Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Maltepe Üniversitesi'nin belgeselci Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar: Üniversiteyi ORKESTRA ŞEFİ gibi yönetiyorum
Önce fizik, sonra arkeoloji bölümlerini deneyen Maltepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar, son olarak iletişim bölümünü seçerek alanını bulduğunu söylüyor. Mesleki kariyeri boyunca uygulamanın içinde olan Prof. Dr. Karasar, birçok belgesele imza atmış bir isim. İletişimci olmanın yönetime katkısı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Karasar, kendisini caz orkestrası şefine benzeterek, “Caz orkestrası şefi ekibin içindendir. Herhangi bir enstrümanı çalar. Çalarken de ekibini yönetir. Ben de onu uygulamaya çalışıyorum” diyor.
Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?
1965 yılında Ankara’da doğdum. İlkokul, ortaokul, liseyi Ankara’da okudum. Üniversiteyi Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’nde, o dönemin tek iletişim fakültesi şimdiki adıyla İletişim Bilimleri Fakültesi olan, Basın Yayın Yüksekokulu’nda okudum. Anadolu Üniversitesi’nin yurtdışı yüksek lisans bursuyla ABD’nin Wisconsin eyaletine gittim. Milwaukee’de yüksek lisans eğitimimi yaptım. Mecburi hizmetimi yapmak için Türkiye’ye geri döndüm ve asistanı olduğum Anadolu Üniversitesi’nde araştırma görevlisi oldum. Doktora eğitimime başladım ve 1999 yılında bitirdim. Doktoramı bitirdikten sonra bir dönem Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. 2001-2004 yılları arasında KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne önce bölüm başkanı, sonra dekan yardımcısı oldum. Daha sonrasında da rektör yardımcısı olarak görev yaptım. 2004 yılında Kırgısiztan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne Radyo, Televizyon ve Sinema bölüm başkanı olarak girdim. O zaman stüdyolar kuruluyordu ve görevim de stüdyoların kuruluşunu organize etmekti. Oradaki görevim tamamlandıktan sonra Maltepe Üniversitesi’ne İletişim Fakültesi dekan yardımcısı olarak geldim. Daha sonra 2005 yılından 2010 yılına kadar Güzel Sanatlar Fakültesi dekanı olarak çalıştım. 2010 yılında Türk Hava Yolları’nda eğitim başkanı ve Türk Hava Yolları Akademisi başkanı olarak görev yaptım. Burada 3 yıl çalıştıktan sonra rektör yardımcısı olarak üniversiteye tekrar döndüm. Hemen ardından da rektörlük görevine atandım. Birkaç aydır Maltepe Üniversitesi’nin rektörü olarak görevimi yapıyorum.
Akademik alanım televizyon işletmeciliği, elektronik yayın yönetimi. Mesleki kariyerim boyunca uygulamadan kopmadım. Hep dış yapım olarak çeşitli kurum ve kuruluşlara belgeseller ürettim, çektim. Birkaçı televizyonlarda yayınlandı. Bizim üniversitelerimizin temel açmazlarından birisi de öğrencinin mezuniyetinden sonra üniversite sistemi içerisinde kalması, asistan olması, oradan akademik hayatını devam ettirerek yükselmesi. Profesör olması ve ondan sonra da yönetim görevlerine gelmesi. Aslında uygulamadan kopuk kalmak çok kısıtlayıcı bir şey.
Sürekli uygulamanın içerisinde olmuşsunuz. Bu durum yönetiminize nasıl yansıyor?
Aslında mesleği sevdiğim için, üretmeyi sevdiğim için uygulamanın içinde oldum. Bu uygulama içinde olmanın çok avantajlar sağladığını da, uygulamayı yapıp sınıfta öğretirken anladım. Öncelikle öğretim üyesinin sınıf içerisindeki performansına çok ciddi bir katkısı var. THY’de çalıştığım dönemde gördüm ki sadece üniversite öğretim üyelerinden oluşan bir eğitmen ekibi, sektörün beklentilerini karşılamaktan çok uzak. Çünkü sektör profesyonelleri zaten o bilimsel bilgiyle donanmış, o yayınların hepsini okumuş, o kitapların hepsini özümsemiş. Üniversite öğretim üyelerinin bundan çok uzak olması beni oradaki hizmetim boyunca da üniversite dışı eğitmenlerle çalışmak durumunda bıraktı. Şimdi Maltepe Üniversitesi rektörlüğü yaparken de gerek üniversitemizdeki dekan ve müdür arkadaşlarımla istişarelerimde gerekse öğretim elemanı istihdam politikamızda mutlaka uygulamanın içinden gelmiş olmasını hem artı olarak görüyoruz hem neredeyse şart koşuyoruz. Uygulamanın dışında olan bir öğretim üyesinin yeterince öğrenciye faydalı olamayacağını düşünüyorum. Uygulamanın tamamen uzağında yetişen bir öğrencinin de reel hayata hazırlanamayacağını düşünüyorum.
İLETİŞİMİ SEÇEREK ALANIMI BULDUM
İletişimi seçmenizde etken neydi? Sizi bu tercihinize yönelten süreç nasıl gelişti?
Türkiye’de 1970’li yılların başından beri üniversiteye giriş sistemi ufak tefek rötuşların dışında çok radikal bir değişikliğe uğramadı. Bu süre zarfında da belli meslekler hep moda meslek haline geldi. Bizim üniversiteye girdiğimiz yıllarda da iletişim gerçekten çok parlayan bir alandı. Üniversiteye 1986’da girdim. Daha doğrusu bitirdiğim üniversiteye girdim. Ben daha önce başka alanları da denedim. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde fizik okudum. Bitirmedim. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde Protohistorya – Önasya Arkeolojisi okudum. Ve son olarak İletişim Fakültesi’ne girerek alanımı bulduğumu düşünüyorum.
Birçok ülkede bulunmuşsunuz. Kurumsallığa da imza atmışsınız. Bu anlamda baktığınızda, Türkiye’deki eğitimi nasıl görüyorsunuz?
Eğitim aslında özellikle yükseköğretim bu anlamda en yenilikçi olması gereken bir alan. Yükseköğretim camiasının bireyleri aslında mesleki olarak o kadar konservatif insanlar ki bir yeniliğe onları adapte etmek oldukça güç oluyor. Buna en bariz örneği şuradan vermek istiyorum. Şu anda Y kuşağı, hem üniversitede öğrenci hem iş sektöründe, reel sektörde çalışan hem de istihdam yapan olarak bulunuyor. Ama öyle kritik bir eşikteyiz ki 3 yıl sonra Z kuşağı üniversiteye adım atacak. Z kuşağı dediğimiz kuşağın bütün öğrenme alışkanlıkları bizim ezberimizi bozacak şekilde. Yani öğrenmenin temel parametreleri olan defter, kitap, kütüphane, kalem, kağıt, silgi gibi şeyler onların hayatında neredeyse yok. Daha çok online ve sosyal mecralar üzerinden bir öğrenme ve öğretme ile paylaşma aktivitesi gerçekleştiriyor. Bunların öğrenme alışkanlıklarına bizim kendimizi uydurmamız öğretim üyeleri olarak en zor işlerden birisidir. Öğretim üyeleri kendilerini revize etmezlerse bu ihtiyacı karşılamaları mümkün değil.
Bir şeyi belirtmek isterim, kendi alanım olduğu için bunu örnek veriyorum, sosyal bilimler alanının öğretim üyeleri hep eleştiri kültürü üzerinden var olmaya çalışmış bir kitle. Yapılan bir şeyi eleştirmek bir duruştur, saygı duyulabilir. Fakat bir parça da çözüm üretme ve çözümün parçası olmak refleksi de geliştirmek ve sergilemek gerekir. Yükseköğretim camiasının, üniversitelerin görevlerinden birisi de böyle farklı modeller üzerine kafa yormak, bunları ülke yükseköğretimine önermek. Çözüm önerileri de aramalıyız. Tabi sadece sosyal bilimler alanında ya da sadece eğitim alanında değil, mühendislik, sağlık, hukuk alanlarında da bu tür yeniliklerin öncüsü olacak bir şekilde kafa yormaları gerektiğini düşünüyorum üniversitelerin.
HER FAKÜLTEMİZİN UYGULAMA MEKANI VAR
Üniversitelerin misyonunu söylemiş oldunuz. Çözüm odaklı olması gerektiğini belirttiniz. Peki üniversitelerin şu andaki mevcut öğrencilere yönelik olarak çalışmaları nasıl olması gerekir?
Bizim Maltepe Üniversitesi’nde benimsediğimiz önemsediğimiz, önceliklendirdiğimiz ve takip ettiğimiz sistem, tamamen uygulamanın içinde olması. Alanı ne olursa olsun her bir fakültemizin mutlaka uygulama alanı var. Mühendislik Fakültesi’nde uygulama mekanları laboratuvarlar şeklinde oluyor. Hukuk Fakültemizin sanal mahkeme salonu; İletişim Fakültemizin yine Türkiye’nin en büyük kapalı platoları, üretim platoları ki burada pek çok profesyonel yapım yapılıyor. O anlamda İletişim Fakültemizin tüm öğrencileri de o yapımlar içerisinde öğrenciyken çeşitli pozisyonlarda, daha sonra mezun olduklarında kadrolu olarak görev alma şansını yakalıyorlar. Kuluçka merkezimiz aracılığıyla Mühendislik Fakültesi öğrencilerimizin yine start-up şirketlerin çalıştırmaları için kampüste onlara mekan sağlıyoruz. Mimarlık ve Tasarım Fakültemizin Türkiye’de hiçbir yerde eşi olmayan, duvar örmekten tutun da herhangi bir üç boyutlu tasarımı, üç boyutlu printerlarda almaya varana kadar değişen imkanlara sahip mimarlık hangarımız var.
Maltepe Üniversitesi’nin bundan sonraki hedefleri neler olacak?
20. yıla yaklaşmış bulunuyoruz. Bu önemli bir avantaj. Bu zaman zarfında da 1 milyon metrekarelik kampüs içerisinde gerek derslikler gerek yardımcı üniteler, öğrenci evleri, konferans salonları, sergi salonları, uygulama mekanları artık bizi fiziki anlamda ileri düzeyde bir olgunluğa getirdi. Üniversitemizin akademik yapılanmasının, İstanbul Üniversitesi’nden, Mimar Sinan Üniversitesi’nden, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir ekiple kurulmuş olması da çok önemli bir avantaj. Ciddi, sağlam bir akademik yapısı var ve bu gelenek şimdiye kadar bozulmadı. Akademik olarak akreditasyonlar meselesi var. Avrupa Birliği uyum süreçlerini tamamladık. Diploma eki etiketlerimizi de aldık. Ulusal ve uluslararası düzeyde program program, bölüm bölüm akredite eden kurumlarla görüşüyoruz. Girdiyi iyi ya da kötü bir biçimde ölçüyoruz. Çıktının da ölçülmesi anlamında da bu tür akreditasyonlar önemli. Şimdiki hedeflerimizden birisi de budur.
Hedeflediğiniz noktada mısınız? Olaylar hep planladığınız şekilde mi gelişti? Yoksa biraz da tesadüflerin eseriyle mi bir kariyer planlaması oldu?
Çok planlayarak gittiğim söylenemez ama hedeflerim hep oldu. Bir öğretim üyesi olarak da yani öğretim üyesinin gelebileceği en yüksek yer rektörlüktür. Ona çok şükür gelmiş oldum. Esas bundan sonrasının zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü içinde bulunduğunuz kurumu bir noktadan belli bir noktaya taşımak bundan sonraki en önemli hedef. Ondan sonrası için şu anda çok rahat hedef koymak mümkün değil.
Şu an verimli döneminizdesiniz. Rektörlüğü bırakacağım dediğiniz noktada üniversiteyi nerede görmek istersiniz?
Rektör olduğumda bir strateji vizyon belgesi vardı, orada şunu söyledim: “Maltepe Üniversitesi bu fiziki kapasitesiyle, akademik yapısının desteğiyle gerçekten ilkler arasında yer almayı hakeden bir yapıda.” İlk 4 yıllıkta ya da ikinci 4 yıllıkta toplamda 8 yıllık dönemde ilkler arasına sokabilirsem, o benim için hedeflerimi gerçekleştirmek anlamına gelecek.
HER LİSE MEZUNUNUN ÜNİVERSİTEYE YERLEŞEBİLECEĞİ DÖNEMDEYİZ
Üniversitelerin sayısı giderek artıyor. Prof. Dr. Şahin Karasar, Türkiye’nin son 30-40 yılında üniversite eğitiminin özellikle batıdan modeller dediğimiz sistemlerle yaşadığına dikkat çekiyor. Üniversitelerimizin, her ne kadar Avrupa’ya ait bir sistem olsa da daha çok Amerikan yükseköğretim sisteminin modelleriyle hem müfredat hem uygulama açısından ilerlediğini söyleyen Prof. Dr. Karasar, “Şimdi bizim nüfusumuza oranla üniveriste sayımıza baktığımızda o standartları yakalayabilmemiz için bir bu kadar daha üniversitemizin olması gerekiyor. Kontenjanlar ve üniversite kapısındaki yığılma olarak baktığımızda son 10 yılda gerçekten üniversite kapısında bekleme işi siyaseten çözülmüş durumda. Yani üniversitelerin sayısı ve kontenjanların artırılması suretiyle aslında şu anda liseden mezun olan her öğrencinin eğer vakıf üniversitesini finanse edebilecek bir gücü varsa mutlaka bir üniversiteye yerleşebileceği bir dönemdeyiz. Bence iki açıdan iyi. Birincisi, neslin üniversiteleşmesi açısından; ikincisi de, üniversite eğitimi almak isteyen herkese duyuracağınız, tanınmak açısından iyi. Burada zikretmediğimiz bir üçüncü boyutu daha var. Uluslararası rekabet parametrelerinden birisi de üniversite eğitimi almış olmak” ifadelerini kullanıyor.
İLETİŞİMCİ OLMAK KOLAYLIK SAĞLIYOR
İletişimci olmanın çok büyük avantajlarının olduğunu ancak her zaman iletişimi iyi olmak anlamına gelmediğini söyleyen Maltepe Üniversitesi Rektörü, alanınız, mesleğiniz, konumunuz, göreviniz ne olursa olsun, dialogla çözebileceğiniz kısmının işin büyük bir kısmı olduğunu, dolayısıyla dialoğun gözardı edilmemesi gerektiğini sözlerine ekliyor dk-apotek.com. İletişimci olmanın yönetim konusunda çok kolaylık sağladığını ifade eden Rektör Prof. Karasar, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Senfoni orkestrasının şefiyle caz orkestrasının şefi arasındaki fark nedir noktasında, caz orkestrasının şefi ekibin içindendir. Enstrümanlardan herhangi birisini çalıyor. Ve o işi yaparken de orkestrayı orkestrayı. Ben de onu uygulamaya çalışıyorum. Yani ekibin içinde hem bir neferim hem de ekibi naçizane yönetmeye çalışıyorum. Burada her şey o kadar kritik ki yani en ufak bir şeyle dengeyi bozmanız mümkün. Her zaman dikkatli her zaman zinde her zaman duyarlı olmanız lazım ki ekibin nabzını iyi tutun ve ona göre çözümler modeller geliştirin. Mutlaka uzlaşı platformu yaratmaya, uzlaşıya ve ortak akla kavuşmaya çalışıyorum.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Maltepe Üniversitesi'nin belgeselci Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar: Üniversiteyi ORKESTRA ŞEFİ gibi yönetiyorum
Önce fizik, sonra arkeoloji bölümlerini deneyen Maltepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şahin Karasar, son olarak iletişim bölümünü seçerek alanını bulduğunu söylüyor. Mesleki kariyeri boyunca uygulamanın içinde olan Prof. Dr. Karasar, birçok belgesele imza atmış bir isim. İletişimci olmanın yönetime katkısı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Karasar, kendisini caz orkestrası şefine benzeterek, “Caz orkestrası şefi ekibin içindendir. Herhangi bir enstrümanı çalar. Çalarken de ekibini yönetir. Ben de onu uygulamaya çalışıyorum” diyor.
Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?
1965 yılında Ankara’da doğdum. İlkokul, ortaokul, liseyi Ankara’da okudum. Üniversiteyi Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi’nde, o dönemin tek iletişim fakültesi şimdiki adıyla İletişim Bilimleri Fakültesi olan, Basın Yayın Yüksekokulu’nda okudum. Anadolu Üniversitesi’nin yurtdışı yüksek lisans bursuyla ABD’nin Wisconsin eyaletine gittim. Milwaukee’de yüksek lisans eğitimimi yaptım. Mecburi hizmetimi yapmak için Türkiye’ye geri döndüm ve asistanı olduğum Anadolu Üniversitesi’nde araştırma görevlisi oldum. Doktora eğitimime başladım ve 1999 yılında bitirdim. Doktoramı bitirdikten sonra bir dönem Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştım. 2001-2004 yılları arasında KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne önce bölüm başkanı, sonra dekan yardımcısı oldum. Daha sonrasında da rektör yardımcısı olarak görev yaptım. 2004 yılında Kırgısiztan-Türkiye Manas Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne Radyo, Televizyon ve Sinema bölüm başkanı olarak girdim. O zaman stüdyolar kuruluyordu ve görevim de stüdyoların kuruluşunu organize etmekti. Oradaki görevim tamamlandıktan sonra Maltepe Üniversitesi’ne İletişim Fakültesi dekan yardımcısı olarak geldim. Daha sonra 2005 yılından 2010 yılına kadar Güzel Sanatlar Fakültesi dekanı olarak çalıştım. 2010 yılında Türk Hava Yolları’nda eğitim başkanı ve Türk Hava Yolları Akademisi başkanı olarak görev yaptım. Burada 3 yıl çalıştıktan sonra rektör yardımcısı olarak üniversiteye tekrar döndüm. Hemen ardından da rektörlük görevine atandım. Birkaç aydır Maltepe Üniversitesi’nin rektörü olarak görevimi yapıyorum.
Akademik alanım televizyon işletmeciliği, elektronik yayın yönetimi. Mesleki kariyerim boyunca uygulamadan kopmadım. Hep dış yapım olarak çeşitli kurum ve kuruluşlara belgeseller ürettim, çektim. Birkaçı televizyonlarda yayınlandı. Bizim üniversitelerimizin temel açmazlarından birisi de öğrencinin mezuniyetinden sonra üniversite sistemi içerisinde kalması, asistan olması, oradan akademik hayatını devam ettirerek yükselmesi. Profesör olması ve ondan sonra da yönetim görevlerine gelmesi. Aslında uygulamadan kopuk kalmak çok kısıtlayıcı bir şey.
Sürekli uygulamanın içerisinde olmuşsunuz. Bu durum yönetiminize nasıl yansıyor?
Aslında mesleği sevdiğim için, üretmeyi sevdiğim için uygulamanın içinde oldum. Bu uygulama içinde olmanın çok avantajlar sağladığını da, uygulamayı yapıp sınıfta öğretirken anladım. Öncelikle öğretim üyesinin sınıf içerisindeki performansına çok ciddi bir katkısı var. THY’de çalıştığım dönemde gördüm ki sadece üniversite öğretim üyelerinden oluşan bir eğitmen ekibi, sektörün beklentilerini karşılamaktan çok uzak. Çünkü sektör profesyonelleri zaten o bilimsel bilgiyle donanmış, o yayınların hepsini okumuş, o kitapların hepsini özümsemiş. Üniversite öğretim üyelerinin bundan çok uzak olması beni oradaki hizmetim boyunca da üniversite dışı eğitmenlerle çalışmak durumunda bıraktı. Şimdi Maltepe Üniversitesi rektörlüğü yaparken de gerek üniversitemizdeki dekan ve müdür arkadaşlarımla istişarelerimde gerekse öğretim elemanı istihdam politikamızda mutlaka uygulamanın içinden gelmiş olmasını hem artı olarak görüyoruz hem neredeyse şart koşuyoruz. Uygulamanın dışında olan bir öğretim üyesinin yeterince öğrenciye faydalı olamayacağını düşünüyorum. Uygulamanın tamamen uzağında yetişen bir öğrencinin de reel hayata hazırlanamayacağını düşünüyorum.
İLETİŞİMİ SEÇEREK ALANIMI BULDUM
İletişimi seçmenizde etken neydi? Sizi bu tercihinize yönelten süreç nasıl gelişti?
Türkiye’de 1970’li yılların başından beri üniversiteye giriş sistemi ufak tefek rötuşların dışında çok radikal bir değişikliğe uğramadı. Bu süre zarfında da belli meslekler hep moda meslek haline geldi. Bizim üniversiteye girdiğimiz yıllarda da iletişim gerçekten çok parlayan bir alandı. Üniversiteye 1986’da girdim. Daha doğrusu bitirdiğim üniversiteye girdim. Ben daha önce başka alanları da denedim. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde fizik okudum. Bitirmedim. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi’nde Protohistorya – Önasya Arkeolojisi okudum. Ve son olarak İletişim Fakültesi’ne girerek alanımı bulduğumu düşünüyorum.
Birçok ülkede bulunmuşsunuz. Kurumsallığa da imza atmışsınız. Bu anlamda baktığınızda, Türkiye’deki eğitimi nasıl görüyorsunuz?
Eğitim aslında özellikle yükseköğretim bu anlamda en yenilikçi olması gereken bir alan. Yükseköğretim camiasının bireyleri aslında mesleki olarak o kadar konservatif insanlar ki bir yeniliğe onları adapte etmek oldukça güç oluyor. Buna en bariz örneği şuradan vermek istiyorum. Şu anda Y kuşağı, hem üniversitede öğrenci hem iş sektöründe, reel sektörde çalışan hem de istihdam yapan olarak bulunuyor. Ama öyle kritik bir eşikteyiz ki 3 yıl sonra Z kuşağı üniversiteye adım atacak. Z kuşağı dediğimiz kuşağın bütün öğrenme alışkanlıkları bizim ezberimizi bozacak şekilde. Yani öğrenmenin temel parametreleri olan defter, kitap, kütüphane, kalem, kağıt, silgi gibi şeyler onların hayatında neredeyse yok. Daha çok online ve sosyal mecralar üzerinden bir öğrenme ve öğretme ile paylaşma aktivitesi gerçekleştiriyor. Bunların öğrenme alışkanlıklarına bizim kendimizi uydurmamız öğretim üyeleri olarak en zor işlerden birisidir. Öğretim üyeleri kendilerini revize etmezlerse bu ihtiyacı karşılamaları mümkün değil.
Bir şeyi belirtmek isterim, kendi alanım olduğu için bunu örnek veriyorum, sosyal bilimler alanının öğretim üyeleri hep eleştiri kültürü üzerinden var olmaya çalışmış bir kitle. Yapılan bir şeyi eleştirmek bir duruştur, saygı duyulabilir. Fakat bir parça da çözüm üretme ve çözümün parçası olmak refleksi de geliştirmek ve sergilemek gerekir. Yükseköğretim camiasının, üniversitelerin görevlerinden birisi de böyle farklı modeller üzerine kafa yormak, bunları ülke yükseköğretimine önermek. Çözüm önerileri de aramalıyız. Tabi sadece sosyal bilimler alanında ya da sadece eğitim alanında değil, mühendislik, sağlık, hukuk alanlarında da bu tür yeniliklerin öncüsü olacak bir şekilde kafa yormaları gerektiğini düşünüyorum üniversitelerin.
HER FAKÜLTEMİZİN UYGULAMA MEKANI VAR
Üniversitelerin misyonunu söylemiş oldunuz. Çözüm odaklı olması gerektiğini belirttiniz. Peki üniversitelerin şu andaki mevcut öğrencilere yönelik olarak çalışmaları nasıl olması gerekir?
Bizim Maltepe Üniversitesi’nde benimsediğimiz önemsediğimiz, önceliklendirdiğimiz ve takip ettiğimiz sistem, tamamen uygulamanın içinde olması. Alanı ne olursa olsun her bir fakültemizin mutlaka uygulama alanı var. Mühendislik Fakültesi’nde uygulama mekanları laboratuvarlar şeklinde oluyor. Hukuk Fakültemizin sanal mahkeme salonu; İletişim Fakültemizin yine Türkiye’nin en büyük kapalı platoları, üretim platoları ki burada pek çok profesyonel yapım yapılıyor. O anlamda İletişim Fakültemizin tüm öğrencileri de o yapımlar içerisinde öğrenciyken çeşitli pozisyonlarda, daha sonra mezun olduklarında kadrolu olarak görev alma şansını yakalıyorlar. Kuluçka merkezimiz aracılığıyla Mühendislik Fakültesi öğrencilerimizin yine start-up şirketlerin çalıştırmaları için kampüste onlara mekan sağlıyoruz. Mimarlık ve Tasarım Fakültemizin Türkiye’de hiçbir yerde eşi olmayan, duvar örmekten tutun da herhangi bir üç boyutlu tasarımı, üç boyutlu printerlarda almaya varana kadar değişen imkanlara sahip mimarlık hangarımız var.
Maltepe Üniversitesi’nin bundan sonraki hedefleri neler olacak?
20. yıla yaklaşmış bulunuyoruz. Bu önemli bir avantaj. Bu zaman zarfında da 1 milyon metrekarelik kampüs içerisinde gerek derslikler gerek yardımcı üniteler, öğrenci evleri, konferans salonları, sergi salonları, uygulama mekanları artık bizi fiziki anlamda ileri düzeyde bir olgunluğa getirdi. Üniversitemizin akademik yapılanmasının, İstanbul Üniversitesi’nden, Mimar Sinan Üniversitesi’nden, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir ekiple kurulmuş olması da çok önemli bir avantaj. Ciddi, sağlam bir akademik yapısı var ve bu gelenek şimdiye kadar bozulmadı. Akademik olarak akreditasyonlar meselesi var. Avrupa Birliği uyum süreçlerini tamamladık. Diploma eki etiketlerimizi de aldık. Ulusal ve uluslararası düzeyde program program, bölüm bölüm akredite eden kurumlarla görüşüyoruz. Girdiyi iyi ya da kötü bir biçimde ölçüyoruz. Çıktının da ölçülmesi anlamında da bu tür akreditasyonlar önemli. Şimdiki hedeflerimizden birisi de budur.
Hedeflediğiniz noktada mısınız? Olaylar hep planladığınız şekilde mi gelişti? Yoksa biraz da tesadüflerin eseriyle mi bir kariyer planlaması oldu?
Çok planlayarak gittiğim söylenemez ama hedeflerim hep oldu. Bir öğretim üyesi olarak da yani öğretim üyesinin gelebileceği en yüksek yer rektörlüktür. Ona çok şükür gelmiş oldum. Esas bundan sonrasının zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü içinde bulunduğunuz kurumu bir noktadan belli bir noktaya taşımak bundan sonraki en önemli hedef. Ondan sonrası için şu anda çok rahat hedef koymak mümkün değil.
Şu an verimli döneminizdesiniz. Rektörlüğü bırakacağım dediğiniz noktada üniversiteyi nerede görmek istersiniz?
Rektör olduğumda bir strateji vizyon belgesi vardı, orada şunu söyledim: “Maltepe Üniversitesi bu fiziki kapasitesiyle, akademik yapısının desteğiyle gerçekten ilkler arasında yer almayı hakeden bir yapıda.” İlk 4 yıllıkta ya da ikinci 4 yıllıkta toplamda 8 yıllık dönemde ilkler arasına sokabilirsem, o benim için hedeflerimi gerçekleştirmek anlamına gelecek.
HER LİSE MEZUNUNUN ÜNİVERSİTEYE YERLEŞEBİLECEĞİ DÖNEMDEYİZ
Üniversitelerin sayısı giderek artıyor. Prof. Dr. Şahin Karasar, Türkiye’nin son 30-40 yılında üniversite eğitiminin özellikle batıdan modeller dediğimiz sistemlerle yaşadığına dikkat çekiyor. Üniversitelerimizin, her ne kadar Avrupa’ya ait bir sistem olsa da daha çok Amerikan yükseköğretim sisteminin modelleriyle hem müfredat hem uygulama açısından ilerlediğini söyleyen Prof. Dr. Karasar, “Şimdi bizim nüfusumuza oranla üniveriste sayımıza baktığımızda o standartları yakalayabilmemiz için bir bu kadar daha üniversitemizin olması gerekiyor. Kontenjanlar ve üniversite kapısındaki yığılma olarak baktığımızda son 10 yılda gerçekten üniversite kapısında bekleme işi siyaseten çözülmüş durumda. Yani üniversitelerin sayısı ve kontenjanların artırılması suretiyle aslında şu anda liseden mezun olan her öğrencinin eğer vakıf üniversitesini finanse edebilecek bir gücü varsa mutlaka bir üniversiteye yerleşebileceği bir dönemdeyiz. Bence iki açıdan iyi. Birincisi, neslin üniversiteleşmesi açısından; ikincisi de, üniversite eğitimi almak isteyen herkese duyuracağınız, tanınmak açısından iyi. Burada zikretmediğimiz bir üçüncü boyutu daha var. Uluslararası rekabet parametrelerinden birisi de üniversite eğitimi almış olmak” ifadelerini kullanıyor.
İLETİŞİMCİ OLMAK KOLAYLIK SAĞLIYOR
İletişimci olmanın çok büyük avantajlarının olduğunu ancak her zaman iletişimi iyi olmak anlamına gelmediğini söyleyen Maltepe Üniversitesi Rektörü, alanınız, mesleğiniz, konumunuz, göreviniz ne olursa olsun, dialogla çözebileceğiniz kısmının işin büyük bir kısmı olduğunu, dolayısıyla dialoğun gözardı edilmemesi gerektiğini sözlerine ekliyor dk-apotek.com. İletişimci olmanın yönetim konusunda çok kolaylık sağladığını ifade eden Rektör Prof. Karasar, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Senfoni orkestrasının şefiyle caz orkestrasının şefi arasındaki fark nedir noktasında, caz orkestrasının şefi ekibin içindendir. Enstrümanlardan herhangi birisini çalıyor. Ve o işi yaparken de orkestrayı orkestrayı. Ben de onu uygulamaya çalışıyorum. Yani ekibin içinde hem bir neferim hem de ekibi naçizane yönetmeye çalışıyorum. Burada her şey o kadar kritik ki yani en ufak bir şeyle dengeyi bozmanız mümkün. Her zaman dikkatli her zaman zinde her zaman duyarlı olmanız lazım ki ekibin nabzını iyi tutun ve ona göre çözümler modeller geliştirin. Mutlaka uzlaşı platformu yaratmaya, uzlaşıya ve ortak akla kavuşmaya çalışıyorum.”
Son Güncelleme: Çarşamba, 25 Şubat 2015 11:04
Gösterim: 4700
Ünlü matematikçi Prof. Dr. Ali Nesin’e göre, matematikte başarısızlığımızın sebebi; “Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil” diyor.
Matematik, ülkemiz öğrencileri tarafından en sevilmeyen derslerin başında geliyor. Bunun belirgin kanıtı da PISA sınavlarında 65 ülke arasında 44. sırada olmamız. Matematiğin zor olduğunu ancak matematiği güzel yapanın ve eğlenceli kılanın da bu zorluk olduğunu söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Nesin, “Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil” diyor.
Ülkemizde öğrenciler tarafından en sevilmeyen en korkulan ders olan matematik, sanıldığı kadar zor mudur? Öğrenciler matematiği sevmekte niçin zorlanıyorlar?
Evet, matematik zordur. Hem de bayağı zordur. Matematiği güzel yapan, eğlenceli kılan da zaten bu zorluktur. Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil tabii. Yarışma niteliğindeki liselere ya da üniversitelere giriş sınavında dakikada bir soru çözmen lazım. Yani dakika başı başarı! Daha neler! Bu sistemin yürümesi mümkün değil. MEB, hep başaran öğrencinin hiç başarılı olamayacağını bilmiyor. Başarıyla başarılı olunacağını sanıyor. Einstein’ın kaç teorisi var? İki? Üç? Beş? O kadar işte. Koca yaşama o kadar başarı sığdırabilmiş. Bir yüz metre rekortmeni rekorunu kaç defa kırar? İki? Üç? Beş? O kadar!
PISA sonuçlarına göre Türkiye matematik alanında 65 ülke arasında 44. sırada yer alıyor. Bu sonucun ortaya çıkmasını doğuran sebepler neler? Ülkemizde öğrencilere matematiği öğretemiyor muyuz?
Eğitim sistemi merkezî olduğu sürece, toplu sınavlar yapmak ve test usulü sorular sormak zorundasınız. Bunun başka çözümü yok. Böylece yukarıda söz ettiğim başarı odaklı eğitime saplanırsınız. Demek ki merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Bunun çeşitli yöntemleri var. En kolayı ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.
ÖĞRETMENİN FEN FAKÜLTELERİNDEN YETİŞMESİ ŞART
Matematik eğitimi nasıl olmalı? Türkiye matematik öğretmeni yetiştirme konusunda iyi mi? Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Öğretmenler çok zayıf. Bir defa öğretmen konusunda bilgili olmalı. Bunun için de öğretmenin fen fakültelerinden yetişmesi şart. Sonra öğretmen sürekli kendini yenilemeli. Her yıl öğretmenler için sınavlar olmalı ve başarıya göre öğretmenin maaşı artmalı. Çünkü öğretmen zaten mezun olduğunda pek bir şey bilmiyor, daha sonra da eksiklerini kapatması, çağa uyum sağlaması, yeni bilgiler elde etmesi için hiçbir neden kalmıyor. Fen fakültesini bitirdikten sonra eğitim fakültesine gidebilir öğretmen. Master, doktora da yapabilir. Böylece maaşı da daha yüksek olur. Yüksek maaş ve meslekte ilerleyebilme zorunlu olarak öğretmenin kalitesini yükseltir.
Çocukların matematik kaygılarını azaltmak için öğretmenler neler yapmalı? Öğretmenlerin matematiği öğrencilere sevdirmesi için ne gibi metodlardan yararlanmalarını önerirsiniz?
Matematik zaten yeterince güzeldir. Öğretmenin matematiği sevdirmek için yapması gereken yegâne şey, matematiği iyi öğrenmek ve doğru aktarmaktır. Bizim öğretmenlerimiz yarım biliyor, bir aktarmaya çalışıyor. Olmaz. Öğretmen 10 bilecek, bir aktaracak.
Tabii küçük yaşlarda matematik oyunla sevdirilebilir. Bu, bilinen bir şey. Ama daha önemlisi öğretmenin konusunu bilmesi. Bilgi, otoriteyi ve sevgiyi de beraberinde getirir. Bilen öğretmen sevilir, bilen öğretmene saygı duyulur. Bilen öğretmen de daha sevecen olur, komplekslere kapılmaz. Çünkü iyi öğrenciler öğretmenlerinden her zaman daha iyidir. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Ben de öğretmenlerimden daha iyiydim, benim iyi öğrencilerim de benden daha iyiler. Bu, ancak sevinilecek bir şey olabilir.
Matematiğin sevilen bir ders olması için oyun bir araç. Peki, sizce oyun ile matematik arasında bir benzerlik var mı?
Tabii ki. Şans oyunlarında da, strateji oyunlarında da matematik vardır. Tabii abartmamak lazım. Oyundan amaç çocuğun ilgisini çekmekte ve yoğunlaşmasına yardımcı olmakta. Matematikte yoğunlaşabilme çok önemlidir. Öğrenci iki saat boyunca yerinden kalkmadan bir soru üzerine düşünebilmelidir. Bu yoğunlaşma kapasitesi yoksa, ne yapsanız boş. Bu yüzden çocuklara matematikten çok yoğunlaşmayı öğretmeli. Bu da kitap okumayla, piyano çalmayla, pul koleksiyonu yapmayla, sıkılana kadar yalnız kalmayla mümkün. Yoğunlaşmanın önündeki en büyük engel de dış dünya. Televizyon ve internet bunların başında geliyor. Çocuk ve genç zihniyle yalnız kalabilmeli ve zihninden zevk alabilmeli. Bunun için de oturduğu mekânı sevmeli ve yalnız kalmak istemeli.
MATEMATİK KÖYÜ’NE BÜYÜK İLGİ VAR
Matematik Köyü hakkında bilgi verir misiniz? Bu köyün kurulması fikri nasıl oluştu? Kimler daha çok ilgi gösteriyor? Bu köy ile hedeflediklerinizi elde edebildiniz mi?
On yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli yerlerinde matematik yaz okulları düzenledim. Çok başarılı ve verimli geçiyordu. Ama bu yaz okullarını düzenlemek çok zahmetli oluyordu. Ve pahalıya mal oluyordu. Ayrıca gittiğimiz yerlerde de pek memnun kalmıyorduk. Birileri hemen yanınızda göbek atarken matematik yapmak kolay değil... Böylece köy düşüncesi oluştu.
Köy’e ilkokuldan doktora ve araştırma seviyesine kadar çok geniş bir spektrum ilgi gösteriyor. Dolup taşıyoruz. Büyük ilgi var. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu seviyeye ulaşacağımızı tahmin etmemiştim. Hedeflediklerimizin birkaç yüz katını elde ettik. Bilerek, isteyerek olmadı! Hayat bizi bu yollara sürükledi...
Eğitimde Bölgesel Özerklik
“Merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Bunun çeşitli yöntemleri var. En kolayı ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.”
ALİ NESİN’DEN MATEMATİKTE BAŞARI İÇİN ÖNERİLER
- Merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.
- Öğretmen konusunda bilgili olmalı. Bunun için de öğretmenin fen fakültelerinden yetişmesi şart.
- Öğretmen sürekli kendini yenilemeli. Her yıl öğretmenler için sınavlar olmalı ve başarıya göre öğretmenin maaşı artmalı. Yüksek maaş ve meslekte ilerleyebilme zorunlu olarak öğretmenin kalitesini yükseltir.
- Matematikte yoğunlaşabilme çok önemlidir. Öğrenci iki saat boyunca yerinden kalkmadan bir soru üzerine düşünebilmelidir. Bu yüzden çocuklara matematikten çok yoğunlaşmayı öğretmeli. Bu da kitap okumayla, piyano çalmayla, pul koleksiyonu yapmayla, sıkılana kadar yalnız kalmayla mümkün.

Prof. Dr. Ali Nesin, Matematik Köyü’nde öğrencilere ders verirken...
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Ünlü matematikçi Prof. Dr. Ali Nesin’e göre, matematikte başarısızlığımızın sebebi; “Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil” diyor.
Matematik, ülkemiz öğrencileri tarafından en sevilmeyen derslerin başında geliyor. Bunun belirgin kanıtı da PISA sınavlarında 65 ülke arasında 44. sırada olmamız. Matematiğin zor olduğunu ancak matematiği güzel yapanın ve eğlenceli kılanın da bu zorluk olduğunu söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Nesin, “Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil” diyor.
Ülkemizde öğrenciler tarafından en sevilmeyen en korkulan ders olan matematik, sanıldığı kadar zor mudur? Öğrenciler matematiği sevmekte niçin zorlanıyorlar?
Evet, matematik zordur. Hem de bayağı zordur. Matematiği güzel yapan, eğlenceli kılan da zaten bu zorluktur. Matematik zor olduğu için de başarıdan çok başarısızlığı içerir. Üç gün çözümü bulamazsın, sonra aklına bir fikir gelir on dakikada bulursun. Yani üç günlük başarısızlık, on dakika başarı! Sorun öğrencilere zorluğu sevdirmekte. Ama başarıya odaklı bir sistemde bu mümkün değil tabii. Yarışma niteliğindeki liselere ya da üniversitelere giriş sınavında dakikada bir soru çözmen lazım. Yani dakika başı başarı! Daha neler! Bu sistemin yürümesi mümkün değil. MEB, hep başaran öğrencinin hiç başarılı olamayacağını bilmiyor. Başarıyla başarılı olunacağını sanıyor. Einstein’ın kaç teorisi var? İki? Üç? Beş? O kadar işte. Koca yaşama o kadar başarı sığdırabilmiş. Bir yüz metre rekortmeni rekorunu kaç defa kırar? İki? Üç? Beş? O kadar!
PISA sonuçlarına göre Türkiye matematik alanında 65 ülke arasında 44. sırada yer alıyor. Bu sonucun ortaya çıkmasını doğuran sebepler neler? Ülkemizde öğrencilere matematiği öğretemiyor muyuz?
Eğitim sistemi merkezî olduğu sürece, toplu sınavlar yapmak ve test usulü sorular sormak zorundasınız. Bunun başka çözümü yok. Böylece yukarıda söz ettiğim başarı odaklı eğitime saplanırsınız. Demek ki merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Bunun çeşitli yöntemleri var. En kolayı ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.
ÖĞRETMENİN FEN FAKÜLTELERİNDEN YETİŞMESİ ŞART
Matematik eğitimi nasıl olmalı? Türkiye matematik öğretmeni yetiştirme konusunda iyi mi? Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Öğretmenler çok zayıf. Bir defa öğretmen konusunda bilgili olmalı. Bunun için de öğretmenin fen fakültelerinden yetişmesi şart. Sonra öğretmen sürekli kendini yenilemeli. Her yıl öğretmenler için sınavlar olmalı ve başarıya göre öğretmenin maaşı artmalı. Çünkü öğretmen zaten mezun olduğunda pek bir şey bilmiyor, daha sonra da eksiklerini kapatması, çağa uyum sağlaması, yeni bilgiler elde etmesi için hiçbir neden kalmıyor. Fen fakültesini bitirdikten sonra eğitim fakültesine gidebilir öğretmen. Master, doktora da yapabilir. Böylece maaşı da daha yüksek olur. Yüksek maaş ve meslekte ilerleyebilme zorunlu olarak öğretmenin kalitesini yükseltir.
Çocukların matematik kaygılarını azaltmak için öğretmenler neler yapmalı? Öğretmenlerin matematiği öğrencilere sevdirmesi için ne gibi metodlardan yararlanmalarını önerirsiniz?
Matematik zaten yeterince güzeldir. Öğretmenin matematiği sevdirmek için yapması gereken yegâne şey, matematiği iyi öğrenmek ve doğru aktarmaktır. Bizim öğretmenlerimiz yarım biliyor, bir aktarmaya çalışıyor. Olmaz. Öğretmen 10 bilecek, bir aktaracak.
Tabii küçük yaşlarda matematik oyunla sevdirilebilir. Bu, bilinen bir şey. Ama daha önemlisi öğretmenin konusunu bilmesi. Bilgi, otoriteyi ve sevgiyi de beraberinde getirir. Bilen öğretmen sevilir, bilen öğretmene saygı duyulur. Bilen öğretmen de daha sevecen olur, komplekslere kapılmaz. Çünkü iyi öğrenciler öğretmenlerinden her zaman daha iyidir. Bundan daha doğal bir şey yoktur. Ben de öğretmenlerimden daha iyiydim, benim iyi öğrencilerim de benden daha iyiler. Bu, ancak sevinilecek bir şey olabilir.
Matematiğin sevilen bir ders olması için oyun bir araç. Peki, sizce oyun ile matematik arasında bir benzerlik var mı?
Tabii ki. Şans oyunlarında da, strateji oyunlarında da matematik vardır. Tabii abartmamak lazım. Oyundan amaç çocuğun ilgisini çekmekte ve yoğunlaşmasına yardımcı olmakta. Matematikte yoğunlaşabilme çok önemlidir. Öğrenci iki saat boyunca yerinden kalkmadan bir soru üzerine düşünebilmelidir. Bu yoğunlaşma kapasitesi yoksa, ne yapsanız boş. Bu yüzden çocuklara matematikten çok yoğunlaşmayı öğretmeli. Bu da kitap okumayla, piyano çalmayla, pul koleksiyonu yapmayla, sıkılana kadar yalnız kalmayla mümkün. Yoğunlaşmanın önündeki en büyük engel de dış dünya. Televizyon ve internet bunların başında geliyor. Çocuk ve genç zihniyle yalnız kalabilmeli ve zihninden zevk alabilmeli. Bunun için de oturduğu mekânı sevmeli ve yalnız kalmak istemeli.
MATEMATİK KÖYÜ’NE BÜYÜK İLGİ VAR
Matematik Köyü hakkında bilgi verir misiniz? Bu köyün kurulması fikri nasıl oluştu? Kimler daha çok ilgi gösteriyor? Bu köy ile hedeflediklerinizi elde edebildiniz mi?
On yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli yerlerinde matematik yaz okulları düzenledim. Çok başarılı ve verimli geçiyordu. Ama bu yaz okullarını düzenlemek çok zahmetli oluyordu. Ve pahalıya mal oluyordu. Ayrıca gittiğimiz yerlerde de pek memnun kalmıyorduk. Birileri hemen yanınızda göbek atarken matematik yapmak kolay değil... Böylece köy düşüncesi oluştu.
Köy’e ilkokuldan doktora ve araştırma seviyesine kadar çok geniş bir spektrum ilgi gösteriyor. Dolup taşıyoruz. Büyük ilgi var. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu seviyeye ulaşacağımızı tahmin etmemiştim. Hedeflediklerimizin birkaç yüz katını elde ettik. Bilerek, isteyerek olmadı! Hayat bizi bu yollara sürükledi...
Eğitimde Bölgesel Özerklik
“Merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Bunun çeşitli yöntemleri var. En kolayı ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.”
ALİ NESİN’DEN MATEMATİKTE BAŞARI İÇİN ÖNERİLER
- Merkezî sistemden vazgeçmeliyiz. Ülkeyi coğrafi bölgelere bölmek ve her bölge için bir akademi kurup eğitimi büyük ölçüde akademilerin sorumluluğuna vermek. Yani eğitimde bölgesel özerklik öneriyorum. Böylece akademiler arasında rekabet oluşur. Rekabet ortamı da kaçınılmaz olarak başarıya götürür.
- Öğretmen konusunda bilgili olmalı. Bunun için de öğretmenin fen fakültelerinden yetişmesi şart.
- Öğretmen sürekli kendini yenilemeli. Her yıl öğretmenler için sınavlar olmalı ve başarıya göre öğretmenin maaşı artmalı. Yüksek maaş ve meslekte ilerleyebilme zorunlu olarak öğretmenin kalitesini yükseltir.
- Matematikte yoğunlaşabilme çok önemlidir. Öğrenci iki saat boyunca yerinden kalkmadan bir soru üzerine düşünebilmelidir. Bu yüzden çocuklara matematikten çok yoğunlaşmayı öğretmeli. Bu da kitap okumayla, piyano çalmayla, pul koleksiyonu yapmayla, sıkılana kadar yalnız kalmayla mümkün.

Prof. Dr. Ali Nesin, Matematik Köyü’nde öğrencilere ders verirken...
Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Şubat 2015 15:26
Gösterim: 19438
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi (TEOG) kapsamında yapılan birinci dönem ortak sınavların sonuçları geçtiğimiz Cuma günü açıklandı. New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Eğitim ve İstatistik Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Şirin, TEOG’u, Türkiye eğitim sistemini ve eksikliklerini anlattı.
Taraf Gazetesi'nden Sümeyra Tansel'in sorularını yanıtlayan Şirin, "Merkezi bir sınavın kaldırılması için nasıl bir ön çalışma yapılması gerekir ? Bizde bu süreç nasıl oldu? sorularına şu yanıtı verdi:
Her ülkede bizdeki gibi öyle günde bir milyon insanın girdiği bir sınav yok. Mesela Amerika’da yok. Oradaki merkezi sınavın amacı öğrenci ölçmek değil. Öğretmeni ve okulu değerlendirmek. Örneğin New York’ta öğrencilerin sınavdan aldıkları puanların ortalamaları, eyaletteki diğer okullarla karşılaştırılıyor. Ve en düşük puanı alan 30- 40 okula “Bu öğrencileri eğitemiyorsunuz. Dolayısıyla yeniden başlayalım” deniyor.
“Yeniden başlayalım” deyince ne oluyor?
3 Okul kapatılıyor. Yeni bir kadro göreve geliyor. Öğrenciler başka okullara dağıtılıyor, o okul bitmiş oluyor. Bir anlamda öğretmenler cezalandırılıyor.Peki öğrenciler için hiçbir sınav yok mu? Var. Ama bütün Amerika’da değil, sınavlar eyalet eyalet değişiyor. Bu sınavların bizden farkı ise uygulama odaklı olmaları. Öğrenciler sınav tekniğini öğrenmek için orada da kursa gidiyor ama yalnızca iki haftalık kurslar bunlar. Çünkü sınavlar ezber odaklı değil. Üstelik bir üst eğitim kurumuna geçiş için sınavlar tek kriter değil. Kriterlerden sadece bir tanesi. Bizde ise tek kriter. Yani çocuğun bilimsel çalışmalarının, içinde bulunduğu toplumsal hareketlerin hiçbir katkısı yok.
Liseye girişte merkezi sınav sistemi uygulayan başka bir ülke var mı?
Belki doğuda vardır ama Avrupa’da ve Amerika’da liseye girişte uygulanan merkezi bir sınav yok. Okulların kendi eleme sistemleri var. Ve bu eleme sistemlerinde asla ve asla tek kriter okuldaki başarı değil. Bizim konuşmamız gereken şey seçme değil, seçme sisteminin kriterinin ne olacağı. Sadece sınav mı, sınav artı başka değerlendirme kriterleri mi? Toplumsal sorumluluk projelerine katılım bir kriter olabilir mi? Ya da mesela çocuk çok iyi ressamdır, TÜBİTAK’tan proje başarı ödülü almıştır. Bizde böyle bir sistem deneniyor ama yeterli değil. Bizim eğitimdeki temel sıkıntımız, eğitime ait sorunlarımızın hiçbirinin eğitimden kaynaklanmıyor olması.
Neden kaynaklanıyor?
Merkezi otorite. Ankara’nın her şeye karar verecek konumda olması ve kendini öyle görmesi, yasal olarak da sistemin buna göre kurulmuş olması. Yani Ankara’da bir kişi bir sabah kalkıyor ve “Bundan sonra TEOG olacak” diyor. Bütün bu reformlar kararlaştırılırken bir ön hazırlık, fizibilite çalışması yok. TÜSİAD için “Veriye dayalı eğitim reformu” başlıklı bir rapor hazırlamıştık. 13 tane maddesi vardı. Birinci maddesi ise eğitimde reform yapma yöntemini değiştirmemiz gerektiğiydi.
Reform yapma yönteminde neyi değiştirmeliyiz?
Eğitimdeki değişiklikler hiçbir veriye dayanmadan tamamen ideolojik ya da günübirlik gerekçelerle yapılıyor. Eğitimin sürekli değiştirilmesi çok doğal çünkü insan değişiyor, değişen insana uygun eğitim ortamları sunmamız lazım. Fakat doğru olmayan bu değişikliklerin hiçbirinin veriye dayanmıyor olması.
Veriye dayalı reform derken neyi kastediyorsunuz?
Belirli aşamaları var. Önce tartışma ortamı olacak, yani toplumun farklı kesimlerinden fikir alacaksınız. Ve bu fikirlerin pilot uygulamasının yapılması lazım. Türkiye’de eskiden yapılıyordu. Şu an Türkiye’de çocuklarımız kobay olarak kullanılıyor. İşte 5,5 yaş skandalı yaşandı biliyorsunuz.
Okul öncesi eğitimde yapılan reformdan bahsediyorsunuz…
Evet. Bir yanlış hesaplamadan dolayı çocukları okula erken başlattılar. Göndermeyen ebeveynler rencide edildi. Ondan sonra ne oldu. Eski sisteme geri dönüldü. Ve o aradaki bir sınıf; öğretmen başına öğrenci sayısı anlamında müthiş dezavantajlı bir sınıf oldu. Şimdi yıllar itibariyle bunun daha çok etkisini göreceğiz. O sene okula başlayan birinci sınıf öğrencileriyle bir sürü sorun yaşayacağız. Bunlar ortaokula gelince de sorun olacak liseye gelince de.
Nasıl bir sınav uygulanmalı Türkiye’de?
Amerika’yı yeniden keşfetmemize gerek yok. Dünya’daki en iyi uygulamalara bakmak lazım. Dünya’da PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) ve TIMSS (Uluslararası Eğitim Başarılarını Değerlendirme Kuruluşu) diye iki uluslararası test var. Bu iki teste bakarak Türkiye’deki eğitim sistemini dünya eğitim sistemleriyle karşılaştırabilirsiniz. İkisi de ekonomik kalkınma kuruluşları tarafından yapılıyor.
Nedir PISA sınavı?
PISA, sadece çoktan seçmeli değil, açık uçlu soruların da yer aldığı bir sınav. Bu sınavı diğerlerinden ayıran özellik: uygulamalı sorular. Örneğin size bir harita veriyor ve diyor ki “Bu harita da şuradan, şuraya gitmenin en kısa yolunu göster” Yani matematiği biliyor musun değil, matematiği bir soruyu çözerken kullanabiliyor musun? Tamamen bilginin kullanımına yönelik bir test. Eleştirel düşünceyi, problem çözmeyi ve yaratıcılığı ölçüyor. Bunların hiçbiri bizde ölçülmüyor. Nerden biliyoruz çünkü bizim çocuklar PISA’ya girince sonuç ortaya çıkıyor. Bizim çocuklar tökezliyor sınavda.
PISA’dan aldığımız sonuç ne?
Son 12 yıldır yapılan 4 PISA testinin hiçbirinde ilk 40’ta yokuz. 65 ülke giriyor bu sınava bunların 33 tanesi OECD ülkesi, biz ise 46. sıradayız. OECD ülkeleri arasında ise sonuncuyuz. Çünkü bizim eğitim sistemimiz ezbere dayalı. Oysa öğrencilerimiz öğrendikleri hiçbir şeyi yarın hatırlamayacak. Hatırlasalar da bu bilgilerin çoğu işlerine yaramayacak. Çünkü 3- 4 yılda bir bilgi değişiyor. Yani sekizinci sınıf çocuğu 11’e geldiğinde burada öğrendiği çoğu bilgi işlevsiz olacak. Dolayısıyla bizim bu çocuklara bilgiyi değil, bilgiye ulaşmayı ve kullanmayı öğretmemiz lazım. Sınavların da bunu ölçmesi lazım çünkü sınav neyi ölçerse eğitim sistemi de kendisini ona göre organize ediyor.
Sınavlar nasıl şekillendiriyor eğitim sistemini?
Eğer sınavda yaratıcılığı, problem çözmeyi ölçerseniz sistem de ona göre değişir. OECD, PISA’yı Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla yapıyor. Dolayısıyla PISA sınavları resmi verilerdir. PISA’nın problem çözme testine göre Türkiye’nin sadece yüzde 2,2’sinin en üst düzeyde problem çözme becerisi var. Şimdi yüzde 2,2’si problem çözüyor, yüzde 98’i problem üretiyor.
Problem çözmeyi bilmiyoruz yani…
Evet. Bu test insanların normal hayatta karşılaştıkları problemlere çözümler üretip üretmediğini soruyor. Haritayla, yol bulmayla ilgili sorular var. Bu testte başarılı olan ülkelerde inovasyon (yenilikçilik) yükseliyor. Yeni ekonomi ise yaratıcılığa, problem çözmeye, inovasyona dayanıyor. 2Ya dışarıda üretilenleri burada yapacaksınız ki o zaman da zengin olamıyorsunuz. Ya da yeni bir şey yapacaksınız. Bu da inovasyon, patent demek. Bizim eğitim sistemi yeni ekonomide ihtiyaç olan becerileri çocuklara kazandırmıyor.
PISA’nın yöntemi neden uygulanmıyor bizde?
Bizim sorunumuz eğitim sorunu değil. Türkiye’nin yönetim sorunu. İstanbul’daki bir parkın nereye olacağına Ankara karar veriyorsa herhalde testin nasıl olacağına da biz karar vermeyeceğiz. Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü” diye bir kitabı var. Orada tarih boyunca bazı ülkelerin zenginlik ve fakirlik nedenleri anlatılıyor. Kitapta bunları açıklayan bir mekanizma var o da “inclusive institutions” yani toplumdaki farklı fikirlere, toplumsal yönetime kurumlarla, hukukla katılma olanağı veren demokrasi.
Türkiye’de durum nasıl?
Bizde farklı fikir, tartışma deyince hoşlanılmıyor. Oysa şu inovasyon ekonomisinde “düzen, nizam” diyen bir sistemin yaşama şansı yok. Şimdi adam WhatsApp diye bir şey çıkarıyor, 53 kişi çalışıyor, 5 yıllık bir şirket ama 19 milyar dolar. 19 milyar dolar deyince Tüpraş, Türk Hava Yolları, Petrol Ofisi, Türk Telekom dördünü yan yana koy bunların hepsi bir WhatsApp etmiyor. İşte bunu düşünmek lazım. Nasdaq mesela…İleri teknoloji şirketlerinin alınıp satıldığı bir borsa. Sadece New York’ta var.Türkiye’nin ise Nasdaq’a kayıtlı bir tane şirketi yok.
Yakın coğrafyamızdaki ülkelerin var mı?
Yunanistan’ın 17, İsrail’in 70 şirketi var. Nasıl oluyor? Çünkü orada farklı fikirlerin yarışmasına, insanların tahayyül etmesine ödül veren bir eğitim sistemi var.
Ak Parti’nin iktidarı süresince eğitimde nasıl bir yol alındı?
Zaman zaman doğru şeyler oldu. Mesela Nimet Baş döneminde MEB’de okul öncesiyle ilgili ciddi atılımlar yapıldı. Sonra yeni bakan geldi topyekün silindi o reform girişimi. Dünyada eğitimle uğraşan herhangi bir uzmana sorun; çocuklar okul öncesinde bir ya da iki yıl çok kaliteli eğitim aldıkları takdirde lisede çok kaliteli eğitim vermenize gerek yok. Onlar zaten başarılı olurlar. Hatta Heckman isimli bir ekonomist, Nobel ödülü almıştır bu analizden dolayı. Okul öncesi eğitime yatırım yaptığınız zaman her 1 dolarlık yatırım 7 dolar olarak topluma geri döner. Geri dönüşü en yüksek yatırımdır.
Okul öncesi eğitime katılımda Avrupa’da nerdeyiz?
Yüzde 30’la son sırada. Bizim bir üstümüzdeki ülkenin katılımı yüzde 80’in üstünde. Okul öncesi eğitim almış biriyle diğeri arasında PISA’da 60 puanlık fark var. Bu 1,5 yıllık öğrenme demek. Yani okul öncesine giden ve gitmeyen öğrenciyi 15 yaşında lisede ölçtüğünüzde aralarında 1,5 yıllık bir öğrenme farkı olduğu görülüyor. Çok ciddi bir fark. Türkiye’de herkes kaliteli bir şekilde okul öncesine gitse, biz OECD ortalamasına geliyoruz. Yani PISA sıralamasında 46’dan belki 25- 28’inci sıraya geleceğiz. Hatta Amerika’yı yakalayacağız. Türkiye’nin geleceğine yapılacak en büyük katkı bu.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi (TEOG) kapsamında yapılan birinci dönem ortak sınavların sonuçları geçtiğimiz Cuma günü açıklandı. New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Eğitim ve İstatistik Uzmanı Doç. Dr. Selçuk Şirin, TEOG’u, Türkiye eğitim sistemini ve eksikliklerini anlattı.
Taraf Gazetesi'nden Sümeyra Tansel'in sorularını yanıtlayan Şirin, "Merkezi bir sınavın kaldırılması için nasıl bir ön çalışma yapılması gerekir ? Bizde bu süreç nasıl oldu? sorularına şu yanıtı verdi:
Her ülkede bizdeki gibi öyle günde bir milyon insanın girdiği bir sınav yok. Mesela Amerika’da yok. Oradaki merkezi sınavın amacı öğrenci ölçmek değil. Öğretmeni ve okulu değerlendirmek. Örneğin New York’ta öğrencilerin sınavdan aldıkları puanların ortalamaları, eyaletteki diğer okullarla karşılaştırılıyor. Ve en düşük puanı alan 30- 40 okula “Bu öğrencileri eğitemiyorsunuz. Dolayısıyla yeniden başlayalım” deniyor.
“Yeniden başlayalım” deyince ne oluyor?
3 Okul kapatılıyor. Yeni bir kadro göreve geliyor. Öğrenciler başka okullara dağıtılıyor, o okul bitmiş oluyor. Bir anlamda öğretmenler cezalandırılıyor.Peki öğrenciler için hiçbir sınav yok mu? Var. Ama bütün Amerika’da değil, sınavlar eyalet eyalet değişiyor. Bu sınavların bizden farkı ise uygulama odaklı olmaları. Öğrenciler sınav tekniğini öğrenmek için orada da kursa gidiyor ama yalnızca iki haftalık kurslar bunlar. Çünkü sınavlar ezber odaklı değil. Üstelik bir üst eğitim kurumuna geçiş için sınavlar tek kriter değil. Kriterlerden sadece bir tanesi. Bizde ise tek kriter. Yani çocuğun bilimsel çalışmalarının, içinde bulunduğu toplumsal hareketlerin hiçbir katkısı yok.
Liseye girişte merkezi sınav sistemi uygulayan başka bir ülke var mı?
Belki doğuda vardır ama Avrupa’da ve Amerika’da liseye girişte uygulanan merkezi bir sınav yok. Okulların kendi eleme sistemleri var. Ve bu eleme sistemlerinde asla ve asla tek kriter okuldaki başarı değil. Bizim konuşmamız gereken şey seçme değil, seçme sisteminin kriterinin ne olacağı. Sadece sınav mı, sınav artı başka değerlendirme kriterleri mi? Toplumsal sorumluluk projelerine katılım bir kriter olabilir mi? Ya da mesela çocuk çok iyi ressamdır, TÜBİTAK’tan proje başarı ödülü almıştır. Bizde böyle bir sistem deneniyor ama yeterli değil. Bizim eğitimdeki temel sıkıntımız, eğitime ait sorunlarımızın hiçbirinin eğitimden kaynaklanmıyor olması.
Neden kaynaklanıyor?
Merkezi otorite. Ankara’nın her şeye karar verecek konumda olması ve kendini öyle görmesi, yasal olarak da sistemin buna göre kurulmuş olması. Yani Ankara’da bir kişi bir sabah kalkıyor ve “Bundan sonra TEOG olacak” diyor. Bütün bu reformlar kararlaştırılırken bir ön hazırlık, fizibilite çalışması yok. TÜSİAD için “Veriye dayalı eğitim reformu” başlıklı bir rapor hazırlamıştık. 13 tane maddesi vardı. Birinci maddesi ise eğitimde reform yapma yöntemini değiştirmemiz gerektiğiydi.
Reform yapma yönteminde neyi değiştirmeliyiz?
Eğitimdeki değişiklikler hiçbir veriye dayanmadan tamamen ideolojik ya da günübirlik gerekçelerle yapılıyor. Eğitimin sürekli değiştirilmesi çok doğal çünkü insan değişiyor, değişen insana uygun eğitim ortamları sunmamız lazım. Fakat doğru olmayan bu değişikliklerin hiçbirinin veriye dayanmıyor olması.
Veriye dayalı reform derken neyi kastediyorsunuz?
Belirli aşamaları var. Önce tartışma ortamı olacak, yani toplumun farklı kesimlerinden fikir alacaksınız. Ve bu fikirlerin pilot uygulamasının yapılması lazım. Türkiye’de eskiden yapılıyordu. Şu an Türkiye’de çocuklarımız kobay olarak kullanılıyor. İşte 5,5 yaş skandalı yaşandı biliyorsunuz.
Okul öncesi eğitimde yapılan reformdan bahsediyorsunuz…
Evet. Bir yanlış hesaplamadan dolayı çocukları okula erken başlattılar. Göndermeyen ebeveynler rencide edildi. Ondan sonra ne oldu. Eski sisteme geri dönüldü. Ve o aradaki bir sınıf; öğretmen başına öğrenci sayısı anlamında müthiş dezavantajlı bir sınıf oldu. Şimdi yıllar itibariyle bunun daha çok etkisini göreceğiz. O sene okula başlayan birinci sınıf öğrencileriyle bir sürü sorun yaşayacağız. Bunlar ortaokula gelince de sorun olacak liseye gelince de.
Nasıl bir sınav uygulanmalı Türkiye’de?
Amerika’yı yeniden keşfetmemize gerek yok. Dünya’daki en iyi uygulamalara bakmak lazım. Dünya’da PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) ve TIMSS (Uluslararası Eğitim Başarılarını Değerlendirme Kuruluşu) diye iki uluslararası test var. Bu iki teste bakarak Türkiye’deki eğitim sistemini dünya eğitim sistemleriyle karşılaştırabilirsiniz. İkisi de ekonomik kalkınma kuruluşları tarafından yapılıyor.
Nedir PISA sınavı?
PISA, sadece çoktan seçmeli değil, açık uçlu soruların da yer aldığı bir sınav. Bu sınavı diğerlerinden ayıran özellik: uygulamalı sorular. Örneğin size bir harita veriyor ve diyor ki “Bu harita da şuradan, şuraya gitmenin en kısa yolunu göster” Yani matematiği biliyor musun değil, matematiği bir soruyu çözerken kullanabiliyor musun? Tamamen bilginin kullanımına yönelik bir test. Eleştirel düşünceyi, problem çözmeyi ve yaratıcılığı ölçüyor. Bunların hiçbiri bizde ölçülmüyor. Nerden biliyoruz çünkü bizim çocuklar PISA’ya girince sonuç ortaya çıkıyor. Bizim çocuklar tökezliyor sınavda.
PISA’dan aldığımız sonuç ne?
Son 12 yıldır yapılan 4 PISA testinin hiçbirinde ilk 40’ta yokuz. 65 ülke giriyor bu sınava bunların 33 tanesi OECD ülkesi, biz ise 46. sıradayız. OECD ülkeleri arasında ise sonuncuyuz. Çünkü bizim eğitim sistemimiz ezbere dayalı. Oysa öğrencilerimiz öğrendikleri hiçbir şeyi yarın hatırlamayacak. Hatırlasalar da bu bilgilerin çoğu işlerine yaramayacak. Çünkü 3- 4 yılda bir bilgi değişiyor. Yani sekizinci sınıf çocuğu 11’e geldiğinde burada öğrendiği çoğu bilgi işlevsiz olacak. Dolayısıyla bizim bu çocuklara bilgiyi değil, bilgiye ulaşmayı ve kullanmayı öğretmemiz lazım. Sınavların da bunu ölçmesi lazım çünkü sınav neyi ölçerse eğitim sistemi de kendisini ona göre organize ediyor.
Sınavlar nasıl şekillendiriyor eğitim sistemini?
Eğer sınavda yaratıcılığı, problem çözmeyi ölçerseniz sistem de ona göre değişir. OECD, PISA’yı Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla yapıyor. Dolayısıyla PISA sınavları resmi verilerdir. PISA’nın problem çözme testine göre Türkiye’nin sadece yüzde 2,2’sinin en üst düzeyde problem çözme becerisi var. Şimdi yüzde 2,2’si problem çözüyor, yüzde 98’i problem üretiyor.
Problem çözmeyi bilmiyoruz yani…
Evet. Bu test insanların normal hayatta karşılaştıkları problemlere çözümler üretip üretmediğini soruyor. Haritayla, yol bulmayla ilgili sorular var. Bu testte başarılı olan ülkelerde inovasyon (yenilikçilik) yükseliyor. Yeni ekonomi ise yaratıcılığa, problem çözmeye, inovasyona dayanıyor. 2Ya dışarıda üretilenleri burada yapacaksınız ki o zaman da zengin olamıyorsunuz. Ya da yeni bir şey yapacaksınız. Bu da inovasyon, patent demek. Bizim eğitim sistemi yeni ekonomide ihtiyaç olan becerileri çocuklara kazandırmıyor.
PISA’nın yöntemi neden uygulanmıyor bizde?
Bizim sorunumuz eğitim sorunu değil. Türkiye’nin yönetim sorunu. İstanbul’daki bir parkın nereye olacağına Ankara karar veriyorsa herhalde testin nasıl olacağına da biz karar vermeyeceğiz. Daron Acemoğlu’nun “Ulusların Düşüşü” diye bir kitabı var. Orada tarih boyunca bazı ülkelerin zenginlik ve fakirlik nedenleri anlatılıyor. Kitapta bunları açıklayan bir mekanizma var o da “inclusive institutions” yani toplumdaki farklı fikirlere, toplumsal yönetime kurumlarla, hukukla katılma olanağı veren demokrasi.
Türkiye’de durum nasıl?
Bizde farklı fikir, tartışma deyince hoşlanılmıyor. Oysa şu inovasyon ekonomisinde “düzen, nizam” diyen bir sistemin yaşama şansı yok. Şimdi adam WhatsApp diye bir şey çıkarıyor, 53 kişi çalışıyor, 5 yıllık bir şirket ama 19 milyar dolar. 19 milyar dolar deyince Tüpraş, Türk Hava Yolları, Petrol Ofisi, Türk Telekom dördünü yan yana koy bunların hepsi bir WhatsApp etmiyor. İşte bunu düşünmek lazım. Nasdaq mesela…İleri teknoloji şirketlerinin alınıp satıldığı bir borsa. Sadece New York’ta var.Türkiye’nin ise Nasdaq’a kayıtlı bir tane şirketi yok.
Yakın coğrafyamızdaki ülkelerin var mı?
Yunanistan’ın 17, İsrail’in 70 şirketi var. Nasıl oluyor? Çünkü orada farklı fikirlerin yarışmasına, insanların tahayyül etmesine ödül veren bir eğitim sistemi var.
Ak Parti’nin iktidarı süresince eğitimde nasıl bir yol alındı?
Zaman zaman doğru şeyler oldu. Mesela Nimet Baş döneminde MEB’de okul öncesiyle ilgili ciddi atılımlar yapıldı. Sonra yeni bakan geldi topyekün silindi o reform girişimi. Dünyada eğitimle uğraşan herhangi bir uzmana sorun; çocuklar okul öncesinde bir ya da iki yıl çok kaliteli eğitim aldıkları takdirde lisede çok kaliteli eğitim vermenize gerek yok. Onlar zaten başarılı olurlar. Hatta Heckman isimli bir ekonomist, Nobel ödülü almıştır bu analizden dolayı. Okul öncesi eğitime yatırım yaptığınız zaman her 1 dolarlık yatırım 7 dolar olarak topluma geri döner. Geri dönüşü en yüksek yatırımdır.
Okul öncesi eğitime katılımda Avrupa’da nerdeyiz?
Yüzde 30’la son sırada. Bizim bir üstümüzdeki ülkenin katılımı yüzde 80’in üstünde. Okul öncesi eğitim almış biriyle diğeri arasında PISA’da 60 puanlık fark var. Bu 1,5 yıllık öğrenme demek. Yani okul öncesine giden ve gitmeyen öğrenciyi 15 yaşında lisede ölçtüğünüzde aralarında 1,5 yıllık bir öğrenme farkı olduğu görülüyor. Çok ciddi bir fark. Türkiye’de herkes kaliteli bir şekilde okul öncesine gitse, biz OECD ortalamasına geliyoruz. Yani PISA sıralamasında 46’dan belki 25- 28’inci sıraya geleceğiz. Hatta Amerika’yı yakalayacağız. Türkiye’nin geleceğine yapılacak en büyük katkı bu.
Son Güncelleme: Pazartesi, 12 Ocak 2015 13:47
Gösterim: 3548
Okyanus Kolejleri'nin Kurucusu Orhan Özbey, Türkiye’de özel okulların kendine özgü bir model oluşturamamasının en önemli nedeninin MEB’in müfredat sınırlaması olduğunu ve Türkiye’de eğitimin işlevinin artması için yetenek merkezli eğitime geçilmesi gerektiğini söylüyor.
Türkiye’de özel okulların kendine özgü bir model oluşturamamasının en önemli nedenini MEB’in müfredat sınırlamasına bağlayan Okyanus Kolejleri'nin Kurucusu Orhan Özbey, ABD’den getirdikleri Kariyer Testi ve buna bağlı olarak oluşturdukları kulüplerle okullarında müfredat sınırlamasını aştıklarını söylüyor. Özbey, Türkiye’de eğitimin işlevinin artması için yetenek merkezli eğitime geçilmesi gerektiğini söylüyor.
• MEB özel okullara müfredat serbestisi sağlamalı
• MEB’in başarı kriteri ile özel okulların başarı kriterleri farklı
• Mesleğe uygun olmayanlar öğretmen yapılmamalı
• Bilgiye dayalı sınavla üniversiteye öğrenci seçilmemeli
• Okyanus Koejleri’nin bu kadar gelişeceğini tahmin etmemiştim
Eğitimde farklı konuların gündeme geldiği bir dönem geçirdik. 19. Milli Eğitim Şurası gerçekleştirildi ve ardından Osmanlıca, değerler eğitimi, ilkokuldan itibaren din dersi gibi bir çok konu tartışıldı. Bu tartışmaları takip edebildiniz mi, tartışmalarla ilgili siz neler düşünüyorsunuz?
Evet tartışmaları ben de elimden geldiğince bir eğitimci olarak takip etmeye çalıştım. Ancak konuya müfredat açısından yaklaşmak gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı resmi okullarda belirlediği hedef ve yaklaşımlara uygun bir müfredat programını uygulayabilir. Burada bir sorun görmüyorum. Özel okulların ise kendisine özgü bir müfredatı uluşturma ve bunu uygulama serbestliğini tanınması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir özel okul olarak, bize özgü bir müfredat istiyoruz, Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatıyla sınırlanmak istemiyoruz. Bu serbestlik söz konusu olduğu zaman eğer ihtiyaç duyuyorsak ve bununla ilgili velilerden de bir talep varsa değerler eğitimini, Osmanlıcayı, Sümerceyi, Hititçeyi okuturuz, bizim için problem olmaz.
Mevcut uygulamaya baktığımızda özel okullar devlet kontrolünde olduğu için çok etkin olamıyor, eğitimi sürükleyemiyor veya rol model olamıyorlar. Çünkü özel okullar olarak MEB’in belirlediği sınırlara uymak zorundayız. Mesela, biz bir fen lisesi açmaya karar vermiştik. Devletin fen lisesine göre bir müfredatı var. Okulun adını uzun uğraşlar ve görüşmeler sonucunda Fen ve Proje Lisesi olarak yaptık. Nano teknoloji gibi bazı yeni ve çağdaş konuları müfredata uyguladık ve MEB’in onaylanması ile farklı ve kendine özgü bir model ortaya çıkardık. Gönül arzu eder ki, ilkokul ve ortaokulda da aynı serbestliğe sahip olalım ve oralarda da kendimize özgü modelleri hayata geçirelim. Bu serbestlik sağlanırsa inanıyorum ki daha özgün ve farklı eğitim modelleri ortaya çıkacaktır.
“Özel okullar rol model olamıyor” dediniz ama özel okulların yaptığı çalışmalarla, ortaya koyduğu performansla resmi okulları değiştirdiği, dönüştürdüğü şeklinde görüşler de var. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Hayır, ben o görüşe katılmıyorum. Özel okullar devlet okullarına öncülük yapamıyor. Başta da söylediğim gibi müfredat bir defa önemli ölçüde sınırlamalar getiriyor. Diyelim ki, bir sınıfınız var, Milli Eğitim size diyor ki, “Buraya 24 öğrenci alacaksınız”. Sonra siz, “Burada revir olsa daha iyi olur” dediğiniz zaman gelip karışıyor. Dolayısıyla kendi binanda bir duvarı kaldırıp bir duvar koyamıyorsunuz. Ancak Milli Eğitim'in yaptığı değişiklikler ölçüsünde bir şeyler yapabiliyoruz.
ÖĞRENCİLER KULÜPLERLE MESLEĞE YÖNLENDİRİLİYOR
Sonuçta özel okullar bir işletme ve bu işletmenin başarılı olması gerekiyor. Bunu Milli Eğitim'in kısıtlamalarına rağmen başarabildiğinizi düşünüyorum.
Milli Eğitim için başarı kriteri veya başarı paradigmaları neyse onları biz kabul etmiyoruz. Mesela, MEB’e göre bir öğrenci matematiği çok iyi biliyorsa, feni çok iyi öğrendiyse başarılıdır. Bunlar çok dar alanda bazen işine yarayacak, bazen de işine yaramayacak başarılardır. Milli Eğitim kazanım odaklıdır, ama sadece akademik kazanıma odaklanır. Ancak öğrenciye dürüstlük, estetik ve sevecen olmak kazanımlarını da vermek gerekir. Kazanımlar yetenek boyutluysa anlamlıdır. Biz, Okyanus Kolejleri'nde yetenek merkezli bir eğitim uygulamaya çalışıyoruz. Özellikle geçtiğimiz yıl bu eğitime yoğunlaştık, bu yıl daha da yoğunlaştıracağız. ABD patentli 71 sorudan oluşan bir kariyer belirleme testimiz var. Bu testin sonucuna göre, öğrencinin en iyi yapabileceği 900 mesleği sıralayıp, kendisine veriyoruz.
Bu test, kaç yaşlarındaki çocuklara uygulanıyor?
Ortaokul sondan lise sona kadar uygulanabiliyor. Biz ortaokul 3'te veya lise 1,2 ve 3’te uyguluyoruz.
Böylece süreci de kontrol ediyorsunuz.
Bizim amacımız da süreci kontrol ederek ilerlemek. Ortaokulda öğrencimizin mesleğini tam belirleyelim, sonra kendisini uygun biçimde yönlendireceğiz.
Peki, okuldaki eğitimi test sonuçlarına göre nasıl adapte ediyorsunuz?
İşte burada önümüzdeki tek engel yine müfredat. Biz de bu müfredat engelini aşmak için kulüpler kurduk. Mesela, öğrenci diplomat olacaksa diplomasi kulübünü, mimar olacaksa mimarlık kulübünü seçmesini istiyoruz. Lise son sınıfa geldiği zaman da uluslararası ilişkiler veya diplomasiye en uygun bölüm neyse oraları seçmesini, oralara hazırlanmasını öneriyoruz.
O zaman kulüpler siz de ağırlıklı bir zaman dilimine tekabül ediyor.
Tabi, 70 tane kulübümüz var. Çocuklarımız kendilerine en uygun kulüpleri seçiyorlar ve orada eğitiliyorlar. Dolayısıyla öğrenciler, hobilerini de arzu ettikleri alanı da okulun içinde gerçekleştirmeye çalışıyor. Zaten başka bir zamanı da yok, sabahtan akşama kadar okulda çocuk.
DERS KADAR OYUN DA ÖNEMLİ
Eğitim aslında sınırları da zorlayan bir alan. Yani hem fiziki anlamda hem de duygusal anlamda da bu şekilde yönelim var. Eğitim artık dört duvar arasından çıkıyor.
Okula giden öğrenci, sadece bir şey öğrenmek için gelmiyor. Kendisini ispatlamak, arkadaşlar edinmek, çevre edinmek, oynamak için geliyor. En çokta oynamak ve öğrenmek için geliyor. O sebeple çocuğun mutlaka okulda oynaması lazım. Tam gün eğitim yapıyorsanız, mutlaka çocuğa oyun alanları açmanız gerekiyor. Biz de bu ihtiyaç sebebiyle çocuklarımıza kulüplerle oyun alanları açtık. Sadece beden eğitimi ve resim dersleriyle yetinmedik. Ayrıca bu kulüplerde daha çok oynayacağı, daha çok eğleneceği, deşarj olacağı alanlar da açtık. Öğrencinin bir oynama ihtiyacı vardır. Eğer onu doyurursanız rahat rahat ders dinler ama ihtiyacını karşılamazsanız ders dinlemesi de çok zordur.
ÖĞRETMEN SEÇİMİNDE TİTİZ DAVRANIYORUZ
Öğretmen seçiminizi nasıl gerçekleştiriyorsunuz?
Avrupa'da üniversitelerde iyi öğretmen yetişiyor. Çünkü öğretmenlik mesleğine uygun olmayan kişileri bu okullara almıyorlar. ABD’de de aynıdır. Diyelim ki, bir öğrenci, öğretmen olmak için başvuruyor. Bunun üzerine üniversite, öğrencinin ilkokul ve ortaokul öğretmenlerinden mesleğe uygun olup olmadığına dair bilirkişi raporu istiyor. Öğrenci, öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği yeteneğe sahip mi değil mi öğrenmek istiyorlar. Eğer uygunsa üniversiteye kabul ediyorlar.
Türkiye'de ise öyle değil. Çünkü biz de öğrenci puanına göre meslek seçiyor, ilgi alanına göre değil. Dolayısıyla sevmese de öğretmenlik okuyor ve tam anlamıyla öğretmen olarak yetişmeden de mezun oluyor. Mesela biz Okyanus Kolejleri’ne öğretmen alırken birkaç aşamadan sonra karar veriyoruz. Bölüm başkanlarımız, öğretmen adayına ders anlattırıyorlar, sorular soruyorlar, testlerden geçiriyorlar. Tüm bu süzgeçlerden sonra bir ekip karar veriyor.
BİLGİYE DAYALI SINAVLA ÜNİVERSİTEYE ÖĞRENCİ SEÇİLMEMELİ
Özel okul sektöründeki bir büyümeden bahsedebilir miyiz?
Özel okulların oranı bundan 10 sene önce yüzde 1-2 civarındaydı. Geçen sene yüzde 2,5'e kadar çıktı. Fakat dershanelerin kapanacak olması söylentileri üzerine özel okula bir hayli yönelen olduğunu görüyoruz. Özel okulculuk bundan sonra çok güçlü olarak devam edecek. Özellikle dershanelerin kapanmasıyla temel liseler açılacak, eğer onları da özel okullar kategorisinde sayarsak, dershanecilik biraz yön değiştirecek ve okula kayacak. Artık liseler ve özel okullar öğrencileri son sınıfta hem üniversiteye hazırlamış olacak, hem de lise eğitimi vermiş olacak. Ben bunu doğru buluyorum, böyle olması lazım. “Eğer Milli Eğitim ciddi eğitim yapsaydı, dershaneler olmazdı'' deniyor ya; böyle bir şey yok. Milli Eğitim'in bütün okulları mükemmel de olsa yine dershane talebi olur. Çünkü birbirinden iyi okullar var. Dershane ihtiyacı Milli Eğitim'in okulları kötü olduğu için doğmuş değildir. Öğrenciler, üniversitelerde daha iyi bölümlere girmek istiyorlar. Üniversite giriş sınavları ise bir baraj sınavı değil, bir sıralama sınavı. Bilgiye dayalı bir sınavla üniversiteye öğrenci almak son derece yanlış bir şey. Türkiye’deki lise son sınıf öğrencilerine Okyanus Kolejleri’nde uyguladığımız gibi, yetenek, kişilik ve ilgi testi uygulanmalı. Böylece öğrencilerin her birinin ilgisi, yeteneği, kişiliğinin hangi mesleğe uygun olduğu ortaya çıkacaktır. Diyelim ki şu öğrenci mimar olacak, şu mühendis olacak, şu hukukçu olacak, şu doktor, şu hakim olacak. Bütün bu veriler ortaya çıkacak, bunlar da üniversitelere verilecek. Üniversite de bakacak kendisine en uygun kriterleri hangi öğrenciler taşıyorsa o öğrencileri üniversiteye davet edecek.
BÜYÜMEK İÇİN PLAN KURMAM, SİSTEM KURARIM
Nasıl bir yöneticisiniz? Nasıl karar alırsınız? Prensipleriniz nelerdir?
Benim kafamda çok sayıda öğrenci ve kampüse ulaşma düşüncesi yoktur. Sadece tek bir şeye odaklanırım, sistem kurarım, nerede açık varsa onu kapatırım. Tüm bunların sonucunda bir bakarım büyümüşüz. Mesela daha önce Kültür Dersaneleri'nde de böyle olmuştur. Kafamda ne para kazanmak, ne çok öğrenci, ne çok dershane düşüncesi vardı. Durmadan sistem kurdum ve bir baktım ki şubelerimiz çoğalmış. Okyanus Kolejleri’nde de aynı durumu yaşıyorum şu anda.
Okyanus Kolejleri’nin gelişmesinden memnun musunuz? Kuruluştaki düşünceniz ile şu andaki düşünceniz arasında ne kadar bir fark var? Bundan sonra nasıl bir gelişim planlıyorsunuz?
2004 yılında Okyanus Kolejleri'ni kurduğum zaman özel okullara karşı biraz mesafeliydim. Özel okul açmayı kendime şöyle kabul ettirdim. Dedim ki ben burada eğer bir özel okul açacaksam eş zamanlı kendi memleketimde de bir okul açacağım ve devlete hibe edeceğim. Dolayısıyla Okyanus Kolejleri ile aynı tarihte Van’ın Özalp ilçesinde de “Ağabey Özbey Lisesi” isminde bir lise açtım. Sonrasında Okyanus Kolejleri, gelişmeye başladı. Ben bu kadar gelişeceğini tahmin etmiyordum. Şu anda 14 kampüsümüz var. Özellikle önümüzdeki sene 6 yeni kampüs daha eklenecek ve 20 kampüse çıkmış olacağız. Bu 20 kampüste de toplam 80 tane okulumuz olacak.
Ne kadar öğrenciye ulaşmayı hedefliyorsunuz?
Şu an 8 binin üzerinde öğrencimiz var. Önümüzdeki yıl için 15 bin öğrenciyi hedefliyoruz.
Yatırımlarınızı öz kaynaklarınızla mı yapıyorsunuz?
Okulların tamamı bize ait değil. Kimisini kendimiz yapıyoruz, kimisinin de projelerini biz çiziyoruz; ancak yatırımcıya yaptırıyoruz. Mesela şu an 6 tane okul yapılıyor; 4'ünü yatırımcılar yapıyor, ikisini biz öz kaynaklarımızla yapıyoruz.
OKYANUS KOLEJLERİ’NİN BİR FON İHTİYACI YOK
Sektörde fon gerçeği de yaşanmaya başladı, son dönemde bazı okullar, fonlarla ortaklık kuruyorlar. Bu gelişmeleri nasıl görüyorsunuz, siz de fon görüşmeleri yapıyor musunuz?
Bu konuda bize çok talep oldu, bizimle görüşenler de oldu ama ben şahsen Okyanus Kolejleri’ni fona devredebilmemiz için çok hazır olduğumuzu düşünmüyorum. Okyanus Kolejleri'nin çok daha sağlam, güçlü bir yere gelmesi lazım. Belli bir büyüklüğe eriştikten sonra kısmen fona devredilebilir.
Okyanus Kolejleri, önemli bir değer. Dolayısıyla tamamen her şeyin bu yönetimin elinde kalacağı, yeni bir ortağın asla burayı etkilemeyeceği, misyonuna ve vizyonuna zarar veremeyeceği bir ortaklık oranıyla olabilir, ama Okyanus Kolejleri, henüz buna ihtiyaç hissetmiyor, yani bir fon ihtiyacı yok.
OKYANUS ÜNİVERSİTESİ FARKLI OLACAK
Okyanus olarak üniversiteye doğru gidişiniz var mı? Bu konudaki planlarınız nedir?
İnşallah. Okyanus Üniversitesi'ni açacağız. Vakfımızı kurduk, müracaatımızı yapmadık, inşallah yakın zamanda da müracaatımızı yapacağız. Ben Sosyal Bilimler üzerine bir üniversite düşünüyorum. Kimi üniversitelerde hem mühendislik, hem tıp, hem de sosyal bilimler var, bunları doğru bulmuyorum. Üniversitenin alanının belli olması lazım.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Okyanus Kolejleri'nin Kurucusu Orhan Özbey, Türkiye’de özel okulların kendine özgü bir model oluşturamamasının en önemli nedeninin MEB’in müfredat sınırlaması olduğunu ve Türkiye’de eğitimin işlevinin artması için yetenek merkezli eğitime geçilmesi gerektiğini söylüyor.
Türkiye’de özel okulların kendine özgü bir model oluşturamamasının en önemli nedenini MEB’in müfredat sınırlamasına bağlayan Okyanus Kolejleri'nin Kurucusu Orhan Özbey, ABD’den getirdikleri Kariyer Testi ve buna bağlı olarak oluşturdukları kulüplerle okullarında müfredat sınırlamasını aştıklarını söylüyor. Özbey, Türkiye’de eğitimin işlevinin artması için yetenek merkezli eğitime geçilmesi gerektiğini söylüyor.
• MEB özel okullara müfredat serbestisi sağlamalı
• MEB’in başarı kriteri ile özel okulların başarı kriterleri farklı
• Mesleğe uygun olmayanlar öğretmen yapılmamalı
• Bilgiye dayalı sınavla üniversiteye öğrenci seçilmemeli
• Okyanus Koejleri’nin bu kadar gelişeceğini tahmin etmemiştim
Eğitimde farklı konuların gündeme geldiği bir dönem geçirdik. 19. Milli Eğitim Şurası gerçekleştirildi ve ardından Osmanlıca, değerler eğitimi, ilkokuldan itibaren din dersi gibi bir çok konu tartışıldı. Bu tartışmaları takip edebildiniz mi, tartışmalarla ilgili siz neler düşünüyorsunuz?
Evet tartışmaları ben de elimden geldiğince bir eğitimci olarak takip etmeye çalıştım. Ancak konuya müfredat açısından yaklaşmak gerekiyor. Milli Eğitim Bakanlığı resmi okullarda belirlediği hedef ve yaklaşımlara uygun bir müfredat programını uygulayabilir. Burada bir sorun görmüyorum. Özel okulların ise kendisine özgü bir müfredatı uluşturma ve bunu uygulama serbestliğini tanınması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir özel okul olarak, bize özgü bir müfredat istiyoruz, Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatıyla sınırlanmak istemiyoruz. Bu serbestlik söz konusu olduğu zaman eğer ihtiyaç duyuyorsak ve bununla ilgili velilerden de bir talep varsa değerler eğitimini, Osmanlıcayı, Sümerceyi, Hititçeyi okuturuz, bizim için problem olmaz.
Mevcut uygulamaya baktığımızda özel okullar devlet kontrolünde olduğu için çok etkin olamıyor, eğitimi sürükleyemiyor veya rol model olamıyorlar. Çünkü özel okullar olarak MEB’in belirlediği sınırlara uymak zorundayız. Mesela, biz bir fen lisesi açmaya karar vermiştik. Devletin fen lisesine göre bir müfredatı var. Okulun adını uzun uğraşlar ve görüşmeler sonucunda Fen ve Proje Lisesi olarak yaptık. Nano teknoloji gibi bazı yeni ve çağdaş konuları müfredata uyguladık ve MEB’in onaylanması ile farklı ve kendine özgü bir model ortaya çıkardık. Gönül arzu eder ki, ilkokul ve ortaokulda da aynı serbestliğe sahip olalım ve oralarda da kendimize özgü modelleri hayata geçirelim. Bu serbestlik sağlanırsa inanıyorum ki daha özgün ve farklı eğitim modelleri ortaya çıkacaktır.
“Özel okullar rol model olamıyor” dediniz ama özel okulların yaptığı çalışmalarla, ortaya koyduğu performansla resmi okulları değiştirdiği, dönüştürdüğü şeklinde görüşler de var. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Hayır, ben o görüşe katılmıyorum. Özel okullar devlet okullarına öncülük yapamıyor. Başta da söylediğim gibi müfredat bir defa önemli ölçüde sınırlamalar getiriyor. Diyelim ki, bir sınıfınız var, Milli Eğitim size diyor ki, “Buraya 24 öğrenci alacaksınız”. Sonra siz, “Burada revir olsa daha iyi olur” dediğiniz zaman gelip karışıyor. Dolayısıyla kendi binanda bir duvarı kaldırıp bir duvar koyamıyorsunuz. Ancak Milli Eğitim'in yaptığı değişiklikler ölçüsünde bir şeyler yapabiliyoruz.
ÖĞRENCİLER KULÜPLERLE MESLEĞE YÖNLENDİRİLİYOR
Sonuçta özel okullar bir işletme ve bu işletmenin başarılı olması gerekiyor. Bunu Milli Eğitim'in kısıtlamalarına rağmen başarabildiğinizi düşünüyorum.
Milli Eğitim için başarı kriteri veya başarı paradigmaları neyse onları biz kabul etmiyoruz. Mesela, MEB’e göre bir öğrenci matematiği çok iyi biliyorsa, feni çok iyi öğrendiyse başarılıdır. Bunlar çok dar alanda bazen işine yarayacak, bazen de işine yaramayacak başarılardır. Milli Eğitim kazanım odaklıdır, ama sadece akademik kazanıma odaklanır. Ancak öğrenciye dürüstlük, estetik ve sevecen olmak kazanımlarını da vermek gerekir. Kazanımlar yetenek boyutluysa anlamlıdır. Biz, Okyanus Kolejleri'nde yetenek merkezli bir eğitim uygulamaya çalışıyoruz. Özellikle geçtiğimiz yıl bu eğitime yoğunlaştık, bu yıl daha da yoğunlaştıracağız. ABD patentli 71 sorudan oluşan bir kariyer belirleme testimiz var. Bu testin sonucuna göre, öğrencinin en iyi yapabileceği 900 mesleği sıralayıp, kendisine veriyoruz.
Bu test, kaç yaşlarındaki çocuklara uygulanıyor?
Ortaokul sondan lise sona kadar uygulanabiliyor. Biz ortaokul 3'te veya lise 1,2 ve 3’te uyguluyoruz.
Böylece süreci de kontrol ediyorsunuz.
Bizim amacımız da süreci kontrol ederek ilerlemek. Ortaokulda öğrencimizin mesleğini tam belirleyelim, sonra kendisini uygun biçimde yönlendireceğiz.
Peki, okuldaki eğitimi test sonuçlarına göre nasıl adapte ediyorsunuz?
İşte burada önümüzdeki tek engel yine müfredat. Biz de bu müfredat engelini aşmak için kulüpler kurduk. Mesela, öğrenci diplomat olacaksa diplomasi kulübünü, mimar olacaksa mimarlık kulübünü seçmesini istiyoruz. Lise son sınıfa geldiği zaman da uluslararası ilişkiler veya diplomasiye en uygun bölüm neyse oraları seçmesini, oralara hazırlanmasını öneriyoruz.
O zaman kulüpler siz de ağırlıklı bir zaman dilimine tekabül ediyor.
Tabi, 70 tane kulübümüz var. Çocuklarımız kendilerine en uygun kulüpleri seçiyorlar ve orada eğitiliyorlar. Dolayısıyla öğrenciler, hobilerini de arzu ettikleri alanı da okulun içinde gerçekleştirmeye çalışıyor. Zaten başka bir zamanı da yok, sabahtan akşama kadar okulda çocuk.
DERS KADAR OYUN DA ÖNEMLİ
Eğitim aslında sınırları da zorlayan bir alan. Yani hem fiziki anlamda hem de duygusal anlamda da bu şekilde yönelim var. Eğitim artık dört duvar arasından çıkıyor.
Okula giden öğrenci, sadece bir şey öğrenmek için gelmiyor. Kendisini ispatlamak, arkadaşlar edinmek, çevre edinmek, oynamak için geliyor. En çokta oynamak ve öğrenmek için geliyor. O sebeple çocuğun mutlaka okulda oynaması lazım. Tam gün eğitim yapıyorsanız, mutlaka çocuğa oyun alanları açmanız gerekiyor. Biz de bu ihtiyaç sebebiyle çocuklarımıza kulüplerle oyun alanları açtık. Sadece beden eğitimi ve resim dersleriyle yetinmedik. Ayrıca bu kulüplerde daha çok oynayacağı, daha çok eğleneceği, deşarj olacağı alanlar da açtık. Öğrencinin bir oynama ihtiyacı vardır. Eğer onu doyurursanız rahat rahat ders dinler ama ihtiyacını karşılamazsanız ders dinlemesi de çok zordur.
ÖĞRETMEN SEÇİMİNDE TİTİZ DAVRANIYORUZ
Öğretmen seçiminizi nasıl gerçekleştiriyorsunuz?
Avrupa'da üniversitelerde iyi öğretmen yetişiyor. Çünkü öğretmenlik mesleğine uygun olmayan kişileri bu okullara almıyorlar. ABD’de de aynıdır. Diyelim ki, bir öğrenci, öğretmen olmak için başvuruyor. Bunun üzerine üniversite, öğrencinin ilkokul ve ortaokul öğretmenlerinden mesleğe uygun olup olmadığına dair bilirkişi raporu istiyor. Öğrenci, öğretmenlik mesleğinin gerektirdiği yeteneğe sahip mi değil mi öğrenmek istiyorlar. Eğer uygunsa üniversiteye kabul ediyorlar.
Türkiye'de ise öyle değil. Çünkü biz de öğrenci puanına göre meslek seçiyor, ilgi alanına göre değil. Dolayısıyla sevmese de öğretmenlik okuyor ve tam anlamıyla öğretmen olarak yetişmeden de mezun oluyor. Mesela biz Okyanus Kolejleri’ne öğretmen alırken birkaç aşamadan sonra karar veriyoruz. Bölüm başkanlarımız, öğretmen adayına ders anlattırıyorlar, sorular soruyorlar, testlerden geçiriyorlar. Tüm bu süzgeçlerden sonra bir ekip karar veriyor.
BİLGİYE DAYALI SINAVLA ÜNİVERSİTEYE ÖĞRENCİ SEÇİLMEMELİ
Özel okul sektöründeki bir büyümeden bahsedebilir miyiz?
Özel okulların oranı bundan 10 sene önce yüzde 1-2 civarındaydı. Geçen sene yüzde 2,5'e kadar çıktı. Fakat dershanelerin kapanacak olması söylentileri üzerine özel okula bir hayli yönelen olduğunu görüyoruz. Özel okulculuk bundan sonra çok güçlü olarak devam edecek. Özellikle dershanelerin kapanmasıyla temel liseler açılacak, eğer onları da özel okullar kategorisinde sayarsak, dershanecilik biraz yön değiştirecek ve okula kayacak. Artık liseler ve özel okullar öğrencileri son sınıfta hem üniversiteye hazırlamış olacak, hem de lise eğitimi vermiş olacak. Ben bunu doğru buluyorum, böyle olması lazım. “Eğer Milli Eğitim ciddi eğitim yapsaydı, dershaneler olmazdı'' deniyor ya; böyle bir şey yok. Milli Eğitim'in bütün okulları mükemmel de olsa yine dershane talebi olur. Çünkü birbirinden iyi okullar var. Dershane ihtiyacı Milli Eğitim'in okulları kötü olduğu için doğmuş değildir. Öğrenciler, üniversitelerde daha iyi bölümlere girmek istiyorlar. Üniversite giriş sınavları ise bir baraj sınavı değil, bir sıralama sınavı. Bilgiye dayalı bir sınavla üniversiteye öğrenci almak son derece yanlış bir şey. Türkiye’deki lise son sınıf öğrencilerine Okyanus Kolejleri’nde uyguladığımız gibi, yetenek, kişilik ve ilgi testi uygulanmalı. Böylece öğrencilerin her birinin ilgisi, yeteneği, kişiliğinin hangi mesleğe uygun olduğu ortaya çıkacaktır. Diyelim ki şu öğrenci mimar olacak, şu mühendis olacak, şu hukukçu olacak, şu doktor, şu hakim olacak. Bütün bu veriler ortaya çıkacak, bunlar da üniversitelere verilecek. Üniversite de bakacak kendisine en uygun kriterleri hangi öğrenciler taşıyorsa o öğrencileri üniversiteye davet edecek.
BÜYÜMEK İÇİN PLAN KURMAM, SİSTEM KURARIM
Nasıl bir yöneticisiniz? Nasıl karar alırsınız? Prensipleriniz nelerdir?
Benim kafamda çok sayıda öğrenci ve kampüse ulaşma düşüncesi yoktur. Sadece tek bir şeye odaklanırım, sistem kurarım, nerede açık varsa onu kapatırım. Tüm bunların sonucunda bir bakarım büyümüşüz. Mesela daha önce Kültür Dersaneleri'nde de böyle olmuştur. Kafamda ne para kazanmak, ne çok öğrenci, ne çok dershane düşüncesi vardı. Durmadan sistem kurdum ve bir baktım ki şubelerimiz çoğalmış. Okyanus Kolejleri’nde de aynı durumu yaşıyorum şu anda.
Okyanus Kolejleri’nin gelişmesinden memnun musunuz? Kuruluştaki düşünceniz ile şu andaki düşünceniz arasında ne kadar bir fark var? Bundan sonra nasıl bir gelişim planlıyorsunuz?
2004 yılında Okyanus Kolejleri'ni kurduğum zaman özel okullara karşı biraz mesafeliydim. Özel okul açmayı kendime şöyle kabul ettirdim. Dedim ki ben burada eğer bir özel okul açacaksam eş zamanlı kendi memleketimde de bir okul açacağım ve devlete hibe edeceğim. Dolayısıyla Okyanus Kolejleri ile aynı tarihte Van’ın Özalp ilçesinde de “Ağabey Özbey Lisesi” isminde bir lise açtım. Sonrasında Okyanus Kolejleri, gelişmeye başladı. Ben bu kadar gelişeceğini tahmin etmiyordum. Şu anda 14 kampüsümüz var. Özellikle önümüzdeki sene 6 yeni kampüs daha eklenecek ve 20 kampüse çıkmış olacağız. Bu 20 kampüste de toplam 80 tane okulumuz olacak.
Ne kadar öğrenciye ulaşmayı hedefliyorsunuz?
Şu an 8 binin üzerinde öğrencimiz var. Önümüzdeki yıl için 15 bin öğrenciyi hedefliyoruz.
Yatırımlarınızı öz kaynaklarınızla mı yapıyorsunuz?
Okulların tamamı bize ait değil. Kimisini kendimiz yapıyoruz, kimisinin de projelerini biz çiziyoruz; ancak yatırımcıya yaptırıyoruz. Mesela şu an 6 tane okul yapılıyor; 4'ünü yatırımcılar yapıyor, ikisini biz öz kaynaklarımızla yapıyoruz.
OKYANUS KOLEJLERİ’NİN BİR FON İHTİYACI YOK
Sektörde fon gerçeği de yaşanmaya başladı, son dönemde bazı okullar, fonlarla ortaklık kuruyorlar. Bu gelişmeleri nasıl görüyorsunuz, siz de fon görüşmeleri yapıyor musunuz?
Bu konuda bize çok talep oldu, bizimle görüşenler de oldu ama ben şahsen Okyanus Kolejleri’ni fona devredebilmemiz için çok hazır olduğumuzu düşünmüyorum. Okyanus Kolejleri'nin çok daha sağlam, güçlü bir yere gelmesi lazım. Belli bir büyüklüğe eriştikten sonra kısmen fona devredilebilir.
Okyanus Kolejleri, önemli bir değer. Dolayısıyla tamamen her şeyin bu yönetimin elinde kalacağı, yeni bir ortağın asla burayı etkilemeyeceği, misyonuna ve vizyonuna zarar veremeyeceği bir ortaklık oranıyla olabilir, ama Okyanus Kolejleri, henüz buna ihtiyaç hissetmiyor, yani bir fon ihtiyacı yok.
OKYANUS ÜNİVERSİTESİ FARKLI OLACAK
Okyanus olarak üniversiteye doğru gidişiniz var mı? Bu konudaki planlarınız nedir?
İnşallah. Okyanus Üniversitesi'ni açacağız. Vakfımızı kurduk, müracaatımızı yapmadık, inşallah yakın zamanda da müracaatımızı yapacağız. Ben Sosyal Bilimler üzerine bir üniversite düşünüyorum. Kimi üniversitelerde hem mühendislik, hem tıp, hem de sosyal bilimler var, bunları doğru bulmuyorum. Üniversitenin alanının belli olması lazım.
Son Güncelleme: Pazartesi, 19 Ocak 2015 08:33
Gösterim: 3832
‘Hayat Bilgisi’ dizisinde "Var mısın Arif" olarak tanıdığımız oyuncu Ümit Erdim, sonrasında rol aldığı diziler, sunduğu ve katıldığı yarışma programlarındaki başarısı ve sempatik tavırlarıyla milyonların sevgisini kazandı.
Eğitim hayatının disiplinsiz tavırları ve derslerdeki başarısızlığı sebebiyle kötü geçtiğini belirten Ümit Erdim, okuldaki yıldızı sadece tiyatro faaliyetlerinde parlayınca Türkçe öğretmeninin yönlendirmesiyle oyunculuk serüveninin başladığını söylüyor.
Sizi ilk olarak Hayat Bilgisi dizisinde Var mısın Arif olarak tanıdık. 11 yıldır ekranlardasınız, bugüne kadar birçok başarılı işe imza attınız. Ümit Erdim’i daha yakından tanıyabilir miyiz?
29 yaşındayım. İzmit’te doğdum, büyüdüm. 18 yaşımı doldurmadan ‘Hayat Bilgisi’ dizisinde rol almaya başladım. Ama onun öncesinde tiyatro geçmişim de vardı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaydım. Oranın tiyatro okulunda yetiştim. Bütün ergenlik dönemim tiyatroda geçti.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
33 yıllık ilkokul öğretmeni bir anne ile işçi emeklisi bir babanın çocuğuyum. Üç kardeşiz, iki ağabeyim var. Güzel bir çocukluk geçirdim ama her çocuk gibi yaramazdım. Küçük ağabeyim ile aram hiç yoktu mesela. Ergenlik dönemime kadar ondan çok dayak yedim. Şimdi ise en iyi arkadaşım oldu.
Annem, babam ve büyük ağabeyim İzmit’te yaşıyorlar, küçük ağabeyim Gebze’de oturuyor. Bende fırsat buldukça gidiyorum yanlarına. Dağılmamış, birbirine bağlı bir aile yapımız var.
Eğitim hayatınızdan bahseder misiniz? Hangi okullarda okudunuz?
Eğitim hayatım 50.Yıl İlkokulu’nda başladı. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesi sınavına girdim ve Derince Anadolu Lisesi’ni kazandım. Ancak Lise 1’in birinci döneminden sonra oradan ayrılmak zorunda kaldım ve bir düz lise olan Atılım Lisesi’nde bitirdim liseyi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı ikinci senemde bıraktım. Dolayısıyla tiyatroda bir eğitimim olduğu için okullu, diplomam olmadığı için de alaylı sayılıyorum.
Konservatuvarı bırakma sebebiniz neydi? İş yoğunluğundan dolayı mı bıraktınız?
O, iş yoğunluğu bahane edilerek bırakılacak bir şey değildi. Kendi isteğimle bıraktım. Dediğim gibi çocukluktan beri okulla aram hiç iyi olmadı.
Okul hayatını mı sevmiyordunuz?
Okulu sevmemek değil. Okulu aksine seviyordum ama dikkat bozukluğu, okulda duramama gibi sıkıntılarım vardı.
İlk girişte mi kazanmıştınız konservatuvarı?
Evet, ilk girişte kazandım. İkinci senemde bıraktım. Dolayısıyla şu an lise mezunuyum.
Şu an bir pişmanlık duyuyor musunuz? Üniversite okumayı düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum galiba. Bazen “Bir üniversite diplomam olsaydı” diyorum. Ama gelin görün ki bugüne kadar meslek hayatımda kimse bana “Diploman var mı?” diye sormadı. Bu yüzden çokta gerekmediği için bu düşüncemden vazgeçiyorum.
LİSEDE EN İYİ ARKADAŞIM RESİM ÖĞRETMENİMDİ
Eğitim hayatınızda unutamadığınız, sizde iz bırakan bir öğretmenleriniz var mıydı?
Unutamadığım iki tane öğretmenim var. Bunlardan biri, Derince Anadolu Lisesi’ndeki resim öğretmenim Füsun Hoca… Lisedeyken en iyi arkadaşım oydu. Hem okul hem de okul dışında görüşürdük. Halen de kendisiyle görüşürüm.
Bir diğeri de lisedeki tarih öğretmenim Orhan Hoca... Onunla da çok iyi anlaşırdık. Severdi beni, ben de onu severdim. Eğitim hayatım boyunca öğretmenlerimle bir problemim olmadı zaten hiç benim.
En sevdiğiniz dersler hangileriydi?
Tarihi severdim, zaten sözel öğrencisiydim. Kilolu olmama rağmen beden eğitimi dersiyle de aram iyiydi.
OYUNCU OLMAYA ÇOCUKKEN KARAR VERDİM
Oyunculuğa nasıl yöneldiniz?
Türkçe öğretmenim sayesinde oyunculuğa yöneldim. Biraz problemli bir öğrenciydim, disiplinsiz tavırlarım vardı. Derslerim de çok iyi değildi. Sadece okulun tiyatro faaliyetlerinde çok başarılıydım. Bu başarımı Türkçe öğretmenim fark etmiş ve annemi bir gün okula çağırıp “Bu çocuğu tiyatroya yönlendirin, dersleri çok kötü” demiş. Annem bu duruma çok seviniyor ve beni hemen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın tiyatro okuluna kaydediyor.
Tam olarak tiyatroya ilginiz hangi yaşlarda başladı?
İlk kez 13 yaşında tanıştım tiyatroyla. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun sınavına girdim ve kazandım. Liseden üniversiteye kadar hep ordaydım. Birçok repertuar oyununda rol aldım. Mesela bir sezon boyunca Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ isimli oyununun çocuk versiyonunda oynadım. Şu an başarılı bir şekilde mesleğimi yapabiliyorsam, tamamen orada atılan temeller sayesindedir.
İlk kez sahneye çıktığınızda neler hissetmiştiniz?
İlk kez sahneye çıktığımda heyecanlanmıştım. Çok garip duyguydu benim için. Yüzlerce insanın aynı anda bana bakması ve o esnada bir şeyler yapmaya çalışmam, oldukça stresliydi. Ama bu durumu çabuk atlattım. Bunda çocuk yaşta bu deneyimi yaşamamın büyük etkisi var. Bu yaşımda sahneye çıkıyor olsaydım, herhalde çok fazla heyecanlanırdım. İyi ki erken yaşta sahne tozunu yutmuşum. Oyunculukta az da olsa başarılıysam, çocuk yaşta başlamam sayesindedir.
Oyuncu olamasaydınız hangi mesleği yapmak isterdiniz?
Oyuncu olmasaydım otomobillerle ilgili bir meslek yapardım. O kadar çok seviyorum yani. Belki birinin makam şoförü olurdum.
PERRAN KUTMAN İLE ÇALIŞMAK BÜYÜK ŞANSTI
Tiyatrodan ekranlara geçişiniz nasıl oldu?
İzmit’ten bir arkadaşımın vasıtasıyla İstanbul’da bir ajansa kaydoldum. Sonrasında Hayat Bilgisi’ne dahil oldum ve bugünlere geldim.
Hayat Bilgisi’nden sonra hayatınızda neler değişti? İnsanlar tarafından tanınıyor olmak nasıl bir duyguydu?
Benim için o hadise 10 hafta sürdü. 10. haftadan sonra bugünkü rutin hayatıma döndüm. İlk hafta tabii bir algılama süreci, bir şaşırma durumu oldu. “Sokakta yürürken hiç tanımadığım insanlar, neden yolumu kesip, benimle konuşuyorlar?” diyordum. Perran Kutman’ın desteğiyle anladım zamanla konuyu. Oyunculuğun profesyonel bir iş olduğunu anlattı bana.
Hayatınızda rol modelim dediğiniz, örnek aldığınız kişiler kimler?
Televizyon hayatına ilk ‘Hayat Bilgisi’dizisiyle adım attım. Ve bu kadar toy ve tecrübesizken Perran Kutman’ın yanına düşmek, benim için büyük bir şanstı. Sahne çekerken Perran Hanım öyle bir bakardı ki, gerçekten duvara da öyle baksa duvar bile dile gelirdi. Onunla 3,5 sene karşılıklı oynamak müthiş şeyler kattı bana. Her şeyden önce set disiplini, iş ortamı ne demek onları öğrendim.
Hayat Bilgisi’nden sonra da çok kıymetli sanatçılarla çalıştım. Selena’da Hakan Altıner ile, Cuma’ya Kalsa’da Haluk Bilginer ile çalıştım. Benzemez Kimse Sana’da Seyfi Dursunoğlu ile de bir mesaim oldu. Bu ustaların yanında hiçbir şey yapmasan da bir şey öğrenirsin zaten. O yüzden çok mutluyum. İnşallah tekrar onlarla çalışabilirim.
Bir dönem Pasaport yarışmasında sunuculuk yapmıştınız. Tekrardan sunuculuk yapmayı düşünüyor musunuz? Teklifler geliyor mu?
Evet, sunuculuk teklifleri geliyor. Birkaç program için teklif aldım. Hızlı karar verip, hata yapmak istemiyorum. Pasaport’taki enerjiyi yakalayabileceğim bir teklif gelirse kabul edeceğim.
BABAM İLE KARŞILIKLI OYNAMAK ÇOK ZORDU
Ailenizde sizden başka oyunculukla ilgilenen kişiler var mı?
Annem tiyatro yapmak istemiş ama yeteneksiz olduğu için almamışlar. Büyük ağabeyim Gölcük’te donanmada çalışıyor, küçük ağabeyim ise mühendis. Benden başka kimse oyunculukla ilgilenmedi yani... Ama babam bir bölüm Doksanlar’da oynadı. Küçük bir sahne çektik beraber anı olsun diye.
Babanızın oyunculuğunu nasıl buldunuz?
Babam gayet başarılıydı. Çok rahat bir şekilde gelip, sahneyi çekti. Babamın bu işi yapabileceğine inanıyordum zaten. İşin tuhaf tarafı ben yanında oynayamadım. Çünkü babamla oynama fikrine çok uzağım, babam bir oyuncu değil. Benim için oldukça zor geçen bir sahneydi.
OYUNCULUK YÜKSEK ÖZGÜVEN GEREKTİRİYOR
Oyunculukta eğitim şart mı?
Eğitim almadan da oyuncu olunur. Kişi eğer yetenekliyse oyuncu olur. Olmaz diye bir şey yok. İşte çok eğitir insanı. Bunu bana Haluk Bilginer söylemişti. Haluk Ağabey’le sette ilk tanıştığımda biraz gerildim. Çünkü okulu bırakan bir adamım. Onun yanında bu yüzden kasılmıştım, bana okulu sorar mı diye. Korktuğum çok geçmeden başıma geldi ve bana sordu. “Sen hangi okulu bitirdin?” dedi. Biraz kekeledim o an. “Bıraktım” dedim. Sonra bana şu sözleri söylemişti: “İş eğitir, çalıştıkça öğreneceksin. Bu yüzden çokta üzülme, takıma bu konuya. Sen çalışmaya devam et.” Bende öyle yapıyorum. Her yeni işte yeni şeyler öğreniyorum.
Bir oyuncu hangi özelliklere sahip olmalı? Oyuncu olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?
Oyunculuk her şeyden önce yüksek özgüven gerektiriyor. Kendine güvensizliği çok kaldıran bir şey değil. Kendinle barışık olman lazım… Aynı zamanda hem kendin olup, hem de kendinden uzaklaşman gerekiyor. Bu yüzden de kendi duygularını ve insanların duygularını iyi bilmelisin. Daha önce tecrübe etmediğin ve asla tecrübe etmeyeceğin duyguları da tahlil etmek gerekiyor. Dolayısıyla kendini ve insanları tanımak, yüksek özgüven ve insanlarla ilişki kurabilmek önemli oyunculukta…
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Neler izlersiniz?
Şu an bütün zamanımı motor sporlarına harcıyorum. Kalan zamanlarımda CrossFit sporu yapıyorum.
Film izlemem çok fazla. Sıkılırım çünkü. Hayatımda izlediğim film sayısı 30’dur. Film izlemeden de mesleğimi yapabiliyorum.
Ara ara üniversite söyleşilerine de gidiyorsunuz. Değil mi?
Evet. Üniversite söyleşilerinden çok keyif alıyorum. Üniversitelilerlebir arada olmak çok güzel. Bir kere çok gerçek bir şey. Gerçek insanlarla, gerçek şeyleri konuşuyorum. Bana sorulmayan şeyler soruluyor. Üniversite salonlarından çok düşünerek çıktığım zamanlar oldu.
RALLİ YAPMAK İSTANBUL TRAFİĞİNE ÇIKMAKTAN DAHA GÜVENLİ
Ralli sporuna ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?
2002 yılından beri, yani yaklaşık 12 senedir ilgileniyorum ralliyle. Kocaeli ve Antalya rallisinin organizasyon kısmında arkadaşımla beraber gönüllü olarak çalışmaya başladık. Hakemlik, gözetmenlik yaptık. Ara sıra da arabaların peşinden koşturup seslerini dinlerdik. O zamandan bugüne devam eden bir hastalık ralli benim için.
Geçen sene itibariyle arabayı da kullanmaya başladım. Türkiye Ralli Şampiyonası’nı arabamla kovalıyorum. Tabii büyük başarılar beklenemez benden. Çünkü daha öğrenme aşamasındayım, tecrübe kazanıyorum. Şu an için başarılı olup olmamakta umrumda değil. Çocukluk hayalimi yapıyorum, o heyecanı yaşıyorum. Benim için de asıl önemli olan bu.
İlk kez sahneye çıktığımda heyecanlanmıştım. Çok garip duyguydu benim için. Yüzlerce insanın aynı anda bana bakması ve o esnada bir şeyler yapmaya çalışmam oldukça stresliydi. Ama bu durumu çabuk atlattım. Bunda çocuk yaşta bu deneyimi yaşamamın büyük etkisi var. Bu yaşımda sahneye çıkıyor olsaydım, herhalde çok fazla heyecanlanırdım. İyi ki erken yaşta sahne tozunu yutmuşum.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
‘Hayat Bilgisi’ dizisinde "Var mısın Arif" olarak tanıdığımız oyuncu Ümit Erdim, sonrasında rol aldığı diziler, sunduğu ve katıldığı yarışma programlarındaki başarısı ve sempatik tavırlarıyla milyonların sevgisini kazandı.
Eğitim hayatının disiplinsiz tavırları ve derslerdeki başarısızlığı sebebiyle kötü geçtiğini belirten Ümit Erdim, okuldaki yıldızı sadece tiyatro faaliyetlerinde parlayınca Türkçe öğretmeninin yönlendirmesiyle oyunculuk serüveninin başladığını söylüyor.
Sizi ilk olarak Hayat Bilgisi dizisinde Var mısın Arif olarak tanıdık. 11 yıldır ekranlardasınız, bugüne kadar birçok başarılı işe imza attınız. Ümit Erdim’i daha yakından tanıyabilir miyiz?
29 yaşındayım. İzmit’te doğdum, büyüdüm. 18 yaşımı doldurmadan ‘Hayat Bilgisi’ dizisinde rol almaya başladım. Ama onun öncesinde tiyatro geçmişim de vardı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndaydım. Oranın tiyatro okulunda yetiştim. Bütün ergenlik dönemim tiyatroda geçti.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
33 yıllık ilkokul öğretmeni bir anne ile işçi emeklisi bir babanın çocuğuyum. Üç kardeşiz, iki ağabeyim var. Güzel bir çocukluk geçirdim ama her çocuk gibi yaramazdım. Küçük ağabeyim ile aram hiç yoktu mesela. Ergenlik dönemime kadar ondan çok dayak yedim. Şimdi ise en iyi arkadaşım oldu.
Annem, babam ve büyük ağabeyim İzmit’te yaşıyorlar, küçük ağabeyim Gebze’de oturuyor. Bende fırsat buldukça gidiyorum yanlarına. Dağılmamış, birbirine bağlı bir aile yapımız var.
Eğitim hayatınızdan bahseder misiniz? Hangi okullarda okudunuz?
Eğitim hayatım 50.Yıl İlkokulu’nda başladı. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesi sınavına girdim ve Derince Anadolu Lisesi’ni kazandım. Ancak Lise 1’in birinci döneminden sonra oradan ayrılmak zorunda kaldım ve bir düz lise olan Atılım Lisesi’nde bitirdim liseyi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nı ikinci senemde bıraktım. Dolayısıyla tiyatroda bir eğitimim olduğu için okullu, diplomam olmadığı için de alaylı sayılıyorum.
Konservatuvarı bırakma sebebiniz neydi? İş yoğunluğundan dolayı mı bıraktınız?
O, iş yoğunluğu bahane edilerek bırakılacak bir şey değildi. Kendi isteğimle bıraktım. Dediğim gibi çocukluktan beri okulla aram hiç iyi olmadı.
Okul hayatını mı sevmiyordunuz?
Okulu sevmemek değil. Okulu aksine seviyordum ama dikkat bozukluğu, okulda duramama gibi sıkıntılarım vardı.
İlk girişte mi kazanmıştınız konservatuvarı?
Evet, ilk girişte kazandım. İkinci senemde bıraktım. Dolayısıyla şu an lise mezunuyum.
Şu an bir pişmanlık duyuyor musunuz? Üniversite okumayı düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum galiba. Bazen “Bir üniversite diplomam olsaydı” diyorum. Ama gelin görün ki bugüne kadar meslek hayatımda kimse bana “Diploman var mı?” diye sormadı. Bu yüzden çokta gerekmediği için bu düşüncemden vazgeçiyorum.
LİSEDE EN İYİ ARKADAŞIM RESİM ÖĞRETMENİMDİ
Eğitim hayatınızda unutamadığınız, sizde iz bırakan bir öğretmenleriniz var mıydı?
Unutamadığım iki tane öğretmenim var. Bunlardan biri, Derince Anadolu Lisesi’ndeki resim öğretmenim Füsun Hoca… Lisedeyken en iyi arkadaşım oydu. Hem okul hem de okul dışında görüşürdük. Halen de kendisiyle görüşürüm.
Bir diğeri de lisedeki tarih öğretmenim Orhan Hoca... Onunla da çok iyi anlaşırdık. Severdi beni, ben de onu severdim. Eğitim hayatım boyunca öğretmenlerimle bir problemim olmadı zaten hiç benim.
En sevdiğiniz dersler hangileriydi?
Tarihi severdim, zaten sözel öğrencisiydim. Kilolu olmama rağmen beden eğitimi dersiyle de aram iyiydi.
OYUNCU OLMAYA ÇOCUKKEN KARAR VERDİM
Oyunculuğa nasıl yöneldiniz?
Türkçe öğretmenim sayesinde oyunculuğa yöneldim. Biraz problemli bir öğrenciydim, disiplinsiz tavırlarım vardı. Derslerim de çok iyi değildi. Sadece okulun tiyatro faaliyetlerinde çok başarılıydım. Bu başarımı Türkçe öğretmenim fark etmiş ve annemi bir gün okula çağırıp “Bu çocuğu tiyatroya yönlendirin, dersleri çok kötü” demiş. Annem bu duruma çok seviniyor ve beni hemen Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın tiyatro okuluna kaydediyor.
Tam olarak tiyatroya ilginiz hangi yaşlarda başladı?
İlk kez 13 yaşında tanıştım tiyatroyla. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun sınavına girdim ve kazandım. Liseden üniversiteye kadar hep ordaydım. Birçok repertuar oyununda rol aldım. Mesela bir sezon boyunca Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ isimli oyununun çocuk versiyonunda oynadım. Şu an başarılı bir şekilde mesleğimi yapabiliyorsam, tamamen orada atılan temeller sayesindedir.
İlk kez sahneye çıktığınızda neler hissetmiştiniz?
İlk kez sahneye çıktığımda heyecanlanmıştım. Çok garip duyguydu benim için. Yüzlerce insanın aynı anda bana bakması ve o esnada bir şeyler yapmaya çalışmam, oldukça stresliydi. Ama bu durumu çabuk atlattım. Bunda çocuk yaşta bu deneyimi yaşamamın büyük etkisi var. Bu yaşımda sahneye çıkıyor olsaydım, herhalde çok fazla heyecanlanırdım. İyi ki erken yaşta sahne tozunu yutmuşum. Oyunculukta az da olsa başarılıysam, çocuk yaşta başlamam sayesindedir.
Oyuncu olamasaydınız hangi mesleği yapmak isterdiniz?
Oyuncu olmasaydım otomobillerle ilgili bir meslek yapardım. O kadar çok seviyorum yani. Belki birinin makam şoförü olurdum.
PERRAN KUTMAN İLE ÇALIŞMAK BÜYÜK ŞANSTI
Tiyatrodan ekranlara geçişiniz nasıl oldu?
İzmit’ten bir arkadaşımın vasıtasıyla İstanbul’da bir ajansa kaydoldum. Sonrasında Hayat Bilgisi’ne dahil oldum ve bugünlere geldim.
Hayat Bilgisi’nden sonra hayatınızda neler değişti? İnsanlar tarafından tanınıyor olmak nasıl bir duyguydu?
Benim için o hadise 10 hafta sürdü. 10. haftadan sonra bugünkü rutin hayatıma döndüm. İlk hafta tabii bir algılama süreci, bir şaşırma durumu oldu. “Sokakta yürürken hiç tanımadığım insanlar, neden yolumu kesip, benimle konuşuyorlar?” diyordum. Perran Kutman’ın desteğiyle anladım zamanla konuyu. Oyunculuğun profesyonel bir iş olduğunu anlattı bana.
Hayatınızda rol modelim dediğiniz, örnek aldığınız kişiler kimler?
Televizyon hayatına ilk ‘Hayat Bilgisi’dizisiyle adım attım. Ve bu kadar toy ve tecrübesizken Perran Kutman’ın yanına düşmek, benim için büyük bir şanstı. Sahne çekerken Perran Hanım öyle bir bakardı ki, gerçekten duvara da öyle baksa duvar bile dile gelirdi. Onunla 3,5 sene karşılıklı oynamak müthiş şeyler kattı bana. Her şeyden önce set disiplini, iş ortamı ne demek onları öğrendim.
Hayat Bilgisi’nden sonra da çok kıymetli sanatçılarla çalıştım. Selena’da Hakan Altıner ile, Cuma’ya Kalsa’da Haluk Bilginer ile çalıştım. Benzemez Kimse Sana’da Seyfi Dursunoğlu ile de bir mesaim oldu. Bu ustaların yanında hiçbir şey yapmasan da bir şey öğrenirsin zaten. O yüzden çok mutluyum. İnşallah tekrar onlarla çalışabilirim.
Bir dönem Pasaport yarışmasında sunuculuk yapmıştınız. Tekrardan sunuculuk yapmayı düşünüyor musunuz? Teklifler geliyor mu?
Evet, sunuculuk teklifleri geliyor. Birkaç program için teklif aldım. Hızlı karar verip, hata yapmak istemiyorum. Pasaport’taki enerjiyi yakalayabileceğim bir teklif gelirse kabul edeceğim.
BABAM İLE KARŞILIKLI OYNAMAK ÇOK ZORDU
Ailenizde sizden başka oyunculukla ilgilenen kişiler var mı?
Annem tiyatro yapmak istemiş ama yeteneksiz olduğu için almamışlar. Büyük ağabeyim Gölcük’te donanmada çalışıyor, küçük ağabeyim ise mühendis. Benden başka kimse oyunculukla ilgilenmedi yani... Ama babam bir bölüm Doksanlar’da oynadı. Küçük bir sahne çektik beraber anı olsun diye.
Babanızın oyunculuğunu nasıl buldunuz?
Babam gayet başarılıydı. Çok rahat bir şekilde gelip, sahneyi çekti. Babamın bu işi yapabileceğine inanıyordum zaten. İşin tuhaf tarafı ben yanında oynayamadım. Çünkü babamla oynama fikrine çok uzağım, babam bir oyuncu değil. Benim için oldukça zor geçen bir sahneydi.
OYUNCULUK YÜKSEK ÖZGÜVEN GEREKTİRİYOR
Oyunculukta eğitim şart mı?
Eğitim almadan da oyuncu olunur. Kişi eğer yetenekliyse oyuncu olur. Olmaz diye bir şey yok. İşte çok eğitir insanı. Bunu bana Haluk Bilginer söylemişti. Haluk Ağabey’le sette ilk tanıştığımda biraz gerildim. Çünkü okulu bırakan bir adamım. Onun yanında bu yüzden kasılmıştım, bana okulu sorar mı diye. Korktuğum çok geçmeden başıma geldi ve bana sordu. “Sen hangi okulu bitirdin?” dedi. Biraz kekeledim o an. “Bıraktım” dedim. Sonra bana şu sözleri söylemişti: “İş eğitir, çalıştıkça öğreneceksin. Bu yüzden çokta üzülme, takıma bu konuya. Sen çalışmaya devam et.” Bende öyle yapıyorum. Her yeni işte yeni şeyler öğreniyorum.
Bir oyuncu hangi özelliklere sahip olmalı? Oyuncu olmak isteyenlere tavsiyeleriniz neler olur?
Oyunculuk her şeyden önce yüksek özgüven gerektiriyor. Kendine güvensizliği çok kaldıran bir şey değil. Kendinle barışık olman lazım… Aynı zamanda hem kendin olup, hem de kendinden uzaklaşman gerekiyor. Bu yüzden de kendi duygularını ve insanların duygularını iyi bilmelisin. Daha önce tecrübe etmediğin ve asla tecrübe etmeyeceğin duyguları da tahlil etmek gerekiyor. Dolayısıyla kendini ve insanları tanımak, yüksek özgüven ve insanlarla ilişki kurabilmek önemli oyunculukta…
Boş zamanlarınızda neler yaparsınız? Neler izlersiniz?
Şu an bütün zamanımı motor sporlarına harcıyorum. Kalan zamanlarımda CrossFit sporu yapıyorum.
Film izlemem çok fazla. Sıkılırım çünkü. Hayatımda izlediğim film sayısı 30’dur. Film izlemeden de mesleğimi yapabiliyorum.
Ara ara üniversite söyleşilerine de gidiyorsunuz. Değil mi?
Evet. Üniversite söyleşilerinden çok keyif alıyorum. Üniversitelilerlebir arada olmak çok güzel. Bir kere çok gerçek bir şey. Gerçek insanlarla, gerçek şeyleri konuşuyorum. Bana sorulmayan şeyler soruluyor. Üniversite salonlarından çok düşünerek çıktığım zamanlar oldu.
RALLİ YAPMAK İSTANBUL TRAFİĞİNE ÇIKMAKTAN DAHA GÜVENLİ
Ralli sporuna ilginiz ne zaman ve nasıl başladı?
2002 yılından beri, yani yaklaşık 12 senedir ilgileniyorum ralliyle. Kocaeli ve Antalya rallisinin organizasyon kısmında arkadaşımla beraber gönüllü olarak çalışmaya başladık. Hakemlik, gözetmenlik yaptık. Ara sıra da arabaların peşinden koşturup seslerini dinlerdik. O zamandan bugüne devam eden bir hastalık ralli benim için.
Geçen sene itibariyle arabayı da kullanmaya başladım. Türkiye Ralli Şampiyonası’nı arabamla kovalıyorum. Tabii büyük başarılar beklenemez benden. Çünkü daha öğrenme aşamasındayım, tecrübe kazanıyorum. Şu an için başarılı olup olmamakta umrumda değil. Çocukluk hayalimi yapıyorum, o heyecanı yaşıyorum. Benim için de asıl önemli olan bu.
İlk kez sahneye çıktığımda heyecanlanmıştım. Çok garip duyguydu benim için. Yüzlerce insanın aynı anda bana bakması ve o esnada bir şeyler yapmaya çalışmam oldukça stresliydi. Ama bu durumu çabuk atlattım. Bunda çocuk yaşta bu deneyimi yaşamamın büyük etkisi var. Bu yaşımda sahneye çıkıyor olsaydım, herhalde çok fazla heyecanlanırdım. İyi ki erken yaşta sahne tozunu yutmuşum.
Son Güncelleme: Çarşamba, 10 Eylül 2014 14:11
Gösterim: 4485

