Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

John Dewey’nin Türkiye Eğitim Raporu ve Öğretmen Yetiştirme Sorunlarımız Üzerine
Prof. Dr. Cemil Öztürk / Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi

cemil_ozturkartı eğitim Dergisi bana "21. Yüzyılda Öğretmenlik ve Öğretmen Yetiştirme" konulu bir yazı yazmamı teklif ettiğinde bunu yapacağımı söylemiştim. Ancak yazıya başladığımda, ikinci on yılını çoktan geride bıraktığımız bu yüzyılda, geçen yüzyıldan tevarüs ettiğimiz temel sorunların, pek çok alanda kaydettiğimiz muazzam gelişmeye rağmen halâ varlıklarını sürdürdükleri dikkatimi çekti. Bunda 1990'ların başında doktora tezimi yazarken incelediğim John Dewey'nin 1924 yılında yazdığı Türkiye Maarifi Hakkında Rapor etkili oldu. Zira raporda sözü edilen bazı sorunlarda olumlu yönde kayda değer bir gelişme yoktu. Dahası Dewey'nin bazı önerileri artık gündemden düşmüş; bu nedenle de gerçekleşmemiş olmalarının bir sorun olarak tanımlanabilme imkânı kalmamıştı. Böyle bir durumda 21. yüzyılın öğretmenini yetiştirmek için bazı "butik devlet"lerin görece başarılı uygulamalarını anlatıp durmaktansa, bizim bildiğimiz fakat uygulamadığımız yahut bir vakitler uyguladığımız ancak daha iyisini inşa edeceğiz derken yıkıp tarihe terk ettiğimiz bazı ilke ve değerleri gündeme taşımanın daha faydalı olacağını düşündüm.
Sonuç olarak 21. yüzyılın ideal nesillerini yetiştirecek öğretmenlerini hazırlayacak kurumlara ihtiyacımız var. Bunu başarmanın yolu Dewey'nin raporunda yer verdiği önerileri de yeniden düşünmekten geçiyor. Bunu yaparken de Dewey'nin Türkiye ziyaretini ve raporunu ulusal ve küresel bağlama oturtarak okumak gerekir.
Maalesef 1998 yapılanmasıyla eğitim fakültelerinde eğitim felsefesi ve eğitim tarihi gibi derslerin programlarda yer bulamaması, lisans üstü eğitim programlarının -iki/üç üniversite hariç- açılmaması, Türk akademiasının entelektüel gelişimini besleyecek kanalları tıkamıştır. Bu nedenle aşağıda anlatılanları anlamlandırmaya katkıda bulunmak için, Dewey'nin raporuna geçmeden önce Türkiye ve başka ülkelerdeki modern eğitim hareketlerinde merkez ülkeleri ve yabancı uzmanların rolüne kısaca değinilmiştir.
Modern Eğitim Hareketleri ve Yabancı Uzmanlar
Osmanlı Devleti 18. yüzyıldan itibaren askeri modernleşme süreçlerinde yabancı uzmanlaran faydalanmıştır. Sultan II. Mahmud zamanından itibaren de modern genel eğitim sistemi kurulurken de Batıdan etkilenmiştir. Bu etkilenmenin sisteme yansıması bazen felsefî ve kuramsal yönelme, bazen de kurumsal/yapısal uyarlama/aktarma şeklinde olmuştur. Yönelme ile sonuçlanan süreçler, daha çok bilim adamları ve aydınlar aracılığıyla kültür aktarımı şeklinde gerçekleşen dolaylı etkilenmelerdir. Uyarlama/aktarma ise çoğu kez devlet(ler)in müdahil olduğu veya yürüttüğü doğrudan etkilenmedir. Bir buçuk asrı aşan öğretmen yetiştirme tarihi boyunca Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı olarak etkilendiği ülkeler de değişmiştir.
II. Dünya Savaşı sonuna kadar Türkiye, öğretmen yetiştirme alanında daha ziyade Fransa’yı model almıştır. Fransız etkisinin zirve noktası Fransız temel eğitim yasasından uyarlanan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’dir. Bu nizamname Osmanlı eğitim sisteminin yanı sıra İmparatorluğun öğretmen yetiştiren kurumlarını da yapılandırmıştır. İkinci Meşrutiyet Devri başında Dârülmuallimîn-i Âliye [Yüksek Öğretmen Okulu]’de Darülfünûn [Üniversite] ile birlikte yürütülen ardışık program modeli de Paris’teki Ecole Normale Superior örnek alınarak geliştirilmiştir. Bunlar Fransa’nın doğrudan etkisine örnek olarak gösterilebilir. Fransa Osmanlı döneminde Türkiye’nin eğitim alanında dolaylı olarak da en fazla etkilendiği ülkedir. Örneğin yalnız Osmanlı coğrafyasında değil, Rusya Türkleri arasında da etkili olan yeni pedagoji [usul-i cedit] hareketinin ortaya çıkışında Fransa’nın etkisi vardır. Şöyle ki bu hareketin öncüsü Selim Sabit Efendi, Dârülmuallimîn’den mezun olduktan sonra öğrenimine Fransa’da devam etmiş ve burada pedagoji alanındaki felsefî ve kuramsal yönelimleri öğrenme ve bu ülkenin eğitim sistemini tanıma imkânı bulmuştur. Ayrıca çoğu Osmanlı aydını gibi o da eğitim alanındaki gelişmeleri devrin milletlerarası kültür ve bilim dili olan Fransızca yayınlar aracılığı ile izlemiştir. Fransa’nın eğitim/öğretmen yetiştirme sistemi üzerindeki etkisi giderek azalmakla birlikte İkinci Dünya Savaşı’na kadar varlığını sürdürmüştür. Hemen belirtelim ki Fransa, bekası için modernleşmeyi zaruret olarak gören İran ve -İngiliz işgali öncesinde- Mısır başta olmak üzere, başka pek çok çevre ülkesi tarafından da örnek alınmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye eğitim sisteminde ABD etkisi artmıştır. Çok partili rejime geçiş sürecinde (1945 – 1950) hissedilmeye başlanan bu etki, kendini ilk kez köy enstitülerinin kapatılmasında oynadığı rolle göstermiştir. Demokrat Parti zamanında (1950-1960) ülkeye gelen Amerikan uzmanlar ve lisans üstü eğitim için ABD’ye gönderilen öğrenciler, bu ülkenin eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirme üzerindeki etkisini arttırmaya başlamıştır. Bu öğrencilerden bazıları Jean Piaget ve Benjamin Bloom gibi ünlü kuramcıların danışmanlığında doktora yapmıştır. Bugün sayıları yüzleri bulan ABD üniversiteleri doktoralı eğitim bilimciler, Türkiye’de Amerikan/Anglosakson eğitim anlayışı ve öğretmen yetiştirme kültürünün yerleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Fakat ABD etkisinin sistemin yeniden inşasında belirleyici olduğu süreç, 1997 yılında eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılmasıdır.
Burada da kaydetmek gerekir ki, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Fransız kültürünün oynadığı küresel rolü Amerikan kültürü oynamaya başlamış; buna paralel olarak ABD eğitim kültürü ve kurumları dünyanın çoğu ülkesini etkisi altına almıştır. Bu noktada şu çarpıcı anekdotu da paylaşalım: Dünyada öğretmen yetiştirme alanında ABD kurumlarını model alan ilk ülke Japonya'dır. 1905'te Rus ordusunu mağlup eden, İkinci Dünya Savaşında ABD'nin nükleer silah kullanarak durdurabildiği Japonya, Osmanlıların Fransız eğitim/öğretmen yetiştirme sistemini model aldığı yıllarda ABD'den yalnız mevzuat ve program değil, okulu kuracak müdürü ithal etmişti. Fakat bu ve daha sonra açılacak diğer öğretmen okullarından mezun olan öğretmenler Japon mucizesini yaratan nesiller yetiştirmeyi başarmıştır. Bu vak'a maalesef Türk bilim adamları tarafından yeterince incelenmemiştir.
John Dewey'nin Türkiye'de Öğretmenlik ve Öğretmen Yetiştirme Üzerine Görüş ve Önerileri
Millî Eğitim Bakanlığı'nın daveti üzerine 1924 yılında Türkiye'ye gelip eğitim sistemini inceleyen John Dewey, tespit, görüş ve önerilerini yazdığı bir ön rapor ve esas raporda kaleme almıştır. 20. yüzyılın en büyük filozofunun Türkiye'ye gelip Cumhuriyet eğitim sisteminin kuruluşuna katkı yapması önemlidir. Atatürk Dönemi Milli Eğitim Bakanlarının, özellikle Mustafa Necati Bey'in onun görüşlerine büyük önem verdiği bilinmektedir. Raporunda yer verdiği görüş ve öneriler özetle şunlardır:
Öğretmenlik mesleğine ilişkin görüş ve öneriler:
 Öğretmenlik mesleği cazip hale getirilmelidir. Bunun için öğretmenlerin yaşam koşulları iyileştirilmelidir. Zeki, başarılı ve idealist gençler mesleğe yöneltilmedikçe yeni öğretmen yetiştiren kurumlar açmak ülkenin ihtiyacı olan nitelikli öğretmenleri yetiştirmek mümkün değildir.
 Mesleğin geleceğiyle ilgili belirsizlikler öğretmenliği cazip olmaktan çıkarmaktadır.
 Okul yöneticileri bina, bakım, onarım işleriyle boğuşurken enerjilerini tüketmektedir. Yapılacak idari düzenlemelerle -özellikle- müdürlerin eğitim ve öğretimin geliştirilmesine odaklanması sağlanmalıdır.
Öğretmenlerin yetiştirilmesine ilişkin görüş ve öneriler:
Öğretmen okulları her bakımdan ülkenin en gelişmiş ve değerli kurumları olmalıdır. Bunun için şunlar gerçekleştirilmelidir:
 Öğretmen yetiştiren kurumlar okul yönetimi, eğitim ve öğretim süreçleri, öğretim araçları bakımından örnek oluşturacak mükemmellikte olmalıdır.
 Gerek öğretmen okullarında gerekse uygulama okullarında öğretim hizmeti verenler ülkenin en iyi öğretmenleri arasından seçilmelidir.
 Öğretmen yetiştiren kurumlar binaları, bahçeleri, okul donanımı ile öğrenciler ve mezunlar üzerinde önemli etkiler yapmaktadır.
 Öğretmen yetiştiren kurumlarda görev yapan öğretmenlere beş altı yılda bir yurt içinde ve/veya dışında kendini geliştirmek üzere ücretli izin verilmelidir.
John Dewey raporunda Türkiye öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme tarihinde derin iz bırakan birçok projenin hayata geçirilmesini sağlayan/hızlandıran başka fikirlere de yer vermiştir. Bunların başında Türkiye'de köye öğretmen yetiştiren kurumların açılması gelmektedir. Burada sadece günümüzde gündemdeki yerini koruyan görüş ve önerilerine yer verilmiştir. Yazımızın son bölümünde bunların ne kadar uygulandığı ve mevcut sorunların çözümü bakımından ne anlam taşıdığı irdelenecektir.
Dewey Raporundan Bugüne
Dewey eğitim sistemlerini bir toplumsal açık sistem olarak görür. Bu tür sistemler toplumla sürekli bir etkileşim içerisindedir. Eğitim sistemleri çevrelerindeki siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel sistemlerden girdiler alır; onların bir kısmını (personel, finans, teknoloji vb.) kendi yaşamını sürdürmek, bir kısmını da işleyerek çevre sistemlerin ihtiyacını karşılayacak nitelikte ürünlere (eğitilmiş insan/işgücü, bilgi, hizmet vb.) dönüştürür. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kuramsallaştırılan bu yaklaşım eğitim sistemlerini çözümlemede en fazla tercih edilen teorik araçlardan biridir. Dewey'nin raporunda sözü edilenleri de bu kuramsal zeminde değerlendirmek yerinde olacaktır.
Bu bağlamda Dewey'nin raporunda yer verilen görüş ve önerileri bugünkü durumla karşılaştırdığımızda şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür:
 Dewey'nin altını çizdiği sorunların tamamına yakını temel sistem olan öğretmen yetiştiren kurumdan değil, onu girdileriyle yaşatan ve işleme fonksiyonunu sürdürmesini sağlayan çevreden ve/veya eğitim sisteminin üst sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle Dewey öğretmen yetiştiren kurumların ülkenin ihtiyaç duyduğu nitelikli öğretmenleri yetiştirebilmesi için temel girdilerin yüksek nitelikli olması gerektiğini vurgulamaktadır. Günümüzdü bu girdilerin sağlanmasında yetki ve sorumluluk hükümetler, YÖK, ÜAK gibi üst sistemlerle aracı üst sistemler olan üniversite rektörlüklerindedir. Dolayısıyla mevcut sorunların çözümü iktidar erkinin öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme alanında anlayış değişikliği gerekmektedir.
 Dewey öğretmen yetiştiren kurumların her bakımdan ülkenin en gelişmiş kurumları olması gerektiğini söylemektedir. Kurulmasında görüş ve önerilerinin büyük payı olan Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, binası, öğretim elemanları, öğretim araçları vb. bakımından böyle idi. Fakat özellikle üniversitelere devredildikten sonra en az yatırım yapılan kurumlar olmuştur. Bu nedenle bazı üniversitelerde eğitim fakülteleri, mekân ve teknoloji bakımından öğrencilerin uygulama eğitimi aldıkları okullardan çok geride kalmıştır.
 Dewey'e göre öğretmen yetiştiren kurumlarda görev yapan öğretim elemanları, ülkenin nitelikli öğretmenleri arasından seçilmeli, öğretmenlik deneyimi olmayanlar istihdam edilmemelidir. Bu ilke Bakanlık döneminde 1970'li yıllara kadar işletilmiş; bu yıllarda yaşanan siyasallaşmayla birlikte ihlal edilmiştir. Gelişmiş ülkelerde başarılı bir öğretmenlik kariyeri öğretmen yetiştiren kurumlarda görev almak için önkoşul olmaya devam etmektedir. Günümüzde eğitim fakültelerinde istihdam edilmek için sadece akademik başarıya bakılmaktadır. Bu sebepleri ne olursa olsun yanlış bir uygulamadır.
 20. yüzyılın en önemli filozofu John Dewey 1924 yılında Türk eğitim sistemi hakkında çok değerli bir rapor hazırlamıştır. Raporda öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme hakkında çok önemli tespit, yorum ve önerilerde bulunmaktadır. Onu bir asır sonra, Cumhuriyet'in yüzüncü yılına girerken yeniden okumamız gerektiği kanaatindeyim.

2023'e beş yıl kala bu alanda neleri başardığımızı, neleri başarıp sürdüremediğimizi, neleri yapmamız gerektiğini anlamamıza katkısı olur diye…

> John Dewey’nin Türkiye Eğitim Raporu

John Dewey’nin Türkiye Eğitim Raporu ve Öğretmen Yetiştirme Sorunlarımız Üzerine
Prof. Dr. Cemil Öztürk / Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi

cemil_ozturkartı eğitim Dergisi bana "21. Yüzyılda Öğretmenlik ve Öğretmen Yetiştirme" konulu bir yazı yazmamı teklif ettiğinde bunu yapacağımı söylemiştim. Ancak yazıya başladığımda, ikinci on yılını çoktan geride bıraktığımız bu yüzyılda, geçen yüzyıldan tevarüs ettiğimiz temel sorunların, pek çok alanda kaydettiğimiz muazzam gelişmeye rağmen halâ varlıklarını sürdürdükleri dikkatimi çekti. Bunda 1990'ların başında doktora tezimi yazarken incelediğim John Dewey'nin 1924 yılında yazdığı Türkiye Maarifi Hakkında Rapor etkili oldu. Zira raporda sözü edilen bazı sorunlarda olumlu yönde kayda değer bir gelişme yoktu. Dahası Dewey'nin bazı önerileri artık gündemden düşmüş; bu nedenle de gerçekleşmemiş olmalarının bir sorun olarak tanımlanabilme imkânı kalmamıştı. Böyle bir durumda 21. yüzyılın öğretmenini yetiştirmek için bazı "butik devlet"lerin görece başarılı uygulamalarını anlatıp durmaktansa, bizim bildiğimiz fakat uygulamadığımız yahut bir vakitler uyguladığımız ancak daha iyisini inşa edeceğiz derken yıkıp tarihe terk ettiğimiz bazı ilke ve değerleri gündeme taşımanın daha faydalı olacağını düşündüm.
Sonuç olarak 21. yüzyılın ideal nesillerini yetiştirecek öğretmenlerini hazırlayacak kurumlara ihtiyacımız var. Bunu başarmanın yolu Dewey'nin raporunda yer verdiği önerileri de yeniden düşünmekten geçiyor. Bunu yaparken de Dewey'nin Türkiye ziyaretini ve raporunu ulusal ve küresel bağlama oturtarak okumak gerekir.
Maalesef 1998 yapılanmasıyla eğitim fakültelerinde eğitim felsefesi ve eğitim tarihi gibi derslerin programlarda yer bulamaması, lisans üstü eğitim programlarının -iki/üç üniversite hariç- açılmaması, Türk akademiasının entelektüel gelişimini besleyecek kanalları tıkamıştır. Bu nedenle aşağıda anlatılanları anlamlandırmaya katkıda bulunmak için, Dewey'nin raporuna geçmeden önce Türkiye ve başka ülkelerdeki modern eğitim hareketlerinde merkez ülkeleri ve yabancı uzmanların rolüne kısaca değinilmiştir.
Modern Eğitim Hareketleri ve Yabancı Uzmanlar
Osmanlı Devleti 18. yüzyıldan itibaren askeri modernleşme süreçlerinde yabancı uzmanlaran faydalanmıştır. Sultan II. Mahmud zamanından itibaren de modern genel eğitim sistemi kurulurken de Batıdan etkilenmiştir. Bu etkilenmenin sisteme yansıması bazen felsefî ve kuramsal yönelme, bazen de kurumsal/yapısal uyarlama/aktarma şeklinde olmuştur. Yönelme ile sonuçlanan süreçler, daha çok bilim adamları ve aydınlar aracılığıyla kültür aktarımı şeklinde gerçekleşen dolaylı etkilenmelerdir. Uyarlama/aktarma ise çoğu kez devlet(ler)in müdahil olduğu veya yürüttüğü doğrudan etkilenmedir. Bir buçuk asrı aşan öğretmen yetiştirme tarihi boyunca Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı olarak etkilendiği ülkeler de değişmiştir.
II. Dünya Savaşı sonuna kadar Türkiye, öğretmen yetiştirme alanında daha ziyade Fransa’yı model almıştır. Fransız etkisinin zirve noktası Fransız temel eğitim yasasından uyarlanan 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’dir. Bu nizamname Osmanlı eğitim sisteminin yanı sıra İmparatorluğun öğretmen yetiştiren kurumlarını da yapılandırmıştır. İkinci Meşrutiyet Devri başında Dârülmuallimîn-i Âliye [Yüksek Öğretmen Okulu]’de Darülfünûn [Üniversite] ile birlikte yürütülen ardışık program modeli de Paris’teki Ecole Normale Superior örnek alınarak geliştirilmiştir. Bunlar Fransa’nın doğrudan etkisine örnek olarak gösterilebilir. Fransa Osmanlı döneminde Türkiye’nin eğitim alanında dolaylı olarak da en fazla etkilendiği ülkedir. Örneğin yalnız Osmanlı coğrafyasında değil, Rusya Türkleri arasında da etkili olan yeni pedagoji [usul-i cedit] hareketinin ortaya çıkışında Fransa’nın etkisi vardır. Şöyle ki bu hareketin öncüsü Selim Sabit Efendi, Dârülmuallimîn’den mezun olduktan sonra öğrenimine Fransa’da devam etmiş ve burada pedagoji alanındaki felsefî ve kuramsal yönelimleri öğrenme ve bu ülkenin eğitim sistemini tanıma imkânı bulmuştur. Ayrıca çoğu Osmanlı aydını gibi o da eğitim alanındaki gelişmeleri devrin milletlerarası kültür ve bilim dili olan Fransızca yayınlar aracılığı ile izlemiştir. Fransa’nın eğitim/öğretmen yetiştirme sistemi üzerindeki etkisi giderek azalmakla birlikte İkinci Dünya Savaşı’na kadar varlığını sürdürmüştür. Hemen belirtelim ki Fransa, bekası için modernleşmeyi zaruret olarak gören İran ve -İngiliz işgali öncesinde- Mısır başta olmak üzere, başka pek çok çevre ülkesi tarafından da örnek alınmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye eğitim sisteminde ABD etkisi artmıştır. Çok partili rejime geçiş sürecinde (1945 – 1950) hissedilmeye başlanan bu etki, kendini ilk kez köy enstitülerinin kapatılmasında oynadığı rolle göstermiştir. Demokrat Parti zamanında (1950-1960) ülkeye gelen Amerikan uzmanlar ve lisans üstü eğitim için ABD’ye gönderilen öğrenciler, bu ülkenin eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirme üzerindeki etkisini arttırmaya başlamıştır. Bu öğrencilerden bazıları Jean Piaget ve Benjamin Bloom gibi ünlü kuramcıların danışmanlığında doktora yapmıştır. Bugün sayıları yüzleri bulan ABD üniversiteleri doktoralı eğitim bilimciler, Türkiye’de Amerikan/Anglosakson eğitim anlayışı ve öğretmen yetiştirme kültürünün yerleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Fakat ABD etkisinin sistemin yeniden inşasında belirleyici olduğu süreç, 1997 yılında eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılmasıdır.
Burada da kaydetmek gerekir ki, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Fransız kültürünün oynadığı küresel rolü Amerikan kültürü oynamaya başlamış; buna paralel olarak ABD eğitim kültürü ve kurumları dünyanın çoğu ülkesini etkisi altına almıştır. Bu noktada şu çarpıcı anekdotu da paylaşalım: Dünyada öğretmen yetiştirme alanında ABD kurumlarını model alan ilk ülke Japonya'dır. 1905'te Rus ordusunu mağlup eden, İkinci Dünya Savaşında ABD'nin nükleer silah kullanarak durdurabildiği Japonya, Osmanlıların Fransız eğitim/öğretmen yetiştirme sistemini model aldığı yıllarda ABD'den yalnız mevzuat ve program değil, okulu kuracak müdürü ithal etmişti. Fakat bu ve daha sonra açılacak diğer öğretmen okullarından mezun olan öğretmenler Japon mucizesini yaratan nesiller yetiştirmeyi başarmıştır. Bu vak'a maalesef Türk bilim adamları tarafından yeterince incelenmemiştir.
John Dewey'nin Türkiye'de Öğretmenlik ve Öğretmen Yetiştirme Üzerine Görüş ve Önerileri
Millî Eğitim Bakanlığı'nın daveti üzerine 1924 yılında Türkiye'ye gelip eğitim sistemini inceleyen John Dewey, tespit, görüş ve önerilerini yazdığı bir ön rapor ve esas raporda kaleme almıştır. 20. yüzyılın en büyük filozofunun Türkiye'ye gelip Cumhuriyet eğitim sisteminin kuruluşuna katkı yapması önemlidir. Atatürk Dönemi Milli Eğitim Bakanlarının, özellikle Mustafa Necati Bey'in onun görüşlerine büyük önem verdiği bilinmektedir. Raporunda yer verdiği görüş ve öneriler özetle şunlardır:
Öğretmenlik mesleğine ilişkin görüş ve öneriler:
 Öğretmenlik mesleği cazip hale getirilmelidir. Bunun için öğretmenlerin yaşam koşulları iyileştirilmelidir. Zeki, başarılı ve idealist gençler mesleğe yöneltilmedikçe yeni öğretmen yetiştiren kurumlar açmak ülkenin ihtiyacı olan nitelikli öğretmenleri yetiştirmek mümkün değildir.
 Mesleğin geleceğiyle ilgili belirsizlikler öğretmenliği cazip olmaktan çıkarmaktadır.
 Okul yöneticileri bina, bakım, onarım işleriyle boğuşurken enerjilerini tüketmektedir. Yapılacak idari düzenlemelerle -özellikle- müdürlerin eğitim ve öğretimin geliştirilmesine odaklanması sağlanmalıdır.
Öğretmenlerin yetiştirilmesine ilişkin görüş ve öneriler:
Öğretmen okulları her bakımdan ülkenin en gelişmiş ve değerli kurumları olmalıdır. Bunun için şunlar gerçekleştirilmelidir:
 Öğretmen yetiştiren kurumlar okul yönetimi, eğitim ve öğretim süreçleri, öğretim araçları bakımından örnek oluşturacak mükemmellikte olmalıdır.
 Gerek öğretmen okullarında gerekse uygulama okullarında öğretim hizmeti verenler ülkenin en iyi öğretmenleri arasından seçilmelidir.
 Öğretmen yetiştiren kurumlar binaları, bahçeleri, okul donanımı ile öğrenciler ve mezunlar üzerinde önemli etkiler yapmaktadır.
 Öğretmen yetiştiren kurumlarda görev yapan öğretmenlere beş altı yılda bir yurt içinde ve/veya dışında kendini geliştirmek üzere ücretli izin verilmelidir.
John Dewey raporunda Türkiye öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme tarihinde derin iz bırakan birçok projenin hayata geçirilmesini sağlayan/hızlandıran başka fikirlere de yer vermiştir. Bunların başında Türkiye'de köye öğretmen yetiştiren kurumların açılması gelmektedir. Burada sadece günümüzde gündemdeki yerini koruyan görüş ve önerilerine yer verilmiştir. Yazımızın son bölümünde bunların ne kadar uygulandığı ve mevcut sorunların çözümü bakımından ne anlam taşıdığı irdelenecektir.
Dewey Raporundan Bugüne
Dewey eğitim sistemlerini bir toplumsal açık sistem olarak görür. Bu tür sistemler toplumla sürekli bir etkileşim içerisindedir. Eğitim sistemleri çevrelerindeki siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel sistemlerden girdiler alır; onların bir kısmını (personel, finans, teknoloji vb.) kendi yaşamını sürdürmek, bir kısmını da işleyerek çevre sistemlerin ihtiyacını karşılayacak nitelikte ürünlere (eğitilmiş insan/işgücü, bilgi, hizmet vb.) dönüştürür. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kuramsallaştırılan bu yaklaşım eğitim sistemlerini çözümlemede en fazla tercih edilen teorik araçlardan biridir. Dewey'nin raporunda sözü edilenleri de bu kuramsal zeminde değerlendirmek yerinde olacaktır.
Bu bağlamda Dewey'nin raporunda yer verilen görüş ve önerileri bugünkü durumla karşılaştırdığımızda şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür:
 Dewey'nin altını çizdiği sorunların tamamına yakını temel sistem olan öğretmen yetiştiren kurumdan değil, onu girdileriyle yaşatan ve işleme fonksiyonunu sürdürmesini sağlayan çevreden ve/veya eğitim sisteminin üst sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle Dewey öğretmen yetiştiren kurumların ülkenin ihtiyaç duyduğu nitelikli öğretmenleri yetiştirebilmesi için temel girdilerin yüksek nitelikli olması gerektiğini vurgulamaktadır. Günümüzdü bu girdilerin sağlanmasında yetki ve sorumluluk hükümetler, YÖK, ÜAK gibi üst sistemlerle aracı üst sistemler olan üniversite rektörlüklerindedir. Dolayısıyla mevcut sorunların çözümü iktidar erkinin öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme alanında anlayış değişikliği gerekmektedir.
 Dewey öğretmen yetiştiren kurumların her bakımdan ülkenin en gelişmiş kurumları olması gerektiğini söylemektedir. Kurulmasında görüş ve önerilerinin büyük payı olan Gazi Orta Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü, binası, öğretim elemanları, öğretim araçları vb. bakımından böyle idi. Fakat özellikle üniversitelere devredildikten sonra en az yatırım yapılan kurumlar olmuştur. Bu nedenle bazı üniversitelerde eğitim fakülteleri, mekân ve teknoloji bakımından öğrencilerin uygulama eğitimi aldıkları okullardan çok geride kalmıştır.
 Dewey'e göre öğretmen yetiştiren kurumlarda görev yapan öğretim elemanları, ülkenin nitelikli öğretmenleri arasından seçilmeli, öğretmenlik deneyimi olmayanlar istihdam edilmemelidir. Bu ilke Bakanlık döneminde 1970'li yıllara kadar işletilmiş; bu yıllarda yaşanan siyasallaşmayla birlikte ihlal edilmiştir. Gelişmiş ülkelerde başarılı bir öğretmenlik kariyeri öğretmen yetiştiren kurumlarda görev almak için önkoşul olmaya devam etmektedir. Günümüzde eğitim fakültelerinde istihdam edilmek için sadece akademik başarıya bakılmaktadır. Bu sebepleri ne olursa olsun yanlış bir uygulamadır.
 20. yüzyılın en önemli filozofu John Dewey 1924 yılında Türk eğitim sistemi hakkında çok değerli bir rapor hazırlamıştır. Raporda öğretmenlik ve öğretmen yetiştirme hakkında çok önemli tespit, yorum ve önerilerde bulunmaktadır. Onu bir asır sonra, Cumhuriyet'in yüzüncü yılına girerken yeniden okumamız gerektiği kanaatindeyim.

2023'e beş yıl kala bu alanda neleri başardığımızı, neleri başarıp sürdüremediğimizi, neleri yapmamız gerektiğini anlamamıza katkısı olur diye…

Son Güncelleme: Cumartesi, 09 Şubat 2019 16:37

Gösterim: 21450

İsmail İspir - RICOH TURKEY Innovation Manager

ricoh_turkeyÖLÇME DEĞERLENDİRMEDE AMAÇLARA UYGUNLUK

Günümüzde, tüm eğitim kurumları öğrenci performanslarını ölçmek ve gelişimlerini planlayabilmek amacıyla çeşitli yazılım ve cihazlar kullanmaktadır. Esas itibarıyla ölçme değerlendirme için kullanılan yazılım ve cihazların temel amacı, süreci otomatikleştirmek, hızlandırmak ve öğretmenlere öğrencilerinin performanslarını daha iyi değerlendirebilmeleri ve gelişimlerini planlamaları için daha fazla işlenmiş veri ve analiz sonuçları sunmaktır. Dolayısı ile ölçme değerlendirme uygulamaları, öğrencileri daha çok lise ve üniversite giriş sınav soruları ve formatına “alıştırmayı” öncelikli hedef olarak almamalıdır. Okullar ve kullandıkları teknolojiler belirli ve hazır form tiplerine bağlı olmadan kendi süreçleri içerisinde sınav tasarlayıp, öğrenciye özel sınav üretebilmelidir. Tamamen okulun kullandığı süreç içerisinde ek yazılım ve destek gerektirmeden, planlanan ve yönetilen ders ve öğrenci odaklı sınavlar, kazanımların doğru şekilde geliştirilmesine gerçek anlamda katkı yapacağı gibi, öğretmene ve kuruma zaman ve maliyet tasarrufu sağlayacaktır.

 “Ölçme değerlendirme, ayrı ayrı her alandaki gerçek kazanımlarına odaklanma ve geliştirmeyi ana amaç edinen bir süreç olarak ele alınmalıdır.”

Son olarak, hedef ve sonuç ayrışması anlamında, üst eğitim kurumu sınavlarındaki başarının amaç değil, öğrencilerin her bir alandaki yeterliliklerinin ve yaratıcılıklarının ayrı ayrı en üst düzeye çıkarılmasının bir sonucu olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

ricoh_logo

Ölçme değerlendirme araç ve sistemlerinin nihai çıktısı öğrencilerin sorumlu oldukları her bir alanda öğrenme ve yaratıcılıklarının hedeflenen seviyelere çıkarmak için gerekli tüm veri ve analizleri sağlamak olmalıdır. Burada esas olan, tüm diğer konularda olduğu gibi basitlik ve hedefe odaklanmaktır. Başka bir deyişle, ölçme değerlendirmede kullanılan yöntem ve araçlar yerine, öğrencinin gerçek performansı ve gelişimi ön planda olmalıdır. Eğer kullanılan sistem karmaşık yapılar içeriyor ve sürekli dış destek, ek uygulama ve yazılım kullanımı, zaman alan ayarlamalar gerektiriyor veya sistemle ilgili konular sürekli kullanıcıları meşgul ediyorsa burada amaçtan çok araçlarla ilgili unsurlar ön plana çıkmaktadır ki bu da hedeflenen öğrenim kalitesini olduğu kadar eğitim paydaşlarının beklentilerini de olumsuz etkileyebilir. Oysa bir süreç ve bunun üzerinde koştuğu sistemden beklenen istenen çıktıların tam olarak ve yüksek kalitede alınması ve bu sırada sistem kaynaklı konuların minimum zaman kaybı ve maliyet getirmesidir.

“Doğru kazanımları elde etme ve bunları problem çözme ve yaratıcılığa yönlendirmek her eğitim kurumu için esas olmalıdır.”

Daha önce belirtildiği gibi bir öğrencinin başarısındaki gerek ve yeter şart, sorumlu olduğu her bir alanı ayrı ayrı en üst seviyede ve kazanımlar bazında öğrenmesi ve bu alanda beklenen yaratıcılığı ve problem çözme yetisini uluslararası standardlara uygun seviyede geliştirmesidir. Bu sağlandığında, öğrencinin her türlü üst kurum sınavında, sınavın şekli, yöntemi, süresi ve puanlama sisteminden bağımsız olarak mutlak başarıya ulaşacağı kesindir. Bunun için öğrenciler özellikle ders bazında optimal sıklıkta testlere tabi tutulmalı ve doğru analizler ve raporlara dayalı olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım için gerekli unsurdan biri ise verimli ve etkin bir ölçme ve değerlendirme platformudur. Bireysel anlamda öğrenci ve öğretmeni odağına koyan, optik kağıt, özelleştirme için ekstra yazılım vb. her türlü dış gereksinimlerden bağımsız ve olabildiği kadar basit kullanılabilir bir sistem mutlak başarının en önemli unsurudur. Böyle bir platform ve basit süreç, maliyet ve zaman kayıplarını en aza indirirken, gerçek anlamda öğrenci ve öğretmen başarısına katkı sağlayacak temel çıktıları yüksek güvenilirlikle sunacak, öğretmen ve kurumun öğrencilere daha fazla odaklanmasına imkan tanıyacaktır.

Doğru bir ölçme değerlendirme süreci makalede sözü geçen amaçlar doğrultusunda öncelikle aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır;

1-      Basitlik

2-      Öğrenci ve öğretmen odaklılık

3-      Dış faktörlerden bağımsızlık

4-      Güvenilirlik

5-      Hız

6-      Esneklik ve uyumluluk

7-      Ölçeklenebilirlik

8-      Uçtan Uca Çözüm

Sonuç olarak, bir ölçme değerlendirme platfomunun kolay anlaşılır ve kullanılır olması, sürekli destek gerektirmemesi, öğrenciye özel kağıt tasarımına imkan vermesi, optik kağıtlara bağımlı olmaması, kendi içinde tüm sınav ihtiyacına cevap vermesi, optik kağıtlarda sık karşılaşılan okuma sorunlarını ortadan kaldırması, sınav sürecinin başından sonuna süratle tamamlaması, diğer sistemlere veri aktarımında esneklik sağlaması, öğrenci sayısının artması sonucu kapasite artırımı, ek maliyet vb. gerektirmemesi, ve uzun dönemde kullanılabilir olması, bir eğitim kurumunun operasyonel ve finansal gerekliliklerine cevap verirken aynı zamanda öğrenci gelişimini de en üst seviyeye çıkarmaya doğrudan katkı sağlaması açısından son derece büyük önem taşımaktadır.  

“Ölçme değerlendirmede öğretmen ve öğrenciyi odağına koyan basit ve etkin platformlar başarının anahtarıdır.”

Ricoh Türkiye eğitim çözümleri  kapsamında yeni sınav oluşturma ve değerlendirme çözümününü daha etkin ve uçtan uca bir platform olarak okullara sunmaktadır.

 

 

> Eğitimde amaçlara uygun ölçme değerlendirmenin önemi

İsmail İspir - RICOH TURKEY Innovation Manager

ricoh_turkeyÖLÇME DEĞERLENDİRMEDE AMAÇLARA UYGUNLUK

Günümüzde, tüm eğitim kurumları öğrenci performanslarını ölçmek ve gelişimlerini planlayabilmek amacıyla çeşitli yazılım ve cihazlar kullanmaktadır. Esas itibarıyla ölçme değerlendirme için kullanılan yazılım ve cihazların temel amacı, süreci otomatikleştirmek, hızlandırmak ve öğretmenlere öğrencilerinin performanslarını daha iyi değerlendirebilmeleri ve gelişimlerini planlamaları için daha fazla işlenmiş veri ve analiz sonuçları sunmaktır. Dolayısı ile ölçme değerlendirme uygulamaları, öğrencileri daha çok lise ve üniversite giriş sınav soruları ve formatına “alıştırmayı” öncelikli hedef olarak almamalıdır. Okullar ve kullandıkları teknolojiler belirli ve hazır form tiplerine bağlı olmadan kendi süreçleri içerisinde sınav tasarlayıp, öğrenciye özel sınav üretebilmelidir. Tamamen okulun kullandığı süreç içerisinde ek yazılım ve destek gerektirmeden, planlanan ve yönetilen ders ve öğrenci odaklı sınavlar, kazanımların doğru şekilde geliştirilmesine gerçek anlamda katkı yapacağı gibi, öğretmene ve kuruma zaman ve maliyet tasarrufu sağlayacaktır.

 “Ölçme değerlendirme, ayrı ayrı her alandaki gerçek kazanımlarına odaklanma ve geliştirmeyi ana amaç edinen bir süreç olarak ele alınmalıdır.”

Son olarak, hedef ve sonuç ayrışması anlamında, üst eğitim kurumu sınavlarındaki başarının amaç değil, öğrencilerin her bir alandaki yeterliliklerinin ve yaratıcılıklarının ayrı ayrı en üst düzeye çıkarılmasının bir sonucu olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

ricoh_logo

Ölçme değerlendirme araç ve sistemlerinin nihai çıktısı öğrencilerin sorumlu oldukları her bir alanda öğrenme ve yaratıcılıklarının hedeflenen seviyelere çıkarmak için gerekli tüm veri ve analizleri sağlamak olmalıdır. Burada esas olan, tüm diğer konularda olduğu gibi basitlik ve hedefe odaklanmaktır. Başka bir deyişle, ölçme değerlendirmede kullanılan yöntem ve araçlar yerine, öğrencinin gerçek performansı ve gelişimi ön planda olmalıdır. Eğer kullanılan sistem karmaşık yapılar içeriyor ve sürekli dış destek, ek uygulama ve yazılım kullanımı, zaman alan ayarlamalar gerektiriyor veya sistemle ilgili konular sürekli kullanıcıları meşgul ediyorsa burada amaçtan çok araçlarla ilgili unsurlar ön plana çıkmaktadır ki bu da hedeflenen öğrenim kalitesini olduğu kadar eğitim paydaşlarının beklentilerini de olumsuz etkileyebilir. Oysa bir süreç ve bunun üzerinde koştuğu sistemden beklenen istenen çıktıların tam olarak ve yüksek kalitede alınması ve bu sırada sistem kaynaklı konuların minimum zaman kaybı ve maliyet getirmesidir.

“Doğru kazanımları elde etme ve bunları problem çözme ve yaratıcılığa yönlendirmek her eğitim kurumu için esas olmalıdır.”

Daha önce belirtildiği gibi bir öğrencinin başarısındaki gerek ve yeter şart, sorumlu olduğu her bir alanı ayrı ayrı en üst seviyede ve kazanımlar bazında öğrenmesi ve bu alanda beklenen yaratıcılığı ve problem çözme yetisini uluslararası standardlara uygun seviyede geliştirmesidir. Bu sağlandığında, öğrencinin her türlü üst kurum sınavında, sınavın şekli, yöntemi, süresi ve puanlama sisteminden bağımsız olarak mutlak başarıya ulaşacağı kesindir. Bunun için öğrenciler özellikle ders bazında optimal sıklıkta testlere tabi tutulmalı ve doğru analizler ve raporlara dayalı olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım için gerekli unsurdan biri ise verimli ve etkin bir ölçme ve değerlendirme platformudur. Bireysel anlamda öğrenci ve öğretmeni odağına koyan, optik kağıt, özelleştirme için ekstra yazılım vb. her türlü dış gereksinimlerden bağımsız ve olabildiği kadar basit kullanılabilir bir sistem mutlak başarının en önemli unsurudur. Böyle bir platform ve basit süreç, maliyet ve zaman kayıplarını en aza indirirken, gerçek anlamda öğrenci ve öğretmen başarısına katkı sağlayacak temel çıktıları yüksek güvenilirlikle sunacak, öğretmen ve kurumun öğrencilere daha fazla odaklanmasına imkan tanıyacaktır.

Doğru bir ölçme değerlendirme süreci makalede sözü geçen amaçlar doğrultusunda öncelikle aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır;

1-      Basitlik

2-      Öğrenci ve öğretmen odaklılık

3-      Dış faktörlerden bağımsızlık

4-      Güvenilirlik

5-      Hız

6-      Esneklik ve uyumluluk

7-      Ölçeklenebilirlik

8-      Uçtan Uca Çözüm

Sonuç olarak, bir ölçme değerlendirme platfomunun kolay anlaşılır ve kullanılır olması, sürekli destek gerektirmemesi, öğrenciye özel kağıt tasarımına imkan vermesi, optik kağıtlara bağımlı olmaması, kendi içinde tüm sınav ihtiyacına cevap vermesi, optik kağıtlarda sık karşılaşılan okuma sorunlarını ortadan kaldırması, sınav sürecinin başından sonuna süratle tamamlaması, diğer sistemlere veri aktarımında esneklik sağlaması, öğrenci sayısının artması sonucu kapasite artırımı, ek maliyet vb. gerektirmemesi, ve uzun dönemde kullanılabilir olması, bir eğitim kurumunun operasyonel ve finansal gerekliliklerine cevap verirken aynı zamanda öğrenci gelişimini de en üst seviyeye çıkarmaya doğrudan katkı sağlaması açısından son derece büyük önem taşımaktadır.  

“Ölçme değerlendirmede öğretmen ve öğrenciyi odağına koyan basit ve etkin platformlar başarının anahtarıdır.”

Ricoh Türkiye eğitim çözümleri  kapsamında yeni sınav oluşturma ve değerlendirme çözümününü daha etkin ve uçtan uca bir platform olarak okullara sunmaktadır.

 

 

Son Güncelleme: Perşembe, 20 Eylül 2018 13:46

Gösterim: 14110

Öğrenciler uzun bir tatil için geri sayıma başladı. Yoğun geçen bir eğitim yılının ardından yaz tatiline girecek olan öğrencilerin tatilde dinlenmelerinin önemli olduğunu belirten uzmanlara göre, iyi ve verimli bir tatilin ilk şartı kaliteli zaman geçirmek. Uzmanlar, “Çocuklarımıza boş zamanı kaliteli değerlendirmeyi öğretmeliyiz” tavsiyesinde bulunurken dinlenme ve eğlenme fırsatının da çocuklara tanınması gerektiğinin altını çiziyor.

tatilÜsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezinden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, yaz tatilini verimli geçirme konusunda ailelere önerilerde bulundu. Bazı ailelerin çocuklarını yaz boyunca kurstan kursa yönlendirirken; bazılarının ise çocuklarını kendi haline bıraktığını dile getiren Sayım, zaman yönetiminin doğru yapılmasının önemini vurguladı.

Çocuk için anne ve baba rehber olmalı
Doyurucu geçirilen zamanın kişiyi mutlu edip, değerli hissederek dinlenmesini sağlayacağını belirten Sayım, “Tabii ki çocuk için tatil, bir dönem boyunca planlı, kurallı bir ortamdan özgür olduğu ve dinlenebildiği daha esnek bir zaman dilimini ifade eder. Anne ve babaların rehberliği çocuğun tatili nasıl geçireceği ile ilgili devreye girmelidir” şeklinde konuştu.

Dinlenme ve eğlenmeye fırsat tanınmalı
“Ailelerin fazla müdahale içermeden, çocuktan beklentiyi yüksek tutmadan, dinlenme ve eğlenmeye fırsat tanıyarak aktivite planı yapmasına yardımcı olmaları önemlidir” diyen Aynur Sayım, “Tatilde seçtikleri arkadaşlar, bulundukları ortamlar aile tarafından denetlenmeli elbette ama bunu yaparken de fazla baskı kurmadan özenli davranılmalı” önerisinde bulundu.

Karnesi kötü gelen çocuk zorlanmamalı
Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocuğun bir yıl boyunca başaramadığını tatilde başaramayacağını söyleyerek sözlerine şu şekilde devam etti: “Çocuğu zorlamamak, çözüme yönelik eyleme geçmek, en doğru yaklaşım olacaktır. Çocuktan, tatilde sıkı çalışma programı uygulamasını beklememek; ancak özel eğitimle desteklenmesi gereken bir durum varsa, bir eğitici rehberliğinde ek çalışma yapılması uygun olabilir. Özel destek gerektiren durumlar dışında genel bir tekrar, kitap okuma, çok zorlayıcı olmayan çalışmalar yapılabilir. Çocuklara odasını toplamak, dişlerini fırçalamak gibi günlük sorumlulukların da verilmesi, ayrıca spor, satranç, drama gibi sevdiği etkinliklere yöneltilmesinin fiziksel ve sosyal gelişimlerine katkıda bulunacağının altını çizmek yararlı olacaktır.”

Çocuğa iç disiplin kazandırılmalı
“Çocuk zamanını iyi yönetmeyi öğrenmişse bu tutumu, tatildeki etkinlik ve aktivitelerine, arkadaşları ile nasıl zaman geçirdiğine, zamanının ne kadarını arkadaşlarıyla ne kadarını kendisine ayırdığına yansıyacaktır” diyen Aynur Sayım, çocuğa kazandırılan iç disiplinin önemine değindi.

Tatilde kitap okuma saatleri yapılmalı
Klinik Psikolog Aynur Sayım, “Uzun tatil döneminde çocukların yıl içinde öğrendikleri bilgileri unutmamak ve yeni eğitim dönemine hazırlanmak için günlük planlamalar içinde kısa ders tekrarları ve kitap okuma saatlerinin eklenmesi yararlı olacaktır” diyerek ders tekrarının çocuklar için verimine işaret eti.

> Çocuğunuza dinlenme ve eğlenme fırsatı tanıyın!

Öğrenciler uzun bir tatil için geri sayıma başladı. Yoğun geçen bir eğitim yılının ardından yaz tatiline girecek olan öğrencilerin tatilde dinlenmelerinin önemli olduğunu belirten uzmanlara göre, iyi ve verimli bir tatilin ilk şartı kaliteli zaman geçirmek. Uzmanlar, “Çocuklarımıza boş zamanı kaliteli değerlendirmeyi öğretmeliyiz” tavsiyesinde bulunurken dinlenme ve eğlenme fırsatının da çocuklara tanınması gerektiğinin altını çiziyor.

tatilÜsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezinden Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, yaz tatilini verimli geçirme konusunda ailelere önerilerde bulundu. Bazı ailelerin çocuklarını yaz boyunca kurstan kursa yönlendirirken; bazılarının ise çocuklarını kendi haline bıraktığını dile getiren Sayım, zaman yönetiminin doğru yapılmasının önemini vurguladı.

Çocuk için anne ve baba rehber olmalı
Doyurucu geçirilen zamanın kişiyi mutlu edip, değerli hissederek dinlenmesini sağlayacağını belirten Sayım, “Tabii ki çocuk için tatil, bir dönem boyunca planlı, kurallı bir ortamdan özgür olduğu ve dinlenebildiği daha esnek bir zaman dilimini ifade eder. Anne ve babaların rehberliği çocuğun tatili nasıl geçireceği ile ilgili devreye girmelidir” şeklinde konuştu.

Dinlenme ve eğlenmeye fırsat tanınmalı
“Ailelerin fazla müdahale içermeden, çocuktan beklentiyi yüksek tutmadan, dinlenme ve eğlenmeye fırsat tanıyarak aktivite planı yapmasına yardımcı olmaları önemlidir” diyen Aynur Sayım, “Tatilde seçtikleri arkadaşlar, bulundukları ortamlar aile tarafından denetlenmeli elbette ama bunu yaparken de fazla baskı kurmadan özenli davranılmalı” önerisinde bulundu.

Karnesi kötü gelen çocuk zorlanmamalı
Uzman Klinik Psikolog Aynur Sayım, çocuğun bir yıl boyunca başaramadığını tatilde başaramayacağını söyleyerek sözlerine şu şekilde devam etti: “Çocuğu zorlamamak, çözüme yönelik eyleme geçmek, en doğru yaklaşım olacaktır. Çocuktan, tatilde sıkı çalışma programı uygulamasını beklememek; ancak özel eğitimle desteklenmesi gereken bir durum varsa, bir eğitici rehberliğinde ek çalışma yapılması uygun olabilir. Özel destek gerektiren durumlar dışında genel bir tekrar, kitap okuma, çok zorlayıcı olmayan çalışmalar yapılabilir. Çocuklara odasını toplamak, dişlerini fırçalamak gibi günlük sorumlulukların da verilmesi, ayrıca spor, satranç, drama gibi sevdiği etkinliklere yöneltilmesinin fiziksel ve sosyal gelişimlerine katkıda bulunacağının altını çizmek yararlı olacaktır.”

Çocuğa iç disiplin kazandırılmalı
“Çocuk zamanını iyi yönetmeyi öğrenmişse bu tutumu, tatildeki etkinlik ve aktivitelerine, arkadaşları ile nasıl zaman geçirdiğine, zamanının ne kadarını arkadaşlarıyla ne kadarını kendisine ayırdığına yansıyacaktır” diyen Aynur Sayım, çocuğa kazandırılan iç disiplinin önemine değindi.

Tatilde kitap okuma saatleri yapılmalı
Klinik Psikolog Aynur Sayım, “Uzun tatil döneminde çocukların yıl içinde öğrendikleri bilgileri unutmamak ve yeni eğitim dönemine hazırlanmak için günlük planlamalar içinde kısa ders tekrarları ve kitap okuma saatlerinin eklenmesi yararlı olacaktır” diyerek ders tekrarının çocuklar için verimine işaret eti.

Son Güncelleme: Çarşamba, 06 Haziran 2018 13:30

Gösterim: 12496

İTÜ Beylerbeyi Kampüsü Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü

okulAileden sonra çocukların becerilerinin ve yeteneklerinin gelişmesinde rol alan en önemli yer okuldur. Özellikle ergenlik döneminin yaşandığı ortaokul süreci; çocukların ihtiyaçlarının, tepkilerinin, duygularının, fiziksel özelliklerinin değiştiği bir dönemdir. Bu nedenle çocuklarımızın yaşadıkları gelişim süreçlerini tanıdıkça onları daha iyi anlayabilir, duygularını dile getirmeleri konusunda onlara destek olabilir ve ihtiyaçlarına cevap verme noktasında onlara daha çok yardımcı olabiliriz.

Çocuklarımızın büyüdükçe ihtiyaçlarının ve tepkilerinin değiştiğini gözlemleriz. Zaman zaman verdikleri tepkilerle, olayları yorumlama biçimi ve yaklaşımlarıyla bizleri şaşırtırlar. Bu süreçte aklımızdan: “Bu çocuk hiç böyle yapmazdı!” gibi düşünceler geçebilir. Ergenlik dönemi, bu sürecin en yoğun yaşandığı dönemdir. Özellikle uzun bir yaz tatilinden sonra bu değişiklikleri yaşayan çocuklarınızın okula başlangıç ve uyum sürecinde de değişiklikler yaşadığını gözlemleyebilirsiniz. Bu dönemde çocuğunuzun yaşamında sadece anne baba önemli olmayacak, öğretmen ve arkadaşları da önem kazanacaktır. Çocuğunuz okulda hem birey olmayı hem de bir grubun üyesi olmayı öğrenecektir. Ayrıca paylaşma, işbirliği, haklar ve sorumluluklar, yarışma gibi kavramlar hayatında yer almaya başlayacaktır.

Ergenlik, çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. Ergenlik, bireyde çocuksu tutum ve davranışlarının yerini yetişkinlik tutum ve davranışlarının aldığı, cinsiyet yetilerinin kazanıldığı, bireyin erişkin rolüne psikolojik ve fiziksel olarak hazırlandığı dönemdir.

Ben Kimim ve Neler Yaşıyorum?

  • Ben artık çocuk değilim!
    Neden istediğim gibi davranamıyorum?
    Yalnız kalmak istiyorum!
    Bana artık karışmayın!
    Bana ne zaman ders çalışacağımı hatırlatmayın!
    Beni kimse anlamıyor. Çocuğumda ne gibi değişiklikler oluyor?
    Bedensel değişimler
    Duygusal değişimler
    Zihinsel değişimler

Ergenliğe giriş yaşı; genetik (ailesel), ırk, sosyoekonomik şartlar (çocuk yaşta evlendirme, ağır bedensel yük altında çalıştırılan çocuklar) ve iklim gibi faktörlerden etkilenir. Genel olarak kızlar erkeklere oranla daha önce olgunlaştıkları için bu dönem kızlarda 10-12, erkeklerde ise 12-14 yaşları arasında başlar. Ergenliğin sonuna doğru bu farkın kapandığı görülür.

Ergenlik döneminde; otoriteye karşı olma, söz dinlememe, eleştirme, hata bulma gencin tutumlarındandır. Gelişme döneminde anne-baba tarafından bazen çocuk bazen yetişkin gibi algılanan çocuk, ne zaman ne şekilde davranacağını bilemez. Gelişmekte olan bedenine, cinsel ve duygusal gelişimlerine ayak uyduramaz; "kimlik karmaşası"na düşebilir. Yetişkinlerin gençlere baskıcı ve disiplinli davranmaktan çok sevgi dolu, güven veren, önemseyen ve değer veren bir tutumla yaklaşmaları onların kimlik gelişimlerini kolaylaştıracaktır.

Ergen, ani duygu değişimleri dile getirebilir. Zaman zaman yetişkinin uzaktan denetimine ihtiyaç duyabilir. Aynı zamanda yetişkinin güvenini kazanmaya, kendine güvenilen bir insan olmaya ihtiyaç duyabilir. Kendisine güven duyulmaması onda kaygı yaratır.

Ergenlik döneminin temel özelliklerinden biri olan güvensizlik, ergenin gösterişçi ya da çekingen bir birey olmasına sebep olabilir. Bu evrede ergen, başkalarının kendisi hakkında verecekleri hükümler konusunda aşırı derecede duyarlıdır.

Ergenlik sürecinde ergen; kişilik arayışları içindedir, arkadaş grupları da buna bağlı olarak değişebilir. Kendisi ile çok ilgilidir, ayna karşısında dakikalarca vakit harcayabilir. Kararsızdır, elbise seçimine ve giyimine önem verir. Kendisinin özgür bırakılmasını ister. Ebeveyne karşı isyankar bir tutum içerisine girebilir. Bu süreçte çocuklar bedenlerindeki değişimi anlamaya çalışırken duygusal süreçlerdeki değişiklikleri de anlamlandırmaya çalışabilir. Bu nedenle duygusal tepkileri abartılı olabilir ve genellikle değişkenlik gösterebilir. Sevincini ve öfkesini frenlemekte zorlanabilir. Eleştiri yaparak kendini ifade etmeyi seçmesine rağmen eleştirilmekten nefret edebilir. Nasihat duymaktan, özellikle de “bizim zamanımızda” ile başlayan cümlelerden hoşlanmaz. Kendi özellerini keşfetmeye çalıştıkları bir dönem olduğu için bunu kimseyle paylaşmak istemezler.

Ergenlik döneminde gençler için akranlarla iletişim kurmak giderek önem kazanmaya başlamaktadır. Bu dönemde, arkadaşlar mahremiyet ve sosyal destek kaynağı olarak anne babanın yerine geçmektedir. Bu durum anne babanın her şeyi kısıtlayan, yasaklayan ve sınırlar koyan bir durumda algılanmasına ve aile içinde çatışmalar yaşanmasına neden olmaktadır. Bu süreçle ile ilgili çeşitli makalelerde geçen: “Ergenlikten daha zor olan bir ergenin anne babası olmak!” sözünü düşünerek güven ilişkisi geliştirmek önemlidir.

Çocuklarla doğru ve etkili iletişim kurmak için siz velilerimize önerilerimiz şunlardır: Çocuğunuza karşı dürüst olurken istek ve beklentilerinizi açıkça ifade etmekten çekinmeyin. Bunu yaparken size yaşadıklarını anlatabilmesi için sessizce dinlemeli ve onu kabul ettiğimizi hissettirmeliyiz. Hep konuşan biz olursak gencin duygularını ifade etmesini engellemiş ve sizden gizli bir şeyler yapmasına sebebiyet vermiş olabilirsiniz.

Yaptığı yanlış davranışlar karşısında onunla suçlayıcı bir tutumla tartışmak yerine, düşüncelerine önem verdiğinizi gösterecek ifadeler kullanabilirsiniz. Burada en önemli nokta kendinizi onun yerine koyarak (empati yaparak) ‘’Ben olsaydım ne hissederdim?’’ diye düşünmek ve ifade ettiği duyguları isimlendirerek yansıtmaktır.

Sakin kalmaya çalışarak ona güven verin. Ebeveynle çocuk arasında kaygı, bulaşıcı bir durumdur. Çocuğunuz, kaygı duyduğu, canı sıkıldığı her durumda ne kadar endişelendiğinizi anlamak için size bakacak ve endişeli olduğunuzu gördüğünde korkmakta haklı olduğunu düşünecektir. Bu nedenle ne kadar tedirgin ve gergin olursanız olun, dışarıdan bakıldığında sakin ve rahat görünmeye çalışın.

Okulun ilk günlerinde çocuklarınıza nasıl destek olabilirsiniz?

Yeni bir ortama girmek hangi yaşta olursa olsun bir uyum gerektirir. Bu nedenle uyguladığımız oryantasyon süreci ile tüm öğrencilerimizin okula uyum sürecine destek olmaya çalışıyoruz. Oryantasyon çalışmalarımız ile öğrencilerimiz birbirleriyle tanışır ve burada ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını öğrenirler.

Ebeveynler olarak okulla ilgili çocuklarınızı önceden bilgilendirmeniz, uyum sürecinde kendilerini daha rahat hissetmelerine yardımcı olacaktır. Okulun sizin için önemi, bu okulu seçmekteki öncelikleriniz, okulun sistemi dahilinde sizin için önemli olan etkinlikler, yemeklerini nerede yiyecekleri, revirin yeri, tuvalet ihtiyaçlarını nasıl giderecekleri gibi konular hakkında bilgi almak çocuğunuzu büyük ölçüde rahatlatacaktır.

Uyku saatlerinin düzenli oluşu, zamanında yatıp kalkması, bir gün önceden okul malzemelerini hazırlaması gibi günlük rutinlerle ilgili kazandıracağınız alışkanlıklar, sabah hazırlıklarında onları gerginlikten uzak tutacaktır. Böylece okulun ilk günlerindeki uyum sürecinde ve yıl içerisinde çocuğunuz kaygıdan uzaklaşacak, okula daha keyifli gelecektir.

Okul bir yaşam alanı olduğu için bazen zorlandığı, sıkıldığı, yorulduğu zamanları da olabilir. Daha sonra hayal kırıklığına uğramaması için sorduğu sorulara gerçekçi cevaplar verin.

Çocuğunuza; öğretmenine, okula güven duyduğunuzu hissettirin ve kendisinin de güvenebileceği mesajını verin. Eğer ilk günlere dair kaygınız varsa bunu çocuğunuzun yanında dile getirmemeye özen gösterin.

Bütün bu davranış özelliklerini göz önünde bulundurarak ve önerilere dikkat ederek yaklaştığınızda okula başlangıçta ve sonraki süreçlerde çocuğunuzla sağlıklı ve mutlu bir ilişki kurduğunuzu gözlemleyeceksiniz.

Gösterilen her türlü özene rağmen her yıl okula uyum sağlama konusunda güçlük yaşayan çocuklar olabilmektedir. Bu durumda zaman kaybetmeden sınıf öğretmeni ve Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü ile işbirliği yapmak, süreci daha rahat atlatmanıza yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA

Parman, Talat (2000), Ergenlik ya da Merhaba Hüzün, Bağlam Yayınları, İstanbul.
Başgül, Yrd. Doç. Dr. Ş. Senem, Popüler Psikiyatri Dergisi, Sayı77
Şenel, Hatice (2007), Eyvah! Çocuğum Okula Başlıyor, Özgür Yayınları.
Jeammet, Philip, Ergenlik, Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları, Bağlam, 2012
www.bengisemerci.com, Gençlik Döneminde Okulun Önemi

> Ortaokul sürecinde değişim ve uyum

İTÜ Beylerbeyi Kampüsü Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü

okulAileden sonra çocukların becerilerinin ve yeteneklerinin gelişmesinde rol alan en önemli yer okuldur. Özellikle ergenlik döneminin yaşandığı ortaokul süreci; çocukların ihtiyaçlarının, tepkilerinin, duygularının, fiziksel özelliklerinin değiştiği bir dönemdir. Bu nedenle çocuklarımızın yaşadıkları gelişim süreçlerini tanıdıkça onları daha iyi anlayabilir, duygularını dile getirmeleri konusunda onlara destek olabilir ve ihtiyaçlarına cevap verme noktasında onlara daha çok yardımcı olabiliriz.

Çocuklarımızın büyüdükçe ihtiyaçlarının ve tepkilerinin değiştiğini gözlemleriz. Zaman zaman verdikleri tepkilerle, olayları yorumlama biçimi ve yaklaşımlarıyla bizleri şaşırtırlar. Bu süreçte aklımızdan: “Bu çocuk hiç böyle yapmazdı!” gibi düşünceler geçebilir. Ergenlik dönemi, bu sürecin en yoğun yaşandığı dönemdir. Özellikle uzun bir yaz tatilinden sonra bu değişiklikleri yaşayan çocuklarınızın okula başlangıç ve uyum sürecinde de değişiklikler yaşadığını gözlemleyebilirsiniz. Bu dönemde çocuğunuzun yaşamında sadece anne baba önemli olmayacak, öğretmen ve arkadaşları da önem kazanacaktır. Çocuğunuz okulda hem birey olmayı hem de bir grubun üyesi olmayı öğrenecektir. Ayrıca paylaşma, işbirliği, haklar ve sorumluluklar, yarışma gibi kavramlar hayatında yer almaya başlayacaktır.

Ergenlik, çocukluk çağı ile yetişkinlik çağı arasındaki geçiş dönemidir. Ergenlik, bireyde çocuksu tutum ve davranışlarının yerini yetişkinlik tutum ve davranışlarının aldığı, cinsiyet yetilerinin kazanıldığı, bireyin erişkin rolüne psikolojik ve fiziksel olarak hazırlandığı dönemdir.

Ben Kimim ve Neler Yaşıyorum?

  • Ben artık çocuk değilim!
    Neden istediğim gibi davranamıyorum?
    Yalnız kalmak istiyorum!
    Bana artık karışmayın!
    Bana ne zaman ders çalışacağımı hatırlatmayın!
    Beni kimse anlamıyor. Çocuğumda ne gibi değişiklikler oluyor?
    Bedensel değişimler
    Duygusal değişimler
    Zihinsel değişimler

Ergenliğe giriş yaşı; genetik (ailesel), ırk, sosyoekonomik şartlar (çocuk yaşta evlendirme, ağır bedensel yük altında çalıştırılan çocuklar) ve iklim gibi faktörlerden etkilenir. Genel olarak kızlar erkeklere oranla daha önce olgunlaştıkları için bu dönem kızlarda 10-12, erkeklerde ise 12-14 yaşları arasında başlar. Ergenliğin sonuna doğru bu farkın kapandığı görülür.

Ergenlik döneminde; otoriteye karşı olma, söz dinlememe, eleştirme, hata bulma gencin tutumlarındandır. Gelişme döneminde anne-baba tarafından bazen çocuk bazen yetişkin gibi algılanan çocuk, ne zaman ne şekilde davranacağını bilemez. Gelişmekte olan bedenine, cinsel ve duygusal gelişimlerine ayak uyduramaz; "kimlik karmaşası"na düşebilir. Yetişkinlerin gençlere baskıcı ve disiplinli davranmaktan çok sevgi dolu, güven veren, önemseyen ve değer veren bir tutumla yaklaşmaları onların kimlik gelişimlerini kolaylaştıracaktır.

Ergen, ani duygu değişimleri dile getirebilir. Zaman zaman yetişkinin uzaktan denetimine ihtiyaç duyabilir. Aynı zamanda yetişkinin güvenini kazanmaya, kendine güvenilen bir insan olmaya ihtiyaç duyabilir. Kendisine güven duyulmaması onda kaygı yaratır.

Ergenlik döneminin temel özelliklerinden biri olan güvensizlik, ergenin gösterişçi ya da çekingen bir birey olmasına sebep olabilir. Bu evrede ergen, başkalarının kendisi hakkında verecekleri hükümler konusunda aşırı derecede duyarlıdır.

Ergenlik sürecinde ergen; kişilik arayışları içindedir, arkadaş grupları da buna bağlı olarak değişebilir. Kendisi ile çok ilgilidir, ayna karşısında dakikalarca vakit harcayabilir. Kararsızdır, elbise seçimine ve giyimine önem verir. Kendisinin özgür bırakılmasını ister. Ebeveyne karşı isyankar bir tutum içerisine girebilir. Bu süreçte çocuklar bedenlerindeki değişimi anlamaya çalışırken duygusal süreçlerdeki değişiklikleri de anlamlandırmaya çalışabilir. Bu nedenle duygusal tepkileri abartılı olabilir ve genellikle değişkenlik gösterebilir. Sevincini ve öfkesini frenlemekte zorlanabilir. Eleştiri yaparak kendini ifade etmeyi seçmesine rağmen eleştirilmekten nefret edebilir. Nasihat duymaktan, özellikle de “bizim zamanımızda” ile başlayan cümlelerden hoşlanmaz. Kendi özellerini keşfetmeye çalıştıkları bir dönem olduğu için bunu kimseyle paylaşmak istemezler.

Ergenlik döneminde gençler için akranlarla iletişim kurmak giderek önem kazanmaya başlamaktadır. Bu dönemde, arkadaşlar mahremiyet ve sosyal destek kaynağı olarak anne babanın yerine geçmektedir. Bu durum anne babanın her şeyi kısıtlayan, yasaklayan ve sınırlar koyan bir durumda algılanmasına ve aile içinde çatışmalar yaşanmasına neden olmaktadır. Bu süreçle ile ilgili çeşitli makalelerde geçen: “Ergenlikten daha zor olan bir ergenin anne babası olmak!” sözünü düşünerek güven ilişkisi geliştirmek önemlidir.

Çocuklarla doğru ve etkili iletişim kurmak için siz velilerimize önerilerimiz şunlardır: Çocuğunuza karşı dürüst olurken istek ve beklentilerinizi açıkça ifade etmekten çekinmeyin. Bunu yaparken size yaşadıklarını anlatabilmesi için sessizce dinlemeli ve onu kabul ettiğimizi hissettirmeliyiz. Hep konuşan biz olursak gencin duygularını ifade etmesini engellemiş ve sizden gizli bir şeyler yapmasına sebebiyet vermiş olabilirsiniz.

Yaptığı yanlış davranışlar karşısında onunla suçlayıcı bir tutumla tartışmak yerine, düşüncelerine önem verdiğinizi gösterecek ifadeler kullanabilirsiniz. Burada en önemli nokta kendinizi onun yerine koyarak (empati yaparak) ‘’Ben olsaydım ne hissederdim?’’ diye düşünmek ve ifade ettiği duyguları isimlendirerek yansıtmaktır.

Sakin kalmaya çalışarak ona güven verin. Ebeveynle çocuk arasında kaygı, bulaşıcı bir durumdur. Çocuğunuz, kaygı duyduğu, canı sıkıldığı her durumda ne kadar endişelendiğinizi anlamak için size bakacak ve endişeli olduğunuzu gördüğünde korkmakta haklı olduğunu düşünecektir. Bu nedenle ne kadar tedirgin ve gergin olursanız olun, dışarıdan bakıldığında sakin ve rahat görünmeye çalışın.

Okulun ilk günlerinde çocuklarınıza nasıl destek olabilirsiniz?

Yeni bir ortama girmek hangi yaşta olursa olsun bir uyum gerektirir. Bu nedenle uyguladığımız oryantasyon süreci ile tüm öğrencilerimizin okula uyum sürecine destek olmaya çalışıyoruz. Oryantasyon çalışmalarımız ile öğrencilerimiz birbirleriyle tanışır ve burada ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını öğrenirler.

Ebeveynler olarak okulla ilgili çocuklarınızı önceden bilgilendirmeniz, uyum sürecinde kendilerini daha rahat hissetmelerine yardımcı olacaktır. Okulun sizin için önemi, bu okulu seçmekteki öncelikleriniz, okulun sistemi dahilinde sizin için önemli olan etkinlikler, yemeklerini nerede yiyecekleri, revirin yeri, tuvalet ihtiyaçlarını nasıl giderecekleri gibi konular hakkında bilgi almak çocuğunuzu büyük ölçüde rahatlatacaktır.

Uyku saatlerinin düzenli oluşu, zamanında yatıp kalkması, bir gün önceden okul malzemelerini hazırlaması gibi günlük rutinlerle ilgili kazandıracağınız alışkanlıklar, sabah hazırlıklarında onları gerginlikten uzak tutacaktır. Böylece okulun ilk günlerindeki uyum sürecinde ve yıl içerisinde çocuğunuz kaygıdan uzaklaşacak, okula daha keyifli gelecektir.

Okul bir yaşam alanı olduğu için bazen zorlandığı, sıkıldığı, yorulduğu zamanları da olabilir. Daha sonra hayal kırıklığına uğramaması için sorduğu sorulara gerçekçi cevaplar verin.

Çocuğunuza; öğretmenine, okula güven duyduğunuzu hissettirin ve kendisinin de güvenebileceği mesajını verin. Eğer ilk günlere dair kaygınız varsa bunu çocuğunuzun yanında dile getirmemeye özen gösterin.

Bütün bu davranış özelliklerini göz önünde bulundurarak ve önerilere dikkat ederek yaklaştığınızda okula başlangıçta ve sonraki süreçlerde çocuğunuzla sağlıklı ve mutlu bir ilişki kurduğunuzu gözlemleyeceksiniz.

Gösterilen her türlü özene rağmen her yıl okula uyum sağlama konusunda güçlük yaşayan çocuklar olabilmektedir. Bu durumda zaman kaybetmeden sınıf öğretmeni ve Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü ile işbirliği yapmak, süreci daha rahat atlatmanıza yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA

Parman, Talat (2000), Ergenlik ya da Merhaba Hüzün, Bağlam Yayınları, İstanbul.
Başgül, Yrd. Doç. Dr. Ş. Senem, Popüler Psikiyatri Dergisi, Sayı77
Şenel, Hatice (2007), Eyvah! Çocuğum Okula Başlıyor, Özgür Yayınları.
Jeammet, Philip, Ergenlik, Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları, Bağlam, 2012
www.bengisemerci.com, Gençlik Döneminde Okulun Önemi

Son Güncelleme: Perşembe, 20 Eylül 2018 10:43

Gösterim: 11953

Prof. Dr. Sinan Alçın, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi

sinan_alcinSon birkaç yıldır yeni bir üretim paradigmasıyla karşı karşıyayız: Sanayi 4.0! Bu süreç, geleceğin ekonomilerinin ve üretim ilişkilerinin de çerçevesini çiziyor. Sanayi 4.0 sadece teknik, metrik ve robotik bir süreç değil. Sanayi 4.0’ın odağında insan var. Sanayi 4.0 sürecinde adaptasyonun ilk adımı zihinsel dönüşüm. Bu dönüşüm ise Sanayi 4.0 süreciyle uyumlu bir eğitim sistemiyle mümkün. Geleceğin ekonomisine yön verecek kuşakları yetiştirmek için Eğitim 4.0 dönüşümü şart!
Sanayi 4.0 sürecinin kırılma noktası bilgi derinliğinde saklı. Bilgiye hâkimiyet farkları hem firmalar hem de ülkeler arasındaki farkı da belirliyor. Sanayi 4.0’ın tarif ettiği çoklu bağlantılı üretim ve ilişkisellik, doğal olarak bu düzeni olanaklı kılacak tasarım ve mühendislik bilgisini de gerekli kılıyor. Gelecekteki mesleklerin mevcutlarla neredeyse bütünüyle farklılaşacağını da hesaba kattığımızda bizim için, geleceğin belirsizliklerle dolu bir muamma mı, yoksa tasarımına bugünden başladığımız ve içinde rollerimizi belirlediğimiz bir süreç mi olacağı tam olarak bugün attığımız adımlara bağlı.
İlk adımlar…sonrasında takip eden adımlar…hepsi önemli! Yanlış ilk adımları yalpalayan yeni adımlar ve kaçınılmaz çöküşler izler. Doğru ilk adım temel eğitimden başlayarak giderek yaşam boyu öğrenmeye kadar genişleyen bir yelpazede kendine alan buluyor. Eğitim piyasası diye düşündüğümüzde, bu piyasanın global değeri yıllık 6.3 trilyon dolara erişmiş durumda. Bunun yaklaşık 300 milyar doları sadece uzaktan öğrenme (e-learning) yatırımlarına ait. Pasta büyük! Pasta büyük ama sonuçlar aynı büyüklükte veya etkileyicilikte değil maalesef.

PISA testi sonuçlarındaki durumumuz ortadayken, Eğitim 4.0 mümkün mü?
Zorlu bir yol. Bir taraftan temel bilim alanlarında giderek gerileyen bilgi düzeyi, hallaç pamuğuna dönüşmüş bir temel eğitim sistemi, ilişkisel bütünlük ve muhakeme yerine geçirilen teste dayalı öğretim yöntemlerinin tümü işimizi zorlaştırıyor. Ama kolay yol hiçbir zaman yok.
Sanayi 4.0’ın ana hattını çizdiği geleceğin ekonomilerinde kendisine etkili yer bulabilecek insan gücünün sahip olması gereken temel nitelik çoklu problemlere interdisipliner çözüm üretme gücü. Bunu Himalayaların bilmem kaç metre yükseklikte olduğunu A, B, C, D, E seçeneklerinden birini seçtirerek malumat edindirmeye dayalı mevcut sistemden derinlemesine bilgi sistemine geçiş zor ama şart!

MALUMATTAN BİLGİYE GEÇİŞ
Malumat (enformasyon) ile bilgi (knowledge) arasındaki derin farkı kavramak atılacak ilk adım belki de. Bilgiyi malumattan ayıran temel fark derinlikli deneyimleme sürecidir. Örneğin bir yerlerde balıkçıların balık tuttuğunu ezberlemek malumat edinmek oluyor. Himalayaların yüksekliğini ezberlemek gibi yani… Sürekli bu tip enformasyonla doldurulan beyinlerin yenilikçi kapasitelerini büsbütün kaybetme olasılıkları çok yüksek. Balık tutulduğunu duyduk ve ezberledik. Bize faydası yok! Balık tutmayı öğrenelim… Öğrenelim ama nasıl? Burada da bilgi kendi içerisinde ikiye ayrılır: Gömülü Bilgi (Tacit Knowledge) ve Kodlanmış Bilgi (Codified Knowledge). Kodlanmış bilgiye erişmek görece kolaydır. Alırsınız bir “10 saatte Balıkçılığı Öğrenme Kitabı” okursunuz. Okursunuz da sonuç genelde kitaptaki gibi olmaz. Birbirine dolaşmış olta ile balıkçının yolunu tutarsınız eve dönerken! Hiç işe yaramaz mı bu tip kitaplar. Eh işte, yarar gibi görünür. Yani dünyanın geri kalanını olmasa da kendinizi inandırabilirsiniz balık tutmayı bildiğinize. Bu da bir şey!
İşin esası gömülü bilgide. Balık tutmanın gömülü bilgisi, ancak birkaç geceyi usta balıkçılarla birlikte olta sallayıp, her türlü hatayı yapıp bunlardan ders çıkartarak, derinlemesine bir gözlem ve kendine has farklılıklar katarak elde edilebilir.
Bilginin bu deneyimlemeye dayalı gömülü kısmı bugünün dünyasında da yarının dünyasında da ülkeleri ve firmaları birbirinden ayıran en önemli fark! Bedava yazılımlarla birçok işinizi kolaylaştırabilirsiniz. Verimliliği de artırabilirsiniz ama o yazılımları yeniden-üretmeyi öğrenemediyseniz hep öndekilerin arkasında onlardan dökülenleri toplarken bulursunuz kendiniz.

FEN VE MATEMATİK TASARIMLA KAYNAŞIYOR!
Geleceğin ekonomilerinin ihtiyaç duyduğu çoklu yeteneğe sahip bireyler yetiştirmek için genel kabul gören eğitim yaklaşımına STEM adı veriliyor. STEM, Science, Technology, Engeneering ve Math’ın kısaltılmış hali. Bir de STEAM var. STEM’den farkı A (Art). Yani, bilim, teknoloji mühendislik, tasarım gücü ve matematik olmazsa olmaz! Maker hareketleri, kodlama programları, robotik teknolojiler özellikle temel öğrenim çağına dönük olarak hızlıca yaygınlaşıyor. Okullarda inovasyon merkezleri, STEM programları, kodlama ve algoritma dersleri yaygınlaşıyor. Hafta sonları futbol atölyesi yerine maker kurslarına devam edenlerin sayısı giderek artıyor. Bunların hepsi çok kıymetli. Eğitim sektörünün bu konuyu temel gündem haline getirmesi de önemli. Ancak, burada da işi reklam ve pazarlama aracına dönüştürüp, niteliksel olan gömülü bilgi sürecini ıskalayan yaklaşımlarla işi gerçekten bir deneyimleme süreci olarak okuyup, meseleyi günlük karlılığın ötesine taşıyan ve en önemlisi bu ülkenin kaynaklarına odaklanan yaklaşımlar da var. Sayıları henüz az, bölgesel olarak da eşitsiz, ama var! Bu örnekleri paylaşıp yaygınlaşmasına vesile olmak da hepimizin geleceğe karşı ortak sorumluluğu!

TAKİP EDEN DEĞİL, YENİDEN ÜRETEN NESİLLER
Sanayi 4.0 süreci sadece ileri otomasyona sahip makinalardan ibaret değil, sadece kodlamadan da ibaret değil ya da robotik teknolojileri öğrenmek de tek başına Sanayi 4.0’a adaptasyon için yeterli değil. Bunların tümünde, bütünlüklü bir temel okur-yazarlık gerekiyor. Okur-yazarlık önemli ama bu sadece ortaya çıkan yeni teknolojileri “takip eden” konuma getirebilir bizi. Eğer ülke olarak, geleceğin öne çıkan ekonomilerinden biri olmayı ve insan gücü açısından da “iyi takipçiler” değil de dümene geçenler safında yer almak istiyorsak Eğitim 4.0 dönüşümü kaçınılmaz!

ÖĞRETEN OKULLARDAN, ÖĞRENEN OKULLARA!
Geleceğin ekonomilerinde, kalıplaşmış, birbirini tekrar eden, indirgemeci yaklaşımlara yer yok. İlköğretimden başlayarak, ortaöğrenim ve yükseköğrenimde tüm öğretim sisteminin öğrencilere veri transfer etme özelliğinden sıyrılıp, araştırma niteliğini öne çıkartan ve öğrencisiyle birlikte geleceği öğrenen yeteneğe kavuşması gerekiyor.
Yani, dönüşüm eğitimden, o da eğitim kurumlarından başlayacak!

EĞİTİM 4.0 DÖNÜŞÜMÜ İÇİN 4WARE YAKLAŞIMI
Sanayi 4.0 sürecinin işaret ettiği dört yetkinlik alanı bulunuyor: Makina teçhizat teknolojisi, yazılım teknolojisi, ilişkisellik ve beyin gücü. Geliştirdiğimiz 4ware yaklaşımı bu dört alana odaklanıyor: Hardware, Software, Netware ve Wetware. Hardware, Sanayi 4.0 sürecinde ihtiyaç duyulan ileri teknolojiye sahip üretim araçlarını anlatıyor. Software, yeni makinaların koordinasyonunu sağlayacak ERP yazılımlarını, Netware küresel ölçekte ilişki ağını ve Wetware ise beyin gücünü anlatıyor. Bu dört alanda uyumlu bir gelişme sağlanmadan, sadece makinada ya da yazılımda iyileşme çok önemli bir ayırt edici özellik kazandırmıyor.

NEREDEN BAŞLAMALI?
Dönüşüme başlamak için öncelikle bu dört alandaki düzeyin ölçülmesi gerekiyor. Yani, kurumun röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Röntgen sonucuna göre ise yol haritası (Eğitim 4.0 dönüşüm haritası) çıkartılması lazım! 4ware yaklaşımına dayalı olarak geliştirdiğimiz edu4ware testi ve ülkemizdeki Eğitim 4.0 dönüşüm serüvenine ilişkin bilgileri egitim4.com isimli bloğumuzda paylaşıyoruz.
Gelecek sayılarda uygulama örneklerini de buradan siz değerli Artı Eğitim okuyucularıyla paylaşıyor olacağız. Birlikte öğrenmek üzere!

> Önce Eğitim 4.0!

Prof. Dr. Sinan Alçın, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi

sinan_alcinSon birkaç yıldır yeni bir üretim paradigmasıyla karşı karşıyayız: Sanayi 4.0! Bu süreç, geleceğin ekonomilerinin ve üretim ilişkilerinin de çerçevesini çiziyor. Sanayi 4.0 sadece teknik, metrik ve robotik bir süreç değil. Sanayi 4.0’ın odağında insan var. Sanayi 4.0 sürecinde adaptasyonun ilk adımı zihinsel dönüşüm. Bu dönüşüm ise Sanayi 4.0 süreciyle uyumlu bir eğitim sistemiyle mümkün. Geleceğin ekonomisine yön verecek kuşakları yetiştirmek için Eğitim 4.0 dönüşümü şart!
Sanayi 4.0 sürecinin kırılma noktası bilgi derinliğinde saklı. Bilgiye hâkimiyet farkları hem firmalar hem de ülkeler arasındaki farkı da belirliyor. Sanayi 4.0’ın tarif ettiği çoklu bağlantılı üretim ve ilişkisellik, doğal olarak bu düzeni olanaklı kılacak tasarım ve mühendislik bilgisini de gerekli kılıyor. Gelecekteki mesleklerin mevcutlarla neredeyse bütünüyle farklılaşacağını da hesaba kattığımızda bizim için, geleceğin belirsizliklerle dolu bir muamma mı, yoksa tasarımına bugünden başladığımız ve içinde rollerimizi belirlediğimiz bir süreç mi olacağı tam olarak bugün attığımız adımlara bağlı.
İlk adımlar…sonrasında takip eden adımlar…hepsi önemli! Yanlış ilk adımları yalpalayan yeni adımlar ve kaçınılmaz çöküşler izler. Doğru ilk adım temel eğitimden başlayarak giderek yaşam boyu öğrenmeye kadar genişleyen bir yelpazede kendine alan buluyor. Eğitim piyasası diye düşündüğümüzde, bu piyasanın global değeri yıllık 6.3 trilyon dolara erişmiş durumda. Bunun yaklaşık 300 milyar doları sadece uzaktan öğrenme (e-learning) yatırımlarına ait. Pasta büyük! Pasta büyük ama sonuçlar aynı büyüklükte veya etkileyicilikte değil maalesef.

PISA testi sonuçlarındaki durumumuz ortadayken, Eğitim 4.0 mümkün mü?
Zorlu bir yol. Bir taraftan temel bilim alanlarında giderek gerileyen bilgi düzeyi, hallaç pamuğuna dönüşmüş bir temel eğitim sistemi, ilişkisel bütünlük ve muhakeme yerine geçirilen teste dayalı öğretim yöntemlerinin tümü işimizi zorlaştırıyor. Ama kolay yol hiçbir zaman yok.
Sanayi 4.0’ın ana hattını çizdiği geleceğin ekonomilerinde kendisine etkili yer bulabilecek insan gücünün sahip olması gereken temel nitelik çoklu problemlere interdisipliner çözüm üretme gücü. Bunu Himalayaların bilmem kaç metre yükseklikte olduğunu A, B, C, D, E seçeneklerinden birini seçtirerek malumat edindirmeye dayalı mevcut sistemden derinlemesine bilgi sistemine geçiş zor ama şart!

MALUMATTAN BİLGİYE GEÇİŞ
Malumat (enformasyon) ile bilgi (knowledge) arasındaki derin farkı kavramak atılacak ilk adım belki de. Bilgiyi malumattan ayıran temel fark derinlikli deneyimleme sürecidir. Örneğin bir yerlerde balıkçıların balık tuttuğunu ezberlemek malumat edinmek oluyor. Himalayaların yüksekliğini ezberlemek gibi yani… Sürekli bu tip enformasyonla doldurulan beyinlerin yenilikçi kapasitelerini büsbütün kaybetme olasılıkları çok yüksek. Balık tutulduğunu duyduk ve ezberledik. Bize faydası yok! Balık tutmayı öğrenelim… Öğrenelim ama nasıl? Burada da bilgi kendi içerisinde ikiye ayrılır: Gömülü Bilgi (Tacit Knowledge) ve Kodlanmış Bilgi (Codified Knowledge). Kodlanmış bilgiye erişmek görece kolaydır. Alırsınız bir “10 saatte Balıkçılığı Öğrenme Kitabı” okursunuz. Okursunuz da sonuç genelde kitaptaki gibi olmaz. Birbirine dolaşmış olta ile balıkçının yolunu tutarsınız eve dönerken! Hiç işe yaramaz mı bu tip kitaplar. Eh işte, yarar gibi görünür. Yani dünyanın geri kalanını olmasa da kendinizi inandırabilirsiniz balık tutmayı bildiğinize. Bu da bir şey!
İşin esası gömülü bilgide. Balık tutmanın gömülü bilgisi, ancak birkaç geceyi usta balıkçılarla birlikte olta sallayıp, her türlü hatayı yapıp bunlardan ders çıkartarak, derinlemesine bir gözlem ve kendine has farklılıklar katarak elde edilebilir.
Bilginin bu deneyimlemeye dayalı gömülü kısmı bugünün dünyasında da yarının dünyasında da ülkeleri ve firmaları birbirinden ayıran en önemli fark! Bedava yazılımlarla birçok işinizi kolaylaştırabilirsiniz. Verimliliği de artırabilirsiniz ama o yazılımları yeniden-üretmeyi öğrenemediyseniz hep öndekilerin arkasında onlardan dökülenleri toplarken bulursunuz kendiniz.

FEN VE MATEMATİK TASARIMLA KAYNAŞIYOR!
Geleceğin ekonomilerinin ihtiyaç duyduğu çoklu yeteneğe sahip bireyler yetiştirmek için genel kabul gören eğitim yaklaşımına STEM adı veriliyor. STEM, Science, Technology, Engeneering ve Math’ın kısaltılmış hali. Bir de STEAM var. STEM’den farkı A (Art). Yani, bilim, teknoloji mühendislik, tasarım gücü ve matematik olmazsa olmaz! Maker hareketleri, kodlama programları, robotik teknolojiler özellikle temel öğrenim çağına dönük olarak hızlıca yaygınlaşıyor. Okullarda inovasyon merkezleri, STEM programları, kodlama ve algoritma dersleri yaygınlaşıyor. Hafta sonları futbol atölyesi yerine maker kurslarına devam edenlerin sayısı giderek artıyor. Bunların hepsi çok kıymetli. Eğitim sektörünün bu konuyu temel gündem haline getirmesi de önemli. Ancak, burada da işi reklam ve pazarlama aracına dönüştürüp, niteliksel olan gömülü bilgi sürecini ıskalayan yaklaşımlarla işi gerçekten bir deneyimleme süreci olarak okuyup, meseleyi günlük karlılığın ötesine taşıyan ve en önemlisi bu ülkenin kaynaklarına odaklanan yaklaşımlar da var. Sayıları henüz az, bölgesel olarak da eşitsiz, ama var! Bu örnekleri paylaşıp yaygınlaşmasına vesile olmak da hepimizin geleceğe karşı ortak sorumluluğu!

TAKİP EDEN DEĞİL, YENİDEN ÜRETEN NESİLLER
Sanayi 4.0 süreci sadece ileri otomasyona sahip makinalardan ibaret değil, sadece kodlamadan da ibaret değil ya da robotik teknolojileri öğrenmek de tek başına Sanayi 4.0’a adaptasyon için yeterli değil. Bunların tümünde, bütünlüklü bir temel okur-yazarlık gerekiyor. Okur-yazarlık önemli ama bu sadece ortaya çıkan yeni teknolojileri “takip eden” konuma getirebilir bizi. Eğer ülke olarak, geleceğin öne çıkan ekonomilerinden biri olmayı ve insan gücü açısından da “iyi takipçiler” değil de dümene geçenler safında yer almak istiyorsak Eğitim 4.0 dönüşümü kaçınılmaz!

ÖĞRETEN OKULLARDAN, ÖĞRENEN OKULLARA!
Geleceğin ekonomilerinde, kalıplaşmış, birbirini tekrar eden, indirgemeci yaklaşımlara yer yok. İlköğretimden başlayarak, ortaöğrenim ve yükseköğrenimde tüm öğretim sisteminin öğrencilere veri transfer etme özelliğinden sıyrılıp, araştırma niteliğini öne çıkartan ve öğrencisiyle birlikte geleceği öğrenen yeteneğe kavuşması gerekiyor.
Yani, dönüşüm eğitimden, o da eğitim kurumlarından başlayacak!

EĞİTİM 4.0 DÖNÜŞÜMÜ İÇİN 4WARE YAKLAŞIMI
Sanayi 4.0 sürecinin işaret ettiği dört yetkinlik alanı bulunuyor: Makina teçhizat teknolojisi, yazılım teknolojisi, ilişkisellik ve beyin gücü. Geliştirdiğimiz 4ware yaklaşımı bu dört alana odaklanıyor: Hardware, Software, Netware ve Wetware. Hardware, Sanayi 4.0 sürecinde ihtiyaç duyulan ileri teknolojiye sahip üretim araçlarını anlatıyor. Software, yeni makinaların koordinasyonunu sağlayacak ERP yazılımlarını, Netware küresel ölçekte ilişki ağını ve Wetware ise beyin gücünü anlatıyor. Bu dört alanda uyumlu bir gelişme sağlanmadan, sadece makinada ya da yazılımda iyileşme çok önemli bir ayırt edici özellik kazandırmıyor.

NEREDEN BAŞLAMALI?
Dönüşüme başlamak için öncelikle bu dört alandaki düzeyin ölçülmesi gerekiyor. Yani, kurumun röntgeninin çekilmesi gerekiyor. Röntgen sonucuna göre ise yol haritası (Eğitim 4.0 dönüşüm haritası) çıkartılması lazım! 4ware yaklaşımına dayalı olarak geliştirdiğimiz edu4ware testi ve ülkemizdeki Eğitim 4.0 dönüşüm serüvenine ilişkin bilgileri egitim4.com isimli bloğumuzda paylaşıyoruz.
Gelecek sayılarda uygulama örneklerini de buradan siz değerli Artı Eğitim okuyucularıyla paylaşıyor olacağız. Birlikte öğrenmek üzere!

Son Güncelleme: Cuma, 23 Mart 2018 16:52

Gösterim: 13441


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.