Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
50 yıldır sürdürülen bir klasik: Beş Yıllık Kalkınma Planları
Şu sıralarda 1961 Anayasası ile kurulan Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarının Onuncusu üzerinde çalışılmaktadır. Şu ana kadar hazırlanan bu planların her biri, Türkiye’nin gelişim seyrine ışık tutmuştur. Özellikle ilk planların belirttiği hedeflere, eşgüdümlü bir şekilde harfiyen uyulmuştur. Unutulmamalıdır ki, Beş Yıllık Kalkınma Planları sadece sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere ışık tutmamış aynı zamanda eğitim alanındaki gelişmelere da yön vermiştir. Aşağıda şimdiye kadar hazırlanan ve uygulanan dokuz ayrı planda eğitime dair geçen belli başlı hedeflere dikkat çekilecektir.
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 1963-1967 yıllarını kapsamıştır. Bu planda gençlerin mesleki ve teknik eğitime yöneltilmesi ve öğretmenlik mesleğinin cazip hale gelmesi planlanmıştır. Türkiye’de uzun yıllar öğretmenlik, işsiz kalan kişiler için ‘bari öğretmen olsaydın’ diye anlamlandırılan bir meslekti. Neyse ki bugün öğretmen olmak artık zordur. Bu sonucun, devletin birinci planda öngördüğü gibi şartların iyileştirilmesi ile değil, işsizlik sorununa dayalı olarak elde edilmiş olduğu da bir gerçektir.
İkinci Beş Yıllık Plan ise 1968-1972 yıllarını kapsamaktaydı. Planda milli savunma, sağlık, tarım ve emniyetle ilgili eğitim kurumları dışındaki bütün eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması hedeflendi. Aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öngörüldüğü halde, bu plana kadar bahsi bile geçmeyen bu hedefe 2000’li yılların ortalarına doğru Bakan Hüseyin Çelik döneminde ulaşılmıştır. Bu planda ilkokullara bağlı anasınıflarının kurulması ve geliştirilmesi de hedeflenmiş olsa da 2000’li yılların ikinci yarısına kadar istenen sonuçlara maalesef ulaşılamadı.
Üçüncü Beş Yıllık Plan’da (1973-1977) ise yüksek öğretim kademesinde 1-2 yıllık mesleki ara uygulayıcı eleman yetiştiren bölümlerin kurulması önerildi. Bu hedefe de daha sonraki dönemlerde uyuldu ve çok sayıda meslek yüksek okulu açıldı. Dördüncü Beş Yıllık Plan (1979-1983)’nda ilkokullardaki kitap giderlerinin devlet tarafından karşılanması öngörüldü. Bu hedef yaklaşık 25 yıl sonra Bakan Hüseyin Çelik’in öncülüğüyle ilk önce ilköğretim, daha sonra da ortaöğretim kurumlarını da kapsayacak şekilde gerçekleştirildi.
Beşinci Beş Yıllık Planda ise (1985-1989) ortaöğretimde edinilen meslek alanında yüksek öğretime devamı sağlayacak teşviklerin geliştirilmesi önerildi. Bu hedef, TTK Başkanı iken organize ettiğimiz 17. Milli Eğitim Şurası’nın en önemli kararlarından biriydi. Ancak bu hedefe hala ulaşılamadı. Altıncı Beş Yıllık Planda (1990-1994), okullarda bilgisayar destekli eğitimin yaygınlaştırılması, özel eğitim gerektiren çocukların eğitimi için gerekli tedbirlerin alınması, meslek lisesi mezunlarının alanlarının devamı niteliğindeki üniversite programlarına devam edebilmelerini sağlayan düzenlemelerin yapılması, hizmet içi eğitimin ücret terfi sistemi ile ilişkilendirilmesi hedeflendi. Hizmet içi eğitimler kısmi de olsa atamalarda dikkate alınmaya başlandı.
Yedinci Beş Yıllık Planda da (1996-2000) zorunlu temel eğitim süresinin 8 yıla çıkarılması, mesleki ve teknik eğitimde modüler sisteme geçilmesi, zorunlu eğitimin dışındaki kademelerde özel sektörden hizmet satın alınması önerildi. Mesleki eğitimde modüler sisteme geçiş, 2006 yılının Haziran ayında, Talim ve Terbiye Kurulu kararıyla gerçekleşti. Özel sektörün eğitimdeki yerine dair bu düşüncenin önümüzdeki dönemlerde hayata geçmesi söz konusu olabilir. Sekizinci Beş Yıllık Planında (2001-2005), zorunlu temel eğitimin 12 yıla çıkarılması için altyapının hazırlanması, öğretmen ihtiyacının karşılanması için sözleşmeli statüde istihdam yapılması, toplam kalite yönetimi anlayışına geçilmesi, YÖK’ün üst düzeyde planlama ve koordinasyon işlevini yürütecek yapıya kavuşturulması, bakanlık yetkilerinin azaltılması, hizmet içi eğitimlerin özlük haklarına yansıtılması ve sözleşmeli öğretmen uygulamasına geçilmesi önerildi. Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasına geçildi ancak daha sonra kaldırıldı. Sözleşmeli öğretmenliğin tekrar gündeme gelmesi muhtemeldir. YÖK ile ilgili bu hedefe doğru belli adımlar atılmaktadır. TKY bir tarafa, modern yönetim kavramları özellikle son yıllarda sıkça telaffuz edilmeye başlanmıştır.
Dokuzuncu Beş Yıllık Planda ise (2007-2013) özel eğitim gerektiren çocuklar için kaynaştırma eğitimine ağırlık verilmesi, öğrenci katkı paylarının arttırılması, eğitim sisteminin sınav odaklı yapıdan kurtulması, yüksek öğretime giriş sisteminin okul başarısına ve müfredatla uyumlu hale getirilmesi planlandı. Ayrıca dershanelerin özel okullara dönüştürülmesinin teşvik edilmesi, yetki ve sorumlulukların taşra teşkilatlarına ve eğitim kurumlarına devredilmesi, eğitim kurumlarında kalite güvence sistemlerinin kurulması, kalite standartlarının belirlenerek yaygınlaştırılması hedeflendi. Kaynaştırma eğitimi yaygınlaştırılmakla birlikte, yeterince dikkat çekilen bir uygulama olamamıştır. Bu planda öngörülen kaynaştırma eğitiminin yaygınlaştırılmasına dair hedefin iyi anlaşılıp gerçekleşmesi için yeni çabalara ihtiyaç bulunmaktadır. Şu sıralarda gündeme gelen dershanelerin özel okula dönüştürülmesine dair düşünce de ilk kez ifade edilmemiş olup, daha önce Dokuzuncu Beş Yıllık Planda da dile getirilmiştir. Bu arada planda yer alan harçların payının arttırılmasıyla ilgili hedef bir tarafa, harçlar tamamen kaldırılmıştır.
Şu an Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmaktadır. Bu planın da diğer planlar gibi eğitimin daha sonraki dönemlerde gündemine girebilecek hedefleri ortaya koyup koyamayacağını zaman gösterecek. Bu planın, bizim öngörümüze göre havada kalma gibi bir riski açık görünmektedir. Çünkü eğitimdeki gelişmeleri uzun süreli öngörülerden ziyade, zamanın ruhuna uygun dinamik gelişmelerin seyri etkilemektedir. Okullaşma oranlarının düşük olduğu dönemlerde bu planlar daha gerçekçiydi. Zaten planların en çarpıcı ve etkili kısmı okullaşma oranlarına dair belirlenen hedeflere dayanmaktaydı. Şimdi ise eğitimde niceliğe dayalı sorunlar hızla geride kalmaktadır. Okul, öğretmen, öğrenci oranlarında artık belli bir noktaya gelinmiştir. Popüler tabirle paradigma değişmiştir artık… Nitekim 2014-2018 dönemini kapsayacak olan Onuncu Beş Yıllık Planın eğitime dair odaklandığı husus isabetli bir şekilde eğitimde kalitenin arttırılması üzerinde olmuştur. Planlı kalkınma Türkiye’nin diğer alanlarda hala gerçeği olabilir, ancak eğitimde artık uzun vadeli planlar yapmaya ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü içinde yaşadığımız zamanın ruhu ve niteliği beş yıllık bir zaman diliminin, yani geleceğin planlanmasını işlevsiz kılabilir. Bu yüzden eğitimin beş yıllık dönemlere göre planlanmasına dayalı uygulamadan artık vazgeçilmelidir.
Bu öneriyi saklı tutarak, yine de Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, yer alırsa aşağıdaki hedefin belki de son kez hazırlanmış olacak olan bu plana karizma kazandıracağını düşünmekteyim. “MEB’in ortaöğretimde Anadolu liseleri ve liseler şeklindeki farklılaşmayı ortadan kaldıran ‘Bütün genel liselerin Anadolu lisesi haline dönüştürülmesi’ hususunda yaptığı çalışmalar son derece yerindedir. Bu doğrultuda yeni dönemde de lise ve meslek lisesi şeklindeki ayrışma ortadan kaldırılmalı ve bütün liseler bütünleştirilerek bu ikilik ortadan kaldırılmalıdır. Bu anlamda liselerin dönüştürülmesiyle oluşturulan Anadolu liselerinin programlarına mesleki eğitime dayalı bir içeriğin dahil edilmesiyle birlikte, meslek liseleri kapatılmalıdır. Bu anlamda, uzun zamandır anlamsızca açık tutulan Anadolu Öğretmen Liseleri de kapatılmalıdır.
Eğitimtercihi
Prof. İrfan Erdoğan
Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı
Üst Kategori: ROOT Kategori: Prof. Dr. İrfan Erdoğan
50 yıldır sürdürülen bir klasik: Beş Yıllık Kalkınma Planları
Şu sıralarda 1961 Anayasası ile kurulan Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan Beş Yıllık Kalkınma Planlarının Onuncusu üzerinde çalışılmaktadır. Şu ana kadar hazırlanan bu planların her biri, Türkiye’nin gelişim seyrine ışık tutmuştur. Özellikle ilk planların belirttiği hedeflere, eşgüdümlü bir şekilde harfiyen uyulmuştur. Unutulmamalıdır ki, Beş Yıllık Kalkınma Planları sadece sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelere ışık tutmamış aynı zamanda eğitim alanındaki gelişmelere da yön vermiştir. Aşağıda şimdiye kadar hazırlanan ve uygulanan dokuz ayrı planda eğitime dair geçen belli başlı hedeflere dikkat çekilecektir.
Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, 1963-1967 yıllarını kapsamıştır. Bu planda gençlerin mesleki ve teknik eğitime yöneltilmesi ve öğretmenlik mesleğinin cazip hale gelmesi planlanmıştır. Türkiye’de uzun yıllar öğretmenlik, işsiz kalan kişiler için ‘bari öğretmen olsaydın’ diye anlamlandırılan bir meslekti. Neyse ki bugün öğretmen olmak artık zordur. Bu sonucun, devletin birinci planda öngördüğü gibi şartların iyileştirilmesi ile değil, işsizlik sorununa dayalı olarak elde edilmiş olduğu da bir gerçektir.
İkinci Beş Yıllık Plan ise 1968-1972 yıllarını kapsamaktaydı. Planda milli savunma, sağlık, tarım ve emniyetle ilgili eğitim kurumları dışındaki bütün eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanması hedeflendi. Aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile öngörüldüğü halde, bu plana kadar bahsi bile geçmeyen bu hedefe 2000’li yılların ortalarına doğru Bakan Hüseyin Çelik döneminde ulaşılmıştır. Bu planda ilkokullara bağlı anasınıflarının kurulması ve geliştirilmesi de hedeflenmiş olsa da 2000’li yılların ikinci yarısına kadar istenen sonuçlara maalesef ulaşılamadı.
Üçüncü Beş Yıllık Plan’da (1973-1977) ise yüksek öğretim kademesinde 1-2 yıllık mesleki ara uygulayıcı eleman yetiştiren bölümlerin kurulması önerildi. Bu hedefe de daha sonraki dönemlerde uyuldu ve çok sayıda meslek yüksek okulu açıldı. Dördüncü Beş Yıllık Plan (1979-1983)’nda ilkokullardaki kitap giderlerinin devlet tarafından karşılanması öngörüldü. Bu hedef yaklaşık 25 yıl sonra Bakan Hüseyin Çelik’in öncülüğüyle ilk önce ilköğretim, daha sonra da ortaöğretim kurumlarını da kapsayacak şekilde gerçekleştirildi.
Beşinci Beş Yıllık Planda ise (1985-1989) ortaöğretimde edinilen meslek alanında yüksek öğretime devamı sağlayacak teşviklerin geliştirilmesi önerildi. Bu hedef, TTK Başkanı iken organize ettiğimiz 17. Milli Eğitim Şurası’nın en önemli kararlarından biriydi. Ancak bu hedefe hala ulaşılamadı. Altıncı Beş Yıllık Planda (1990-1994), okullarda bilgisayar destekli eğitimin yaygınlaştırılması, özel eğitim gerektiren çocukların eğitimi için gerekli tedbirlerin alınması, meslek lisesi mezunlarının alanlarının devamı niteliğindeki üniversite programlarına devam edebilmelerini sağlayan düzenlemelerin yapılması, hizmet içi eğitimin ücret terfi sistemi ile ilişkilendirilmesi hedeflendi. Hizmet içi eğitimler kısmi de olsa atamalarda dikkate alınmaya başlandı.
Yedinci Beş Yıllık Planda da (1996-2000) zorunlu temel eğitim süresinin 8 yıla çıkarılması, mesleki ve teknik eğitimde modüler sisteme geçilmesi, zorunlu eğitimin dışındaki kademelerde özel sektörden hizmet satın alınması önerildi. Mesleki eğitimde modüler sisteme geçiş, 2006 yılının Haziran ayında, Talim ve Terbiye Kurulu kararıyla gerçekleşti. Özel sektörün eğitimdeki yerine dair bu düşüncenin önümüzdeki dönemlerde hayata geçmesi söz konusu olabilir. Sekizinci Beş Yıllık Planında (2001-2005), zorunlu temel eğitimin 12 yıla çıkarılması için altyapının hazırlanması, öğretmen ihtiyacının karşılanması için sözleşmeli statüde istihdam yapılması, toplam kalite yönetimi anlayışına geçilmesi, YÖK’ün üst düzeyde planlama ve koordinasyon işlevini yürütecek yapıya kavuşturulması, bakanlık yetkilerinin azaltılması, hizmet içi eğitimlerin özlük haklarına yansıtılması ve sözleşmeli öğretmen uygulamasına geçilmesi önerildi. Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasına geçildi ancak daha sonra kaldırıldı. Sözleşmeli öğretmenliğin tekrar gündeme gelmesi muhtemeldir. YÖK ile ilgili bu hedefe doğru belli adımlar atılmaktadır. TKY bir tarafa, modern yönetim kavramları özellikle son yıllarda sıkça telaffuz edilmeye başlanmıştır.
Dokuzuncu Beş Yıllık Planda ise (2007-2013) özel eğitim gerektiren çocuklar için kaynaştırma eğitimine ağırlık verilmesi, öğrenci katkı paylarının arttırılması, eğitim sisteminin sınav odaklı yapıdan kurtulması, yüksek öğretime giriş sisteminin okul başarısına ve müfredatla uyumlu hale getirilmesi planlandı. Ayrıca dershanelerin özel okullara dönüştürülmesinin teşvik edilmesi, yetki ve sorumlulukların taşra teşkilatlarına ve eğitim kurumlarına devredilmesi, eğitim kurumlarında kalite güvence sistemlerinin kurulması, kalite standartlarının belirlenerek yaygınlaştırılması hedeflendi. Kaynaştırma eğitimi yaygınlaştırılmakla birlikte, yeterince dikkat çekilen bir uygulama olamamıştır. Bu planda öngörülen kaynaştırma eğitiminin yaygınlaştırılmasına dair hedefin iyi anlaşılıp gerçekleşmesi için yeni çabalara ihtiyaç bulunmaktadır. Şu sıralarda gündeme gelen dershanelerin özel okula dönüştürülmesine dair düşünce de ilk kez ifade edilmemiş olup, daha önce Dokuzuncu Beş Yıllık Planda da dile getirilmiştir. Bu arada planda yer alan harçların payının arttırılmasıyla ilgili hedef bir tarafa, harçlar tamamen kaldırılmıştır.
Şu an Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanmaktadır. Bu planın da diğer planlar gibi eğitimin daha sonraki dönemlerde gündemine girebilecek hedefleri ortaya koyup koyamayacağını zaman gösterecek. Bu planın, bizim öngörümüze göre havada kalma gibi bir riski açık görünmektedir. Çünkü eğitimdeki gelişmeleri uzun süreli öngörülerden ziyade, zamanın ruhuna uygun dinamik gelişmelerin seyri etkilemektedir. Okullaşma oranlarının düşük olduğu dönemlerde bu planlar daha gerçekçiydi. Zaten planların en çarpıcı ve etkili kısmı okullaşma oranlarına dair belirlenen hedeflere dayanmaktaydı. Şimdi ise eğitimde niceliğe dayalı sorunlar hızla geride kalmaktadır. Okul, öğretmen, öğrenci oranlarında artık belli bir noktaya gelinmiştir. Popüler tabirle paradigma değişmiştir artık… Nitekim 2014-2018 dönemini kapsayacak olan Onuncu Beş Yıllık Planın eğitime dair odaklandığı husus isabetli bir şekilde eğitimde kalitenin arttırılması üzerinde olmuştur. Planlı kalkınma Türkiye’nin diğer alanlarda hala gerçeği olabilir, ancak eğitimde artık uzun vadeli planlar yapmaya ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü içinde yaşadığımız zamanın ruhu ve niteliği beş yıllık bir zaman diliminin, yani geleceğin planlanmasını işlevsiz kılabilir. Bu yüzden eğitimin beş yıllık dönemlere göre planlanmasına dayalı uygulamadan artık vazgeçilmelidir.
Bu öneriyi saklı tutarak, yine de Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda, yer alırsa aşağıdaki hedefin belki de son kez hazırlanmış olacak olan bu plana karizma kazandıracağını düşünmekteyim. “MEB’in ortaöğretimde Anadolu liseleri ve liseler şeklindeki farklılaşmayı ortadan kaldıran ‘Bütün genel liselerin Anadolu lisesi haline dönüştürülmesi’ hususunda yaptığı çalışmalar son derece yerindedir. Bu doğrultuda yeni dönemde de lise ve meslek lisesi şeklindeki ayrışma ortadan kaldırılmalı ve bütün liseler bütünleştirilerek bu ikilik ortadan kaldırılmalıdır. Bu anlamda liselerin dönüştürülmesiyle oluşturulan Anadolu liselerinin programlarına mesleki eğitime dayalı bir içeriğin dahil edilmesiyle birlikte, meslek liseleri kapatılmalıdır. Bu anlamda, uzun zamandır anlamsızca açık tutulan Anadolu Öğretmen Liseleri de kapatılmalıdır.
Eğitimtercihi
Prof. İrfan Erdoğan
Talim ve Terbiye Kurulu Eski Başkanı
Son Güncelleme: Cuma, 14 Aralık 2012 14:09
Gösterim: 9195
Kayhan Karlı / Eğitimci - Yazar
Bu sınav hem içeriği hem de yöntemleri nedeniyle yıllardır en çok tartışılan, değişim gören sınavdır. Hemen hemen tüm bakanlar bu sistem üzerinde değişiklikler yaptı ancak tüm değişiklikler sınavın içeriğiyle ilgiliydi ve esas problemimiz olan okullar arası niteliksel farklarını ortadan kaldırmadığı içinişe yaramadı.
Herkesin neredeyse iki sınavın tarihini konuştuğu şu dönem itibariyle bence esas sorunu gözden kaçırıyoruz.Bana göre üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarının bu yıl yapılmaması kimse için bir kayıp olmaz ve kesinlikle yapılmamalıdır… Öte yandan liseye geçiş sınavı ise her çocuğun yaşamında sadece bir kez karşısına çıkacak olduğu için çok daha önemli bir sınav tartışması. Bu sınavın böyle bir dönemde, hangi tarihte yapılırsa yapılsın bazı öğrencileri mağdur edeceği ve adil olmayacağı açık bir şekilde görülüyor. Bu nedenle benim önerim aslında bu yıl lise giriş sınavlarını kaldıralım, yapmayalım…
RADİKAL BİR DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ
Aslında yola çıktığım nokta şu ki; bu sınav hem içeriği hem de yöntemleri nedeniyle yıllardır en çok tartışılan, değişim gören sınavdır. Hemen hemen tüm bakanlar bu sistem üzerinde değişiklikler yaptı ancak tüm değişiklikler sınavın içeriğiyle ilgiliydi ve esas problemimiz olan okullar arası niteliksel farklarını ortadan kaldırmadığı içinişe yaramadı. Şimdi de baktığımız zaman okullarımız arası nitelik sorunlarını bir çırpıda çözme şansımız yok ancak alınacak radikal bir kararla bu süreç hızlandırılabilir. Benim önerim bu liselere geçiş sürecini bu yıldan başlayarak 9. Sınıfın sonuna alalım. Böylelikle bu yıl yapılacak sınavda her türlü adaletsizliği ortadan kaldırarak öğrencilere hem psikolojik hem de yetkinlik olarak hazırlanabilecekleri bir yıl kazandırmış olacağız. Elbette bu kararın liselerimizin değişimi sürecine de büyük katkıları olacaktır. Aslında pek çok kişinin bu çocukların bazıları için yeni bir sürenin stresi artıracağı yönünde itirazlarını duyar gibiyim. Unutmayın ki şu durumda da binlerce ebeveyn ve öğrenci böyle bir ortamda yapılacak sınav nedeniyle yoğun stres ve baskı altındalar ve bu durum yıllarca devam edecek travmalara sebep oluşturacaktır. Sınavı gelecek yıla bırakmak kesinlikle şimdiki durumdan daha az sayıda sorun oluşturacaktır.
MEVCUT LİSELERE NASIL BİR KATKISI OLACAK?
Mevcut durumda eğitim sistemimizde en sorunlu okul türleri ortaokul ve liseler Özellikle ortaokullarımızın 4+4+4 sistemiyle birlikte arada kalmış ve ergenliğin en sıkıntılı dönemlerinde mezuniyet duygusuyla başa çıkmaları gereken, sınavlar yoluyla ezilmelerine sebep olan bir okul türüne dönüştü. Ne yazık ki bugün özellikle büyük kentlerimizde şiddet, bağımlılık ve akran zorbalığını en fazla gözlemlediğimiz okul türü ortaokullarımızdır. Ayrıca başladıkları yıldan itibaren sınav baskısı nedeniyle kişilik ve kimlik gelişimini sağlayacak sosyal ve duygusal beceriler üzerine hiç çalışılamamakta. Bir diğer önemli konu ise; sistem değişikliği sonrasında 4 yıllık lisenin en baştan hata olduğunun açıklıkla ortaya çıkmasıdır. Liselerimizin bu sıkıntılı durumunu çözmek için MEB kısa bir süre önce yeni program taslağını tanıtmıştı, çünkü mevcut durumda lise türlerini azaltmak adına hepsinin adını Anadolu Lisesi yaptığımız zavallı liselerimiz, gelenekleriyle yok oldular. Konya Lisesi, Adana Lisesi, Bursa Lisesi, Afyon Lisesi ve daha niceleri şimdi neredeler?
İşte tam bu bağlamda benim önerim şöyle; gelin zaten liselerin müfredatını değiştirmeye çalıştığımız bu dönemde ve mevzuatta da 9. Sınıf ortak genel sınıf olarak tarif edildiğine göre, bu sınıfa özel bir içerik belirleyelim. Bizim çocukların hem anadil hem yabancı dil okuryazarlığı gelişmiyor, Matematik ve Bilim okuryazarlığı da aynı durumda. Tam bu yaşlarda yani 15 yaşında yapılan PISA araştırmaları da durumumuzu ortaya koyuyor. 9. Sınıfı içerik olarak beş dersle yeniden yapılandıralım ve gerçekten her çocuk için ortak ara sınıf olsun, bir çeşit hazırlık sınıfı gibi. Bu dersler;
* Türkçe
* İngilizce
* Matematik
* Doğa Bilimleri
* Sosyal Bilimler
Böylelikle tüm çocuklarımızın asgari yetkinliklere erişebilmesi için fırsat eşitliği de yaratmış olacağız…
Bu arada çocuklar mekan anlamında mevcut ortaokul binalarında bile 9. Sınıf okuyabilirler. Mahallesindeki liseye gidenler de başka bir liseyi hedefliyorsa çalışıp iyi bir 9. Sınıf geçirmeli ve gitmeli veya aynı okulda kalabilmeli. Örneğin Beyoğlu bölgesinde oturan ve 9. Sınıfı Galatasaray Lisesinde okuyan öğrencinin orada kalabilmesi için gerekeni yapması veya Bağcılar x lisesinde okuyan öğrencinin Galatasaray Lisesine gidebilmesi için çalışıp çok iyi bir 9. Sınıf geçirmesi gerekir.
YERLEŞTİRME KRİZİ
Bu önerim bir anlamda uzun zamandır tartıştığımız sınavın tek tip araç olmasını da değiştirebilecektir. 9. sınıf boyunca takip edilecek bir çoklu değerlendirme modeli kurgulayabiliriz ve şüphesiz bu konuda üzerinde konuşarak çok sağlıklı bir model ortaya koyabiliriz. Ana hatları ise şu şekilde olabilir;
* Yıl boyunca okuduğu bu beş dersten elde ettikleri ortalamalar
* Bu beş ders üzerinden alacakları projelerden oluşan bir portfolyo
* Yazacakları bir araştırma makalesi
* Sosyal etkinlik ve kişisel gelişim portfolyosu
* Senenin somunda bir oturumluk bu beş dersten oluşan bir sınav
ÖZETLE;
Salgın dönemine bir kriz dönemi olarak bakıyorum. Her kriz içinde tehlikeleri de fırsatları da barındırır. Bu nedenle gelin bunu radikal bir dönüşüm fırsatı olarak kullanalım. Elbette, bu söylediklerim bir netliğe ulaşmış, somutlaşmış fikirlerim değil, herkes açısından bakılarak tartışılsın, farklı bakabilmemize fırsat sağlasın diye paylaştığım düşüncelerimdir…
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Eğitimci - Yazar
Bu sınav hem içeriği hem de yöntemleri nedeniyle yıllardır en çok tartışılan, değişim gören sınavdır. Hemen hemen tüm bakanlar bu sistem üzerinde değişiklikler yaptı ancak tüm değişiklikler sınavın içeriğiyle ilgiliydi ve esas problemimiz olan okullar arası niteliksel farklarını ortadan kaldırmadığı içinişe yaramadı.
Herkesin neredeyse iki sınavın tarihini konuştuğu şu dönem itibariyle bence esas sorunu gözden kaçırıyoruz.Bana göre üniversite seçme ve yerleştirme sınavlarının bu yıl yapılmaması kimse için bir kayıp olmaz ve kesinlikle yapılmamalıdır… Öte yandan liseye geçiş sınavı ise her çocuğun yaşamında sadece bir kez karşısına çıkacak olduğu için çok daha önemli bir sınav tartışması. Bu sınavın böyle bir dönemde, hangi tarihte yapılırsa yapılsın bazı öğrencileri mağdur edeceği ve adil olmayacağı açık bir şekilde görülüyor. Bu nedenle benim önerim aslında bu yıl lise giriş sınavlarını kaldıralım, yapmayalım…
RADİKAL BİR DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ
Aslında yola çıktığım nokta şu ki; bu sınav hem içeriği hem de yöntemleri nedeniyle yıllardır en çok tartışılan, değişim gören sınavdır. Hemen hemen tüm bakanlar bu sistem üzerinde değişiklikler yaptı ancak tüm değişiklikler sınavın içeriğiyle ilgiliydi ve esas problemimiz olan okullar arası niteliksel farklarını ortadan kaldırmadığı içinişe yaramadı. Şimdi de baktığımız zaman okullarımız arası nitelik sorunlarını bir çırpıda çözme şansımız yok ancak alınacak radikal bir kararla bu süreç hızlandırılabilir. Benim önerim bu liselere geçiş sürecini bu yıldan başlayarak 9. Sınıfın sonuna alalım. Böylelikle bu yıl yapılacak sınavda her türlü adaletsizliği ortadan kaldırarak öğrencilere hem psikolojik hem de yetkinlik olarak hazırlanabilecekleri bir yıl kazandırmış olacağız. Elbette bu kararın liselerimizin değişimi sürecine de büyük katkıları olacaktır. Aslında pek çok kişinin bu çocukların bazıları için yeni bir sürenin stresi artıracağı yönünde itirazlarını duyar gibiyim. Unutmayın ki şu durumda da binlerce ebeveyn ve öğrenci böyle bir ortamda yapılacak sınav nedeniyle yoğun stres ve baskı altındalar ve bu durum yıllarca devam edecek travmalara sebep oluşturacaktır. Sınavı gelecek yıla bırakmak kesinlikle şimdiki durumdan daha az sayıda sorun oluşturacaktır.
MEVCUT LİSELERE NASIL BİR KATKISI OLACAK?
Mevcut durumda eğitim sistemimizde en sorunlu okul türleri ortaokul ve liseler Özellikle ortaokullarımızın 4+4+4 sistemiyle birlikte arada kalmış ve ergenliğin en sıkıntılı dönemlerinde mezuniyet duygusuyla başa çıkmaları gereken, sınavlar yoluyla ezilmelerine sebep olan bir okul türüne dönüştü. Ne yazık ki bugün özellikle büyük kentlerimizde şiddet, bağımlılık ve akran zorbalığını en fazla gözlemlediğimiz okul türü ortaokullarımızdır. Ayrıca başladıkları yıldan itibaren sınav baskısı nedeniyle kişilik ve kimlik gelişimini sağlayacak sosyal ve duygusal beceriler üzerine hiç çalışılamamakta. Bir diğer önemli konu ise; sistem değişikliği sonrasında 4 yıllık lisenin en baştan hata olduğunun açıklıkla ortaya çıkmasıdır. Liselerimizin bu sıkıntılı durumunu çözmek için MEB kısa bir süre önce yeni program taslağını tanıtmıştı, çünkü mevcut durumda lise türlerini azaltmak adına hepsinin adını Anadolu Lisesi yaptığımız zavallı liselerimiz, gelenekleriyle yok oldular. Konya Lisesi, Adana Lisesi, Bursa Lisesi, Afyon Lisesi ve daha niceleri şimdi neredeler?
İşte tam bu bağlamda benim önerim şöyle; gelin zaten liselerin müfredatını değiştirmeye çalıştığımız bu dönemde ve mevzuatta da 9. Sınıf ortak genel sınıf olarak tarif edildiğine göre, bu sınıfa özel bir içerik belirleyelim. Bizim çocukların hem anadil hem yabancı dil okuryazarlığı gelişmiyor, Matematik ve Bilim okuryazarlığı da aynı durumda. Tam bu yaşlarda yani 15 yaşında yapılan PISA araştırmaları da durumumuzu ortaya koyuyor. 9. Sınıfı içerik olarak beş dersle yeniden yapılandıralım ve gerçekten her çocuk için ortak ara sınıf olsun, bir çeşit hazırlık sınıfı gibi. Bu dersler;
* Türkçe
* İngilizce
* Matematik
* Doğa Bilimleri
* Sosyal Bilimler
Böylelikle tüm çocuklarımızın asgari yetkinliklere erişebilmesi için fırsat eşitliği de yaratmış olacağız…
Bu arada çocuklar mekan anlamında mevcut ortaokul binalarında bile 9. Sınıf okuyabilirler. Mahallesindeki liseye gidenler de başka bir liseyi hedefliyorsa çalışıp iyi bir 9. Sınıf geçirmeli ve gitmeli veya aynı okulda kalabilmeli. Örneğin Beyoğlu bölgesinde oturan ve 9. Sınıfı Galatasaray Lisesinde okuyan öğrencinin orada kalabilmesi için gerekeni yapması veya Bağcılar x lisesinde okuyan öğrencinin Galatasaray Lisesine gidebilmesi için çalışıp çok iyi bir 9. Sınıf geçirmesi gerekir.
YERLEŞTİRME KRİZİ
Bu önerim bir anlamda uzun zamandır tartıştığımız sınavın tek tip araç olmasını da değiştirebilecektir. 9. sınıf boyunca takip edilecek bir çoklu değerlendirme modeli kurgulayabiliriz ve şüphesiz bu konuda üzerinde konuşarak çok sağlıklı bir model ortaya koyabiliriz. Ana hatları ise şu şekilde olabilir;
* Yıl boyunca okuduğu bu beş dersten elde ettikleri ortalamalar
* Bu beş ders üzerinden alacakları projelerden oluşan bir portfolyo
* Yazacakları bir araştırma makalesi
* Sosyal etkinlik ve kişisel gelişim portfolyosu
* Senenin somunda bir oturumluk bu beş dersten oluşan bir sınav
ÖZETLE;
Salgın dönemine bir kriz dönemi olarak bakıyorum. Her kriz içinde tehlikeleri de fırsatları da barındırır. Bu nedenle gelin bunu radikal bir dönüşüm fırsatı olarak kullanalım. Elbette, bu söylediklerim bir netliğe ulaşmış, somutlaşmış fikirlerim değil, herkes açısından bakılarak tartışılsın, farklı bakabilmemize fırsat sağlasın diye paylaştığım düşüncelerimdir…
Son Güncelleme: Perşembe, 28 May 2020 11:06
Gösterim: 1377
Kayhan Karlı - Eğitimci / Yazar
Eğitim dünyasında son dönemde farklı paydaşların özellikle de eğitimcilerin giderek öğrencilerin sosyal ve duygusal öğrenme (SDÖ) yeterliliklerinin geliştirilmesine odaklanmaktadır ve gelişmiş eğitimsel kazanım ve başarı ile sosyal duygusal öğrenme arasında bağ kurmaktadır. Ülkemizde ise bu tartışmaların önemli bir boyutu ise SDÖ odaklı çalışan okulların daha çok oyun oynadıkları ve öğrenenlerin akademik-bilişsel gelişimlerini geride bıraktıkları yönünde bir algı etrafında yürümekte. Öte yandan yeni kentli nüfus sosyolojisi ise çocukların sosyal ve duygusal yetkinliklerinin hızla yok olduğunu bize göstermekte. Dolaysıyla bu ihtiyacın karşılanabileceği SDÖ temelli ve bilişsel alanın gelişimini de içeren dengeli bir program zorunluluğu açıkça görülmektedir.
SDÖ, öğrencilerin duyguları tanımak ve yönetmek, ilişkiler kurmak, kişilerarası sorunları çözmek ve etkili ve etik kararlar almak için gerekli becerileri geliştirdikleri bir süreçtir. SDÖ'nin önemi, okul gelişimi ve bireysel öğrenci başarısı ile ilgili politika tartışmaları bağlamında büyümeye devam ediyor. OECD gelecek PISA ölçümlerinde gençlerin SDÖ yetkinliklerini ölçmek için çalışmalar yapıyor. Sonuç olarak, eğitimciler, öğrencilerin SDÖ yeterliliklerini geliştirmelerini teşvik etmek için en etkili stratejileri en iyi nasıl uygulayacaklarını anlamalıdır. Diğer yandan da bunu anlamak için, kendi SDÖ yeterliliklerini nasıl geliştireceklerini ve geliştireceklerini de anlamalıdırlar çünkü öğretmenlerin sosyal ve duygusal yetkinlikleri hem sosyal hem de öğretim düzeyindeki öğrencilerle nasıl etkileşime girdiklerini doğrudan etkiler.
Bu nedenle eğitim dünyamızın SDÖ konusunda pek çok diğer eğitim yaklaşımına yaptığı gibi trend kavram haline getirerek değil, eğitimcilerin bu yetkinliklerini sorgulayarak ve geliştirerek öğrenenlerin ihtiyacını karşılamaya odaklanması gerekir diye düşünüyorum.
Bu bağlamda okullar ve eğitimciler için bir öz değerlendirme aracı gibi, öğrencinin sosyal duygusal öğrenmesini etkileyen eğitimcinin var olan öğretme pratiklerini ve bu öğretme pratiklerini uygulamak için eğitimcinin kendi SDÖ yeterliliklerini yansıtmasına yardımcı olmak için bazı soruları paylaşmak isterim.
- Öğretmenlerin sosyal duygusal öğrenmeyi yüksek kaliteli öğretme ve öğrenmenin ayrılmaz bir parçası olarak yansıtmalarını ve öz değerlendirme yapmalarını sağlama için neler yapıyorsunuz?
- Eğitim pratikleri yoluyla öğrencinin sosyal ve duygusal öğrenmesini desteklemek için geniş ölçüde öğretmen becerisi sağlamak için neler yapıyorsunuz?
- Öğretmenlerin kendi SDÖ yetkinliklerini yansıtmaları için bir mekanizma sağlamak ve yeteneklerinin SDÖ’yi destekleyen pratiklerin uygulanmasında ne gibi etkilerinin olduğunu düşünmek, tartışmak için neler yapıyorsunuz?
- Öğretmenlere mesleki gelişim planlarının veya eğitimci değerlendirmelerinin bir parçası olarak kullanılabilecek yansıtıcı geribildirim sağlamak için neler yapıyorsunuz?
- Okul liderliği ve toplum beklentilerini oluşturma ve yönlendirmede SDÖ yetkinliklerini geliştirmek için neler yapıyorsunuz?
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı - Eğitimci / Yazar
Eğitim dünyasında son dönemde farklı paydaşların özellikle de eğitimcilerin giderek öğrencilerin sosyal ve duygusal öğrenme (SDÖ) yeterliliklerinin geliştirilmesine odaklanmaktadır ve gelişmiş eğitimsel kazanım ve başarı ile sosyal duygusal öğrenme arasında bağ kurmaktadır. Ülkemizde ise bu tartışmaların önemli bir boyutu ise SDÖ odaklı çalışan okulların daha çok oyun oynadıkları ve öğrenenlerin akademik-bilişsel gelişimlerini geride bıraktıkları yönünde bir algı etrafında yürümekte. Öte yandan yeni kentli nüfus sosyolojisi ise çocukların sosyal ve duygusal yetkinliklerinin hızla yok olduğunu bize göstermekte. Dolaysıyla bu ihtiyacın karşılanabileceği SDÖ temelli ve bilişsel alanın gelişimini de içeren dengeli bir program zorunluluğu açıkça görülmektedir.
SDÖ, öğrencilerin duyguları tanımak ve yönetmek, ilişkiler kurmak, kişilerarası sorunları çözmek ve etkili ve etik kararlar almak için gerekli becerileri geliştirdikleri bir süreçtir. SDÖ'nin önemi, okul gelişimi ve bireysel öğrenci başarısı ile ilgili politika tartışmaları bağlamında büyümeye devam ediyor. OECD gelecek PISA ölçümlerinde gençlerin SDÖ yetkinliklerini ölçmek için çalışmalar yapıyor. Sonuç olarak, eğitimciler, öğrencilerin SDÖ yeterliliklerini geliştirmelerini teşvik etmek için en etkili stratejileri en iyi nasıl uygulayacaklarını anlamalıdır. Diğer yandan da bunu anlamak için, kendi SDÖ yeterliliklerini nasıl geliştireceklerini ve geliştireceklerini de anlamalıdırlar çünkü öğretmenlerin sosyal ve duygusal yetkinlikleri hem sosyal hem de öğretim düzeyindeki öğrencilerle nasıl etkileşime girdiklerini doğrudan etkiler.
Bu nedenle eğitim dünyamızın SDÖ konusunda pek çok diğer eğitim yaklaşımına yaptığı gibi trend kavram haline getirerek değil, eğitimcilerin bu yetkinliklerini sorgulayarak ve geliştirerek öğrenenlerin ihtiyacını karşılamaya odaklanması gerekir diye düşünüyorum.
Bu bağlamda okullar ve eğitimciler için bir öz değerlendirme aracı gibi, öğrencinin sosyal duygusal öğrenmesini etkileyen eğitimcinin var olan öğretme pratiklerini ve bu öğretme pratiklerini uygulamak için eğitimcinin kendi SDÖ yeterliliklerini yansıtmasına yardımcı olmak için bazı soruları paylaşmak isterim.
- Öğretmenlerin sosyal duygusal öğrenmeyi yüksek kaliteli öğretme ve öğrenmenin ayrılmaz bir parçası olarak yansıtmalarını ve öz değerlendirme yapmalarını sağlama için neler yapıyorsunuz?
- Eğitim pratikleri yoluyla öğrencinin sosyal ve duygusal öğrenmesini desteklemek için geniş ölçüde öğretmen becerisi sağlamak için neler yapıyorsunuz?
- Öğretmenlerin kendi SDÖ yetkinliklerini yansıtmaları için bir mekanizma sağlamak ve yeteneklerinin SDÖ’yi destekleyen pratiklerin uygulanmasında ne gibi etkilerinin olduğunu düşünmek, tartışmak için neler yapıyorsunuz?
- Öğretmenlere mesleki gelişim planlarının veya eğitimci değerlendirmelerinin bir parçası olarak kullanılabilecek yansıtıcı geribildirim sağlamak için neler yapıyorsunuz?
- Okul liderliği ve toplum beklentilerini oluşturma ve yönlendirmede SDÖ yetkinliklerini geliştirmek için neler yapıyorsunuz?
Son Güncelleme: Cuma, 20 Mart 2020 11:49
Gösterim: 1565
Kayhan Karlı / Eğitimci - Yazar
Herkes açısından alışık olunmayan ve beklenmedik zamanları yaşadığımız bugünlerde özellikle eğitim alanında pek çok şey konuşuluyor, konuşulmaya da devam edecek. Aile içinde her birimizin kendini keşfetmekten daha çok birbirimizin ihtiyaçlarını ve yaşam biçimlerini keşfediyoruz. Bu durum aslında aile bireyleri arasında en çok çatışmalara neden oluyor çünkü eşimizin ve/veya çocuklarımızın bizim algıladığımız, varsaydığımız kişi yerine farklı bir birey olduğunu fark etmek duygu dünyamızda patlamalara sebep oluyor. Bunun sonucu olarak da evlerde ilk haftalarda ciddi çatışmalar yaşandı ancak şimdilerde birlikte yaşamayı yeniden tanımlamaya ve ortak yeni tutum ve alışkanlıklar geliştirmeye başladık...
Eğitim süreçleri...
Bu yeniden yapılanan aile süreçlerinde en çok tartışılan alanın eğitim süreçleri olduğunu görmeye başladık. Ebeveynler açısından en büyük yanılgı okulun sadece bir öğretim alanı gibi algılanmasıydı ancak bu süreçte fark ettiler ki yaşamın içindeki temel ihtiyaçları bu değilmiş... Korona öncesinde eve gönderilen ödevlerin azlığından şikayet eden neden daha çok çalışmıyor, sınavlara nasıl hazırlanacak diye kaygı duyan ebeveynler şimdilerde bu kadar çok ödev neden veriliyor diye sormaya başladılar. Diğer yandan çocuklarının sosyal ve duygusal becerilerinin gelişmediğini gördükleri gibi kendilerinde de bu eksiklik olduğunu fark etmek önemli bir duygusal kırılganlık oluşturdu. Bir önemli konu da ebeveynler evde olmalarına rağmen aslında bir taraftan da işteler ve çalışmaları gerekiyor... Tüm işyerlerinin önemli bir kısmı evden çalışmaya geçerken bir kısım ebeveynler halen işe gidiyorlar. Bu nedenle de ebeveynler geçmişte yaşadıklarından çok daha fazla çocuklarının eğitim süreçlerinin planlanması ve yürütülmesi konusunda sorumluluk almaları gerekiyor. Bu durumun ne okullar, öğretmenler ne de işyerimiz farkında! Yani ebeveynlerin durumu Gülhane parkındaki Ceviz ağacının durumu gibiJ
Okullar açısından bakınca durum en az ev ortamı kadar vahim hatta daha kötü... Resmi okullar bu süreci sayın bakanın üstüne attıkları için tüm gözler ve eleştiriler bakana gidiyor. Özel okullar ise sanki sürekli var olma nedenini ispat etmek istercesine bulabildiği tüm kanallar üzerinden çocuklar ve velilere bombardıman yapıyorlar. Bunu yaparken ne bugünlerin özel durumunu ne hepimizin psikolojik açıdan durumumuzu ne de öğretmenlerin durumunu düşünmeden düşünmedikleri de ortada. Bir başka konuda ne yazık ki özel okulların uzaktan eğitim ve/veya harmanlanmış öğrenme gibi alanlarda tecrübeyi bırakın düşünme biçimleri bile hazır olmadığı için bu süreçte acil bir şekilde mecburculuk yapmaktalar. Bu elbette kaçınılmaz bir şekilde bilgisayarları daktilo gibi kavradığımız ilk dönemlere döndürdü eğitimcileri ve okulları, öyle ki canlı ders yapmayı öğretmenin sürekli konuştuğu anlattığı ve çocukların dinlediği bir hale getiriyor ve asenkron paylaşımı ise ödev göndermek zannedip etkileşim yetersizliği oluşuyor.
Ne yapmalı?
Bu süreç açısından baktığımızda okulların, eğitimcilerin kendilerini ispat etmelerini gerektirecek bir süreç algısını fark ederek durmaları gerekiyor. Bu süreç biz eğitimciler açısından okulun ve okuldaki süreçlerin kalıcı bir şekilde değişimini tetiklediği için hepimizin uyumlanma ve değişimi zorunluluk haline getirdi. Bu nedenle okullar ve eğitimciler şimdi ve sonrası için düşünme biçimlerini, iş yapış biçimlerini sorgulamaya hazır olmalı ve bu denemi deneyim elde edilen bir fırsat dönemi gibi veri toplamaya devam etmek gerekir. Mümkün ise okullar ve veliler açısından süreci haftalık programlarla dinamik ve esnek yürütmek hedeflenmeli. Bundan önceki yıllarda aynı içerikle geçirdiğimiz dönemlerdeki sonuçları elde etmeye değil elde ettiğimiz sonuçları iyi analiz etmeye odaklanalım...
Aileler açısından ise bu süreç yeni ve deneyim kazandığımız bir dönem olacak. Aile içinde birbirimizi daha çok tanıdıkça aklımızda tutmamız gereken herkesin kendisi için özerk alanlara, zamanlara fırsat oluşturmak olmalı. Çocuklarımızın içerik olarak kaçırdıkları her şeyin telafisi mümkün merak etmeyin. Siz yeter ki bu dönemin yaşama deneyimlerinizle çocuklarımızın sosyal duygusal becerilerini geliştirmeyi hedefleyin. Okulunuz çok fazla yük veriyorsa siz hafifletin ve çocuklarınızla merak ettiklerini sorarak merak müfredatını siz oluşturun... Unutmayın ki her çocuk bir bireydir ve kendi özerk alanlarına sahip olma hakları vardır...
Son söz olarak; bu dönem her birimizin yeni beceriler ve alışkanlıklar geliştireceği, yaşamımızın kalıcı şekilde değişeceği bir dönem. Bu nedenle yeni durumlara uyumlanabilme becerilerimize odaklanalım, kurumlar ve kişiler olarak...
Sağlıkla kalınız...
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı / Eğitimci - Yazar
Herkes açısından alışık olunmayan ve beklenmedik zamanları yaşadığımız bugünlerde özellikle eğitim alanında pek çok şey konuşuluyor, konuşulmaya da devam edecek. Aile içinde her birimizin kendini keşfetmekten daha çok birbirimizin ihtiyaçlarını ve yaşam biçimlerini keşfediyoruz. Bu durum aslında aile bireyleri arasında en çok çatışmalara neden oluyor çünkü eşimizin ve/veya çocuklarımızın bizim algıladığımız, varsaydığımız kişi yerine farklı bir birey olduğunu fark etmek duygu dünyamızda patlamalara sebep oluyor. Bunun sonucu olarak da evlerde ilk haftalarda ciddi çatışmalar yaşandı ancak şimdilerde birlikte yaşamayı yeniden tanımlamaya ve ortak yeni tutum ve alışkanlıklar geliştirmeye başladık...
Eğitim süreçleri...
Bu yeniden yapılanan aile süreçlerinde en çok tartışılan alanın eğitim süreçleri olduğunu görmeye başladık. Ebeveynler açısından en büyük yanılgı okulun sadece bir öğretim alanı gibi algılanmasıydı ancak bu süreçte fark ettiler ki yaşamın içindeki temel ihtiyaçları bu değilmiş... Korona öncesinde eve gönderilen ödevlerin azlığından şikayet eden neden daha çok çalışmıyor, sınavlara nasıl hazırlanacak diye kaygı duyan ebeveynler şimdilerde bu kadar çok ödev neden veriliyor diye sormaya başladılar. Diğer yandan çocuklarının sosyal ve duygusal becerilerinin gelişmediğini gördükleri gibi kendilerinde de bu eksiklik olduğunu fark etmek önemli bir duygusal kırılganlık oluşturdu. Bir önemli konu da ebeveynler evde olmalarına rağmen aslında bir taraftan da işteler ve çalışmaları gerekiyor... Tüm işyerlerinin önemli bir kısmı evden çalışmaya geçerken bir kısım ebeveynler halen işe gidiyorlar. Bu nedenle de ebeveynler geçmişte yaşadıklarından çok daha fazla çocuklarının eğitim süreçlerinin planlanması ve yürütülmesi konusunda sorumluluk almaları gerekiyor. Bu durumun ne okullar, öğretmenler ne de işyerimiz farkında! Yani ebeveynlerin durumu Gülhane parkındaki Ceviz ağacının durumu gibiJ
Okullar açısından bakınca durum en az ev ortamı kadar vahim hatta daha kötü... Resmi okullar bu süreci sayın bakanın üstüne attıkları için tüm gözler ve eleştiriler bakana gidiyor. Özel okullar ise sanki sürekli var olma nedenini ispat etmek istercesine bulabildiği tüm kanallar üzerinden çocuklar ve velilere bombardıman yapıyorlar. Bunu yaparken ne bugünlerin özel durumunu ne hepimizin psikolojik açıdan durumumuzu ne de öğretmenlerin durumunu düşünmeden düşünmedikleri de ortada. Bir başka konuda ne yazık ki özel okulların uzaktan eğitim ve/veya harmanlanmış öğrenme gibi alanlarda tecrübeyi bırakın düşünme biçimleri bile hazır olmadığı için bu süreçte acil bir şekilde mecburculuk yapmaktalar. Bu elbette kaçınılmaz bir şekilde bilgisayarları daktilo gibi kavradığımız ilk dönemlere döndürdü eğitimcileri ve okulları, öyle ki canlı ders yapmayı öğretmenin sürekli konuştuğu anlattığı ve çocukların dinlediği bir hale getiriyor ve asenkron paylaşımı ise ödev göndermek zannedip etkileşim yetersizliği oluşuyor.
Ne yapmalı?
Bu süreç açısından baktığımızda okulların, eğitimcilerin kendilerini ispat etmelerini gerektirecek bir süreç algısını fark ederek durmaları gerekiyor. Bu süreç biz eğitimciler açısından okulun ve okuldaki süreçlerin kalıcı bir şekilde değişimini tetiklediği için hepimizin uyumlanma ve değişimi zorunluluk haline getirdi. Bu nedenle okullar ve eğitimciler şimdi ve sonrası için düşünme biçimlerini, iş yapış biçimlerini sorgulamaya hazır olmalı ve bu denemi deneyim elde edilen bir fırsat dönemi gibi veri toplamaya devam etmek gerekir. Mümkün ise okullar ve veliler açısından süreci haftalık programlarla dinamik ve esnek yürütmek hedeflenmeli. Bundan önceki yıllarda aynı içerikle geçirdiğimiz dönemlerdeki sonuçları elde etmeye değil elde ettiğimiz sonuçları iyi analiz etmeye odaklanalım...
Aileler açısından ise bu süreç yeni ve deneyim kazandığımız bir dönem olacak. Aile içinde birbirimizi daha çok tanıdıkça aklımızda tutmamız gereken herkesin kendisi için özerk alanlara, zamanlara fırsat oluşturmak olmalı. Çocuklarımızın içerik olarak kaçırdıkları her şeyin telafisi mümkün merak etmeyin. Siz yeter ki bu dönemin yaşama deneyimlerinizle çocuklarımızın sosyal duygusal becerilerini geliştirmeyi hedefleyin. Okulunuz çok fazla yük veriyorsa siz hafifletin ve çocuklarınızla merak ettiklerini sorarak merak müfredatını siz oluşturun... Unutmayın ki her çocuk bir bireydir ve kendi özerk alanlarına sahip olma hakları vardır...
Son söz olarak; bu dönem her birimizin yeni beceriler ve alışkanlıklar geliştireceği, yaşamımızın kalıcı şekilde değişeceği bir dönem. Bu nedenle yeni durumlara uyumlanabilme becerilerimize odaklanalım, kurumlar ve kişiler olarak...
Sağlıkla kalınız...
Son Güncelleme: Çarşamba, 22 Nisan 2020 10:54
Gösterim: 1697
Kayhan Karlı - Eğitimci-Yazar
Bugünlerde pek çok kişinin de benim gibi özel okullar hakkında aynı şekilde düşündüğünü, hissettiğini fark ediyorum! Durum tam anlamıyla `Rüzgâr gibi geçti…` durumu. Bundan bir süre önce çok değil aslında 10-12 yıl kadar öncesinde ülke eğitim sisteminde, özel okulların artışı yoluyla eğitim sistemimizin yeni bakış açıları ve niteliksel gelişimler olması beklentileriyle rüzgârlar estirilmekteydi. Özel okulların bir sektör olacak ve iyi örnekler oluşturacak diye heyecanlandık. Ancak ne yazık ki bugün geldiğimiz nokta bir dönem yaşanmış olan bankerler fırtınasına dönüşme riskini içinde barındırıyor ne yazık ki… Sektör olmanın temel şartları olan nitelik ve sürdürülebilirliğe odaklanmayan bu okulların geçen ay yazdığım gibi önce bir kaos ortamı sonra da fırtınalar oluşturduğunu görüyoruz.
Sürdürülebilirlik meselesi…
Bu kavramı aslında 21. Yüzyıl dünyasının en çok konuşulan kavramı çünkü hemen hemen tüm alanlarda kaynakların hızla tükendiği, artan insan nüfusuyla birlikte hızla değişen, artan ihtiyaçların doğurduğu yeni bir durumdur. Tüm alanlarda hem mevcut sektörlerin süreçleri açısından hem de eğitim, sağlık, toplumsal yaşam gibi sosyal alanlarda da sürdürülebilirlik yaklaşımının odakta olması kaçınılmazdır.
Özel okullar finansal açıdan ne kadar sürdürülebilir?
Aslında bu sorunun genel çerçevesini geçen ayki yazımda değerlendirmiştim. Okulların şeffaf finansal yönetim anlayışının yanında velilerin de satın aldıkları hizmetin maliyetleri konusunda ciddi farkındalığa ihtiyaç olduğu çok açık anlaşılıyor. Öyle ki özel okulların aslında tek bir ana gelir kalemi var! Bu gelir de sadece öğrenci ücretleri. Öte yandan ana gider kalemleri de çalışan maliyetleri, kira giderleri ve diğer yan giderlerdir. Basit anlamda bir işletmenin yönetimini gerçekleştirebilmek için bütçelerin bu gelir gider hesaplarıyla yapılması gerekir. Örneğin bir özel okulun kuruluş aşamasında öğrenci ücret yapısını belirleme yöntemine bakarak kolaylıkla tahmin edebilirim! Bir tarihte yeni bir özel okul kurmakta olan bir kurucu ile sohbetim sırasında öğrenci ücretini nasıl belirleyeceğini sorduğumda `bizim okulun etrafındaki A,B ve C okullarının ücretlerinin aritmetik ortalamasını alarak belirleyeceğim` cevabını almış ve küçük çaplı bir şok yaşamıştım.
Herhangi bir alanda iş kurmak isteyen birisinin girişimci olarak yapması gereken temel işlerden birincisi Pazar araştırması yani hangi tip eğitim hizmetinin hangi tip alıcısı var sorusunun cevabını bulması gerekir. Burada bulduğu sonuçlara bağlı olarak yatırım kararı içinde eldeki kaynaklar ile bu iş yapılabilir mi sorusunun cevabını vererek karar almak gerekir. Oysa bizdeki durumda, şu tip veli var, şu rakamları ödeyebilirler cevapları üzerinden ve eldeki kaynaklar bu duruma uydurularak yürünüyor. Örneğin maliyeti düşürecek tek kalem olarak çalışan maliyetleri görülerek oradan yapılan kesintiler bir süre sonra birçok mutsuz tatminsiz çalışanın olduğu okullar haline geliyor. Mesleğe ilk başladığım yıllarda özel okul öğretmeni olarak aldığım aylık ücretim resmi okullarda çalışan aynı düzeydeki meslektaşlarımın 3 katıydı. Şimdi bu durum hiçbir yerde kalmadı ne yazık ki? Belki ekonomik süreçler bizim bu noktaya gelmemize sebep olsa da aslında yukarıda sözünü ettiğim bilinçsiz yatırım planlamaları ve kötü işletmecilik de özel okul fırtınasının keskin kanatları oldu…
Diğer yandan veliler açısından baktığımızda hizmeti satın alan bir birey olarak velilerin bilinçli tüketici olmadıkları kesinlikle ortada… Veli açısından önemli oranda bir grup genel olarak hem az ödeyelim hem de her şey bizim çocuklara verilsin diye bakıyor. Oysa aynı veli başka tür bir alışverişte alacağı ürünün fiyatlarına bakarak kalite karşılaştırmasını daha kolay yapabiliyor. Velilerin okul seçimi ve karar süreçlerinde kendilerine sıklıkla hangi standartlarda hizmet alacaklarını ve bu hizmetin gerçek maliyetinin ne olabileceğini sormalılar. Velilerin okul seçerken öncelikle dershane hizmeti verecek bir kurum mu yoksa okul mu olacak karar vermeleri gerekiyor. Bir özel okul velisinin seçtiği okulun fiziksel imkânları, çalışanların niteliği ve hizmete dâhil olan tüm detayların maliyetleri ile ödeyeceği ücretlerin orantısını kesinlikle düşünmelidir. Aksi halde çocuk için sürdürülemeyen bir eğitim yaşamı veya kurum için sürdürülemeyen bir okul kaçınılmaz olacaktır.
Fırtınalar elbette biter…
Özel okullar açısından kaos ve fırtınalar döneminin sonu gelecektir. Bu dönem açısından özel okulların sektör haline gelebilmesi için atılması gereken veya gelecek yıllarda göreceğimiz bazı girişimleri şöyle sıralayabiliriz;
Okulların bugünkü durumdan çok daha iyi bir finans yönetim sistemine geçecekler ve geçemeyenler eleneceklerdir.
Çalışanlar açısından asgari standartları oluşturan okullar yaşamlarını sürdürecekler.
Franchise yerine yerel güçlü markalar oluşurken, daha küçük nüfuslu kompakt okullar oluşacak.
Özel okulculuk karlılık sınırlarını oluşturacak ve her türlü noktadan kar etmeye çalışan kurumlar yok olacaktır.
Okul gruplarının oluşturacağı yeni nesil etik kuruluşlar sektörün oluşmasını sağlayacaktır.
Veli gruplarının talepleri konusunda bilinçleri artacak ve daha örgütlü talepler oluşturacaktır.
Teknoloji ve yeni toplum sosyolojisi de bu okul ihtiyaçlarını kesinlikle değiştirecektir.
Sonuç olarak, bu dönemin tüm paydaşlar açısından özel okullarda sıkıntılar ile dolu geçiyor olsa da sonuçta daha nitelikli bir ekosistem oluşacaktır diye düşünüyorum. Daha da ötesi bu yaşadıklarımızın köklerinin toplumsal anlamda etik aklımızı kaybetmenin sonuçları olduğunu düşündüğüm için değişim, gelişimin yine toplumsal olması gerektiği ve zaman alacağına inanıyorum
O halde hep beraber etik aklını zenginleştiren, insan odaklı bir yaşam biçimine evrilmek dileğiyle…
Üst Kategori: ROOT Kategori: Kayhan Karlı - Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu
Kayhan Karlı - Eğitimci-Yazar
Bugünlerde pek çok kişinin de benim gibi özel okullar hakkında aynı şekilde düşündüğünü, hissettiğini fark ediyorum! Durum tam anlamıyla `Rüzgâr gibi geçti…` durumu. Bundan bir süre önce çok değil aslında 10-12 yıl kadar öncesinde ülke eğitim sisteminde, özel okulların artışı yoluyla eğitim sistemimizin yeni bakış açıları ve niteliksel gelişimler olması beklentileriyle rüzgârlar estirilmekteydi. Özel okulların bir sektör olacak ve iyi örnekler oluşturacak diye heyecanlandık. Ancak ne yazık ki bugün geldiğimiz nokta bir dönem yaşanmış olan bankerler fırtınasına dönüşme riskini içinde barındırıyor ne yazık ki… Sektör olmanın temel şartları olan nitelik ve sürdürülebilirliğe odaklanmayan bu okulların geçen ay yazdığım gibi önce bir kaos ortamı sonra da fırtınalar oluşturduğunu görüyoruz.
Sürdürülebilirlik meselesi…
Bu kavramı aslında 21. Yüzyıl dünyasının en çok konuşulan kavramı çünkü hemen hemen tüm alanlarda kaynakların hızla tükendiği, artan insan nüfusuyla birlikte hızla değişen, artan ihtiyaçların doğurduğu yeni bir durumdur. Tüm alanlarda hem mevcut sektörlerin süreçleri açısından hem de eğitim, sağlık, toplumsal yaşam gibi sosyal alanlarda da sürdürülebilirlik yaklaşımının odakta olması kaçınılmazdır.
Özel okullar finansal açıdan ne kadar sürdürülebilir?
Aslında bu sorunun genel çerçevesini geçen ayki yazımda değerlendirmiştim. Okulların şeffaf finansal yönetim anlayışının yanında velilerin de satın aldıkları hizmetin maliyetleri konusunda ciddi farkındalığa ihtiyaç olduğu çok açık anlaşılıyor. Öyle ki özel okulların aslında tek bir ana gelir kalemi var! Bu gelir de sadece öğrenci ücretleri. Öte yandan ana gider kalemleri de çalışan maliyetleri, kira giderleri ve diğer yan giderlerdir. Basit anlamda bir işletmenin yönetimini gerçekleştirebilmek için bütçelerin bu gelir gider hesaplarıyla yapılması gerekir. Örneğin bir özel okulun kuruluş aşamasında öğrenci ücret yapısını belirleme yöntemine bakarak kolaylıkla tahmin edebilirim! Bir tarihte yeni bir özel okul kurmakta olan bir kurucu ile sohbetim sırasında öğrenci ücretini nasıl belirleyeceğini sorduğumda `bizim okulun etrafındaki A,B ve C okullarının ücretlerinin aritmetik ortalamasını alarak belirleyeceğim` cevabını almış ve küçük çaplı bir şok yaşamıştım.
Herhangi bir alanda iş kurmak isteyen birisinin girişimci olarak yapması gereken temel işlerden birincisi Pazar araştırması yani hangi tip eğitim hizmetinin hangi tip alıcısı var sorusunun cevabını bulması gerekir. Burada bulduğu sonuçlara bağlı olarak yatırım kararı içinde eldeki kaynaklar ile bu iş yapılabilir mi sorusunun cevabını vererek karar almak gerekir. Oysa bizdeki durumda, şu tip veli var, şu rakamları ödeyebilirler cevapları üzerinden ve eldeki kaynaklar bu duruma uydurularak yürünüyor. Örneğin maliyeti düşürecek tek kalem olarak çalışan maliyetleri görülerek oradan yapılan kesintiler bir süre sonra birçok mutsuz tatminsiz çalışanın olduğu okullar haline geliyor. Mesleğe ilk başladığım yıllarda özel okul öğretmeni olarak aldığım aylık ücretim resmi okullarda çalışan aynı düzeydeki meslektaşlarımın 3 katıydı. Şimdi bu durum hiçbir yerde kalmadı ne yazık ki? Belki ekonomik süreçler bizim bu noktaya gelmemize sebep olsa da aslında yukarıda sözünü ettiğim bilinçsiz yatırım planlamaları ve kötü işletmecilik de özel okul fırtınasının keskin kanatları oldu…
Diğer yandan veliler açısından baktığımızda hizmeti satın alan bir birey olarak velilerin bilinçli tüketici olmadıkları kesinlikle ortada… Veli açısından önemli oranda bir grup genel olarak hem az ödeyelim hem de her şey bizim çocuklara verilsin diye bakıyor. Oysa aynı veli başka tür bir alışverişte alacağı ürünün fiyatlarına bakarak kalite karşılaştırmasını daha kolay yapabiliyor. Velilerin okul seçimi ve karar süreçlerinde kendilerine sıklıkla hangi standartlarda hizmet alacaklarını ve bu hizmetin gerçek maliyetinin ne olabileceğini sormalılar. Velilerin okul seçerken öncelikle dershane hizmeti verecek bir kurum mu yoksa okul mu olacak karar vermeleri gerekiyor. Bir özel okul velisinin seçtiği okulun fiziksel imkânları, çalışanların niteliği ve hizmete dâhil olan tüm detayların maliyetleri ile ödeyeceği ücretlerin orantısını kesinlikle düşünmelidir. Aksi halde çocuk için sürdürülemeyen bir eğitim yaşamı veya kurum için sürdürülemeyen bir okul kaçınılmaz olacaktır.
Fırtınalar elbette biter…
Özel okullar açısından kaos ve fırtınalar döneminin sonu gelecektir. Bu dönem açısından özel okulların sektör haline gelebilmesi için atılması gereken veya gelecek yıllarda göreceğimiz bazı girişimleri şöyle sıralayabiliriz;
Okulların bugünkü durumdan çok daha iyi bir finans yönetim sistemine geçecekler ve geçemeyenler eleneceklerdir.
Çalışanlar açısından asgari standartları oluşturan okullar yaşamlarını sürdürecekler.
Franchise yerine yerel güçlü markalar oluşurken, daha küçük nüfuslu kompakt okullar oluşacak.
Özel okulculuk karlılık sınırlarını oluşturacak ve her türlü noktadan kar etmeye çalışan kurumlar yok olacaktır.
Okul gruplarının oluşturacağı yeni nesil etik kuruluşlar sektörün oluşmasını sağlayacaktır.
Veli gruplarının talepleri konusunda bilinçleri artacak ve daha örgütlü talepler oluşturacaktır.
Teknoloji ve yeni toplum sosyolojisi de bu okul ihtiyaçlarını kesinlikle değiştirecektir.
Sonuç olarak, bu dönemin tüm paydaşlar açısından özel okullarda sıkıntılar ile dolu geçiyor olsa da sonuçta daha nitelikli bir ekosistem oluşacaktır diye düşünüyorum. Daha da ötesi bu yaşadıklarımızın köklerinin toplumsal anlamda etik aklımızı kaybetmenin sonuçları olduğunu düşündüğüm için değişim, gelişimin yine toplumsal olması gerektiği ve zaman alacağına inanıyorum
O halde hep beraber etik aklını zenginleştiren, insan odaklı bir yaşam biçimine evrilmek dileğiyle…
Son Güncelleme: Cuma, 21 Şubat 2020 13:35
Gösterim: 2244

