden öğrenme, bunların tümü bugünkü ve gelecekteki eğitim kurumlarının alternatif örgütsel yapıları olarak araştırılmalıdır.
Lackney’in görüşüne göre tasarımdaki çeşitlilik öğrenme şekillerini destekleyecektir ve gelip geçici bir eğilimi destekleyerek eğitimi zorlamayacaktır.
Yeni bir yıla başlayan okullarımızın mekanlarının kullanımında en azından bu ilkeleri göz önünde bulundurarak öğrenenlerin ihtiyaçlarını karşılayan ekosistemler oluşturabilmeleri dileklerimle başarılı bir yıl geçirmelerini dilerim.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Kurucu /Yenilikçi Öğrenme Merkezi
Şu günlerde sürekli seyahat ediyorum ve farklı okullar ile çalışıyoruz. Bu sırada dikkatimi çeken en önemli nokta neredeyse her mahallede bir veya bir kaç özel okul var. Ankara´da bir apartmanın üstüne nasıl tabela asılarak okul haline geldiğini görünce gerçekten irkildim...
Bu yıl dersane dönüşümleriyle birlikte kimin gerçekten okul kimin dönüşüm okulu olduğu iyice karmaşıklaştı. Elbette bu arada muhteşem tasarlanmış okul kampüsleri de gördüm. Bu durum elbette okul maliyetlerine doğrudan yansıması kaçınılmaz. Ancak veliler acaba bunu düşünüyorlar mı diye de sormadan edemiyorum.
Okul bir öğrencinin yaşamına evi kadar etki eden bir mekandır. Bu nedenle okul binalarının ve mekanlarının tasarımı da son derece önemli bir nokta. İnsan su gibidir ve konulduğu kabın şeklini alır... Ülkemizde son yıllarda özellikle okul mimarisi konusunda uzmanlaşmış son derece değerli mimarlarımız var. Ancak yatırımcıların ve karar vericilerin bu konuda yeterince özen göstermediğini görmek oldukça üzücü bir durum. Bu alanda önemli çalışmalardan birisinde Lackney kriterler oluşturmuş. Bu kriterler sadece binaların yapımı değil kullanımı konusunda da bize ışık tutuyor.
Aşağıda verilenler kesin olarak alınmamalıdır, ama bunlar Dr. Jeffrey Lackney’in eserinden (2001) alınan okul binalarının tasarımının (ya da yeniden kavramsallaştırılmasının) 12 ilkesidir:
- Zengin, aydınlatıcı ortamlar – renk, doku, ‘öğretme mimarisi’, öğrenciler (öğretmenler değil) tarafından yaratılmış sergiler, ve böylece öğrencilerin ürünle bağlantıları olur, aidiyet hissederler.
- Gurupla öğrenme için alanlar – ara verme yerleri, girintiler, sosyal öğrenmeyi ve sosyal beyni uyarmayı kolaylaştıran masa guruplamaları; ara verme yerlerini konuşmalar için oturma odalarına dönüştürme.
- İç ve dış mekânları birbirine bağlamak – hareket, serebral kortekse bağlı olan motor korteksi oksijenleme için birbirine bağlamak.
- Bütünsellik ve motivasyonu arttırıcı anlamlar sağlamak için okul toplumunun genel amaçlarının sembollerini içeren koridorlar ve herkese açık alanlar (Dikkat: sloganlar yazmaktan daha fazlasını yapın, içselleştirilmiş uygulamalar!).
- Güvenli mekânlar – tehdidi azaltın, özellikle kent ortamlarında.
- Farklı mekânlar – değişik şekil, renk, ışık, kıyı köşe.
- Sergilenenleri değiştirmek – çevreyi değiştirmek, çevreyle iletişim içinde olmak beyin gelişimini uyarır. Çevresel değişim açısından sınırları daha da genişletmek için sahne türü yapımlara izin verebilecek sergi alanları sağlayın.
- Tüm kaynaklar erişilebilir olsun – bir öğrenme olayında ortaya çıkan fikirlerin hızla gelişmesini yüreklendirmek için eğitimsel, fiziksel ve bir dizi farklı ortam yaratacak malzemenin yakın mesafede olmasını sağlayın. Bu, ıslak alanlar/fen, bilgisayarlı çalışma yerleri ve tümünün ayrı değil, birlikte olması için bir önermedir. Fikirlerin çok işlevli olması ve çapraz çoğalmaları öncelikli amaçtır.
- Esneklik – geçmişte çok rastlanan bir ilke hala geçerlidir. Mekânlarda esnekliğin bir çok boyutu diğer ilkelerde de yansıtılır.
- Etken/edilgen mekânlar – öğrencilerin içsel zekâları için düşünecek ve başkalarından uzakta olacak yerlere, ve aynı zamanda toplumsal zekâları için de etkin katılım yerlerine ihtiyaçları vardır.
- Bireyselleşmiş mekânlar – ev merkez kavramı metal dolap veya masadan daha çok vurgulanmalıdır. Bu, biriciklik ilkesiyle ilgilidir; öğrenicilerin öz kimliklerini ifade etme, kendi özel yerlerini bireyselleştirmelerine, ve mekâna bağlı davranışlarını ifade etme ihtiyacını gidermelerine yardımcı olmak.
- En uygun öğrenme çevresi olarak geniş toplum – tüm kentsel ve doğal çevreleri öncül öğrenme ortamı olarak tümüyle kullanmanın yollarını bulmak gereklidir; öğrenmenin kalesi olan okul daha çok yaşam boyu öğrenmeyi tamamlayan zengin kaynaklı bir öğrenme merkezi olarak algılanmalıdır. Teknoloji, uzaktan öğrenme, toplum ve iş ortaklıkları, evden öğrenme, bunların tümü bugünkü ve gelecekteki eğitim kurumlarının alternatif örgütsel yapıları olarak araştırılmalıdır.
Lackney’in görüşüne göre tasarımdaki çeşitlilik öğrenme şekillerini destekleyecektir ve gelip geçici bir eğilimi destekleyerek eğitimi zorlamayacaktır.
Yeni bir yıla başlayan okullarımızın mekanlarının kullanımında en azından bu ilkeleri göz önünde bulundurarak öğrenenlerin ihtiyaçlarını karşılayan ekosistemler oluşturabilmeleri dileklerimle başarılı bir yıl geçirmelerini dilerim.
Son Güncelleme: Perşembe, 17 Eylül 2015 16:03
Gösterim: 3357
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
“İnnovatif öğretim öğrencilerin gelecekteki yaşam ve kariyerlerini belirleyecek becerilerini geliştirmeyi destekler.” (ITL Research)
Son dönemde okuduğum en ilgi çekici kitaplardan birisi Clayton Christensen tarafından yazılmış olan The Innovator’s DNA: Mastering the 5 Skills of Disruptive Innovators. Bence bu kitap hem yenilikçi olmak isteyen okul liderleri hem de eğitimciler tarafından okunması gereken oldukça önemli tespitler yapıyor.
Christensen bu kitapta biz eğitimcilerin kendimiz ve öğrencilerimiz için yenilikçi uygulamalar geliştirebilmemiz adına beş temel beceriyi şu şekilde çerçevelendiriyor.
• İlişkilendirmek
• Sorgulamak
• Gözlemlemek
• İlişki ağları oluşturmak - Network
• Deneyimlemek
Sırasıyla bu beşli çerçeve için okullarımıza yeni bir yıla başlarken bir göz atalım ve neler yapabileceğimiz konusunda yol haritaları oluşturmaya çalışalım istedim. Okulumuzda fark yaratmak moda olan kavramları çokça kullanmak veya reklamcı terimlerini vizyon ifadeleri haline getirmek ile değil ancak zihinsel yapılarımızı dönüştürmekle mümkün olabilir. Bunun içinde belki bu yıl bir başlangıç olabilir.
İlişkilendirmek dediğimizde aklımıza aslında bunları zaten yapıyoruz diyenleri hemen duyabiliyorum. Oysa burada anlatılmak istenen eğitim programlarının içeriğini oluşturan akademik bölümün yaşamsal temel becerilerle nasıl ilişkilendirildiğidir. Bu çağda her öğrencinin, öğrendiği her bir dersin günlük değişim ve gelişim ihtiyacını karşılayacak temeller olduğunu fark ederek bunları kullanabilir olması gerekmekte. Aksi halde muhteşem soru çözen ve harika sınav sonuçları elde eden gençlerimiz dahi toplumsal yaşamını etkileyecek yenilikçi buluşlar yapamıyorlar. Şimdi moda yaklaşımlar: STEM, MAKER, herkes okulunda bunu uygulamak istiyor. Ancak bu yaklaşımlar aslında öğrenenin akademik bilgiyi yaşam ile ilişkilendirmesi için ortaya atılmıştır. Dolayısıyla okul liderlerinde ve eğitimcilerde bu zihinsel yapı olmaz ise bu kavramlar ancak sergilerde bizim öğrencilerimiz ne kadar ¨muhteşem¨ işler yapıyor diye hava atmak amaçlı kullanılabilir. Bunun ilişkilendirme becerisini geliştirmek için ise beceri gelişimini ölçebilmeyi dert etmek gerekli!
• Okulunuzda öğrenenler akademik içeriği ilişkilendirebiliyorlar mı?
• Siz eğitimciler yaptığınız işi değişen dünya koşullarıyla ilişkilendirebiliyor musunuz?
Sorgulama dediğimizde aklıma hemen sorgulama temelli öğrenme programları geliyor. Okul topluluğunun her bir bireyi öğrenmeyi nasıl algılıyor diye sormak gerekli aslında. Gördüğüm pek çok okulda soran-sorgulayan öğrenci yetiştirmekten söz edilirken okulun kuralları neredeyse hiç sorgulatılmıyordu. Hem çalışanlar hem de öğrenciler tarafından imkansız algılanıyordu. Örneğin dersler içinde eğitimcilerimizin soru sorma becerilerini geliştirmek bu konuda belki de en önemli noktalardan birisidir. Sorgulama demek aslında üst düzey düşünme becerilerini oluşturmak demektir. Oysa sınıf içinde sorulan soruların ne büyük kısmı kapalı uçlu, kısa cevaplı ve bildiğini doğrulatmaya yönelik sorulardır. Bu anlamda çalışma yapmadan durumu değiştirmek imkansız. O halde yenilikçi okullar olabilmek için eğitimcilerin sahip olması gereken temel becerilerden birisi de sorgulama temelli öğrenme için soru sorma becerileridir.
• Okulunuzda soru sorma becerileri konusunda çalışma yapıyor musunuz?
• Öğrencilerinizin sorgulamayı bir beceri haline getirdiklerini nasıl anlıyorsunuz?
Gözlemlemek aslında insanın doğasında olan bir durumdur. Her insan doğduğu andan itibaren gözlem yaparak ve bu gözlemleri taklit ederek öğreniyor. Konuşmayı, yürümeyi, düşmeyi, kalkmayı hep gözlem yoluyla öğreniyoruz. Oysa okullaşma başladıktan sonra gözlem yoluyla ve başkalarından öğrenme gittikçe azalıyor. Ağırlıklı olarak belirlenmiş program ve içeriği belirlenmiş kalıplar ile öğretiyoruz ki standart sınavlarda kitlesel ölçümler yapalım ve onları kitlesel kararlarla bazı alanlara yöneltelim! Yenilikçi bireyler yetiştirebilmek için okullarda eğitimcilerimizin gözlem yoluyla öğrenmeyi etkin modellemeleri sağlanmalıdır. Ziyaretler, projeler ve özellikle yaşadığı çevrede aktif katılım geliştiren yaşamın içinde yer alan projeler, akran öğrenmesine fırsat veren öğrenme tasarımları gibi yaklaşımlarla bu sağlanabilir.
• Bu yıl okul programınızda hangi projeler ve ziyaretler planlandı?
• Öğrenme fırsatı olarak yeni bir bakış açısıyla gözlem fırsatlarını oluşturabilir misiniz?
İlişki ağları (network) oluşturmak aslında bu çağın çocukları için son derece normal bir durum olarak algılanıyor. Belki de biz eğitimcilerin bu duruma kendi açımızdan yeniden bakmamızda yarar var. Bu çağ bilginin ve deneyimin saklandığı değil yeni ağlar kurup, paylaşma yoluyla zenginleştirilmesi ve yeni formlara ulaştırılması çağıdır. Bu nedenle eğitimcilerin geçmiş dönemden kalan saklama ve paylaşmama sorununu çözemediği okulların yenilikçi uygulamaları sadece kendisi içindir! Yaşadığı topluma katkısı tartışılır... Fikir fikirden doğar! Daha çok paylaşma ve işbirliği ortamı için çalışan eğitimciler öğrenenlere de model olacaktır.
• Okul içi eğitimciler ve öğrenciler için deneyim paylaşımı yöntemleriniz var mı?
• Okulumuz dışı ilişki ağlarımız ve yaşadığımız çevrede paylaşım ağlarımız var mı?
Deneyimlemek olmadan kalıcı öğrenmenin kodlanması mümkün değil. Okullarımızın aynı zamanda bilgi ve becerilerin deneyimlendiği ortanlar olabilmesi yenilikçi bakış açısında sahip yaratıcı düşünen öğrenciler yetiştirebilmek için zorunluluktur. Bu açıdan baktığımızda yukarıda sıraladığımız dört maddenin bütünleştiği adım belki de bu noktadır. Her türlü bilginin beceriye dönüştüğünü gözlemleme ve değerlendirme aşaması aslında deneyimleme fırsatı oluşturmakta gizlidir. Bu nedenle bu çağda okullarımızın bilgi merkezli olmaktan beceri geliştirme merkezli olmaya doğru evrilebilmesi için daha Hibrit yapıda okullar oluşturabilmeliyiz. Elbette eğitimcilerimizin bunun için zihinsel yapıları değişmeli, başta da ölçme ve değerlendirme anlayışımız değiştirmeliyiz.
• Ölçme ve değerlendirme yapımıza yeniden bakmalı mıyız? Ne için ölçüyoruz? Nasıl ölçüyoruz?
• Deneyimlemek için duygusal açıdan güvenli bir ekosistemimiz var mı? Hata yapma özgürlüğü var mı?
Sonuç olarak yenilikçi bir okulun DNA´sı bu beş temel beceri olmadan gelişmiyor. Bu yapıyı oluşturmak için ise başta okulun tepe yönetimi olmak üzere eğitimcilerin zihinsel yapılarını dönüştürmek gerekiyor. Bunun için ise moda trendleri takip etmek değil okulun bir felsefe ve özellikle de yenilikçi bir okul istiyorsak bu beş beceriyi deneyimleme üzerine oturması gerekiyor. Umarım bu yıl daha çok eğitimcimiz ve okulumuz yenilikçi bir DNA oluştururlar.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Yenilikçi Öğrenme Merkezi Kurucusu
@kayhankarli
“İnnovatif öğretim öğrencilerin gelecekteki yaşam ve kariyerlerini belirleyecek becerilerini geliştirmeyi destekler.” (ITL Research)
Son dönemde okuduğum en ilgi çekici kitaplardan birisi Clayton Christensen tarafından yazılmış olan The Innovator’s DNA: Mastering the 5 Skills of Disruptive Innovators. Bence bu kitap hem yenilikçi olmak isteyen okul liderleri hem de eğitimciler tarafından okunması gereken oldukça önemli tespitler yapıyor.
Christensen bu kitapta biz eğitimcilerin kendimiz ve öğrencilerimiz için yenilikçi uygulamalar geliştirebilmemiz adına beş temel beceriyi şu şekilde çerçevelendiriyor.
• İlişkilendirmek
• Sorgulamak
• Gözlemlemek
• İlişki ağları oluşturmak - Network
• Deneyimlemek
Sırasıyla bu beşli çerçeve için okullarımıza yeni bir yıla başlarken bir göz atalım ve neler yapabileceğimiz konusunda yol haritaları oluşturmaya çalışalım istedim. Okulumuzda fark yaratmak moda olan kavramları çokça kullanmak veya reklamcı terimlerini vizyon ifadeleri haline getirmek ile değil ancak zihinsel yapılarımızı dönüştürmekle mümkün olabilir. Bunun içinde belki bu yıl bir başlangıç olabilir.
İlişkilendirmek dediğimizde aklımıza aslında bunları zaten yapıyoruz diyenleri hemen duyabiliyorum. Oysa burada anlatılmak istenen eğitim programlarının içeriğini oluşturan akademik bölümün yaşamsal temel becerilerle nasıl ilişkilendirildiğidir. Bu çağda her öğrencinin, öğrendiği her bir dersin günlük değişim ve gelişim ihtiyacını karşılayacak temeller olduğunu fark ederek bunları kullanabilir olması gerekmekte. Aksi halde muhteşem soru çözen ve harika sınav sonuçları elde eden gençlerimiz dahi toplumsal yaşamını etkileyecek yenilikçi buluşlar yapamıyorlar. Şimdi moda yaklaşımlar: STEM, MAKER, herkes okulunda bunu uygulamak istiyor. Ancak bu yaklaşımlar aslında öğrenenin akademik bilgiyi yaşam ile ilişkilendirmesi için ortaya atılmıştır. Dolayısıyla okul liderlerinde ve eğitimcilerde bu zihinsel yapı olmaz ise bu kavramlar ancak sergilerde bizim öğrencilerimiz ne kadar ¨muhteşem¨ işler yapıyor diye hava atmak amaçlı kullanılabilir. Bunun ilişkilendirme becerisini geliştirmek için ise beceri gelişimini ölçebilmeyi dert etmek gerekli!
• Okulunuzda öğrenenler akademik içeriği ilişkilendirebiliyorlar mı?
• Siz eğitimciler yaptığınız işi değişen dünya koşullarıyla ilişkilendirebiliyor musunuz?
Sorgulama dediğimizde aklıma hemen sorgulama temelli öğrenme programları geliyor. Okul topluluğunun her bir bireyi öğrenmeyi nasıl algılıyor diye sormak gerekli aslında. Gördüğüm pek çok okulda soran-sorgulayan öğrenci yetiştirmekten söz edilirken okulun kuralları neredeyse hiç sorgulatılmıyordu. Hem çalışanlar hem de öğrenciler tarafından imkansız algılanıyordu. Örneğin dersler içinde eğitimcilerimizin soru sorma becerilerini geliştirmek bu konuda belki de en önemli noktalardan birisidir. Sorgulama demek aslında üst düzey düşünme becerilerini oluşturmak demektir. Oysa sınıf içinde sorulan soruların ne büyük kısmı kapalı uçlu, kısa cevaplı ve bildiğini doğrulatmaya yönelik sorulardır. Bu anlamda çalışma yapmadan durumu değiştirmek imkansız. O halde yenilikçi okullar olabilmek için eğitimcilerin sahip olması gereken temel becerilerden birisi de sorgulama temelli öğrenme için soru sorma becerileridir.
• Okulunuzda soru sorma becerileri konusunda çalışma yapıyor musunuz?
• Öğrencilerinizin sorgulamayı bir beceri haline getirdiklerini nasıl anlıyorsunuz?
Gözlemlemek aslında insanın doğasında olan bir durumdur. Her insan doğduğu andan itibaren gözlem yaparak ve bu gözlemleri taklit ederek öğreniyor. Konuşmayı, yürümeyi, düşmeyi, kalkmayı hep gözlem yoluyla öğreniyoruz. Oysa okullaşma başladıktan sonra gözlem yoluyla ve başkalarından öğrenme gittikçe azalıyor. Ağırlıklı olarak belirlenmiş program ve içeriği belirlenmiş kalıplar ile öğretiyoruz ki standart sınavlarda kitlesel ölçümler yapalım ve onları kitlesel kararlarla bazı alanlara yöneltelim! Yenilikçi bireyler yetiştirebilmek için okullarda eğitimcilerimizin gözlem yoluyla öğrenmeyi etkin modellemeleri sağlanmalıdır. Ziyaretler, projeler ve özellikle yaşadığı çevrede aktif katılım geliştiren yaşamın içinde yer alan projeler, akran öğrenmesine fırsat veren öğrenme tasarımları gibi yaklaşımlarla bu sağlanabilir.
• Bu yıl okul programınızda hangi projeler ve ziyaretler planlandı?
• Öğrenme fırsatı olarak yeni bir bakış açısıyla gözlem fırsatlarını oluşturabilir misiniz?
İlişki ağları (network) oluşturmak aslında bu çağın çocukları için son derece normal bir durum olarak algılanıyor. Belki de biz eğitimcilerin bu duruma kendi açımızdan yeniden bakmamızda yarar var. Bu çağ bilginin ve deneyimin saklandığı değil yeni ağlar kurup, paylaşma yoluyla zenginleştirilmesi ve yeni formlara ulaştırılması çağıdır. Bu nedenle eğitimcilerin geçmiş dönemden kalan saklama ve paylaşmama sorununu çözemediği okulların yenilikçi uygulamaları sadece kendisi içindir! Yaşadığı topluma katkısı tartışılır... Fikir fikirden doğar! Daha çok paylaşma ve işbirliği ortamı için çalışan eğitimciler öğrenenlere de model olacaktır.
• Okul içi eğitimciler ve öğrenciler için deneyim paylaşımı yöntemleriniz var mı?
• Okulumuz dışı ilişki ağlarımız ve yaşadığımız çevrede paylaşım ağlarımız var mı?
Deneyimlemek olmadan kalıcı öğrenmenin kodlanması mümkün değil. Okullarımızın aynı zamanda bilgi ve becerilerin deneyimlendiği ortanlar olabilmesi yenilikçi bakış açısında sahip yaratıcı düşünen öğrenciler yetiştirebilmek için zorunluluktur. Bu açıdan baktığımızda yukarıda sıraladığımız dört maddenin bütünleştiği adım belki de bu noktadır. Her türlü bilginin beceriye dönüştüğünü gözlemleme ve değerlendirme aşaması aslında deneyimleme fırsatı oluşturmakta gizlidir. Bu nedenle bu çağda okullarımızın bilgi merkezli olmaktan beceri geliştirme merkezli olmaya doğru evrilebilmesi için daha Hibrit yapıda okullar oluşturabilmeliyiz. Elbette eğitimcilerimizin bunun için zihinsel yapıları değişmeli, başta da ölçme ve değerlendirme anlayışımız değiştirmeliyiz.
• Ölçme ve değerlendirme yapımıza yeniden bakmalı mıyız? Ne için ölçüyoruz? Nasıl ölçüyoruz?
• Deneyimlemek için duygusal açıdan güvenli bir ekosistemimiz var mı? Hata yapma özgürlüğü var mı?
Sonuç olarak yenilikçi bir okulun DNA´sı bu beş temel beceri olmadan gelişmiyor. Bu yapıyı oluşturmak için ise başta okulun tepe yönetimi olmak üzere eğitimcilerin zihinsel yapılarını dönüştürmek gerekiyor. Bunun için ise moda trendleri takip etmek değil okulun bir felsefe ve özellikle de yenilikçi bir okul istiyorsak bu beş beceriyi deneyimleme üzerine oturması gerekiyor. Umarım bu yıl daha çok eğitimcimiz ve okulumuz yenilikçi bir DNA oluştururlar.
Son Güncelleme: Salı, 20 Ekim 2015 15:14
Gösterim: 3221
Eğitim dünyamızda belki de en çok sınavlardan ve sonuçlarından söz ediyoruz. Öğretmenlerin ve yöneticilerin en çok mesleki gelişim ihtiyacı olarak dile getirdikleri alan ölçme ve değerlendirme. Bir sürü sınav, test, proje vb. uygulamalar yapıyoruz ama halen sistemimizdeki en sorunlu alanımız da burası. Bu yazıda son yıllarda biçimlendirici(süreç) ve özetleyici(sonuç) değerlendirme yaklaşımlarının dengelenmesiyle gelişen öğrenci merkezli ölçme ve değerlendirme yaklaşımını ele alacağım.
Tüm iyi ölçme – değerlendirme yaklaşımları gibi öğrenci merkezli ölçme değerlendirme de uygun şekilde zorlayıcı ve gelişimsel olarak uygun öğrenme hedeflerini ifade eder. Ayrıca öğrenci, öğretmen, il ve ilçelere öğrenmenin nasıl derinleştirilebileceği hakkında geri bildirim verir. Mevcut bağlam için geçerli ve güvenilirdir ve pratik ve verimlidir (McMillan 2011).
Öğrenci merkezli ölçme değerlendirmenin temel özellikleri;
-Bireyseldir;
-Öğrenme ve gelişime odaklıdır;
-Motive edicidir;
-Öğrencilerin kendi öğrenmelerini yönetmelerine aktif olarak katılmalarını sağlar,
-Çeşitli kitleler için bilgilendirici ve yararlıdır.
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirmenin ilk ve en göze çarpan unsuru bireyselleştirilmiş olmasıdır. Bireysel öğrencilerin güçlü yönleri, ihtiyaçları ve ilgilerini merkeze almayıp da nasıl öğrenci merkezli olabilir? Ölçmenin bireyselleştirilmesi, öğrenme hedeflerinin, ödevlerin farklılaştırılmasını, öğrencinin öğrenmesi hakkında odaklı ileri besleyen geri bildirim sağlama (tek başına veya gurupla çalışırken) ve öğretim ve öğrenme süreçlerinin gerektiği gibi uyarlanmasını içerir.
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme ayrıca öğrenme ve gelişmeye odaklanır. Bir başka deyişle öğrencinin öğrenmesi veya öğrenmemesini ölçmek ve raporlamaktan daha fazlasını yapar, ancak elbette bunları da yapar. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrencilere, öğretmenlere ve başkalarına, öğrencilerin öğrenme hedeflerine doğru ilerlemek için neye ihtiyaçları olduğu hakkında yararlı geri bildirim vererek öğrenmeyi ve gelişmeyi teşvik eder. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirmenin bu özelliği biçimlendirici(süreç) değerlendirmenin modern görüşlerine benzemektedir, burada da ölçme – değerlendirme not verme veya sıralama değil, bir öğrenme anıdır (Andrade & Cizek 2010; Shute 2008).
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrencilerin öğrenmeleri ve gelişmeleri için hedef koymalarına aktif katılımlarını, bunu yaparken bu hedeflere doğru ilerlemelerini izlemeyi ve herhangi bir sorunun nasıl çözüleceğini saptamayı içerir. Öz düzenlemeli öğrenme de denilen kendi öğrenmesini ve gelişimini yönetme yetkinliği 21. Yüzyıl üniversite ve kariyer başarısı için gerekli temel bir uzmanlık türüdür (Dembo & Seli 2008). Öz ve akran değerlendirme ve portfolyo gibi sınıf ölçme değerlendirme uygulamalarında sadece öğrencilerin temel bilgi ve becerileri öğrenmelerine yardım etme değil, aynı zamanda kendini düzenleme alışkanlıkları geliştirme potansiyeli de vardır (Allal 2010; Andrade 2010).
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme tanımının belki de en şaşırtıcı özelliği motive edici olmasıdır. Birçok kişi değerlendirilmeyi motivasyonla değil, hafif ila orta kaygıyla ilişkilendirir ve araştırmalar notların düşen motivasyon ve düşük başarı ile ilişkilendirildiğini göstermiştir (Butler & Nisan 1986; Lipnevich & Smith 2008).
Son çalışmalar biçimlendirici(süreç) değerlendirmenin özellikle öğrenci çalışması hakkında ayrıntılı, ödeve özgü yorumların, ödeve ilgiyi arttırdığını ve daha iyi performansla sonuçlandığını göstermektedir. (Lipnevich & Smith 2008).
Son olarak öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, çeşitli kitleler için bilgilendirici ve yararlıdır. Daniel ve Lauren Resnick (1985), Amerikalı öğrencilerin dünyada en çok test edilen ve en az incelenen öğrenciler olduklarını söylerler. Oysa ben bizim öğrencilerimizin Amerikalı öğrencilerden daha fazla test edildiklerini düşünüyorum. Her yerimiz sınav sonuç notlarıyla dolu ama program ve öğretimi uyarlamak için ölçmeden gelen bilgiyi kullanmakta berbat durumdayız. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrenciler, öğretmenler, idareciler, anne babalar, iller ve ilçeler dahil her düzeydeki paydaşların öğrenmeyi desteklemekte kullanabilecekleri yararlı bilgi sağlar.
Sonuç olarak ülke çapında yaklaşım ve uygulama düzeyinde öğrenci merkezli bir ölçme-değerlendirme modeline ihtiyacımız var.
Kayhan Karlı
@kayhankarli
Facebook.com/kayhankarli
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Eğitim dünyamızda belki de en çok sınavlardan ve sonuçlarından söz ediyoruz. Öğretmenlerin ve yöneticilerin en çok mesleki gelişim ihtiyacı olarak dile getirdikleri alan ölçme ve değerlendirme. Bir sürü sınav, test, proje vb. uygulamalar yapıyoruz ama halen sistemimizdeki en sorunlu alanımız da burası. Bu yazıda son yıllarda biçimlendirici(süreç) ve özetleyici(sonuç) değerlendirme yaklaşımlarının dengelenmesiyle gelişen öğrenci merkezli ölçme ve değerlendirme yaklaşımını ele alacağım.
Tüm iyi ölçme – değerlendirme yaklaşımları gibi öğrenci merkezli ölçme değerlendirme de uygun şekilde zorlayıcı ve gelişimsel olarak uygun öğrenme hedeflerini ifade eder. Ayrıca öğrenci, öğretmen, il ve ilçelere öğrenmenin nasıl derinleştirilebileceği hakkında geri bildirim verir. Mevcut bağlam için geçerli ve güvenilirdir ve pratik ve verimlidir (McMillan 2011).
Öğrenci merkezli ölçme değerlendirmenin temel özellikleri;
-Bireyseldir;
-Öğrenme ve gelişime odaklıdır;
-Motive edicidir;
-Öğrencilerin kendi öğrenmelerini yönetmelerine aktif olarak katılmalarını sağlar,
-Çeşitli kitleler için bilgilendirici ve yararlıdır.
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirmenin ilk ve en göze çarpan unsuru bireyselleştirilmiş olmasıdır. Bireysel öğrencilerin güçlü yönleri, ihtiyaçları ve ilgilerini merkeze almayıp da nasıl öğrenci merkezli olabilir? Ölçmenin bireyselleştirilmesi, öğrenme hedeflerinin, ödevlerin farklılaştırılmasını, öğrencinin öğrenmesi hakkında odaklı ileri besleyen geri bildirim sağlama (tek başına veya gurupla çalışırken) ve öğretim ve öğrenme süreçlerinin gerektiği gibi uyarlanmasını içerir.
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme ayrıca öğrenme ve gelişmeye odaklanır. Bir başka deyişle öğrencinin öğrenmesi veya öğrenmemesini ölçmek ve raporlamaktan daha fazlasını yapar, ancak elbette bunları da yapar. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrencilere, öğretmenlere ve başkalarına, öğrencilerin öğrenme hedeflerine doğru ilerlemek için neye ihtiyaçları olduğu hakkında yararlı geri bildirim vererek öğrenmeyi ve gelişmeyi teşvik eder. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirmenin bu özelliği biçimlendirici(süreç) değerlendirmenin modern görüşlerine benzemektedir, burada da ölçme – değerlendirme not verme veya sıralama değil, bir öğrenme anıdır (Andrade & Cizek 2010; Shute 2008).
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrencilerin öğrenmeleri ve gelişmeleri için hedef koymalarına aktif katılımlarını, bunu yaparken bu hedeflere doğru ilerlemelerini izlemeyi ve herhangi bir sorunun nasıl çözüleceğini saptamayı içerir. Öz düzenlemeli öğrenme de denilen kendi öğrenmesini ve gelişimini yönetme yetkinliği 21. Yüzyıl üniversite ve kariyer başarısı için gerekli temel bir uzmanlık türüdür (Dembo & Seli 2008). Öz ve akran değerlendirme ve portfolyo gibi sınıf ölçme değerlendirme uygulamalarında sadece öğrencilerin temel bilgi ve becerileri öğrenmelerine yardım etme değil, aynı zamanda kendini düzenleme alışkanlıkları geliştirme potansiyeli de vardır (Allal 2010; Andrade 2010).
Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme tanımının belki de en şaşırtıcı özelliği motive edici olmasıdır. Birçok kişi değerlendirilmeyi motivasyonla değil, hafif ila orta kaygıyla ilişkilendirir ve araştırmalar notların düşen motivasyon ve düşük başarı ile ilişkilendirildiğini göstermiştir (Butler & Nisan 1986; Lipnevich & Smith 2008).
Son çalışmalar biçimlendirici(süreç) değerlendirmenin özellikle öğrenci çalışması hakkında ayrıntılı, ödeve özgü yorumların, ödeve ilgiyi arttırdığını ve daha iyi performansla sonuçlandığını göstermektedir. (Lipnevich & Smith 2008).
Son olarak öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, çeşitli kitleler için bilgilendirici ve yararlıdır. Daniel ve Lauren Resnick (1985), Amerikalı öğrencilerin dünyada en çok test edilen ve en az incelenen öğrenciler olduklarını söylerler. Oysa ben bizim öğrencilerimizin Amerikalı öğrencilerden daha fazla test edildiklerini düşünüyorum. Her yerimiz sınav sonuç notlarıyla dolu ama program ve öğretimi uyarlamak için ölçmeden gelen bilgiyi kullanmakta berbat durumdayız. Öğrenci merkezli ölçme – değerlendirme, öğrenciler, öğretmenler, idareciler, anne babalar, iller ve ilçeler dahil her düzeydeki paydaşların öğrenmeyi desteklemekte kullanabilecekleri yararlı bilgi sağlar.
Sonuç olarak ülke çapında yaklaşım ve uygulama düzeyinde öğrenci merkezli bir ölçme-değerlendirme modeline ihtiyacımız var.
Kayhan Karlı
@kayhankarli
Facebook.com/kayhankarli
Son Güncelleme: Perşembe, 12 Mart 2015 10:35
Gösterim: 4915

