Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Kayhan Karlı / Eğitimci - YÖM Okulları Kurucusu
On beş yıl olmuş dergimizin yayın hayatına başlamasından bu yana, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. İlk yıl ilk sayılarda İngiliz tabloid gazeteleri formatında Türkiye Özel Okullar Derneği geleneksel Antalya Sempozyumunda dağıtıldığı günü hatırlıyorum ve yayın hayatını sevgili Cem Kaçmaz ile tahmin etmeye çalıştığımızı. Bu kadar yıldır eğitim camiamızda özel bir yer edinerek her yere girebilen ve benim de uzun yıllardır köşe yazdığım dergimizin 15. Yılını kutlar daha nice yıllar dilerim.
Bu bağlamda eğitim dünyamızda bu süre içinde neler oldu diye bir kaç açıdan bakmak istedim, hep birlikte hatırlayalım.
Bu yıllar içinde siyasi olarak aynı iktidar olmasına rağmen çok sayıda bakan geldi ve gitti, her seferinde yeni reformlar, düzenlemeler konuşuldu. Sınav sistemleri yerinde kaldı ama isimler değişti... Belki bu değişikliklerin içinde en çok çalkantı yaratan tartışılan ilkokul yıllarının dörde indirilerek ortaokul yıllarının dörde çıkarılması oldu. En büyük tartışma işse okula başlama yaşı için yapıldı. Halen de tartışmaya devam ederken bu durum yıllar içinde yavaş yavaş eski okula başlama yaşına doğru geri çekildi.
Ben bu sürecin aslında nitelik ve nicelik açısından analiz edilmesinden yanayım. Şöyle ki ülkemizde bu dönemde nicelik açısından çok büyük bir gelişim ve yol kat ettiğimizi görüyoruz. Belirli bazı nüfus yoğun bölgeler dışında pek çok bölgemizde derslik başına düşen öğrenci sayımız , öğretmen başına düşen öğrenci sayılarımız azalmış durumda. Yıllar için bir milyon kişiyi aşan bir eğitimci nüfusuna ulaşan MEB yapısal olarak da çokça değişime uğradı.
Ülkenin her yerinde binlerce özel okul açıldı ve açılmaya devam ediyor. Okul çeşitliliği konusunda azaltmak ve çoğaltmak arasında yaşanan gel gitler ile çok çeşitli okullarımız da oldu.
Bu açıdan bakınca aslında niceliksel olarak pek çok açıdan gelişen eğitim sistemimizin tam da artık niteliksel gelişime odaklanmalı dediğimiz dönemde yaşanan 4+4+4 sistem değişikliği pek çok niceliksel kazanımı da geriye götürdü. Bu kargaşa sırasında alınan iki önemli karardan birisi dershanelerin kapatılması ve özel okulların desteklenerek artırılması oldu. Nicelik olarak artan özel okullar aslında sistemin niteliksel gelişimine hiç bir katkı vermediği gibi kanımca zarar bile verdi.
Resmi okullarımızda yaşanan karmaşa ve eğitim sistemi üzerinde oluşan güven bunalımı özellikle orta ve üst gelir grubundaki ebeveynleri özel okullara yönlendirdi. Resmi politikalarda okul teşviki vb. araçlarla bu durumun desteklemesi sonucu özel okullar, talebin büyüklüğü ve ihtiyaç analizi yapılmadan büyüyen kocaman bir balon oldu. Bir de bunun üzerine kapanan dershanelerin yerine dönüşüm yapılarak açılan temel liselerin özel okullara dönüşmesi balonu büyüttüğü gibi hatta patlattı bile diyebiliriz.
Niteliksel açıdan bu dönem içinde en önemli adımlardan birisi olan 2005 ilköğretim programları değişiminin aslında bütüncül olarak ele alınarak, bilimsel veri toplama ve analiz etme yoluyla geliştirilmesi yapılabilseydi sistemimizde çok önemli bir fark yaratacak adımdı. Ancak bu değişiklik da yeterince analiz edilmeden heba edildi. Öte yandan niteliksel açıdan bu program değişiminin tetiklediği öğretmenlerin mesleki gelişimi ihtiyacının öne çıkması nedeniyle hem kamu hem de özel sektör ve STK alanlarında ciddi adımlar atılmasına sebep oldu. Belki de öğretmenlere haksızlığa varacak derecede hatırlatmalara, çağrışımlara yol açan mesleki gelişim konusunda bir kültür ve ekosistemin oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu konuda özellikle son bir yıldır yapılan çok değerli örnekleri görüyoruz.
Benim açımdan önemli bir diğer nokta ise özel okulların büyük bir çoğunluğunun niteliksel gelişimi odaklarına almamalarıdır. Aslında pek çok ülkede özel sektörün her konuda kamu sektörüne yenilikçilik ve girişimcilik konusunda örnek olması beklenir. Ancak bizim özel okullarımızın bu niteliğin çok uzağında olduğunu söylemek haksızlık olmaz. Tek gelir kaynağı öğrenci ücretleri olan bu kurumların, ücretler üzerinden birbirleriyle rekabet etmeleri ve düşük ücretlerle hizmet üretmeye çalışmaları doğal olarak en son nitelik yani kalite üzerine düşünmeleri hatta düşünmemelerine neden oluyor. Bu noktada elbette veli talepleri de nitelik konusunda belirleyici olacaktır. Ülkemizde eğitimi sınavlar ve yerleştirmeden ibaret algılayan velilerin oluşturduğu talepler de okul yerine akademik okullar gibi akademiye hakaret içeren, dersanemsi yapılar oluşturdu. Bu durumda ise şimdi toplumun ve çocuklarımızın geleceğini rekabet edemeyen edilgen ve işsiz bir topluluğa mahkum hale getirmeye hızla devam ediyor.
Özetle benim gelecek beş yıl içinde (üç yıllık vizyon belgesi yetmez!) acil eylem planı dahilinde niteliksel gelişim üzerine eğilen Milli Eğitim Bakanlığımızın aynı zamanda özel okullar açısından da niteliksel denetim, akreditasyon kriterleri oluşturması gerektiği konusunda düşüncelerim net... Elbette sektör temsilcilerinin de kafayı kuma sokmak yerine aksiyon alması şartıyla...
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Eğitimci - YÖM Okulları Kurucusu
On beş yıl olmuş dergimizin yayın hayatına başlamasından bu yana, göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş. İlk yıl ilk sayılarda İngiliz tabloid gazeteleri formatında Türkiye Özel Okullar Derneği geleneksel Antalya Sempozyumunda dağıtıldığı günü hatırlıyorum ve yayın hayatını sevgili Cem Kaçmaz ile tahmin etmeye çalıştığımızı. Bu kadar yıldır eğitim camiamızda özel bir yer edinerek her yere girebilen ve benim de uzun yıllardır köşe yazdığım dergimizin 15. Yılını kutlar daha nice yıllar dilerim.
Bu bağlamda eğitim dünyamızda bu süre içinde neler oldu diye bir kaç açıdan bakmak istedim, hep birlikte hatırlayalım.
Bu yıllar içinde siyasi olarak aynı iktidar olmasına rağmen çok sayıda bakan geldi ve gitti, her seferinde yeni reformlar, düzenlemeler konuşuldu. Sınav sistemleri yerinde kaldı ama isimler değişti... Belki bu değişikliklerin içinde en çok çalkantı yaratan tartışılan ilkokul yıllarının dörde indirilerek ortaokul yıllarının dörde çıkarılması oldu. En büyük tartışma işse okula başlama yaşı için yapıldı. Halen de tartışmaya devam ederken bu durum yıllar içinde yavaş yavaş eski okula başlama yaşına doğru geri çekildi.
Ben bu sürecin aslında nitelik ve nicelik açısından analiz edilmesinden yanayım. Şöyle ki ülkemizde bu dönemde nicelik açısından çok büyük bir gelişim ve yol kat ettiğimizi görüyoruz. Belirli bazı nüfus yoğun bölgeler dışında pek çok bölgemizde derslik başına düşen öğrenci sayımız , öğretmen başına düşen öğrenci sayılarımız azalmış durumda. Yıllar için bir milyon kişiyi aşan bir eğitimci nüfusuna ulaşan MEB yapısal olarak da çokça değişime uğradı.
Ülkenin her yerinde binlerce özel okul açıldı ve açılmaya devam ediyor. Okul çeşitliliği konusunda azaltmak ve çoğaltmak arasında yaşanan gel gitler ile çok çeşitli okullarımız da oldu.
Bu açıdan bakınca aslında niceliksel olarak pek çok açıdan gelişen eğitim sistemimizin tam da artık niteliksel gelişime odaklanmalı dediğimiz dönemde yaşanan 4+4+4 sistem değişikliği pek çok niceliksel kazanımı da geriye götürdü. Bu kargaşa sırasında alınan iki önemli karardan birisi dershanelerin kapatılması ve özel okulların desteklenerek artırılması oldu. Nicelik olarak artan özel okullar aslında sistemin niteliksel gelişimine hiç bir katkı vermediği gibi kanımca zarar bile verdi.
Resmi okullarımızda yaşanan karmaşa ve eğitim sistemi üzerinde oluşan güven bunalımı özellikle orta ve üst gelir grubundaki ebeveynleri özel okullara yönlendirdi. Resmi politikalarda okul teşviki vb. araçlarla bu durumun desteklemesi sonucu özel okullar, talebin büyüklüğü ve ihtiyaç analizi yapılmadan büyüyen kocaman bir balon oldu. Bir de bunun üzerine kapanan dershanelerin yerine dönüşüm yapılarak açılan temel liselerin özel okullara dönüşmesi balonu büyüttüğü gibi hatta patlattı bile diyebiliriz.
Niteliksel açıdan bu dönem içinde en önemli adımlardan birisi olan 2005 ilköğretim programları değişiminin aslında bütüncül olarak ele alınarak, bilimsel veri toplama ve analiz etme yoluyla geliştirilmesi yapılabilseydi sistemimizde çok önemli bir fark yaratacak adımdı. Ancak bu değişiklik da yeterince analiz edilmeden heba edildi. Öte yandan niteliksel açıdan bu program değişiminin tetiklediği öğretmenlerin mesleki gelişimi ihtiyacının öne çıkması nedeniyle hem kamu hem de özel sektör ve STK alanlarında ciddi adımlar atılmasına sebep oldu. Belki de öğretmenlere haksızlığa varacak derecede hatırlatmalara, çağrışımlara yol açan mesleki gelişim konusunda bir kültür ve ekosistemin oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu konuda özellikle son bir yıldır yapılan çok değerli örnekleri görüyoruz.
Benim açımdan önemli bir diğer nokta ise özel okulların büyük bir çoğunluğunun niteliksel gelişimi odaklarına almamalarıdır. Aslında pek çok ülkede özel sektörün her konuda kamu sektörüne yenilikçilik ve girişimcilik konusunda örnek olması beklenir. Ancak bizim özel okullarımızın bu niteliğin çok uzağında olduğunu söylemek haksızlık olmaz. Tek gelir kaynağı öğrenci ücretleri olan bu kurumların, ücretler üzerinden birbirleriyle rekabet etmeleri ve düşük ücretlerle hizmet üretmeye çalışmaları doğal olarak en son nitelik yani kalite üzerine düşünmeleri hatta düşünmemelerine neden oluyor. Bu noktada elbette veli talepleri de nitelik konusunda belirleyici olacaktır. Ülkemizde eğitimi sınavlar ve yerleştirmeden ibaret algılayan velilerin oluşturduğu talepler de okul yerine akademik okullar gibi akademiye hakaret içeren, dersanemsi yapılar oluşturdu. Bu durumda ise şimdi toplumun ve çocuklarımızın geleceğini rekabet edemeyen edilgen ve işsiz bir topluluğa mahkum hale getirmeye hızla devam ediyor.
Özetle benim gelecek beş yıl içinde (üç yıllık vizyon belgesi yetmez!) acil eylem planı dahilinde niteliksel gelişim üzerine eğilen Milli Eğitim Bakanlığımızın aynı zamanda özel okullar açısından da niteliksel denetim, akreditasyon kriterleri oluşturması gerektiği konusunda düşüncelerim net... Elbette sektör temsilcilerinin de kafayı kuma sokmak yerine aksiyon alması şartıyla...
Son Güncelleme: Salı, 22 Ekim 2019 12:20
Gösterim: 1708
Kayhan Karlı - Eğitimci – Yazar/ YÖM Okulları Kurucusu
Eylül ayı neredeyse herkes için okulların açılması çağrışımı yapar. Değişik mecralarda biraz eğitim dedikoduları yapılır ama kısa sure içinde gündem değişir diğer gündem eğitimi bastırır, hatta unutturur. Ne zamana kadar? Elbette bir sınav sonucu ve/veya uluslararası bir rapor, değerlendirme açıklanana kadar…
Ne Yapıyoruz? Ne yapmalıyız?
Aslında bu sorunun cevabında pek çok olumsuz eleştiri ve değerlendirmeye hatta sızlanmalara verilecek cevaplar var. Çoğunlukla sızlanmak ama üretmemek yanında olan bir toplum olarak en çok ta eğitimde böyle davranıyoruz. Bu nedenle bu ayki yazımda biraz bu soruya akademik süreç ve beceriler hakkında paylaşımda bulunmak istedim.
Ne öğretiyoruz sorusunun cevaplarından bazıları hepimiz için çok açık değil mi?
Örneğin yıllardır çocuklarımıza sınav becerisi öğretiyoruz. Belki geçmişte geçerli olan bu beceri artık günümüzde çok gerilerde kaldı. İki nedenle bizim öğrettiğimiz sınav türleri ve değerlendirmeleri işlevsiz hale geldi. Öyle ki pek çok kurum ve kuruluş seçme ve yerleştirme amaçlı sınav türlerini, yöntemlerini değiştirdiler. Bir diğer önemli boyut ise bu yolla yerleştirilen üniversitelerin artık geçmişte olduğu gibi bir iş ve bu yolla yaşam garantisi, hatta vaadi bile yok. Sınav becerilerine odaklandığımız için çocuklarımıza kısa süreli başarı yoluyla tatmin olmayı öğretiyoruz ki bu nedenle temel insanı duygularını geliştirmek yerine yıkıcı rekabeti körüklüyoruz. Bilginin yenilenme hızının geometrik hızla arttığı ve erişimin sınırının olmadığı bir dünyada halen onlara işlerine yaramayacak bilgilerin hamallığını öğretiyoruz!
Elbette tüm bunları yapabilmeleri içinde doğal olarak modası geçmiş, anlamını yitirmiş teknikler öğretiyoruz. Örneğin ilkokul 1. Sınıfı henüz tamamlamış tüm çocuklara yetişkinlerin böbürlenerek çarpım tablosunu sormaları gibi… Sanki çarpım tablosunu yedi yaşında ezbere bilen çocukların matematik dehası olacağı veya dünyanın en iyi üniversitelerine gideceği kesinmiş havalarıyla ahkam kesen büyükler ve hatta eğitimciler…
Özetle bu yaklaşımları sistemsel bir işleyiş haline getirdiğimiz ülkemizde once bu konuda anlaşmak gerekir bence. Geçtiğimiz aylarda yazdığım bir yazıda yine yeni okul paradigmasından söz etmiştim. Eski okulu tamamen reddetmek yerine oradan işimize yarayanları alarak geleceğe yönelmek gerekiyor. Örneğin biz halen temel kavramları çok çok iyi vermeliyiz, bazı alanlarda ezber becerisine ihtiyaçları var. Her şey yerine anahtar bilgileri ve sembolleri vermeliyiz.
Ne öğretmeli?
Bu sorunun cevabı aslında fark yaratanların ne yaptığına ve yeni dünyada nelerin fark yarattığını iyi anlamakta yatıyor.
Tasarım düşüncesi, Sosyal beceriler, üst bilişsel öğrenme…
Evet artık bu yeni dünyada çocuklarımızın tasarım zekasını ve becerisini geliştirmeliyiz. Bu söylem hepsini tasarımcı yapmak değil tam aksine tasarım düşüncesini tüm yaşamına uygulayabilen bireyler olmaları demektir. Çoklu bakış açılarını geliştirmek ve her zaman canlı tuttuğumuz çocuksu merak duygularını pratiğe dönüştürebilecek sosyal becerilerini geliştirmeliyiz. Bir yandan estetik zekasını her lalanda kullanabilen diğer yandan bütünsel düşünerek kendi teorilerini her alanda geliştirebilen metaforlar ile bezenmiş kendi hikayelerini oluşturan üst bilişsel öğrenmeyi deneyimlemek için derinlemesine sorgulayan bireyler olabilmeliler… Paylaştığım grafikte aslında bu durumu net olarak tarif etmeye çalıştım.
Bu öğrenme yılında tüm çocuklarımızın okullarında içinde yaşadığımız anı ve dünyayı yakalayabilecekleri, sosyal-duygusal becerileri geliştiren ve bunun üzerine akademik becerileri inşaa eden okullarda olmasını, böyle eğitimcilerle karşılaşmasını dilerim.
Hepimiz için keyifli bir öğrenme yılı dilerim…
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı - Eğitimci – Yazar/ YÖM Okulları Kurucusu
Eylül ayı neredeyse herkes için okulların açılması çağrışımı yapar. Değişik mecralarda biraz eğitim dedikoduları yapılır ama kısa sure içinde gündem değişir diğer gündem eğitimi bastırır, hatta unutturur. Ne zamana kadar? Elbette bir sınav sonucu ve/veya uluslararası bir rapor, değerlendirme açıklanana kadar…
Ne Yapıyoruz? Ne yapmalıyız?
Aslında bu sorunun cevabında pek çok olumsuz eleştiri ve değerlendirmeye hatta sızlanmalara verilecek cevaplar var. Çoğunlukla sızlanmak ama üretmemek yanında olan bir toplum olarak en çok ta eğitimde böyle davranıyoruz. Bu nedenle bu ayki yazımda biraz bu soruya akademik süreç ve beceriler hakkında paylaşımda bulunmak istedim.
Ne öğretiyoruz sorusunun cevaplarından bazıları hepimiz için çok açık değil mi?
Örneğin yıllardır çocuklarımıza sınav becerisi öğretiyoruz. Belki geçmişte geçerli olan bu beceri artık günümüzde çok gerilerde kaldı. İki nedenle bizim öğrettiğimiz sınav türleri ve değerlendirmeleri işlevsiz hale geldi. Öyle ki pek çok kurum ve kuruluş seçme ve yerleştirme amaçlı sınav türlerini, yöntemlerini değiştirdiler. Bir diğer önemli boyut ise bu yolla yerleştirilen üniversitelerin artık geçmişte olduğu gibi bir iş ve bu yolla yaşam garantisi, hatta vaadi bile yok. Sınav becerilerine odaklandığımız için çocuklarımıza kısa süreli başarı yoluyla tatmin olmayı öğretiyoruz ki bu nedenle temel insanı duygularını geliştirmek yerine yıkıcı rekabeti körüklüyoruz. Bilginin yenilenme hızının geometrik hızla arttığı ve erişimin sınırının olmadığı bir dünyada halen onlara işlerine yaramayacak bilgilerin hamallığını öğretiyoruz!
Elbette tüm bunları yapabilmeleri içinde doğal olarak modası geçmiş, anlamını yitirmiş teknikler öğretiyoruz. Örneğin ilkokul 1. Sınıfı henüz tamamlamış tüm çocuklara yetişkinlerin böbürlenerek çarpım tablosunu sormaları gibi… Sanki çarpım tablosunu yedi yaşında ezbere bilen çocukların matematik dehası olacağı veya dünyanın en iyi üniversitelerine gideceği kesinmiş havalarıyla ahkam kesen büyükler ve hatta eğitimciler…
Özetle bu yaklaşımları sistemsel bir işleyiş haline getirdiğimiz ülkemizde once bu konuda anlaşmak gerekir bence. Geçtiğimiz aylarda yazdığım bir yazıda yine yeni okul paradigmasından söz etmiştim. Eski okulu tamamen reddetmek yerine oradan işimize yarayanları alarak geleceğe yönelmek gerekiyor. Örneğin biz halen temel kavramları çok çok iyi vermeliyiz, bazı alanlarda ezber becerisine ihtiyaçları var. Her şey yerine anahtar bilgileri ve sembolleri vermeliyiz.
Ne öğretmeli?
Bu sorunun cevabı aslında fark yaratanların ne yaptığına ve yeni dünyada nelerin fark yarattığını iyi anlamakta yatıyor.
Tasarım düşüncesi, Sosyal beceriler, üst bilişsel öğrenme…
Evet artık bu yeni dünyada çocuklarımızın tasarım zekasını ve becerisini geliştirmeliyiz. Bu söylem hepsini tasarımcı yapmak değil tam aksine tasarım düşüncesini tüm yaşamına uygulayabilen bireyler olmaları demektir. Çoklu bakış açılarını geliştirmek ve her zaman canlı tuttuğumuz çocuksu merak duygularını pratiğe dönüştürebilecek sosyal becerilerini geliştirmeliyiz. Bir yandan estetik zekasını her lalanda kullanabilen diğer yandan bütünsel düşünerek kendi teorilerini her alanda geliştirebilen metaforlar ile bezenmiş kendi hikayelerini oluşturan üst bilişsel öğrenmeyi deneyimlemek için derinlemesine sorgulayan bireyler olabilmeliler… Paylaştığım grafikte aslında bu durumu net olarak tarif etmeye çalıştım.
Bu öğrenme yılında tüm çocuklarımızın okullarında içinde yaşadığımız anı ve dünyayı yakalayabilecekleri, sosyal-duygusal becerileri geliştiren ve bunun üzerine akademik becerileri inşaa eden okullarda olmasını, böyle eğitimcilerle karşılaşmasını dilerim.
Hepimiz için keyifli bir öğrenme yılı dilerim…
Son Güncelleme: Çarşamba, 18 Eylül 2019 14:40
Gösterim: 1831
Kayhan Karlı - YÖM Okulları Kurucusu
Aslında özel okul kavramı hayatımızın içine son yıllarda yerleşmiş olan bir kavram olmamakla birlikte eğitim sisteminde olan arayışlar ve tartışmalar ile birlikte son yirmi yılda daha çok gündemimize yerleşti. Tarihsel anlamda özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana var olan özel okullar özellikle 1980 sonrasında liberalleşen ekonomide yeni yatırımcılar ve okullar ile hayatımızın tam da ortasına oturmuş durumda. Günümüzde artık hemen hemen her ilde ve büyük ilçelerimizde bir şekilde var olmaya başladı. Elbette bu hızlı gelişim ve çoğalma beraberinde çok ciddi problemleri getirdi. Bunların başında da bana göre özel okul algısının ne olduğu konusu yer alıyor.
Bana göre özel okul kavramının temel yanılsaması bu kavramın kendisinden gelmekte. Çünkü özel okulların tamamı aslında Devlet tarafından belirlenmiş ve kamuya ait okullardaki düzenlemeler ile yönetilmekte, denetlenmekte. Tüm öğretmen atamaları dahi devlet tarafından yapılmaktadır. Bu bakış açısından baktığımızda özel okulların kamuya ait okullar ile aralarında tek önemli farkın finansal açıdan bağımsız okullar olmasında yatıyor. Bu nedenle ben İngilizce dilinde kullanılan independent schools yani bağımsız okullar kavramının bizde finansal açıdan bağımsız okullar kavramıyla daha doğru açıklanabilir olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde özel okulların mevzuatlar çerçevesinde onaylarını almak kaydıyla program geliştirme ve uygulama haklarının olması ve bu mevzuatın kamu okulları için de geçerli olması göz önüne alındığında sadece finansal açıdan bağımsız okullar olduğu daha somutlaşıyor.
Öte yandan bugünlerde herkes tarafından sıklıkla konuşulan çok sayıda özel okulun finansal açıdan yönetilemez ve zor durumda oldukları gerçeğine baktığımızda da bu sektörün yapılandırılma ihtiyacı kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkıyor. Aynen diğer sektörlerde olduğu gibi eğitim sektöründe de son yıllarda rekabetin sadece nicelik ve fiziksel koşullar üzerinde yapılandırılmış olması, arz ve talep dengesizliği, hizmet sektörü olan eğitimde niteliğin göz ardı ediliyor olması, bugün içinde bulunduğumuz kriz ortamını doğurmuş görünüyor. İş ihtiyacı olan öğretmenin fazlalığı, öte yandan çocukları için kamu okullarından daha iyi eğitim alabilmesi amacıyla sınırlı kaynaklarla da olsa özel okul arayışına girmiş olan velinin çokluğu sektörde farklı yatırımcıların iştahlarını kabartmış gibi görünüyor. Bu durum da doğal olarak her köşe başında felsefesi, programı ve nitelikli insan kaynağı olmayan ama mevzuata uygun olan mekanlarda açılmış binlerce yeni özel okul ortaya çıkarıyor. Bu arz fazlalığı da niteliksel açıdan ayrışmadığı için talebi oluşturan velinin ücretler üzerinden tercihlere yönlenmesini getiriyor. Böyle rekabet eden bu kurumlarda tek maliyet düşürme kalemleri olan insan kaynağı maliyetlerini düşürüyor! Bu durum da pek çok mutsuz, tatmin olmayan çalışanlar oluşturduğu için bu kurumlarda müthiş bir çalışan değişim oranı, sirkülasyonu ortaya çıkarıyor. Kurumsal aidiyetler oluşmuyor, hem öğrenci hem de çalışanlar sürekli yer değiştiriyor ve sonuçta sürdürülebilir olmayan yapılar hızla yok olmaya doğru gidiyorlar. Özel okul çalışanlarının büyük çoğunluğu iş tatmini ve garantisi bulabildikleri sınırlı sayıda nitelikli yapılara yönleniyor ve hatta bu kurumlar kamu ile dahi rekabet edemiyorlar. Bu durum aslında içinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında özellikle büyük şehirlerde yeni bir sosyal krize doğru yol almakta.
Sonuç olarak özel okul sektörümüz içinde bulunduğumuz dönemde aynen geçmiş dönemlerde bankacılık sektörümüzde yaşanmış olan krize benzer ağır bir krizin içinde görünüyor. Bu krizden çıkmak için benzer şekilde yapısal dönüşüm ve önemli bir konsolidasyon gerekli. Bu anlamda devletin yapacağı düzenlemelerin yanında özel okul kurucularının da ciddi kararlar alması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda sektörün geleceği açısından bazı önerilerimi sıralamak gerekirse, altını çizeceğim noktalar şu şekilde olacaktır;
• Kurumlar fiziksel mekanlar ile yarışmanın ötesinde bulundukları lokasyonlarda talebi şekillendirecek kurumsal felsefe ve programlarını belirlemeye başlamalı ve herkes için okul söylemi yerine okulların felsefelerini öne çıkarmaya başlamalılar.
• Özellikle büyük kentlerimizde arsa ve bina maliyetleri göz önüne alındığında çok büyük okulların kampüslerin yönetilemez maliyetleri yeniden gözden geçirilmelidir.
• Özellikle erken çocukluk ve ilkokul yıllarında daha küçük mahalle okulları yapılarına dönüş olmalıdır.
• Zor durumda olan özel okulların kendi aralarında oluşturacakları yeni yapılarla örneğin kooperatif, sosyal şirketler, vakıf ve dernekler vb. Yapılarda birleşmeleri hem hizmetin sürmesini hem de sektöre yeni bir pencere açılmasını sağlayacaktır.
• Özellikle insan kaynaklarının eğitimi ve özlük haklarının veli katılımıyla yeniden yapılandırılması zorunludur. Mutlu çalışanların olmadığı yerlerde mutlu çocuklar yetişmez...
• Devletin vereceği KDV istisnası, SGK istisnası vb desteklerin kaçınılmaz gerekliliği ortadadır.
• Kurumların hesap verebilirliklerini artırmak için STK temelli bir okul akreditasyon modeli yapılandırılmalıdır.
• Veli talebindeki niteliksel artışı sağlamak için okullarda ebeveyn yönetimi yerine ebeveyn katılımının yolları geliştirilmelidir.
Elbette bu önerilere başkaları da eklenebilir ancak önemli olan bu krizden çıkmak için özel kurumların bir an önce eyleme geçmesi ve ülkemizin eğitim yoluyla kalkınması yolunda öncü rol oynamayı istemesi gereklidir diye düşünüyorum.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı - YÖM Okulları Kurucusu
Aslında özel okul kavramı hayatımızın içine son yıllarda yerleşmiş olan bir kavram olmamakla birlikte eğitim sisteminde olan arayışlar ve tartışmalar ile birlikte son yirmi yılda daha çok gündemimize yerleşti. Tarihsel anlamda özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana var olan özel okullar özellikle 1980 sonrasında liberalleşen ekonomide yeni yatırımcılar ve okullar ile hayatımızın tam da ortasına oturmuş durumda. Günümüzde artık hemen hemen her ilde ve büyük ilçelerimizde bir şekilde var olmaya başladı. Elbette bu hızlı gelişim ve çoğalma beraberinde çok ciddi problemleri getirdi. Bunların başında da bana göre özel okul algısının ne olduğu konusu yer alıyor.
Bana göre özel okul kavramının temel yanılsaması bu kavramın kendisinden gelmekte. Çünkü özel okulların tamamı aslında Devlet tarafından belirlenmiş ve kamuya ait okullardaki düzenlemeler ile yönetilmekte, denetlenmekte. Tüm öğretmen atamaları dahi devlet tarafından yapılmaktadır. Bu bakış açısından baktığımızda özel okulların kamuya ait okullar ile aralarında tek önemli farkın finansal açıdan bağımsız okullar olmasında yatıyor. Bu nedenle ben İngilizce dilinde kullanılan independent schools yani bağımsız okullar kavramının bizde finansal açıdan bağımsız okullar kavramıyla daha doğru açıklanabilir olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde özel okulların mevzuatlar çerçevesinde onaylarını almak kaydıyla program geliştirme ve uygulama haklarının olması ve bu mevzuatın kamu okulları için de geçerli olması göz önüne alındığında sadece finansal açıdan bağımsız okullar olduğu daha somutlaşıyor.
Öte yandan bugünlerde herkes tarafından sıklıkla konuşulan çok sayıda özel okulun finansal açıdan yönetilemez ve zor durumda oldukları gerçeğine baktığımızda da bu sektörün yapılandırılma ihtiyacı kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkıyor. Aynen diğer sektörlerde olduğu gibi eğitim sektöründe de son yıllarda rekabetin sadece nicelik ve fiziksel koşullar üzerinde yapılandırılmış olması, arz ve talep dengesizliği, hizmet sektörü olan eğitimde niteliğin göz ardı ediliyor olması, bugün içinde bulunduğumuz kriz ortamını doğurmuş görünüyor. İş ihtiyacı olan öğretmenin fazlalığı, öte yandan çocukları için kamu okullarından daha iyi eğitim alabilmesi amacıyla sınırlı kaynaklarla da olsa özel okul arayışına girmiş olan velinin çokluğu sektörde farklı yatırımcıların iştahlarını kabartmış gibi görünüyor. Bu durum da doğal olarak her köşe başında felsefesi, programı ve nitelikli insan kaynağı olmayan ama mevzuata uygun olan mekanlarda açılmış binlerce yeni özel okul ortaya çıkarıyor. Bu arz fazlalığı da niteliksel açıdan ayrışmadığı için talebi oluşturan velinin ücretler üzerinden tercihlere yönlenmesini getiriyor. Böyle rekabet eden bu kurumlarda tek maliyet düşürme kalemleri olan insan kaynağı maliyetlerini düşürüyor! Bu durum da pek çok mutsuz, tatmin olmayan çalışanlar oluşturduğu için bu kurumlarda müthiş bir çalışan değişim oranı, sirkülasyonu ortaya çıkarıyor. Kurumsal aidiyetler oluşmuyor, hem öğrenci hem de çalışanlar sürekli yer değiştiriyor ve sonuçta sürdürülebilir olmayan yapılar hızla yok olmaya doğru gidiyorlar. Özel okul çalışanlarının büyük çoğunluğu iş tatmini ve garantisi bulabildikleri sınırlı sayıda nitelikli yapılara yönleniyor ve hatta bu kurumlar kamu ile dahi rekabet edemiyorlar. Bu durum aslında içinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında özellikle büyük şehirlerde yeni bir sosyal krize doğru yol almakta.
Sonuç olarak özel okul sektörümüz içinde bulunduğumuz dönemde aynen geçmiş dönemlerde bankacılık sektörümüzde yaşanmış olan krize benzer ağır bir krizin içinde görünüyor. Bu krizden çıkmak için benzer şekilde yapısal dönüşüm ve önemli bir konsolidasyon gerekli. Bu anlamda devletin yapacağı düzenlemelerin yanında özel okul kurucularının da ciddi kararlar alması gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda sektörün geleceği açısından bazı önerilerimi sıralamak gerekirse, altını çizeceğim noktalar şu şekilde olacaktır;
• Kurumlar fiziksel mekanlar ile yarışmanın ötesinde bulundukları lokasyonlarda talebi şekillendirecek kurumsal felsefe ve programlarını belirlemeye başlamalı ve herkes için okul söylemi yerine okulların felsefelerini öne çıkarmaya başlamalılar.
• Özellikle büyük kentlerimizde arsa ve bina maliyetleri göz önüne alındığında çok büyük okulların kampüslerin yönetilemez maliyetleri yeniden gözden geçirilmelidir.
• Özellikle erken çocukluk ve ilkokul yıllarında daha küçük mahalle okulları yapılarına dönüş olmalıdır.
• Zor durumda olan özel okulların kendi aralarında oluşturacakları yeni yapılarla örneğin kooperatif, sosyal şirketler, vakıf ve dernekler vb. Yapılarda birleşmeleri hem hizmetin sürmesini hem de sektöre yeni bir pencere açılmasını sağlayacaktır.
• Özellikle insan kaynaklarının eğitimi ve özlük haklarının veli katılımıyla yeniden yapılandırılması zorunludur. Mutlu çalışanların olmadığı yerlerde mutlu çocuklar yetişmez...
• Devletin vereceği KDV istisnası, SGK istisnası vb desteklerin kaçınılmaz gerekliliği ortadadır.
• Kurumların hesap verebilirliklerini artırmak için STK temelli bir okul akreditasyon modeli yapılandırılmalıdır.
• Veli talebindeki niteliksel artışı sağlamak için okullarda ebeveyn yönetimi yerine ebeveyn katılımının yolları geliştirilmelidir.
Elbette bu önerilere başkaları da eklenebilir ancak önemli olan bu krizden çıkmak için özel kurumların bir an önce eyleme geçmesi ve ülkemizin eğitim yoluyla kalkınması yolunda öncü rol oynamayı istemesi gereklidir diye düşünüyorum.
Son Güncelleme: Pazar, 10 Şubat 2019 15:06
Gösterim: 1712
Kayhan Karlı / YÖM Okulları Kurucusu
Eğitim, bu ülkenin geleceğini şekillendirecekse; daha çok konuşulmayı hak ediyor. Ancak ülke gündemindeki yerine baktığımızda, yeterince konuşulmadığı sonucu ortaya çıkıyor. Ülkemizde Eğitim sadece müfredat değişikliği, sınav sistemi değişikliği, PISA sonuçları nedeniyle gündem olabiliyor. Yani güncel olan üzerinden konuşuluyor. Oysa eğitimi sadece güncel tarafıyla değil; derinlikli tarafıyla ele almak ve geniş kitlelerle daha geniş katılımlarla birlikte konuşmamız gerekiyor...
Velilerle yaptığımız çalışmalarda eğitim ile ilgili kalite talep etmek konusunda da sorun yaşandığını gözlemliyorum. Eğitimle ilgili meselelerin sadece öğretmenlerin üzerine yıkılmasını da haksızlık olarak görüyorum. Öğretmenler, anne babalar, öğrenciler, okul liderliği görevini üstlenen kişiler için; kısacası eğitimin tüm paydaşlarının eğitim adına bir şeyler yapması gerekiyor.
Talep yok!
Bugün şunu daha fazla söylemek gerekiyor ki; veliler kaliteli eğitimle ilgili talepte bulunmalı! Talep yaratmadığımız sürece bununla ilgili arzı oluşturamıyoruz. Dünyanın temel üretim paradigmasının içinde bu var, talep arttıkça arz artacak ve bu da kalitenin oluşmasını tetikleyecek. Arzı farklı kurumlar üretecek, rekabet olacak ve bu kurumlar daha iyisini yapmak isteyecek. Bu nedenle talebi yükseltmek zorundayız. Kamuoyunun, yani ortalama özel ya da devlet okulu velisi olması hiç fark etmez; her velinin kaliteli eğitim talebini yüksek sesle dile getirmesi gerekiyor.
Herkes, bu ülkenin tüm çocukları için kaliteli eğitim talep etmeli!
Eğitimin toplumun omurgası haline gelmesi için; karar vericilerden, politikacılardan, uygulayıcılardan talepkar olmak gerekiyor. Talepten kastımız, bireysel değil toplumsal talepler... Herkesin kendi çocuğu için özel bir şey istemesini kast etmiyorum. Herkes, bu ülkenin tüm çocukları için kaliteli eğitim talep etmeli!
Okulu veliler mi yönetiyor!
Veliler okulu yönetmiyor, eğitim yöneticileri beklentileri yönetemiyor. Mesele birinin diğerini yönetmesi de değil. Eğitimcilerin, hızla değişen hassas bir çağda en son riske atacağı şey olan çocuğunu emanet ettiği okuldaki süreçlere dair bilgi isteyen velilerle empati kurması gerekiyor. Anne baba olarak en temelde istediğimiz şey; çocuklarımızın güvenilir, ihtiyaçlarının karşılandığı bir yerde olması ve bununla ilgili bilgi akışının sağlanması. Tabii beklentiyi doğru yönetmek lazım. Eğitim yöneticilerinin, okulların, kurumların tutamayacakları sözler verebildiğini de duyuyoruz. Çocuklar onu yapacak, bunu da yapacak, şunu öğretiyoruz türevi vaatlerin karşılığının olmadığını biliyoruz. Elbette kentli nüfusun içinde daha bilinçli bir veli grubu da var. Siz o velilere tüm bunları yapacağınızı söyler ve beklenti oluşturursanız; veliler de bunları ister, bekler. Bunun karşılığında da veli bizi yönetiyor demek yanlış olur. Velinin sizi yönetmemesi için yalın ve erişilebilir hedefler oluşturarak, kararları paylaşmanız gerekir.
Son söz;
Eğitim kalitesi demek aslında bir toplumun ne olmak istediği ve nereye doğru evrilmek istediğinin bir göstergesidir. Bu nedenle toplumun tüm kademelerinde eğitim konuşulmalı ve talep oluşturacak algıyı geliştirmek için çalışmalıyız.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / YÖM Okulları Kurucusu
Eğitim, bu ülkenin geleceğini şekillendirecekse; daha çok konuşulmayı hak ediyor. Ancak ülke gündemindeki yerine baktığımızda, yeterince konuşulmadığı sonucu ortaya çıkıyor. Ülkemizde Eğitim sadece müfredat değişikliği, sınav sistemi değişikliği, PISA sonuçları nedeniyle gündem olabiliyor. Yani güncel olan üzerinden konuşuluyor. Oysa eğitimi sadece güncel tarafıyla değil; derinlikli tarafıyla ele almak ve geniş kitlelerle daha geniş katılımlarla birlikte konuşmamız gerekiyor...
Velilerle yaptığımız çalışmalarda eğitim ile ilgili kalite talep etmek konusunda da sorun yaşandığını gözlemliyorum. Eğitimle ilgili meselelerin sadece öğretmenlerin üzerine yıkılmasını da haksızlık olarak görüyorum. Öğretmenler, anne babalar, öğrenciler, okul liderliği görevini üstlenen kişiler için; kısacası eğitimin tüm paydaşlarının eğitim adına bir şeyler yapması gerekiyor.
Talep yok!
Bugün şunu daha fazla söylemek gerekiyor ki; veliler kaliteli eğitimle ilgili talepte bulunmalı! Talep yaratmadığımız sürece bununla ilgili arzı oluşturamıyoruz. Dünyanın temel üretim paradigmasının içinde bu var, talep arttıkça arz artacak ve bu da kalitenin oluşmasını tetikleyecek. Arzı farklı kurumlar üretecek, rekabet olacak ve bu kurumlar daha iyisini yapmak isteyecek. Bu nedenle talebi yükseltmek zorundayız. Kamuoyunun, yani ortalama özel ya da devlet okulu velisi olması hiç fark etmez; her velinin kaliteli eğitim talebini yüksek sesle dile getirmesi gerekiyor.
Herkes, bu ülkenin tüm çocukları için kaliteli eğitim talep etmeli!
Eğitimin toplumun omurgası haline gelmesi için; karar vericilerden, politikacılardan, uygulayıcılardan talepkar olmak gerekiyor. Talepten kastımız, bireysel değil toplumsal talepler... Herkesin kendi çocuğu için özel bir şey istemesini kast etmiyorum. Herkes, bu ülkenin tüm çocukları için kaliteli eğitim talep etmeli!
Okulu veliler mi yönetiyor!
Veliler okulu yönetmiyor, eğitim yöneticileri beklentileri yönetemiyor. Mesele birinin diğerini yönetmesi de değil. Eğitimcilerin, hızla değişen hassas bir çağda en son riske atacağı şey olan çocuğunu emanet ettiği okuldaki süreçlere dair bilgi isteyen velilerle empati kurması gerekiyor. Anne baba olarak en temelde istediğimiz şey; çocuklarımızın güvenilir, ihtiyaçlarının karşılandığı bir yerde olması ve bununla ilgili bilgi akışının sağlanması. Tabii beklentiyi doğru yönetmek lazım. Eğitim yöneticilerinin, okulların, kurumların tutamayacakları sözler verebildiğini de duyuyoruz. Çocuklar onu yapacak, bunu da yapacak, şunu öğretiyoruz türevi vaatlerin karşılığının olmadığını biliyoruz. Elbette kentli nüfusun içinde daha bilinçli bir veli grubu da var. Siz o velilere tüm bunları yapacağınızı söyler ve beklenti oluşturursanız; veliler de bunları ister, bekler. Bunun karşılığında da veli bizi yönetiyor demek yanlış olur. Velinin sizi yönetmemesi için yalın ve erişilebilir hedefler oluşturarak, kararları paylaşmanız gerekir.
Son söz;
Eğitim kalitesi demek aslında bir toplumun ne olmak istediği ve nereye doğru evrilmek istediğinin bir göstergesidir. Bu nedenle toplumun tüm kademelerinde eğitim konuşulmalı ve talep oluşturacak algıyı geliştirmek için çalışmalıyız.
Son Güncelleme: Cuma, 31 May 2019 10:22
Gösterim: 2228
Kayhan Karlı - YÖM Okulları Kurucusu
Eğitim sistemi hakkında şu günlerde herkes 2023 vizyon belgesini konuşuyor. Bundan yaklaşık altı ay önce kadar eğitim sistemimiz hakkında bir küçük değerlendirme yazısı yazdığımı ve kapalı bir grupta paylaştığımı hatırladım. Bu belgenin kapsadığı ve kapsamadığı alanları konuşurken benim görüş ve önerilerimi de paylaşmak istedim.
Türkiye nüfusunun %16,9’u, 15-24 yaş arasında ve bu genç nüfusun %24’ü ne okuyor, ne de çalışıyor (TÜİK, 2016). Oysa bu gençler hem ülkenin geleceğini şekillendirecekler, hem de dünyanın… Oy verme yaşının da 18 olduğu göz önüne alındığında, bu oranların ne kadar önemli olduğu açıkça görülüyor. Özetle, bu gençler için acil bir eylem planı yapılmazsa, ülkemizin savrulmaya devam edeceğini söylemek abartılı olmayacaktır. Ülkemizde özellikle orta öğretim dönemi yani lise yılları tam anlamıyla boşa geçirilen yıllar haline geldi. Lise çağındaki çocuklara üniversiteye gitmek için lise diplomasının gereksiz olduğunu söylesek, büyük bir çoğunluğu liseye devam etmez. Bu dönemde okul talebi, veliler ve bir üst öğretime devam etmek isteyen gençlerden geliyor. Ancak yine de okul terk oranları ile açık liselere devam eden öğrencileri birlikte ele aldığımızda, okula olan talebin nasıl ortadan kalktığını görebiliriz. Eğitim sistemini ele alırken, gençlerin okul taleplerini artırmanın yolunu bulmanın öneminin, sınav sistemleriyle uğraşmaktan daha fazla olduğunun altını çizmek gerekir. Yapılan sınav sistemi değişiklikleri yoluyla gençlerin okula talebi oluşturulmaya çalışılıyor ancak bu durum yetişkinlerin gençleri tehdit etmesinden başka bir şey olmadığı için, gün geçtikçe gençlerde yetişkinlere karşı bir kızgınlık artarak büyüyor.
Gençler açısından bir diğer önemli nokta ise eğitim aldıktan sonra istihdam kapasitesinin artmamasıdır ki bu durum açıkça çaresizliklere yol açıyor. Özellikle alt ve orta gelir grubundaki anne-babalar, tarım toplumu ile bağları koptuğu ve şehirde yaşama tutunmaya çalıştıkları için, çocuklarının tek geleceğinin iyi eğitim olduğunu biliyor ve düşünüyorlar. Yine aynı grup için iyi eğitimin tarifi, iyi okulları kazandıran ve en sonunda istihdam yaratan okullar… Çünkü kendilerinden daha fazla ve daha iyi eğitim almazlarsa çocuklarının mevcut durumda kendilerinin yaptığı işleri dahi bulamayacağını açıkça görüyorlar. Diğer yandan teknolojinin hızlı gelişimi, sosyolojik olarak toplumları büyük bir hızla değiştiriyor. İnsan gücüne bağlı işler hızla yok olurken, bu işlerin pek çoğunu artık robotlar-programlı makineler yapıyor. Bir otomobil fabrikasında, bant sistemiyle seri üretim yapan her türlü üretim mekanında artık insan gücü yerine otomasyon ve robotlar devreye giriyor. Bu durum, eğitimin hem niteliğini, hem sürelerini, hem de yöntemlerini değişime zorluyor. Sınavlar üzerinden yapılan tartışma, güncel gündemi başka noktaya çevirerek esas sorunu göz ardı etmeye devam etmek demektir.
Beyin araştırmaları bize gösteriyor ki, 15 yaşından sonra gençlerin üst düzey düşünme becerilerinin gelişimi zirve yapmış oluyor. Bu nedenle de artık lise ve üniversite yıllarında bu gençlerin kişiliklerine saygı duymayı öğrenen yetişkinlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var. Bu dönemin en kritik gerçeği ise artık onlara öğretmeye çalışmanın çok fazla anlamı yok çünkü sadece içsel motivasyonla öğreniyorlar. İçsel motivasyon oluşturmanın üç temel gerekliliğinden ilki karar verme otonomisidir. Gençlerimize ne kadar karar verme otonomisi kazandırdığımız ve/veya okullarda bu durumun nasıl olduğunu düşününce, gençlerin okula olan taleplerinin kaybolmasını anlamak hiç de zor değil. TEOG ve üniversite seçme sınavlarında derece yapan, Tunceli vb. imkanları kısıtlı bölgelerden ve ailelerden gelen çocukların hepsinde bu içsel motivasyonu görebiliriz. Bu çocuklardan bazılarını özellikle basın röportajlarını okuduğumuzda, ebeveynlerinin onların içsel motivasyonunu geliştirecek şekilde davrandıklarını görmek şaşırtıcı gelmiyor.
Diğer yandan temel eğitim incelendiğinde, çağ nüfusunun kalabalıklağı yanında eğitimin kalitesini artırmak yerine sadece bir sınav sistemi üzerinden yapılan değişiklikler ve sistem tartışması yürütülüyor. Oysa ne bu tartışmalar, ne de tartışılanın kendisi eğitim sistemine hiçbir katkı sağlamayacaktır. Herkesin bildiği esas ve büyük sorun, okullarımız arasında nitelik farklarının uçurum haline gelmiş olduğudur. Her türlü sistem tartışmasının ötesinde, öncelikle okullarımız arasındaki nitelik farklarını en aza indirmeliyiz. 4+4+4 sistem değişikliği sonrası yaşanan temel sorunlardan biri ilkokulun kısalması ve erkene alınan okula başlama yaşı, çocukların olgunlaşma sürecini hızlanmaya zorluyor ki bu durum çocukların okuldan kopmasına neden oluyor. ERG ve TEGV’in birlikte hazırladığı 4+4+4 İzleme Raporu’nda, sistem değişikliği yaşanmadan önce (2011-2012 dönemi) 5. sınıfta okuyanlar ile yeni sistemde (2012-2013 dönemi) 5. sınıfta okuyan öğrenciler karşılaştırıldığında; akran zorbalığının % 30’a yakın artış gösterdiği, okulu bırakmayı düşünen öğrenci sayısının %5,6’dan %9,1’e yükseldiği sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Henüz hazır olmadan 5. sınıfı ortaokula dahil etmek hem ortaokulun niteliğini zorlamış hem de ilkokul için aceleci bir dayatma olmuştur. Beraberinde ortaokullarımızın kimliksizleşerek sadece liseye geçiş sınavları için bir okul türüne dönüşmüş ve pek çok il-ilçede yöneticiler yoluyla bu okullar dershaneler gibi çalışmaya zorlanmıştır. Bu durum veli kaygısıyla birleşince, bir kamuoyu baskısı haline gelmiştir. Oysa ortaokul yılları, çocukların gençlik yılları öncesinde sosyal ve duygusal becerilerini geliştirebilecekleri en önemli dönemdir. Bu dönemde geliştirilecek tutum ve beceriler, onların üst eğitim kurumlarındaki hem akademik başarıları hem de mesleki yönelim ve tercihlerini belirleyecektir. Bu nedenle bugün kimliksizleşmiş olan ortaokulların acilen program ve süreç yönetimi açısından ele alınması gerekmektedir.
Temel eğitim sisteminde bir diğer önemli alan, okul öncesi eğitimdir. Araştırmalar gösteriyor ki özellikle eleştirel düşünme, üst düzey düşünme becerilerinin en çok geliştiği 3-5 yaş dönemini çocuklar okulda geçirmeliler. Çocukların gerek akademik anlamda başarılı olması, gerekse sosyal-duygusal becerilerinin gelişmesi açısından okul öncesi eğitimin yadsınamaz bir önemi var. Prof. Dr. Mehmet Kaytaz’ın 2005 yılında AÇEV için hazırladığı okul öncesi eğitimde fayda maliyet analiziyle ilgili raporu bize bir kez daha gösteriyor ki, okul öncesi eğitimi alan çocuklarda sınıf tekrarı oranı düşüyor, bu çocukların üniversiteye devam etme ve yüksek maaşlı iş bulma oranları artıyor. Tüm bunlar hesaplandığında ise 1’e 7 kâr getiren bir yatırım ortaya çıkıyor! Yani okul öncesi alanına yapılan 1 TL’lik yatırım 7 TL olarak geri dönüyor. Okul öncesi eğitime yapılan yatırımın önemi bu kadar ortadayken, ülkemizde öğrenci başına yapılan harcamanın en düşük olduğu kademe okul öncesidir.
Okul öncesi eğitimde gelişmesi gereken alanlardan biri okullaşma oranlarıdır. Bu oranlara baktığımızda, ülkemizdeki durum hiç de iç açıcı değil. 2016-17 yılı verilerine göre, Türkiye genelinde okul öncesinde net okullaşma oranları 3-5 yaş için %36, 4-5 yaş için %46, 5 yaş için %59’dur. Okullaşma oranlarının düşük olmasının yanı sıra diğer bir sorun da okul öncesi eğitimin çoğunlukla öz bakım becerilerinin gelişimine yönelik bir alan olarak algılanması. Oysa ki bu dönemde beyindeki müthiş gelişimi de göz önünde bulundurarak, kaliteli bir okul öncesi eğitimde sosyal ve duygusal becerilerin gelişimine odaklanmak gerekir.
Özetlemek gerekirse, ne yapmalı sorusuna cevap olabilecek birkaç öneriyi şöyle sıralayabilirim:
1. Belediyeler ve yerel yönetimler aracılığıyla okul öncesi eğitim seferberliğine başlanmalı, bu kademedeki eğitimin sorumluluk ve koordinasyonunun yerel yönetimlere devredilmelidir.
2. Ülke genelinde sayıları bir milyona yaklaşan öğretmenlerimizin mesleki gelişimlerinin acil olarak sağlanması için ÖRAV | Öğretmen Akademisi Vakfı ve YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi vb. kurumlar oluşturulmalıdır.
3. Yerel farklılıklara göre gelişim ve izlemeyi sağlamak için, ülkeyi en az dört bölgeye ayırarak eğitim araştırma laboratuvarları oluşturmalı ve veri temelli uygulamalar geliştirmeliyiz.
4. Özellikle kentlileşen nüfusumuzun yeni dinamiklerini göz önünde bulundurarak, okulları sadece geleneksel anlamda okul olarak değerlendirmek yerine, bulunduğu mahallenin öğrenme merkezi haline getirecek şekilde yeniden yapılandırmak gerekir.
5. Okullarımızın bilişsel alanlara odaklanmasının yanı sıra, bireyin sosyal-duygusal gelişimi için de çalışması, bunu gözlem ve değerlendirme yoluyla velilerle paylaşması sağlanmalıdır. Okul binalarının, farklı amaçları gerçekleştirebilir ve geniş oyun alanları sağlar şekilde düşünülmesi gerekir.
6. Okullarda yöneticilik sorunu için acil bir yönetim ve liderlik akademisi oluşturulmalıdır. Bu yolla mevcut yöneticilerin gelişimi sağlanırken, yeni yetişeceklerin en az yüksek lisans düzeyinde bir eğitim alan kişilerden oluşması sağlanmalıdır.
7. Ortaokulun yapı ve sürecinin yeniden düzenlenmesi, geçiş döneminin çocuklar açısından verimli hale getirilmesi gerekir. Ortaokulun dört yıl olması mantıklıysa da +1 yılı ilkokul değil liseden almalıdır. Eğitim sistemi, okul öncesini de içine alacak şekilde, 1+5+4+3 şeklinde revize edilmelidir.
8. Lise eğitimi sıfırdan tasarlanmalıdır. Süre açısından 3 yıl son derece doğru olur ancak okul türleri açısından dikkatle ve az sayıda tür oluşturmak önemli olacaktır. Bu dönemdeki çocuklara neredeyse hiç karar aldırmayan mevcut yapı yerine, kademeli olarak ders programını öğrencinin oluşturabildiği seçme ve kredi modeli lise yıllarında daha uygun olacaktır. Örneğin öğrencilerin bir haftalık 36 saat ders programını yapılandırıp takip etmelerini dayatmak yerine, okulda bulundukları zamanı verimli kullanmak ve hatta okulun farklı mekanlarını kullanmak adına en azından 16 saatlik bölümünü kendi tercihlerine bırakabiliriz.
9. Lise yıllarında gençlere girişimcilik, sosyal girişimcilik ve liderlik gibi becerilerini geliştirecek bir ekosistem oluşturmak gerekir. Bu yolla yaratıcı fikirlerin erken yaşta istihdam yaratması sağlanabilir.
10. Herkes kod yazan olmayacak! Erken yaşlarda kodlama öğretmenin esas amacı olan algoritmik düşünme becerisini geliştirmeyi sadece kodlamayla değil farklı yollarla da geliştirelim. Eğilimi olan gençler ve çocuklar için dijital ekosistemi güçlendirerek yerel kod yazan sayılarımızı artıracak lise içinde atölyeler modeline geçiş yapmak gereklidir.
11. Özellikle ülkemizde eğitim hakkında velilerin talebi yok! Velilerin bilinçlenmesi için ulusal bir seferberlikle sadece sınavın değil esas olarak nitelikli okulların çocuklarımızın geleceğini değiştireceğini anlatarak talep etmeleri için motive edilmelidirler.
12. Arada kalmış genç işsizlerimize yol açarak sertifika programları yoluyla onları topluma hizmet noktasına taşımalıyız. Bu noktada okullarımızı öğrenme merkezleri haline getirmek işe yarayacaktır. Ayrıca atanamayan öğretmen adayları da bu projelerde değerlendirilebilir.
13. Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi, ortaokuldan başlayarak 21. yüzyıl becerilerini her okulun kendi modeli içinde kazandırması için bir inisiyatif verilmelidir.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı - YÖM Okulları Kurucusu
Eğitim sistemi hakkında şu günlerde herkes 2023 vizyon belgesini konuşuyor. Bundan yaklaşık altı ay önce kadar eğitim sistemimiz hakkında bir küçük değerlendirme yazısı yazdığımı ve kapalı bir grupta paylaştığımı hatırladım. Bu belgenin kapsadığı ve kapsamadığı alanları konuşurken benim görüş ve önerilerimi de paylaşmak istedim.
Türkiye nüfusunun %16,9’u, 15-24 yaş arasında ve bu genç nüfusun %24’ü ne okuyor, ne de çalışıyor (TÜİK, 2016). Oysa bu gençler hem ülkenin geleceğini şekillendirecekler, hem de dünyanın… Oy verme yaşının da 18 olduğu göz önüne alındığında, bu oranların ne kadar önemli olduğu açıkça görülüyor. Özetle, bu gençler için acil bir eylem planı yapılmazsa, ülkemizin savrulmaya devam edeceğini söylemek abartılı olmayacaktır. Ülkemizde özellikle orta öğretim dönemi yani lise yılları tam anlamıyla boşa geçirilen yıllar haline geldi. Lise çağındaki çocuklara üniversiteye gitmek için lise diplomasının gereksiz olduğunu söylesek, büyük bir çoğunluğu liseye devam etmez. Bu dönemde okul talebi, veliler ve bir üst öğretime devam etmek isteyen gençlerden geliyor. Ancak yine de okul terk oranları ile açık liselere devam eden öğrencileri birlikte ele aldığımızda, okula olan talebin nasıl ortadan kalktığını görebiliriz. Eğitim sistemini ele alırken, gençlerin okul taleplerini artırmanın yolunu bulmanın öneminin, sınav sistemleriyle uğraşmaktan daha fazla olduğunun altını çizmek gerekir. Yapılan sınav sistemi değişiklikleri yoluyla gençlerin okula talebi oluşturulmaya çalışılıyor ancak bu durum yetişkinlerin gençleri tehdit etmesinden başka bir şey olmadığı için, gün geçtikçe gençlerde yetişkinlere karşı bir kızgınlık artarak büyüyor.
Gençler açısından bir diğer önemli nokta ise eğitim aldıktan sonra istihdam kapasitesinin artmamasıdır ki bu durum açıkça çaresizliklere yol açıyor. Özellikle alt ve orta gelir grubundaki anne-babalar, tarım toplumu ile bağları koptuğu ve şehirde yaşama tutunmaya çalıştıkları için, çocuklarının tek geleceğinin iyi eğitim olduğunu biliyor ve düşünüyorlar. Yine aynı grup için iyi eğitimin tarifi, iyi okulları kazandıran ve en sonunda istihdam yaratan okullar… Çünkü kendilerinden daha fazla ve daha iyi eğitim almazlarsa çocuklarının mevcut durumda kendilerinin yaptığı işleri dahi bulamayacağını açıkça görüyorlar. Diğer yandan teknolojinin hızlı gelişimi, sosyolojik olarak toplumları büyük bir hızla değiştiriyor. İnsan gücüne bağlı işler hızla yok olurken, bu işlerin pek çoğunu artık robotlar-programlı makineler yapıyor. Bir otomobil fabrikasında, bant sistemiyle seri üretim yapan her türlü üretim mekanında artık insan gücü yerine otomasyon ve robotlar devreye giriyor. Bu durum, eğitimin hem niteliğini, hem sürelerini, hem de yöntemlerini değişime zorluyor. Sınavlar üzerinden yapılan tartışma, güncel gündemi başka noktaya çevirerek esas sorunu göz ardı etmeye devam etmek demektir.
Beyin araştırmaları bize gösteriyor ki, 15 yaşından sonra gençlerin üst düzey düşünme becerilerinin gelişimi zirve yapmış oluyor. Bu nedenle de artık lise ve üniversite yıllarında bu gençlerin kişiliklerine saygı duymayı öğrenen yetişkinlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var. Bu dönemin en kritik gerçeği ise artık onlara öğretmeye çalışmanın çok fazla anlamı yok çünkü sadece içsel motivasyonla öğreniyorlar. İçsel motivasyon oluşturmanın üç temel gerekliliğinden ilki karar verme otonomisidir. Gençlerimize ne kadar karar verme otonomisi kazandırdığımız ve/veya okullarda bu durumun nasıl olduğunu düşününce, gençlerin okula olan taleplerinin kaybolmasını anlamak hiç de zor değil. TEOG ve üniversite seçme sınavlarında derece yapan, Tunceli vb. imkanları kısıtlı bölgelerden ve ailelerden gelen çocukların hepsinde bu içsel motivasyonu görebiliriz. Bu çocuklardan bazılarını özellikle basın röportajlarını okuduğumuzda, ebeveynlerinin onların içsel motivasyonunu geliştirecek şekilde davrandıklarını görmek şaşırtıcı gelmiyor.
Diğer yandan temel eğitim incelendiğinde, çağ nüfusunun kalabalıklağı yanında eğitimin kalitesini artırmak yerine sadece bir sınav sistemi üzerinden yapılan değişiklikler ve sistem tartışması yürütülüyor. Oysa ne bu tartışmalar, ne de tartışılanın kendisi eğitim sistemine hiçbir katkı sağlamayacaktır. Herkesin bildiği esas ve büyük sorun, okullarımız arasında nitelik farklarının uçurum haline gelmiş olduğudur. Her türlü sistem tartışmasının ötesinde, öncelikle okullarımız arasındaki nitelik farklarını en aza indirmeliyiz. 4+4+4 sistem değişikliği sonrası yaşanan temel sorunlardan biri ilkokulun kısalması ve erkene alınan okula başlama yaşı, çocukların olgunlaşma sürecini hızlanmaya zorluyor ki bu durum çocukların okuldan kopmasına neden oluyor. ERG ve TEGV’in birlikte hazırladığı 4+4+4 İzleme Raporu’nda, sistem değişikliği yaşanmadan önce (2011-2012 dönemi) 5. sınıfta okuyanlar ile yeni sistemde (2012-2013 dönemi) 5. sınıfta okuyan öğrenciler karşılaştırıldığında; akran zorbalığının % 30’a yakın artış gösterdiği, okulu bırakmayı düşünen öğrenci sayısının %5,6’dan %9,1’e yükseldiği sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. Henüz hazır olmadan 5. sınıfı ortaokula dahil etmek hem ortaokulun niteliğini zorlamış hem de ilkokul için aceleci bir dayatma olmuştur. Beraberinde ortaokullarımızın kimliksizleşerek sadece liseye geçiş sınavları için bir okul türüne dönüşmüş ve pek çok il-ilçede yöneticiler yoluyla bu okullar dershaneler gibi çalışmaya zorlanmıştır. Bu durum veli kaygısıyla birleşince, bir kamuoyu baskısı haline gelmiştir. Oysa ortaokul yılları, çocukların gençlik yılları öncesinde sosyal ve duygusal becerilerini geliştirebilecekleri en önemli dönemdir. Bu dönemde geliştirilecek tutum ve beceriler, onların üst eğitim kurumlarındaki hem akademik başarıları hem de mesleki yönelim ve tercihlerini belirleyecektir. Bu nedenle bugün kimliksizleşmiş olan ortaokulların acilen program ve süreç yönetimi açısından ele alınması gerekmektedir.
Temel eğitim sisteminde bir diğer önemli alan, okul öncesi eğitimdir. Araştırmalar gösteriyor ki özellikle eleştirel düşünme, üst düzey düşünme becerilerinin en çok geliştiği 3-5 yaş dönemini çocuklar okulda geçirmeliler. Çocukların gerek akademik anlamda başarılı olması, gerekse sosyal-duygusal becerilerinin gelişmesi açısından okul öncesi eğitimin yadsınamaz bir önemi var. Prof. Dr. Mehmet Kaytaz’ın 2005 yılında AÇEV için hazırladığı okul öncesi eğitimde fayda maliyet analiziyle ilgili raporu bize bir kez daha gösteriyor ki, okul öncesi eğitimi alan çocuklarda sınıf tekrarı oranı düşüyor, bu çocukların üniversiteye devam etme ve yüksek maaşlı iş bulma oranları artıyor. Tüm bunlar hesaplandığında ise 1’e 7 kâr getiren bir yatırım ortaya çıkıyor! Yani okul öncesi alanına yapılan 1 TL’lik yatırım 7 TL olarak geri dönüyor. Okul öncesi eğitime yapılan yatırımın önemi bu kadar ortadayken, ülkemizde öğrenci başına yapılan harcamanın en düşük olduğu kademe okul öncesidir.
Okul öncesi eğitimde gelişmesi gereken alanlardan biri okullaşma oranlarıdır. Bu oranlara baktığımızda, ülkemizdeki durum hiç de iç açıcı değil. 2016-17 yılı verilerine göre, Türkiye genelinde okul öncesinde net okullaşma oranları 3-5 yaş için %36, 4-5 yaş için %46, 5 yaş için %59’dur. Okullaşma oranlarının düşük olmasının yanı sıra diğer bir sorun da okul öncesi eğitimin çoğunlukla öz bakım becerilerinin gelişimine yönelik bir alan olarak algılanması. Oysa ki bu dönemde beyindeki müthiş gelişimi de göz önünde bulundurarak, kaliteli bir okul öncesi eğitimde sosyal ve duygusal becerilerin gelişimine odaklanmak gerekir.
Özetlemek gerekirse, ne yapmalı sorusuna cevap olabilecek birkaç öneriyi şöyle sıralayabilirim:
1. Belediyeler ve yerel yönetimler aracılığıyla okul öncesi eğitim seferberliğine başlanmalı, bu kademedeki eğitimin sorumluluk ve koordinasyonunun yerel yönetimlere devredilmelidir.
2. Ülke genelinde sayıları bir milyona yaklaşan öğretmenlerimizin mesleki gelişimlerinin acil olarak sağlanması için ÖRAV | Öğretmen Akademisi Vakfı ve YÖM | Yenilikçi Öğrenme Merkezi vb. kurumlar oluşturulmalıdır.
3. Yerel farklılıklara göre gelişim ve izlemeyi sağlamak için, ülkeyi en az dört bölgeye ayırarak eğitim araştırma laboratuvarları oluşturmalı ve veri temelli uygulamalar geliştirmeliyiz.
4. Özellikle kentlileşen nüfusumuzun yeni dinamiklerini göz önünde bulundurarak, okulları sadece geleneksel anlamda okul olarak değerlendirmek yerine, bulunduğu mahallenin öğrenme merkezi haline getirecek şekilde yeniden yapılandırmak gerekir.
5. Okullarımızın bilişsel alanlara odaklanmasının yanı sıra, bireyin sosyal-duygusal gelişimi için de çalışması, bunu gözlem ve değerlendirme yoluyla velilerle paylaşması sağlanmalıdır. Okul binalarının, farklı amaçları gerçekleştirebilir ve geniş oyun alanları sağlar şekilde düşünülmesi gerekir.
6. Okullarda yöneticilik sorunu için acil bir yönetim ve liderlik akademisi oluşturulmalıdır. Bu yolla mevcut yöneticilerin gelişimi sağlanırken, yeni yetişeceklerin en az yüksek lisans düzeyinde bir eğitim alan kişilerden oluşması sağlanmalıdır.
7. Ortaokulun yapı ve sürecinin yeniden düzenlenmesi, geçiş döneminin çocuklar açısından verimli hale getirilmesi gerekir. Ortaokulun dört yıl olması mantıklıysa da +1 yılı ilkokul değil liseden almalıdır. Eğitim sistemi, okul öncesini de içine alacak şekilde, 1+5+4+3 şeklinde revize edilmelidir.
8. Lise eğitimi sıfırdan tasarlanmalıdır. Süre açısından 3 yıl son derece doğru olur ancak okul türleri açısından dikkatle ve az sayıda tür oluşturmak önemli olacaktır. Bu dönemdeki çocuklara neredeyse hiç karar aldırmayan mevcut yapı yerine, kademeli olarak ders programını öğrencinin oluşturabildiği seçme ve kredi modeli lise yıllarında daha uygun olacaktır. Örneğin öğrencilerin bir haftalık 36 saat ders programını yapılandırıp takip etmelerini dayatmak yerine, okulda bulundukları zamanı verimli kullanmak ve hatta okulun farklı mekanlarını kullanmak adına en azından 16 saatlik bölümünü kendi tercihlerine bırakabiliriz.
9. Lise yıllarında gençlere girişimcilik, sosyal girişimcilik ve liderlik gibi becerilerini geliştirecek bir ekosistem oluşturmak gerekir. Bu yolla yaratıcı fikirlerin erken yaşta istihdam yaratması sağlanabilir.
10. Herkes kod yazan olmayacak! Erken yaşlarda kodlama öğretmenin esas amacı olan algoritmik düşünme becerisini geliştirmeyi sadece kodlamayla değil farklı yollarla da geliştirelim. Eğilimi olan gençler ve çocuklar için dijital ekosistemi güçlendirerek yerel kod yazan sayılarımızı artıracak lise içinde atölyeler modeline geçiş yapmak gereklidir.
11. Özellikle ülkemizde eğitim hakkında velilerin talebi yok! Velilerin bilinçlenmesi için ulusal bir seferberlikle sadece sınavın değil esas olarak nitelikli okulların çocuklarımızın geleceğini değiştireceğini anlatarak talep etmeleri için motive edilmelidirler.
12. Arada kalmış genç işsizlerimize yol açarak sertifika programları yoluyla onları topluma hizmet noktasına taşımalıyız. Bu noktada okullarımızı öğrenme merkezleri haline getirmek işe yarayacaktır. Ayrıca atanamayan öğretmen adayları da bu projelerde değerlendirilebilir.
13. Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi, ortaokuldan başlayarak 21. yüzyıl becerilerini her okulun kendi modeli içinde kazandırması için bir inisiyatif verilmelidir.
Son Güncelleme: Salı, 04 Aralık 2018 15:44
Gösterim: 1901

