Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Millî Eğitim Bakanlığı, geçen yıl Eylül ayında öğrencilerin gelişimini takip etmek, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlük sağlamak ve uygulama birliği oluşturmak amacıyla ortaokul 6. sınıfların "Türkçe" ve "matematik" dersleri ile lise 9. sınıfların "Türk dili ve edebiyatı" ve "matematik" derslerinin ikinci yazılı sınavlarını " ülke genelinde ortak sınav" olarak yapılması kararını almıştı.
Bu kapsamda da, ülke genelindeki ilk ortak sınavları, 6. sınıf Türkçe ve matematik dersleri için 26 Aralık 2023 Salı, 9. sınıf Türk dili ve edebiyatı ile matematik dersleri için 27 Aralık 2023 Çarşamba günü yapılmasını zorunlu kılmıştı. Bakanlıkça hazırlanan sorular okullara İllerdeki ölçme ve Değerlendirme Birimleri ya da İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerince okullara teslim edildi ya da pdf olarak okullara gönderilerek çoğaltılıp uygulanması istendi. Yapılan sınavlar okul müdürü ya da müdür yardımcıları tarafından İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine teslim edilerek oradan da il ölçme değerlendirme merkezlerine gönderilerek değerlendirilmesi sağlandı.
Aynı anda Resmî Gazete'de yayımlanan Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği ile okul öncesinden 12. sınıfa kadar okullarda ölçme değerlendirme uygulamalarına ilişkin yeni esaslar getirilmiş bu kapsamda da ortaokul ve liselerde ortak yazılı sınavların zorluk ve kapsam açısından okullarda yapılan diğer yazılı sınavlar gibi olacağı yapılan bu sınavların diğer yazılı sınavlar gibi not olarak değerlendirilip karnede ilgili dersin geçme kriterleri arasında kabul edileceği belirtilmişti ve öyle de oldu. Ancak Milli Eğitim Bakanlığınca açıklanan ortak sınav uygulamalarına ilişkin tüm açıklamaların içerisinde dikkat çekici bir bölüm bulunmaktaydı. Gerek ülke geneli gerek il ve ilçe geneli ortak sınavlarda öğrencilerin sıralanmaları ya da okulların karşılaştırılması gibi uygulamalardan kaçınılacaktı. Yani ilk kez yapılan ortak sınavlar sonrası il, ilçe ya da ülke genelinde yapılan sınavların sonuçlarına ilişkin herhangi bir veri eğitimcilerle ve velilerle paylaşılmayacak deniyordu.
Sınavın yapılma amaçları arasında yer alan bir başka ifade de “eğitim müfredatının uygulanmasında birlik, bütünlük sağlamak ve öğrencilerin geçerli, güvenilir ölçme araçları ile değerlendirilmesine olanak sağlamak” cümlesi de diğer dikkat çeken bir ifade olmuştur.
Yüz yılı aşkın bir süredir önünde Milli Eğitim Bakanlığı ismi bulunan devasa büyüklükte ve bir ülkenin ekonomi bütçesinden en büyük payı alan bir bakanlığın yıllardır işinin bir parçası olan eğitim müfredatının uygulanmasında birlik, bütünlük sağlayamadığını ve hatta bugüne kadar yapılan ölçme ve değerlendirmelerin de geçerli ve güvenilir olmadığı anlamına gelecek bir vurgu yapıyor olması tuhaf olmuştur.
Daha yeni, 6 Ocak 2024’te MEB tarafından yayımlanan “Geleceğe Bakış Raporu” nda Cumhuriyetin ikinci yüzyılında eğitim felsefesi ve değerleri, eğitimde yeni yaklaşımlar, teknolojik gelişmeler ile sürdürülebilirlik ve eğitim konularında mevcut durum analizlerinden hareketle geleceğe dair öngörü ve fırsatları açıklamaya çalışan bir rapor yayımlandı. Bu raporla 4 ana başlıkta eğitim sisteminin geliştirilmesi yönünde bir projeksiyon çizilmeye çalışılmışken hem müredatta birlik hem de ölçmede geçerli ve güvenirliliğin gerçekleşmesinin anahtarının ülke genelinde 2 sınıf seviyesinde ve sadece 2 ders üzerinden yapılan ortak sınavlar yoluyla gerçekleşebileceğini beklemek doğru bir amaç ifadesi olmamıştır.
Eski Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk, bakanlığı döneminde okullarımız arasındaki öğrenme ve imkân farkının giderilmesi konusu üzerinde ısrarla durduğu bir konuydu. "İmkân bakımından en alttaki okullarımızı yükseltmezsek okullarımız arasındaki öğrenme ve imkân farkını kapatamayız. Bunu kapatamazsak da sınav baskısını azaltamayız demişti Sayın Selçuk. Okulları karşılaştırma, rekabet ortamına sokma, yarıştırma gibi bakış açılarının olmadığını vurgulamış her okulun, imkânları çerçevesine gelişmesine önem verilmesi gerektiğini belirtip okullarla ilgili kararların da kanıt temelli ve veriye dayalı alınması gerektiğini sıkça dile getirmişti.
LGS VE YKS DE ORTAK SINAVLARDIR
Okullarımız arasında bölgesel ve niteliksel farkların olduğunun bilindiği bir dönemde uzun yıllardır ülkemizde yapılan ulusal düzeydeki dikey geçiş sınavlarının da aslında bir ortak yazılı sınav denemesi olduğunu söylemek mümkün, bugünkü isimleriyle LGS ve YKS sınavları aslında birer ortak sınav mahiyetindedir. Belirli yaş ya da mezun grubuna yılda bir kez uygulanan sınavlardır bunlar karnede yer almazlar ama nitelikli bir üst öğrenime devam etmek isteyen öğrenciler için MEB ya da ÖSYM tarafından hazırlanan ortak sıralama sınavlarıdırlar. Bu sınavlarla ilgili de yeterli düzeyde bir bilgi ve veri açıklanmamaktadır. Özellikle Ortaöğretime geçiş sınavı olan LGS sonuçları ile ilgili ilçe, il ya da okullar özelinde herhangi bir kapsayıcı değerlendirmeye olanak sağlayacak bir bilgi edinememekteyiz. Az da olsa Yükseköğretime geçiş aşamasında TYT/AYT sınav sonuçlarına ilişkin bilgiler kamuoyuyla paylaşılmakta ve adayların, eğitimcilerin erişimine açılabilmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2007 yılında kullanıma açılan e-okul sistemi ile öğrencilerin eğitime başladığı günden itibaren tüm süreçlerine tüm detaylarıyla mezun olana kadar ulaşabilecek bir sistem devreye girmiştir. Tüm özel veya resmi anasınıfı, ilköğretim, ortaöğretim ve lise kurumlarının zorunlu olarak da kullandığı, 17 yıldır Milli Eğitime köy, kasaba, ilçe, il ve okul okul bilgi sunan bir yazılım olarak işlev görmektedir e-okul. Burada okul öncesinden lise mezuniyetine kadar tüm eğitim çağındaki çocuk ve gençlerin tüm akademik gelişimine öğrenciler ve velileri erişilebilmektedirler.
İstatistik veriler oldukça önemlidir, bugün ilkokuldan liseye tüm kademelerde öğrencilerin devam devamsızlık durumlarına, her girdikleri yazılı sınav sonuçlarına, performans ve proje notlarına ve pek çok veriye resmi özel tüm kurumlarda kullanılan e-okul sistemi üzerinden ulaşmak mümkün. Aslında hangi il ilçe kasaba ve köy okulunda okursanız okuyun, Edirne’ den İstanbul’dan Kars’a İzmir’den Trabzon’a kadar tüm ülkede bölgesi ve ekonomisi ne olursa olsun tüm detay bilgiye erişim mümkün.
Bu da MEB’in elinde inanılmaz bir veri kaynağı var demektir. Ancak bu bilgilerin varlığına rağmen eğitimin adil ve eşit olarak planlanabilmesi ve bölgesel farklılıkların nedenleri ve nasıl giderileceğine ilişkin ortak akıl yaratılmasına yönelik katılımcı şeffaf bir veri paylaşımı da maalesef yapılmamaktadır.
Kamuoyu her şeyi bilmek zorunda değil ama yapılan ortak sınavların ciddi değerlendirilebilmesi de önemli. Yakın geçmişte uygulanan TEOG sınavları da bunun bir örneği idi. Sınavlar üzerinden sıkıntılar yaşandı, geçerliliği ve güvenirliliği sorgulandı. 2024 te yapılan ortak sınavların da sonucunu ülke çapında değerlendirmesini bilemiyoruz. Genel ortalamalar, bölgesel farklılıklar, özel ve resmi devlet okulları arasındaki farklar bilinemiyor.
Öğrencilerin gelişimini takip etmek, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlük sağlamak ve uygulama birliği oluşturmak amacıyla bir ortak sınav uygulanıyorsa bunun sonuçları hakkında sadece kişisel ve karneye yansıyan sonucu değil daha geniş ve kapsayıcı bir bilgi paylaşımına da ihtiyaç vardır. Okullar, bölgeler arasındaki nitelik faklarının eğitimin niteliğine ilişkin yeni yargılar oluşturmaya olanak sağlaması ancak bu bilgilerin de ayrıntılı analizi ile mümkündür.
Daha önce de dile getirdiğim gibi isim değiştirerek ya da farklı kademelerde sınavlar yaparak eğitimin sorunlarının giderilebilmesi mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığının yine bu yıl yeniden düzenlediği Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği’nde esas amacın okullardaki sınıf içi ölçme uygulamalarının; ülke genelinde birlik içerisinde, ölçme araçlarının sahip olması gereken geçerlik, güvenirlik ve kullanışlılık özelliklerine dikkat edilerek yapılması ilkesi olduğu yer almaktadır. Metinde yer aldığı gibi Yönetmeliğin ruhunda süreç odaklı değerlendirmeler de yer almaktadır. Ancak yönetmeliklerde yer aldığı gibi uygulamalarda örtüşük ve birbirini tamamlayan uygulamalar göremiyoruz maalesef.
Sınavlar bir geri bildirim aracıdır. Bilgiye, veriye erişiminiz yoksa sınavların sonuçlarını nasıl yorumlayacaksınız. Sınavın adını, soruluş biçimini, uygulanma dönemini, yazılı sözlü ya da çoktan
seçmeli gibi formatını kısaca neyi değiştirirseniz değiştirin açıklanan amaca ulaşmak eldeki bilinen verilerle mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığının bazı düzeylerde bazı sınavları ortak yaparak öğrencilerin gelişimini takip etmesi, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlüğün sağlayabileceğini düşünmesi ya da uygulama birliği oluşturabilmesi mümkün müdür?
Bu pencereden bakınca Eğitimin nicel verilerinden çok niteliği üzerine yoğunlaşabilmeli, 20-25 yıldır yaptığımız gibi sınavlar üzerinde oynamalar yaparak eğitim sistemimizi geliştirmeye çalışmalıyız ancak bu sayede tüm seviyelerde okullar arasındaki nicelik ve nitelik farklılıklarını ortadan kaldıracak çözümler üretebiliriz.
Bakanlık PISA ve TIMMS gibi uluslararası sınavların sonuçları ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirme raporu hazırlayıp web sitesi aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Bu ortak sınavlarla da elde edilen bilgi kazanımları ve verileri de paylaşabilir ama tercih etmiyor. Sonuçların okullar ya da bölgeler arası eğitim farklılıklarını görmemize ve ortak akıl üretmemize olanak yaratacağını düşünüyorum.
Değişimin hızlı, üretilenlerin çabuk tüketildiği, değerlerin önemini yitirdiği bu çağda eğitimin iyileştirilmesi ve niteliğinin artırılması her şeyden önemli hale gelmelidir. Bütünü parçadan az önemsedikçe, sınavları iyi ve nitelikli eğitimin ön koşulu ya da tek yolu olarak düşünmekten vazgeçmedikçe bunu başarabilmek, nitelikli eğitime ulaşmak ve/veya geleceğin eğitimini tasarlamak maalesef pek mümkün görünmüyor.
Kısaca, nitelikli eğitimin sorgulandığı, bilgi birikimini ölçmekten çok kendi mecrasına dolaylı yoldan müdahale etme yolu olarak sınavın kullanılmasını, şişirilmiş notlarla buna zemin hazırlanmasını, sınava hazırlayan dershaneler gibi sınava hazırlayan okulların sayıca çoğalmasını, eğitimdeki denetim eksikliğini, ölçme ve değerlendirmedeki noksanlıkları ve daha da önemlisi günümüzün koşullarına uygun müfredat geliştirilmesi gerekliliğini eğitimin ve gençlerimizin geleceği için zorunlu görüyorum.
Kaynakça.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Millî Eğitim Bakanlığı, geçen yıl Eylül ayında öğrencilerin gelişimini takip etmek, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlük sağlamak ve uygulama birliği oluşturmak amacıyla ortaokul 6. sınıfların "Türkçe" ve "matematik" dersleri ile lise 9. sınıfların "Türk dili ve edebiyatı" ve "matematik" derslerinin ikinci yazılı sınavlarını " ülke genelinde ortak sınav" olarak yapılması kararını almıştı.
Bu kapsamda da, ülke genelindeki ilk ortak sınavları, 6. sınıf Türkçe ve matematik dersleri için 26 Aralık 2023 Salı, 9. sınıf Türk dili ve edebiyatı ile matematik dersleri için 27 Aralık 2023 Çarşamba günü yapılmasını zorunlu kılmıştı. Bakanlıkça hazırlanan sorular okullara İllerdeki ölçme ve Değerlendirme Birimleri ya da İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerince okullara teslim edildi ya da pdf olarak okullara gönderilerek çoğaltılıp uygulanması istendi. Yapılan sınavlar okul müdürü ya da müdür yardımcıları tarafından İlçe Milli Eğitim Müdürlüklerine teslim edilerek oradan da il ölçme değerlendirme merkezlerine gönderilerek değerlendirilmesi sağlandı.
Aynı anda Resmî Gazete'de yayımlanan Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği ile okul öncesinden 12. sınıfa kadar okullarda ölçme değerlendirme uygulamalarına ilişkin yeni esaslar getirilmiş bu kapsamda da ortaokul ve liselerde ortak yazılı sınavların zorluk ve kapsam açısından okullarda yapılan diğer yazılı sınavlar gibi olacağı yapılan bu sınavların diğer yazılı sınavlar gibi not olarak değerlendirilip karnede ilgili dersin geçme kriterleri arasında kabul edileceği belirtilmişti ve öyle de oldu. Ancak Milli Eğitim Bakanlığınca açıklanan ortak sınav uygulamalarına ilişkin tüm açıklamaların içerisinde dikkat çekici bir bölüm bulunmaktaydı. Gerek ülke geneli gerek il ve ilçe geneli ortak sınavlarda öğrencilerin sıralanmaları ya da okulların karşılaştırılması gibi uygulamalardan kaçınılacaktı. Yani ilk kez yapılan ortak sınavlar sonrası il, ilçe ya da ülke genelinde yapılan sınavların sonuçlarına ilişkin herhangi bir veri eğitimcilerle ve velilerle paylaşılmayacak deniyordu.
Sınavın yapılma amaçları arasında yer alan bir başka ifade de “eğitim müfredatının uygulanmasında birlik, bütünlük sağlamak ve öğrencilerin geçerli, güvenilir ölçme araçları ile değerlendirilmesine olanak sağlamak” cümlesi de diğer dikkat çeken bir ifade olmuştur.
Yüz yılı aşkın bir süredir önünde Milli Eğitim Bakanlığı ismi bulunan devasa büyüklükte ve bir ülkenin ekonomi bütçesinden en büyük payı alan bir bakanlığın yıllardır işinin bir parçası olan eğitim müfredatının uygulanmasında birlik, bütünlük sağlayamadığını ve hatta bugüne kadar yapılan ölçme ve değerlendirmelerin de geçerli ve güvenilir olmadığı anlamına gelecek bir vurgu yapıyor olması tuhaf olmuştur.
Daha yeni, 6 Ocak 2024’te MEB tarafından yayımlanan “Geleceğe Bakış Raporu” nda Cumhuriyetin ikinci yüzyılında eğitim felsefesi ve değerleri, eğitimde yeni yaklaşımlar, teknolojik gelişmeler ile sürdürülebilirlik ve eğitim konularında mevcut durum analizlerinden hareketle geleceğe dair öngörü ve fırsatları açıklamaya çalışan bir rapor yayımlandı. Bu raporla 4 ana başlıkta eğitim sisteminin geliştirilmesi yönünde bir projeksiyon çizilmeye çalışılmışken hem müredatta birlik hem de ölçmede geçerli ve güvenirliliğin gerçekleşmesinin anahtarının ülke genelinde 2 sınıf seviyesinde ve sadece 2 ders üzerinden yapılan ortak sınavlar yoluyla gerçekleşebileceğini beklemek doğru bir amaç ifadesi olmamıştır.
Eski Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk, bakanlığı döneminde okullarımız arasındaki öğrenme ve imkân farkının giderilmesi konusu üzerinde ısrarla durduğu bir konuydu. "İmkân bakımından en alttaki okullarımızı yükseltmezsek okullarımız arasındaki öğrenme ve imkân farkını kapatamayız. Bunu kapatamazsak da sınav baskısını azaltamayız demişti Sayın Selçuk. Okulları karşılaştırma, rekabet ortamına sokma, yarıştırma gibi bakış açılarının olmadığını vurgulamış her okulun, imkânları çerçevesine gelişmesine önem verilmesi gerektiğini belirtip okullarla ilgili kararların da kanıt temelli ve veriye dayalı alınması gerektiğini sıkça dile getirmişti.
LGS VE YKS DE ORTAK SINAVLARDIR
Okullarımız arasında bölgesel ve niteliksel farkların olduğunun bilindiği bir dönemde uzun yıllardır ülkemizde yapılan ulusal düzeydeki dikey geçiş sınavlarının da aslında bir ortak yazılı sınav denemesi olduğunu söylemek mümkün, bugünkü isimleriyle LGS ve YKS sınavları aslında birer ortak sınav mahiyetindedir. Belirli yaş ya da mezun grubuna yılda bir kez uygulanan sınavlardır bunlar karnede yer almazlar ama nitelikli bir üst öğrenime devam etmek isteyen öğrenciler için MEB ya da ÖSYM tarafından hazırlanan ortak sıralama sınavlarıdırlar. Bu sınavlarla ilgili de yeterli düzeyde bir bilgi ve veri açıklanmamaktadır. Özellikle Ortaöğretime geçiş sınavı olan LGS sonuçları ile ilgili ilçe, il ya da okullar özelinde herhangi bir kapsayıcı değerlendirmeye olanak sağlayacak bir bilgi edinememekteyiz. Az da olsa Yükseköğretime geçiş aşamasında TYT/AYT sınav sonuçlarına ilişkin bilgiler kamuoyuyla paylaşılmakta ve adayların, eğitimcilerin erişimine açılabilmektedir.
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2007 yılında kullanıma açılan e-okul sistemi ile öğrencilerin eğitime başladığı günden itibaren tüm süreçlerine tüm detaylarıyla mezun olana kadar ulaşabilecek bir sistem devreye girmiştir. Tüm özel veya resmi anasınıfı, ilköğretim, ortaöğretim ve lise kurumlarının zorunlu olarak da kullandığı, 17 yıldır Milli Eğitime köy, kasaba, ilçe, il ve okul okul bilgi sunan bir yazılım olarak işlev görmektedir e-okul. Burada okul öncesinden lise mezuniyetine kadar tüm eğitim çağındaki çocuk ve gençlerin tüm akademik gelişimine öğrenciler ve velileri erişilebilmektedirler.
İstatistik veriler oldukça önemlidir, bugün ilkokuldan liseye tüm kademelerde öğrencilerin devam devamsızlık durumlarına, her girdikleri yazılı sınav sonuçlarına, performans ve proje notlarına ve pek çok veriye resmi özel tüm kurumlarda kullanılan e-okul sistemi üzerinden ulaşmak mümkün. Aslında hangi il ilçe kasaba ve köy okulunda okursanız okuyun, Edirne’ den İstanbul’dan Kars’a İzmir’den Trabzon’a kadar tüm ülkede bölgesi ve ekonomisi ne olursa olsun tüm detay bilgiye erişim mümkün.
Bu da MEB’in elinde inanılmaz bir veri kaynağı var demektir. Ancak bu bilgilerin varlığına rağmen eğitimin adil ve eşit olarak planlanabilmesi ve bölgesel farklılıkların nedenleri ve nasıl giderileceğine ilişkin ortak akıl yaratılmasına yönelik katılımcı şeffaf bir veri paylaşımı da maalesef yapılmamaktadır.
Kamuoyu her şeyi bilmek zorunda değil ama yapılan ortak sınavların ciddi değerlendirilebilmesi de önemli. Yakın geçmişte uygulanan TEOG sınavları da bunun bir örneği idi. Sınavlar üzerinden sıkıntılar yaşandı, geçerliliği ve güvenirliliği sorgulandı. 2024 te yapılan ortak sınavların da sonucunu ülke çapında değerlendirmesini bilemiyoruz. Genel ortalamalar, bölgesel farklılıklar, özel ve resmi devlet okulları arasındaki farklar bilinemiyor.
Öğrencilerin gelişimini takip etmek, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlük sağlamak ve uygulama birliği oluşturmak amacıyla bir ortak sınav uygulanıyorsa bunun sonuçları hakkında sadece kişisel ve karneye yansıyan sonucu değil daha geniş ve kapsayıcı bir bilgi paylaşımına da ihtiyaç vardır. Okullar, bölgeler arasındaki nitelik faklarının eğitimin niteliğine ilişkin yeni yargılar oluşturmaya olanak sağlaması ancak bu bilgilerin de ayrıntılı analizi ile mümkündür.
Daha önce de dile getirdiğim gibi isim değiştirerek ya da farklı kademelerde sınavlar yaparak eğitimin sorunlarının giderilebilmesi mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığının yine bu yıl yeniden düzenlediği Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği’nde esas amacın okullardaki sınıf içi ölçme uygulamalarının; ülke genelinde birlik içerisinde, ölçme araçlarının sahip olması gereken geçerlik, güvenirlik ve kullanışlılık özelliklerine dikkat edilerek yapılması ilkesi olduğu yer almaktadır. Metinde yer aldığı gibi Yönetmeliğin ruhunda süreç odaklı değerlendirmeler de yer almaktadır. Ancak yönetmeliklerde yer aldığı gibi uygulamalarda örtüşük ve birbirini tamamlayan uygulamalar göremiyoruz maalesef.
Sınavlar bir geri bildirim aracıdır. Bilgiye, veriye erişiminiz yoksa sınavların sonuçlarını nasıl yorumlayacaksınız. Sınavın adını, soruluş biçimini, uygulanma dönemini, yazılı sözlü ya da çoktan
seçmeli gibi formatını kısaca neyi değiştirirseniz değiştirin açıklanan amaca ulaşmak eldeki bilinen verilerle mümkün değildir. Millî Eğitim Bakanlığının bazı düzeylerde bazı sınavları ortak yaparak öğrencilerin gelişimini takip etmesi, müfredatın işlenmesinde okullar arasında bütünlüğün sağlayabileceğini düşünmesi ya da uygulama birliği oluşturabilmesi mümkün müdür?
Bu pencereden bakınca Eğitimin nicel verilerinden çok niteliği üzerine yoğunlaşabilmeli, 20-25 yıldır yaptığımız gibi sınavlar üzerinde oynamalar yaparak eğitim sistemimizi geliştirmeye çalışmalıyız ancak bu sayede tüm seviyelerde okullar arasındaki nicelik ve nitelik farklılıklarını ortadan kaldıracak çözümler üretebiliriz.
Bakanlık PISA ve TIMMS gibi uluslararası sınavların sonuçları ile ilgili ayrıntılı bir değerlendirme raporu hazırlayıp web sitesi aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyor. Bu ortak sınavlarla da elde edilen bilgi kazanımları ve verileri de paylaşabilir ama tercih etmiyor. Sonuçların okullar ya da bölgeler arası eğitim farklılıklarını görmemize ve ortak akıl üretmemize olanak yaratacağını düşünüyorum.
Değişimin hızlı, üretilenlerin çabuk tüketildiği, değerlerin önemini yitirdiği bu çağda eğitimin iyileştirilmesi ve niteliğinin artırılması her şeyden önemli hale gelmelidir. Bütünü parçadan az önemsedikçe, sınavları iyi ve nitelikli eğitimin ön koşulu ya da tek yolu olarak düşünmekten vazgeçmedikçe bunu başarabilmek, nitelikli eğitime ulaşmak ve/veya geleceğin eğitimini tasarlamak maalesef pek mümkün görünmüyor.
Kısaca, nitelikli eğitimin sorgulandığı, bilgi birikimini ölçmekten çok kendi mecrasına dolaylı yoldan müdahale etme yolu olarak sınavın kullanılmasını, şişirilmiş notlarla buna zemin hazırlanmasını, sınava hazırlayan dershaneler gibi sınava hazırlayan okulların sayıca çoğalmasını, eğitimdeki denetim eksikliğini, ölçme ve değerlendirmedeki noksanlıkları ve daha da önemlisi günümüzün koşullarına uygun müfredat geliştirilmesi gerekliliğini eğitimin ve gençlerimizin geleceği için zorunlu görüyorum.
Kaynakça.
Son Güncelleme: Salı, 06 Şubat 2024 13:01
Gösterim: 953
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama, modern eğitimin ayar damgası olmalıdır.
Bu tür bir eğitim yaratıcılığı arttırır.
100 yıllık bir Cumhuriyet tarihinde Milli Eğitim Bakanlığına 4 Mayıs 2020’de atanan ilk Milli Eğitim Bakanı Rıza Nur Beyefendiden başlayan, 4 Haziran 2023’te Milli Eğitim Bakanlığına atanan Sayın Yusuf Tekin’e kadar toplam 67 Milli Eğitim Bakanımızın görev yaptığını görüyoruz. 100 yıllık bir Cumhuriyetin eğitim politikalarını emanet ettiği 67 önemli isimden söz ediyoruz. Uzun soluklu bir yolculukta önemli kilometre taşlarını döşeyen 67 isim.
Tarihsel sürecimize baktığımızda Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan eğitim yolculuğunda tüm benzer örneklerinde olduğu gibi, yeni cumhuriyetin bir ulus devlet olarak şekillenmesinde ve oluşumunda en temel enstrümanın eğitim olduğunu görebiliyoruz. Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinden bu yana, Türk toplumunda hayata geçirilen yeniliklere sahip çeşitli alanlara, eğitim alanı da dâhil olmuş; eğitimde farklı reformlar gerçekleştirilmiş, köklü değişiklikler yapılmıştır. Özellikle Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan yeniliklerin ve dönemin siyasal, kültürel, ekonomik değişimlerinin halka anlatılması, benimsetilmesi hususunda eğitim çok önemli rol oynamıştır.
Eğitimin aracı kurumu niteliğindeki okullarbir toplumun sosyalleşmesinde ve değerlerinin bireylere aktarımında en önemli kurumlardan birisidir. Kabuk değiştiren sosyal hayatın ve devlet anlayışının içerisinde işlevleri bakımından eskisi kadar tek çıkış yolu olmamalarına rağmen üstlendikleri misyon açısından okullar varlıklarını sürdürebilmek için daha fazla yaratıcı daha fazla dinamik, yaratıcı daha fazla üretken ve daha fazla rekabet gücüne sahip olmalıdırlar. Bunun gerçekleşebilmesi için ise mevcut değişimlere, gelişmelere cevap verebilmeyi, toplumun önceliklerini önceden keşfetmeyi, tüm yıpratıcı sosyal ve siyasi sarsıntılara direnebilmeyi, eğitim ilkelerine uygun ve tarihsel birikimlerini doğru yönde kullanmayı başarmak gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşundan önce II. Meşrutiyet (1908 ve sonrası) dönemi eğitim düşünürlerinin görüşlerinde “yeni eğitim” in, psikoloji temelli, çocuk temelli olması gerektiği hâkim anlayıştır. Bu dönemin önemli eğitim düşünürleri İ. H. Baltacıoğlu, S. C. Antel, M. Ş. Tunç, Z. Gökalp, T. Fikret, Satı bey, NafiAtuf (Kansu), Emrullah Efendi, Ethem Nejat, Kazım Nami Duru gibi isimler eğitim üzerine yarattıkları fikir tartışmalarıyla cumhuriyetimizin kuruluş dönemi için hazırlık anlamında bir katkı sağlamışlardır. Millî mücadele sonrasında; 23 Nisan 1920’de TBMM açılışı, 2 Mayıs 1920’de Millî Eğitim Bakanlığının kurulması ve Rıza Nur Milli Eğitim Bakanı olarak atanması ve yaklaşık üç yıl sonrasında 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyetin ilânı bu yolculuğun önemini ve kurucuların kararlılığını da göstermektedir.
Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında sosyal, siyasal, ideolojik ve ekonomik değişimlerin ülkelerin sınırlarını, dillerini, coğrafyalarını, kültürlerini değiştirdiği bu çağda hep ayakta kalabilmek günümüzün koşullarında eğitim sisteminin dünü bugüne, bugünü de geleceğe taşıyacak olan eğitimsel ve kültürel mirasın gerçek sahipleri olan öğrencileri yetiştirme işinde öncü olunmasıyla sağlanabilir.
Yıllar önce Yüksek Lisans eğitimimde rahmetli hocam Prof. Dr. Muhsin Hesapçıoğlu “Eğitim Ekonomisi” dersinde ülkelerin kalkınmışlıklarında eğitim ve ekonomi ilişkisine değinir ve eğitim sorunlarını felsefi düzeyde tartışırken ülkemizdeki eğitim felsefesinin toplumcu ya da bireyci yapısı hakkında tespitlerini paylaşırdı. Kendisi 2009 yılında M.Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisinde yayımladığı “Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Eğitim Politikası ve Felsefesi” başlıklı makalesinde Cumhuriyet eğitim sistemi hakkında ifade ettiklerine katılmamak elde değil.
Hesapçıoğlu’na göre; Türk eğitim sistemi epistemolojik açıdan (= bilginin kaynağı) rasyonalist bir felsefeye,problem çözme yaklaşımları bakımından dedüktif/ tümdengelimci bir felsefeye, yönetim anlayışları açısından merkezî yönetimli bir felsefeye ve doğru bilginin kriteri açısından toplum merkezli (Durkheimci) bir felsefeye sahiptir.
Yani; eğitim, bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir. Çünkü eğitim, bir sınır koyma uğraşısı değil, ufukları genişletme çalışması olmalıdır. İnsanoğluna yakışır bir eğitim, korkudan bağımsız bir eğitimdir. Korku dolu birey, özgür düşünme gücünü yitirir. Birey özgürlüğünü yitirince de yeteneklerini yitirir.
Türkiye eğer AB seviyesinde bir gelişmişliği ki bu da eğitimin geliştirilmesiyle olur, yakalama iddiasında samimi ise ve dünya çapında Nobel ödüllü bilim insanları, yazarlar ve sanatkârlar yetişmesini gerçekten istiyorsa, fobilerini terk edip genç dimağların serbest düşünce ve yaratıcılığını iğdiş etmeyi bırakmalı ve artık iyice sırıtan “düşünce özürlü” bireyler yetiştirme politikasına son vermelidir.
Zira bilimin ve ülkelerin önünü açan hür düşünce ve hayâl gücüdür ve bunları canlı tutan da özgürlük ve merak hissidir. “Merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama, modern eğitimin ayar damgası olmalıdır. Bu tür bir eğitim yaratıcılığı arttırır. […]. Rekabete dayalı dünyada pozisyonumuzu korumak için yenilikçilik ve yaratıcılık şarttır.” (Rowe 2007, s. 162-168).
Kısaca ifade etmek gerekirse Cumhuriyet Dönemi Türk Eğitim Sistemi; rasyonalist ve pragmatist eğitim felsefesi üzere inşa edilirken; merkezi yönetime bağlı ve toplum merkezli bir anlayış hâkim olmuştur. Cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin temelleri atılırken Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” ifadesi ile gençliği ve eğitim sisteminin olması gerektiği niteliklere yönelik vurgusu, yaşanan eğitim sorunları ve hızla değişen yaşam şartları doğrultusunda amacına çok ulaşamamıştır.
Geçmişten günümüze eğitim politikaları belirlenirken bugün olduğu gibi ve de önceki tüm iktidarların yaptığı gibi gerek sosyal hayata etkisi ve gerekse de gelecek nesillerin yetiştirilmesinde kendi siyasi görüş ve beklentileri çerçevesinde hareket etmek en büyük yanılgı olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatıyla büyük ve devasa sorunları bulunuyor. Bu sorunların bir kısmı ve muhtemel ki pek çoğu bakanlığın değişime ve gelişime ayak uydurmakta zorlanan bürokratik kesimlerini ilgilendiriyor ve gizil kalıyor.
Bu sorunlar yumağının görünen yüzünde ise ulusal ve uluslararası sınavlar ve elde edilen sonuçlar, öğretmen niteliği, okul öncesinden lise son sınıfa kadar her kademede görülen nitelikli eğitim sorunu, fiziki alt yapı eksiklikleri vb sorunlar bulunuyor. Veriye dayalı ve uzun soluklu bir mücadelenin ortasında hem yeni şeyler yapmak hem de mevcut sistemin arızalarını gidermek mevcut hantal yapıda oldukça zor görünüyor. Prof. Dr. Ziya Hocamızın dediği gibi, ülkemizde her şeyde olduğu gibi eğitimde de hemen her şey siyah beyaz, ya var ya yok, ya hep ya hiç, ya sev ya terk et, ya benimsin ya kara toprağın gibi bir patolojik ikilem içerisinde gidiyor ve arada gri alanımız maalesef yok.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde, eğitimin her kademesinde; bilim, teknik, ileri teknoloji, bilimsel düşünce ile toplumsal değerlerini tanıyan, insan haklarına saygılı, dünya, sağlık ve çevre sorunlarına duyarlı, yurdunu, milletini ve devletini seven ve başarılarla yüceltmeye çalışan bir nesil yetiştirilmelidir.
Bunun için toplumcu değil bireyci, ezberci değil bilgiye ulaşmayı bilen ve bilgiyi kullanan, hür düşünce ve hayâl gücünü zenginleştiren daha özgürlükçü ve daha bir merak hissine alan açan bir eğitim felsefesi anlayışına ihtiyaç vardır. Cumhuriyetin kurucu felsefesi o günün koşullarında ulus devlet olma anlayışıyla hızlı karar alma ve politika üretme zorunluluğu taşıyordu. Ancak günümüzün sorunları gelecek nesillerin nasıl bir eğitim felsefesinin süzgecinden geçeceğini öğreten de bir süreç ifade ediyor. Yolculuğumuzun sonunu merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama üzerinden görelim isteriz.
Kaynak: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1833
HTTPS://DERGİPARK.ORG.TR/TR/PUB/EGİTİM/İSSUE/58093/789027
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama, modern eğitimin ayar damgası olmalıdır.
Bu tür bir eğitim yaratıcılığı arttırır.
100 yıllık bir Cumhuriyet tarihinde Milli Eğitim Bakanlığına 4 Mayıs 2020’de atanan ilk Milli Eğitim Bakanı Rıza Nur Beyefendiden başlayan, 4 Haziran 2023’te Milli Eğitim Bakanlığına atanan Sayın Yusuf Tekin’e kadar toplam 67 Milli Eğitim Bakanımızın görev yaptığını görüyoruz. 100 yıllık bir Cumhuriyetin eğitim politikalarını emanet ettiği 67 önemli isimden söz ediyoruz. Uzun soluklu bir yolculukta önemli kilometre taşlarını döşeyen 67 isim.
Tarihsel sürecimize baktığımızda Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan eğitim yolculuğunda tüm benzer örneklerinde olduğu gibi, yeni cumhuriyetin bir ulus devlet olarak şekillenmesinde ve oluşumunda en temel enstrümanın eğitim olduğunu görebiliyoruz. Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihinden bu yana, Türk toplumunda hayata geçirilen yeniliklere sahip çeşitli alanlara, eğitim alanı da dâhil olmuş; eğitimde farklı reformlar gerçekleştirilmiş, köklü değişiklikler yapılmıştır. Özellikle Cumhuriyet Dönemi’nde yapılan yeniliklerin ve dönemin siyasal, kültürel, ekonomik değişimlerinin halka anlatılması, benimsetilmesi hususunda eğitim çok önemli rol oynamıştır.
Eğitimin aracı kurumu niteliğindeki okullarbir toplumun sosyalleşmesinde ve değerlerinin bireylere aktarımında en önemli kurumlardan birisidir. Kabuk değiştiren sosyal hayatın ve devlet anlayışının içerisinde işlevleri bakımından eskisi kadar tek çıkış yolu olmamalarına rağmen üstlendikleri misyon açısından okullar varlıklarını sürdürebilmek için daha fazla yaratıcı daha fazla dinamik, yaratıcı daha fazla üretken ve daha fazla rekabet gücüne sahip olmalıdırlar. Bunun gerçekleşebilmesi için ise mevcut değişimlere, gelişmelere cevap verebilmeyi, toplumun önceliklerini önceden keşfetmeyi, tüm yıpratıcı sosyal ve siyasi sarsıntılara direnebilmeyi, eğitim ilkelerine uygun ve tarihsel birikimlerini doğru yönde kullanmayı başarmak gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşundan önce II. Meşrutiyet (1908 ve sonrası) dönemi eğitim düşünürlerinin görüşlerinde “yeni eğitim” in, psikoloji temelli, çocuk temelli olması gerektiği hâkim anlayıştır. Bu dönemin önemli eğitim düşünürleri İ. H. Baltacıoğlu, S. C. Antel, M. Ş. Tunç, Z. Gökalp, T. Fikret, Satı bey, NafiAtuf (Kansu), Emrullah Efendi, Ethem Nejat, Kazım Nami Duru gibi isimler eğitim üzerine yarattıkları fikir tartışmalarıyla cumhuriyetimizin kuruluş dönemi için hazırlık anlamında bir katkı sağlamışlardır. Millî mücadele sonrasında; 23 Nisan 1920’de TBMM açılışı, 2 Mayıs 1920’de Millî Eğitim Bakanlığının kurulması ve Rıza Nur Milli Eğitim Bakanı olarak atanması ve yaklaşık üç yıl sonrasında 29 Ekim 1923’te de Cumhuriyetin ilânı bu yolculuğun önemini ve kurucuların kararlılığını da göstermektedir.
Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılında sosyal, siyasal, ideolojik ve ekonomik değişimlerin ülkelerin sınırlarını, dillerini, coğrafyalarını, kültürlerini değiştirdiği bu çağda hep ayakta kalabilmek günümüzün koşullarında eğitim sisteminin dünü bugüne, bugünü de geleceğe taşıyacak olan eğitimsel ve kültürel mirasın gerçek sahipleri olan öğrencileri yetiştirme işinde öncü olunmasıyla sağlanabilir.
Yıllar önce Yüksek Lisans eğitimimde rahmetli hocam Prof. Dr. Muhsin Hesapçıoğlu “Eğitim Ekonomisi” dersinde ülkelerin kalkınmışlıklarında eğitim ve ekonomi ilişkisine değinir ve eğitim sorunlarını felsefi düzeyde tartışırken ülkemizdeki eğitim felsefesinin toplumcu ya da bireyci yapısı hakkında tespitlerini paylaşırdı. Kendisi 2009 yılında M.Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisinde yayımladığı “Türkiye’de Cumhuriyet Döneminde Eğitim Politikası ve Felsefesi” başlıklı makalesinde Cumhuriyet eğitim sistemi hakkında ifade ettiklerine katılmamak elde değil.
Hesapçıoğlu’na göre; Türk eğitim sistemi epistemolojik açıdan (= bilginin kaynağı) rasyonalist bir felsefeye,problem çözme yaklaşımları bakımından dedüktif/ tümdengelimci bir felsefeye, yönetim anlayışları açısından merkezî yönetimli bir felsefeye ve doğru bilginin kriteri açısından toplum merkezli (Durkheimci) bir felsefeye sahiptir.
Yani; eğitim, bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir. Çünkü eğitim, bir sınır koyma uğraşısı değil, ufukları genişletme çalışması olmalıdır. İnsanoğluna yakışır bir eğitim, korkudan bağımsız bir eğitimdir. Korku dolu birey, özgür düşünme gücünü yitirir. Birey özgürlüğünü yitirince de yeteneklerini yitirir.
Türkiye eğer AB seviyesinde bir gelişmişliği ki bu da eğitimin geliştirilmesiyle olur, yakalama iddiasında samimi ise ve dünya çapında Nobel ödüllü bilim insanları, yazarlar ve sanatkârlar yetişmesini gerçekten istiyorsa, fobilerini terk edip genç dimağların serbest düşünce ve yaratıcılığını iğdiş etmeyi bırakmalı ve artık iyice sırıtan “düşünce özürlü” bireyler yetiştirme politikasına son vermelidir.
Zira bilimin ve ülkelerin önünü açan hür düşünce ve hayâl gücüdür ve bunları canlı tutan da özgürlük ve merak hissidir. “Merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama, modern eğitimin ayar damgası olmalıdır. Bu tür bir eğitim yaratıcılığı arttırır. […]. Rekabete dayalı dünyada pozisyonumuzu korumak için yenilikçilik ve yaratıcılık şarttır.” (Rowe 2007, s. 162-168).
Kısaca ifade etmek gerekirse Cumhuriyet Dönemi Türk Eğitim Sistemi; rasyonalist ve pragmatist eğitim felsefesi üzere inşa edilirken; merkezi yönetime bağlı ve toplum merkezli bir anlayış hâkim olmuştur. Cumhuriyet dönemi eğitim sisteminin temelleri atılırken Atatürk’ün “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” ifadesi ile gençliği ve eğitim sisteminin olması gerektiği niteliklere yönelik vurgusu, yaşanan eğitim sorunları ve hızla değişen yaşam şartları doğrultusunda amacına çok ulaşamamıştır.
Geçmişten günümüze eğitim politikaları belirlenirken bugün olduğu gibi ve de önceki tüm iktidarların yaptığı gibi gerek sosyal hayata etkisi ve gerekse de gelecek nesillerin yetiştirilmesinde kendi siyasi görüş ve beklentileri çerçevesinde hareket etmek en büyük yanılgı olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığının merkez ve taşra teşkilatıyla büyük ve devasa sorunları bulunuyor. Bu sorunların bir kısmı ve muhtemel ki pek çoğu bakanlığın değişime ve gelişime ayak uydurmakta zorlanan bürokratik kesimlerini ilgilendiriyor ve gizil kalıyor.
Bu sorunlar yumağının görünen yüzünde ise ulusal ve uluslararası sınavlar ve elde edilen sonuçlar, öğretmen niteliği, okul öncesinden lise son sınıfa kadar her kademede görülen nitelikli eğitim sorunu, fiziki alt yapı eksiklikleri vb sorunlar bulunuyor. Veriye dayalı ve uzun soluklu bir mücadelenin ortasında hem yeni şeyler yapmak hem de mevcut sistemin arızalarını gidermek mevcut hantal yapıda oldukça zor görünüyor. Prof. Dr. Ziya Hocamızın dediği gibi, ülkemizde her şeyde olduğu gibi eğitimde de hemen her şey siyah beyaz, ya var ya yok, ya hep ya hiç, ya sev ya terk et, ya benimsin ya kara toprağın gibi bir patolojik ikilem içerisinde gidiyor ve arada gri alanımız maalesef yok.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde, eğitimin her kademesinde; bilim, teknik, ileri teknoloji, bilimsel düşünce ile toplumsal değerlerini tanıyan, insan haklarına saygılı, dünya, sağlık ve çevre sorunlarına duyarlı, yurdunu, milletini ve devletini seven ve başarılarla yüceltmeye çalışan bir nesil yetiştirilmelidir.
Bunun için toplumcu değil bireyci, ezberci değil bilgiye ulaşmayı bilen ve bilgiyi kullanan, hür düşünce ve hayâl gücünü zenginleştiren daha özgürlükçü ve daha bir merak hissine alan açan bir eğitim felsefesi anlayışına ihtiyaç vardır. Cumhuriyetin kurucu felsefesi o günün koşullarında ulus devlet olma anlayışıyla hızlı karar alma ve politika üretme zorunluluğu taşıyordu. Ancak günümüzün sorunları gelecek nesillerin nasıl bir eğitim felsefesinin süzgecinden geçeceğini öğreten de bir süreç ifade ediyor. Yolculuğumuzun sonunu merak, kendi kendine öğrenme, deneysellik, keşif ve sorgulama üzerinden görelim isteriz.
Kaynak: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1833
HTTPS://DERGİPARK.ORG.TR/TR/PUB/EGİTİM/İSSUE/58093/789027
Son Güncelleme: Pazartesi, 06 Kasım 2023 14:34
Gösterim: 888
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
İnsanoğlu normal koşullarda doğar, büyür, gelişir, gençleşir, olgunlaşır, yaşlanır ve nihayetinde ölür, doğanın yasası böyle, elbette buna diyecek yok. İşte doğumun yarattığı sevinç ile ölümüm yarattığı hüzün ve keder arasında geçen ömür ise insan için sayısı az ya da çok alternatifler arasında seçimler ve tercihler yapmakla geçer. Yaşam da tam olarak bu tercihlerin de bizlere yaşattığı sosyal, duygusal, kültürel ve ekonomik yoğrulmalarıdır aslında.
Sosyal bir varlık olarak kendi kişiliğimiz ve varlığımızla bir sosyometrik bir ilişki ağı oluşturuyoruz çevremizde ve hayatta bir yer ediniyoruz. Birincil sosyometrik çevremizi içerisinde doğup büyüdüğümüz çekirdek ailemiz ya da geleneksel geniş ailelerimiz hatta uzak yakın tüm akrabaları da dâhil edebileceğimiz daha geniş aile ilişkilerimiz oluşturur.
Okul gibi mahalle gibi ya da yakın akrabalık ilişkilerinden kaynaklanan sosyal ilişkilerimizde sıkça görüştüğümüz değer verdiğimiz arkadaşlık ettiğimiz dostlarımız dediğimiz kişiler de ikincil yakın sosyometrik çevremizi oluştururlar. Bir diğer sosyometrik ilişki ağımızı da yaptığımız iş ile ilgili çevremiz oluşturur. İşimizle alakalı birlikte olduğumuz birlikte çalıştığımız arkadaşlık ve dostluk ilişkileri kurduğumuz kişi ya da kişilerin oluşturduğu iş hayatının gerektirdiği sosyometrikilişki ağlarımız da bir diğer sosyometrik çevremizi oluşturur.
Tabii buradaki sıralama ve önem sırası kişiden kişiye değişir, aslında önceliklendirmeden değil birbirini tamamlayan bir ilişkiler ağından söz ediyoruz kısaca.
Genel olarak kimine göre kısa kimine göre uzun sayılabilecek bir ortalama ömür içerisinde tüm yaşamımız alternatifler arasında tercihler yapmakla geçiyor sanırım. İçerisinde bulunduğunuz ailenizi kimin çocuğu olarak doğacağınızı ve cinsiyetinizi belki belirleyemiyorsunuz ama sonraki yaşam sürecinizde tüm hayatınız sizin kendiniz ya da ailenizin sizin adına yaptığı tercihler üzerinde gelişiyor.
Okuduğunuz okul, seçtiğiniz arkadaşlıklar dostluklar, yaşadığınız ev ya da şehir, evleneceğiniz kişi, yapacağınız iş, almak istediğiniz kıyafet, yiyeceğiniz yemek vb. tüm bu seçimler bir başka alternetif yerinedir. Elbette hayat bu kadar dar seçimlere sığdırılacak kadar anlamsız değildir ve o anki o zamanki tercihinizdir. Hayatın içerinde tercih edilenlerden de vazgeçmek mümkündür ve bu da olağandır. Evinizi, arabanızı, işinizi ve arkadaşlarınızı dostlarınızı değiştirebilirsiniz. Anlık kararlarla bir süreliğine yaptığınız tercihler bir süre sonra farklılık gösterebilir.
HER BİR TERCİH BİR TERK EDİŞ MİDİR?
Son bir ay içerisinde hem Liseye hem de Üniversiteye geçiş aşamasında olan gençlerin ve ailelerinin tercihler dönemindeki karar verme ve tercihte bulunma davranışları da bana yukarıdaki hayattaki seçimlerimizle ya da vazgeçişlerimizi hatırlattı.
Yoğun bir kararsızlık dönemi bu dönem, bununla beraber verilen kararın ve sonrasında elde edilecek sonucun bundan sonraki hayatın akışına nasıl etki edeceği gibi pek çok belirsizlikleri de içerisinde barındırıyor.
İnsanoğlunu diğer canlılara göre öne çıkan özellikleri arasında hızlı fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişimi, çabuk öğrenmesi, uyum sağlama becerisi ve bana göre özellikle de unutabilme özelliğini öne koyabiliriz. Bu becerileri ile hayat akışı içerisinde bu seçimlerinin ve vazgeçişlerinin ne ilk ne de son olduğunu biliyor önce umutsuz sonra da umutla hayatın içerisinde yeni arayışlara giriyoruz.
Değişimin hızlı olduğu bir dünya, çabuk unutulan bir geçmiş sizi bizi herkesi kendine esir eden günlük yaşam ritüelleri hepsi ama hepsi insana özgü…
Yaşasın gençlik yok yok yaşasın çocukluk demeliyiz, olgunluk ya da deneyim olmasa da olur diyeceğim gençlik için. Hayat hem kısa hem de uzun, hata yapmanın, yanlışlarla dolu yaşantıların ve telafisi belki de mümkün olan günlerin varlığı hep gençler için.
Gençliğin enerjisi bunların üstesinden gelebilir elbet, yetişkinler olarak bizlerin göze alamadıklarını göze alabilir, bizlerin direnç gösterdiği her yenilenmeyi her değişimi gençler rahatlıkla benimseyebilir ve uyum sağlayabilir.
Dedikodu adlı şiirinin bir bölümünde “Geç bunlar geç anam babam” demişti Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu bestelemiş, Levent Yüksel’de söylemişti. Şiirin ana teması başka olsa da bu cümlesi bir şeyi hatırlatıyor bana hayatta her şeye takılmamak lazım bazen geçmeyi bilmek lazım çünkü hayatın akışı hızlı, geçmişi değiştirmek mümkün değilken geleceği değiştirmek şekillendirebilmek mümkün.
Yine tercihlere geleceğim, sınavlara endeksli bir eğitim sisteminde K12 bütünlüğü içerisinde ara geçişlerde dengesi bozulmuş, ezberci yaklaşımdan kurtulamamış ve geçiş dönemlerindeki sınavlar nedeniyle artan rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışan bir gençliğin önce sınavlar sonra da tercihlerle sıkıştırılmış birkarar verme süreçleri var ve bu her bakımdan onlar için yıpratıcı oluyor.
İşte bu tercih dönemlerinde ailelerin gençlerin ve unutmamaları gereken bazı durumlar var. Okunulan üniversite ve alınan diploma mutlaka önemlidir, ancak onların kariyeriniz için sadece birer araç olduğu unutulmamalıdır. Bir meslek edinip mastır, doktora dereceleri aldığı halde ben bunu istemiyordum ben başka bir alanda mutlu olacağım diyen insanlara artık daha çok rastlıyoruz, onların sesini artık daha çok duyuyoruz. Gençler mezun olduktan sonra da iş seçimini yaparken de asla dar çerçevede ve sınırlı seçeneklere kendilerini mahkûm etmemelidirler.
Bununla beraber bilmeliler ki gençlerin önünde biz yetişkinlerden daha fazla seçenek bulunuyor. Çoklu kariyer yapmalarının önündeki fırsatlar eskiye göre daha çok.Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese fırsatlar verir, bazıları karşılarına çıkan fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.
Gençler çalışma hayatına mutlaka erken başlamalı, hayatı deneyimlemelidirler. Tek bir alanda değil çok farklı alanlarda kendilerini geliştirmeli, mutlaka özgün çalışmalar yapmalı, yapılanlar da hayatın içinden ve gerçek olmalı.
Gelecek gençlerin yüzyılı, geleceğe alışa gelmiş her şeyin değiştiği bir yüzyıl olarak bakmalılar ve ne iş yaparlarsa yapsınlar ama mutlaka yaptıkları işin en iyisini yapmaya çalışmalıdırlar.İçinde yaşanılan toplumu mutlaka iyi tanımalı ve dünyanın hangi yöne gittiğini iyi görmeli ve kendi ilgi ve yeteneklerine uygun işlerde çalışmalılar. Belki de en önemlisi hayal kurmalılar, hayalleri gerçekleştirmek için her zaman yeni fırsatları olacaktır en ihtiyaçları olan şey de cesaretli olmaları olacaktır.
İÇ SPOT
Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese fırsatlar verir, bazıları karşılarına çıkan fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
İnsanoğlu normal koşullarda doğar, büyür, gelişir, gençleşir, olgunlaşır, yaşlanır ve nihayetinde ölür, doğanın yasası böyle, elbette buna diyecek yok. İşte doğumun yarattığı sevinç ile ölümüm yarattığı hüzün ve keder arasında geçen ömür ise insan için sayısı az ya da çok alternatifler arasında seçimler ve tercihler yapmakla geçer. Yaşam da tam olarak bu tercihlerin de bizlere yaşattığı sosyal, duygusal, kültürel ve ekonomik yoğrulmalarıdır aslında.
Sosyal bir varlık olarak kendi kişiliğimiz ve varlığımızla bir sosyometrik bir ilişki ağı oluşturuyoruz çevremizde ve hayatta bir yer ediniyoruz. Birincil sosyometrik çevremizi içerisinde doğup büyüdüğümüz çekirdek ailemiz ya da geleneksel geniş ailelerimiz hatta uzak yakın tüm akrabaları da dâhil edebileceğimiz daha geniş aile ilişkilerimiz oluşturur.
Okul gibi mahalle gibi ya da yakın akrabalık ilişkilerinden kaynaklanan sosyal ilişkilerimizde sıkça görüştüğümüz değer verdiğimiz arkadaşlık ettiğimiz dostlarımız dediğimiz kişiler de ikincil yakın sosyometrik çevremizi oluştururlar. Bir diğer sosyometrik ilişki ağımızı da yaptığımız iş ile ilgili çevremiz oluşturur. İşimizle alakalı birlikte olduğumuz birlikte çalıştığımız arkadaşlık ve dostluk ilişkileri kurduğumuz kişi ya da kişilerin oluşturduğu iş hayatının gerektirdiği sosyometrikilişki ağlarımız da bir diğer sosyometrik çevremizi oluşturur.
Tabii buradaki sıralama ve önem sırası kişiden kişiye değişir, aslında önceliklendirmeden değil birbirini tamamlayan bir ilişkiler ağından söz ediyoruz kısaca.
Genel olarak kimine göre kısa kimine göre uzun sayılabilecek bir ortalama ömür içerisinde tüm yaşamımız alternatifler arasında tercihler yapmakla geçiyor sanırım. İçerisinde bulunduğunuz ailenizi kimin çocuğu olarak doğacağınızı ve cinsiyetinizi belki belirleyemiyorsunuz ama sonraki yaşam sürecinizde tüm hayatınız sizin kendiniz ya da ailenizin sizin adına yaptığı tercihler üzerinde gelişiyor.
Okuduğunuz okul, seçtiğiniz arkadaşlıklar dostluklar, yaşadığınız ev ya da şehir, evleneceğiniz kişi, yapacağınız iş, almak istediğiniz kıyafet, yiyeceğiniz yemek vb. tüm bu seçimler bir başka alternetif yerinedir. Elbette hayat bu kadar dar seçimlere sığdırılacak kadar anlamsız değildir ve o anki o zamanki tercihinizdir. Hayatın içerinde tercih edilenlerden de vazgeçmek mümkündür ve bu da olağandır. Evinizi, arabanızı, işinizi ve arkadaşlarınızı dostlarınızı değiştirebilirsiniz. Anlık kararlarla bir süreliğine yaptığınız tercihler bir süre sonra farklılık gösterebilir.
HER BİR TERCİH BİR TERK EDİŞ MİDİR?
Son bir ay içerisinde hem Liseye hem de Üniversiteye geçiş aşamasında olan gençlerin ve ailelerinin tercihler dönemindeki karar verme ve tercihte bulunma davranışları da bana yukarıdaki hayattaki seçimlerimizle ya da vazgeçişlerimizi hatırlattı.
Yoğun bir kararsızlık dönemi bu dönem, bununla beraber verilen kararın ve sonrasında elde edilecek sonucun bundan sonraki hayatın akışına nasıl etki edeceği gibi pek çok belirsizlikleri de içerisinde barındırıyor.
İnsanoğlunu diğer canlılara göre öne çıkan özellikleri arasında hızlı fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişimi, çabuk öğrenmesi, uyum sağlama becerisi ve bana göre özellikle de unutabilme özelliğini öne koyabiliriz. Bu becerileri ile hayat akışı içerisinde bu seçimlerinin ve vazgeçişlerinin ne ilk ne de son olduğunu biliyor önce umutsuz sonra da umutla hayatın içerisinde yeni arayışlara giriyoruz.
Değişimin hızlı olduğu bir dünya, çabuk unutulan bir geçmiş sizi bizi herkesi kendine esir eden günlük yaşam ritüelleri hepsi ama hepsi insana özgü…
Yaşasın gençlik yok yok yaşasın çocukluk demeliyiz, olgunluk ya da deneyim olmasa da olur diyeceğim gençlik için. Hayat hem kısa hem de uzun, hata yapmanın, yanlışlarla dolu yaşantıların ve telafisi belki de mümkün olan günlerin varlığı hep gençler için.
Gençliğin enerjisi bunların üstesinden gelebilir elbet, yetişkinler olarak bizlerin göze alamadıklarını göze alabilir, bizlerin direnç gösterdiği her yenilenmeyi her değişimi gençler rahatlıkla benimseyebilir ve uyum sağlayabilir.
Dedikodu adlı şiirinin bir bölümünde “Geç bunlar geç anam babam” demişti Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu bestelemiş, Levent Yüksel’de söylemişti. Şiirin ana teması başka olsa da bu cümlesi bir şeyi hatırlatıyor bana hayatta her şeye takılmamak lazım bazen geçmeyi bilmek lazım çünkü hayatın akışı hızlı, geçmişi değiştirmek mümkün değilken geleceği değiştirmek şekillendirebilmek mümkün.
Yine tercihlere geleceğim, sınavlara endeksli bir eğitim sisteminde K12 bütünlüğü içerisinde ara geçişlerde dengesi bozulmuş, ezberci yaklaşımdan kurtulamamış ve geçiş dönemlerindeki sınavlar nedeniyle artan rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışan bir gençliğin önce sınavlar sonra da tercihlerle sıkıştırılmış birkarar verme süreçleri var ve bu her bakımdan onlar için yıpratıcı oluyor.
İşte bu tercih dönemlerinde ailelerin gençlerin ve unutmamaları gereken bazı durumlar var. Okunulan üniversite ve alınan diploma mutlaka önemlidir, ancak onların kariyeriniz için sadece birer araç olduğu unutulmamalıdır. Bir meslek edinip mastır, doktora dereceleri aldığı halde ben bunu istemiyordum ben başka bir alanda mutlu olacağım diyen insanlara artık daha çok rastlıyoruz, onların sesini artık daha çok duyuyoruz. Gençler mezun olduktan sonra da iş seçimini yaparken de asla dar çerçevede ve sınırlı seçeneklere kendilerini mahkûm etmemelidirler.
Bununla beraber bilmeliler ki gençlerin önünde biz yetişkinlerden daha fazla seçenek bulunuyor. Çoklu kariyer yapmalarının önündeki fırsatlar eskiye göre daha çok.Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese fırsatlar verir, bazıları karşılarına çıkan fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.
Gençler çalışma hayatına mutlaka erken başlamalı, hayatı deneyimlemelidirler. Tek bir alanda değil çok farklı alanlarda kendilerini geliştirmeli, mutlaka özgün çalışmalar yapmalı, yapılanlar da hayatın içinden ve gerçek olmalı.
Gelecek gençlerin yüzyılı, geleceğe alışa gelmiş her şeyin değiştiği bir yüzyıl olarak bakmalılar ve ne iş yaparlarsa yapsınlar ama mutlaka yaptıkları işin en iyisini yapmaya çalışmalıdırlar.İçinde yaşanılan toplumu mutlaka iyi tanımalı ve dünyanın hangi yöne gittiğini iyi görmeli ve kendi ilgi ve yeteneklerine uygun işlerde çalışmalılar. Belki de en önemlisi hayal kurmalılar, hayalleri gerçekleştirmek için her zaman yeni fırsatları olacaktır en ihtiyaçları olan şey de cesaretli olmaları olacaktır.
İÇ SPOT
Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese fırsatlar verir, bazıları karşılarına çıkan fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.
Son Güncelleme: Cuma, 01 Eylül 2023 14:22
Gösterim: 912
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Okullar açılırken öğrenciler, öğretmenler ve anne babalar için heyecanlı, endişeli bir süreç de başlamış oldu. Türkiye’de farklı yaş gruplarında okula başlayan 20 Milyon 481 bin öğrenci ve 1 milyon 178 bin öğretmen bulunuyor.İlkokuldan ortaöğretime 3 farklı seviyede bu kadar çok öğrencinin bulunduğu bir ülkede eğitimi idare edebilmek elbette zor olsa gerek. Her yıl sadece ilkokulda 1 milyonu aşkın öğrenci okula başlıyor ve bu çocukların heyecanları, kaygıları ve korkuları baş edilmesi, üstesinden gelinmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Elbette bu sorun sadece çocukların değil anne babalar başta olmak üzere yakın aile çevresini ve okul ikliminin paydaşları olan öğretmen ve yöneticilerin de bir sorunu haline geliyor. Kabaca tahminle yaklaşık 6-7 milyon insanımız için okul açılışları önemli bir dönem haline geliyor.
Okula başlama kronolojik bir süreci ifade etse de aslında içerisinde sosyal, duygusal ve ruhsal olan pek çok değişkeni barındırıyor. Bu nedenle her anne baba okula başlama yaşı gelmiş çocuğu için doğru karar verme aşamasında tereddüt yaşar. Çünkü biyolojik yaşın uygun olması çocuğun okula başlaması için yeterli bir koşul değildir. Önemli olan çocuğun bilişsel, sosyal, duygusal ve ruhsal yönden yaş düzeyinin beklentilerini yerine getirebilecek olgunluğa sahip olmasıdır.
Okulların başlamasıyla 20 Milyon 481 bin öğrencinin ders başı yapacağından bahsetmiştik. Bu öğrencilerin okula başlama heyecanlarını belirleyen ana faktörlerden biri öğrencilerin hangi yaş grubunda eğitim alacak olmalarıyla ilgilidir. İlkokul, ortaokul ve liselerde okuyan tüm öğrencilerin heyecanlarına ortak olan aileler ve ailelerin çocuklarından bekledikleri de önemlidir. Ara sınıflar düzeyinde en rahat grup ilkokul çocukları oluyor. Ortaokul 5. Sınıftan itibaren sınavlar nedeniyle bu çocukların ailelerininve toplumun diğer unsurlarının baskısı ile okula ve eğitim sistemine bakışları değişiyor ve heyecanlarının yerini stres ve kaygı alıyor. Ön ergenlikle başlayan süreç, ergenlikle birlikte çocukların, gençlerin okul kavramına bakışını ve okuldan beklentileri değiştiriyor.
OKULLARIN İŞLEVİ
Değişen dünyada birey davranışlarındaki değişiklikleri kalıcı hale getirebilmek, gelişmelere ayak uydurabilen, çağın beklentilerine cevap verebilen, araştıran, sorgulayan ve kendini gerçekleştirmiş, özgüven duygusu gelişmiş bireyler yetiştirmek, ancak eğitimle mümkün olabilmektedir. Yaşam boyu süren öğrenmelerin ve eğitimlerin resmi boyutu da eğitim kurumlarında yani okullarda gerçekleşir.
Eğitim dünyası bugünden yarına kazandırılması gerekli temel becerilerinin neler olduğunu ve bunların nasıl kazandırılacağını tartışırken aynı zamanda teknolojinin eğitimdeki yerini ve insani özelliklerden uzak yapay zeka uygulamalarını eğitimin içerisine entegre etme çalışmalarına da hız veriyor. Anaokulundan üniversiteye günümüzün ve geleceğin eğitim kurumları, bilim insanları insan faktörünün yanında yapay zekâ ürünü tasarımların öğrencinin sosyal, duygusal ve bilişsel hayatına nasıl etki edeceğine karar verememektedir.
Öğretmen olmadan eğitimin, okul olmadan da öğretimin mümkün olup olmadığı da sıkça sorgulanmaktadır.
VELİ OKUL İŞBİRLİĞİ
Burada devreye veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği girmektedir. Okullar ve dahi eğitim bilim uzmanları sorguladıkları kavramlara ve gerçekliliklere karşın insani boyutlarda sorumluluklarını bilerek gerçekleştirdikleri bilgi alışverişlerinin öğrenci başarısını artırdığını, güven ortamını pekiştirdiğini görmektedirler. Ve gerektiği kadar açık ve şeffaf olabilen eğitim kurumlarının sorumluluklarını eşit paylaşımını önemsediklerini ve bunu paydaşlarına hissettirdiklerini söylemek gerekir.
ÇOCUKLARDA OKUL KAYGISI
Çocuklarda okul kaygısının en önemli sebeplerinden birisi bilinmezlik ve alışık olduğu korunaklı oramdan uzaklaşma duygusudur. Son yıllarda okul öncesi deneyimi yaşayan çocuk sayısındaki artışların kısaca okul öncesindeki okullaşma oranlarının artıyor olmasının çocuklarda okula hazır olma becerisini ve duygusunu olumlu yönde etkilediğini görüyoruz.Milli Eğitim Bakanlığının okula başlayacak öğrenciler için okula uyum programı adında bir oryantasyon haftası düzenlemesi öğrencilerin okula uyumlarını olumlu yönde etkilemiştir.
Pek çok özel okul da zaten erken açılmakta ve öğretmen ve velilerini çocukların yaş dönemlerine uygun tutum ve davranışlarının neler olabileceğine ilişkin bilinçlendirme etkinlikleri yapmaktadır. Tüm bu çabalar 6-7 yaş grubu çocukların okula uyum süreçlerini kolaylaştırmak için atılan adımlar.
Okula başlama fiziksel olduğu kadar duygusal olgunlukla da ilgili bir kavram. Son yıllarda kronolojik yaş ne kadar önemliyse duygusal hazır oluşluk da bir o kadar önem kazanmıştır. Son on yılda özellikle duygusal olgunluk için okul öncesi eğitimin önemine ilişkin gerçekleştirilen eğitimler, yayınlanmış bilimsel makaleler, ulusal ve uluslararası etkinliklerle gerçekleştirilen bilinçlendirme çalışmaları oldukça anlamlı kazanımlar edinilmesini sağlamıştır. Bu nedenle okul öncesinde eğitim alma oranları son yıllarda niceliksel olarak artması çocukların okul ortamlarına ilişkin deneyimlerini artırmış ve uyum sorunlarını en aza indirmiştir.
Burada sistemik yaklaşımlar kadar okul aile işbirliğinin de önemini artırmıştır.
Uyum Sorunlarında;
* Kaygı ve güven eksikliği, anne babadan başlayarak giderilmeli,
* Okula gitmek istememe durumlarında ısrar etmeli ve desteği hissettirebilmeli,
* Ne ile karşılaşacağını bilememe/belirsizlik, yerine açık ve net ifadelerle ne ile karşılaşacağını söylemeli,
* Hangi saatlerde evde olacağını, kimin evde onu karşılayacağını bilmesi de güven duygusunu geliştirir.
Okula başlama kronolojik bir süreci ifade etse de aslında içerisinde sosyal, duygusal ve ruhsal olan pek çok değişkeni barındırdığını söylemiştik. Biyolojik yaşın uygun olması çocuğun okula başlaması için yeterli bir koşul değildir. Önemli olan çocuğun bilişsel, sosyal, duygusal ve ruhsal yönden yaş düzeyinin beklentilerini yerine getirebilecek olgunluğa sahip olmasıdır.
Eğitimin ve eğitimcilerin ana sorumluluğu da 20 milyonu aşkın öğrencinin bu olgunluğa erişimini mümkün kılmaktır. Bunun için süreçte gerekli iş ve eylemleri, plan ve projeleri hayata geçirmeyi başarabilmesidir.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Okullar açılırken öğrenciler, öğretmenler ve anne babalar için heyecanlı, endişeli bir süreç de başlamış oldu. Türkiye’de farklı yaş gruplarında okula başlayan 20 Milyon 481 bin öğrenci ve 1 milyon 178 bin öğretmen bulunuyor.İlkokuldan ortaöğretime 3 farklı seviyede bu kadar çok öğrencinin bulunduğu bir ülkede eğitimi idare edebilmek elbette zor olsa gerek. Her yıl sadece ilkokulda 1 milyonu aşkın öğrenci okula başlıyor ve bu çocukların heyecanları, kaygıları ve korkuları baş edilmesi, üstesinden gelinmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Elbette bu sorun sadece çocukların değil anne babalar başta olmak üzere yakın aile çevresini ve okul ikliminin paydaşları olan öğretmen ve yöneticilerin de bir sorunu haline geliyor. Kabaca tahminle yaklaşık 6-7 milyon insanımız için okul açılışları önemli bir dönem haline geliyor.
Okula başlama kronolojik bir süreci ifade etse de aslında içerisinde sosyal, duygusal ve ruhsal olan pek çok değişkeni barındırıyor. Bu nedenle her anne baba okula başlama yaşı gelmiş çocuğu için doğru karar verme aşamasında tereddüt yaşar. Çünkü biyolojik yaşın uygun olması çocuğun okula başlaması için yeterli bir koşul değildir. Önemli olan çocuğun bilişsel, sosyal, duygusal ve ruhsal yönden yaş düzeyinin beklentilerini yerine getirebilecek olgunluğa sahip olmasıdır.
Okulların başlamasıyla 20 Milyon 481 bin öğrencinin ders başı yapacağından bahsetmiştik. Bu öğrencilerin okula başlama heyecanlarını belirleyen ana faktörlerden biri öğrencilerin hangi yaş grubunda eğitim alacak olmalarıyla ilgilidir. İlkokul, ortaokul ve liselerde okuyan tüm öğrencilerin heyecanlarına ortak olan aileler ve ailelerin çocuklarından bekledikleri de önemlidir. Ara sınıflar düzeyinde en rahat grup ilkokul çocukları oluyor. Ortaokul 5. Sınıftan itibaren sınavlar nedeniyle bu çocukların ailelerininve toplumun diğer unsurlarının baskısı ile okula ve eğitim sistemine bakışları değişiyor ve heyecanlarının yerini stres ve kaygı alıyor. Ön ergenlikle başlayan süreç, ergenlikle birlikte çocukların, gençlerin okul kavramına bakışını ve okuldan beklentileri değiştiriyor.
OKULLARIN İŞLEVİ
Değişen dünyada birey davranışlarındaki değişiklikleri kalıcı hale getirebilmek, gelişmelere ayak uydurabilen, çağın beklentilerine cevap verebilen, araştıran, sorgulayan ve kendini gerçekleştirmiş, özgüven duygusu gelişmiş bireyler yetiştirmek, ancak eğitimle mümkün olabilmektedir. Yaşam boyu süren öğrenmelerin ve eğitimlerin resmi boyutu da eğitim kurumlarında yani okullarda gerçekleşir.
Eğitim dünyası bugünden yarına kazandırılması gerekli temel becerilerinin neler olduğunu ve bunların nasıl kazandırılacağını tartışırken aynı zamanda teknolojinin eğitimdeki yerini ve insani özelliklerden uzak yapay zeka uygulamalarını eğitimin içerisine entegre etme çalışmalarına da hız veriyor. Anaokulundan üniversiteye günümüzün ve geleceğin eğitim kurumları, bilim insanları insan faktörünün yanında yapay zekâ ürünü tasarımların öğrencinin sosyal, duygusal ve bilişsel hayatına nasıl etki edeceğine karar verememektedir.
Öğretmen olmadan eğitimin, okul olmadan da öğretimin mümkün olup olmadığı da sıkça sorgulanmaktadır.
VELİ OKUL İŞBİRLİĞİ
Burada devreye veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği girmektedir. Okullar ve dahi eğitim bilim uzmanları sorguladıkları kavramlara ve gerçekliliklere karşın insani boyutlarda sorumluluklarını bilerek gerçekleştirdikleri bilgi alışverişlerinin öğrenci başarısını artırdığını, güven ortamını pekiştirdiğini görmektedirler. Ve gerektiği kadar açık ve şeffaf olabilen eğitim kurumlarının sorumluluklarını eşit paylaşımını önemsediklerini ve bunu paydaşlarına hissettirdiklerini söylemek gerekir.
ÇOCUKLARDA OKUL KAYGISI
Çocuklarda okul kaygısının en önemli sebeplerinden birisi bilinmezlik ve alışık olduğu korunaklı oramdan uzaklaşma duygusudur. Son yıllarda okul öncesi deneyimi yaşayan çocuk sayısındaki artışların kısaca okul öncesindeki okullaşma oranlarının artıyor olmasının çocuklarda okula hazır olma becerisini ve duygusunu olumlu yönde etkilediğini görüyoruz.Milli Eğitim Bakanlığının okula başlayacak öğrenciler için okula uyum programı adında bir oryantasyon haftası düzenlemesi öğrencilerin okula uyumlarını olumlu yönde etkilemiştir.
Pek çok özel okul da zaten erken açılmakta ve öğretmen ve velilerini çocukların yaş dönemlerine uygun tutum ve davranışlarının neler olabileceğine ilişkin bilinçlendirme etkinlikleri yapmaktadır. Tüm bu çabalar 6-7 yaş grubu çocukların okula uyum süreçlerini kolaylaştırmak için atılan adımlar.
Okula başlama fiziksel olduğu kadar duygusal olgunlukla da ilgili bir kavram. Son yıllarda kronolojik yaş ne kadar önemliyse duygusal hazır oluşluk da bir o kadar önem kazanmıştır. Son on yılda özellikle duygusal olgunluk için okul öncesi eğitimin önemine ilişkin gerçekleştirilen eğitimler, yayınlanmış bilimsel makaleler, ulusal ve uluslararası etkinliklerle gerçekleştirilen bilinçlendirme çalışmaları oldukça anlamlı kazanımlar edinilmesini sağlamıştır. Bu nedenle okul öncesinde eğitim alma oranları son yıllarda niceliksel olarak artması çocukların okul ortamlarına ilişkin deneyimlerini artırmış ve uyum sorunlarını en aza indirmiştir.
Burada sistemik yaklaşımlar kadar okul aile işbirliğinin de önemini artırmıştır.
Uyum Sorunlarında;
* Kaygı ve güven eksikliği, anne babadan başlayarak giderilmeli,
* Okula gitmek istememe durumlarında ısrar etmeli ve desteği hissettirebilmeli,
* Ne ile karşılaşacağını bilememe/belirsizlik, yerine açık ve net ifadelerle ne ile karşılaşacağını söylemeli,
* Hangi saatlerde evde olacağını, kimin evde onu karşılayacağını bilmesi de güven duygusunu geliştirir.
Okula başlama kronolojik bir süreci ifade etse de aslında içerisinde sosyal, duygusal ve ruhsal olan pek çok değişkeni barındırdığını söylemiştik. Biyolojik yaşın uygun olması çocuğun okula başlaması için yeterli bir koşul değildir. Önemli olan çocuğun bilişsel, sosyal, duygusal ve ruhsal yönden yaş düzeyinin beklentilerini yerine getirebilecek olgunluğa sahip olmasıdır.
Eğitimin ve eğitimcilerin ana sorumluluğu da 20 milyonu aşkın öğrencinin bu olgunluğa erişimini mümkün kılmaktır. Bunun için süreçte gerekli iş ve eylemleri, plan ve projeleri hayata geçirmeyi başarabilmesidir.
Son Güncelleme: Pazar, 24 Eylül 2023 12:33
Gösterim: 951
Alpaslan Dartan – PDR Uzmanı / Eğitim Yöneticisi
Haziran ayında gerçekleştirilen ve ulusal sınavlarımız dediğimiz LGS ve YKS’nin bu yıl deprem gibi yaşanan acı deneyime ve seçim atmosferine rağmen sıkıntısız geçmiş olması sevindirici olmuştur. Bu sınavların sonuçlarının ya da etkilerinin önceki yıllardan çok farklı olup olmayacağı tartışılabilir ancak ben sınanma ve başarma duygusunun yarattığı geçici duygusal gitgeller dışında her şeyin önceki yıllarda olduğu gibi gideceğini düşünüyorum. Sınavlar yapıldı, sonuçlar açıklandı ya da açıklanacak, biraz sevinç, biraz üzüntü ve hayal kırıklığı sonrasında da tercihler. Ve maalesef ki küçük bir azınlık dışında tercihlerde ana rol elimize aldığımız sınav sonuç belgesinin bize sunduğu yerleştirme seçeneklerinde olacak. İyi ya da kötü her aday hem LGS’de hem de YKS’ de üniversite tercihlerini yaparken yerleşebilecekleri üniversite ve bölümler arasında kısa ve zor bir zamana sıkıştırılmış daralma hissi ve zorunlulukla gelen tercih stresi süreci yaşayacaklar. Ve sonrası yerleştirme sonuçları mutlulukla yerleşilen bölümler, az puan farklarıyla yerleşilen ya da kaçırılan bölümlerve sonrasında kısmet denilerek sevinçle ya da biraz buruk heyecanla yeni bir yolculuğa adım atmak, işte bir yılın biraz genel özeti bu olacak.
Her yılın kendine özgü koşulları bu sınavların bazen içeriğini bazen uygulanma sürecini bazen de sonuçlarını değiştirebiliyor. Bu yıl da özellikle Kahramanmaraş merkezli depremin yarattığı tablo bu çerçevede sınavın atmosferinde bazı değişimlere neden oldu. Yakın geçmiş zamanda özellikle pandemi ve pandemi sonrasında sınavın kendisi ve sınavın uygulanma atmosferi farklı olmuş daha önceleri hiç uygulanmamış kararlar tıpkı bu yıla benzer bir şekilde hayata geçirilmişti. Hem LGS’de hem de YKS sınavlarında sınavın yapısını etkileyen son sınıf düzeylerindeki 2. Dönem konularının sınav kapsamı dışında tutulması bu değişimlerin içerisinde en önemlisi oldu. Bunun yansıması da sınavların kapsamını ve sınavların beklenen ayır edici özelliğini kanımca olumsuz etkiledi.
LGS 2023’TE PUAN YIĞILIMI
1 milyon 30 bini aşkın öğrencinin girdiği LGS kapsamındaki merkezi sınava katılan toplam 562 öğrenci tüm sınav sorularını doğru yanıtlayarak 500 tam puanla birinciliği elde etti. Bu kadar çok öğrencinin LGS de birinci çıkması yanında özellikle % 0, %1 ve %2’lik dilimlerde aynı puanı alan pek çok öğrencinin bulunması tercih sürecinde öğrenci ve velilerin zorlanmalarına neden oldu, tercihlerini yaparken kafa karışıklığını beraberinde getirdi.
LGS 2023’te 2026 Öğrencinin (Örneklem) Puan Yığılımı

Tabloya bakınca 2026 öğrencinin LGS puanları bize sınavın zorluk derecesinin önceki yıllara göre biraz daha öğrencilerin yapabileceği düzeyde gerçekleştiğini ve özellikle üst puan dilimlerinde daha önce pek rastlamadığımız bir puan eşitliği yaşanmasına neden olduğunu gösteriyor. Tüm soruların yapılmasıyla birden fazla öğrencinin 500 tam puan alınmasına alışkın olan bizler bu kadar çok öğrencinin üst dilimlerde virgül sonrasında bile eşit puanlar almasını çok beklememiştik, yeni Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Yusuf Tekin’e bu durum sorulduğunda kendisi de bu durumu pek normal bulmadığını dile getirmişken üstelik.
Şimdi bu sıralar Liseye geçecek öğrencilerin tercih dönemi bitmek üzere ve MEB tarafından Temmuz’un 3. Haftası yerleştirme sonuçları açıklanacak. Ardından tüm okullar için serbest kayıt dönemine geçilerek özel-devlet ayırımı olmadan kontenjanlar doğrultusunda nakil süreçleri hızla devam edecek. Özellikle sınavın nispeten daha kolay yapılması, 2. Dönem konularının kapsam dışı bırakılması ve sınavda muaf tutulması, puan eşitliği halinde kılavuzda belirlenen doğum yılı dâhil farklı kriterlerin devreye girmesi gibi gerekçelerle bu sınav bir süre daha konuşulacaktır, ama bu da uzun sürmeyecek okullar açıldığında bu süreç zihinlerimizden de kendiliğinden silinecektir. Çocuklara ve ailelerine şimdiden hayırlı olsun diyorum.
YKS
Bir de madalyonun diğer yüzü bulunuyor elbette Lise son sınıf öğrencilerinin heyecanla sonucunu bekledikleri YKS ve sonuçları üzerine tercihler, heyecanlar, umutlar, beklentiler ve üniversiteli olma hayali.
Lise öğrencilerinin bir ya da iki yıldır süren hazırlıkları ile sınav maratonu 2023 yılı Haziran ayının 17 ve 18’inde gerçekleşti. Sınavın ilk oturumu olan ve tüm adayların girmek zorunda oldukları Temel Yeterlilik Testi’ne (TYT) 3 milyon 527 bin 466 aday, ikinci oturum olan Alan Yeterlilik Test’ine (AYT) 2 milyon 573 bin 156 aday başvuruda bulunmuştu. Üçüncü ve son oturum olan Yabancı Dil Testi’ne (YDT) ise İngilizceden 316 bin 572 adayın başvurusu bulunuyordu, bu sınava girenlerin ya da girmeyenlerin sayısını da sınav sonuçlarının açıklanmasından sonra öğrenebileceğiz.
Yükseköğretim Kurumları Sınavı sonuçlarına göre öğrenci kabul edilecek 208 üniversitenin örgün eğitim kontenjanı toplamda 853 bin olarak açıklandı. Bu kontenjanların dağılımına bakıldığında adaylar için Ön Lisans programlarında 388 bin, Lisans programlarında ise 465 bin kontenjan görüyoruz. Bu kontenjanların yaklaşık yüzde 21'i vakıf yükseköğretim kurumları tarafından kullanılıyor olacak. Bu arada depremzede öğrencilere toplamda 24 bin 641 ek kontenjan, 34 yaş ve üstü kadınlara da 8 bin 105'i lisans, 12 bin 937'si ön lisans olmak üzere toplam 21 bin 42 kontenjan dâhil toplam kontenjanının 1 milyon 111 bine ulaşması bekleniyor.

Tabii YKS’nin ilk oturumu olan ve tüm adayların katılmak zorunda olduğu sonuçları da daha çok ön lisans programlarına yerleştirmede ve özel yetenek sınavlarına başvurmada kullanılan Temel Yeterlilik Testi’ne (TYT) başvuran aday sayısı 3 milyon 527 bin 466 kişi görünüyor. Sınavın ikinci oturumu olan ve sonuçları Lisans yerleştirme programlarına yerleştirmelerde kullanılacak Alan Yeterlilik Testi’ne (AYT) ise 2 milyon 573 bin 156 aday katılmak için başvuruda bulunmuş. Her yıl olduğu gibi adayların gelecek planları farklılıklar gösterdiğinden TYT’ye giren adayların tümü AYT için başvuruda bulunmuyor.
Başvuruda bulunan ve bu yıl mezun olacak yaklaşık 880 bin Lise son sınıf öğrencisinin yanında üniversitede halen okuyan, mezun olmuş ya da bir ya da birden fazla sınava girerek yerleşememiş yaklaşık 2 milyon 600 bin civarında adayın varlığı nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Bu yılki kalabalık başvurunun elbette farklı gerekçeleri olabilir ama son yıllarda artarak devam eden ivme ile başvuruların gelecek yıl 4 milyona yaklaşması bekleniyor. Bu sayının içerisinde başvuranların ancak ¼’ü lise son sınıf öğrencisi konumuna gelmesi geri kalan ¾’ünün de mezun olması açıklanabilir bir tablo olmaktan çıkıyor, başka bir ürkütücü taraf ise yine tüm başvuruların ¼’ünün de açık lise mezunlarından oluşuyor olmasıdır.
Deprem bölgesinde sınav başvurularının ücretsiz olması ve bölgedeki üniversitelere yüzde 25 ek kontenjan verilmesi dâhil gerekçelerin iyice irdelenmesi gerekiyor. Bugün değil bir iki üniversite mezunlarının bile işsiz kaldığı bir dönemde sosyolojik bir incelemeye hatta bilimsel bir eğitim bilim makalesine zemin hazırlayan bu sürecin yükseköğretim kurumlarının nitelikli eğitim vermelerine engel olduğunu düşünüyorum elbette bunun da derinlemesine tartışılması ele alınması gerekiyor.
ÖSYM tarafından açıklanan takvime göre YKS sonuçları 20 Temmuz 2023’te yani kısa bir süre sonra açıklanacak. Genelde rutin bir uygulama olarak sonuçların açıklanmasını takip eden ilk 10 gün içerisinde yerleştirme süreçleri için öğrencilerin tercihleri alınmaya başlanacak. YÖK, son birkaç yıldır Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzunu zamanında yayınlayarak tercih ve yerleştirme işlemlerinin takvimsel sürecini öne çekmiş ve üniversitelerde yeni eğitim ve öğretim yılını Eylül ayı içerisinde başlatılmasını sağlamıştır. Bu sayede ek yerleştirme takvimi de öne çekilerek bu kontenjanlardan yerleşen adayların eskiye nazaran eğitimlerine daha erken başlamalarına olanak sağlamıştır. Bu yıl da benzer bir uygulama iyi olacaktır.

SINAVLAR BÜYÜK YÜK
Her yıl yaptığımız sınavlar özellikle LGS ve YKS, çocukların taşıyamayacakları kadar büyük bir yüktür. Özellikle %10 luk bir kesim için gerçekleştirilen Ortaöğretime geçiş sınavı (LGS) bu sınavların en ağır olanı gibi duruyor, telafisi olmadığı gibi ergenlik döneminde olan yaşı küçük öğrencilerin ve maalesef ailelerinin psikolojik dayanıklılıkları için zorlu bir süreç. Evet devlette ve özel kurumlarda yer alan bazı okullar hariç ki bunların da alabileceği öğrenci sayıları genele göre oldukça azdır. Bu sınavın gerçekte bir anlamı yoktur ve öğrencileri küçük yaşlarında hem duygusal hem de fizyolojik olarak yıpratmaktadır.
Bunun yanında özellikle YKS için giderek artan bir aday başvurusu görüyoruz. Maalesef toplumumuzda iş ve meslek sahibi olma ile üniversite okuma arasında yüksek bir korelasyon olduğu algısı oldukça yaygın. Bu konuda yeterli bir bilimsel çalışmaya rastlamamakla beraber bu bağın gerçekte güçlü olduğunu söylemek bana göre pek de mümkün değil. Başvuran aday sayısının yüksekliği ister istemez adaylar arasında fiili bir rekabeti üst boyutlara taşıyor. Bu rekabetin yarattığı kaygı ve endişe ise ileride önlenemez birçok sorunun (okuduğu okuldan, meslekten mutsuz olma, geleceğe umutla bakamama, mutsuzluk, endişe, kaygı, içe kapanma, irrasyonel düşünceler, kendine zarar verme vb.) kaynağı olabilmektedir.
Her yıl başvuran adayların sayısındaki orantısız artış, ve özellikle Lise son sınıfta yer alan aday başvurusunun (bu yıl başvuruda bulunan adaylardan sadece 880 bine yakınını Lise son sınıf öğrencisi) 2, 3 katını aşar konuma gelmiş olan diğer adaylar (ikinci-üçüncü kez girenler, okuyanlar ya da mezunlar vb.) yükseköğretim sistemimizde iş dünyası ile üniversite eğitimi ile ilgili ihtiyaç analizine dayalı, planlı ve organize bir gelişim projesinin olmadığını gösteriyor maalesef.

Sınavın kendisine karşı değilim elbet, yıllardır bu koşullarda en adaletli yerleştirmenin bu sınavlar yolu ile yapılabileceğini söyleyen birisiyim, ama nitelik artışını nicelikten öne koyan ve ilk-orta hatta lise eğitiminin her şeyden önce sorgulanması gerektiğine inanan birisiyim. Mesleki eğitimin ilgisizlik yüzünden öne çıkarılamamasının, meslek sahibi olmanın tek yolunun sadece ve sadece üniversite okumak olduğunun dayatıldığı bir eğitim sisteminin yanlış olduğunu düşünüyorum.

Aşağıdaki tabloya baktığımızda gördüğümüz şey yukarıda anlattıklarımı kısaca özetliyor. Liseden mezun olan her öğrencinin Ortaöğretim Başarı Puanının (OBP) salt sınav başarısına karşı üniversiteye yerleştirme sırasında nasıl bir etki yarattığına ilişkindir. Sınavda ham puan alarak gerçek sınav başarısı gösteren aday sayısı bir iken (500 tam puan alan aday sayısı) OBP sayesinde bu sayı binlere, on binlere ulaşabiliyor.

Kısaca, Lise eğitiminin yetersizliği, sınava hazırlayan dershaneler gibi sınava hazırlayan okulların sayıca çoğaldığını, notlandırma sisteminin bilgi birikimini ölçmekten çok sınavın kendi mecrasına dolaylı yoldan müdahale etme yolu olarak kullanılmasını, şişirilmiş notlarla buna zemin hazırlanmasını doğru bulmuyorum. Eğitimde denetim eksikliğini, ölçme ve değerlendirmedeki noksanlıkları ve daha da ötesi günümüzün koşullarına uygun müfredat geliştirilmesi gerekliliğinin unutulmasını doğru bulmuyorum.
Bu pencereden bakınca da aslında her yıl kısır bir döngünün içerisinde yaşları 14-18 arasında olan gençlerin LGS ve YKS’de bir yarışın içerisinde olacağı bir düzen bulunuyor. Bizler de bu sahnede bazen rol çalarak (anne-baba) oyuncu oluyor, çoğu zaman da izleyici olarak gerçek sahne oyuncularını izliyoruz. Başarı kriteri ve sistem sınava dayalı olunca gerisi boş maalesef.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan – PDR Uzmanı / Eğitim Yöneticisi
Haziran ayında gerçekleştirilen ve ulusal sınavlarımız dediğimiz LGS ve YKS’nin bu yıl deprem gibi yaşanan acı deneyime ve seçim atmosferine rağmen sıkıntısız geçmiş olması sevindirici olmuştur. Bu sınavların sonuçlarının ya da etkilerinin önceki yıllardan çok farklı olup olmayacağı tartışılabilir ancak ben sınanma ve başarma duygusunun yarattığı geçici duygusal gitgeller dışında her şeyin önceki yıllarda olduğu gibi gideceğini düşünüyorum. Sınavlar yapıldı, sonuçlar açıklandı ya da açıklanacak, biraz sevinç, biraz üzüntü ve hayal kırıklığı sonrasında da tercihler. Ve maalesef ki küçük bir azınlık dışında tercihlerde ana rol elimize aldığımız sınav sonuç belgesinin bize sunduğu yerleştirme seçeneklerinde olacak. İyi ya da kötü her aday hem LGS’de hem de YKS’ de üniversite tercihlerini yaparken yerleşebilecekleri üniversite ve bölümler arasında kısa ve zor bir zamana sıkıştırılmış daralma hissi ve zorunlulukla gelen tercih stresi süreci yaşayacaklar. Ve sonrası yerleştirme sonuçları mutlulukla yerleşilen bölümler, az puan farklarıyla yerleşilen ya da kaçırılan bölümlerve sonrasında kısmet denilerek sevinçle ya da biraz buruk heyecanla yeni bir yolculuğa adım atmak, işte bir yılın biraz genel özeti bu olacak.
Her yılın kendine özgü koşulları bu sınavların bazen içeriğini bazen uygulanma sürecini bazen de sonuçlarını değiştirebiliyor. Bu yıl da özellikle Kahramanmaraş merkezli depremin yarattığı tablo bu çerçevede sınavın atmosferinde bazı değişimlere neden oldu. Yakın geçmiş zamanda özellikle pandemi ve pandemi sonrasında sınavın kendisi ve sınavın uygulanma atmosferi farklı olmuş daha önceleri hiç uygulanmamış kararlar tıpkı bu yıla benzer bir şekilde hayata geçirilmişti. Hem LGS’de hem de YKS sınavlarında sınavın yapısını etkileyen son sınıf düzeylerindeki 2. Dönem konularının sınav kapsamı dışında tutulması bu değişimlerin içerisinde en önemlisi oldu. Bunun yansıması da sınavların kapsamını ve sınavların beklenen ayır edici özelliğini kanımca olumsuz etkiledi.
LGS 2023’TE PUAN YIĞILIMI
1 milyon 30 bini aşkın öğrencinin girdiği LGS kapsamındaki merkezi sınava katılan toplam 562 öğrenci tüm sınav sorularını doğru yanıtlayarak 500 tam puanla birinciliği elde etti. Bu kadar çok öğrencinin LGS de birinci çıkması yanında özellikle % 0, %1 ve %2’lik dilimlerde aynı puanı alan pek çok öğrencinin bulunması tercih sürecinde öğrenci ve velilerin zorlanmalarına neden oldu, tercihlerini yaparken kafa karışıklığını beraberinde getirdi.
LGS 2023’te 2026 Öğrencinin (Örneklem) Puan Yığılımı

Tabloya bakınca 2026 öğrencinin LGS puanları bize sınavın zorluk derecesinin önceki yıllara göre biraz daha öğrencilerin yapabileceği düzeyde gerçekleştiğini ve özellikle üst puan dilimlerinde daha önce pek rastlamadığımız bir puan eşitliği yaşanmasına neden olduğunu gösteriyor. Tüm soruların yapılmasıyla birden fazla öğrencinin 500 tam puan alınmasına alışkın olan bizler bu kadar çok öğrencinin üst dilimlerde virgül sonrasında bile eşit puanlar almasını çok beklememiştik, yeni Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Yusuf Tekin’e bu durum sorulduğunda kendisi de bu durumu pek normal bulmadığını dile getirmişken üstelik.
Şimdi bu sıralar Liseye geçecek öğrencilerin tercih dönemi bitmek üzere ve MEB tarafından Temmuz’un 3. Haftası yerleştirme sonuçları açıklanacak. Ardından tüm okullar için serbest kayıt dönemine geçilerek özel-devlet ayırımı olmadan kontenjanlar doğrultusunda nakil süreçleri hızla devam edecek. Özellikle sınavın nispeten daha kolay yapılması, 2. Dönem konularının kapsam dışı bırakılması ve sınavda muaf tutulması, puan eşitliği halinde kılavuzda belirlenen doğum yılı dâhil farklı kriterlerin devreye girmesi gibi gerekçelerle bu sınav bir süre daha konuşulacaktır, ama bu da uzun sürmeyecek okullar açıldığında bu süreç zihinlerimizden de kendiliğinden silinecektir. Çocuklara ve ailelerine şimdiden hayırlı olsun diyorum.
YKS
Bir de madalyonun diğer yüzü bulunuyor elbette Lise son sınıf öğrencilerinin heyecanla sonucunu bekledikleri YKS ve sonuçları üzerine tercihler, heyecanlar, umutlar, beklentiler ve üniversiteli olma hayali.
Lise öğrencilerinin bir ya da iki yıldır süren hazırlıkları ile sınav maratonu 2023 yılı Haziran ayının 17 ve 18’inde gerçekleşti. Sınavın ilk oturumu olan ve tüm adayların girmek zorunda oldukları Temel Yeterlilik Testi’ne (TYT) 3 milyon 527 bin 466 aday, ikinci oturum olan Alan Yeterlilik Test’ine (AYT) 2 milyon 573 bin 156 aday başvuruda bulunmuştu. Üçüncü ve son oturum olan Yabancı Dil Testi’ne (YDT) ise İngilizceden 316 bin 572 adayın başvurusu bulunuyordu, bu sınava girenlerin ya da girmeyenlerin sayısını da sınav sonuçlarının açıklanmasından sonra öğrenebileceğiz.
Yükseköğretim Kurumları Sınavı sonuçlarına göre öğrenci kabul edilecek 208 üniversitenin örgün eğitim kontenjanı toplamda 853 bin olarak açıklandı. Bu kontenjanların dağılımına bakıldığında adaylar için Ön Lisans programlarında 388 bin, Lisans programlarında ise 465 bin kontenjan görüyoruz. Bu kontenjanların yaklaşık yüzde 21'i vakıf yükseköğretim kurumları tarafından kullanılıyor olacak. Bu arada depremzede öğrencilere toplamda 24 bin 641 ek kontenjan, 34 yaş ve üstü kadınlara da 8 bin 105'i lisans, 12 bin 937'si ön lisans olmak üzere toplam 21 bin 42 kontenjan dâhil toplam kontenjanının 1 milyon 111 bine ulaşması bekleniyor.

Tabii YKS’nin ilk oturumu olan ve tüm adayların katılmak zorunda olduğu sonuçları da daha çok ön lisans programlarına yerleştirmede ve özel yetenek sınavlarına başvurmada kullanılan Temel Yeterlilik Testi’ne (TYT) başvuran aday sayısı 3 milyon 527 bin 466 kişi görünüyor. Sınavın ikinci oturumu olan ve sonuçları Lisans yerleştirme programlarına yerleştirmelerde kullanılacak Alan Yeterlilik Testi’ne (AYT) ise 2 milyon 573 bin 156 aday katılmak için başvuruda bulunmuş. Her yıl olduğu gibi adayların gelecek planları farklılıklar gösterdiğinden TYT’ye giren adayların tümü AYT için başvuruda bulunmuyor.
Başvuruda bulunan ve bu yıl mezun olacak yaklaşık 880 bin Lise son sınıf öğrencisinin yanında üniversitede halen okuyan, mezun olmuş ya da bir ya da birden fazla sınava girerek yerleşememiş yaklaşık 2 milyon 600 bin civarında adayın varlığı nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Bu yılki kalabalık başvurunun elbette farklı gerekçeleri olabilir ama son yıllarda artarak devam eden ivme ile başvuruların gelecek yıl 4 milyona yaklaşması bekleniyor. Bu sayının içerisinde başvuranların ancak ¼’ü lise son sınıf öğrencisi konumuna gelmesi geri kalan ¾’ünün de mezun olması açıklanabilir bir tablo olmaktan çıkıyor, başka bir ürkütücü taraf ise yine tüm başvuruların ¼’ünün de açık lise mezunlarından oluşuyor olmasıdır.
Deprem bölgesinde sınav başvurularının ücretsiz olması ve bölgedeki üniversitelere yüzde 25 ek kontenjan verilmesi dâhil gerekçelerin iyice irdelenmesi gerekiyor. Bugün değil bir iki üniversite mezunlarının bile işsiz kaldığı bir dönemde sosyolojik bir incelemeye hatta bilimsel bir eğitim bilim makalesine zemin hazırlayan bu sürecin yükseköğretim kurumlarının nitelikli eğitim vermelerine engel olduğunu düşünüyorum elbette bunun da derinlemesine tartışılması ele alınması gerekiyor.
ÖSYM tarafından açıklanan takvime göre YKS sonuçları 20 Temmuz 2023’te yani kısa bir süre sonra açıklanacak. Genelde rutin bir uygulama olarak sonuçların açıklanmasını takip eden ilk 10 gün içerisinde yerleştirme süreçleri için öğrencilerin tercihleri alınmaya başlanacak. YÖK, son birkaç yıldır Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzunu zamanında yayınlayarak tercih ve yerleştirme işlemlerinin takvimsel sürecini öne çekmiş ve üniversitelerde yeni eğitim ve öğretim yılını Eylül ayı içerisinde başlatılmasını sağlamıştır. Bu sayede ek yerleştirme takvimi de öne çekilerek bu kontenjanlardan yerleşen adayların eskiye nazaran eğitimlerine daha erken başlamalarına olanak sağlamıştır. Bu yıl da benzer bir uygulama iyi olacaktır.

SINAVLAR BÜYÜK YÜK
Her yıl yaptığımız sınavlar özellikle LGS ve YKS, çocukların taşıyamayacakları kadar büyük bir yüktür. Özellikle %10 luk bir kesim için gerçekleştirilen Ortaöğretime geçiş sınavı (LGS) bu sınavların en ağır olanı gibi duruyor, telafisi olmadığı gibi ergenlik döneminde olan yaşı küçük öğrencilerin ve maalesef ailelerinin psikolojik dayanıklılıkları için zorlu bir süreç. Evet devlette ve özel kurumlarda yer alan bazı okullar hariç ki bunların da alabileceği öğrenci sayıları genele göre oldukça azdır. Bu sınavın gerçekte bir anlamı yoktur ve öğrencileri küçük yaşlarında hem duygusal hem de fizyolojik olarak yıpratmaktadır.
Bunun yanında özellikle YKS için giderek artan bir aday başvurusu görüyoruz. Maalesef toplumumuzda iş ve meslek sahibi olma ile üniversite okuma arasında yüksek bir korelasyon olduğu algısı oldukça yaygın. Bu konuda yeterli bir bilimsel çalışmaya rastlamamakla beraber bu bağın gerçekte güçlü olduğunu söylemek bana göre pek de mümkün değil. Başvuran aday sayısının yüksekliği ister istemez adaylar arasında fiili bir rekabeti üst boyutlara taşıyor. Bu rekabetin yarattığı kaygı ve endişe ise ileride önlenemez birçok sorunun (okuduğu okuldan, meslekten mutsuz olma, geleceğe umutla bakamama, mutsuzluk, endişe, kaygı, içe kapanma, irrasyonel düşünceler, kendine zarar verme vb.) kaynağı olabilmektedir.
Her yıl başvuran adayların sayısındaki orantısız artış, ve özellikle Lise son sınıfta yer alan aday başvurusunun (bu yıl başvuruda bulunan adaylardan sadece 880 bine yakınını Lise son sınıf öğrencisi) 2, 3 katını aşar konuma gelmiş olan diğer adaylar (ikinci-üçüncü kez girenler, okuyanlar ya da mezunlar vb.) yükseköğretim sistemimizde iş dünyası ile üniversite eğitimi ile ilgili ihtiyaç analizine dayalı, planlı ve organize bir gelişim projesinin olmadığını gösteriyor maalesef.

Sınavın kendisine karşı değilim elbet, yıllardır bu koşullarda en adaletli yerleştirmenin bu sınavlar yolu ile yapılabileceğini söyleyen birisiyim, ama nitelik artışını nicelikten öne koyan ve ilk-orta hatta lise eğitiminin her şeyden önce sorgulanması gerektiğine inanan birisiyim. Mesleki eğitimin ilgisizlik yüzünden öne çıkarılamamasının, meslek sahibi olmanın tek yolunun sadece ve sadece üniversite okumak olduğunun dayatıldığı bir eğitim sisteminin yanlış olduğunu düşünüyorum.

Aşağıdaki tabloya baktığımızda gördüğümüz şey yukarıda anlattıklarımı kısaca özetliyor. Liseden mezun olan her öğrencinin Ortaöğretim Başarı Puanının (OBP) salt sınav başarısına karşı üniversiteye yerleştirme sırasında nasıl bir etki yarattığına ilişkindir. Sınavda ham puan alarak gerçek sınav başarısı gösteren aday sayısı bir iken (500 tam puan alan aday sayısı) OBP sayesinde bu sayı binlere, on binlere ulaşabiliyor.

Kısaca, Lise eğitiminin yetersizliği, sınava hazırlayan dershaneler gibi sınava hazırlayan okulların sayıca çoğaldığını, notlandırma sisteminin bilgi birikimini ölçmekten çok sınavın kendi mecrasına dolaylı yoldan müdahale etme yolu olarak kullanılmasını, şişirilmiş notlarla buna zemin hazırlanmasını doğru bulmuyorum. Eğitimde denetim eksikliğini, ölçme ve değerlendirmedeki noksanlıkları ve daha da ötesi günümüzün koşullarına uygun müfredat geliştirilmesi gerekliliğinin unutulmasını doğru bulmuyorum.
Bu pencereden bakınca da aslında her yıl kısır bir döngünün içerisinde yaşları 14-18 arasında olan gençlerin LGS ve YKS’de bir yarışın içerisinde olacağı bir düzen bulunuyor. Bizler de bu sahnede bazen rol çalarak (anne-baba) oyuncu oluyor, çoğu zaman da izleyici olarak gerçek sahne oyuncularını izliyoruz. Başarı kriteri ve sistem sınava dayalı olunca gerisi boş maalesef.
Son Güncelleme: Cuma, 21 Temmuz 2023 11:29
Gösterim: 1084

