Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Son oturumların yapılacağı LYS sınavlarına sayılı günler kaldı. Eksik ders konularının tamamlandığı ve tamamen sınava odaklanılması gereken bu dönemde, vücudu ve beyni dinlendirmek gerekiyor.
Birikim Okulları Genel Müdürü Ömer Faruk Yelkenci, LYS öncesi öğrencilerin motivasyonlarını ve morallerini bozmadan sınava odaklanmaları gerektiğini belirtti.
Sınav kaygısıyla, uyku ve beslenme düzeninin bozulması, aile ve arkadaşlar ile küçük çatışmalar yaşamanın sınav sonuçlarını etkileyeceğini söyleyen Yelkenci, ”Öğrenciler sınava hazırlanırken bol bol soru çözüp, eksik konularını tamamlayıp, sınava programlı bir şekilde hazırlandılar ise sınav kaygısı yaşamasınlar. Kaygı, iyi hazırlanmış bir öğrencinin sınav başarısını etkiler. Sınava sayılı saatler kala, sadece sınava odaklanmalı, morallerini bozacak konulardan uzak durmalı ve vücutlarını spor vb. fiziksel aktiviteler ile zorlamamalılar” dedi.
Her öğrencinin bir sınav stratejisi olduğunu belirten Yelkenci, LYS sınavında da öğrencilerin daha önce belirledikleri stratejiyi uygulamaları gerektiğini vurguladı. Yelkenci, sınav öncesi öğrencilere önerilerde bulundu:
Yelkenci’nin LYS öncesi öğrencilere önerileri;
• Soruları çözmeye başlamadan önce heyecanınızı yatıştırmak için birkaç defa derin nefes alıp-verin. Beyninizin ve hücrelerinizin en ücra köşelerine kadar aldığınız oksijeni hissetmeye çalışın.
• Sınav kitapçığınızın sayfalarını kontrol ediniz.
• Soru kitapçığının ve cevap formunun ilgili bölümlerine sizden istenen bilgileri işaretleyiniz. Cevap formunun sizin adınıza düzenlenip düzenlenmediğini kontrol ediniz ve imzanızı atmayı unutmayınız.
• Önce bildiğiniz soruları çözerek sınava başlayın. Bu sizin heyecanınızı azaltırken kendinize olan güveninizi artırır.
• Her yanlış cevabın puan kaybına neden olacağını aklınızdan çıkarmayın. Onun için bilmediğiniz soruları rastgele işaretlemeyin.
• Çözemediğiniz sorular üzerinde fazla durmayın. Soruları ilk okumada cevaplamaya çalışın. Doğru seçeneği bulamadığınız durumlarda mantıklı düşünmeye çalışın, seçenekler üzerinde durarak kesin yanlış olduğunu bildiğiniz seçenekleri eleyin, kalanlar üzerinde düşünerek doğru cevaba daha kolay ulaşabilirsiniz.
• Bir soruyu çözemediyseniz telaşlanmayın. Zaman kaybetmeden diğer sorulara geçin.
• Sürekli saate bakarak dikkatinizi dağıtmayın. Bölümler arası geçişlerde saate bakarak sürenizi en iyi şekilde kullanabilirsiniz.
• Cevaplandırma işleminiz bittikten sonra işaretleme esnasında kaydırma yapmış olma ihtimaline karşı cevaplarınızı bir kez daha kontrol edin.
22 Haziran Cumartesi : LYS-2 (Fen Bilimleri)
23 Haziran Pazar : LYS-3 (Edebiyat-Coğrafya)
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Son oturumların yapılacağı LYS sınavlarına sayılı günler kaldı. Eksik ders konularının tamamlandığı ve tamamen sınava odaklanılması gereken bu dönemde, vücudu ve beyni dinlendirmek gerekiyor.
Birikim Okulları Genel Müdürü Ömer Faruk Yelkenci, LYS öncesi öğrencilerin motivasyonlarını ve morallerini bozmadan sınava odaklanmaları gerektiğini belirtti.
Sınav kaygısıyla, uyku ve beslenme düzeninin bozulması, aile ve arkadaşlar ile küçük çatışmalar yaşamanın sınav sonuçlarını etkileyeceğini söyleyen Yelkenci, ”Öğrenciler sınava hazırlanırken bol bol soru çözüp, eksik konularını tamamlayıp, sınava programlı bir şekilde hazırlandılar ise sınav kaygısı yaşamasınlar. Kaygı, iyi hazırlanmış bir öğrencinin sınav başarısını etkiler. Sınava sayılı saatler kala, sadece sınava odaklanmalı, morallerini bozacak konulardan uzak durmalı ve vücutlarını spor vb. fiziksel aktiviteler ile zorlamamalılar” dedi.
Her öğrencinin bir sınav stratejisi olduğunu belirten Yelkenci, LYS sınavında da öğrencilerin daha önce belirledikleri stratejiyi uygulamaları gerektiğini vurguladı. Yelkenci, sınav öncesi öğrencilere önerilerde bulundu:
Yelkenci’nin LYS öncesi öğrencilere önerileri;
• Soruları çözmeye başlamadan önce heyecanınızı yatıştırmak için birkaç defa derin nefes alıp-verin. Beyninizin ve hücrelerinizin en ücra köşelerine kadar aldığınız oksijeni hissetmeye çalışın.
• Sınav kitapçığınızın sayfalarını kontrol ediniz.
• Soru kitapçığının ve cevap formunun ilgili bölümlerine sizden istenen bilgileri işaretleyiniz. Cevap formunun sizin adınıza düzenlenip düzenlenmediğini kontrol ediniz ve imzanızı atmayı unutmayınız.
• Önce bildiğiniz soruları çözerek sınava başlayın. Bu sizin heyecanınızı azaltırken kendinize olan güveninizi artırır.
• Her yanlış cevabın puan kaybına neden olacağını aklınızdan çıkarmayın. Onun için bilmediğiniz soruları rastgele işaretlemeyin.
• Çözemediğiniz sorular üzerinde fazla durmayın. Soruları ilk okumada cevaplamaya çalışın. Doğru seçeneği bulamadığınız durumlarda mantıklı düşünmeye çalışın, seçenekler üzerinde durarak kesin yanlış olduğunu bildiğiniz seçenekleri eleyin, kalanlar üzerinde düşünerek doğru cevaba daha kolay ulaşabilirsiniz.
• Bir soruyu çözemediyseniz telaşlanmayın. Zaman kaybetmeden diğer sorulara geçin.
• Sürekli saate bakarak dikkatinizi dağıtmayın. Bölümler arası geçişlerde saate bakarak sürenizi en iyi şekilde kullanabilirsiniz.
• Cevaplandırma işleminiz bittikten sonra işaretleme esnasında kaydırma yapmış olma ihtimaline karşı cevaplarınızı bir kez daha kontrol edin.
22 Haziran Cumartesi : LYS-2 (Fen Bilimleri)
23 Haziran Pazar : LYS-3 (Edebiyat-Coğrafya)
Son Güncelleme: Çarşamba, 19 Haziran 2013 12:58
Gösterim: 1411
21 Temmuz’da yapılacak olan Mühendislik Tamamlama Sınavı ile teknik öğretmenlere mühendislik yolunu açan düzenlemeye tepkiler sürüyor.
Mühendisler ve mühendis adaylarının tepkisine neden olan düzenleme ile teknik öğretmenler mühendislik diplomasına sahip olabilecek. 100 TL sınav harcı yatıran temmuz ayında yapılacak sınava girerek, mühendislik diplomasına sahip olabilecek. Sosyal medyada bu düzenlemeye tepki gösteren mühendis adayları, yüksek puan alarak girdikleri bölümlerde okudukları müfredatın zorluğundan ve temmuz ayında yapılacak sınav için ÖSYM'nin safyasında yayınlanan örnek sorulara isyan ediyorlar.
YÖK Başkanı YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya TRT Haber’de yaptığı açıklamada net olarak teknik öğretmenlere mühendislik meselesinin hallolduğunu açıklamıştı.
17 Haziran'da başvuru süresi biten ve 21 Temmuz'da yapılacak sınavla eğitim fakültelerini ve meslek yüksek okullarını bitiren teknik öğretmenlere mühendislik diploması verilmiş olacak.
YASAL DÜZENLEME
3795 sayılı Kanun'un 4. maddesi gereğince hazırlanan ve 7.8.1992 tarih ve 21308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan "Teknik Öğretmenler İçin Düzenlenecek Mühendislik Programlarının Uygulama Esas ve Usulleri Yönetmeliği”nin 6. maddesi ile Yükseköğretim Genel Kurulunun 06.06.2013 tarihli kararı uyarınca, ÖSYM tarafından her yıl bir defa merkezi olarak Teknik Öğretmenler İçin Mühendislik Tamamlama Programları Giriş Sınavı (2013-Mühendislik Tamamlama) yapılacak
Sosyal medyada yer alan tepkilerin bazıları

Kaynak Milliyet
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
21 Temmuz’da yapılacak olan Mühendislik Tamamlama Sınavı ile teknik öğretmenlere mühendislik yolunu açan düzenlemeye tepkiler sürüyor.
Mühendisler ve mühendis adaylarının tepkisine neden olan düzenleme ile teknik öğretmenler mühendislik diplomasına sahip olabilecek. 100 TL sınav harcı yatıran temmuz ayında yapılacak sınava girerek, mühendislik diplomasına sahip olabilecek. Sosyal medyada bu düzenlemeye tepki gösteren mühendis adayları, yüksek puan alarak girdikleri bölümlerde okudukları müfredatın zorluğundan ve temmuz ayında yapılacak sınav için ÖSYM'nin safyasında yayınlanan örnek sorulara isyan ediyorlar.
YÖK Başkanı YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya TRT Haber’de yaptığı açıklamada net olarak teknik öğretmenlere mühendislik meselesinin hallolduğunu açıklamıştı.
17 Haziran'da başvuru süresi biten ve 21 Temmuz'da yapılacak sınavla eğitim fakültelerini ve meslek yüksek okullarını bitiren teknik öğretmenlere mühendislik diploması verilmiş olacak.
YASAL DÜZENLEME
3795 sayılı Kanun'un 4. maddesi gereğince hazırlanan ve 7.8.1992 tarih ve 21308 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan "Teknik Öğretmenler İçin Düzenlenecek Mühendislik Programlarının Uygulama Esas ve Usulleri Yönetmeliği”nin 6. maddesi ile Yükseköğretim Genel Kurulunun 06.06.2013 tarihli kararı uyarınca, ÖSYM tarafından her yıl bir defa merkezi olarak Teknik Öğretmenler İçin Mühendislik Tamamlama Programları Giriş Sınavı (2013-Mühendislik Tamamlama) yapılacak
Sosyal medyada yer alan tepkilerin bazıları

Kaynak Milliyet
Son Güncelleme: Salı, 18 Haziran 2013 12:40
Gösterim: 2666
İrfan Erdoğan ile Soru ve Cevap
Prof. Dr. İrfan Erdoğan’la Soru&Cevap bölümünde bu ay eğitimin en çok tartışılan konularından biri olan öğretmen yetiştirmeyi ve bu kapsamda eğitim fakültelerinin işlevini ele aldık. Prof. Erdoğan, öğretmen yetiştirmenin dışında eğitimde batılılaşma etkisi, öğretmen okullarının kapatılması ve eğitim kurumlarının el değiştirmesi konusunda görüşlerini bizlerle paylaştı.
EĞİTİM FAKÜLTELERİ ENERJİSİNİ KİTABA UYDURMAK İÇİN HARCIYOR
1. Sayın Erdoğan, MEB tarafından Öğretmen Yetiştirme Stratejisi hazırlanıyor. Çok sayıda eğitim fakültesi ve fen edebiyat fakültesine sahibiz ve bu fakülteler uzun yıllardan bu yana eğitim veriyorlar. Türkiye öğretmen yetiştiremiyor mu? Yetiştiremiyorsa bu fakülteler ne işe yarıyor? Bu alanları bitiren her mezun öğretmen midir? Öğretmen nasıl olunur? İyi öğretmen var mıdır?
Sorunuz çelişkilerle dolu bir problem alanına dokunmakta. Öğretmen olmayla ilgili oldukça fazla tecrübe ve birikimimiz var. Herkesin öğretmen olduğu dönemleri yaşadık. Neyse ki bu geride kaldı ve artık herkes öğretmen olamıyor. Ancak öğretmenleri yetiştiren eğitim fakültelerinde öğretim elemanı olmanın herhangi bir sınırı yok.
Öğretmen yetiştirme denince akla doğal olarak Eğitim fakülteleri gelmekte. Öğretmenliğin adeta yegane kaynağı haline gelmiş olan bu fakültelerin mercek altına alınması gerekir. Zira öğretmen yetiştirme teorik çerçevesinden koparılıp teknik bir alan haline gelmektedir. İş akışı, performans göstergeleri, kalite standartları vs modeller ve işleyişlerin okulların dokusunu fabrikalara ve atölyelere benzeterek tahrip ettiği yetmiyormuş gibi eğitim fakülteleri de Bologna süreci, öğretmen öz yeterlilikleri, Avrupa Birliği kredi transferi gibi piyasa terimlerini ve kültürünü tasallut eden uygulamalara boyun eğmektedir. Nitekim eğitim fakülteleri enerjisini ağırlıklı olarak sıkça değişen standartlar ve yönetmeliklere göre “kitabına uydurmak” için harcamaktadır. Oysa fakültelerde eğitim öğretimin ve öğretmenliğin felsefesi ve bilimi yapılmalıdır.
MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ NE OLDU?
Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde de öğretmen eğitimiyle, temel misyonu öğretmen okullarının sevk ve idaresiyle sınırlı olan bir genel müdürlüğün ilgilenmesi de yeterli olmamalıdır. Bu işe teori ile pratiği birleştirerek ileri düzeyde el atması tasarlanan bir Milli Eğitim Akademisi vardı. Tam bu noktada akla gelebilecek birkaç sorunun cevabını vermek zor olsa gerek. Yasası çıkan ve Başkanı bile atanan o akademiye ne oldu? Öğretmen eğitimi için her türlü imkana ve Türkiye’nin her yerindeki ilgili birimlerini harekete geçirme kapasitesine sahip olan MEB’in bu işi, hiçbir şekilde hesap verebilirliliği olmayan bir takım özel kurumlara havale etmesi ne ölçüde doğru? Yasalarla kurulan ve çalışan enstitü ve akademilere oldu?
HER ÖNÜNE GELEN DEĞERLENDİRME YAPMAMALI
Bir başka husus; öğretmen olmaya ve öğretmen yetiştirmeye dair yapılan eleştirilerin lakaytlığı ile ilgili. Öğretmen yetiştirme bilimsel bir alandır. Bu nedenle bilhassa eğitim fakülteleri ile ilgili ulu orta her önüne gelen değerlendirme yapmamalıdır. Eleştiriler ve değerlendirmeler özeleştiri mahiyetinde içeriden yapılmalı ve hesap verebilirliği olan belirli bir çerçeve temelinde olmalıdır.
YÖK ve EĞİTİMCİLER
Dikkat çekilebilecek bir husus da şudur: YÖK’de uzun süre başkan vekilliği görevlerinden birisi öğretmen yetiştirme alanını temsil eden bir akademisyen uzmanlar tarafından yürütüldü. Mehmet Ali Kısakürek, Barboros Günçer, Bener Cordan, İsa Eşme gibi Eğitim Fakültesi hocaları YÖK Başkan vekili olarak görev yaptılar. Bu teamüle iki dönemdir uyulmamaktadır. Bu durumun öğretmen yetiştirmeye dair yaşanan perspektif problemine ve rol karmaşasına çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzdendir ki, tezsiz yüksek lisans kaldırıldı ve yerine bir model konamadı. Ardından fen edebiyat fakültelerine pedagojik formasyon programı kondu, ancak Danıştay iptal etti. Yine aynı dönemde pedagojik formasyon kurslarının konması, kaldırılması ve tekrar konması gibi çelişkili adımlar atıldı.
AMERİKANVARİ KAVRAMSALLAŞTIMALAR TUTMAZ!
2. MEB’in YÖK ile de işbirliği içinde hazırladığı Öğretmen Yetiştirme Strateji Belgesi’nde Pedagojik formasyon yerine “Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi” kavramının geliştirileceği ifade ediliyor. Bu kavrama dair ne düşünüyorsunuz?
Pedagojik Formasyon Programı kavramı bugün ortaya çıkmış bir kavram değil ki kolayca bir kelime ilave edilerek değiştirilebilsin… Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi adıyla yapılan kavramsallaştırma son derece yersiz, anlamsız, yanlış, hatta zararlıdır. Eğitim öğretim, öğrenme ve öğretmenlikle ilgili herhangi bir ehliyeti olmayan kişilerin son yıllarda sergiledikleri uydurmacılık ve yüzeysellik anlaşılabilir ama bu belgeyi hazırlayan birim ve mercilere böyle bir kavramsallaştırma yapmak yakışmamıştır. Bu zorlamaya hiç gerek yoktur. Nasıl ki 1998’lerde formasyon derslerinin adlarında ve içeriklerinde yapılan Amerikanvari değişiklikler tutmayıp tekrar ana mecraya dönülmek zorunda kalındıysa Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi diye bir kavram da tutmaz.
FEN EDEBİYAT MEZUNLARI ÖĞRETMEN OLMASINDA SAKINCA YOK!
Aynı Strateji Belgesinde ortaöğretim öğretmenlerinin fen edebiyat fakültelerinde yetiştirileceği ifade edilmektedir. Bu doğru mu sizce?
Eğitim fakülteleri yaklaşık on beş yıldır öğretmen yetiştirmeyi tekeline almış ve ayrıcalıklı bir konum elde etmiş durumdadır. Fakültecilik taassubuna gerek yok. Ortaöğretimde görev yapacak öğretmenlerin fen edebiyat fakültelerinde yetişmesinde her hangi bir sakınca görmüyorum. Kısa sürede gerekli hazırlıklar yapılır, ilgili bölümler açılır ve düşünce hayata geçirilebilir. Böyle bir süreç aslında uzun zamandır odağı ve ekseni kaymış olan eğitim fakültelerini de arıtır ve hatta geliştirir. Aslında mezun olunan lisans programı açısından öğretmen olma kaynağının yelpazesi daha da genişletilebilir.
ÖĞRETMEN OKULLARI MİSYONUNU TAMAMLADI
3. Aynı şekilde Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması gündeme geldi. 165 yıllık bir tarihi olduğu söylenen bu liselerin kapatılması doğru mudur? Bu okullarının misyonu nedir? Kapatılmak istenmeleri misyonlarının bittiğini mi göstermektedir? Bu okullar bir geleneği temsil ederler mi? Eğitimde gelenek haline gelen kurumlar neyi ifade eder?
Bugünkü Anadolu Öğretmen Liseleri 1848 yılından buyana kurulan o meşhur öğretmen okulları değildir. Öğretmen okulları, aslında mezunlarının öğretmen olma haklarının 1970’li yıllarda ellerinden alınmasından sonra misyonlarını tamamladı. Özellikle son yıllar için bu okullarda öğrenim görmenin öğretmenlik için yarattığı manidar bir farklılığın olmadığını söylemek mümkündür. Bu gerçeği görmek ve yetmişli yıllardan sonra açılan öğretmen liselerini kesinlikle kapatmak, daha doğrusu liselere dönüştürmek gerekir. Tarihsel geçmişi açısından belli bir kimliği olan okullar açık kalabilir ve kalmalıdır da. Zira Edirne’den Karsa, Samsun’dan Diyarbakır’a, Çanakkale’den Van’a kadar uzanmış illerimizde vaktiyle açılmış olan ve köklü hatırası olan öğretmen okullarının temsil ettiği gelenek önemlidir ve yaşatılmalıdır.
EĞİTİMDE “AÇTIM KAPATTIM” OLMAZ!
4. Sayın Erdoğan, eğitim sektöründe uzun zamandan bu yana okulların el değiştirdiğini gözlemliyoruz. Zincir okullar hedef ve planlamalarına uygun okulları İstanbul’da olsun, Anadolu kentlerinde olsun bünyelerine katarak büyümektedirler. Sizce eğitim kurumunun sahibi olur mu? Başarılı ya da başarısız, okulların el değiştirmesini etik bir çerçevesi var mıdır?
TTK Başkanı iken sizin “zincir okullar”, benim de “mc okullaşma dönemi” olarak tanımladığım bir sürecin yaşanacağına hatırlarsanız yine bu dergide dikkat çekmiştik. Aradan altı yedi yıl geçtikten sonra işte şimdi, o dönem yaşanıyor. O zaman böyle bir süreci eğitimin özgün renklerinin kaybolmasına yol açar diye sakıncalı bulmuştum. Buna rağmen bugün için zincir okullar gerçeği ile yüzleşmek ve bu süreci yararlı kılmak gerekir diye düşünüyorum. Yaşanan eğitim adına enerjik bir varoluştur ve hareketliliktir.
Devlet olsun özel kişi ve kurum olsun fark etmez eğitimi kim sunarsa sunsun; eğitim sunmanın “kamusal” bir iş olduğu kabul edilmelidir. Özel kişi ve kurum üstlendiği eğitim işletmeciliği ve liderliği görevini kamusal bir sorumluluk içinde deruhte etmelidir. Eğitim ile ilgili inisiyatif alan kişi ve kurum, işlettiği okulu market açıp kapatmak gibi kolayca açıp kapayamamalıdır. Bu bağlamda sektör, sıkça referans verdiği özel okulculuğun geliştiği ülkeleri tekrar incelemeli ve gördüklerinden hareketle Türkiye’de onlarca yıl sonra yaygınlaşmaya henüz başlayan özel okulculukla ilgili yasal çerçevelerin oluşmasına katkı sağlamalıdır. Zaman zaman yaşanan “Açtımsa ben açtım, aynı şekilde istediğim zaman da ben kapatırım.” kabilinden bir anlayış terk edilmelidir. Eğitim özel okulda da olsa kamusallığı temel alarak sunulur ve bu paralelde değerler yerleşirse el değiştirme, alma, satma gibi kelimeler özel okulcuğun lügatında yer bulamaz. Özel okulculuk için şimdiye kadar ileri sürülen yaygınlaşma hedefli talepler geride kalmalı bunun yerine felsefi, daha ahlaki ve insani talepler üretilmelidir ve bu doğrultuda teamüller oluşturulmalı, çerçeveler geliştirilmelidir.
KAMPUS FRENKÇE, KÜLLİYE ARAPÇA, PEKİ BUNUN TÜRKÇESİ YOK MU?
5. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı eğitimde Abdülhamit’ten bu yana batının izinde olduğumuzu söylüyor. Eğitimde batının izinde olmak ne demek? Eğitimde bir modernleşme tarihinden söz etmek mümkün mü? Eğitimde modernleşmeyi batıdan kopyacılık ya da taklitçilik olarak mı düşünmeliyiz? Bu çerçevede TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in kampus yerine külliye denmesini önermesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Doğrudur, bizim yönümüz hep Batıya doğru olmuştur. Orta Asya’dan başlayan yolculuğun istikameti de Batı’dır hep... Eğitimde de yönümüz hep Batı’ya dönük olmuştur. Önceleri Almanya’ya, sonra Fransa’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ve 1950’lerden sonra da ABD’ne öğrenciler gönderdik ve o ülkeleri örnek aldık. Ancak Ahilik, Enderun okulları ve Köy Enstitüleri gibi kendimize özgü karizmatik kurumlara da sahip olduk. Eğitim adına Batı ile kurduğumuz etkileşimler için diyebilirim ki Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupa’daki okullar çok sistemli bir şekilde incelendi ve bu paralelde “milli” bir eğitim sistemi yaratılmaya çalışıldı. Bakan Mustafa Necati’nin bizzat kendisi, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hakkı Tonguç, Selim Sırrı Tarcan ve daha birçok ünlü eğitimci aylarca süren incelemeler yaptı. Bu hassasiyetin ve özenin 1950’lerden sonra aynı ölçüde gösterilebildiğini söylemek zor. Sayın Meclis Başkanımız kampus yerine külliye denmesini önermiş. Bir hikaye aklıma geldi. Deveye sormuşlar, yokuşu mu seversin, inişi mi diye. O da “Bu yolun düzü yok mu hiç?” demiş. Kampus Frenkçe, külliye Arapça, peki bunu Türkçesi yok mu?
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
İrfan Erdoğan ile Soru ve Cevap
Prof. Dr. İrfan Erdoğan’la Soru&Cevap bölümünde bu ay eğitimin en çok tartışılan konularından biri olan öğretmen yetiştirmeyi ve bu kapsamda eğitim fakültelerinin işlevini ele aldık. Prof. Erdoğan, öğretmen yetiştirmenin dışında eğitimde batılılaşma etkisi, öğretmen okullarının kapatılması ve eğitim kurumlarının el değiştirmesi konusunda görüşlerini bizlerle paylaştı.
EĞİTİM FAKÜLTELERİ ENERJİSİNİ KİTABA UYDURMAK İÇİN HARCIYOR
1. Sayın Erdoğan, MEB tarafından Öğretmen Yetiştirme Stratejisi hazırlanıyor. Çok sayıda eğitim fakültesi ve fen edebiyat fakültesine sahibiz ve bu fakülteler uzun yıllardan bu yana eğitim veriyorlar. Türkiye öğretmen yetiştiremiyor mu? Yetiştiremiyorsa bu fakülteler ne işe yarıyor? Bu alanları bitiren her mezun öğretmen midir? Öğretmen nasıl olunur? İyi öğretmen var mıdır?
Sorunuz çelişkilerle dolu bir problem alanına dokunmakta. Öğretmen olmayla ilgili oldukça fazla tecrübe ve birikimimiz var. Herkesin öğretmen olduğu dönemleri yaşadık. Neyse ki bu geride kaldı ve artık herkes öğretmen olamıyor. Ancak öğretmenleri yetiştiren eğitim fakültelerinde öğretim elemanı olmanın herhangi bir sınırı yok.
Öğretmen yetiştirme denince akla doğal olarak Eğitim fakülteleri gelmekte. Öğretmenliğin adeta yegane kaynağı haline gelmiş olan bu fakültelerin mercek altına alınması gerekir. Zira öğretmen yetiştirme teorik çerçevesinden koparılıp teknik bir alan haline gelmektedir. İş akışı, performans göstergeleri, kalite standartları vs modeller ve işleyişlerin okulların dokusunu fabrikalara ve atölyelere benzeterek tahrip ettiği yetmiyormuş gibi eğitim fakülteleri de Bologna süreci, öğretmen öz yeterlilikleri, Avrupa Birliği kredi transferi gibi piyasa terimlerini ve kültürünü tasallut eden uygulamalara boyun eğmektedir. Nitekim eğitim fakülteleri enerjisini ağırlıklı olarak sıkça değişen standartlar ve yönetmeliklere göre “kitabına uydurmak” için harcamaktadır. Oysa fakültelerde eğitim öğretimin ve öğretmenliğin felsefesi ve bilimi yapılmalıdır.
MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ NE OLDU?
Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde de öğretmen eğitimiyle, temel misyonu öğretmen okullarının sevk ve idaresiyle sınırlı olan bir genel müdürlüğün ilgilenmesi de yeterli olmamalıdır. Bu işe teori ile pratiği birleştirerek ileri düzeyde el atması tasarlanan bir Milli Eğitim Akademisi vardı. Tam bu noktada akla gelebilecek birkaç sorunun cevabını vermek zor olsa gerek. Yasası çıkan ve Başkanı bile atanan o akademiye ne oldu? Öğretmen eğitimi için her türlü imkana ve Türkiye’nin her yerindeki ilgili birimlerini harekete geçirme kapasitesine sahip olan MEB’in bu işi, hiçbir şekilde hesap verebilirliliği olmayan bir takım özel kurumlara havale etmesi ne ölçüde doğru? Yasalarla kurulan ve çalışan enstitü ve akademilere oldu?
HER ÖNÜNE GELEN DEĞERLENDİRME YAPMAMALI
Bir başka husus; öğretmen olmaya ve öğretmen yetiştirmeye dair yapılan eleştirilerin lakaytlığı ile ilgili. Öğretmen yetiştirme bilimsel bir alandır. Bu nedenle bilhassa eğitim fakülteleri ile ilgili ulu orta her önüne gelen değerlendirme yapmamalıdır. Eleştiriler ve değerlendirmeler özeleştiri mahiyetinde içeriden yapılmalı ve hesap verebilirliği olan belirli bir çerçeve temelinde olmalıdır.
YÖK ve EĞİTİMCİLER
Dikkat çekilebilecek bir husus da şudur: YÖK’de uzun süre başkan vekilliği görevlerinden birisi öğretmen yetiştirme alanını temsil eden bir akademisyen uzmanlar tarafından yürütüldü. Mehmet Ali Kısakürek, Barboros Günçer, Bener Cordan, İsa Eşme gibi Eğitim Fakültesi hocaları YÖK Başkan vekili olarak görev yaptılar. Bu teamüle iki dönemdir uyulmamaktadır. Bu durumun öğretmen yetiştirmeye dair yaşanan perspektif problemine ve rol karmaşasına çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzdendir ki, tezsiz yüksek lisans kaldırıldı ve yerine bir model konamadı. Ardından fen edebiyat fakültelerine pedagojik formasyon programı kondu, ancak Danıştay iptal etti. Yine aynı dönemde pedagojik formasyon kurslarının konması, kaldırılması ve tekrar konması gibi çelişkili adımlar atıldı.
AMERİKANVARİ KAVRAMSALLAŞTIMALAR TUTMAZ!
2. MEB’in YÖK ile de işbirliği içinde hazırladığı Öğretmen Yetiştirme Strateji Belgesi’nde Pedagojik formasyon yerine “Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi” kavramının geliştirileceği ifade ediliyor. Bu kavrama dair ne düşünüyorsunuz?
Pedagojik Formasyon Programı kavramı bugün ortaya çıkmış bir kavram değil ki kolayca bir kelime ilave edilerek değiştirilebilsin… Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi adıyla yapılan kavramsallaştırma son derece yersiz, anlamsız, yanlış, hatta zararlıdır. Eğitim öğretim, öğrenme ve öğretmenlikle ilgili herhangi bir ehliyeti olmayan kişilerin son yıllarda sergiledikleri uydurmacılık ve yüzeysellik anlaşılabilir ama bu belgeyi hazırlayan birim ve mercilere böyle bir kavramsallaştırma yapmak yakışmamıştır. Bu zorlamaya hiç gerek yoktur. Nasıl ki 1998’lerde formasyon derslerinin adlarında ve içeriklerinde yapılan Amerikanvari değişiklikler tutmayıp tekrar ana mecraya dönülmek zorunda kalındıysa Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi diye bir kavram da tutmaz.
FEN EDEBİYAT MEZUNLARI ÖĞRETMEN OLMASINDA SAKINCA YOK!
Aynı Strateji Belgesinde ortaöğretim öğretmenlerinin fen edebiyat fakültelerinde yetiştirileceği ifade edilmektedir. Bu doğru mu sizce?
Eğitim fakülteleri yaklaşık on beş yıldır öğretmen yetiştirmeyi tekeline almış ve ayrıcalıklı bir konum elde etmiş durumdadır. Fakültecilik taassubuna gerek yok. Ortaöğretimde görev yapacak öğretmenlerin fen edebiyat fakültelerinde yetişmesinde her hangi bir sakınca görmüyorum. Kısa sürede gerekli hazırlıklar yapılır, ilgili bölümler açılır ve düşünce hayata geçirilebilir. Böyle bir süreç aslında uzun zamandır odağı ve ekseni kaymış olan eğitim fakültelerini de arıtır ve hatta geliştirir. Aslında mezun olunan lisans programı açısından öğretmen olma kaynağının yelpazesi daha da genişletilebilir.
ÖĞRETMEN OKULLARI MİSYONUNU TAMAMLADI
3. Aynı şekilde Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması gündeme geldi. 165 yıllık bir tarihi olduğu söylenen bu liselerin kapatılması doğru mudur? Bu okullarının misyonu nedir? Kapatılmak istenmeleri misyonlarının bittiğini mi göstermektedir? Bu okullar bir geleneği temsil ederler mi? Eğitimde gelenek haline gelen kurumlar neyi ifade eder?
Bugünkü Anadolu Öğretmen Liseleri 1848 yılından buyana kurulan o meşhur öğretmen okulları değildir. Öğretmen okulları, aslında mezunlarının öğretmen olma haklarının 1970’li yıllarda ellerinden alınmasından sonra misyonlarını tamamladı. Özellikle son yıllar için bu okullarda öğrenim görmenin öğretmenlik için yarattığı manidar bir farklılığın olmadığını söylemek mümkündür. Bu gerçeği görmek ve yetmişli yıllardan sonra açılan öğretmen liselerini kesinlikle kapatmak, daha doğrusu liselere dönüştürmek gerekir. Tarihsel geçmişi açısından belli bir kimliği olan okullar açık kalabilir ve kalmalıdır da. Zira Edirne’den Karsa, Samsun’dan Diyarbakır’a, Çanakkale’den Van’a kadar uzanmış illerimizde vaktiyle açılmış olan ve köklü hatırası olan öğretmen okullarının temsil ettiği gelenek önemlidir ve yaşatılmalıdır.
EĞİTİMDE “AÇTIM KAPATTIM” OLMAZ!
4. Sayın Erdoğan, eğitim sektöründe uzun zamandan bu yana okulların el değiştirdiğini gözlemliyoruz. Zincir okullar hedef ve planlamalarına uygun okulları İstanbul’da olsun, Anadolu kentlerinde olsun bünyelerine katarak büyümektedirler. Sizce eğitim kurumunun sahibi olur mu? Başarılı ya da başarısız, okulların el değiştirmesini etik bir çerçevesi var mıdır?
TTK Başkanı iken sizin “zincir okullar”, benim de “mc okullaşma dönemi” olarak tanımladığım bir sürecin yaşanacağına hatırlarsanız yine bu dergide dikkat çekmiştik. Aradan altı yedi yıl geçtikten sonra işte şimdi, o dönem yaşanıyor. O zaman böyle bir süreci eğitimin özgün renklerinin kaybolmasına yol açar diye sakıncalı bulmuştum. Buna rağmen bugün için zincir okullar gerçeği ile yüzleşmek ve bu süreci yararlı kılmak gerekir diye düşünüyorum. Yaşanan eğitim adına enerjik bir varoluştur ve hareketliliktir.
Devlet olsun özel kişi ve kurum olsun fark etmez eğitimi kim sunarsa sunsun; eğitim sunmanın “kamusal” bir iş olduğu kabul edilmelidir. Özel kişi ve kurum üstlendiği eğitim işletmeciliği ve liderliği görevini kamusal bir sorumluluk içinde deruhte etmelidir. Eğitim ile ilgili inisiyatif alan kişi ve kurum, işlettiği okulu market açıp kapatmak gibi kolayca açıp kapayamamalıdır. Bu bağlamda sektör, sıkça referans verdiği özel okulculuğun geliştiği ülkeleri tekrar incelemeli ve gördüklerinden hareketle Türkiye’de onlarca yıl sonra yaygınlaşmaya henüz başlayan özel okulculukla ilgili yasal çerçevelerin oluşmasına katkı sağlamalıdır. Zaman zaman yaşanan “Açtımsa ben açtım, aynı şekilde istediğim zaman da ben kapatırım.” kabilinden bir anlayış terk edilmelidir. Eğitim özel okulda da olsa kamusallığı temel alarak sunulur ve bu paralelde değerler yerleşirse el değiştirme, alma, satma gibi kelimeler özel okulcuğun lügatında yer bulamaz. Özel okulculuk için şimdiye kadar ileri sürülen yaygınlaşma hedefli talepler geride kalmalı bunun yerine felsefi, daha ahlaki ve insani talepler üretilmelidir ve bu doğrultuda teamüller oluşturulmalı, çerçeveler geliştirilmelidir.
KAMPUS FRENKÇE, KÜLLİYE ARAPÇA, PEKİ BUNUN TÜRKÇESİ YOK MU?
5. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı eğitimde Abdülhamit’ten bu yana batının izinde olduğumuzu söylüyor. Eğitimde batının izinde olmak ne demek? Eğitimde bir modernleşme tarihinden söz etmek mümkün mü? Eğitimde modernleşmeyi batıdan kopyacılık ya da taklitçilik olarak mı düşünmeliyiz? Bu çerçevede TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in kampus yerine külliye denmesini önermesini nasıl değerlendirmeliyiz?
Doğrudur, bizim yönümüz hep Batıya doğru olmuştur. Orta Asya’dan başlayan yolculuğun istikameti de Batı’dır hep... Eğitimde de yönümüz hep Batı’ya dönük olmuştur. Önceleri Almanya’ya, sonra Fransa’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ve 1950’lerden sonra da ABD’ne öğrenciler gönderdik ve o ülkeleri örnek aldık. Ancak Ahilik, Enderun okulları ve Köy Enstitüleri gibi kendimize özgü karizmatik kurumlara da sahip olduk. Eğitim adına Batı ile kurduğumuz etkileşimler için diyebilirim ki Cumhuriyetin ilk yıllarında Avrupa’daki okullar çok sistemli bir şekilde incelendi ve bu paralelde “milli” bir eğitim sistemi yaratılmaya çalışıldı. Bakan Mustafa Necati’nin bizzat kendisi, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hakkı Tonguç, Selim Sırrı Tarcan ve daha birçok ünlü eğitimci aylarca süren incelemeler yaptı. Bu hassasiyetin ve özenin 1950’lerden sonra aynı ölçüde gösterilebildiğini söylemek zor. Sayın Meclis Başkanımız kampus yerine külliye denmesini önermiş. Bir hikaye aklıma geldi. Deveye sormuşlar, yokuşu mu seversin, inişi mi diye. O da “Bu yolun düzü yok mu hiç?” demiş. Kampus Frenkçe, külliye Arapça, peki bunu Türkçesi yok mu?
Son Güncelleme: Salı, 18 Haziran 2013 09:22
Gösterim: 1741
Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), 2010 yılında kademeli olarak başlatılan genel liselerin Anadolu liselerine dönüştürülmesi sürecini tamamladı.
MEB Ortaöğretim Genel Müdürü Ercan Türk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, genel liselerin Anadolu liselerine dönüşümüyle ilgili 2010 yılında bir genelge yayınlandığını hatırlatarak, genelgede, okul türlerinin azaltılması ve mesleki ve teknik eğitim okullarına daha fazla öğrenci yönlendirilmesine dair açıklamaların da yer aldığını ifade etti.
Genelgenin 9. Kalkınma Planı'nın bitiş yılı olan 2013'te tamamlanmasının öngörüldüğünü anımsatan Türk, "Bu okullarının dönüşüme dair süreç, mayısta tamamlandı. Bu yıl dönüşümü gerçekleşmeyen 937 genel liseden 460'ını Anadolu lisesine, 378'ini mesleki ve teknik eğitime, 49'unu din öğretimine devrettik. 37'sini ise aynı ilçede, bölgedeki başka bir okula tahsis ettik. Bugüne kadar yaklaşık bin 700 genel lisenin dönüşümü yapıldı" diye konuştu.
Önümüzdeki eğitim-öğretim yılı itibariyle genel lise programı uygulayan müstakil bir lise olmayacağına dikkati çeken Türk, ancak çok programlı liseler bünyesindeki genel lise programlarının eğitim ve öğretime devam edeceğini dile getirdi.
Anadolu liselerine ne zaman kayıt yapılacak?
Anadolu liselerine ne zaman ve nasıl kayıt yapılacağının, SBS sonuçlarına göre yerleştirmeye esas başvuru ve yerleştirme kılavuzunda yer alacağını belirten Türk, puanı düşük olan ve Anadolu liselerini tercih edemeyenlerin, mesleki teknik eğitime, imam hatip liselerine veya çok programlı liseler bünyesindeki genel lise programlarına kayıt yaptırabileceğini söyledi.
Çok programlı liselerin kuruluşunun Türkiye şartlarına uygun olduğunu ifade eden Türk, bir yerleşim yerinde birden fazla lisenin açılmasını mümkün kılmayacak şekilde öğrencinin az olduğu yerlerde bu lise türünün açıldığını belirtti.
Öğrenci kitlesinin değişmediğini, dönüşümler sonucunda öğrencilerin gittiği okulların türünün değişmiş olacağını dile getiren Türk, bu süreçte eğitime erişimi, eğitimin niteliğinin artırılmasını ve okullar arası kalite farklılıklarının ortadan kaldırılmasını önemsediklerini söyledi.
Meslek liselerine daha fazla öğrenci yönlendirilecek
Dönüşüm nedeniyle Anadolu lisesi olan okullarda, sınıf bazında kontenjan uygulaması olduğu için aynı okul binalarına geçen yıllardan daha az öğrenci alınacağını anlatan Türk, meslek liselerine daha fazla öğrencinin yönlendirilmesinin sağlanmış olacağını ifade etti.
Dönüşüm çalışmasının mevcut öğretmenlerle ilgili yeni bir durum ortaya çıkarmayacağını belirten Türk, bu okullara ilk atama yoluyla da öğretmen alınacağını bildirdi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), 2010 yılında kademeli olarak başlatılan genel liselerin Anadolu liselerine dönüştürülmesi sürecini tamamladı.
MEB Ortaöğretim Genel Müdürü Ercan Türk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, genel liselerin Anadolu liselerine dönüşümüyle ilgili 2010 yılında bir genelge yayınlandığını hatırlatarak, genelgede, okul türlerinin azaltılması ve mesleki ve teknik eğitim okullarına daha fazla öğrenci yönlendirilmesine dair açıklamaların da yer aldığını ifade etti.
Genelgenin 9. Kalkınma Planı'nın bitiş yılı olan 2013'te tamamlanmasının öngörüldüğünü anımsatan Türk, "Bu okullarının dönüşüme dair süreç, mayısta tamamlandı. Bu yıl dönüşümü gerçekleşmeyen 937 genel liseden 460'ını Anadolu lisesine, 378'ini mesleki ve teknik eğitime, 49'unu din öğretimine devrettik. 37'sini ise aynı ilçede, bölgedeki başka bir okula tahsis ettik. Bugüne kadar yaklaşık bin 700 genel lisenin dönüşümü yapıldı" diye konuştu.
Önümüzdeki eğitim-öğretim yılı itibariyle genel lise programı uygulayan müstakil bir lise olmayacağına dikkati çeken Türk, ancak çok programlı liseler bünyesindeki genel lise programlarının eğitim ve öğretime devam edeceğini dile getirdi.
Anadolu liselerine ne zaman kayıt yapılacak?
Anadolu liselerine ne zaman ve nasıl kayıt yapılacağının, SBS sonuçlarına göre yerleştirmeye esas başvuru ve yerleştirme kılavuzunda yer alacağını belirten Türk, puanı düşük olan ve Anadolu liselerini tercih edemeyenlerin, mesleki teknik eğitime, imam hatip liselerine veya çok programlı liseler bünyesindeki genel lise programlarına kayıt yaptırabileceğini söyledi.
Çok programlı liselerin kuruluşunun Türkiye şartlarına uygun olduğunu ifade eden Türk, bir yerleşim yerinde birden fazla lisenin açılmasını mümkün kılmayacak şekilde öğrencinin az olduğu yerlerde bu lise türünün açıldığını belirtti.
Öğrenci kitlesinin değişmediğini, dönüşümler sonucunda öğrencilerin gittiği okulların türünün değişmiş olacağını dile getiren Türk, bu süreçte eğitime erişimi, eğitimin niteliğinin artırılmasını ve okullar arası kalite farklılıklarının ortadan kaldırılmasını önemsediklerini söyledi.
Meslek liselerine daha fazla öğrenci yönlendirilecek
Dönüşüm nedeniyle Anadolu lisesi olan okullarda, sınıf bazında kontenjan uygulaması olduğu için aynı okul binalarına geçen yıllardan daha az öğrenci alınacağını anlatan Türk, meslek liselerine daha fazla öğrencinin yönlendirilmesinin sağlanmış olacağını ifade etti.
Dönüşüm çalışmasının mevcut öğretmenlerle ilgili yeni bir durum ortaya çıkarmayacağını belirten Türk, bu okullara ilk atama yoluyla da öğretmen alınacağını bildirdi.
Son Güncelleme: Salı, 18 Haziran 2013 11:41
Gösterim: 1347
YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, Gezi Parkı eylemleri ile ilgili yaptığı açıklamada bazı üniversite mensuplarının, tarafı oldukları siyasi pozisyonu kavram ve fikirler eşliğinde değil, sloganlar eşliğinde savunduğunu üzülerek gördüğünü söyledi. Çetinsaya, "Şiddet içeren, şiddeti öven talep ve fikirler akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmaz" dedi.
YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, Yalova’da toplanan Üniversitelerarası Kurul toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Çetinsaya, "Taksim’de başlayan olaylar üzerine ve özellikle bu süreçte üniversitelerin rolleri bağlamında, bütün Üniversitelerarası Kurul üyelerinin de bana iştirak ettiklerine inanarak bir takım görüşlerimi paylaşmak istiyorum" dedikten sonra şöyle devam etti:
"Bugün siyasal ve toplumsal alanda yer alan bütün aktörler, yeni bir Türkiye’nin inşası ile karşı karşıya olduğumuz konusunda hem fikirdir. Bu sürecin sağlıklı biçimde yaşanabilmesi her şeyden önce farklı kültür ve anlayışların bir arada, müzakere halinde ve sürekli etkileşim içerisinde bulunabilmelerine bağlıdır. Sık vurguladığım gibi üniversiteler, öncü fikirlerin, barışçı gelecek tasavvurlarının, demokratik bir biçimde bir arada yaşama kültürünün yeşerdiği ve savunulduğu mekanlar olarak ülkemizin bugün tecrübe ettiği gerilimlerin tırmanmaması için çaba sarf etmek, itidali ve müzakereyi savunmak durumundadırlar. Üniversiteler siyasal, toplumsal, kültürel meseleler, sıkıntılar, çelişki ve gerilimler hakkında etkin araştırmaların, gerçek fikirlerin, sahici gelecek senaryolarının üretildiği mekanlardır. Bugün ülkemizde toplumun, doğanın, mekanın ve kültürün mahiyeti ve muhtevası hakkında farklı düzeylerde, birçok tartışmanın sürdürüldüğünü görüyoruz."
Prof.Dr. Gökhan Çetinsaya, üniversitelerin ülkedeki tartışma ve müzakere kültürüne katacağı çok önemli değerler olduğunu belirtirken, şöyle konuştu:
"Biz üniversite mensupları olarak kendimizi toplumun dışında ya da üstünde yer alan yargıçlar mesabesinde göremeyiz. Bizler toplumun içinde sosyalleşen, toplumun sorunlarını önemseyen ve onlara farklı çözüm alternatifleri geliştirebilen bireyler olarak araştırma ve eğitim gündemlerimizle fikir, teori, soru ve araştırmalarımızla kriz ve çatışma meseleleriyle ilgilenmek durumundayız. Ne var ki, biz toplumsal, kültürel, siyasi sorun ve gerilim alanlarına futbol taraftarlığı düzeyinde de yaklaşamayız. Bugün üzülerek görüyorum ki, bazı üniversite mensuplarımız, tarafı oldukları siyasi pozisyonu kavram ve fikirler eşliğinde değil, sloganlar eşliğinde savunmaktadır. Yine üzülerek görüyoruz ki birçok tartışma doğrulanmamış, manipülasyon amacıyla üretilen yanlış haberlere dayalı olarak sürdürülmektedir. Üniversite mensuplarımızın doğaya, mekana, tarihe, topluma, kültüre, geleceğe ilişkin çeşitli kitle iletişim ortamlarında görüş beyan etmeleri anlamlı, değerlidir. Fakat üniversite mensupları bununla yetinemezler. Çünkü üniversiteler araştırmaların, uzun dönemli çalışmaların mekanıdır. Bu nedenle üniversitelerimizin bu süreçte atmaları gereken en önemli adım toplumsal çatışma alanlarına uzun dönemli araştırmalarla sürece katkı vermesi, tartışmaların düzeyini ve kalitesini arttırmasıdır."
"1960’ların Türkiye’si ile karşı karşıya değiliz"
Üniversitelerin çevresine duyarlı olmaları gerektiğini ifade eden Prof.Dr. Gökhan Çetinsaya, bazı üniversite mensuplarının 1960’ların Türkiyesi diliyle konuştuğunu söyledi. Prof.Dr. Çetinsaya, şunları söyledi:
"Bizler, üniversitelerimizin sessizleşmesini değil, aksine üniversitelerimizin çevresine çok daha duyarlı olmalarını, fakat bunu bir çatışma diliyle ve sadece gündelik yorumlarla değil, müzakere diliyle ve yaptıkları uzun soluklu araştırmalarla yapmalarını önemli görüyoruz. Bunun yanında bazı üniversite mensuplarımızın pozitivist bilim paradigması içerisinden birer yargıç gibi konuşup, siyaseti, toplumu küçümsemesini doğru bulmuyoruz."
Prof.Dr. Çetinsaya, üniversitelerin toplumun dışında, toplumun üstünde bir yerde konumlanamayacağını ifade ederek, "Üniversite mensuplarımız da toplumun içinde özgür akademik üretimi gerçekleştiren mekanlardır. Biz o nedenle gerçek araştırmaya, fikir? Üretime değer veriyoruz. Bu çerçevede topluma, siyasete, farklı tespit, öneri ve öngörüleri sunmayı önemli buluyoruz. Fakat bu tespit, öneri ve öngörüleri geleneksel meslek odası mantığı ve diliyle ortaya koymayı da doğru bulmuyorum. 1960’ların Türkiye’si ile karşı karşıya değiliz ve 1960’ların meslek odası diliyle üniversite mensuplarımızın konuşmasını anlamakta zorlanıyorum. Üniversite mensupları olarak bizlere düşen ‘farklılıklardan korkulmaması’ ve ‘dogmatizmden kaçınılması’ gerektiğini savunmaktır" dedi.
Şiddeti öven istek ve fikirlerin akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmadığını da belirten Prof.DR. Çetinsaya, devam etti:
"Normalleşen demokrasisi, büyüyen ekonomisi, artan itibar ve istikrarı ile Türkiye, büyük bir fırsat yakalamış, toplumsal barışı tesis etme adına önemli adımlar atmıştır. Üniversitelerimiz, farklı seslerin, farklı taleplerin akademik özgürlük sınırları içerisinde, şiddet içermeyen yol ve yöntemlerle dile getirilebildiği mekanlardır ve bu özelliklerini korumaları gerekir. Birkaç gündür ülkemizde yükselen toplumsal tansiyon karşısında öğrencisinden öğretim elemanına, idari çalışanından yöneticilerine kadar üniversitelerimizin değerli mensuplarının farklı fikir ve görüşlerini dile getirirlerken şiddete başvurmaları ya da şiddeti özendirmeleri kabul edilemez. Şiddet içeren, şiddeti öven talep ve fikirler akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmaz. Akademik özgürlük, fikir ve görüşlerin korkusuzca ve barışçıl bir tarzda dile getirilmesi, kişilik haklarını rencide etmeksizin ortaya konması anlamına gelir. Üniversite mensuplarımızdan bu süreçte beklentimiz, ülkemizin toplumsal barış adına attığı önemli adımları boşa çıkaracak şekilde şiddet övgüsü yapan ifade ve örgütlenmelerden kaçınmalarıdır. Unutulmamalıdır ki üniversiteler her şeyden önce eğitimin ve araştırmanın mekanlarıdır. Özgür ve kaliteli bir akademik ortamın varlığı, daha güzel, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye’nin de teminatı olacaktır."
Üst Kategori: ROOT Kategori: Gündem
YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, Gezi Parkı eylemleri ile ilgili yaptığı açıklamada bazı üniversite mensuplarının, tarafı oldukları siyasi pozisyonu kavram ve fikirler eşliğinde değil, sloganlar eşliğinde savunduğunu üzülerek gördüğünü söyledi. Çetinsaya, "Şiddet içeren, şiddeti öven talep ve fikirler akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmaz" dedi.
YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, Yalova’da toplanan Üniversitelerarası Kurul toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Çetinsaya, "Taksim’de başlayan olaylar üzerine ve özellikle bu süreçte üniversitelerin rolleri bağlamında, bütün Üniversitelerarası Kurul üyelerinin de bana iştirak ettiklerine inanarak bir takım görüşlerimi paylaşmak istiyorum" dedikten sonra şöyle devam etti:
"Bugün siyasal ve toplumsal alanda yer alan bütün aktörler, yeni bir Türkiye’nin inşası ile karşı karşıya olduğumuz konusunda hem fikirdir. Bu sürecin sağlıklı biçimde yaşanabilmesi her şeyden önce farklı kültür ve anlayışların bir arada, müzakere halinde ve sürekli etkileşim içerisinde bulunabilmelerine bağlıdır. Sık vurguladığım gibi üniversiteler, öncü fikirlerin, barışçı gelecek tasavvurlarının, demokratik bir biçimde bir arada yaşama kültürünün yeşerdiği ve savunulduğu mekanlar olarak ülkemizin bugün tecrübe ettiği gerilimlerin tırmanmaması için çaba sarf etmek, itidali ve müzakereyi savunmak durumundadırlar. Üniversiteler siyasal, toplumsal, kültürel meseleler, sıkıntılar, çelişki ve gerilimler hakkında etkin araştırmaların, gerçek fikirlerin, sahici gelecek senaryolarının üretildiği mekanlardır. Bugün ülkemizde toplumun, doğanın, mekanın ve kültürün mahiyeti ve muhtevası hakkında farklı düzeylerde, birçok tartışmanın sürdürüldüğünü görüyoruz."
Prof.Dr. Gökhan Çetinsaya, üniversitelerin ülkedeki tartışma ve müzakere kültürüne katacağı çok önemli değerler olduğunu belirtirken, şöyle konuştu:
"Biz üniversite mensupları olarak kendimizi toplumun dışında ya da üstünde yer alan yargıçlar mesabesinde göremeyiz. Bizler toplumun içinde sosyalleşen, toplumun sorunlarını önemseyen ve onlara farklı çözüm alternatifleri geliştirebilen bireyler olarak araştırma ve eğitim gündemlerimizle fikir, teori, soru ve araştırmalarımızla kriz ve çatışma meseleleriyle ilgilenmek durumundayız. Ne var ki, biz toplumsal, kültürel, siyasi sorun ve gerilim alanlarına futbol taraftarlığı düzeyinde de yaklaşamayız. Bugün üzülerek görüyorum ki, bazı üniversite mensuplarımız, tarafı oldukları siyasi pozisyonu kavram ve fikirler eşliğinde değil, sloganlar eşliğinde savunmaktadır. Yine üzülerek görüyoruz ki birçok tartışma doğrulanmamış, manipülasyon amacıyla üretilen yanlış haberlere dayalı olarak sürdürülmektedir. Üniversite mensuplarımızın doğaya, mekana, tarihe, topluma, kültüre, geleceğe ilişkin çeşitli kitle iletişim ortamlarında görüş beyan etmeleri anlamlı, değerlidir. Fakat üniversite mensupları bununla yetinemezler. Çünkü üniversiteler araştırmaların, uzun dönemli çalışmaların mekanıdır. Bu nedenle üniversitelerimizin bu süreçte atmaları gereken en önemli adım toplumsal çatışma alanlarına uzun dönemli araştırmalarla sürece katkı vermesi, tartışmaların düzeyini ve kalitesini arttırmasıdır."
"1960’ların Türkiye’si ile karşı karşıya değiliz"
Üniversitelerin çevresine duyarlı olmaları gerektiğini ifade eden Prof.Dr. Gökhan Çetinsaya, bazı üniversite mensuplarının 1960’ların Türkiyesi diliyle konuştuğunu söyledi. Prof.Dr. Çetinsaya, şunları söyledi:
"Bizler, üniversitelerimizin sessizleşmesini değil, aksine üniversitelerimizin çevresine çok daha duyarlı olmalarını, fakat bunu bir çatışma diliyle ve sadece gündelik yorumlarla değil, müzakere diliyle ve yaptıkları uzun soluklu araştırmalarla yapmalarını önemli görüyoruz. Bunun yanında bazı üniversite mensuplarımızın pozitivist bilim paradigması içerisinden birer yargıç gibi konuşup, siyaseti, toplumu küçümsemesini doğru bulmuyoruz."
Prof.Dr. Çetinsaya, üniversitelerin toplumun dışında, toplumun üstünde bir yerde konumlanamayacağını ifade ederek, "Üniversite mensuplarımız da toplumun içinde özgür akademik üretimi gerçekleştiren mekanlardır. Biz o nedenle gerçek araştırmaya, fikir? Üretime değer veriyoruz. Bu çerçevede topluma, siyasete, farklı tespit, öneri ve öngörüleri sunmayı önemli buluyoruz. Fakat bu tespit, öneri ve öngörüleri geleneksel meslek odası mantığı ve diliyle ortaya koymayı da doğru bulmuyorum. 1960’ların Türkiye’si ile karşı karşıya değiliz ve 1960’ların meslek odası diliyle üniversite mensuplarımızın konuşmasını anlamakta zorlanıyorum. Üniversite mensupları olarak bizlere düşen ‘farklılıklardan korkulmaması’ ve ‘dogmatizmden kaçınılması’ gerektiğini savunmaktır" dedi.
Şiddeti öven istek ve fikirlerin akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmadığını da belirten Prof.DR. Çetinsaya, devam etti:
"Normalleşen demokrasisi, büyüyen ekonomisi, artan itibar ve istikrarı ile Türkiye, büyük bir fırsat yakalamış, toplumsal barışı tesis etme adına önemli adımlar atmıştır. Üniversitelerimiz, farklı seslerin, farklı taleplerin akademik özgürlük sınırları içerisinde, şiddet içermeyen yol ve yöntemlerle dile getirilebildiği mekanlardır ve bu özelliklerini korumaları gerekir. Birkaç gündür ülkemizde yükselen toplumsal tansiyon karşısında öğrencisinden öğretim elemanına, idari çalışanından yöneticilerine kadar üniversitelerimizin değerli mensuplarının farklı fikir ve görüşlerini dile getirirlerken şiddete başvurmaları ya da şiddeti özendirmeleri kabul edilemez. Şiddet içeren, şiddeti öven talep ve fikirler akademik özgürlük sınırları ile bağdaşmaz. Akademik özgürlük, fikir ve görüşlerin korkusuzca ve barışçıl bir tarzda dile getirilmesi, kişilik haklarını rencide etmeksizin ortaya konması anlamına gelir. Üniversite mensuplarımızdan bu süreçte beklentimiz, ülkemizin toplumsal barış adına attığı önemli adımları boşa çıkaracak şekilde şiddet övgüsü yapan ifade ve örgütlenmelerden kaçınmalarıdır. Unutulmamalıdır ki üniversiteler her şeyden önce eğitimin ve araştırmanın mekanlarıdır. Özgür ve kaliteli bir akademik ortamın varlığı, daha güzel, daha müreffeh, daha demokratik bir Türkiye’nin de teminatı olacaktır."
Son Güncelleme: Pazartesi, 17 Haziran 2013 17:19
Gösterim: 1452

