Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Mehtap Kasapbaşoğlu / Kaplumbağa Anaokulu Kurucusu

mehtap_kasapbasogluEğitim, birçok becerimizi geliştirmemizi, kendi işlerimizi yapmamızı, yaşamımızı sürdürebilmemizi sağlayabilir https://pharmaciepourhomme.fr/. Ancak insan sosyal bir varlıktır. Sosyal gelişimi için diğer insanlarla iletişimini düzgün sürdürebilecek sosyal becerilere ihtiyaç duyar.
Sosyal beceriler denilince, ilişkilerimizi yönetirken gösterdiğimiz becerilerden söz ederiz. Sosyalleşme ve paylaşma insani becerilerin belki de en zorlayıcı olanlarından biridir. Bu becerileri en kolay şekilde geliştirmenin yolu deneyimlemek ve yaşamaktan geçer. İşte bu yüzden, paylaşımın yaşam şekli olduğu küçük yerleşim alanlarında ya da kırsal kesimlerde bu beceriler kendiliğinden gelişebilmektedir.
Özellikle yoğun ve hızlı bir hayatın yaşandığı yüksek katlı apartmanlarda birbirinden habersiz yaşayan, komşuluk ilişkilerinin asansör kabinleri ile sınırlı kaldığı şehir yaşamlarında ise insanlar ve tabi ki de çocuklar giderek bireyselleşmeye ve teknolojik oyuncaklar ile vakit geçirerek yalnızlaşmaya başladılar. Kalabalık ve yoğun şehir yaşamında sosyal becerileri yüksek yetişkinler sosyalleşme ihtiyaçları için fırsat yaratabilirken özellikle kardeşsiz büyüyen çocuklar bu anlamda dezavantajlı durumda kalmaktadırlar. Ebeveynleri yoğun çalıştığından günlerinin büyük bir kısmını evlerinde bir bakıcı eşliğinde geçirmekte ve arkadaş olarak çoğunlukla teknolojik oyuncaklar olan TV izlemekte ve I-pad’leri ile oynamaktadırlar.
“Hadi misafirlerimize hoş geldin desene”
Sosyal becerileri geliştirmek amacı ile yetişkinlerin çocuklarına, “hadi hoş geldin desene misafirlere, öğrendiğin şiirini okusana, okulda yaptıklarını göstersene” diye sürüp giden zorlamaları ise sosyal becerilerin gelişimini desteklemediği gibi baltalayıcı bile olabiliyor. Yine sosyalleşmeleri adına AVM’lerdeki aktivite ve oyun salonlarında geçirdikleri kontrolsüz ve denetimsiz zamanlarında sosyalleşmeye olumsuz etkileri olabiliyor. Zaman zaman çocuklar çevrelerindeki kendilerinden yaşça büyük ya da küçük çocuklarla zaman geçirtilerek daha sosyal olması desteklenmek isteniyor. Ancak sürekli olarak çocuklar kendilerinden daha büyüklerle ilişki kurduğunda, ihtiyaçlarının anlaşılmasını ve ilişki kurmanın kolaylaşmasını sağlıyor. Kendisinden küçük çocuklarla ilişki kurma eğiliminde olan çocuklar ise olayları ve oyunları kontrol etme eğiliminde olabiliyorlar.
Bu durumda akranları ile birebir zaman geçirerek paylaşma, sıra bekleme, dinleme, kendini ifade etme, rekabet, problem çözme, kaygı durumları ile baş edebilme gibi becerilerini geliştiremiyorlar.

Aksine;
*çevrelerinde ki her şeyin onlara ait olduğunu düşünüyorlar,
*aşırı talepkar oluyor ve istek ve ihtiyaçlarını erteleyemiyor ve bekleyemiyorlar,
*ihtiyaçlarının başkaları tarafından yapılmasını bekliyorlar,
*problemlerini çözemiyor, kaygı durumları ile baş edemiyorlar.

Bu beceriler erken çocukluk döneminde deneyimlenmediğinde, çocuklar ilkokul yaşlarında da arkadaşlık ilişkileri kurmakta zorlanmaya devam ediyorlar.

*Paylaşmak, sıra beklemek, yardım istemek, soru sormak, cevap vermek onlara zor ve gereksiz geliyor.
*Atölye ve kulüplere, grup oyunlarına, gösterilere katılmıyor proje ve sorumluluk almak istemiyorlar.
*Takdir etmiyor ve eleştirilmekten hoşlanmıyorlar.
Bu durum onları daha fazla isteksiz ve mutsuzlaştırıyor, okula gitmek istemiyorlar ve sonuç olarak ve buda akademik becerilerine olumsuz olarak yansıyor.

Oysa bu beceriler sosyal bir grubun, bir takımın parçası olabilmek için olmazsa olmaz beceriler. Ve bunlar doğuştan gelen yetenekler değil, aslında yaşanılarak kazanılan becerilerdir. Yani çevremizde gördüğümüz sosyal anlamda yetenekli olduğunu düşündüğümüz kişiler aslında doğuştan yetenekli falan değillerdir. Onlar çok küçük yaştan itibaren akranları ile birlikte sosyal ortamlarda büyümüş ve bu becerilerini geliştirme fırsatı bulmuş kişilerdir.

Peki o zaman ne yapmalıyız?
Öncelikle çocuklarımız 2-2,5 yaşından itibaren bütün bu sosyal becerileri deneyimleyebileceği, akademik kaygılardan uzak, çocuğun özellikle kendi yaş grubundan oluşan oyun gruplarında, haftada en az 2-3 gün, günde 2-3 saatlik zamanlarını geçirmeye başlamalılar.
Çocuklar bu yaşlarda paralel oyun dönemlerinde olduklarından öncelikle birlikte oyunlar oynamayı tercih etmeyeceklerdir. Onların oyunları aynı ortamda yan yana gelerek benzer oyunları ve davranışları taklit etmek olacaktır. Birbirlerinin oyuncaklarını ilk başlarda elinden almaya çalışırken doğru yönlendirmeler ile istemeyi, sırasını beklemeyi, rekabet etmeyi, kaygı yaratan durumlarla baş etmeyi öğrenecektir. Başka bir arkadaşının yaptığı doğru veya yanlış davranışları izleyecek ve öğretmenin verdiği geri bildirim ile ne yapması ya da yapmaması gerektiğini modelleyecektir. Yaptığı davranış engelliğinde bunun sadece kendisi için olmadığını sosyal bir kural olduğunu algılamaya başlayacaktır. Bu şekilde akranları ile etkileşimde olarak paylaşmayı ve sosyalleşmeyi öğrenmeye başlayacaktır.

Sosyal sorumluluk projelerinin somut sonuçları paylaşılmalı
Erken çocukluk döneminde, sosyal sorumluluk çalışmaları aslında soyut gibi görünmektedir. Bu yaşta çocukların bu çalışmaların önemini ve yaptıkları çabaların nereye gittiğini anlayamayacakları düşünülebilir. Oysa çalışmalar çocukların yaş grupları düşünülerek yapıldığında, somutlaştırıldığında ve özellikle çocuklar sürecin içine dahil edildiğinde ve somut sonuçları paylaşıldığında kazanımları farkındalıkları büyük oluyor. Bu çalışmalar süreklilik arz ettiğinde çevre ve toplumla ilgili olanları daha fazla fark etmeye başlıyorlar.
Bu noktada aileleri de sürece dahil etmek büyük önem taşımakta. Okul ortamında yapılanlar çocukların eğitiminde başrolü oynasa da ailelerin davranışları ve model olmaları bu davranış ve alışkanlıkların kazanılmasında ve kalıcı hale gelmesinde büyük önem taşımaktadır. Okul öncesi dönemde yapılan bu projeler ile çocuklar sosyal sorumluluk bilincini erken yaşta geliştirerek, ilerleyen yıllarda daha etkili olabilecekleri bu tür projelerde yer alma istediğine sahip olacaklar ya da kendi projelerini yaratabileceklerdir.
Yalnız değilim ve çevreme karşı sorumluluklarım var
Çocuklar 4 yaşından itibaren artık evrende yalnız olmadıklarını, yaşadıkları dünyayı kendileri ve ailelerinden başka insanlarla, bitkiler, hayvanlarla paylaştıklarını ve onlara karşı sorumlulukları olduğunu kavramaya başlarlar. İşte bu noktada onlara paylaşma ve yardımlaşmanın yakın çevremiz dışında, uzağımızdakiler, tanımadıklarımız ve hatta doğa içinde yapılmasının önemi anlatılmalıdır.
Çünkü çocuklar küçük yaşlarda kalplerinde büyük bir duyarlılık ve merhamet taşırlar. Çevrelerindeki ihtiyaç sahibi canlılar için nasıl yardımlarda bulunabilecekleri tartışılabilirler. Kullanmadıkları oyuncak, kitap ve giysilerini onlar için paylaşmaktan mutluluk duyarlar. Her canlının kendileri kadar şanslı olmadığını ve eşit imkanlara sahip olmadığını gördüklerinde, sahip oldukları onlar için daha kıymetli olur. Değer bilme farkındalıkları ve talepkar olma istekleri, paylaşma ile gelişir ve daha mutlu bireyler haline gelirler.

Bir sosyal sorumluluk projesi başlatıldığında;
* Projenin amacı çocuklara onların anlayabileceği somut görseller ile kısaca anlatılmalıdır.
* Bu ihtiyaç sahibinin ihtiyacını karşılamak için neler yapılabilir hep birlikte tartışılmalıdır.
* Proje boyunca yapılacak çalışmalar belirlenip çocuklar arasında görev dağılımı yapılmalıdır.
* Proje için gerekli duyuru, afiş, resim çalışmaları ve bunların asılması, duyurulması çocuklar tarafından yapılmalıdır.
* Proje sonlandığında ihtiyaç sahibinin duygu düşünceleri çocuklarla görsel ve somut olarak paylaşılmalı ve onlarında bu konudaki yorumları alınmalıdır.
* Projeye aileler de dahil edilmeli ve ebeveynler davranış ve düşünceleri ile çocuklarına model olmalıdır.
Bu süreç içinde çocukların birçok sosyal becerileri ve algıları doğal olarak gelişirken, akademik, dil, bilişsel, motor becerileri de gelişmektedir. Ayrıca bu çalışmalar sırasında sosyal çevresinde ilişki kurduğu kişilerden aldıkları olumlu geri bildirim ve takdir sayesinde özgüvenleri gelişmektedir.
Bu durum onları, çocukluk döneminde daha mutlu paylaşımcı, uyumlu, girişken yaparken, yetişkin olduklarında da, başarının sadece akademik ya da kariyere bağlı olmadığının farkında, yaşamsal becerileri üst düzeyde gelişmiş, çevre ile ilişkileri kuvvetli sevilen, aranan, sözü dinlenen bir birey yapacaktır. Her ebeveynin çocuğu içinde isteği bu değil midir?
Bizlerde Özel Kaplumbağa Anaokulu olarak, ilk günden bugüne, çevre ve eğitim başta olmak üzere pek çok farklı alanda sosyal sorumluluğu okul kültürümüzün bir parçası olarak kabul edip, bu sorumluluğunu sevgi, paylaşma, işbirliği değerlerini ön planda tutarak yerine getiriyoruz.
Okulumuzda gerçekleştirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerimizden birisi de Yerli malları haftasında düzenlenen “Yerli Malları Umut Pazarı” projemizdir.
Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında düzenlemiş olduğumuz geleneksel yerli malları haftası “Umut Pazarı”mız bu yılda öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin ve değerli velilerimizin katkıları ile gerçekleşti. 6. sını gerçekleştirdiğimiz “Yerli Malı Umut Pazarı”mızda bu yıl da çocuklarımıza; alışveriş bilincini, para ve sayısal ilişkileri, sağlıklı beslenme ve paylaşma gibi kavramları, kazanımları ve değerleri aşılamak adına pazarımızı kurduk. Projemiz sonlandığında, üç gün boyunca açık olan pazarımızdan elde edilen geliri otizm spektrum bozukluğu ve yaygın diğer gelişim bozukluğu’ olan çocukların erken tanısının konulması, özel eğitimi ile topluma kazandırılmasına öncülük eden Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı’na bağışlamanın mutluluğunu hep birlikte yaşadık.

> Erken çocukluk döneminde sosyal sorumluluk

Mehtap Kasapbaşoğlu / Kaplumbağa Anaokulu Kurucusu

mehtap_kasapbasogluEğitim, birçok becerimizi geliştirmemizi, kendi işlerimizi yapmamızı, yaşamımızı sürdürebilmemizi sağlayabilir https://pharmaciepourhomme.fr/. Ancak insan sosyal bir varlıktır. Sosyal gelişimi için diğer insanlarla iletişimini düzgün sürdürebilecek sosyal becerilere ihtiyaç duyar.
Sosyal beceriler denilince, ilişkilerimizi yönetirken gösterdiğimiz becerilerden söz ederiz. Sosyalleşme ve paylaşma insani becerilerin belki de en zorlayıcı olanlarından biridir. Bu becerileri en kolay şekilde geliştirmenin yolu deneyimlemek ve yaşamaktan geçer. İşte bu yüzden, paylaşımın yaşam şekli olduğu küçük yerleşim alanlarında ya da kırsal kesimlerde bu beceriler kendiliğinden gelişebilmektedir.
Özellikle yoğun ve hızlı bir hayatın yaşandığı yüksek katlı apartmanlarda birbirinden habersiz yaşayan, komşuluk ilişkilerinin asansör kabinleri ile sınırlı kaldığı şehir yaşamlarında ise insanlar ve tabi ki de çocuklar giderek bireyselleşmeye ve teknolojik oyuncaklar ile vakit geçirerek yalnızlaşmaya başladılar. Kalabalık ve yoğun şehir yaşamında sosyal becerileri yüksek yetişkinler sosyalleşme ihtiyaçları için fırsat yaratabilirken özellikle kardeşsiz büyüyen çocuklar bu anlamda dezavantajlı durumda kalmaktadırlar. Ebeveynleri yoğun çalıştığından günlerinin büyük bir kısmını evlerinde bir bakıcı eşliğinde geçirmekte ve arkadaş olarak çoğunlukla teknolojik oyuncaklar olan TV izlemekte ve I-pad’leri ile oynamaktadırlar.
“Hadi misafirlerimize hoş geldin desene”
Sosyal becerileri geliştirmek amacı ile yetişkinlerin çocuklarına, “hadi hoş geldin desene misafirlere, öğrendiğin şiirini okusana, okulda yaptıklarını göstersene” diye sürüp giden zorlamaları ise sosyal becerilerin gelişimini desteklemediği gibi baltalayıcı bile olabiliyor. Yine sosyalleşmeleri adına AVM’lerdeki aktivite ve oyun salonlarında geçirdikleri kontrolsüz ve denetimsiz zamanlarında sosyalleşmeye olumsuz etkileri olabiliyor. Zaman zaman çocuklar çevrelerindeki kendilerinden yaşça büyük ya da küçük çocuklarla zaman geçirtilerek daha sosyal olması desteklenmek isteniyor. Ancak sürekli olarak çocuklar kendilerinden daha büyüklerle ilişki kurduğunda, ihtiyaçlarının anlaşılmasını ve ilişki kurmanın kolaylaşmasını sağlıyor. Kendisinden küçük çocuklarla ilişki kurma eğiliminde olan çocuklar ise olayları ve oyunları kontrol etme eğiliminde olabiliyorlar.
Bu durumda akranları ile birebir zaman geçirerek paylaşma, sıra bekleme, dinleme, kendini ifade etme, rekabet, problem çözme, kaygı durumları ile baş edebilme gibi becerilerini geliştiremiyorlar.

Aksine;
*çevrelerinde ki her şeyin onlara ait olduğunu düşünüyorlar,
*aşırı talepkar oluyor ve istek ve ihtiyaçlarını erteleyemiyor ve bekleyemiyorlar,
*ihtiyaçlarının başkaları tarafından yapılmasını bekliyorlar,
*problemlerini çözemiyor, kaygı durumları ile baş edemiyorlar.

Bu beceriler erken çocukluk döneminde deneyimlenmediğinde, çocuklar ilkokul yaşlarında da arkadaşlık ilişkileri kurmakta zorlanmaya devam ediyorlar.

*Paylaşmak, sıra beklemek, yardım istemek, soru sormak, cevap vermek onlara zor ve gereksiz geliyor.
*Atölye ve kulüplere, grup oyunlarına, gösterilere katılmıyor proje ve sorumluluk almak istemiyorlar.
*Takdir etmiyor ve eleştirilmekten hoşlanmıyorlar.
Bu durum onları daha fazla isteksiz ve mutsuzlaştırıyor, okula gitmek istemiyorlar ve sonuç olarak ve buda akademik becerilerine olumsuz olarak yansıyor.

Oysa bu beceriler sosyal bir grubun, bir takımın parçası olabilmek için olmazsa olmaz beceriler. Ve bunlar doğuştan gelen yetenekler değil, aslında yaşanılarak kazanılan becerilerdir. Yani çevremizde gördüğümüz sosyal anlamda yetenekli olduğunu düşündüğümüz kişiler aslında doğuştan yetenekli falan değillerdir. Onlar çok küçük yaştan itibaren akranları ile birlikte sosyal ortamlarda büyümüş ve bu becerilerini geliştirme fırsatı bulmuş kişilerdir.

Peki o zaman ne yapmalıyız?
Öncelikle çocuklarımız 2-2,5 yaşından itibaren bütün bu sosyal becerileri deneyimleyebileceği, akademik kaygılardan uzak, çocuğun özellikle kendi yaş grubundan oluşan oyun gruplarında, haftada en az 2-3 gün, günde 2-3 saatlik zamanlarını geçirmeye başlamalılar.
Çocuklar bu yaşlarda paralel oyun dönemlerinde olduklarından öncelikle birlikte oyunlar oynamayı tercih etmeyeceklerdir. Onların oyunları aynı ortamda yan yana gelerek benzer oyunları ve davranışları taklit etmek olacaktır. Birbirlerinin oyuncaklarını ilk başlarda elinden almaya çalışırken doğru yönlendirmeler ile istemeyi, sırasını beklemeyi, rekabet etmeyi, kaygı yaratan durumlarla baş etmeyi öğrenecektir. Başka bir arkadaşının yaptığı doğru veya yanlış davranışları izleyecek ve öğretmenin verdiği geri bildirim ile ne yapması ya da yapmaması gerektiğini modelleyecektir. Yaptığı davranış engelliğinde bunun sadece kendisi için olmadığını sosyal bir kural olduğunu algılamaya başlayacaktır. Bu şekilde akranları ile etkileşimde olarak paylaşmayı ve sosyalleşmeyi öğrenmeye başlayacaktır.

Sosyal sorumluluk projelerinin somut sonuçları paylaşılmalı
Erken çocukluk döneminde, sosyal sorumluluk çalışmaları aslında soyut gibi görünmektedir. Bu yaşta çocukların bu çalışmaların önemini ve yaptıkları çabaların nereye gittiğini anlayamayacakları düşünülebilir. Oysa çalışmalar çocukların yaş grupları düşünülerek yapıldığında, somutlaştırıldığında ve özellikle çocuklar sürecin içine dahil edildiğinde ve somut sonuçları paylaşıldığında kazanımları farkındalıkları büyük oluyor. Bu çalışmalar süreklilik arz ettiğinde çevre ve toplumla ilgili olanları daha fazla fark etmeye başlıyorlar.
Bu noktada aileleri de sürece dahil etmek büyük önem taşımakta. Okul ortamında yapılanlar çocukların eğitiminde başrolü oynasa da ailelerin davranışları ve model olmaları bu davranış ve alışkanlıkların kazanılmasında ve kalıcı hale gelmesinde büyük önem taşımaktadır. Okul öncesi dönemde yapılan bu projeler ile çocuklar sosyal sorumluluk bilincini erken yaşta geliştirerek, ilerleyen yıllarda daha etkili olabilecekleri bu tür projelerde yer alma istediğine sahip olacaklar ya da kendi projelerini yaratabileceklerdir.
Yalnız değilim ve çevreme karşı sorumluluklarım var
Çocuklar 4 yaşından itibaren artık evrende yalnız olmadıklarını, yaşadıkları dünyayı kendileri ve ailelerinden başka insanlarla, bitkiler, hayvanlarla paylaştıklarını ve onlara karşı sorumlulukları olduğunu kavramaya başlarlar. İşte bu noktada onlara paylaşma ve yardımlaşmanın yakın çevremiz dışında, uzağımızdakiler, tanımadıklarımız ve hatta doğa içinde yapılmasının önemi anlatılmalıdır.
Çünkü çocuklar küçük yaşlarda kalplerinde büyük bir duyarlılık ve merhamet taşırlar. Çevrelerindeki ihtiyaç sahibi canlılar için nasıl yardımlarda bulunabilecekleri tartışılabilirler. Kullanmadıkları oyuncak, kitap ve giysilerini onlar için paylaşmaktan mutluluk duyarlar. Her canlının kendileri kadar şanslı olmadığını ve eşit imkanlara sahip olmadığını gördüklerinde, sahip oldukları onlar için daha kıymetli olur. Değer bilme farkındalıkları ve talepkar olma istekleri, paylaşma ile gelişir ve daha mutlu bireyler haline gelirler.

Bir sosyal sorumluluk projesi başlatıldığında;
* Projenin amacı çocuklara onların anlayabileceği somut görseller ile kısaca anlatılmalıdır.
* Bu ihtiyaç sahibinin ihtiyacını karşılamak için neler yapılabilir hep birlikte tartışılmalıdır.
* Proje boyunca yapılacak çalışmalar belirlenip çocuklar arasında görev dağılımı yapılmalıdır.
* Proje için gerekli duyuru, afiş, resim çalışmaları ve bunların asılması, duyurulması çocuklar tarafından yapılmalıdır.
* Proje sonlandığında ihtiyaç sahibinin duygu düşünceleri çocuklarla görsel ve somut olarak paylaşılmalı ve onlarında bu konudaki yorumları alınmalıdır.
* Projeye aileler de dahil edilmeli ve ebeveynler davranış ve düşünceleri ile çocuklarına model olmalıdır.
Bu süreç içinde çocukların birçok sosyal becerileri ve algıları doğal olarak gelişirken, akademik, dil, bilişsel, motor becerileri de gelişmektedir. Ayrıca bu çalışmalar sırasında sosyal çevresinde ilişki kurduğu kişilerden aldıkları olumlu geri bildirim ve takdir sayesinde özgüvenleri gelişmektedir.
Bu durum onları, çocukluk döneminde daha mutlu paylaşımcı, uyumlu, girişken yaparken, yetişkin olduklarında da, başarının sadece akademik ya da kariyere bağlı olmadığının farkında, yaşamsal becerileri üst düzeyde gelişmiş, çevre ile ilişkileri kuvvetli sevilen, aranan, sözü dinlenen bir birey yapacaktır. Her ebeveynin çocuğu içinde isteği bu değil midir?
Bizlerde Özel Kaplumbağa Anaokulu olarak, ilk günden bugüne, çevre ve eğitim başta olmak üzere pek çok farklı alanda sosyal sorumluluğu okul kültürümüzün bir parçası olarak kabul edip, bu sorumluluğunu sevgi, paylaşma, işbirliği değerlerini ön planda tutarak yerine getiriyoruz.
Okulumuzda gerçekleştirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerimizden birisi de Yerli malları haftasında düzenlenen “Yerli Malları Umut Pazarı” projemizdir.
Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında düzenlemiş olduğumuz geleneksel yerli malları haftası “Umut Pazarı”mız bu yılda öğrencilerimizin, öğretmenlerimizin ve değerli velilerimizin katkıları ile gerçekleşti. 6. sını gerçekleştirdiğimiz “Yerli Malı Umut Pazarı”mızda bu yıl da çocuklarımıza; alışveriş bilincini, para ve sayısal ilişkileri, sağlıklı beslenme ve paylaşma gibi kavramları, kazanımları ve değerleri aşılamak adına pazarımızı kurduk. Projemiz sonlandığında, üç gün boyunca açık olan pazarımızdan elde edilen geliri otizm spektrum bozukluğu ve yaygın diğer gelişim bozukluğu’ olan çocukların erken tanısının konulması, özel eğitimi ile topluma kazandırılmasına öncülük eden Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı’na bağışlamanın mutluluğunu hep birlikte yaşadık.

Son Güncelleme: Salı, 02 Şubat 2016 12:13

Gösterim: 28125

Özlem Tokman

aileHepimiz biliyoruz ki disiplin zor zanaat. Hem anne-babalar hem de eğitimciler farklı yaş gruplarından çocukları terbiye ederken güçlükler yaşıyor. Disiplin metotları, yaş gruplarına, çocukların zihinsel ve duygusal gelişimi ile kişilik yapılarına göre büyük farklılıklar gösterse de her birimizin çocuklarımızı terbiye ederken özenle kaçınması gereken davranış kalıpları var. Bu davranış kalıplarının bir kısmını kendi anne ve babalarımızdan, öğretmenlerimizden görerek öğreniyoruz ama çoğunlukla kolaya kaçarak doğal bir içgüdüyle bu yöntemlere başvuruyoruz. Çünkü çocuklarla uğraşırken kendimizi kapana kısılmış, bir kutunun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyoruz. Çoğu durumda tatlı dilin işe yaramadığını görüp daha sert tedbirlere başvurmaktan başka çare bulamıyoruz. Fakat kutunun dışına çıkmak her konuda olduğu gibi disiplinde de alternatif bir bakış açısı sunabilir.

Bu konuyu araştırmak için kolları sıvadığım sırada okuduğum makalelerde, anne-babaların ve eğitimcilerin uyguladığı yanlış yöntemleri, bir anne olarak ben de zaman zaman kullandığımı fark ettim. Yani hepimiz hata yapıyoruz. Ama hatalarımızdan ders çıkarıp, yeni bir bakış açısı arayışına girmek çok önemli. İşte bu yüzden disiplin konusunu yabana atmamak, babadan kalma yöntemlerle vakit kaybetmek yerine araştırmacıların ve eğitim uzmanlarının tavsiyelerine kulak vermek lazım.

Bana kalırsa bu yoldaki ilk adım çocuğumuzla ilişkimizi zedeleyen davranış kalıplarından kurtulmak olmalı. Çünkü gerekli özeni göstermediğimizde çocuklarımızla sağlıksız bir ilişki sarmalına girmek çok kolay. İletişim kanallarını kapatıp, karşılıklı saygıyı yitirdiğimiz an geriye dönüşü imkânsız bir yola girebiliriz. İşte çocuğunuzla ya da öğrencilerinizle olan ilişkinizi berbat etmenin beş kolay yolu;

1.ÇOCUĞUNUZA SÜREKLİ OLARAK POTANSİYELİNİ DOĞRU ŞEKİLDE KULLANMADIĞINI VE SİZİ HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTIĞINI SÖYLEMEK

Bu cümle ilkokul, ortaokul ve lise çağında çocukların bulunduğu tüm evlerde ve tabii ki okullarda yasaklanmalı. Bu cümle kadar ebeveyn ve çocuk arasındaki duygusal ilişkiyi temellerinden sarsan ikinci bir cümle düşünmekte zorlanıyorum

Bu cümlenin açıkça verdiği mesaj şudur: Benim için önemli olan okulda ve hayatta gösterdiğin performanstır. Performansını senin mutluluğunun ve refahının üzerinde tutuyorum.

Ebeveynler bu cümleleri sarf ederken arkasındaki gizli anlamı genelde düşünmezler. İstemeden, fark etmeden aynı cümleleri tekrarlayıp dururlar. Bu tür cümleleri sürekli duyan çocuklar içerlemeye, kendilerini yargılayıp sorgulamaya başlarlar. Bir süre sonra ailesinin onun hakkındaki gerçek düşüncesinin bu olduğuna da ikna olurlar. Onları hayal kırıklığına uğratıyorsam, arzuladıkları kadar yüksek performans gösteremiyorsam daha fazla çabalamama ne gerek var, diye düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar.

Çünkü potansiyelin var ama kullanmıyorsun demek, çocuğun kafasında muğlak bir yargı yaratır ve zihninde rahatlıkla şu tür bir iç diyaloğa girebilir: Potansiyelim var ama hangi konuda? Akademik başarı elde etmeme yetecek kadar zeki olduğumu mu söylemek istiyor? Ama benim yegâne özelliğim derslerimde başarı gösterecek kadar zeki olmam değil ki? Ben çok yönlü bir insanım ve farklı alanlarda yeteneklerim var. Kimse bunun farkında değil.

Çocuğunuza hangi konuda potansiyeli olduğunu açıklayın. Muğlak ifadelerden kaçının. Onu yetenekli bulduğunuz alanları vurgulayın.

2.ÇOCUĞUNUZA SEVGİNİZİN KOŞULLU OLDUĞUNU HİSSETTİRMEK

Anne ve babaların sık düştüğü hatalardan biri de sevgiyi koşullu ve değişken bir durummuş gibi sunmak. Çocuklarımızı bu dünyaya sevmek, koruyup kollamak için getiriyoruz. Koşulsuz sevgi her çocuğun ihtiyaç duyduğu temel güvencelerden biridir. Eğer onların duygusal olarak sağlıklı, kendine güvenen, hayatı korkmadan yaşayabilen bireyler olarak yetişmelerini istiyorsak, davranışları her ne olursa olsun onları koruyup kollayacağımızın ve sevmeye devam edeceğimizin güvencesini verebilmeliyiz. Çocuklarımız sevilmek ve kabul görmek isterler. Ancak koşullardan bağımsız olarak sevilip kabul gördüklerinde hayatın zorluklarına göğüs gerip başarı gösterebilirler.

Benim için bu konudaki tek kriter, çocuğumla aramda ne geçiyor olursa olsun, gece yatağına uzandığında yanına gidip iyi geceler dilemek ve her şeye rağmen onu sevdiğimi hatırlatmaktır. Çünkü her çocuk uykuya dalmadan önce güvende olduğunu ve sevildiğini hissetmek ister. Çözmemiz gereken sorunlar kesinlikle sabahı bekleyebilir. Çocuğunuza iyi geceler dilemeden onu karanlık odasında uykuya göndermek belki de yapabileceğiniz en büyük hatalardan biridir.

3.ÇOCUĞUNUZU SÜREKLİ ELEŞTİRMEK VE SÖYLENMEK

Anne-babalar çocuklarının küçük yaşlardan itibaren doğru davranış biçimlerini öğrenmelerini, kendilerine, topluma ve insanlığa faydalı bireyler olmalarını isterler. Bu istek her ne kadar doğal ve anlaşılır olsa da, olumlu davranışları pekiştirmek için sürekli eleştirmek ve söylenmek ilişkiyi çıkmaza sokabilir.

Sofra kuralları, yeme alışkanlığı, kişisel hijyen, düzenlilik, çalışkanlık, kibarlık, hobi seçimi, arkadaş seçimi gibi konularda eleştiri ve söylenme, hemen her zaman olumsuz sonuç verir.

Yeni olumlu alışkanlıklar kazandırmak için öncelikle çocuğun hâlihazırda sahip olduğu iyi özelliklere odaklanmak gerekli. Başarılı olduğu alanları ve becerilerini hatırlatırken, abartısız birkaç övgü sözcüğü söylemek en doğru başlangıçtır. Çocuk, olumsuz davranışlarının yanında olumlularına da sahip olduğunun ailesi tarafından bilindiğini fark ettiğinde, olumsuz davranışlarına ilişkin eleştirilere daha sakin ve tarafsız biçimde yaklaşabilir.

Sadece olumsuz davranışları hatırlatmak, çocuğun içindeki değişme isteğini köreltir. Sürekli eleştirilen ve kötü yönleri öne çıkarılan bir çocuk değişim için gerekli olan olumlu enerjiyi kaybeder. Zaten herkes onun ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduğunu bilirken, bu durumu değiştirmek için çaba göstermenin boşa kürek çekmek olduğuna inanabilir.

4.ÇOCUĞUNUZU KÜÇÜMSEYEREK KONUŞMAK

Anne-baba olarak çocuğun hayatının belli bir döneminde her şeyi bilen, yapan, onun hayatta kalmasını sağlayan kişi tabii ki sizdiniz. Onu doyurdunuz, temizlediniz, tehlikelerden korudunuz. İlk adımını atarken elinden tuttunuz, ilk sözcüklerini gözyaşları içinde dinlediniz. Bu dönem çocuğun size bağımlı olarak yaşadığı bebeklik ve erken çocukluk dönemiydi.

Fakat çocuklarımız okula başlayıp, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle sosyalleşme dönemine girdiklerinde çok daha bağımsız, başına buyruk bireyler haline gelirler. Öğretmenlerinden ve arkadaşlarından, sizin bilmediğiniz yeni şeyler öğrenirler. Bu nedenledir ki pek çok çocuk, okulda bugün neler yaptın sorusunu cevapsız bırakır. Çünkü bu soruyu bir sorgulama olarak görür. Okul hayatı artık ona ait özel bir alandır. Orada yaşadıklarını sizinle paylaşmak istediğinde paylaşacak ya da sohbet arasında size bu yaşantısının ipuçlarını verecektir. Tıpkı sizin, bugün iş yerinde neler yaptın, sorusuna karşı duyacağınız tepki gibi onlar da özel hayatlarının sorgulanmasına tepki duyarlar.

Bu nedenle okul çağındaki çocuklarla konuşurken cümlelerimizi çok daha dikkatle seçmeliyiz.

Hepsi senin iyiliğin için…

Anne-baba olduğunda beni anlarsın…

Sen daha çocuksun…

Hayatla ilgili ne biliyorsun ki…

Ben ne dersem o olacak…

Bunlar gibi çocuğun varlığını, kişiliğini hiçe sayan cümleler yavaş yavaş onu sizden uzaklaştıracaktır. Çocuklara üstünlüğümüzü kabul ettirmeye çalışmak yerine, onları yönlendirmek, zor durumlarda onlara kılavuzluk etmek çok daha doğru bir yetiştirme tarzı olacaktır.

Her konuda çocuğun fikrini de sormak, ona değer verdiğinizin en açık göstergesidir. Bu mesajı alan çocuk, hem kendine hem de size saygı duymayı öğrenir. İnsanoğlu düşüncelerine değer verilmediğini gördüğünde ya kendine olan güvenini ya da karşısındakine duyduğu saygıyı yitirir. Unutmayın ki, karşılıklı saygının mevcut olduğu bir ilişkide çocuğunuz sizin tavsiyelerinize kulak vermeye daha meyilli olacaktır.

5.SORUP DİNLEMEDEN YARGIDA BULUNMAK VE KENDİNCE SONUÇLAR ÇIKARMAK

İlişkilere en çok zarar veren davranış biçimlerinden biri de karşımızdakini dinlemeden bir yargıya varmaktır. Çünkü yargısız infaz onur kırıcı bir durumdur. Karşınızdakinin size güvenmediğini, ne derseniz deyin hakkınızdaki fikrinin değişmeyeceğini gösterir. Çocuğumuz ödevini zamanında bitiremediyse, sınavdan düşük not aldıysa, eve söz verdiği saatte dönmediyse, önce oturup onunla konuşun. Bir yargıya varmadan önce onu birkaç dakikalığına da olsa dinleyin. Bu çocuğunuzla aranızdaki iletişim kanallarının kapanmasını engelleyecektir. Üst üste yaptığınız bir iki yargısız infaz çocuğun size olan güvenini sarsar ve ilişkide sesini duyuramadığı hissine yol açar. Çocuklar bu gibi durumlarda gayet içgüdüsel ve tepkisel önlemler alırlar. Sesim duyulmuyorsa konuşmuyorum gibi. Ne olursa olsun çocuğunuzu dinlemekten vazgeçmeyin. Hiçbir konuyu kestirip atmayın. İletişim kanallarını açık tutmayı becerdiğiniz sürece sağlıklı bir ilişkiniz olacaktır.

Ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde hem anne-babalara hem de çocuklara görev düşüyor. Bu ilişkiyi yürütmek tabii ki karşılıklı bir çaba gerektiriyor. Ancak yetişkinler olarak bize düşen sorumluluk çok daha büyük. Onları yetiştirirken yargılayıp sorgulamak yerine yol gösterici olmak, alçak gönüllü ve anlayışlı davranmak, bıkmadan usanmadan onlarla konuşmak ve yolumuza çıkan engeller karşısında her daim cesur olmak birincil görevimizi olmalı.

> Çocuğunuzla ilişkinizi zedelemenin beş kolay yolu

Özlem Tokman

aileHepimiz biliyoruz ki disiplin zor zanaat. Hem anne-babalar hem de eğitimciler farklı yaş gruplarından çocukları terbiye ederken güçlükler yaşıyor. Disiplin metotları, yaş gruplarına, çocukların zihinsel ve duygusal gelişimi ile kişilik yapılarına göre büyük farklılıklar gösterse de her birimizin çocuklarımızı terbiye ederken özenle kaçınması gereken davranış kalıpları var. Bu davranış kalıplarının bir kısmını kendi anne ve babalarımızdan, öğretmenlerimizden görerek öğreniyoruz ama çoğunlukla kolaya kaçarak doğal bir içgüdüyle bu yöntemlere başvuruyoruz. Çünkü çocuklarla uğraşırken kendimizi kapana kısılmış, bir kutunun içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyoruz. Çoğu durumda tatlı dilin işe yaramadığını görüp daha sert tedbirlere başvurmaktan başka çare bulamıyoruz. Fakat kutunun dışına çıkmak her konuda olduğu gibi disiplinde de alternatif bir bakış açısı sunabilir.

Bu konuyu araştırmak için kolları sıvadığım sırada okuduğum makalelerde, anne-babaların ve eğitimcilerin uyguladığı yanlış yöntemleri, bir anne olarak ben de zaman zaman kullandığımı fark ettim. Yani hepimiz hata yapıyoruz. Ama hatalarımızdan ders çıkarıp, yeni bir bakış açısı arayışına girmek çok önemli. İşte bu yüzden disiplin konusunu yabana atmamak, babadan kalma yöntemlerle vakit kaybetmek yerine araştırmacıların ve eğitim uzmanlarının tavsiyelerine kulak vermek lazım.

Bana kalırsa bu yoldaki ilk adım çocuğumuzla ilişkimizi zedeleyen davranış kalıplarından kurtulmak olmalı. Çünkü gerekli özeni göstermediğimizde çocuklarımızla sağlıksız bir ilişki sarmalına girmek çok kolay. İletişim kanallarını kapatıp, karşılıklı saygıyı yitirdiğimiz an geriye dönüşü imkânsız bir yola girebiliriz. İşte çocuğunuzla ya da öğrencilerinizle olan ilişkinizi berbat etmenin beş kolay yolu;

1.ÇOCUĞUNUZA SÜREKLİ OLARAK POTANSİYELİNİ DOĞRU ŞEKİLDE KULLANMADIĞINI VE SİZİ HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATTIĞINI SÖYLEMEK

Bu cümle ilkokul, ortaokul ve lise çağında çocukların bulunduğu tüm evlerde ve tabii ki okullarda yasaklanmalı. Bu cümle kadar ebeveyn ve çocuk arasındaki duygusal ilişkiyi temellerinden sarsan ikinci bir cümle düşünmekte zorlanıyorum

Bu cümlenin açıkça verdiği mesaj şudur: Benim için önemli olan okulda ve hayatta gösterdiğin performanstır. Performansını senin mutluluğunun ve refahının üzerinde tutuyorum.

Ebeveynler bu cümleleri sarf ederken arkasındaki gizli anlamı genelde düşünmezler. İstemeden, fark etmeden aynı cümleleri tekrarlayıp dururlar. Bu tür cümleleri sürekli duyan çocuklar içerlemeye, kendilerini yargılayıp sorgulamaya başlarlar. Bir süre sonra ailesinin onun hakkındaki gerçek düşüncesinin bu olduğuna da ikna olurlar. Onları hayal kırıklığına uğratıyorsam, arzuladıkları kadar yüksek performans gösteremiyorsam daha fazla çabalamama ne gerek var, diye düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar.

Çünkü potansiyelin var ama kullanmıyorsun demek, çocuğun kafasında muğlak bir yargı yaratır ve zihninde rahatlıkla şu tür bir iç diyaloğa girebilir: Potansiyelim var ama hangi konuda? Akademik başarı elde etmeme yetecek kadar zeki olduğumu mu söylemek istiyor? Ama benim yegâne özelliğim derslerimde başarı gösterecek kadar zeki olmam değil ki? Ben çok yönlü bir insanım ve farklı alanlarda yeteneklerim var. Kimse bunun farkında değil.

Çocuğunuza hangi konuda potansiyeli olduğunu açıklayın. Muğlak ifadelerden kaçının. Onu yetenekli bulduğunuz alanları vurgulayın.

2.ÇOCUĞUNUZA SEVGİNİZİN KOŞULLU OLDUĞUNU HİSSETTİRMEK

Anne ve babaların sık düştüğü hatalardan biri de sevgiyi koşullu ve değişken bir durummuş gibi sunmak. Çocuklarımızı bu dünyaya sevmek, koruyup kollamak için getiriyoruz. Koşulsuz sevgi her çocuğun ihtiyaç duyduğu temel güvencelerden biridir. Eğer onların duygusal olarak sağlıklı, kendine güvenen, hayatı korkmadan yaşayabilen bireyler olarak yetişmelerini istiyorsak, davranışları her ne olursa olsun onları koruyup kollayacağımızın ve sevmeye devam edeceğimizin güvencesini verebilmeliyiz. Çocuklarımız sevilmek ve kabul görmek isterler. Ancak koşullardan bağımsız olarak sevilip kabul gördüklerinde hayatın zorluklarına göğüs gerip başarı gösterebilirler.

Benim için bu konudaki tek kriter, çocuğumla aramda ne geçiyor olursa olsun, gece yatağına uzandığında yanına gidip iyi geceler dilemek ve her şeye rağmen onu sevdiğimi hatırlatmaktır. Çünkü her çocuk uykuya dalmadan önce güvende olduğunu ve sevildiğini hissetmek ister. Çözmemiz gereken sorunlar kesinlikle sabahı bekleyebilir. Çocuğunuza iyi geceler dilemeden onu karanlık odasında uykuya göndermek belki de yapabileceğiniz en büyük hatalardan biridir.

3.ÇOCUĞUNUZU SÜREKLİ ELEŞTİRMEK VE SÖYLENMEK

Anne-babalar çocuklarının küçük yaşlardan itibaren doğru davranış biçimlerini öğrenmelerini, kendilerine, topluma ve insanlığa faydalı bireyler olmalarını isterler. Bu istek her ne kadar doğal ve anlaşılır olsa da, olumlu davranışları pekiştirmek için sürekli eleştirmek ve söylenmek ilişkiyi çıkmaza sokabilir.

Sofra kuralları, yeme alışkanlığı, kişisel hijyen, düzenlilik, çalışkanlık, kibarlık, hobi seçimi, arkadaş seçimi gibi konularda eleştiri ve söylenme, hemen her zaman olumsuz sonuç verir.

Yeni olumlu alışkanlıklar kazandırmak için öncelikle çocuğun hâlihazırda sahip olduğu iyi özelliklere odaklanmak gerekli. Başarılı olduğu alanları ve becerilerini hatırlatırken, abartısız birkaç övgü sözcüğü söylemek en doğru başlangıçtır. Çocuk, olumsuz davranışlarının yanında olumlularına da sahip olduğunun ailesi tarafından bilindiğini fark ettiğinde, olumsuz davranışlarına ilişkin eleştirilere daha sakin ve tarafsız biçimde yaklaşabilir.

Sadece olumsuz davranışları hatırlatmak, çocuğun içindeki değişme isteğini köreltir. Sürekli eleştirilen ve kötü yönleri öne çıkarılan bir çocuk değişim için gerekli olan olumlu enerjiyi kaybeder. Zaten herkes onun ne kadar beceriksiz ve sorumsuz olduğunu bilirken, bu durumu değiştirmek için çaba göstermenin boşa kürek çekmek olduğuna inanabilir.

4.ÇOCUĞUNUZU KÜÇÜMSEYEREK KONUŞMAK

Anne-baba olarak çocuğun hayatının belli bir döneminde her şeyi bilen, yapan, onun hayatta kalmasını sağlayan kişi tabii ki sizdiniz. Onu doyurdunuz, temizlediniz, tehlikelerden korudunuz. İlk adımını atarken elinden tuttunuz, ilk sözcüklerini gözyaşları içinde dinlediniz. Bu dönem çocuğun size bağımlı olarak yaşadığı bebeklik ve erken çocukluk dönemiydi.

Fakat çocuklarımız okula başlayıp, arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle sosyalleşme dönemine girdiklerinde çok daha bağımsız, başına buyruk bireyler haline gelirler. Öğretmenlerinden ve arkadaşlarından, sizin bilmediğiniz yeni şeyler öğrenirler. Bu nedenledir ki pek çok çocuk, okulda bugün neler yaptın sorusunu cevapsız bırakır. Çünkü bu soruyu bir sorgulama olarak görür. Okul hayatı artık ona ait özel bir alandır. Orada yaşadıklarını sizinle paylaşmak istediğinde paylaşacak ya da sohbet arasında size bu yaşantısının ipuçlarını verecektir. Tıpkı sizin, bugün iş yerinde neler yaptın, sorusuna karşı duyacağınız tepki gibi onlar da özel hayatlarının sorgulanmasına tepki duyarlar.

Bu nedenle okul çağındaki çocuklarla konuşurken cümlelerimizi çok daha dikkatle seçmeliyiz.

Hepsi senin iyiliğin için…

Anne-baba olduğunda beni anlarsın…

Sen daha çocuksun…

Hayatla ilgili ne biliyorsun ki…

Ben ne dersem o olacak…

Bunlar gibi çocuğun varlığını, kişiliğini hiçe sayan cümleler yavaş yavaş onu sizden uzaklaştıracaktır. Çocuklara üstünlüğümüzü kabul ettirmeye çalışmak yerine, onları yönlendirmek, zor durumlarda onlara kılavuzluk etmek çok daha doğru bir yetiştirme tarzı olacaktır.

Her konuda çocuğun fikrini de sormak, ona değer verdiğinizin en açık göstergesidir. Bu mesajı alan çocuk, hem kendine hem de size saygı duymayı öğrenir. İnsanoğlu düşüncelerine değer verilmediğini gördüğünde ya kendine olan güvenini ya da karşısındakine duyduğu saygıyı yitirir. Unutmayın ki, karşılıklı saygının mevcut olduğu bir ilişkide çocuğunuz sizin tavsiyelerinize kulak vermeye daha meyilli olacaktır.

5.SORUP DİNLEMEDEN YARGIDA BULUNMAK VE KENDİNCE SONUÇLAR ÇIKARMAK

İlişkilere en çok zarar veren davranış biçimlerinden biri de karşımızdakini dinlemeden bir yargıya varmaktır. Çünkü yargısız infaz onur kırıcı bir durumdur. Karşınızdakinin size güvenmediğini, ne derseniz deyin hakkınızdaki fikrinin değişmeyeceğini gösterir. Çocuğumuz ödevini zamanında bitiremediyse, sınavdan düşük not aldıysa, eve söz verdiği saatte dönmediyse, önce oturup onunla konuşun. Bir yargıya varmadan önce onu birkaç dakikalığına da olsa dinleyin. Bu çocuğunuzla aranızdaki iletişim kanallarının kapanmasını engelleyecektir. Üst üste yaptığınız bir iki yargısız infaz çocuğun size olan güvenini sarsar ve ilişkide sesini duyuramadığı hissine yol açar. Çocuklar bu gibi durumlarda gayet içgüdüsel ve tepkisel önlemler alırlar. Sesim duyulmuyorsa konuşmuyorum gibi. Ne olursa olsun çocuğunuzu dinlemekten vazgeçmeyin. Hiçbir konuyu kestirip atmayın. İletişim kanallarını açık tutmayı becerdiğiniz sürece sağlıklı bir ilişkiniz olacaktır.

Ebeveyn ve çocuk ilişkilerinde hem anne-babalara hem de çocuklara görev düşüyor. Bu ilişkiyi yürütmek tabii ki karşılıklı bir çaba gerektiriyor. Ancak yetişkinler olarak bize düşen sorumluluk çok daha büyük. Onları yetiştirirken yargılayıp sorgulamak yerine yol gösterici olmak, alçak gönüllü ve anlayışlı davranmak, bıkmadan usanmadan onlarla konuşmak ve yolumuza çıkan engeller karşısında her daim cesur olmak birincil görevimizi olmalı.

Son Güncelleme: Çarşamba, 20 Ocak 2016 12:39

Gösterim: 4934

Faruk Köprülü / ÖZDEBİR Başkanı

faruk_koprulu_ozdebirHatırlanacağı gibi “Dershanelerin Sistem Dışına Çıkarılması” tartışmaları; 2012, 25 Mart’ında Dönemin Sayın Başbakanının "Üniversite giriş sınavlarını da, üniversite hazırlık kurslarını da ortadan kaldırıyoruz." açıklamasıyla başlamış, ÖZDEBİR olarak bizim ve bütün sektörün karşı çıkışlarımıza, çabalarımıza rağmen 6528 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 14 Mart 2014 tarih ve 28941 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmişti…
Bu Yasa’yla Özel Dershane Tanımı 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası’ndan çıkarılmış, Özel Dershanelerin 31 Ağustos 2015’e kadar Temel Liselere ve diğer Özel Öğretim Kurumlarına dönüşmeleri, Etüt Eğitim Merkezlerinin 12 yaş sınırlamasıyla uyumlu hale getirilmeleri, bu koşullara uygun dönüşümü sağlanamayan bu kurumların 1 Eylül 2015’te kapatılmaları hükme bağlanmıştı.
Yasa’nın bu hükümlerini de içeren bazı maddeleri, yürürlüğünün durdurulması ve iptali istemiyle Ana Muhalefet Partisi tarafından 18 Nisan 2014’te Anayasa Mahkemesine taşınmıştı. Mahkemenin 14 Mayıs 2014'teki toplantısında esastan görüşülmesine karar verilen bu Yasa’nın itiraza konu maddeleri 14 ay sonra Anayasa Mahkemesi’nin 13 Temmuz 2015 tarihli toplantısında görüşülmüş ve Özel Öğretim Kurumları Kanununda yer alan, dershanelerin özel öğretim kurumları kapsamından çıkarılması, Etüt Eğitim Merkezlerine 12 yaş sınırlamasının getirilmesi ve bu kurumların faaliyetlerinin 1 Eylül 2015 tarihine kadar devam edeceğine ilişkin düzenlemeler iptal edilmişti.
Mahkeme, Anayasanın; "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" ile ilgili 13. maddesi, “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” ile ilgili 42. Maddesi, “Çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni düzenleyen 48. maddesine aykırı bularak bu hükümlerin iptallerine karar vermişti.
Yüksek Mahkemenin konu hakkındaki gerekçeli kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra MEB tarafından gerekli düzenlemelerin yapılacağı bildirilmiş, 8 Ağustos 2015 tarih ve 9439 sayılı Resmi Gazete’de Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliğinde değişiklik yapan Yönetmelik 18 Ağustos 2015’te de MEB Özel Öğretim Kurumları Standartlar Yönergesi’nde yapılan değişikliği yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu değişiklikle; Etüt Eğitim Merkezleri için 12 yaş sınırı kaldırılmış, 3 dersle sınırlı “Özel Öğretim Kursları”nın açılması, Temel Liselere de mezun öğrenciler için kurs verme imkânı sağlanmıştır.

DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE GELİNEN DURUM
Bir yanda dönüşüm sürecine dahil olan kurumlar, diğer yanda dönüşüme şu ya da bu nedenle dahil olamayan/olmayan kurumlarla birlikte gecikmiş adaletin sonuçlarını görerek bugünlere geldik.
MEB yetkililerinin açıklamalarına göre (1 Eylül 2015);
 Kanun’un yayımlandığı 14 Mart 2014 tarihinde faal olan 3530 dershaneden özel öğretim kurslarıyla beraber 2 bin 536’sının dönüşüm programına başvurduğu,
 Dönüşüm sürecinden ayrılmalarla 2 bin 191 dershanenin programda kaldığı,
 Başvuru yapan bu kurumlardan bir kısmının dönüşüm kabulüne ilişkin onay süreci ve güncelleme işlemlerinin devam ettiği,
 Programa girerek, temel lise ve diğer dönüşüm okullarına dönüşen ve kapanma taahhüdünde bulunan dershanelerin 1 Eylül 2015 itibarıyla kapanma işlemlerine başlandığı belirtilmiştir.
 Son açıklamalara göre de Dönüşüm Okulu olarak açılan 1466 kurumdan; 1222'sinin temel lise, 12'sinin okul öncesi kurum, 16'sının ilkokul, 211'inin ortaokul, 5'inin Anadolu lisesi 1’inin Etüt Eğitim Merkezi olduğu, 371 kurumun da özel öğretim kursuna dönüşümüne ilişkin iş ve işlemlerinin devam ettiği anlaşılmaktadır.

Böylece 1838 kurumun dönüştüğü/dönüşüm işlemlerinin devam ettiği -işlemleri devam edenlerden kaçının sürece dahil edileceği belli olmamakla birlikte- şu ya da bu nedenle 1700’e yakın dershanenin de sistem dışı kaldığı veya kapandığı görülmektedir.
Sürecin üzerinde durulması gereken pek çok sorunu vardır:
 Temel Liselerin 2019’dan sonraki durumlarının ne olacağı,
 Temel Liselerde mezun öğrencilere açılacak kursların sadece hafta sonuyla sınırlanması,
 Özel öğretim kurslarının üç dersle sınırlanması,
 Mevzuat düzenleme ve uygulamalardan kaynaklı sorunlar,
 Dönüşemeyen kurumların hukuki durumları,
 Etüt eğitim merkezlerinin veya Özel Öğretim Kurslarının ilköğretim öğrencilerinin ihtiyaçlarına cevap verebilir duruma getirilmeleri,
 Sınavlara hazırlık için okullarda öğrencilerden ücret alınarak kurslar açılması,
 Kayıt dışı kurumlarla mücadelede yetersizlik… gibi sorunlar çözüm beklemektedir.
SONUÇ
Özel dershanelerin niçin ihtiyaç olduğunu geçmişte çok özlü bir biçimde “daha iyi bir yaşam talebi için…” diyerek ifade etmiştik. Sorun daha genel bir perspektifle bakıldığında istihdam sorunuyla da doğrudan ilişkilidir ve her vatandaş “daha iyi bir yaşam için daha iyi bir eğitim” arayışını sürdürecektir.
İstihdam olanaklarının yetersizliği bir yana mevcut koşullarda istihdam için de eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve kaliteli eğitimden yararlanmada fırsat eşitliğinin sağlanası büyük öneme sahiptir.

> Faruk Köprülü: 2015’ten 2016’ya Dönüşüm Süreci

Faruk Köprülü / ÖZDEBİR Başkanı

faruk_koprulu_ozdebirHatırlanacağı gibi “Dershanelerin Sistem Dışına Çıkarılması” tartışmaları; 2012, 25 Mart’ında Dönemin Sayın Başbakanının "Üniversite giriş sınavlarını da, üniversite hazırlık kurslarını da ortadan kaldırıyoruz." açıklamasıyla başlamış, ÖZDEBİR olarak bizim ve bütün sektörün karşı çıkışlarımıza, çabalarımıza rağmen 6528 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 14 Mart 2014 tarih ve 28941 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmişti…
Bu Yasa’yla Özel Dershane Tanımı 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası’ndan çıkarılmış, Özel Dershanelerin 31 Ağustos 2015’e kadar Temel Liselere ve diğer Özel Öğretim Kurumlarına dönüşmeleri, Etüt Eğitim Merkezlerinin 12 yaş sınırlamasıyla uyumlu hale getirilmeleri, bu koşullara uygun dönüşümü sağlanamayan bu kurumların 1 Eylül 2015’te kapatılmaları hükme bağlanmıştı.
Yasa’nın bu hükümlerini de içeren bazı maddeleri, yürürlüğünün durdurulması ve iptali istemiyle Ana Muhalefet Partisi tarafından 18 Nisan 2014’te Anayasa Mahkemesine taşınmıştı. Mahkemenin 14 Mayıs 2014'teki toplantısında esastan görüşülmesine karar verilen bu Yasa’nın itiraza konu maddeleri 14 ay sonra Anayasa Mahkemesi’nin 13 Temmuz 2015 tarihli toplantısında görüşülmüş ve Özel Öğretim Kurumları Kanununda yer alan, dershanelerin özel öğretim kurumları kapsamından çıkarılması, Etüt Eğitim Merkezlerine 12 yaş sınırlamasının getirilmesi ve bu kurumların faaliyetlerinin 1 Eylül 2015 tarihine kadar devam edeceğine ilişkin düzenlemeler iptal edilmişti.
Mahkeme, Anayasanın; "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" ile ilgili 13. maddesi, “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” ile ilgili 42. Maddesi, “Çalışma ve sözleşme hürriyeti”ni düzenleyen 48. maddesine aykırı bularak bu hükümlerin iptallerine karar vermişti.
Yüksek Mahkemenin konu hakkındaki gerekçeli kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra MEB tarafından gerekli düzenlemelerin yapılacağı bildirilmiş, 8 Ağustos 2015 tarih ve 9439 sayılı Resmi Gazete’de Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliğinde değişiklik yapan Yönetmelik 18 Ağustos 2015’te de MEB Özel Öğretim Kurumları Standartlar Yönergesi’nde yapılan değişikliği yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu değişiklikle; Etüt Eğitim Merkezleri için 12 yaş sınırı kaldırılmış, 3 dersle sınırlı “Özel Öğretim Kursları”nın açılması, Temel Liselere de mezun öğrenciler için kurs verme imkânı sağlanmıştır.

DÖNÜŞÜM SÜRECİNDE GELİNEN DURUM
Bir yanda dönüşüm sürecine dahil olan kurumlar, diğer yanda dönüşüme şu ya da bu nedenle dahil olamayan/olmayan kurumlarla birlikte gecikmiş adaletin sonuçlarını görerek bugünlere geldik.
MEB yetkililerinin açıklamalarına göre (1 Eylül 2015);
 Kanun’un yayımlandığı 14 Mart 2014 tarihinde faal olan 3530 dershaneden özel öğretim kurslarıyla beraber 2 bin 536’sının dönüşüm programına başvurduğu,
 Dönüşüm sürecinden ayrılmalarla 2 bin 191 dershanenin programda kaldığı,
 Başvuru yapan bu kurumlardan bir kısmının dönüşüm kabulüne ilişkin onay süreci ve güncelleme işlemlerinin devam ettiği,
 Programa girerek, temel lise ve diğer dönüşüm okullarına dönüşen ve kapanma taahhüdünde bulunan dershanelerin 1 Eylül 2015 itibarıyla kapanma işlemlerine başlandığı belirtilmiştir.
 Son açıklamalara göre de Dönüşüm Okulu olarak açılan 1466 kurumdan; 1222'sinin temel lise, 12'sinin okul öncesi kurum, 16'sının ilkokul, 211'inin ortaokul, 5'inin Anadolu lisesi 1’inin Etüt Eğitim Merkezi olduğu, 371 kurumun da özel öğretim kursuna dönüşümüne ilişkin iş ve işlemlerinin devam ettiği anlaşılmaktadır.

Böylece 1838 kurumun dönüştüğü/dönüşüm işlemlerinin devam ettiği -işlemleri devam edenlerden kaçının sürece dahil edileceği belli olmamakla birlikte- şu ya da bu nedenle 1700’e yakın dershanenin de sistem dışı kaldığı veya kapandığı görülmektedir.
Sürecin üzerinde durulması gereken pek çok sorunu vardır:
 Temel Liselerin 2019’dan sonraki durumlarının ne olacağı,
 Temel Liselerde mezun öğrencilere açılacak kursların sadece hafta sonuyla sınırlanması,
 Özel öğretim kurslarının üç dersle sınırlanması,
 Mevzuat düzenleme ve uygulamalardan kaynaklı sorunlar,
 Dönüşemeyen kurumların hukuki durumları,
 Etüt eğitim merkezlerinin veya Özel Öğretim Kurslarının ilköğretim öğrencilerinin ihtiyaçlarına cevap verebilir duruma getirilmeleri,
 Sınavlara hazırlık için okullarda öğrencilerden ücret alınarak kurslar açılması,
 Kayıt dışı kurumlarla mücadelede yetersizlik… gibi sorunlar çözüm beklemektedir.
SONUÇ
Özel dershanelerin niçin ihtiyaç olduğunu geçmişte çok özlü bir biçimde “daha iyi bir yaşam talebi için…” diyerek ifade etmiştik. Sorun daha genel bir perspektifle bakıldığında istihdam sorunuyla da doğrudan ilişkilidir ve her vatandaş “daha iyi bir yaşam için daha iyi bir eğitim” arayışını sürdürecektir.
İstihdam olanaklarının yetersizliği bir yana mevcut koşullarda istihdam için de eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve kaliteli eğitimden yararlanmada fırsat eşitliğinin sağlanası büyük öneme sahiptir.

Son Güncelleme: Cuma, 15 Ocak 2016 14:29

Gösterim: 5853

Yusuf Tavukçuoğlu / Türkiye Özel Okullar Derneği Eş Başkanı
yusuf_tavukcuoglu_egitimSevgili Dostlarım,
Üzüntülerle mutluluklarla dolu bir yılı daha geride bırakıp yeni bir yıla mutlu, huzurlu, başarı dolu umutlarla girdik. Toplumların içinde bulundukları çağa ayak uydurabilmelerinde, eğitim sistemlerinin niteliğinin yüksek olması gerektiğini hepimiz biliyoruz; çünkü eğitimde kalitenin yakalanması, toplumun ilerlemesini ve mutluluğunu sağlayacak nitelikli bireyler yetiştirmek demektir. “Eğitim sistemi” diyoruz. Öncelikle “sistem” sözcüğünün anlamına bir bakalım dilerseniz. “Sistem” birbirini düzenli bir biçimde etkileyen ve birbirine dayanan ögelerden oluşan bir bütündür. Bu nedenledir ki bu ögelerin düzenli bir uyum içinde planlanmaları kaçınılmaz bir zorunluluk. Bütün bu ögeler çok iyi bütünleştirilmeli ki sistemden istediğimiz sonuçları elde edebilelim.
Eğitim-öğretim sürecinde ülkemizin geleceği gençlerini yetiştirirken onlar için atacağımız her adımı çok iyi düşünerek atmamız gerekir. Her zaman söylediğimiz gibi eğitim alanındaki değişiklikler uygulamaya konmadan önce, bu alanda hizmet veren yani eğitim sisteminin bir parçası olan unsurlarla fikir alışverişinde bulunulmalıdır ki süreç aksamadan işleyebilsin. Hazırlık süreci uzun olmayan değişimlerin maalesef ki ömürleri de sağlıklı ve uzun olmuyor.
Türkiye Özel Okullar Derneği olarak 2015 yılında da bizler, gençlerimize mutlu olmalarını sağlayacak becerileri kazandırma çabası içindeydik. Bu nedenle, özel okulların uluslararası platformlarda tanıtılması ve ilişkilerinin güçlendirilmesi amacıyla dış ülkelerde düzenlenen organizasyonlara katıldık; işbirliği, araştırma, incelemelerde bulunduk ve AB’ye katılım sürecinde eğitim ve öğretim alanındaki mevzuat ve uygulamalarla ilgili uyum çalışmalarını araştırdık. Bu kazanımlarımızı okullarımızla paylaştık.
Eğitim kalitesinin ve standartlarının yükseltilmesi amacıyla toplantı, seminer, kongre ve konferanslar düzenleyip özel okullar arasında her bir okulun sahip olduğu özgünlüğün bozulmaması kaydıyla standardizasyonu sağlayacak akreditasyon çalışmalarına başladık. Ülkemizin gençlerini geleceğe taşıyacak olan öğretmenlerin kişisel gelişimlerine destek verip, öğretmeni bilgi aktaran kişi konumundan çıkararak onların iletişim becerilerinde ustalaşmış, vizyonları geniş birer lider olmalarına yardımcı olmaya çalıştık.
Türkiye Özel Okullar Deneği olarak 1951 yılından beri olduğu gibi önümüzdeki yıl ve yıllarda da eğitim-öğretim alanındaki öncü ve başarılı çalışmalarımıza devam edip “Okulumdaki eğitim kalitesini daha nasıl yükseltebilirim?” kaygısıyla hareket edeceğiz.
Değerli Arkadaşlarım, eğitim-öğretim dinamik bir kavram olup ileride sorun yaşamamak için öğretmen eğitimlerinin yenilenmesi, ölçme-değerlendirmeye önem verilmesi, teknolojinin doğru bir şekilde programlarımıza dahil edilmesi gerekiyor. Sorunları doğru tespit edip doğru adımlarla hareket etmek, eğitime sürdürülebilir bir katkı sağlamak bizlerin en büyük isteğidir. Değerli Arkadaşlarım, eğitim-öğretimde yaptığımız bu çalışmaların sonuçları, yıllar sonra diğer bütün sektörlerden ya kalite kaybı olarak geri dönecek ya da ülkemizin kar hanesine yazılacak. Bu nedenle doğru düşünüp iyi kararlar vermek zorundayız.
Sevgili Dostlarım; hepimize sağlık, mutluluk, huzur dolu ve verimli bir yıl diliyorum.

> 2015’in ülkemize ve gençlerimize Katkısı

Yusuf Tavukçuoğlu / Türkiye Özel Okullar Derneği Eş Başkanı
yusuf_tavukcuoglu_egitimSevgili Dostlarım,
Üzüntülerle mutluluklarla dolu bir yılı daha geride bırakıp yeni bir yıla mutlu, huzurlu, başarı dolu umutlarla girdik. Toplumların içinde bulundukları çağa ayak uydurabilmelerinde, eğitim sistemlerinin niteliğinin yüksek olması gerektiğini hepimiz biliyoruz; çünkü eğitimde kalitenin yakalanması, toplumun ilerlemesini ve mutluluğunu sağlayacak nitelikli bireyler yetiştirmek demektir. “Eğitim sistemi” diyoruz. Öncelikle “sistem” sözcüğünün anlamına bir bakalım dilerseniz. “Sistem” birbirini düzenli bir biçimde etkileyen ve birbirine dayanan ögelerden oluşan bir bütündür. Bu nedenledir ki bu ögelerin düzenli bir uyum içinde planlanmaları kaçınılmaz bir zorunluluk. Bütün bu ögeler çok iyi bütünleştirilmeli ki sistemden istediğimiz sonuçları elde edebilelim.
Eğitim-öğretim sürecinde ülkemizin geleceği gençlerini yetiştirirken onlar için atacağımız her adımı çok iyi düşünerek atmamız gerekir. Her zaman söylediğimiz gibi eğitim alanındaki değişiklikler uygulamaya konmadan önce, bu alanda hizmet veren yani eğitim sisteminin bir parçası olan unsurlarla fikir alışverişinde bulunulmalıdır ki süreç aksamadan işleyebilsin. Hazırlık süreci uzun olmayan değişimlerin maalesef ki ömürleri de sağlıklı ve uzun olmuyor.
Türkiye Özel Okullar Derneği olarak 2015 yılında da bizler, gençlerimize mutlu olmalarını sağlayacak becerileri kazandırma çabası içindeydik. Bu nedenle, özel okulların uluslararası platformlarda tanıtılması ve ilişkilerinin güçlendirilmesi amacıyla dış ülkelerde düzenlenen organizasyonlara katıldık; işbirliği, araştırma, incelemelerde bulunduk ve AB’ye katılım sürecinde eğitim ve öğretim alanındaki mevzuat ve uygulamalarla ilgili uyum çalışmalarını araştırdık. Bu kazanımlarımızı okullarımızla paylaştık.
Eğitim kalitesinin ve standartlarının yükseltilmesi amacıyla toplantı, seminer, kongre ve konferanslar düzenleyip özel okullar arasında her bir okulun sahip olduğu özgünlüğün bozulmaması kaydıyla standardizasyonu sağlayacak akreditasyon çalışmalarına başladık. Ülkemizin gençlerini geleceğe taşıyacak olan öğretmenlerin kişisel gelişimlerine destek verip, öğretmeni bilgi aktaran kişi konumundan çıkararak onların iletişim becerilerinde ustalaşmış, vizyonları geniş birer lider olmalarına yardımcı olmaya çalıştık.
Türkiye Özel Okullar Deneği olarak 1951 yılından beri olduğu gibi önümüzdeki yıl ve yıllarda da eğitim-öğretim alanındaki öncü ve başarılı çalışmalarımıza devam edip “Okulumdaki eğitim kalitesini daha nasıl yükseltebilirim?” kaygısıyla hareket edeceğiz.
Değerli Arkadaşlarım, eğitim-öğretim dinamik bir kavram olup ileride sorun yaşamamak için öğretmen eğitimlerinin yenilenmesi, ölçme-değerlendirmeye önem verilmesi, teknolojinin doğru bir şekilde programlarımıza dahil edilmesi gerekiyor. Sorunları doğru tespit edip doğru adımlarla hareket etmek, eğitime sürdürülebilir bir katkı sağlamak bizlerin en büyük isteğidir. Değerli Arkadaşlarım, eğitim-öğretimde yaptığımız bu çalışmaların sonuçları, yıllar sonra diğer bütün sektörlerden ya kalite kaybı olarak geri dönecek ya da ülkemizin kar hanesine yazılacak. Bu nedenle doğru düşünüp iyi kararlar vermek zorundayız.
Sevgili Dostlarım; hepimize sağlık, mutluluk, huzur dolu ve verimli bir yıl diliyorum.

Son Güncelleme: Cuma, 15 Ocak 2016 17:20

Gösterim: 4906

Rifat Sarıcaoğlu / Vakıf Üniversiteleri Birliği Başkanı

rifat_saricaoglu_bilgiGeride bıraktığımız 2015 yılı sadece yükseköğretim değil hemen her alanda sanırım Türkiye için çok sıkıntılı bir dönem olarak hatırlanacak. Üst üste yaşanan seçim süreçleri, hem ülkemizde hem de küresel olarak artan çatışma ortamı, ekonomik daralma... Bunlar şüphesiz ki toplumun her alanını olduğu gibi üniversiteleri de etkiledi. Ancak, YÖK ve Vakıf Üniversiteleri herhalukarda bu süreyi olabildiğince rahat atlattı. Olumsuzlukların azaldığı, daha umut vaat eden bir yıla girmeyi arzu ediyoruz.

Vakıf üniversiteleri olarak 2016 yılında ülkemizde daha fazla gencimize yüksek öğretim imkanı sağlamayı hedefliyoruz. Bunun için de altyapımızı ve kontenjanlarımızı daha da geliştirmek için çalışmalar yapıyoruz. Tabi daha fazla öğrenciye bu kurumların çatısı altında okuma imkanı sağlamak tek başarı kriterimiz değil. Aynı zamanda onları daha kaliteli bir yükseköğretim ortamı ile buluşturmak da hedeflerimizin başında geliyor. Bunun için de içinde bulunduğumuz dönemde yükseköğretimde kalite ve akreditasyon en baş gündem maddelerimiz arasında...

Vakıf üniversitelerinin 2016 için bir başka hedefi de daha fazla sayıda yabancı öğrencinin Türkiye’de eğitim görmesi için kurumlarımızın global ölçekte çekim gücü olan kurumlar arasına girmesini sağlamak. Her yıl ülkemizi yükseköğretim için tercih eden yabancı öğrencilerin sayısının 200 binler seviyesine ulaşması ve geçmesi hedeflerimiz ve beklentilerimiz arasındadır.

2016 yılının tüm eğitim ve yükseköğretim camiası için daha olumlu bir manzara getirmesini diliyorum.

> 2016 yılında yükseköğretim ve vakıf üniversiteleri

Rifat Sarıcaoğlu / Vakıf Üniversiteleri Birliği Başkanı

rifat_saricaoglu_bilgiGeride bıraktığımız 2015 yılı sadece yükseköğretim değil hemen her alanda sanırım Türkiye için çok sıkıntılı bir dönem olarak hatırlanacak. Üst üste yaşanan seçim süreçleri, hem ülkemizde hem de küresel olarak artan çatışma ortamı, ekonomik daralma... Bunlar şüphesiz ki toplumun her alanını olduğu gibi üniversiteleri de etkiledi. Ancak, YÖK ve Vakıf Üniversiteleri herhalukarda bu süreyi olabildiğince rahat atlattı. Olumsuzlukların azaldığı, daha umut vaat eden bir yıla girmeyi arzu ediyoruz.

Vakıf üniversiteleri olarak 2016 yılında ülkemizde daha fazla gencimize yüksek öğretim imkanı sağlamayı hedefliyoruz. Bunun için de altyapımızı ve kontenjanlarımızı daha da geliştirmek için çalışmalar yapıyoruz. Tabi daha fazla öğrenciye bu kurumların çatısı altında okuma imkanı sağlamak tek başarı kriterimiz değil. Aynı zamanda onları daha kaliteli bir yükseköğretim ortamı ile buluşturmak da hedeflerimizin başında geliyor. Bunun için de içinde bulunduğumuz dönemde yükseköğretimde kalite ve akreditasyon en baş gündem maddelerimiz arasında...

Vakıf üniversitelerinin 2016 için bir başka hedefi de daha fazla sayıda yabancı öğrencinin Türkiye’de eğitim görmesi için kurumlarımızın global ölçekte çekim gücü olan kurumlar arasına girmesini sağlamak. Her yıl ülkemizi yükseköğretim için tercih eden yabancı öğrencilerin sayısının 200 binler seviyesine ulaşması ve geçmesi hedeflerimiz ve beklentilerimiz arasındadır.

2016 yılının tüm eğitim ve yükseköğretim camiası için daha olumlu bir manzara getirmesini diliyorum.

Son Güncelleme: Cuma, 15 Ocak 2016 10:52

Gösterim: 4751


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.