Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Bu ay artı eğitim’de Üstün Zekalı ve Üstün Yetenekli Çocukların Eğitimi dosyası hazırladık.

Dosyayı hazırlarken Türkiye’de eğitimi yöneten MEB’in zekası var mı diye düşündüm.

Zekanın çok farklı tanımları var.

Üzerinde en çok anlaşma sağlanan tanımında zeka, “zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneği” olarak tanımlanıyor.

Bu tanıma göre, zeki insan öğrendiğini değerlendiren, yeni durumlara yeni çözümler getirebilen kişi.

Buradan yola çıkarak bazı sorular düşündüm…

Eğitimi yöneten MEB’in zekasından bahsedebilir miyiz?

Yani MEB öğrendiğini değerlendirebiliyor mu?

Yeni durumlara nasıl uyum sağlıyor?

Yeni çözüm yolları bulabiliyor mu?

Bulduğu bu çözüm yolları sorunları çözüyor mu yoksa yeni sorunlar mı üretiyor?

Bu sorulara olumlu yanıtlar vermek gerçekten zor.

Birbiri ardına değişen sistemler eğitimin öğrendiğini pek değerlendiremediğini gösteriyor.

Yeni durumlara hızlı çözümler üretilemiyor.

Üretilen çözümler sorunları ortadan kaldırmadığı gibi yeni sorunların doğmasına yol açıyor.

Gardner’ın geliştirdiği çoklu zeka kuramına göre 7 zeka türü var. Bunlar;

* Sözel / Dilsel Zekâ

* Mantıksal / Matematiksel Zekâ

* Görsel / Mekânsal(Uzamsal) Zekâ

* Bedensel / Devinduyusal Zekâ

* Müziksel / Ritmik Zekâ

* Kişilerarası (İletişimsel) Zekâ

* İçsel Zekâ

Gardner’dan yola çıkarak MEB hangi zeka türüne daha çok yakın diye bir soru da üretebiliriz.

MEB daha çok politikacıların kullandığı sözel/dilsel zekaya sahip gibi görünüyor.

Diğer zeka türlerine ise olabildiğince uzak duruyor.

MEB’den beklentimiz eğitimin sorunlarına çözümler üretmesi.

Eğitim dünyasındaki farklılıklara yanıtlar üretebilmek için tüm bu zeka türlerini barındıran ve harmanlayan bir zeka türüne sahip olmak gerekir.

Çünkü MEB’in zekası hepimizin zekasını etkiliyor.

Cem Kaçmaz

artı eğitim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni 

 

 

> MEB hangi zeka türüne daha çok yakın

Bu ay artı eğitim’de Üstün Zekalı ve Üstün Yetenekli Çocukların Eğitimi dosyası hazırladık.

Dosyayı hazırlarken Türkiye’de eğitimi yöneten MEB’in zekası var mı diye düşündüm.

Zekanın çok farklı tanımları var.

Üzerinde en çok anlaşma sağlanan tanımında zeka, “zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneği” olarak tanımlanıyor.

Bu tanıma göre, zeki insan öğrendiğini değerlendiren, yeni durumlara yeni çözümler getirebilen kişi.

Buradan yola çıkarak bazı sorular düşündüm…

Eğitimi yöneten MEB’in zekasından bahsedebilir miyiz?

Yani MEB öğrendiğini değerlendirebiliyor mu?

Yeni durumlara nasıl uyum sağlıyor?

Yeni çözüm yolları bulabiliyor mu?

Bulduğu bu çözüm yolları sorunları çözüyor mu yoksa yeni sorunlar mı üretiyor?

Bu sorulara olumlu yanıtlar vermek gerçekten zor.

Birbiri ardına değişen sistemler eğitimin öğrendiğini pek değerlendiremediğini gösteriyor.

Yeni durumlara hızlı çözümler üretilemiyor.

Üretilen çözümler sorunları ortadan kaldırmadığı gibi yeni sorunların doğmasına yol açıyor.

Gardner’ın geliştirdiği çoklu zeka kuramına göre 7 zeka türü var. Bunlar;

* Sözel / Dilsel Zekâ

* Mantıksal / Matematiksel Zekâ

* Görsel / Mekânsal(Uzamsal) Zekâ

* Bedensel / Devinduyusal Zekâ

* Müziksel / Ritmik Zekâ

* Kişilerarası (İletişimsel) Zekâ

* İçsel Zekâ

Gardner’dan yola çıkarak MEB hangi zeka türüne daha çok yakın diye bir soru da üretebiliriz.

MEB daha çok politikacıların kullandığı sözel/dilsel zekaya sahip gibi görünüyor.

Diğer zeka türlerine ise olabildiğince uzak duruyor.

MEB’den beklentimiz eğitimin sorunlarına çözümler üretmesi.

Eğitim dünyasındaki farklılıklara yanıtlar üretebilmek için tüm bu zeka türlerini barındıran ve harmanlayan bir zeka türüne sahip olmak gerekir.

Çünkü MEB’in zekası hepimizin zekasını etkiliyor.

Cem Kaçmaz

artı eğitim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni 

 

 

Son Güncelleme: Cuma, 19 Aralık 2014 12:14

Gösterim: 2946

Son yirmi yıldır yapılan çalışmalar zekâyı tek yönlü bir bakış açısı ile açıklamanın güçlüklerini daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Zeki davranışlara ilişkin özellikler en azından kültürel ve durumsal faktörler bağlamında düşünülmeli ve değerlendirilmelidir. Psikologlar 1990’larda bir dizi çağdaş zekâ kavramının ve zekâ ölçütlerinin varlığına dikkat çekmişlerdir. Bunlardan en eskisi ve en kabul göreni psikometrik yaklaşımdır. Bugün üstün zekâlı tanısını koyarken de bu psikometrik testler temel ölçü alınmaktadır. Bununla birlikte, Sternberg’in ve Gardner’ın kuramları gibi birçok çoklu zekâ formları, gelişimsel ilerleyiş kuramları ve biyolojik yaklaşımlar zekânın daha iyi anlaşılabilmesine birçok katkıda bulunmuştur. Bazı çağdaş psikologlar, gelecekteki zekâ anlayışımızın bugünkünden oldukça farklı olabileceği olasılığına açık olmamız gerektiğinin altını çizer. (Neisser, 1996, akt. Renzulli, 2005).

Bu nedenle, çocuk değerlendirmelerinde (hem klinik değerlendirmelerde hem de eğitim sürecindeki yönlendirmeleri planlama sürecinde), doğru ve gerekli olan yöntem psikometrik ölçümlerden yararlanmakla birlikte son dönemde ortaya konan kuramları dikkate alarak çok yönlü izleme ve değerlendirme yapılmasıdır.

Üstünlük daha fazla farkındalık, daha fazla duyarlılık; anlama ve algıları bilişsel ve duyuşsal deneyimlere aktarmakta daha büyük bir yetenek demektir. Bu nedenle üstün çocuk, normal zeki düzeyindeki çocuklardan farklı özellikler gösterir.

Üstün olarak tanılanan çocukların zekâ puanı skorları ile normal olarak tanımlanan çocukların zekâ puanı arasında bilimsel normlara göre belirlenmiş bir averaj farkı vardır. Üstünler parlak fikirlere sahiptir. Karmaşık bilişsel faaliyetlerde daha başarılıdır ve söyleneni çok çabuk kavrayabilirler.

Üstün zekâlı kişiler kendi aralarında klasik zekâ testleri baz alınarak karşılaştırıldığında, her birinin çok farklı zekâ puanları olduğu izlenir. Bu durumda birçok alanda yüksek performansa sahip aynı zamanda birbirinden farklı performans alanlarına ilgili çocuklarla karşılaşılır. Böyle bir durum üstünlerin kişilik yapılanmasını da etkilemesi olandır.

Her birey biricik, tek ve özeldir. Ama bireylerin zekâ puanları bazı durumlarda psikologlara, öğretmenler ve ailelere nasıl bir çocukla karşı karşıya oldukları hakkında öngörüde bulunma imkânı verir.

Bu bağlamda “normal” zekâ skorları içinde olan çocukların özellikleri birbirine daha yakın seyrettiği bilinir. Bu çocuklara eğitim programı hazırlamak, rehberlik yapmak daha kolay gözükmektedir. Çünkü öngörülebilir bir çerçeve vardır. Ama her çocuk yeniden keşfetmeyi gerektirir. Çocukla başarılı bir iletişime sahip olmak için bulunduğunuz rolü benimsemiş olmanız ve gerçekten çocuğa keyifle emek vermeniz gerekir. Üstelik rolünüz kimi zaman ebeveyn, kimi zaman öğretmen, kimi zaman gelişim psikoloğu, terapist olabilir. Ancak üstün bir çocukla birlikteyseniz bu keşif için çok daha fazla emek vermeniz gerekir.

Zekânın üstün yetenekli olmadaki rolüne ilişkin anlayışı iyi anlamak nasıl çocukla birlikte yol alacağımızı anlamak için yardımcı olabilir. Thurstone (1936, akt. Feldhusen, 2005) üstün zekâyı etkileyen faktörleri ve insanların, her biri genel zekânın gerçek bileşenlerinden biri olan sayısal, sözel, uzamsal ve akıcılık gibi eşsiz bilişsel beceriler konusunda üstün olmak olarak tanımlar. Thurstone, zekânın değişik ve çok sayıda beceriyi kapsadığını ileri sürer. Bu becerileri daha ayrıntılı olarak Weinten (1995) açıklar. Sözel kavrama (verbal comprehension), sözel akıcılık (verbal fluecy), sayı, hafıza, algı hızı, tümevarımsal muhakeme (inductive reasoning), uzamsal canlandırma olarak yedi zihinsel beceri şeklinde sınıflar. (akt. Özyaprak, 2006).

Zekânın bazı yönleri genetik olarak baskın genlerle önceden belirlenmiş (akıcı-fluid), bazıları ise öğrenme fırsatları aracılığıyla (kristalize olarak-crystallized) genetik faktörlerin etkileşimiyle sonradan kazanılmıştır. Buradan hareketle akıl yürütme, zekânın daha akıcı bir yönü olarak değerlendirilebilecekken matematiksel beceri kendilerini zeki davranışlarla belli edebilecek sonradan öğrenilmiş bir kapasite olarak görülebilir. Cattell’e göre akıcı zekâ problem çözmek için gerekliyken, kristalize zekâ bildirimsel bilginin kazanılmasında etkilidir (Klauer ve Willimes, 2002).

Bu durumda, ailenin zeki bir çocuğu varsa onu anlamak için gerekli genetik alt yapıya sahip ebeveynler olma ihtimali de çok yüksektir. Bundan sonra yapılması gereken uygun çevre koşullarını sağlayarak üstün çocuğun kendini gerçekleştirmesine ve çevreye uyum sağlamasına yardım etmektir.

Üstün zekâlı çocuğun karşılaştığı zorluklar

Kendi aralarında bu denli farklılık gösteren bir grubu anlamak kadar bu grubun özelliklerine uygun eğitim olanakları hazırlamak da başlı başına zor bir iştir.

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrenciler diğer öğrencilere göre karmaşık bilgileri daha hızlı ve kolay biçimde öğrenebilirler. Bu özellikleri ile derslerde akranlarına göre daha üst seviyede bilgiye sahip olmak isterler.

Bu çocuklar kendilerine uygun olmayan bir programla eğitim almadıklarında derslerde öğrenme motivasyonlarını kaybedebilmektedir. Sahip oldukları özelliklere göre oluşturulmayan bir program ile yaratıcılıklarını ortaya koyamamaktadırlar. Derslerde birçok yeteneklerini işe koşacak bir farklılaştırılmış eğitim programı ile yaratıcılıklarını geliştirmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Ancak bu konuda donanımlı eğitim kurumlarına, öğretmenlere, psikologlara ulaşmak her zaman mümkün olmamaktadır. Çünkü eğitsel ve duygusal rehberliğe ihtiyacı olan bu çocuklar ülkemizde yeterince devlet güvencesinde hizmet alamamaktadır. BİLSEM diye adlandırılan devlet tarafından açılmış merkezler bu çocuklara yönelik çalışmalar sunmaktadır. Ancak devlete ait anaokulu ve ilköğretimler de üstün çocuklara özel bir eğitim programı sunulmamaktadır.

Hal böyle olunca, aileler çocukları duygusal olarak yıpranmasın düşüncesiyle imkanlarını zorlayarak çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Üstün olmak özel eğitim, psikolojik destek, aile danışmanlığı ve farklı yapılandırılmış bir program gerektirebildiğinden aileler, bazen çocuklarına yardım etmekte maddi ve manevi olarak zorlanabilmektedir.

Ailelere öneriler

- Çocuğunuzu dinleyin. Tanıyıp anlamaya çalışın.

- Çocuğunuzun size uyum sağlamasını beklemek yerine siz onu anlamaya çalışın.

- Çocuğunuzu farklı konularda yetenekli olduğunu düşünüyorsanız yeteneklerini geliştirme konusunda çocuklarınızı destekleyin.

- Çocuğunuz üstün yetenekli bir çocuk olsa bile başarısız olabileceğini bilin. Çocuğunuza “başarı” kadar “başarısızlığında” hayatın normal bir parçası olduğunu öğretin.

- Çocuğunuzun tanısı “üstün” olsa bile ona bunu yüksek beklenti olarak yansıtmayın. Onun bir çocuk olduğunu unutmayın.

- Zorlandığınızda uzmana danışın. Sorun oluşmadan yardım alın.

burcindemirkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzman Psikolog Burçin Demirkan Baytar

Çocuk Aile Danışmanlığı Merkezi

> Çocuğunuzun üstün zekalı olduğunu nasıl anlarsınız?

Son yirmi yıldır yapılan çalışmalar zekâyı tek yönlü bir bakış açısı ile açıklamanın güçlüklerini daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Zeki davranışlara ilişkin özellikler en azından kültürel ve durumsal faktörler bağlamında düşünülmeli ve değerlendirilmelidir. Psikologlar 1990’larda bir dizi çağdaş zekâ kavramının ve zekâ ölçütlerinin varlığına dikkat çekmişlerdir. Bunlardan en eskisi ve en kabul göreni psikometrik yaklaşımdır. Bugün üstün zekâlı tanısını koyarken de bu psikometrik testler temel ölçü alınmaktadır. Bununla birlikte, Sternberg’in ve Gardner’ın kuramları gibi birçok çoklu zekâ formları, gelişimsel ilerleyiş kuramları ve biyolojik yaklaşımlar zekânın daha iyi anlaşılabilmesine birçok katkıda bulunmuştur. Bazı çağdaş psikologlar, gelecekteki zekâ anlayışımızın bugünkünden oldukça farklı olabileceği olasılığına açık olmamız gerektiğinin altını çizer. (Neisser, 1996, akt. Renzulli, 2005).

Bu nedenle, çocuk değerlendirmelerinde (hem klinik değerlendirmelerde hem de eğitim sürecindeki yönlendirmeleri planlama sürecinde), doğru ve gerekli olan yöntem psikometrik ölçümlerden yararlanmakla birlikte son dönemde ortaya konan kuramları dikkate alarak çok yönlü izleme ve değerlendirme yapılmasıdır.

Üstünlük daha fazla farkındalık, daha fazla duyarlılık; anlama ve algıları bilişsel ve duyuşsal deneyimlere aktarmakta daha büyük bir yetenek demektir. Bu nedenle üstün çocuk, normal zeki düzeyindeki çocuklardan farklı özellikler gösterir.

Üstün olarak tanılanan çocukların zekâ puanı skorları ile normal olarak tanımlanan çocukların zekâ puanı arasında bilimsel normlara göre belirlenmiş bir averaj farkı vardır. Üstünler parlak fikirlere sahiptir. Karmaşık bilişsel faaliyetlerde daha başarılıdır ve söyleneni çok çabuk kavrayabilirler.

Üstün zekâlı kişiler kendi aralarında klasik zekâ testleri baz alınarak karşılaştırıldığında, her birinin çok farklı zekâ puanları olduğu izlenir. Bu durumda birçok alanda yüksek performansa sahip aynı zamanda birbirinden farklı performans alanlarına ilgili çocuklarla karşılaşılır. Böyle bir durum üstünlerin kişilik yapılanmasını da etkilemesi olandır.

Her birey biricik, tek ve özeldir. Ama bireylerin zekâ puanları bazı durumlarda psikologlara, öğretmenler ve ailelere nasıl bir çocukla karşı karşıya oldukları hakkında öngörüde bulunma imkânı verir.

Bu bağlamda “normal” zekâ skorları içinde olan çocukların özellikleri birbirine daha yakın seyrettiği bilinir. Bu çocuklara eğitim programı hazırlamak, rehberlik yapmak daha kolay gözükmektedir. Çünkü öngörülebilir bir çerçeve vardır. Ama her çocuk yeniden keşfetmeyi gerektirir. Çocukla başarılı bir iletişime sahip olmak için bulunduğunuz rolü benimsemiş olmanız ve gerçekten çocuğa keyifle emek vermeniz gerekir. Üstelik rolünüz kimi zaman ebeveyn, kimi zaman öğretmen, kimi zaman gelişim psikoloğu, terapist olabilir. Ancak üstün bir çocukla birlikteyseniz bu keşif için çok daha fazla emek vermeniz gerekir.

Zekânın üstün yetenekli olmadaki rolüne ilişkin anlayışı iyi anlamak nasıl çocukla birlikte yol alacağımızı anlamak için yardımcı olabilir. Thurstone (1936, akt. Feldhusen, 2005) üstün zekâyı etkileyen faktörleri ve insanların, her biri genel zekânın gerçek bileşenlerinden biri olan sayısal, sözel, uzamsal ve akıcılık gibi eşsiz bilişsel beceriler konusunda üstün olmak olarak tanımlar. Thurstone, zekânın değişik ve çok sayıda beceriyi kapsadığını ileri sürer. Bu becerileri daha ayrıntılı olarak Weinten (1995) açıklar. Sözel kavrama (verbal comprehension), sözel akıcılık (verbal fluecy), sayı, hafıza, algı hızı, tümevarımsal muhakeme (inductive reasoning), uzamsal canlandırma olarak yedi zihinsel beceri şeklinde sınıflar. (akt. Özyaprak, 2006).

Zekânın bazı yönleri genetik olarak baskın genlerle önceden belirlenmiş (akıcı-fluid), bazıları ise öğrenme fırsatları aracılığıyla (kristalize olarak-crystallized) genetik faktörlerin etkileşimiyle sonradan kazanılmıştır. Buradan hareketle akıl yürütme, zekânın daha akıcı bir yönü olarak değerlendirilebilecekken matematiksel beceri kendilerini zeki davranışlarla belli edebilecek sonradan öğrenilmiş bir kapasite olarak görülebilir. Cattell’e göre akıcı zekâ problem çözmek için gerekliyken, kristalize zekâ bildirimsel bilginin kazanılmasında etkilidir (Klauer ve Willimes, 2002).

Bu durumda, ailenin zeki bir çocuğu varsa onu anlamak için gerekli genetik alt yapıya sahip ebeveynler olma ihtimali de çok yüksektir. Bundan sonra yapılması gereken uygun çevre koşullarını sağlayarak üstün çocuğun kendini gerçekleştirmesine ve çevreye uyum sağlamasına yardım etmektir.

Üstün zekâlı çocuğun karşılaştığı zorluklar

Kendi aralarında bu denli farklılık gösteren bir grubu anlamak kadar bu grubun özelliklerine uygun eğitim olanakları hazırlamak da başlı başına zor bir iştir.

Üstün zekâlı ve yetenekli öğrenciler diğer öğrencilere göre karmaşık bilgileri daha hızlı ve kolay biçimde öğrenebilirler. Bu özellikleri ile derslerde akranlarına göre daha üst seviyede bilgiye sahip olmak isterler.

Bu çocuklar kendilerine uygun olmayan bir programla eğitim almadıklarında derslerde öğrenme motivasyonlarını kaybedebilmektedir. Sahip oldukları özelliklere göre oluşturulmayan bir program ile yaratıcılıklarını ortaya koyamamaktadırlar. Derslerde birçok yeteneklerini işe koşacak bir farklılaştırılmış eğitim programı ile yaratıcılıklarını geliştirmeye ihtiyaç duymaktadırlar. Ancak bu konuda donanımlı eğitim kurumlarına, öğretmenlere, psikologlara ulaşmak her zaman mümkün olmamaktadır. Çünkü eğitsel ve duygusal rehberliğe ihtiyacı olan bu çocuklar ülkemizde yeterince devlet güvencesinde hizmet alamamaktadır. BİLSEM diye adlandırılan devlet tarafından açılmış merkezler bu çocuklara yönelik çalışmalar sunmaktadır. Ancak devlete ait anaokulu ve ilköğretimler de üstün çocuklara özel bir eğitim programı sunulmamaktadır.

Hal böyle olunca, aileler çocukları duygusal olarak yıpranmasın düşüncesiyle imkanlarını zorlayarak çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktadır. Üstün olmak özel eğitim, psikolojik destek, aile danışmanlığı ve farklı yapılandırılmış bir program gerektirebildiğinden aileler, bazen çocuklarına yardım etmekte maddi ve manevi olarak zorlanabilmektedir.

Ailelere öneriler

- Çocuğunuzu dinleyin. Tanıyıp anlamaya çalışın.

- Çocuğunuzun size uyum sağlamasını beklemek yerine siz onu anlamaya çalışın.

- Çocuğunuzu farklı konularda yetenekli olduğunu düşünüyorsanız yeteneklerini geliştirme konusunda çocuklarınızı destekleyin.

- Çocuğunuz üstün yetenekli bir çocuk olsa bile başarısız olabileceğini bilin. Çocuğunuza “başarı” kadar “başarısızlığında” hayatın normal bir parçası olduğunu öğretin.

- Çocuğunuzun tanısı “üstün” olsa bile ona bunu yüksek beklenti olarak yansıtmayın. Onun bir çocuk olduğunu unutmayın.

- Zorlandığınızda uzmana danışın. Sorun oluşmadan yardım alın.

burcindemirkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzman Psikolog Burçin Demirkan Baytar

Çocuk Aile Danışmanlığı Merkezi

Son Güncelleme: Salı, 16 Aralık 2014 09:31

Gösterim: 3610

Erken yaşta fark edilmeyen, edildiği halde tedavisi ihmal edilen konuşma bozuklukları, birçok yönüyle çocuğun yaşamını olumsuz etkiliyor.

En geç 3 yaşına kadar konuşma gelişimini tamamlaması gereken çocuklarda farklı gerekçelerle ortaya çıkan konuşma bozuklukları zamanla konuşma kaygısı, sosyal fobi ve okul fobisine dönüşebiliyor. Bu çocukların tedavisinin kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizen uzmanlar okulların açılmasına az bir süre kaldığını hatırlatarak ebeveynleri uyarıyor!

Konuşma bozukluklarını, konuşmanın gelişmesinde, akıcılığında, seslendirmede, gramer yapısında ve konuşma organlarının yapısından kaynaklanan konuşma kusurları olarak tanımlayan Üsküdar Üniversitesi Etiler Polikliniği Konuşma Terapisti Uzm. Psk. Leyla Arslan, konuşma bozukluklarının nörolojik işleyişinden olabildiği gibi fizyolojik bazı sorunlardan dolayı da ortaya çıkabileceğini söyledi.

İnsanın konuşmaya doğuştan programlandığını, içinde bulunduğu toplumun sembollerini kullanarak dil gelişimini tamamladığını ifade eden Arslan, gelişimin tam ve zamanında olabilmesi için çocuğun önce işitmesi, yeterince sözlü konuşma duyması ve söz üretebilmesi gerektiğini kaydetti. Kişinin söz üretebilmesi için de sesleri doğru algılaması ve konuşma organlarını düzgün kullanabilmesinin şart olduğunu belirten Arslan, konuşma bozukluklarının çeşitlilik gösterdiğini, sınıflandırmanın nörolojik ve fizyolojik açıdan da yapılabileceğini sözlerine ekledi. Arslan, konuşma bozukluklarının gecikmiş konuşma, artikülasyon bozukluğu, özgün konuşma ve kekemelik olduğunu ifade etti. Arslan şunları söyledi:

Gecikmiş konuşma

Kişin kendisinden beklenen yaşa uygun dili kullanamaması. Konuşma gelişimi 2, 5 yaşında tamamlanmış olmalıdır. Eğer bir çocuk 3 yaşına geldiği halde hala konuşamıyorsa bu durum gecikmiş konuşma olarak adlandırılabilir. Ciddi bir sorundan kaynaklanıyor olabilir ve kesinlikle ihmal edilmemeli. Gerekiyorsa tıbbi yardım alınmalı. Bir çocuk 2 yaşında eğer tek tek sözcük kullanamıyorsa ebeveyn durumdan şüphelenmeli. Bir konuşma gecikmesi söz konusu olabilir.

Arslan gecikmiş konuşma bozukluğunun; aile içerisindeki iletişimin yetersizliği, konuşma organlarındaki kusurdan, otizm, asperger gibi rahatsızlıklara bağlı ortaya çıkabildiğini kaydetti.

Bir diğer konuşma bozukluğunun artikülasyon olduğunu ifade eden Arslan bu bozukluğun sözlü sembolleri doğru kullanamama ve ses üretememekle ilgili olduğunu belirtti. Arslan;

Artikülasyon Bozukluğu

“Çocuk bazı sesleri birbiri yerine de kullanabiliyor. Buna ses ritim bozukluğu diyoruz. Örneğin ‘ R ‘ yerine çocuk ‘ Y  ‘ sesini kullanabiliyor. Bu duruma artikülasyon, fonolojik bozukluk diyoruz.

Artikülasyon bozukluğu çocuğun konuşma organlarını doğru kullanamaması, uzun süre emzik emmesi, yutkunma davranışı sorunu, ağız ve yüz kaslarını doğru kullanmama, geniz eti, burun, yarık damak, yarık dudak gibi fiziksel sorunlara bağlı olarak ortaya çıkabilmekte.” Dedi.

Uzm. Psk. Leyla Arslan;

Özgün konuşma bozukluğu

“Bazı çocuklarda dilin gramer yapısıyla ilgili sorunlar olabilir. Cümle yerine sözcük kullanır çocuk. Sözcükleri arka arkaya kullanır ve bu sözcükleri tekrar eder. Cümle içinde sözcük atlamaları yapar. Harfleri karışık kullanırlar. Kendine özgü kusurlar olarak görülür. Bu gruba özgün konuşma bozukluğu diyoruz.

Havaleler, zor doğumda beynin oksijensiz kaldığı her durum, düşmeler, başın arka kısmının çarpma sonucu zarar görmesi, nefesi bozan hastalıklardan olabildiği gibi epilepsi gibi nörolojik sebepler de özgün konuşma bozukluklarına neden olabilmekte.” Dedi.

Kekemelik

Kekemeliğin de bir konuşma bozukluğu olduğunu dile getiren Arslan, konuşma ritmi ve akıcılıkla ilgili bir bozukluk olduğunu,kişilerde kararsız kalma, uzatma, hece tekrarları, duraklama şeklinde görülebildiğini belirtti. Her çocuk iki ay gelişimsel olarak kekeleyebilir diyen Arslan bu davranışın kesinlikle pekiştirilmemesi gerektiğini aksi halde 2 aydan fazla sürmesi halinde durumun alışkanlığı dönme riskinin olduğunu ifade etti.

Arslan kekemeliğin genetik bir geçişle olabildiği gibi, aile içi gerginlik, yaşanmış travma, zihinsel gelişimin hızlı oluşundan bazen de gelişim dönemine bağlı olarak kısa bir süreliğine ortaya çıkabileceğinin altını çizdi.

Konuşma bozukluğu düzelir demeyin!

Çocuk eğer konuşurken bazı sesleri yanlış çıkarıyor ve bu durum 5 yaşını geçtiyse çocukta öğrenme güçlüğü riskinin söz konusu olduğuna dikkat çeken Arslan, ebeveynlerin bu durumda duyarsız kalmaması gerektiğini hatırlattı. Her ses için yapılması gereken konuşma egzersizlerinin olduğunu kaydeden Arslan bu noktada dil ve konuşma terapistinden destek alınması gerektiğini söyledi.

Konuşma bozukluğu Sosyal Fobiye dönebiliyor!

Konuşma bozukluğu yaşayan çocuklar zihinsel yönde kusur göstermemelerine rağmen çekingen kişilik sergileyebildikleri konusunda da uyarılarda bulunan Uzm. Psk. Leyla Arslan, sorun yaşayan kişilerde konuşma kaygısı, ileride sosyal fobi ve okul fobisinin olabileceğini vurguladı.

Arslan bu konuda ebeyven ve okul öğretmenlerine önemli sorumlulukların düştüğünü sözlerine ekledi.

Öğretmenlere de görev düşüyor!

“Bu kişilerle okulda arkadaşları alay edebiliyor. Çünkü farlı konuşma karşısında nasıl tepki vereceklerini çocuklar bilemeyebiliyor. Öğretmen bu durumu fark ettiğinde sınıfa konuşma yapmalı. Bu konuşma o kişinin olmadığı bir zamanda yapılmalı. Sınıfa, farklı özelliklerde olan çocuklara nasıl davranmaları gerektiğini anlatmalı. Onunla alay edilecek bir durumun olmadığı, konuşmanın şeklinden çok ne söylediğine odaklanması gerektiği konusunda telkinlerde bulunmalı. Bu durumun geçici bir özellik olduğu ifade edilmeli. Ve öğrenci kesinlikle öğretmen tarafından yardıma yönlendirmeli.”

Bütün konuşma bozuklukları tedavi edilebilir

Tedavide erken müdahalenin önemli olduğunun altını çizen Arslan, 5 yaşından önce başlanan tedavinin hiçbir şekilde çocuğun geleceğine yansımayacağını hatırlattı ve ekledi.

“Tedavide ne kadar geç kalınırsa iyileşme süreci de o kadar uzuyor. Aksi durumda tedavi edilmeyen konuşma bozuklukları kişiliği olumsuz etkileyebiliyor. Bu rahatsızlığın tedavisinde kesinlikle çok yönlü bir yaklaşım söz konusu olmalı. Bu yüzden tedavide biz nörolojik, psikiyatrik ve psikoloji disiplinlerini bir arada kullanıyor, tetkiklerimizi bu bağlamda yapıyoruz.  Bu alanda 10 yıldır hizmet veren konuşma bozukluğu merkezimiz var. Bugüne kadar çok sayıda konuşma bozukluğu vakasını düzelttik.”

> Konuşma bozukluğu öğrenmeyi engelliyor

Erken yaşta fark edilmeyen, edildiği halde tedavisi ihmal edilen konuşma bozuklukları, birçok yönüyle çocuğun yaşamını olumsuz etkiliyor.

En geç 3 yaşına kadar konuşma gelişimini tamamlaması gereken çocuklarda farklı gerekçelerle ortaya çıkan konuşma bozuklukları zamanla konuşma kaygısı, sosyal fobi ve okul fobisine dönüşebiliyor. Bu çocukların tedavisinin kesinlikle ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizen uzmanlar okulların açılmasına az bir süre kaldığını hatırlatarak ebeveynleri uyarıyor!

Konuşma bozukluklarını, konuşmanın gelişmesinde, akıcılığında, seslendirmede, gramer yapısında ve konuşma organlarının yapısından kaynaklanan konuşma kusurları olarak tanımlayan Üsküdar Üniversitesi Etiler Polikliniği Konuşma Terapisti Uzm. Psk. Leyla Arslan, konuşma bozukluklarının nörolojik işleyişinden olabildiği gibi fizyolojik bazı sorunlardan dolayı da ortaya çıkabileceğini söyledi.

İnsanın konuşmaya doğuştan programlandığını, içinde bulunduğu toplumun sembollerini kullanarak dil gelişimini tamamladığını ifade eden Arslan, gelişimin tam ve zamanında olabilmesi için çocuğun önce işitmesi, yeterince sözlü konuşma duyması ve söz üretebilmesi gerektiğini kaydetti. Kişinin söz üretebilmesi için de sesleri doğru algılaması ve konuşma organlarını düzgün kullanabilmesinin şart olduğunu belirten Arslan, konuşma bozukluklarının çeşitlilik gösterdiğini, sınıflandırmanın nörolojik ve fizyolojik açıdan da yapılabileceğini sözlerine ekledi. Arslan, konuşma bozukluklarının gecikmiş konuşma, artikülasyon bozukluğu, özgün konuşma ve kekemelik olduğunu ifade etti. Arslan şunları söyledi:

Gecikmiş konuşma

Kişin kendisinden beklenen yaşa uygun dili kullanamaması. Konuşma gelişimi 2, 5 yaşında tamamlanmış olmalıdır. Eğer bir çocuk 3 yaşına geldiği halde hala konuşamıyorsa bu durum gecikmiş konuşma olarak adlandırılabilir. Ciddi bir sorundan kaynaklanıyor olabilir ve kesinlikle ihmal edilmemeli. Gerekiyorsa tıbbi yardım alınmalı. Bir çocuk 2 yaşında eğer tek tek sözcük kullanamıyorsa ebeveyn durumdan şüphelenmeli. Bir konuşma gecikmesi söz konusu olabilir.

Arslan gecikmiş konuşma bozukluğunun; aile içerisindeki iletişimin yetersizliği, konuşma organlarındaki kusurdan, otizm, asperger gibi rahatsızlıklara bağlı ortaya çıkabildiğini kaydetti.

Bir diğer konuşma bozukluğunun artikülasyon olduğunu ifade eden Arslan bu bozukluğun sözlü sembolleri doğru kullanamama ve ses üretememekle ilgili olduğunu belirtti. Arslan;

Artikülasyon Bozukluğu

“Çocuk bazı sesleri birbiri yerine de kullanabiliyor. Buna ses ritim bozukluğu diyoruz. Örneğin ‘ R ‘ yerine çocuk ‘ Y  ‘ sesini kullanabiliyor. Bu duruma artikülasyon, fonolojik bozukluk diyoruz.

Artikülasyon bozukluğu çocuğun konuşma organlarını doğru kullanamaması, uzun süre emzik emmesi, yutkunma davranışı sorunu, ağız ve yüz kaslarını doğru kullanmama, geniz eti, burun, yarık damak, yarık dudak gibi fiziksel sorunlara bağlı olarak ortaya çıkabilmekte.” Dedi.

Uzm. Psk. Leyla Arslan;

Özgün konuşma bozukluğu

“Bazı çocuklarda dilin gramer yapısıyla ilgili sorunlar olabilir. Cümle yerine sözcük kullanır çocuk. Sözcükleri arka arkaya kullanır ve bu sözcükleri tekrar eder. Cümle içinde sözcük atlamaları yapar. Harfleri karışık kullanırlar. Kendine özgü kusurlar olarak görülür. Bu gruba özgün konuşma bozukluğu diyoruz.

Havaleler, zor doğumda beynin oksijensiz kaldığı her durum, düşmeler, başın arka kısmının çarpma sonucu zarar görmesi, nefesi bozan hastalıklardan olabildiği gibi epilepsi gibi nörolojik sebepler de özgün konuşma bozukluklarına neden olabilmekte.” Dedi.

Kekemelik

Kekemeliğin de bir konuşma bozukluğu olduğunu dile getiren Arslan, konuşma ritmi ve akıcılıkla ilgili bir bozukluk olduğunu,kişilerde kararsız kalma, uzatma, hece tekrarları, duraklama şeklinde görülebildiğini belirtti. Her çocuk iki ay gelişimsel olarak kekeleyebilir diyen Arslan bu davranışın kesinlikle pekiştirilmemesi gerektiğini aksi halde 2 aydan fazla sürmesi halinde durumun alışkanlığı dönme riskinin olduğunu ifade etti.

Arslan kekemeliğin genetik bir geçişle olabildiği gibi, aile içi gerginlik, yaşanmış travma, zihinsel gelişimin hızlı oluşundan bazen de gelişim dönemine bağlı olarak kısa bir süreliğine ortaya çıkabileceğinin altını çizdi.

Konuşma bozukluğu düzelir demeyin!

Çocuk eğer konuşurken bazı sesleri yanlış çıkarıyor ve bu durum 5 yaşını geçtiyse çocukta öğrenme güçlüğü riskinin söz konusu olduğuna dikkat çeken Arslan, ebeveynlerin bu durumda duyarsız kalmaması gerektiğini hatırlattı. Her ses için yapılması gereken konuşma egzersizlerinin olduğunu kaydeden Arslan bu noktada dil ve konuşma terapistinden destek alınması gerektiğini söyledi.

Konuşma bozukluğu Sosyal Fobiye dönebiliyor!

Konuşma bozukluğu yaşayan çocuklar zihinsel yönde kusur göstermemelerine rağmen çekingen kişilik sergileyebildikleri konusunda da uyarılarda bulunan Uzm. Psk. Leyla Arslan, sorun yaşayan kişilerde konuşma kaygısı, ileride sosyal fobi ve okul fobisinin olabileceğini vurguladı.

Arslan bu konuda ebeyven ve okul öğretmenlerine önemli sorumlulukların düştüğünü sözlerine ekledi.

Öğretmenlere de görev düşüyor!

“Bu kişilerle okulda arkadaşları alay edebiliyor. Çünkü farlı konuşma karşısında nasıl tepki vereceklerini çocuklar bilemeyebiliyor. Öğretmen bu durumu fark ettiğinde sınıfa konuşma yapmalı. Bu konuşma o kişinin olmadığı bir zamanda yapılmalı. Sınıfa, farklı özelliklerde olan çocuklara nasıl davranmaları gerektiğini anlatmalı. Onunla alay edilecek bir durumun olmadığı, konuşmanın şeklinden çok ne söylediğine odaklanması gerektiği konusunda telkinlerde bulunmalı. Bu durumun geçici bir özellik olduğu ifade edilmeli. Ve öğrenci kesinlikle öğretmen tarafından yardıma yönlendirmeli.”

Bütün konuşma bozuklukları tedavi edilebilir

Tedavide erken müdahalenin önemli olduğunun altını çizen Arslan, 5 yaşından önce başlanan tedavinin hiçbir şekilde çocuğun geleceğine yansımayacağını hatırlattı ve ekledi.

“Tedavide ne kadar geç kalınırsa iyileşme süreci de o kadar uzuyor. Aksi durumda tedavi edilmeyen konuşma bozuklukları kişiliği olumsuz etkileyebiliyor. Bu rahatsızlığın tedavisinde kesinlikle çok yönlü bir yaklaşım söz konusu olmalı. Bu yüzden tedavide biz nörolojik, psikiyatrik ve psikoloji disiplinlerini bir arada kullanıyor, tetkiklerimizi bu bağlamda yapıyoruz.  Bu alanda 10 yıldır hizmet veren konuşma bozukluğu merkezimiz var. Bugüne kadar çok sayıda konuşma bozukluğu vakasını düzelttik.”

Son Güncelleme: Pazartesi, 15 Aralık 2014 06:51

Gösterim: 3044

Drama, eğitim sistemimizin halen büyük yarası olan ezberci eğitimden çocuğu uzaklaştırarak, çocuğu merkeze alıp öğrenme sürecine aktif katılımını sağlar. Verileni olduğu gibi kabul etmeyip olay, olgu ve kavramları bir mantık süzgecinden geçirme yeteneği oluşur; TC İstanbul Şişli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Öğretim Görevlisi Gökçe Gülen, okul öncesi eğitimde yaratıcı dramanın önemini yazdı;

Yaratıcı Drama, bir olayın, eylemin, duygunun, çeşitli toplumsal rollerin, canlı ya da cansız varlıkların sözel ve sözsüz, kendiliğinden davranışlarla;  yaşanılan, hayal edilen durumların taklit ve doğaçlama yolu ile temsili olarak ifade edilmesi, canlandırılmasıdır.

Drama, duyuları hedef almasıyla yaşantı yoluyla kalıcı öğrenmenin etkili bir yöntemi; kendini gerçekleştirme yolundaki çağdaş insana kendini çevresini, olayları ve en geniş anlamıyla hayatı çok yönlü ve gerçekçi bir şekilde algılayarak ihtiyaçlarını karşılama yöntemidir.

Drama dediğimizde ilk akla gelmesi gereken kavram yaratıcılıktır. Bilinen şeylerden yepyeni bir şeyler bulup çıkarmak, yeni özgün bileşimlere vararak birtakım sorunlara yeni çözüm yolları bulmak, kalıplardan kurtulmak, sorulara herkesten farklı fikirler üretmek demektir. Drama çocuğun yaratıcı hayal gücünü geliştirir. Mesela bir pet şişeyi ele alalım; çocuğa pet şişeyi gösterelim ve bunun ne olduğunu soralım, çocuk “Pet şişe” dediğinde yetişkin “artık bir pet şişe değil” sence başka ne olabilir düşün ve hayal ettiğin olayı canlandır yönergesini verir, arka plana çekilir. Çocuklarla yaptığım bu çalışmada oldukça yaratıcı fikirler çıktığını gördüm, örneğin bir çocuk, macera dolu bir gemi yolculuğuna çıkarak, pet şişeyi bir dürbün olarak kullanıp yaratıcı doğaçlamalar gerçekleştirdi.

Örnekler çoğaltılabilir: “Bir çocuk kil diğer çocuk ise heykeltıraş olur ve heykeltıraş rolünü üstlenen çocuk hayali materyaller kullanarak, kil rolünü üstlenen çocuğun bedenine şekil verme yolu ile yepyeni bir şey yaratır , “Çocuk artık bir ağaçtır, çaydanlıktır, bir kedidir vb…” Bu çalışmada çocuğun;  aldığı sorumluluğu yerine getirerek, dikkatini toplama- kendine güven duyma- liderliği üstlenme- yaratıcı düşünme ve bu düşüncelerini eyleme dönüştürme, ifade edebilme becerileri desteklenmektedir. Okul öncesi dönemdeki yaratıcı drama çalışmaları çocukların yeni karşılaştıkları bu dünyaya uyum gösterebilmeleri için doğaçlama yarattıkları ürünleri ve ifade biçimlerini içermektedir.

NİÇİN YARATICI DRAMA?

Drama, eğitim sistemimizin halen büyük yarası olan ezberci eğitimden çocuğu uzaklaştırarak, çocuğu merkeze alıp öğrenme sürecine aktif katılımını sağlar. Verileni olduğu gibi kabul etmeyip olay, olgu ve kavramları bir mantık süzgecinden geçirme yeteneği oluşur; hayata ve olaylara eleştirel bir gözle bakmayı, yorumlamayı; edinilen bilgileri farklı bakış açıları ile yaşama geçirmeyi öğretir. Çocuğa yaparak-yaşayarak-deneyerek  öğrenebileceği bir eğitim ortamı sunulur. Böylece bilgiler, davranışlar daha kalıcı hale gelir; kendi özgün ürününü ortaya koyarak, kaliteli bir öğrenme gerçekleşir. Düşünme gücünü artırarak çocuğu özgürleştirir ve daha demokratik davranışlar geliştirir. Çocuk kendinin farkına varır, kendini daha iyi ifade eder ve böylece özgüveni gelişir.

Drama yönteminde bütün duyu organları etkin bir şekilde kullanıldığı için çocuğun algılama, dikkat, dinleme, konuşma, beden dilini de kullanarak anlatma, yorumlama gibi iletişim becerileri gelişir. Böylece çocuk duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatça ifade edebilir ve utangaçlık, çekingenlik vb. olumsuz duygulardan arınması sağlanır.

Dramayı çekici kılan, çok yönlülüğü ve oynamaya canlandırmaya dayalı etkili dilidir. Drama soyut ve teorik olay ve kavramların anlaşılıp somutlaştırılmasına yardımcı olur. Böylece olaylar karmaşık bile olsa çocuk kolayca anlar ve yorumlar, çatışmalarla olumlu biçimde baş etmesini öğrenir. Çocuk farklı olay ve durumlarla ilgili deneyim kazanır.

DRAMA YAŞAM İÇİN PROVADIR

Yaratıcı Drama için, yeniden yapılandırıcı bir yaklaşım diyebiliriz; doğal bir öğrenme yoludur. Çocukların öğrendiklerini, bilgilerini yeni bir bakış açısıyla değerlendirip, kazanılmış kavramların irdelenmesi , bu kavramlara yeni anlamlar yüklenmesi söz konudur. Yaşam deneyimlerinden orjinal durumlar yaratabilir. Glasser’ın temel insan ihtiyaçları görüşünden yola çıkarak, yaşamı sürdürme becerilerinin pek çoğunun  “….mış gibi yaparak” canlandırıldığı drama etkinliklerinde kazanılabileceği görülecektir. Drama aracılığıyla çocuk, olay ve durumları, bunların arasındaki bağlantıları kolayca öğrenebilir. Sadece birkaç dakika için başka bir role bürünerek, insiyatif alarak, gerçek yaşamda karşılaşabileceği problem durumlarına çözüm önerileri getirip bunları deneyerek gerçek dünyayı tecrübe edinir ve kendi ayakları üzerinde durabilme becerisi kazanır.                                                                                                      

SOSYAL-DUYGUSAL GELİŞİMİ HIZLANDIRIR

En değerli varlıklarımız olan çocuklarımızın toplum içinde uyumlu, sosyal becerileri gelişmiş sağlıklı bir birey olarak yer alabilmelerinde doğal bir öğretim ortamı oluşturan yaratıcı drama eşsiz bir araçtır.

Drama ile; çocuğun içinde yaşadığı çevreye uyumlu bir birey olabilmesi için gerekli olan: iletişimi başlatma ve sürdürme, hareketlerini kontrol etme, farklılıklara saygı, sırasını bekleme, nazik olma, kurallara uygun davranışları gösterme “ bu davranışları dışarıdan bir otorite ile değil neden-sonuç ilişkisi içinde sorgulayıp içselleştirerek uygulama” ;  işbirliği, saygı, sorumluluk, paylaşma, yardımlaşma vb. değerleri geliştirme, yeni yaşantılara uyum sağlama gibi davranışlar desteklenebilir. Öfke kontrolünü destekleyerek, çocuğun duygularını kontrol altına alıp, drama esnasında olumsuz duygularını boşaltmasına yardımcı olur.

Yapılan etkinlikler sırasında duygular da yansıtıldığından her bireyin farklı duygu ve düşünceleri olabileceğini algılayan çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir, böylece duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler. Çocuğun günlük sıkıntılardan kurtulup deşarj olmasını sağlar.

DRAMA VE EMPATİ

“Bir insanı anlamak istiyorsan, gökte üç ay eskiyene kadar onun ayakkabılarıyla dolaşmalısın.”

 Kızılderili Atasözü                                                                                                                          

Drama güvenilir bir ortam oluşturarak, çocukların tolerans ve empati geliştirmelerine yardımcı olur. Her insan, gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir. Yaratıcı drama ile çocuğun bir süreliğine, empati kurmak istediği varlığın rolüne girip, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmaya çalışarak , kendisi dışındaki varlıkları anlama becerisi gelişir. Örneğin “kanadı kırılan bir kuş olur ve onun duygusunu anlamaya çalışır”  ve yaşadıkları durumlarla ilgili duygularını ifade etmeleri sağlanır. Diğer sosyal rolleri canlandırarak, kendisini başkasının yerine koymayı dener doktor, polis olur, yaşayarak bilgileri daha kalıcı hale gelir. Özetle çocuk drama etkinlikleri içinde kendini ve çevresini, daha iyi tanıma imkanı bulur. Böylece çocuğun empati kurma becerisi gelişir ve çevresindeki diğer bireyleri ve olayları anlaması kolaylaşır. Yapılan etkinlikler sırasında duygular da yansıtıldığından her bireyin farklı duygu ve düşünceleri olabileceğini algılayan çocuk kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir, böylece duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler.

FARKLI GELİŞİM GÖSTEREN ÇOCUKLARDA YARATICI DRAMA 

Doğaçlamaların yer aldığı dramatik süreçler, özel eğitime ihtiyaç duyan bireylerin yaşama hazırlanmasında  etkili bir yöntem olacaktır. Drama çalışmalarında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, farklı gelişen çocukların gelişim düzeyinin, ilgi ve ihtiyaçlarının ne olduğunun göz önüne alınması olmalıdır.

Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarla birebir çalıştığım dönemlerde velilerden aldığım geri dönüşler şu yöndeydi: “Akademik becerilerinden önce, çocuğumun benim desteğime ihtiyaç duymadan öz-bakım becerilerini yerine getirebilmesi ve sosyal ortam içinde nasıl davranması gerektiğini bilmesi, sosyalleşmesi benim için çok daha önemli, çünkü çocuğumun yanında her zaman olamayabilirim…”  Bu sözler beni çok etkilemişti ve eğitimlerimde hangi yolu izlemeliyim diye düşünürken aklıma drama geldi. Bir kavramı, eylemi öğretirken, güvenli bir ortam içinde gerçek hayatın yol açacağı tuzaklar olmadan, çocuğun önce taklit yolu ile bedenini kullanarak canlandırmalar yapmasını istedim. Örneğin; eylemi gerçeğe dönüştürmeden önce, hayali olarak el yıkadık, kıyafetlerimizi çıkardık-giyindik dişlerimizi fırçaladık vb sildentadal.com. canlandırmalar ile yönergeler daha anlamlı ve somut oldu, çocuğun üzerinde çalıştığı kelime hazinesini, normal konuşma ortamında kullanması sağlanarak; sık tekrarlarla da eylemlerin daha kalıcı hale gelmesi amaçlandı.

Dramanın diğer önemli işlevi de dil gelişimi “Kendini ifade etme” ve toplumsallaştırma “Sosyal uyum ve Kendine güven duyma” olmalıdır. Çocuklarla farklı doğal ortamlarda “Alışveriş merkezi, oyun parkı vb...” uygulama aşamasına geçmeden önce, sınıf ortamında, drama uygulamaları ile, karşılıklı iletişim kurma, sosyal çevrede uyulması gereken kurallar ışığında nelere dikkat edilmeli vb. durumlarla ilgili, roller üstlenerek canlandırmalar gerçekleştirip, tekrarlarla pekiştirilerek çocuk gerçek hayata hazır hale getirilir. Çocuğun grup etkileşimlerine uyum sağlamasına ve rahatlamasına yardımcı olunur. Verilen yönergeye uygun hareket edebilmeleri sağlanır.

Bu çocukların görsel-işitsel algı problemleri, dikkat dağınıklığı, kısa süreli hafıza, alıcı ve ifade edici dil gelişiminde gerilik söz konusu ve drama uygulamalarında model olma, ipucu verme, genelleme yapma, sözel ve fiziksel destek sağlama gibi çeşitli eğitim metotları kullanılarak, açık ve kesin yönergeler verilmeli, basit, kısa anlaşılır cümlelerle açıklamalar yapılmalıdır.

Yapılan çalışmalar sonucunda drama çalışmaları ile  “yaşantı yoluyla” çocuklarda, sosyo-duygusal, öz-bakım, dil gelişimlerinde gözle görülür derecelerde iyileşmeler olduğunu gözlemledim ve özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarda drama çalışmalarına gereken önemin verilmesi konusunda dikkat çekmek isterim.

TC İstanbul Şişli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı

Öğretim Görevlisi Gökçe Gülen

> Okul öncesi eğitimde yaratıcı drama

Drama, eğitim sistemimizin halen büyük yarası olan ezberci eğitimden çocuğu uzaklaştırarak, çocuğu merkeze alıp öğrenme sürecine aktif katılımını sağlar. Verileni olduğu gibi kabul etmeyip olay, olgu ve kavramları bir mantık süzgecinden geçirme yeteneği oluşur; TC İstanbul Şişli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı Öğretim Görevlisi Gökçe Gülen, okul öncesi eğitimde yaratıcı dramanın önemini yazdı;

Yaratıcı Drama, bir olayın, eylemin, duygunun, çeşitli toplumsal rollerin, canlı ya da cansız varlıkların sözel ve sözsüz, kendiliğinden davranışlarla;  yaşanılan, hayal edilen durumların taklit ve doğaçlama yolu ile temsili olarak ifade edilmesi, canlandırılmasıdır.

Drama, duyuları hedef almasıyla yaşantı yoluyla kalıcı öğrenmenin etkili bir yöntemi; kendini gerçekleştirme yolundaki çağdaş insana kendini çevresini, olayları ve en geniş anlamıyla hayatı çok yönlü ve gerçekçi bir şekilde algılayarak ihtiyaçlarını karşılama yöntemidir.

Drama dediğimizde ilk akla gelmesi gereken kavram yaratıcılıktır. Bilinen şeylerden yepyeni bir şeyler bulup çıkarmak, yeni özgün bileşimlere vararak birtakım sorunlara yeni çözüm yolları bulmak, kalıplardan kurtulmak, sorulara herkesten farklı fikirler üretmek demektir. Drama çocuğun yaratıcı hayal gücünü geliştirir. Mesela bir pet şişeyi ele alalım; çocuğa pet şişeyi gösterelim ve bunun ne olduğunu soralım, çocuk “Pet şişe” dediğinde yetişkin “artık bir pet şişe değil” sence başka ne olabilir düşün ve hayal ettiğin olayı canlandır yönergesini verir, arka plana çekilir. Çocuklarla yaptığım bu çalışmada oldukça yaratıcı fikirler çıktığını gördüm, örneğin bir çocuk, macera dolu bir gemi yolculuğuna çıkarak, pet şişeyi bir dürbün olarak kullanıp yaratıcı doğaçlamalar gerçekleştirdi.

Örnekler çoğaltılabilir: “Bir çocuk kil diğer çocuk ise heykeltıraş olur ve heykeltıraş rolünü üstlenen çocuk hayali materyaller kullanarak, kil rolünü üstlenen çocuğun bedenine şekil verme yolu ile yepyeni bir şey yaratır , “Çocuk artık bir ağaçtır, çaydanlıktır, bir kedidir vb…” Bu çalışmada çocuğun;  aldığı sorumluluğu yerine getirerek, dikkatini toplama- kendine güven duyma- liderliği üstlenme- yaratıcı düşünme ve bu düşüncelerini eyleme dönüştürme, ifade edebilme becerileri desteklenmektedir. Okul öncesi dönemdeki yaratıcı drama çalışmaları çocukların yeni karşılaştıkları bu dünyaya uyum gösterebilmeleri için doğaçlama yarattıkları ürünleri ve ifade biçimlerini içermektedir.

NİÇİN YARATICI DRAMA?

Drama, eğitim sistemimizin halen büyük yarası olan ezberci eğitimden çocuğu uzaklaştırarak, çocuğu merkeze alıp öğrenme sürecine aktif katılımını sağlar. Verileni olduğu gibi kabul etmeyip olay, olgu ve kavramları bir mantık süzgecinden geçirme yeteneği oluşur; hayata ve olaylara eleştirel bir gözle bakmayı, yorumlamayı; edinilen bilgileri farklı bakış açıları ile yaşama geçirmeyi öğretir. Çocuğa yaparak-yaşayarak-deneyerek  öğrenebileceği bir eğitim ortamı sunulur. Böylece bilgiler, davranışlar daha kalıcı hale gelir; kendi özgün ürününü ortaya koyarak, kaliteli bir öğrenme gerçekleşir. Düşünme gücünü artırarak çocuğu özgürleştirir ve daha demokratik davranışlar geliştirir. Çocuk kendinin farkına varır, kendini daha iyi ifade eder ve böylece özgüveni gelişir.

Drama yönteminde bütün duyu organları etkin bir şekilde kullanıldığı için çocuğun algılama, dikkat, dinleme, konuşma, beden dilini de kullanarak anlatma, yorumlama gibi iletişim becerileri gelişir. Böylece çocuk duygu ve düşüncelerini, isteklerini rahatça ifade edebilir ve utangaçlık, çekingenlik vb. olumsuz duygulardan arınması sağlanır.

Dramayı çekici kılan, çok yönlülüğü ve oynamaya canlandırmaya dayalı etkili dilidir. Drama soyut ve teorik olay ve kavramların anlaşılıp somutlaştırılmasına yardımcı olur. Böylece olaylar karmaşık bile olsa çocuk kolayca anlar ve yorumlar, çatışmalarla olumlu biçimde baş etmesini öğrenir. Çocuk farklı olay ve durumlarla ilgili deneyim kazanır.

DRAMA YAŞAM İÇİN PROVADIR

Yaratıcı Drama için, yeniden yapılandırıcı bir yaklaşım diyebiliriz; doğal bir öğrenme yoludur. Çocukların öğrendiklerini, bilgilerini yeni bir bakış açısıyla değerlendirip, kazanılmış kavramların irdelenmesi , bu kavramlara yeni anlamlar yüklenmesi söz konudur. Yaşam deneyimlerinden orjinal durumlar yaratabilir. Glasser’ın temel insan ihtiyaçları görüşünden yola çıkarak, yaşamı sürdürme becerilerinin pek çoğunun  “….mış gibi yaparak” canlandırıldığı drama etkinliklerinde kazanılabileceği görülecektir. Drama aracılığıyla çocuk, olay ve durumları, bunların arasındaki bağlantıları kolayca öğrenebilir. Sadece birkaç dakika için başka bir role bürünerek, insiyatif alarak, gerçek yaşamda karşılaşabileceği problem durumlarına çözüm önerileri getirip bunları deneyerek gerçek dünyayı tecrübe edinir ve kendi ayakları üzerinde durabilme becerisi kazanır.                                                                                                      

SOSYAL-DUYGUSAL GELİŞİMİ HIZLANDIRIR

En değerli varlıklarımız olan çocuklarımızın toplum içinde uyumlu, sosyal becerileri gelişmiş sağlıklı bir birey olarak yer alabilmelerinde doğal bir öğretim ortamı oluşturan yaratıcı drama eşsiz bir araçtır.

Drama ile; çocuğun içinde yaşadığı çevreye uyumlu bir birey olabilmesi için gerekli olan: iletişimi başlatma ve sürdürme, hareketlerini kontrol etme, farklılıklara saygı, sırasını bekleme, nazik olma, kurallara uygun davranışları gösterme “ bu davranışları dışarıdan bir otorite ile değil neden-sonuç ilişkisi içinde sorgulayıp içselleştirerek uygulama” ;  işbirliği, saygı, sorumluluk, paylaşma, yardımlaşma vb. değerleri geliştirme, yeni yaşantılara uyum sağlama gibi davranışlar desteklenebilir. Öfke kontrolünü destekleyerek, çocuğun duygularını kontrol altına alıp, drama esnasında olumsuz duygularını boşaltmasına yardımcı olur.

Yapılan etkinlikler sırasında duygular da yansıtıldığından her bireyin farklı duygu ve düşünceleri olabileceğini algılayan çocuk, kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir, böylece duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler. Çocuğun günlük sıkıntılardan kurtulup deşarj olmasını sağlar.

DRAMA VE EMPATİ

“Bir insanı anlamak istiyorsan, gökte üç ay eskiyene kadar onun ayakkabılarıyla dolaşmalısın.”

 Kızılderili Atasözü                                                                                                                          

Drama güvenilir bir ortam oluşturarak, çocukların tolerans ve empati geliştirmelerine yardımcı olur. Her insan, gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir. Yaratıcı drama ile çocuğun bir süreliğine, empati kurmak istediği varlığın rolüne girip, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmaya çalışarak , kendisi dışındaki varlıkları anlama becerisi gelişir. Örneğin “kanadı kırılan bir kuş olur ve onun duygusunu anlamaya çalışır”  ve yaşadıkları durumlarla ilgili duygularını ifade etmeleri sağlanır. Diğer sosyal rolleri canlandırarak, kendisini başkasının yerine koymayı dener doktor, polis olur, yaşayarak bilgileri daha kalıcı hale gelir. Özetle çocuk drama etkinlikleri içinde kendini ve çevresini, daha iyi tanıma imkanı bulur. Böylece çocuğun empati kurma becerisi gelişir ve çevresindeki diğer bireyleri ve olayları anlaması kolaylaşır. Yapılan etkinlikler sırasında duygular da yansıtıldığından her bireyin farklı duygu ve düşünceleri olabileceğini algılayan çocuk kendi duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilir, böylece duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler.

FARKLI GELİŞİM GÖSTEREN ÇOCUKLARDA YARATICI DRAMA 

Doğaçlamaların yer aldığı dramatik süreçler, özel eğitime ihtiyaç duyan bireylerin yaşama hazırlanmasında  etkili bir yöntem olacaktır. Drama çalışmalarında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, farklı gelişen çocukların gelişim düzeyinin, ilgi ve ihtiyaçlarının ne olduğunun göz önüne alınması olmalıdır.

Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarla birebir çalıştığım dönemlerde velilerden aldığım geri dönüşler şu yöndeydi: “Akademik becerilerinden önce, çocuğumun benim desteğime ihtiyaç duymadan öz-bakım becerilerini yerine getirebilmesi ve sosyal ortam içinde nasıl davranması gerektiğini bilmesi, sosyalleşmesi benim için çok daha önemli, çünkü çocuğumun yanında her zaman olamayabilirim…”  Bu sözler beni çok etkilemişti ve eğitimlerimde hangi yolu izlemeliyim diye düşünürken aklıma drama geldi. Bir kavramı, eylemi öğretirken, güvenli bir ortam içinde gerçek hayatın yol açacağı tuzaklar olmadan, çocuğun önce taklit yolu ile bedenini kullanarak canlandırmalar yapmasını istedim. Örneğin; eylemi gerçeğe dönüştürmeden önce, hayali olarak el yıkadık, kıyafetlerimizi çıkardık-giyindik dişlerimizi fırçaladık vb sildentadal.com. canlandırmalar ile yönergeler daha anlamlı ve somut oldu, çocuğun üzerinde çalıştığı kelime hazinesini, normal konuşma ortamında kullanması sağlanarak; sık tekrarlarla da eylemlerin daha kalıcı hale gelmesi amaçlandı.

Dramanın diğer önemli işlevi de dil gelişimi “Kendini ifade etme” ve toplumsallaştırma “Sosyal uyum ve Kendine güven duyma” olmalıdır. Çocuklarla farklı doğal ortamlarda “Alışveriş merkezi, oyun parkı vb...” uygulama aşamasına geçmeden önce, sınıf ortamında, drama uygulamaları ile, karşılıklı iletişim kurma, sosyal çevrede uyulması gereken kurallar ışığında nelere dikkat edilmeli vb. durumlarla ilgili, roller üstlenerek canlandırmalar gerçekleştirip, tekrarlarla pekiştirilerek çocuk gerçek hayata hazır hale getirilir. Çocuğun grup etkileşimlerine uyum sağlamasına ve rahatlamasına yardımcı olunur. Verilen yönergeye uygun hareket edebilmeleri sağlanır.

Bu çocukların görsel-işitsel algı problemleri, dikkat dağınıklığı, kısa süreli hafıza, alıcı ve ifade edici dil gelişiminde gerilik söz konusu ve drama uygulamalarında model olma, ipucu verme, genelleme yapma, sözel ve fiziksel destek sağlama gibi çeşitli eğitim metotları kullanılarak, açık ve kesin yönergeler verilmeli, basit, kısa anlaşılır cümlelerle açıklamalar yapılmalıdır.

Yapılan çalışmalar sonucunda drama çalışmaları ile  “yaşantı yoluyla” çocuklarda, sosyo-duygusal, öz-bakım, dil gelişimlerinde gözle görülür derecelerde iyileşmeler olduğunu gözlemledim ve özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarda drama çalışmalarına gereken önemin verilmesi konusunda dikkat çekmek isterim.

TC İstanbul Şişli Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Bölüm Başkanı

Öğretim Görevlisi Gökçe Gülen

Son Güncelleme: Pazartesi, 15 Aralık 2014 11:16

Gösterim: 7258

Despotça yapılmalı. Demokratik falan olursa, maazallah, şeytan çarpar! Çünkü kanunda, yönetmelikte ne diyorsa doğrudur! Doğru olan her şey etiktir! Etik olanı uygulamak, sevaptır. Sevaplar, zalimlere gereklidir. Dolayısıyla kanun/yönetmelikte yer alanları uygulamak kimilerine göre farzdır. (Ama her kanun hüküm, doğru; her doğru, kanun değildir!)

Görevlendirmelerde amaç, başka yere hizmet götürmek olduğundan öğretmen arkadaşın fikrinin sorulmasına gerek yoktur! Maksat, sizin işiniz görülsün; sorun çıkmasın! Liste yapacaksın nerde kaç öğretmen var. Öğretmeni norm kadro fazlası olup olmadığına bakmadan fazlalıkları(!) kafaya göre hooppp oraya buraya göndereceksin. Norm kadro, dediğin onlara sadece tayin dönemlerinde lazım! Diğer zamanlar norm kadro sadece bir rakamdır! Öğretmen arkadaşın aracı var mı, gidebilecek mi, aktarma mı yapacak, ömrü yollarda mı geçecek; bunların hiç önemi yok! Yeter ki ağa babalar, sizin iş/işlemlerinizden memnun olsunlar. Filler tepişsin, çimenlerin ezilmesi önemsizdir!

Genç ve bekâr öğretmenleri görevlendirmek, doğru değildir. Evlilerden başlanmalı! Hastalığı/mazereti olan öğretmenler önceliklidir. Sağlık sorunu bulunmayan öğretmenler, kendi okullarında daha yararlı olurlar. Dolayısıyla nerede hasta öğretmen varsa görevlendir. Kamu yararı falan onlar hukukla ilgili, biz iş kolunda hükümsüzdür!

Görevlendirmeyi kabûl etmeyen, gönülsüz olan kim varsa görevlendirilmeli! Gönüllülerin görevlendirilmesine gerek yok. Gönüllümatik mi var elimizde? Görevlendirerek samimiyetini nasıl ölçeceksiniz? Adam zaten gönüllü… (Gönülsüz adayı görevlendirerek vebâl alınır mı? Onlar İslam’ la ilgili, azizim…)

Daha önce hiç görevlendirilmemiş öğretmenler asla ve kat’a görevlendirilmemeli! Görevlendirme tecrübesi olan öğretmenlerden başlanmalı!

Referandumla engellilere pozitif ayrıcalık verildiğinden engelli öğretmen ve personeller yine ilk tercih olmalı! Engeli bulunmayan öğretmenler, her yerde görev yapabilir ama engelliler öyle mi? Görevlendirmelerle engelli öğretmenlere değişik okullarda görev yapma imkânı sunulmalı!

Görevlendirmelerde el altından da olsa sendikal tercihler rol oynamalı! Kendi adamını iyi yere, diğerlerini kafaya göre… Eee, sendika boşuna mı var?

Kamu Denetçiliği Kurumu usûlsüz/keyfî görevlendirmelerin hukuka aykırı olduğu kanaatine varmışken, Danıştay/İdare Mahkemeler görevlendirmelerden doğan uyuşmazlıklarda müştekî öğretmenler lehinde onlarca karar vermişken, demokratik ilkeleri benimsemeye dair Millî Eğitim Bakanlığı yönergesi yayınlanmışken, devlet kurumlarının amir ve çalışanlar tarafından birlikte yönetilecekken, çalışma barışının bozulmasına hukukta mobbing deniyorken, öğrencilerimize empatiyi ön planda tutan çağdaş bir sistemde eğitim veriyorken, idarelerin kararları hayat standartımızı yükseltmek üzerine ayarlanması gerekiyorken bilmem ne yönetmeliğinden cımbızla çekip aldığı aslında kendisinin de tam olarak anlamadığı bir maddeye istinaden öğretmenleri sağa sola görevlendirmek; psikologların incelemesi gereken bir egoyu işaret eder. (Mahkeme kadıya mülk değildir! Bugün oturduğunuz koltuklar, gün gelir, hayal olur.)

Azizim, ben sınıfta bile yerine değiştirirken öğrenciye soruyorum; adamlar okulunu değiştirirken öğretmene sorma zahmetinde bulunmuyorlar! Bizim insanlar olarak adalet terazimiz şaşıyor ama yukarıda biri var onun hiç şaşmıyor! Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı düzende öğretmeni zorla görevlendirenlerin durumunu düşünemiyorum bile! Neyse, onlar için üzülmüyorum: cehennemde odun çok…

Yücel ÖNDER

Türk Eğitim-Sen

Esenler İlçe Başkanı

> MEB’de görevlendirmeler nasıl yapılmalı?

Despotça yapılmalı. Demokratik falan olursa, maazallah, şeytan çarpar! Çünkü kanunda, yönetmelikte ne diyorsa doğrudur! Doğru olan her şey etiktir! Etik olanı uygulamak, sevaptır. Sevaplar, zalimlere gereklidir. Dolayısıyla kanun/yönetmelikte yer alanları uygulamak kimilerine göre farzdır. (Ama her kanun hüküm, doğru; her doğru, kanun değildir!)

Görevlendirmelerde amaç, başka yere hizmet götürmek olduğundan öğretmen arkadaşın fikrinin sorulmasına gerek yoktur! Maksat, sizin işiniz görülsün; sorun çıkmasın! Liste yapacaksın nerde kaç öğretmen var. Öğretmeni norm kadro fazlası olup olmadığına bakmadan fazlalıkları(!) kafaya göre hooppp oraya buraya göndereceksin. Norm kadro, dediğin onlara sadece tayin dönemlerinde lazım! Diğer zamanlar norm kadro sadece bir rakamdır! Öğretmen arkadaşın aracı var mı, gidebilecek mi, aktarma mı yapacak, ömrü yollarda mı geçecek; bunların hiç önemi yok! Yeter ki ağa babalar, sizin iş/işlemlerinizden memnun olsunlar. Filler tepişsin, çimenlerin ezilmesi önemsizdir!

Genç ve bekâr öğretmenleri görevlendirmek, doğru değildir. Evlilerden başlanmalı! Hastalığı/mazereti olan öğretmenler önceliklidir. Sağlık sorunu bulunmayan öğretmenler, kendi okullarında daha yararlı olurlar. Dolayısıyla nerede hasta öğretmen varsa görevlendir. Kamu yararı falan onlar hukukla ilgili, biz iş kolunda hükümsüzdür!

Görevlendirmeyi kabûl etmeyen, gönülsüz olan kim varsa görevlendirilmeli! Gönüllülerin görevlendirilmesine gerek yok. Gönüllümatik mi var elimizde? Görevlendirerek samimiyetini nasıl ölçeceksiniz? Adam zaten gönüllü… (Gönülsüz adayı görevlendirerek vebâl alınır mı? Onlar İslam’ la ilgili, azizim…)

Daha önce hiç görevlendirilmemiş öğretmenler asla ve kat’a görevlendirilmemeli! Görevlendirme tecrübesi olan öğretmenlerden başlanmalı!

Referandumla engellilere pozitif ayrıcalık verildiğinden engelli öğretmen ve personeller yine ilk tercih olmalı! Engeli bulunmayan öğretmenler, her yerde görev yapabilir ama engelliler öyle mi? Görevlendirmelerle engelli öğretmenlere değişik okullarda görev yapma imkânı sunulmalı!

Görevlendirmelerde el altından da olsa sendikal tercihler rol oynamalı! Kendi adamını iyi yere, diğerlerini kafaya göre… Eee, sendika boşuna mı var?

Kamu Denetçiliği Kurumu usûlsüz/keyfî görevlendirmelerin hukuka aykırı olduğu kanaatine varmışken, Danıştay/İdare Mahkemeler görevlendirmelerden doğan uyuşmazlıklarda müştekî öğretmenler lehinde onlarca karar vermişken, demokratik ilkeleri benimsemeye dair Millî Eğitim Bakanlığı yönergesi yayınlanmışken, devlet kurumlarının amir ve çalışanlar tarafından birlikte yönetilecekken, çalışma barışının bozulmasına hukukta mobbing deniyorken, öğrencilerimize empatiyi ön planda tutan çağdaş bir sistemde eğitim veriyorken, idarelerin kararları hayat standartımızı yükseltmek üzerine ayarlanması gerekiyorken bilmem ne yönetmeliğinden cımbızla çekip aldığı aslında kendisinin de tam olarak anlamadığı bir maddeye istinaden öğretmenleri sağa sola görevlendirmek; psikologların incelemesi gereken bir egoyu işaret eder. (Mahkeme kadıya mülk değildir! Bugün oturduğunuz koltuklar, gün gelir, hayal olur.)

Azizim, ben sınıfta bile yerine değiştirirken öğrenciye soruyorum; adamlar okulunu değiştirirken öğretmene sorma zahmetinde bulunmuyorlar! Bizim insanlar olarak adalet terazimiz şaşıyor ama yukarıda biri var onun hiç şaşmıyor! Boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı düzende öğretmeni zorla görevlendirenlerin durumunu düşünemiyorum bile! Neyse, onlar için üzülmüyorum: cehennemde odun çok…

Yücel ÖNDER

Türk Eğitim-Sen

Esenler İlçe Başkanı

Son Güncelleme: Çarşamba, 19 Kasım 2014 08:28

Gösterim: 3084


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.