Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanÇocukken büyüklerimiz hepimize “Büyüdüğünde ne olmak istersin?” sorusunu sorardı. Bizler o zamanlar neredeyse ezberlemiş gibi hep aynı cevapları verirdik. Genellikle de bu soruya cevaplarımızda; kimimiz doktor, kimimiz öğretmen, kimimiz hemşire, polis ya da pilot olurduk. Yaşımız büyüdükçe ve somut düşünceden soyut düşünce basamağına geçtikçe bu söylemlerimiz, daha dar çerçeveye iner her şey olmaktan çok bir şey olmak çabasına dönüşürdü. Özellikle lise yıllarında meslek edinmenin zorlukları, sınavlarda başarılı olma gerekliliği ve iş olanaklarının azlığı da kaygı ve korkularımızı artırırdı. Bu duygular bugün değişti mi? “Hayır.”

Geçmişte bizlerin hissettiği bu duyguları, şu an çocuklarımız yaşıyor. Hangi mesleği seçsem mutlu olurum? Mezun olduğumda iyi bir iş bulabilecek miyim? Kişisel özelliklerim ve yaşamdan beklentilerim seçtiğim mesleğe uygun mu? Hangi mesleği ya da işi yaparsam daha çok para kazanabilirim? Bugün tüm bu soruların yanıtı kişiye göre, içinde yaşadığımız sosyal çevreye ve kültürel özelliklerimize göre değişiyor.
Çocukların mesleklerle ilgilenmeleri okul öncesi 5-6 yaşlarına dayanır. Bu okul öncesi dönemde çocuk, çevresindeki insanların farklı uğraşlarının ve mesleklerinin olduğunu fark eder. İlkokulun son yıllarında ise kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar, motivasyon açısından farklılıklar veya benzerlikler olabileceğini görür. Bu dönem, çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. İlkokul yılları aynı zamanda çocuğun kişilik gelişimi açısından da kritik bir öneme sahiptir. Bu dönemde özgüven gelişimi, kendini kabul, benlik algısı, içsel denetimin gelişmesi önem kazanır. Çocuklukta gerçekleşen her devinim ve her kazanım çocuğun akademik, sosyal ve mesleki gelişim alanlarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki eder.
Çocuklukta bir meslek fikrinin oluşmaya başlamasından yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen bu süreci etkileyen pek çok psikolojik ve sosyolojik faktör vardır. Bunlar arasında çocuğun kişisel özellikleri, ailenin beklenti ve değerleri, eğitim olanakları ve toplumsal koşullar sayılabilir ama en önemlisi de son 10-15 yıla damgasını vuran teknoloji ve teknolojik gelişmelerin yarattığı yenidünya düzenidir. Günümüzde buluşların ve buna bağlı olarak teknolojik gelişmelerin hem bireysel hem de toplumsal değişime ciddi bir hız kazandırdığını görüyoruz. Özellikle iletişim teknolojisindeki gelişmeler, alışkanlıklarımızı, kültürel hayatımızı, gündelik ilişkilerimizi ve hatta iş hayatımızı etkileyecek kadar önemli hale geldi.

Günümüzün bu belirsiz, sınırları kalkmış ve sürekli değişime uğrayan dünyasında hem iş yaşamının hem de gençlerin; kariyer beklentileri ve planlamaları sürekli farklılaşıyor. Bu farklılaşma, öncelikle bireyin kendisine sonra da çevresine yansıyor.

MESLEK SEÇİMLERİ İNSANLARIN PSİKOLOJİSİNİ NASIL ETKİLER?

Meslek seçimlerimiz ve iş hayatımız tabi ki psikolojimizi, ruh halimizi etkiler. Bugün ve gelecekte öngördüğümüz iş dünyası çoklu kariyer fırsatlarına olanak tanısa da bugünün koşullarında kültürel alışkanlıklarımız ve karakteristik özelliklerimiz kolay kolay iş değişiklikleri yapmamıza fırsat tanımıyor. Evlilik ve aile hayatında ayrılıklar ve boşanmalar zaman zaman yaşanırken bir mesleğe adım attıktan sonra o mesleği bırakıp başka işlere atılmak pek kolay olmuyor.

Edindiğiniz mesleğin ya da işin kader gibi sizin yakanıza yapışıp kaldığı kültürlerde, o mesleği terk etmek ya da o meslekten ayrılmak zor oluyor ve ister istemez 20 ila 40 yıl arasında aynı işi ve mesleği sürdürmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bunun yerine hayatınızda mesleğinizle ilgili yapabildiğiniz en büyük değişim işinizi değil daha çok iş yerinizi değiştirmek oluyor.

Türkiye gibi ataerkil yaşayan bir toplumda bilinçli ya da bilinçsizce tercih ettiğiniz iş veya mesleğinizden az ya da çok memnun değilseniz ruh sağlığınız elbette olumsuz etkilenmeye başlar. Bu durum sadece sizi etkilemekle de kalmaz eşinizi, çocuklarınızı ve yakın çevrenizi de çemberine alır. Günümüzde, psikolojik rahatsızlıkların artma nedenlerinden birisi de mesleki doyumsuzluktur. Kendisini iyi ifade edemediği, ilgisini ve yeteneğini sergileyemediği, iş tatminini yaşayamadığı ortamlarda bireyin var olması pek mümkün değildir. Kendinizi var edemediğiniz durumlarda da mutsuz, hayata küskün, kırılgan veya saldırgan olma riskiniz artar.

Günümüzün en çok rastlanan psikolojik sorunlarından olan depresyonun ana belirtilerinden birisi de hayata yüklediğiniz anlamdır. Eğer varlığınız sizin ve çevrenizdekiler için bir anlam ifade etmiyorsa ve mücadele gücünüz de yetersizse depresyona girmemeniz neredeyse imkânsız.
Yaptığı işten, seçtiği meslekten mutlu olan ve bunu hayatının pek çok alanına taşıyabilenler için de psikolojik süreçler de kişiliğe olumlu etki etmektedir. İlgi ve yeteneklerine uygun bir meslekte çalışmak iş doyumunu yükselttiği gibi kişinin hem iş hem de aile çevresiyle kurduğu iletişimi olumlu bir düzleme oturtmaktadır.
 

AİLELERİN MESLEK SEÇİMİNDEKİ ROLÜ

Dünyada ve ülkemizde son 30-40 yıl boyunca mesleki gelişim ile ilgili yapılan pek çok araştırma bulgusu, yaşam boyu süren mesleki gelişim sürecinde çocukluk döneminin anlamlı bir yeri olduğunu gösteriyor. Çocukların bireysel özellikleri, akademik ve sosyal ilişkilerdeki becerileri, özel yetenekleri, güçlü ve zayıf yönleri ve ailelerinden getirdikleri genetik özellikler onların mesleki tercihlerine, yönelimlerine etki ediyor. Bununla beraber meslek seçimine farklı bakış açıları getiren pek çok teorik yaklaşım çocuğun, kişiliğinin şekillenmesinde ve gelişmesinde önce ailenin, daha sonra okul ve çevresindeki diğer insanların önemli rol oynadığını ortaya koyuyor.
Ülkemizde de bu bulguları destekleyen pek çok veri var ve maalesef gençlerin meslek seçimini belirleyici en önemli faktör hâlâ aile yapısıdır. Ailelerin sosyo-ekonomik koşullar nedeni ile çocukları için küçük yaştan itibaren çizdikleri bir yol ve yazdıkları roller hep var olmuştur. Bu durum çocukların kendi yollarını çizmelerine ve hayatta üstlenecekleri rolleri belirlemelerine genelde de engel oluşturmuştur. Eğitim sistemimizin yapısı gereği ülkemizde meslekler hakkında daha bilinçli yönelimler ve farkındalıklar liseden üniversiteye geçiş aşamasında başlıyor. Bu dönemde gençler, o güne kadar kendileriyle ilgili farkındalık geliştirip, ilgi ve yetenekleri, başarı ve başarısızlıkları hakkında iyi ya da kötü bir deneyime sahip oluyorlar. Üniversite sıraları ise onlar için bilinçlenmek, motive olmak, yaşayarak deneyerek öğrenmek (staj yapmak) ve olgunlaşan hedeflere yönelmek, kısaca mesleğe adım atmak anlamına geliyor.

Ancak yukarıda sözünü ettiğim bilinç düzeyi çok az bir grup çocuk için geçerli görünüyor. Eğitim sistemimizin mesleğe yöneltme rehberliği konusundaki yetersizliği de bilinen bir gerçek. Çocukların erken yaşta ilgi yetenek ve becerilerine uygun eğitim modellerine yönlendirilememesi ve bunu sağlayacak yapısal bir düzenlemenin olmayışı maalesef her yıl iki-üç milyona yakın genci bir meslek sahibi olabilmek umuduyla üniversite sınavlarının kapısına yığıyor. Ailelerin bu süreçte gençlerin üzerinde inanılmaz etkileri oluyor. Toplumsal yapımız gereği erkek çocuklar üzerinde şekillenen bir yönlendirme ve gelecek planlama güdüsü ağır basıyor. Cinsiyet eşitsizliği bağlamında da kız çocuklarının okullaşma ve bir meslek edinme çabaları özellikle kırsal bölgelerde ağır biçimde darbe alıyor. 

GENÇLER NE YAPMALI?

İyi bir kariyer sahibi olmanın yolunun iyi bir üniversite ve iyi bir bölümde okumaktan geçtiği düşünüldü hep. Oysa okul ve iş yaşamı arasındaki bağ çoğu zaman hiç örtüşmedi. Günümüzün iş dünyası artık çalışanlarında, evrensel bakış açısına sahip, parçaların önemini bilen ama sistemin bütününe odaklanabilen, anında ve hızlı davranabilme becerisine erişmiş, nerede ve hangi koşulda olursa olsun kendini doğru ifade edebilme beceresini görmek istiyor.

Gençler kendilerini geliştirmeli ve dönüştürmeli. Tekno-çağ dünyasının bilgisine ve hızına ayak uydurabilen herkes ayakta kalacak ve rekabet gücünü koruyacak ancak ayak uyduramayan herkes de sıradanlaşacak. Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese eşit fırsatlar verir. Bazıları kendilerine verilen fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.

Okunulan üniversite ve alınan diploma mutlaka önemlidir, ancak onların kariyeriniz için sadece birer araç olduğu unutulmamalıdır. Bir meslek edinip mastır, doktora dereceleri aldığı halde ben bunu istemiyordum ben başka bir alanda mutlu olacağım diyen insanlara artık daha çok rastlıyoruz, onların sesini artık daha çok duyuyoruz. Gençler mezun olduktan sonra da iş seçimini yaparken de asla dar çerçevede ve sınırlı seçeneklere kendilerini mahkûm etmemelidirler.

Gençler çalışma hayatına mutlaka erken başlamalı, hayatı deneyimlemelidirler. Tek bir alanda değil çok farklı alanlarda kendilerini geliştirmeli, mutlaka özgün çalışmalar yapmalı, yapılanlar da hayatın içinden ve gerçek olmalı.

Gelecek gençlerin yüzyılı, geleceğe alışa gelmiş her şeyin değiştiği bir yüzyıl olarak bakmalılar ve ne iş yaparlarsa yapsınlar ama mutlaka yaptıkları işin en iyisini yapmaya çalışmalıdırlar.
İçinde yaşanılan toplumu mutlaka iyi tanımalı ve dünyanın hangi yöne gittiğini iyi görmeli ve kendi ilgi ve yeteneklerine uygun işlerde çalışmalılar. Belki de en önemlisi hayal kurmalılar, hayalleri gerçekleştirmek için her zaman yeni fırsatları olacaktır en ihtiyaçları olan şey de cesaretli olmaları olacaktır.

Hayatta kalıcı en önemli şey insan ilişkileri, aile, çevre ve edinilen dostluklardır. Sosyal biri olun, çevre edinin, dost edinin networkünüz geniş olsun. Her insanın içinde olan heves ve heyecan bir insan için en büyük zenginliktir.  Bu heves ve heyecanı kaybetmeyin. 

GELECEĞİN MESLEKLERİ…..Mİ?

Hızla değişen teknolojiler, değişen coğrafi ve demografik yapılar, ekonomik dinamikler, yaşanan sosyo-kültürel dönüşümler her dönemde ve her toplumda iş ve meslek tanımlarını değiştirmekte yeni yeni iş alanlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Günümüz toplumunda, son yıllarda doktorluktan müzisyenliğe, öğretmenlikten bankacılığa, bankacılıktan şarapçılığa uzanan farklı başarı ve kariyer öyküleri hiç olmadığı kadar arttığını görüyoruz. Üniversitede verilen eğitimlerin yansıması olarak tıp, hukuk, mühendislik, gibi bir uzmanlığa endeksli meslekler dışında pek çok meslekte artık alınan eğitimin pek fazla bir önemi kalmadı. Birçok kişinin mezun olduktan sonra eğitim aldıkları bölümlerden ilgi ve yetenekleri doğrultusunda farklı alanlarda iş yaşamına atıldıklarını da görmeye başladık.
Geleceğin toplumunda ise tüm öngörüler bilgi teknolojilerinin önemine ve değerine ilişkin. Matematik ve Fen Bilimleri dışında önde olacak olan meslek alanı yok gibi. Ancak mekaniğin ve nano teknolojinin bu kadar ön plana çıkarıldığı meslekler insanı kendisine bile yabancılaştıracak gibi görünüyor.
Buna rağmen geleceğin meslekleri arasında kuşkusuz bilgisayar programcılığı, yazılım mühendisliği, hukuk, doktorluk, genetik, biyoloji bilimi, eczacılık, mimarlık vb. meslekler yine geçerli olacak ancak ne iş yapılırsa yapılsın teknoloji ile bütünleşme, insan ilişkileri ve yaratıcılık artı önem kazanacak.
Gelecekte enerji, su, gıda mühendislikleri, savunma sanayii, uzay bilimleri, makine imalat, otomobil, bilgi ve iletişim teknolojileri ve sağlık sektörü ön plana çıkıyor. Bunun yanında en az bir yabancı dili bilmek, disiplinler arası düşünebilme, yaratıcılık, bilgi okuryazarlığı, insan ilişkileri, psikoloji ve toplum bilim önem kazanacaktır.

 

> Üniversite Yaşamı ve Çoklu Kariyer Fırsatları

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanÇocukken büyüklerimiz hepimize “Büyüdüğünde ne olmak istersin?” sorusunu sorardı. Bizler o zamanlar neredeyse ezberlemiş gibi hep aynı cevapları verirdik. Genellikle de bu soruya cevaplarımızda; kimimiz doktor, kimimiz öğretmen, kimimiz hemşire, polis ya da pilot olurduk. Yaşımız büyüdükçe ve somut düşünceden soyut düşünce basamağına geçtikçe bu söylemlerimiz, daha dar çerçeveye iner her şey olmaktan çok bir şey olmak çabasına dönüşürdü. Özellikle lise yıllarında meslek edinmenin zorlukları, sınavlarda başarılı olma gerekliliği ve iş olanaklarının azlığı da kaygı ve korkularımızı artırırdı. Bu duygular bugün değişti mi? “Hayır.”

Geçmişte bizlerin hissettiği bu duyguları, şu an çocuklarımız yaşıyor. Hangi mesleği seçsem mutlu olurum? Mezun olduğumda iyi bir iş bulabilecek miyim? Kişisel özelliklerim ve yaşamdan beklentilerim seçtiğim mesleğe uygun mu? Hangi mesleği ya da işi yaparsam daha çok para kazanabilirim? Bugün tüm bu soruların yanıtı kişiye göre, içinde yaşadığımız sosyal çevreye ve kültürel özelliklerimize göre değişiyor.
Çocukların mesleklerle ilgilenmeleri okul öncesi 5-6 yaşlarına dayanır. Bu okul öncesi dönemde çocuk, çevresindeki insanların farklı uğraşlarının ve mesleklerinin olduğunu fark eder. İlkokulun son yıllarında ise kendisi ve diğer insanlar arasında ilgiler, yetenekler, amaçlar, motivasyon açısından farklılıklar veya benzerlikler olabileceğini görür. Bu dönem, çocukta meslek bilincinin oluşmaya başladığı dönemdir. İlkokul yılları aynı zamanda çocuğun kişilik gelişimi açısından da kritik bir öneme sahiptir. Bu dönemde özgüven gelişimi, kendini kabul, benlik algısı, içsel denetimin gelişmesi önem kazanır. Çocuklukta gerçekleşen her devinim ve her kazanım çocuğun akademik, sosyal ve mesleki gelişim alanlarına doğrudan ya da dolaylı olarak etki eder.
Çocuklukta bir meslek fikrinin oluşmaya başlamasından yetişkinlikte bir meslek sahibi oluncaya kadar geçen bu süreci etkileyen pek çok psikolojik ve sosyolojik faktör vardır. Bunlar arasında çocuğun kişisel özellikleri, ailenin beklenti ve değerleri, eğitim olanakları ve toplumsal koşullar sayılabilir ama en önemlisi de son 10-15 yıla damgasını vuran teknoloji ve teknolojik gelişmelerin yarattığı yenidünya düzenidir. Günümüzde buluşların ve buna bağlı olarak teknolojik gelişmelerin hem bireysel hem de toplumsal değişime ciddi bir hız kazandırdığını görüyoruz. Özellikle iletişim teknolojisindeki gelişmeler, alışkanlıklarımızı, kültürel hayatımızı, gündelik ilişkilerimizi ve hatta iş hayatımızı etkileyecek kadar önemli hale geldi.

Günümüzün bu belirsiz, sınırları kalkmış ve sürekli değişime uğrayan dünyasında hem iş yaşamının hem de gençlerin; kariyer beklentileri ve planlamaları sürekli farklılaşıyor. Bu farklılaşma, öncelikle bireyin kendisine sonra da çevresine yansıyor.

MESLEK SEÇİMLERİ İNSANLARIN PSİKOLOJİSİNİ NASIL ETKİLER?

Meslek seçimlerimiz ve iş hayatımız tabi ki psikolojimizi, ruh halimizi etkiler. Bugün ve gelecekte öngördüğümüz iş dünyası çoklu kariyer fırsatlarına olanak tanısa da bugünün koşullarında kültürel alışkanlıklarımız ve karakteristik özelliklerimiz kolay kolay iş değişiklikleri yapmamıza fırsat tanımıyor. Evlilik ve aile hayatında ayrılıklar ve boşanmalar zaman zaman yaşanırken bir mesleğe adım attıktan sonra o mesleği bırakıp başka işlere atılmak pek kolay olmuyor.

Edindiğiniz mesleğin ya da işin kader gibi sizin yakanıza yapışıp kaldığı kültürlerde, o mesleği terk etmek ya da o meslekten ayrılmak zor oluyor ve ister istemez 20 ila 40 yıl arasında aynı işi ve mesleği sürdürmek zorunda kalabiliyorsunuz. Bunun yerine hayatınızda mesleğinizle ilgili yapabildiğiniz en büyük değişim işinizi değil daha çok iş yerinizi değiştirmek oluyor.

Türkiye gibi ataerkil yaşayan bir toplumda bilinçli ya da bilinçsizce tercih ettiğiniz iş veya mesleğinizden az ya da çok memnun değilseniz ruh sağlığınız elbette olumsuz etkilenmeye başlar. Bu durum sadece sizi etkilemekle de kalmaz eşinizi, çocuklarınızı ve yakın çevrenizi de çemberine alır. Günümüzde, psikolojik rahatsızlıkların artma nedenlerinden birisi de mesleki doyumsuzluktur. Kendisini iyi ifade edemediği, ilgisini ve yeteneğini sergileyemediği, iş tatminini yaşayamadığı ortamlarda bireyin var olması pek mümkün değildir. Kendinizi var edemediğiniz durumlarda da mutsuz, hayata küskün, kırılgan veya saldırgan olma riskiniz artar.

Günümüzün en çok rastlanan psikolojik sorunlarından olan depresyonun ana belirtilerinden birisi de hayata yüklediğiniz anlamdır. Eğer varlığınız sizin ve çevrenizdekiler için bir anlam ifade etmiyorsa ve mücadele gücünüz de yetersizse depresyona girmemeniz neredeyse imkânsız.
Yaptığı işten, seçtiği meslekten mutlu olan ve bunu hayatının pek çok alanına taşıyabilenler için de psikolojik süreçler de kişiliğe olumlu etki etmektedir. İlgi ve yeteneklerine uygun bir meslekte çalışmak iş doyumunu yükselttiği gibi kişinin hem iş hem de aile çevresiyle kurduğu iletişimi olumlu bir düzleme oturtmaktadır.
 

AİLELERİN MESLEK SEÇİMİNDEKİ ROLÜ

Dünyada ve ülkemizde son 30-40 yıl boyunca mesleki gelişim ile ilgili yapılan pek çok araştırma bulgusu, yaşam boyu süren mesleki gelişim sürecinde çocukluk döneminin anlamlı bir yeri olduğunu gösteriyor. Çocukların bireysel özellikleri, akademik ve sosyal ilişkilerdeki becerileri, özel yetenekleri, güçlü ve zayıf yönleri ve ailelerinden getirdikleri genetik özellikler onların mesleki tercihlerine, yönelimlerine etki ediyor. Bununla beraber meslek seçimine farklı bakış açıları getiren pek çok teorik yaklaşım çocuğun, kişiliğinin şekillenmesinde ve gelişmesinde önce ailenin, daha sonra okul ve çevresindeki diğer insanların önemli rol oynadığını ortaya koyuyor.
Ülkemizde de bu bulguları destekleyen pek çok veri var ve maalesef gençlerin meslek seçimini belirleyici en önemli faktör hâlâ aile yapısıdır. Ailelerin sosyo-ekonomik koşullar nedeni ile çocukları için küçük yaştan itibaren çizdikleri bir yol ve yazdıkları roller hep var olmuştur. Bu durum çocukların kendi yollarını çizmelerine ve hayatta üstlenecekleri rolleri belirlemelerine genelde de engel oluşturmuştur. Eğitim sistemimizin yapısı gereği ülkemizde meslekler hakkında daha bilinçli yönelimler ve farkındalıklar liseden üniversiteye geçiş aşamasında başlıyor. Bu dönemde gençler, o güne kadar kendileriyle ilgili farkındalık geliştirip, ilgi ve yetenekleri, başarı ve başarısızlıkları hakkında iyi ya da kötü bir deneyime sahip oluyorlar. Üniversite sıraları ise onlar için bilinçlenmek, motive olmak, yaşayarak deneyerek öğrenmek (staj yapmak) ve olgunlaşan hedeflere yönelmek, kısaca mesleğe adım atmak anlamına geliyor.

Ancak yukarıda sözünü ettiğim bilinç düzeyi çok az bir grup çocuk için geçerli görünüyor. Eğitim sistemimizin mesleğe yöneltme rehberliği konusundaki yetersizliği de bilinen bir gerçek. Çocukların erken yaşta ilgi yetenek ve becerilerine uygun eğitim modellerine yönlendirilememesi ve bunu sağlayacak yapısal bir düzenlemenin olmayışı maalesef her yıl iki-üç milyona yakın genci bir meslek sahibi olabilmek umuduyla üniversite sınavlarının kapısına yığıyor. Ailelerin bu süreçte gençlerin üzerinde inanılmaz etkileri oluyor. Toplumsal yapımız gereği erkek çocuklar üzerinde şekillenen bir yönlendirme ve gelecek planlama güdüsü ağır basıyor. Cinsiyet eşitsizliği bağlamında da kız çocuklarının okullaşma ve bir meslek edinme çabaları özellikle kırsal bölgelerde ağır biçimde darbe alıyor. 

GENÇLER NE YAPMALI?

İyi bir kariyer sahibi olmanın yolunun iyi bir üniversite ve iyi bir bölümde okumaktan geçtiği düşünüldü hep. Oysa okul ve iş yaşamı arasındaki bağ çoğu zaman hiç örtüşmedi. Günümüzün iş dünyası artık çalışanlarında, evrensel bakış açısına sahip, parçaların önemini bilen ama sistemin bütününe odaklanabilen, anında ve hızlı davranabilme becerisine erişmiş, nerede ve hangi koşulda olursa olsun kendini doğru ifade edebilme beceresini görmek istiyor.

Gençler kendilerini geliştirmeli ve dönüştürmeli. Tekno-çağ dünyasının bilgisine ve hızına ayak uydurabilen herkes ayakta kalacak ve rekabet gücünü koruyacak ancak ayak uyduramayan herkes de sıradanlaşacak. Gençler bugünden yarına her yönüyle hızlı değişen toplumun ve iş dünyasının beklentilerini karşılayacak donanıma sahip olmayı, merak duymayı kendilerine görev edinmeliler. Bunun için de; Meslek odaklı değil iş odaklı olmalılar. Hayat herkese eşit fırsatlar verir. Bazıları kendilerine verilen fırsatları iyi değerlendirir bazıları ise değerlendiremez. Başarılı olmak için hayatın kendilerine sunduğu fırsatları mutlaka iyi değerlendirmeliler.

Okunulan üniversite ve alınan diploma mutlaka önemlidir, ancak onların kariyeriniz için sadece birer araç olduğu unutulmamalıdır. Bir meslek edinip mastır, doktora dereceleri aldığı halde ben bunu istemiyordum ben başka bir alanda mutlu olacağım diyen insanlara artık daha çok rastlıyoruz, onların sesini artık daha çok duyuyoruz. Gençler mezun olduktan sonra da iş seçimini yaparken de asla dar çerçevede ve sınırlı seçeneklere kendilerini mahkûm etmemelidirler.

Gençler çalışma hayatına mutlaka erken başlamalı, hayatı deneyimlemelidirler. Tek bir alanda değil çok farklı alanlarda kendilerini geliştirmeli, mutlaka özgün çalışmalar yapmalı, yapılanlar da hayatın içinden ve gerçek olmalı.

Gelecek gençlerin yüzyılı, geleceğe alışa gelmiş her şeyin değiştiği bir yüzyıl olarak bakmalılar ve ne iş yaparlarsa yapsınlar ama mutlaka yaptıkları işin en iyisini yapmaya çalışmalıdırlar.
İçinde yaşanılan toplumu mutlaka iyi tanımalı ve dünyanın hangi yöne gittiğini iyi görmeli ve kendi ilgi ve yeteneklerine uygun işlerde çalışmalılar. Belki de en önemlisi hayal kurmalılar, hayalleri gerçekleştirmek için her zaman yeni fırsatları olacaktır en ihtiyaçları olan şey de cesaretli olmaları olacaktır.

Hayatta kalıcı en önemli şey insan ilişkileri, aile, çevre ve edinilen dostluklardır. Sosyal biri olun, çevre edinin, dost edinin networkünüz geniş olsun. Her insanın içinde olan heves ve heyecan bir insan için en büyük zenginliktir.  Bu heves ve heyecanı kaybetmeyin. 

GELECEĞİN MESLEKLERİ…..Mİ?

Hızla değişen teknolojiler, değişen coğrafi ve demografik yapılar, ekonomik dinamikler, yaşanan sosyo-kültürel dönüşümler her dönemde ve her toplumda iş ve meslek tanımlarını değiştirmekte yeni yeni iş alanlarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Günümüz toplumunda, son yıllarda doktorluktan müzisyenliğe, öğretmenlikten bankacılığa, bankacılıktan şarapçılığa uzanan farklı başarı ve kariyer öyküleri hiç olmadığı kadar arttığını görüyoruz. Üniversitede verilen eğitimlerin yansıması olarak tıp, hukuk, mühendislik, gibi bir uzmanlığa endeksli meslekler dışında pek çok meslekte artık alınan eğitimin pek fazla bir önemi kalmadı. Birçok kişinin mezun olduktan sonra eğitim aldıkları bölümlerden ilgi ve yetenekleri doğrultusunda farklı alanlarda iş yaşamına atıldıklarını da görmeye başladık.
Geleceğin toplumunda ise tüm öngörüler bilgi teknolojilerinin önemine ve değerine ilişkin. Matematik ve Fen Bilimleri dışında önde olacak olan meslek alanı yok gibi. Ancak mekaniğin ve nano teknolojinin bu kadar ön plana çıkarıldığı meslekler insanı kendisine bile yabancılaştıracak gibi görünüyor.
Buna rağmen geleceğin meslekleri arasında kuşkusuz bilgisayar programcılığı, yazılım mühendisliği, hukuk, doktorluk, genetik, biyoloji bilimi, eczacılık, mimarlık vb. meslekler yine geçerli olacak ancak ne iş yapılırsa yapılsın teknoloji ile bütünleşme, insan ilişkileri ve yaratıcılık artı önem kazanacak.
Gelecekte enerji, su, gıda mühendislikleri, savunma sanayii, uzay bilimleri, makine imalat, otomobil, bilgi ve iletişim teknolojileri ve sağlık sektörü ön plana çıkıyor. Bunun yanında en az bir yabancı dili bilmek, disiplinler arası düşünebilme, yaratıcılık, bilgi okuryazarlığı, insan ilişkileri, psikoloji ve toplum bilim önem kazanacaktır.

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 18 Temmuz 2022 14:50

Gösterim: 1082

Alpaslan Dartan - PDR Uzmanı / Eğitim Yöneticisi

alpaslan_dartanYükseköğretim Kurulu’nun Yükseköğretim Kurumları Sınavına (YKS) ilişkin aldığı TYT ve AYT baraj puanları uygulamasının kaldırılması son yıllarda yapılan değişikliklerle birlikte ele alındığında nitelikli ve sürdürülebilir bir yükseköğretim hayaline yeni bir darbedir.

Eğitimin girdisi ile çıktısı arasındaki farklar ile hedeflenen ile gerçekleşen arasındaki uçurumlar, eğitimin nihai hedeflerini sınavlar yolu ile giderme yanlışlığından kaynaklanıyor. Sınavlara endeksli bir eğitim anlayışıyla, sınavlar için koyduğumuz ölçütleri sürekli değiştirmekle eğitimin niteliğini artırmanın mümkün olmadığını bundan önceki tüm ulusal ya da uluslararası sınavlarda öğrencilerimizin aldıkları sonuçlarla test ettik deneyimledik.

Bugüne kadar kariyer sahibi olmanın yolunun bir üniversite okumaktan geçtiği düşünüldü hep. Oysa üniversiteler ile iş yaşamı arasındaki bağ çoğu zaman hiç örtüşmedi. Hayat başarısı ile sınav başarısı arasında sıkışmışlık da eğitimin genel bir problemi oldu maalesef. Ne üniversiteler kendilerine gelen öğrencileri ne de mezun ettikleri öğrencilerden memnun oldu, ne de iş dünyası beklentilerini karşılayacak nitelikli insan gücünü bulduğunu düşündü.

Bu kısır döngünün kırıldığı an muhtemeldir ki eğitim devriminin gerçekleştiği zaman olacaktır. Eğitimin nicel verilerinden çok niteliği üzerine yoğunlaşabilirsek, 20-25 yıldır yaptığımız gibi sınavlar üzerinde oynamalar yaparak eğitim sistemimizi geliştirmeye çalışmazsak olacak işlerdir bunlar. Yaşam varken umut da vardır elbet, ama yükseköğretim sistemindeki gelişmeler maalesef umutların tükenmesine neden oluyor. Tüm seviyelerde okullar arasındaki nicelik ve nitelik farklılıkları ortadan kaldırılmadıkça, öğretmen yetiştirme politikaları değiştirilmedikçe ve ezbere dayalı eğitim modelinden uzaklaşmadıkça lise ve üniversite önünde bekleyen yığınları azaltmak asla mümkün olmayacaktır.

ÖSYM’nin web sayfasında kendi kuruluş tarihçesine ilişkin bilgi notuna baktığınızda amacının, ulusal ölçekte yıllık ortalama 10 milyonun üzerinde adaya (bunun yaklaşık 2,5-3 milyonu YKS’yegiren adaylardır) uyguladığı sınavlarda geçerli, güvenilir ve adil ölçme, seçme ve yerleştirme yaptığı yazmaktadır. Ülkemizde tek bir elden yürütülen Yükseköğretim Kurumları Sınavı uygulamasının tarihçesine bakıldığında ise lise mezunları ile üniversitelerin kontenjanları arasındaki arz talep dengesinin bozulmaya başlamasından sonra ÖSYM’nin kuruluş aşamasının başladığı görüyoruz. İlk orta ve yükseköğretim arasında dikey bir yapılanma ve ülke ihtiyaçları ile doğrusal olmayan insan gücü planlamaları yükseköğretimde bugün karşımıza çıkan sorunların ana kaynağını oluşturuyor. Aslında bu dengenin bozulmasıyla nitelikli eğitimden de yavaş yavaş uzaklaşılıyor.

Üniversiteler, 1960'lı yıllara gelinceye kadar lise mezunlarının ancak bir kısmını sınavsız olarak kabul edebilmiş, daha sonraki yıllarda ise kontenjanlarını aşan bir taleple karşılaşıldığından fakülteler seçme işini ya başvuru sırasına göre ihtiyaç kadar adayı kabul ederek, ya da tüm başvuranları lise bitirme derecesine göre sıralayarak alma yoluna gitmişlerdir.

Lise mezunlarının artması ve lise dengi okul mezunlarına da yükseköğretime başvuru hakkı verilmesiyle birlikte, 1960'lı yıllardan itibaren bazı üniversiteler önce kendileri için giriş sınavları düzenlemeye başlamış; sonrasında ise bazı üniversiteler birlikte hareket etme yoluna gitmiştir.Üniversitelerarası Kurul da 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar vererek 19 Kasım 1974 tarihinde bugünkü adıyla Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezini (ÖSYM) kurmuştur.

YÖK ve alt kuruluşu olan ÖSYM bu tarihler arasında zaman zaman tek, zaman zaman da çift basamaklı sınavlarla ve her iktidarın kendi ölçeğinde hazırladığı yenilenme hareketlerinden de etkilenereküniversite adaylarının kaderini belirleyen bir rol üstlenmiştir. YÖK yakın zamanda yaptığı son değişikliklerle öğrencilerin kaderini etkilemeye devam etmiştir, elbette bu değişikliklerin niteliğe katkısı olduğunu söylemek de pek mümkün değildir.

Yeni değişikliklerle beraber 2022 yılında sınavda geçerli olmak üzere “TYT sınavındaki süre 30 dakika arttırılarak 165 dakikaya, 135 dakika olan TYT’nin süresi ise 30 dakika arttırılarak 165 dakikaya çıkarılmıştır. Son yıllarda yeni nesil soruların ağırlıkta sorulmaya başlandığı üniversite sınavlarında özellikle iyi öğrencilerin bile zaman sorunu yaşadığı ilk basamak sınavı olan TYT’de sürenin uzaması genel olarak iyi olmuştur.

Ancak üst grup olan ilk 10 binde yer alabilecek öğrencilerin çok da memnun olmadıkları da bir gerçek. Ortanın üstü performans gösteren ama tüm sorulara bakamayan adayların bu üst gruba yaklaşmalarını sağlayacaktır sürenin uzaması. Diğer açıdan başarısı daha düşük öğrencilerin de zamanı iyi kullanabilirlerse önceki yıllara göre daha fazla net çıkarabilmelerinin de önü açılmıştır.

Sınavların tarihine de bakıldığında böyle önemli değişikliklerin olduğu dönemlerde sınavların zorluk derecelerinde de oynamalar olmuştur. Klasik anlamda süre uzuyorsa zorluk derecesi de artabilir de denebilir, adayların buna da dikkat etmesi önemlidir.YÖK değişiklikleri içerisinde en can alıcı vuruşu ise baraj puanlarını kaldırarak yapmıştır. Yani bu tür sınavların ilk uygulandığı 1974 ten beri var olan baraj uygulamasını da kaldırılmıştır.

Geçen yıl yapılan YKS ’ye yaklaşık 2.6 milyon aday başvurmuş bunların yaklaşık 700 bini baraj puanlarını geçemedikleri için ön lisans ve lisans tercihi yapamamıştı. Bu yıl bu değişikliklerin etkisiyle YKS’ye 2.8 ile 3 milyon arasında bir adayın başvuruda bulunması bekleniyor. Tıp, Diş Hekimliği, Eczacılık, Hukuk, Mühendislik, Mimarlık ve Öğretmenlik programlarında uygulanan başarı sırası koşulu devam ediyor olmasına rağmen geçen yıl çok sayıda adayın baraj altında kalması devlet ve vakıf üniversitelerinde çok sayıda kontenjanın boş kalmasına neden olmuştu, bu değişiklikler ile bu boş kalan kontenjanların doldurulabilmesinin önü açılmıştır.

Dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçülür.

Niteliğe yön veren buna benzer pek çok gelişmenin üniversitelerimizin bir çoğunda olmadığını görüyoruz. Dünyada ilk 500 ya da ilk 1000 üniversite arasında yer alan üniversitelerimizin sayısı da bunu gösteriyor. Türk üniversitelerinin üst sıralarda yer alamamasının altında yatan birçok yapısal neden bulunuyor. Bunlar arasında üniversitelerin YÖK aracılığıyla tek elden ve merkezden yönlendirilmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü sorunu, bilimsel ve finansal özerkliğin bulunmaması gibi nedenler sayılabilir.

Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul niteliğin önündeki en büyük engeldir.

Kaynakça
Hakkında (osym.gov.tr)

> Yükseköğretimin Nicelik değil Nitelik sorunu var!

Alpaslan Dartan - PDR Uzmanı / Eğitim Yöneticisi

alpaslan_dartanYükseköğretim Kurulu’nun Yükseköğretim Kurumları Sınavına (YKS) ilişkin aldığı TYT ve AYT baraj puanları uygulamasının kaldırılması son yıllarda yapılan değişikliklerle birlikte ele alındığında nitelikli ve sürdürülebilir bir yükseköğretim hayaline yeni bir darbedir.

Eğitimin girdisi ile çıktısı arasındaki farklar ile hedeflenen ile gerçekleşen arasındaki uçurumlar, eğitimin nihai hedeflerini sınavlar yolu ile giderme yanlışlığından kaynaklanıyor. Sınavlara endeksli bir eğitim anlayışıyla, sınavlar için koyduğumuz ölçütleri sürekli değiştirmekle eğitimin niteliğini artırmanın mümkün olmadığını bundan önceki tüm ulusal ya da uluslararası sınavlarda öğrencilerimizin aldıkları sonuçlarla test ettik deneyimledik.

Bugüne kadar kariyer sahibi olmanın yolunun bir üniversite okumaktan geçtiği düşünüldü hep. Oysa üniversiteler ile iş yaşamı arasındaki bağ çoğu zaman hiç örtüşmedi. Hayat başarısı ile sınav başarısı arasında sıkışmışlık da eğitimin genel bir problemi oldu maalesef. Ne üniversiteler kendilerine gelen öğrencileri ne de mezun ettikleri öğrencilerden memnun oldu, ne de iş dünyası beklentilerini karşılayacak nitelikli insan gücünü bulduğunu düşündü.

Bu kısır döngünün kırıldığı an muhtemeldir ki eğitim devriminin gerçekleştiği zaman olacaktır. Eğitimin nicel verilerinden çok niteliği üzerine yoğunlaşabilirsek, 20-25 yıldır yaptığımız gibi sınavlar üzerinde oynamalar yaparak eğitim sistemimizi geliştirmeye çalışmazsak olacak işlerdir bunlar. Yaşam varken umut da vardır elbet, ama yükseköğretim sistemindeki gelişmeler maalesef umutların tükenmesine neden oluyor. Tüm seviyelerde okullar arasındaki nicelik ve nitelik farklılıkları ortadan kaldırılmadıkça, öğretmen yetiştirme politikaları değiştirilmedikçe ve ezbere dayalı eğitim modelinden uzaklaşmadıkça lise ve üniversite önünde bekleyen yığınları azaltmak asla mümkün olmayacaktır.

ÖSYM’nin web sayfasında kendi kuruluş tarihçesine ilişkin bilgi notuna baktığınızda amacının, ulusal ölçekte yıllık ortalama 10 milyonun üzerinde adaya (bunun yaklaşık 2,5-3 milyonu YKS’yegiren adaylardır) uyguladığı sınavlarda geçerli, güvenilir ve adil ölçme, seçme ve yerleştirme yaptığı yazmaktadır. Ülkemizde tek bir elden yürütülen Yükseköğretim Kurumları Sınavı uygulamasının tarihçesine bakıldığında ise lise mezunları ile üniversitelerin kontenjanları arasındaki arz talep dengesinin bozulmaya başlamasından sonra ÖSYM’nin kuruluş aşamasının başladığı görüyoruz. İlk orta ve yükseköğretim arasında dikey bir yapılanma ve ülke ihtiyaçları ile doğrusal olmayan insan gücü planlamaları yükseköğretimde bugün karşımıza çıkan sorunların ana kaynağını oluşturuyor. Aslında bu dengenin bozulmasıyla nitelikli eğitimden de yavaş yavaş uzaklaşılıyor.

Üniversiteler, 1960'lı yıllara gelinceye kadar lise mezunlarının ancak bir kısmını sınavsız olarak kabul edebilmiş, daha sonraki yıllarda ise kontenjanlarını aşan bir taleple karşılaşıldığından fakülteler seçme işini ya başvuru sırasına göre ihtiyaç kadar adayı kabul ederek, ya da tüm başvuranları lise bitirme derecesine göre sıralayarak alma yoluna gitmişlerdir.

Lise mezunlarının artması ve lise dengi okul mezunlarına da yükseköğretime başvuru hakkı verilmesiyle birlikte, 1960'lı yıllardan itibaren bazı üniversiteler önce kendileri için giriş sınavları düzenlemeye başlamış; sonrasında ise bazı üniversiteler birlikte hareket etme yoluna gitmiştir.Üniversitelerarası Kurul da 1974 yılında üniversiteye giriş sınavlarının tek merkezden yapılmasına karar vererek 19 Kasım 1974 tarihinde bugünkü adıyla Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezini (ÖSYM) kurmuştur.

YÖK ve alt kuruluşu olan ÖSYM bu tarihler arasında zaman zaman tek, zaman zaman da çift basamaklı sınavlarla ve her iktidarın kendi ölçeğinde hazırladığı yenilenme hareketlerinden de etkilenereküniversite adaylarının kaderini belirleyen bir rol üstlenmiştir. YÖK yakın zamanda yaptığı son değişikliklerle öğrencilerin kaderini etkilemeye devam etmiştir, elbette bu değişikliklerin niteliğe katkısı olduğunu söylemek de pek mümkün değildir.

Yeni değişikliklerle beraber 2022 yılında sınavda geçerli olmak üzere “TYT sınavındaki süre 30 dakika arttırılarak 165 dakikaya, 135 dakika olan TYT’nin süresi ise 30 dakika arttırılarak 165 dakikaya çıkarılmıştır. Son yıllarda yeni nesil soruların ağırlıkta sorulmaya başlandığı üniversite sınavlarında özellikle iyi öğrencilerin bile zaman sorunu yaşadığı ilk basamak sınavı olan TYT’de sürenin uzaması genel olarak iyi olmuştur.

Ancak üst grup olan ilk 10 binde yer alabilecek öğrencilerin çok da memnun olmadıkları da bir gerçek. Ortanın üstü performans gösteren ama tüm sorulara bakamayan adayların bu üst gruba yaklaşmalarını sağlayacaktır sürenin uzaması. Diğer açıdan başarısı daha düşük öğrencilerin de zamanı iyi kullanabilirlerse önceki yıllara göre daha fazla net çıkarabilmelerinin de önü açılmıştır.

Sınavların tarihine de bakıldığında böyle önemli değişikliklerin olduğu dönemlerde sınavların zorluk derecelerinde de oynamalar olmuştur. Klasik anlamda süre uzuyorsa zorluk derecesi de artabilir de denebilir, adayların buna da dikkat etmesi önemlidir.YÖK değişiklikleri içerisinde en can alıcı vuruşu ise baraj puanlarını kaldırarak yapmıştır. Yani bu tür sınavların ilk uygulandığı 1974 ten beri var olan baraj uygulamasını da kaldırılmıştır.

Geçen yıl yapılan YKS ’ye yaklaşık 2.6 milyon aday başvurmuş bunların yaklaşık 700 bini baraj puanlarını geçemedikleri için ön lisans ve lisans tercihi yapamamıştı. Bu yıl bu değişikliklerin etkisiyle YKS’ye 2.8 ile 3 milyon arasında bir adayın başvuruda bulunması bekleniyor. Tıp, Diş Hekimliği, Eczacılık, Hukuk, Mühendislik, Mimarlık ve Öğretmenlik programlarında uygulanan başarı sırası koşulu devam ediyor olmasına rağmen geçen yıl çok sayıda adayın baraj altında kalması devlet ve vakıf üniversitelerinde çok sayıda kontenjanın boş kalmasına neden olmuştu, bu değişiklikler ile bu boş kalan kontenjanların doldurulabilmesinin önü açılmıştır.

Dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçülür.

Niteliğe yön veren buna benzer pek çok gelişmenin üniversitelerimizin bir çoğunda olmadığını görüyoruz. Dünyada ilk 500 ya da ilk 1000 üniversite arasında yer alan üniversitelerimizin sayısı da bunu gösteriyor. Türk üniversitelerinin üst sıralarda yer alamamasının altında yatan birçok yapısal neden bulunuyor. Bunlar arasında üniversitelerin YÖK aracılığıyla tek elden ve merkezden yönlendirilmesi, düşünce ve ifade özgürlüğü sorunu, bilimsel ve finansal özerkliğin bulunmaması gibi nedenler sayılabilir.

Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul niteliğin önündeki en büyük engeldir.

Kaynakça
Hakkında (osym.gov.tr)

Son Güncelleme: Pazartesi, 14 Mart 2022 10:24

Gösterim: 1231

 Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanartı eğitim Dergisinin Ekim sayısının konusu eğitim sektöründe büyüme dönemine girilmesi, sektörde pandemi döneminde yaşanan daralmanın nasıl aşılmaya çalışıldığı ve eğitim sektörü girişimcilerinin yeni yatırımları, franchise modeli ile sektörde markalaşmanın hız kazanması, eğitimde kısa, orta ve uzun vadeli büyüme modelleri… Ana konu çerçevesinde kalarak bir eğitim kurumunun niteliğinin artırılması adına devlete ve özel kurum yatırımcılarına nasıl bir sorumluluk düşüyor bakmak gerekir diye düşündüm.

Ülkemizde eğitim sektörünün pandemi nedeniyle yaşadığı sıkıntılar, toplumun bütününü etkiler boyutta olmuştur. Okulların uzun süre kapalı olması uzaktan eğitimin zorunluluk olarak hayatımızın bir parçası haline gelmesi toplumun tüm kesimlerini beklentiler çerçevesinde olumsuz olarak etkilemiştir.

Kazanımların kayıpların önüne geçmesi bu dönemde maalesef mümkün olmamıştır. Okul öncesinden üniversite eğitimine kadar bu bir buçuk yılda her yaş grubunda beklenilenlerin çok altında bir süreç yönetimi gerçekleşmiştir. Eğitim bilimcilerin yıllar içerisinde bu zor dönemin yarattığı tahribatın ne boyutta olduğunu ölçmek için çabalayacağını düşünüyorum. Özellikle üniversitelerdeki akademik çevrelerin, sivil toplum kuruluşlarının bugün yordamsal araştırmaları ve öngörüleriyle ortaya koydukları olumsuzlukların daha ileriki dönemlerde sonuçlarının yaşayarak ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.

Okul öncesinin zorunlu eğitim kapsamına alınmasından tutun da sınavların gölgesinde yürütülen eğitim anlayışından vazgeçilmesine kadar düzlüğe çıkış zor dönemlere girildiği durumlardaki gibi hızlı olmuyor maalesef. Hatta 2023 vizyonu ile çizilen, bütün ülkede umutla ve heyecanla karşılanan hedef ve ilkelerin bugün neresindeyiz acaba? Yavaş ama emin adımlarla gidebileceğimiz bir yol çizmemiz gerekiyor ülkemizin genç nüfusu adına. Yeni bir dönem, yeni bir anlayış ve yeni umutlarla...

Pandemi sağlık kadar ülke ekonomilerini de çok kötü etkiledi. Ancak eğitime ilişkin tüm süreçleri de olumsuz etkiledi. Eve kapanma ile başlayan süreç, eğitime erişimde yaşanan sıkıntıları çok büyüttü. Fiziksel olarak var olan okul kavramı uzaysal bir boyutta yok oluverdi. Yaşanan hayatta kalma dürtüsü eğitimde eğitim yolu ile elde edinilen neredeyse tüm kazanımları asgari düzeyde olmasına rıza gösterilmesine neden oldu.

Bu dönemde ülkemizde neredeyse çoğu zamanlar açık olan sadece ve sadece okul öncesi eğitim kurumları oldu. Bu yaş grubunda da mevcut eğitsel süreçlerin ne kadarının verilebildiği, velilerin çocuklarını ne ölçüde eğitim kurumlarına gönderdikleri ve zaten eğitimi zorunlu olmayan okul öncesinde eğitime erişimin nasıl gerçekleştiğini bilemiyoruz. Sanırım bu konuda da elimizde istatistiki bir veri de bulunmuyor.

Okul öncesi eğitim kurumları dışında kalan resmi ilk, orta, orta öğretim ve üniversite düzeyinde eğitim gören/görecek olan okul çağı çocukları çok az bir zaman yüz yüze eğitim alabildiler. Pandemiden dolayı da ebeveynlerin okullardan, eğitimden beklentileri de oldukça düşüverdi. Veliler ve pek çok öğretmen bu koşullarda yaş düzeylerine göre hedef koydular kendilerine ve çocuklarına. Yani hedef küçülttüler olabildiğince. İlkokula başlayan çocuklar için “okuma yazma nasılsa öğrenilebilir” dendi, ortaokullarda ara sınıflarda okuyanların ne kaçırdığını müfredat olarak tam da bilemeyen veliler şaşkınlıkla süreci takip etmekle yetindiler. 8. Sınıfta olan sınav grubu öğrencilerimiz için Lise Geçiş Sınavlarında biraz da kaderci bir yaklaşımla sınavlar bu koşullarda olabildiği kadar oldu dedirtti. Lisede okuyup üniversite sınavlarına hazırlanan grup bir önceki yıla göre aslında resmen dibe vurdu, ortalamalar neredeyse yarı yarıya düştü. Sınav barajını geçen öğrenci sayısı %50 azaldı. Ebeveynler ise çocukları için doğal olarak bu yıl olmadı, seneye bir kez daha deneriz dedi. Kısaca pandemi 40-50 milyonu bulan ülke insanını eğitim anlamında mutsuz etti çaresiz bıraktı.

Ülke insanının, bir ebeveynin çocuğu için eğitimden beklentilerini en düşük seviyede tuttuğu bir dönemin ardından çok ama çok doğru bir karar ile tüm seviyelerde okullar bu yıla yüz yüze ya da hibrit eğitim ile başladı. Bu karar aslında milyonlarca öğrenci ve aileleri ile öğretmen açısından solan umutların yeniden yeşermesine neden olmuştur.

Eğitimin girdisi de çıktısı da insandır, eğitim aynı zamanda bir hizmet sektörüdür. Eğitim alanında ülkemizde verdiği hizmeti en iyi şekilde hizmet alanlara sunabilen kurumların öncelikli olarak tercih edildiğini hem resmi okullarda hem de özel sektörde görebiliyoruz. Bu ölçümün en belirginleştiği durumlar özellikle merkezi sınavlarla öğrenci alan eğitim kurumlarının varlığıdır. Bugün Lise düzeyinde hem resmi hem de özel sektörde sınavla öğrenci alan kurumlar arasında pek azının öncelikli tercih edilen okullar olduğu, Üniversite düzeyinde de kurumsal geçmişi olan, akademik yönden güçlü öğretim üyelerinin varlığı ile mezunlarının iş hayatında tercih edildiği devlet ve vakıf üniversitelerinin tercih edilme yönünden öne çıktığını görebiliyoruz.

Serbest piyasa ekonomisi bağlamında rekabetin eğitim sektöründe algılanışı da artık farklılaşmalıdır. Bugün resmi devlet okullarında da özel sektörün açmış olduğu eğitim kurumlarında da insana hizmet ve bu hizmetin kalitesinin artırılması temel hedef olmalıdır. İşte bu çerçevede kurumsallaşmak, tercih edilen iyi bir okul olmak, öğretim kadar eğitim işini de iyi yapıyor olmak önem kazanıyor.

Resmi kurumlarda özellikle okul öncesi, ilk ve orta öğretimde merkeziyetçi yapıdan dolayı bir kurumun verdiği hizmetin niteliğini artırabilmesi çok kolay olamıyor. On sekiz milyona yakın öğrencinin eğitim gördüğü devlet okullarında eğitim ve öğretim niteliğini artırabilmenin en önemli koşulu iyi öğretmen ve lider okul yöneticilerine sahip olmasıdır. Bu da mesleğini seven, kişilik özellikleriyle öğretmenlik mesleğini örtüştürebilmiş öğretmenlerin varlığı ile olabilir. İyi kavramı ile ne kastediyorum acaba? İçinde pek çok özelliği barındırıyor iyi kavramı, alan bilgisini, iletişim becerisini, insani özellikleri, teknolojiye yatkınlığı, olumlu kişilik özelliklerini, lider yapıyı, sorun çözme becerisini ve benzeri pek çok özelliği.

Aynı durum elbette eğitim-öğretim alanında faaliyet gösteren özel sektör kurumları için de geçerli. Pandemi öncesinde bir buçuk milyona çıkardıkları öğrenci sayılarını pandemi döneminde yaklaşık dört yüz bine yakınını kaybeden bir sektörün toparlanmaya başladığı bir dönem bu yıl. Yıkıcı değil tatlı bir rekabetin olacağı bir eğitim sektörü hem yatırımcısını hem de hizmet alanı mutlu edecektir. Önceki yıllarda bunu göremediğimizi söylemek doğru olur. Ama bu sektörde yatırım yapan pek çok yatırımcının bilmesi gereken önemli bir husus var, o da öğrenci sayısını artırmanın yolu bütünsel olarak kaliteli bir eğitim veren kurumlarının sayısının artmasıdır.

Tekelleşme olmadan her eğitim kurumunun öncelliğinin verdiği hizmetin kalitesini yüksek tutması ve güçlü ve zayıf yönlerini iyi analiz ederek sürekli gelişmeye odaklı olması gerekir. Sanırım özel okulculuk sektörünün gelişmesi ve büyümesindeki en olumsuz faktör birbirini desteklemesi gereken bu sektörün bunu başaramamasıdır.

Bir kurumun kurumsal yapısı, akademik ve idari kadro planlaması, akademik programı ve planlamaları, satış pazarlama ve tanıtım politikası ve fiziki olanakları eğitim ve öğretim faaliyetleri için doğru bir şekilde kurgulanmalıdır. Ancak her kurguyu da hayata geçirecek olan öğretmen ve yönetim kadrosudur. Yukarıda da belirtiğim özelliklere sahip yetkin bir kadronun varlığı diğer fiziksel ve sınıfsal donanımların varlığını daha değerli kılacaktır.
Ülkemizde çokça eleştirdiğimiz gibi iyi öğretmen yetiştirilemediği gibi iyi yönetici de bulmak artık kolay değildir. Özel sektörün en büyük zaaflarından birisi de istikrarsızlıktır. Özellikle eğitim kadrosunun değerini bilen ve bu konuda onların gelişimine yatırım yapan kurumların genelde öne çıktığını ve tercih edildiğini söyleyebilirim.
Bu çerçevede yatırım yaparak büyüyen özel eğitim sektörünü, beklentilerini rasyonel bir planlama ile yapmaları, yatırımlarını emanet ettikleri ve güvendikleri yönetici ve öğretmenlerini yüceltmelerini büyümelerinin ve güvenilir bir kurum olmalarının ön şartı olarak görüyorum.

 

> Eğitim sektörü kaliteyi artırmanın yolunu bulmalı

 Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanartı eğitim Dergisinin Ekim sayısının konusu eğitim sektöründe büyüme dönemine girilmesi, sektörde pandemi döneminde yaşanan daralmanın nasıl aşılmaya çalışıldığı ve eğitim sektörü girişimcilerinin yeni yatırımları, franchise modeli ile sektörde markalaşmanın hız kazanması, eğitimde kısa, orta ve uzun vadeli büyüme modelleri… Ana konu çerçevesinde kalarak bir eğitim kurumunun niteliğinin artırılması adına devlete ve özel kurum yatırımcılarına nasıl bir sorumluluk düşüyor bakmak gerekir diye düşündüm.

Ülkemizde eğitim sektörünün pandemi nedeniyle yaşadığı sıkıntılar, toplumun bütününü etkiler boyutta olmuştur. Okulların uzun süre kapalı olması uzaktan eğitimin zorunluluk olarak hayatımızın bir parçası haline gelmesi toplumun tüm kesimlerini beklentiler çerçevesinde olumsuz olarak etkilemiştir.

Kazanımların kayıpların önüne geçmesi bu dönemde maalesef mümkün olmamıştır. Okul öncesinden üniversite eğitimine kadar bu bir buçuk yılda her yaş grubunda beklenilenlerin çok altında bir süreç yönetimi gerçekleşmiştir. Eğitim bilimcilerin yıllar içerisinde bu zor dönemin yarattığı tahribatın ne boyutta olduğunu ölçmek için çabalayacağını düşünüyorum. Özellikle üniversitelerdeki akademik çevrelerin, sivil toplum kuruluşlarının bugün yordamsal araştırmaları ve öngörüleriyle ortaya koydukları olumsuzlukların daha ileriki dönemlerde sonuçlarının yaşayarak ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.

Okul öncesinin zorunlu eğitim kapsamına alınmasından tutun da sınavların gölgesinde yürütülen eğitim anlayışından vazgeçilmesine kadar düzlüğe çıkış zor dönemlere girildiği durumlardaki gibi hızlı olmuyor maalesef. Hatta 2023 vizyonu ile çizilen, bütün ülkede umutla ve heyecanla karşılanan hedef ve ilkelerin bugün neresindeyiz acaba? Yavaş ama emin adımlarla gidebileceğimiz bir yol çizmemiz gerekiyor ülkemizin genç nüfusu adına. Yeni bir dönem, yeni bir anlayış ve yeni umutlarla...

Pandemi sağlık kadar ülke ekonomilerini de çok kötü etkiledi. Ancak eğitime ilişkin tüm süreçleri de olumsuz etkiledi. Eve kapanma ile başlayan süreç, eğitime erişimde yaşanan sıkıntıları çok büyüttü. Fiziksel olarak var olan okul kavramı uzaysal bir boyutta yok oluverdi. Yaşanan hayatta kalma dürtüsü eğitimde eğitim yolu ile elde edinilen neredeyse tüm kazanımları asgari düzeyde olmasına rıza gösterilmesine neden oldu.

Bu dönemde ülkemizde neredeyse çoğu zamanlar açık olan sadece ve sadece okul öncesi eğitim kurumları oldu. Bu yaş grubunda da mevcut eğitsel süreçlerin ne kadarının verilebildiği, velilerin çocuklarını ne ölçüde eğitim kurumlarına gönderdikleri ve zaten eğitimi zorunlu olmayan okul öncesinde eğitime erişimin nasıl gerçekleştiğini bilemiyoruz. Sanırım bu konuda da elimizde istatistiki bir veri de bulunmuyor.

Okul öncesi eğitim kurumları dışında kalan resmi ilk, orta, orta öğretim ve üniversite düzeyinde eğitim gören/görecek olan okul çağı çocukları çok az bir zaman yüz yüze eğitim alabildiler. Pandemiden dolayı da ebeveynlerin okullardan, eğitimden beklentileri de oldukça düşüverdi. Veliler ve pek çok öğretmen bu koşullarda yaş düzeylerine göre hedef koydular kendilerine ve çocuklarına. Yani hedef küçülttüler olabildiğince. İlkokula başlayan çocuklar için “okuma yazma nasılsa öğrenilebilir” dendi, ortaokullarda ara sınıflarda okuyanların ne kaçırdığını müfredat olarak tam da bilemeyen veliler şaşkınlıkla süreci takip etmekle yetindiler. 8. Sınıfta olan sınav grubu öğrencilerimiz için Lise Geçiş Sınavlarında biraz da kaderci bir yaklaşımla sınavlar bu koşullarda olabildiği kadar oldu dedirtti. Lisede okuyup üniversite sınavlarına hazırlanan grup bir önceki yıla göre aslında resmen dibe vurdu, ortalamalar neredeyse yarı yarıya düştü. Sınav barajını geçen öğrenci sayısı %50 azaldı. Ebeveynler ise çocukları için doğal olarak bu yıl olmadı, seneye bir kez daha deneriz dedi. Kısaca pandemi 40-50 milyonu bulan ülke insanını eğitim anlamında mutsuz etti çaresiz bıraktı.

Ülke insanının, bir ebeveynin çocuğu için eğitimden beklentilerini en düşük seviyede tuttuğu bir dönemin ardından çok ama çok doğru bir karar ile tüm seviyelerde okullar bu yıla yüz yüze ya da hibrit eğitim ile başladı. Bu karar aslında milyonlarca öğrenci ve aileleri ile öğretmen açısından solan umutların yeniden yeşermesine neden olmuştur.

Eğitimin girdisi de çıktısı da insandır, eğitim aynı zamanda bir hizmet sektörüdür. Eğitim alanında ülkemizde verdiği hizmeti en iyi şekilde hizmet alanlara sunabilen kurumların öncelikli olarak tercih edildiğini hem resmi okullarda hem de özel sektörde görebiliyoruz. Bu ölçümün en belirginleştiği durumlar özellikle merkezi sınavlarla öğrenci alan eğitim kurumlarının varlığıdır. Bugün Lise düzeyinde hem resmi hem de özel sektörde sınavla öğrenci alan kurumlar arasında pek azının öncelikli tercih edilen okullar olduğu, Üniversite düzeyinde de kurumsal geçmişi olan, akademik yönden güçlü öğretim üyelerinin varlığı ile mezunlarının iş hayatında tercih edildiği devlet ve vakıf üniversitelerinin tercih edilme yönünden öne çıktığını görebiliyoruz.

Serbest piyasa ekonomisi bağlamında rekabetin eğitim sektöründe algılanışı da artık farklılaşmalıdır. Bugün resmi devlet okullarında da özel sektörün açmış olduğu eğitim kurumlarında da insana hizmet ve bu hizmetin kalitesinin artırılması temel hedef olmalıdır. İşte bu çerçevede kurumsallaşmak, tercih edilen iyi bir okul olmak, öğretim kadar eğitim işini de iyi yapıyor olmak önem kazanıyor.

Resmi kurumlarda özellikle okul öncesi, ilk ve orta öğretimde merkeziyetçi yapıdan dolayı bir kurumun verdiği hizmetin niteliğini artırabilmesi çok kolay olamıyor. On sekiz milyona yakın öğrencinin eğitim gördüğü devlet okullarında eğitim ve öğretim niteliğini artırabilmenin en önemli koşulu iyi öğretmen ve lider okul yöneticilerine sahip olmasıdır. Bu da mesleğini seven, kişilik özellikleriyle öğretmenlik mesleğini örtüştürebilmiş öğretmenlerin varlığı ile olabilir. İyi kavramı ile ne kastediyorum acaba? İçinde pek çok özelliği barındırıyor iyi kavramı, alan bilgisini, iletişim becerisini, insani özellikleri, teknolojiye yatkınlığı, olumlu kişilik özelliklerini, lider yapıyı, sorun çözme becerisini ve benzeri pek çok özelliği.

Aynı durum elbette eğitim-öğretim alanında faaliyet gösteren özel sektör kurumları için de geçerli. Pandemi öncesinde bir buçuk milyona çıkardıkları öğrenci sayılarını pandemi döneminde yaklaşık dört yüz bine yakınını kaybeden bir sektörün toparlanmaya başladığı bir dönem bu yıl. Yıkıcı değil tatlı bir rekabetin olacağı bir eğitim sektörü hem yatırımcısını hem de hizmet alanı mutlu edecektir. Önceki yıllarda bunu göremediğimizi söylemek doğru olur. Ama bu sektörde yatırım yapan pek çok yatırımcının bilmesi gereken önemli bir husus var, o da öğrenci sayısını artırmanın yolu bütünsel olarak kaliteli bir eğitim veren kurumlarının sayısının artmasıdır.

Tekelleşme olmadan her eğitim kurumunun öncelliğinin verdiği hizmetin kalitesini yüksek tutması ve güçlü ve zayıf yönlerini iyi analiz ederek sürekli gelişmeye odaklı olması gerekir. Sanırım özel okulculuk sektörünün gelişmesi ve büyümesindeki en olumsuz faktör birbirini desteklemesi gereken bu sektörün bunu başaramamasıdır.

Bir kurumun kurumsal yapısı, akademik ve idari kadro planlaması, akademik programı ve planlamaları, satış pazarlama ve tanıtım politikası ve fiziki olanakları eğitim ve öğretim faaliyetleri için doğru bir şekilde kurgulanmalıdır. Ancak her kurguyu da hayata geçirecek olan öğretmen ve yönetim kadrosudur. Yukarıda da belirtiğim özelliklere sahip yetkin bir kadronun varlığı diğer fiziksel ve sınıfsal donanımların varlığını daha değerli kılacaktır.
Ülkemizde çokça eleştirdiğimiz gibi iyi öğretmen yetiştirilemediği gibi iyi yönetici de bulmak artık kolay değildir. Özel sektörün en büyük zaaflarından birisi de istikrarsızlıktır. Özellikle eğitim kadrosunun değerini bilen ve bu konuda onların gelişimine yatırım yapan kurumların genelde öne çıktığını ve tercih edildiğini söyleyebilirim.
Bu çerçevede yatırım yaparak büyüyen özel eğitim sektörünü, beklentilerini rasyonel bir planlama ile yapmaları, yatırımlarını emanet ettikleri ve güvendikleri yönetici ve öğretmenlerini yüceltmelerini büyümelerinin ve güvenilir bir kurum olmalarının ön şartı olarak görüyorum.

 

Son Güncelleme: Perşembe, 21 Ekim 2021 11:31

Gösterim: 719

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Danışmanı 

alpaslan_dartanEğitim alanında iç içe geçmiş sorunlar yumağı içerisinde uzun zamandır eğitimin yönetimi konusunda belirli aralıklarla kendi gözlemlerimi notlar halinde bir araya getirmeye çalışıyorum. İyi bir okul yöneticisinin becerileri ve yetkinlikleri konusunda çok fazla yayına rastlamak mümkün. İnternet ortamında erişebildiğiniz bilimsel makalelerin sayısı oldukça fazla, bununla beraber alanda bu işi fiilen yapmış pek çok eğitim yöneticisinin anılarını, deneyimlerini dile getirdikleri kitapları, dergilerde yayınlanmış görüşlerini bulabilirsiniz. Bu sözlerle geçen artı eğitim dergisinde eğitimde yönetim adına deneyimlerimi ara ara bu köşede yazacağımı ifade etmiştim. Bu sayıda özellikle bir hizmet alanı olarak okul ortamında insani ilişkilerin bir yöneticinin en önemli yetkinlikleri arasında gördüğümü yazmak istedim.
Okul yöneticilerinin bilgi, beceri ve davranışları başta öğrenci, veli ve öğretmenler olmak üzere bu alanda çalışan herkes üzerinde etkili olmaktadır. Onsekiz milyona yakın öğrenci bir milyona yakın öğretmen ve toplumun neredeyse 2/3’ünü oluşturan bir halk kesimi eğitim ile ilgili iken eğitimin can bulduğu okullar ve bu okulları yöneten yöneticilerin belirli yeterlilik alanlarına ve yetkinliklere sahip olması bir beklentidir elbet. Yeterlik, insanın bir davranışı yapmak için gereken bilgi ve beceriye sahip olmasıdır, içinde de yer aldığı gibi yeterlikten söz edince de iki temel öğeden söz ediliyor burada bilgi ve beceri kavramlarından.
Teknik ve kavramsal becerilerle beraber insani ilişiklerin önemli olduğu tüm yönetim süreçlerinde ve özellikle de eğitim alanında süreç yönetiminin en temel belirleyicilerinden birisinin iletişim becerisi ve yetkinliği olduğunu düşünüyorum.İletişim becerilerinin sorun çözmede, kriz yönetiminde ve olumlu okul iklimi yaratılmasında önemli olduğunu düşünürken etkili okul yöneticilerinin olmak, bilmek ve yapmak sözcükleriyle birbirini tamamlayan özelliklere sahip olmalarının iletişim becerilerinin gelişmesine de katkı sağlamaktadır.
Sartre ‘sözcüklerdolusilahlardır’ diyor. Bıçağıcerrahınelineverirsenizşifa, celladınelineverirsenizölümgetirir. Eğitim yöneticisinin yetkinliği mesleğinin pek çok alt konularını iyi bilmesine ve bildiklerini uygulayabilecek motivasyona sahip olması ile ilgilidir. Bu motivasyonel süreç bilgi birikiminin yanında eğitim hizmetinin verildiği tüm paydaşlar açısından önemli bir itici güçtür. İletişim becerileri de bu gücün en etkili olanıdır.
Eğitimyöneticileri ne kadarfarkındadırlarbilmemamakendilerinebağlıtümçalışanlarınaslındaiçselolaraküstlerindenbeklediğitutumvedavranışlartümününneredeysehemenhemenaynıdır. Genel müdür, okulmüdürü,  müdüryardımcısı, koordinatör, bölümbaşkanıya da zümrebaşkanı, uzmanlarya da öğretmenlerve/veyatümhizmetverenlertümbusaydığımekibinkendiuzmanlıkalanındabirüstündenbeklediğihepaynıdır, tıpkısınınaynısı. Uzmanıolduğualanileilgili (yaptığıileilgili) yöneticilerimbenimgörüşlerimi de alsınvedeğerversin. Yöneticilerimileişiminsınırlarıçerçevesindeinsaniilişkilerkurabileyim. Bu ikihususinanınbireğitimkurumundaiçselmotivasyonunenönemliartılarındandır.
Elbettebuiletişimbecerileriçerçevesindeiyibiryönetici, okulundauygulamaveyönetimsüreçlerindebilgiakışınıhızlıvezamanındagerçekleştirilmesinisağlamalıdır. Öğretmen ya da çalışanlaralınankaralardanhaberdarolmuyorsaya da alınankararlarınsadeceuygulayıcısıoluyorlarsailetişimdesıkıntıvardemektir. Her yönetimbasamağındailgiliyöneticiyegörüşbildirebilme, değergörmeveiletişimkurmakdurumundaolduğuherkesekolayulaşabilmeönemlibiriletişimiklimiyaratılmıştıranlamıtaşır. Bireğitimkurumunundışarıdakialgısınıeniyihangicümlelerleanlatmakgerekir? Bu okul, duyguluya da duygusuzmudur, buokuldüzenliya da yorucumudur, sıcak-samimiya da resmi-soğukveyagerginmidir? İştetümbudışalgıyıyaratanaslındakurumunyöneticilerininortayakoyduğututumvedavranışlardır.
Biryöneticiolarakkurumunuzdaçalışanlararasındakiiletişimtarzını, kurumdakihâkimdavranışmı (kurumsalkültür) belirleryoksaçalışanlarınbireyselyaklaşımlarıbelirler? Bu soruyada verilecekolanyanıtlar da aslındayöneticilerinyaratmışolduklarıiklimileilgilidir. Okulyöneticilerinyönetmebiçimlerikurumiçerisindekiiletişimolgusunuetkiler mi? Ya da iletişiminöneminikavramışbiryönetimanlayışıçalışanlararasındaetkilibiriletişimkurulmasınınasılsağlar? Özellikleyöneticilerinbedendillerinikullanırkengöztemasıkurması, sestonunuiyiayarlayabilmesi, bedenduruşuv.b. özellikleriyleözenlivehassasolmalarıönemlidir. Buna bağlıolarakiletişimdiliolarakkarşısındakineöğrenci, öğretmenya da veliayırtetmedendeğervermesi, önemsemesiveiyibirdinleyiciolmasıönemlidir. Yöneticinintutumvedavranışlarıylakarşısındakinegüvenduygusuaşılamasıgerekir. Bunusağlamanınpekçokyolubulunabiliramaekibinekarşı her zaman tutarlıdavranmakveadilolmaköncelikligerekliliklerdendir.
İyibiriletişimyönetiminintemelindeçalışmaarkadaşlarınızdagüvenduygusuyaratmak, onlarıönemsemekkadaronlariçiniyibirdinleyiciolmak, onlaraönyargılıyaklaşmamakvetümküçümseyicidavranışlardanuzakdurmakda yatar. Dinleme, birkimseyehoşdavranmaktançokdahaötebirdurumdur, dinleme, diğerkişiylebirliktesağlıklıbirsonucaulaşabilmekiçinbilgitoplamayoluduraslında. Olduğunuzgibiolmakya da göründüğünüzgibiolmakilkeside önemlidir, güvenhissikolaykazanılmadığıgibiçokkolay da kaybedilebilirbirduygudur.
İnsanilişikleriyönetimidiraslındaokuldayönetim. İnanmadığınızve size çoktersgelenuygulamalarısavunmanızzorlaşır. Bu nedenlegenelgeçeruygulamalar içerisindeöğretmeniya da çalışanuzmanıuygulamalarkonusundaöncedenbilgilendirmekvealanuzmanıolarakgörüşlerinialmakönemlidirbirkurumyöneticisiiçin. Bu da ancakiyibiriletişimstratejisiilemümkündürelbet. Sade açıkvearkaplanıolmayanbiranlatma, dinlemevetartışmasürecidir bu.
Eğitimveöğretimsüreçleriaçısındanalınankararlarınveuygulamalarınzamanındagerçekleşmesi, akademikprogramların/müfredatınvezenginleştirilmişiçeriklerinsorunsuzaktarımıvepaylaşımıöğretmen, öğrenciveveliiletişiminigüçlükılmaktadır. Aynızamandailetişimsüreçlerikurumiçerisindegüvenliadımlaratılmasınıvealınankararlarınortakzemindeoluşarakuygulanmasınada katkısağlamaktadır.Buçerçevedeöğretimprogramlarınınoluşturulması, çeşitlendirilmesivegerektiğindedeğiştirilmesigibiöğretimsürecinietkinkılanuygulamalaröğrencivevelitarafındanbenimsenirvekabulgörür. Bu da yaratılanolumluokuliklimiileilgilidir.
Tecrübeilekazanılanbirikimlerin öğretmenlerigüçlendirdiğigörülmektedir. Akademikbirimlerin, öğretmenlerinhizmetiçieğitimleryoluileedindikleribirikimlerininönünüaçmakonlarınyetkinlikleriniartırmaköğrenciveveligözünde de anlamvedeğerligörülmektedir. Öğretmenlerihizmetiçieğitimleryoluilegüçlendirmek iletişimstratejileriaçısından da önemlibirkazanımdır. Güvenduygusunugeliştirirvepekiştirir.

 

 

 

 

 

 

Eğitimde Yönetim ve İletişim Becerilerinin Önemi

 

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Danışmanı

 

Eğitim alanında iç içe geçmiş sorunlar yumağı içerisinde uzun zamandır eğitimin yönetimi konusunda belirli aralıklarla kendi gözlemlerimi notlar halinde bir araya getirmeye çalışıyorum. İyi bir okul yöneticisinin becerileri ve yetkinlikleri konusunda çok fazla yayına rastlamak mümkün. İnternet ortamında erişebildiğiniz bilimsel makalelerin sayısı oldukça fazla, bununla beraber alanda bu işi fiilen yapmış pek çok eğitim yöneticisinin anılarını, deneyimlerini dile getirdikleri kitapları, dergilerde yayınlanmış görüşlerini bulabilirsiniz. Bu sözlerle geçen artı eğitim dergisinde eğitimde yönetim adına deneyimlerimi ara ara bu köşede yazacağımı ifade etmiştim. Bu sayıda özellikle bir hizmet alanı olarak okul ortamında insani ilişkilerin bir yöneticinin en önemli yetkinlikleri arasında gördüğümü yazmak istedim.
Okul yöneticilerinin bilgi, beceri ve davranışları başta öğrenci, veli ve öğretmenler olmak üzere bu alanda çalışan herkes üzerinde etkili olmaktadır. Onsekiz milyona yakın öğrenci bir milyona yakın öğretmen ve toplumun neredeyse 2/3’ünü oluşturan bir halk kesimi eğitim ile ilgili iken eğitimin can bulduğu okullar ve bu okulları yöneten yöneticilerin belirli yeterlilik alanlarına ve yetkinliklere sahip olması bir beklentidir elbet. Yeterlik, insanın bir davranışı yapmak için gereken bilgi ve beceriye sahip olmasıdır, içinde de yer aldığı gibi yeterlikten söz edince de iki temel öğeden söz ediliyor burada bilgi ve beceri kavramlarından.
Teknik ve kavramsal becerilerle beraber insani ilişiklerin önemli olduğu tüm yönetim süreçlerinde ve özellikle de eğitim alanında süreç yönetiminin en temel belirleyicilerinden birisinin iletişim becerisi ve yetkinliği olduğunu düşünüyorum.İletişim becerilerinin sorun çözmede, kriz yönetiminde ve olumlu okul iklimi yaratılmasında önemli olduğunu düşünürken etkili okul yöneticilerinin olmak, bilmek ve yapmak sözcükleriyle birbirini tamamlayan özelliklere sahip olmalarının iletişim becerilerinin gelişmesine de katkı sağlamaktadır.
Sartre ‘sözcüklerdolusilahlardır’ diyor. Bıçağıcerrahınelineverirsenizşifa, celladınelineverirsenizölümgetirir. Eğitim yöneticisinin yetkinliği mesleğinin pek çok alt konularını iyi bilmesine ve bildiklerini uygulayabilecek motivasyona sahip olması ile ilgilidir. Bu motivasyonel süreç bilgi birikiminin yanında eğitim hizmetinin verildiği tüm paydaşlar açısından önemli bir itici güçtür. İletişim becerileri de bu gücün en etkili olanıdır.
Eğitimyöneticileri ne kadarfarkındadırlarbilmemamakendilerinebağlıtümçalışanlarınaslındaiçselolaraküstlerindenbeklediğitutumvedavranışlartümününneredeysehemenhemenaynıdır. Genel müdür, okulmüdürü,  müdüryardımcısı, koordinatör, bölümbaşkanıya da zümrebaşkanı, uzmanlarya da öğretmenlerve/veyatümhizmetverenlertümbusaydığımekibinkendiuzmanlıkalanındabirüstündenbeklediğihepaynıdır, tıpkısınınaynısı. Uzmanıolduğualanileilgili (yaptığıileilgili) yöneticilerimbenimgörüşlerimi de alsınvedeğerversin. Yöneticilerimileişiminsınırlarıçerçevesindeinsaniilişkilerkurabileyim. Bu ikihususinanınbireğitimkurumundaiçselmotivasyonunenönemliartılarındandır.
Elbettebuiletişimbecerileriçerçevesindeiyibiryönetici, okulundauygulamaveyönetimsüreçlerindebilgiakışınıhızlıvezamanındagerçekleştirilmesinisağlamalıdır. Öğretmen ya da çalışanlaralınankaralardanhaberdarolmuyorsaya da alınankararlarınsadeceuygulayıcısıoluyorlarsailetişimdesıkıntıvardemektir. Her yönetimbasamağındailgiliyöneticiyegörüşbildirebilme, değergörmeveiletişimkurmakdurumundaolduğuherkesekolayulaşabilmeönemlibiriletişimiklimiyaratılmıştıranlamıtaşır. Bireğitimkurumunundışarıdakialgısınıeniyihangicümlelerleanlatmakgerekir? Bu okul, duyguluya da duygusuzmudur, buokuldüzenliya da yorucumudur, sıcak-samimiya da resmi-soğukveyagerginmidir? İştetümbudışalgıyıyaratanaslındakurumunyöneticilerininortayakoyduğututumvedavranışlardır.
Biryöneticiolarakkurumunuzdaçalışanlararasındakiiletişimtarzını, kurumdakihâkimdavranışmı (kurumsalkültür) belirleryoksaçalışanlarınbireyselyaklaşımlarıbelirler? Bu soruyada verilecekolanyanıtlar da aslındayöneticilerinyaratmışolduklarıiklimileilgilidir. Okulyöneticilerinyönetmebiçimlerikurumiçerisindekiiletişimolgusunuetkiler mi? Ya da iletişiminöneminikavramışbiryönetimanlayışıçalışanlararasındaetkilibiriletişimkurulmasınınasılsağlar? Özellikleyöneticilerinbedendillerinikullanırkengöztemasıkurması, sestonunuiyiayarlayabilmesi, bedenduruşuv.b. özellikleriyleözenlivehassasolmalarıönemlidir. Buna bağlıolarakiletişimdiliolarakkarşısındakineöğrenci, öğretmenya da veliayırtetmedendeğervermesi, önemsemesiveiyibirdinleyiciolmasıönemlidir. Yöneticinintutumvedavranışlarıylakarşısındakinegüvenduygusuaşılamasıgerekir. Bunusağlamanınpekçokyolubulunabiliramaekibinekarşı her zaman tutarlıdavranmakveadilolmaköncelikligerekliliklerdendir.
İyibiriletişimyönetiminintemelindeçalışmaarkadaşlarınızdagüvenduygusuyaratmak, onlarıönemsemekkadaronlariçiniyibirdinleyiciolmak, onlaraönyargılıyaklaşmamakvetümküçümseyicidavranışlardanuzakdurmakda yatar. Dinleme, birkimseyehoşdavranmaktançokdahaötebirdurumdur, dinleme, diğerkişiylebirliktesağlıklıbirsonucaulaşabilmekiçinbilgitoplamayoluduraslında. Olduğunuzgibiolmakya da göründüğünüzgibiolmakilkeside önemlidir, güvenhissikolaykazanılmadığıgibiçokkolay da kaybedilebilirbirduygudur.
İnsanilişikleriyönetimidiraslındaokuldayönetim. İnanmadığınızve size çoktersgelenuygulamalarısavunmanızzorlaşır. Bu nedenlegenelgeçeruygulamalar içerisindeöğretmeniya da çalışanuzmanıuygulamalarkonusundaöncedenbilgilendirmekvealanuzmanıolarakgörüşlerinialmakönemlidirbirkurumyöneticisiiçin. Bu da ancakiyibiriletişimstratejisiilemümkündürelbet. Sade açıkvearkaplanıolmayanbiranlatma, dinlemevetartışmasürecidir bu.
Eğitimveöğretimsüreçleriaçısındanalınankararlarınveuygulamalarınzamanındagerçekleşmesi, akademikprogramların/müfredatınvezenginleştirilmişiçeriklerinsorunsuzaktarımıvepaylaşımıöğretmen, öğrenciveveliiletişiminigüçlükılmaktadır. Aynızamandailetişimsüreçlerikurumiçerisindegüvenliadımlaratılmasınıvealınankararlarınortakzemindeoluşarakuygulanmasınada katkısağlamaktadır.Buçerçevedeöğretimprogramlarınınoluşturulması, çeşitlendirilmesivegerektiğindedeğiştirilmesigibiöğretimsürecinietkinkılanuygulamalaröğrencivevelitarafındanbenimsenirvekabulgörür. Bu da yaratılanolumluokuliklimiileilgilidir.
Tecrübeilekazanılanbirikimlerin öğretmenlerigüçlendirdiğigörülmektedir. Akademikbirimlerin, öğretmenlerinhizmetiçieğitimleryoluileedindikleribirikimlerininönünüaçmakonlarınyetkinlikleriniartırmaköğrenciveveligözünde de anlamvedeğerligörülmektedir. Öğretmenlerihizmetiçieğitimleryoluilegüçlendirmek iletişimstratejileriaçısından da önemlibirkazanımdır. Güvenduygusunugeliştirirvepekiştirir.

 

 

 

 

 

 

> Eğitimde Yönetim ve İletişim Becerilerinin Önemi

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Danışmanı 

alpaslan_dartanEğitim alanında iç içe geçmiş sorunlar yumağı içerisinde uzun zamandır eğitimin yönetimi konusunda belirli aralıklarla kendi gözlemlerimi notlar halinde bir araya getirmeye çalışıyorum. İyi bir okul yöneticisinin becerileri ve yetkinlikleri konusunda çok fazla yayına rastlamak mümkün. İnternet ortamında erişebildiğiniz bilimsel makalelerin sayısı oldukça fazla, bununla beraber alanda bu işi fiilen yapmış pek çok eğitim yöneticisinin anılarını, deneyimlerini dile getirdikleri kitapları, dergilerde yayınlanmış görüşlerini bulabilirsiniz. Bu sözlerle geçen artı eğitim dergisinde eğitimde yönetim adına deneyimlerimi ara ara bu köşede yazacağımı ifade etmiştim. Bu sayıda özellikle bir hizmet alanı olarak okul ortamında insani ilişkilerin bir yöneticinin en önemli yetkinlikleri arasında gördüğümü yazmak istedim.
Okul yöneticilerinin bilgi, beceri ve davranışları başta öğrenci, veli ve öğretmenler olmak üzere bu alanda çalışan herkes üzerinde etkili olmaktadır. Onsekiz milyona yakın öğrenci bir milyona yakın öğretmen ve toplumun neredeyse 2/3’ünü oluşturan bir halk kesimi eğitim ile ilgili iken eğitimin can bulduğu okullar ve bu okulları yöneten yöneticilerin belirli yeterlilik alanlarına ve yetkinliklere sahip olması bir beklentidir elbet. Yeterlik, insanın bir davranışı yapmak için gereken bilgi ve beceriye sahip olmasıdır, içinde de yer aldığı gibi yeterlikten söz edince de iki temel öğeden söz ediliyor burada bilgi ve beceri kavramlarından.
Teknik ve kavramsal becerilerle beraber insani ilişiklerin önemli olduğu tüm yönetim süreçlerinde ve özellikle de eğitim alanında süreç yönetiminin en temel belirleyicilerinden birisinin iletişim becerisi ve yetkinliği olduğunu düşünüyorum.İletişim becerilerinin sorun çözmede, kriz yönetiminde ve olumlu okul iklimi yaratılmasında önemli olduğunu düşünürken etkili okul yöneticilerinin olmak, bilmek ve yapmak sözcükleriyle birbirini tamamlayan özelliklere sahip olmalarının iletişim becerilerinin gelişmesine de katkı sağlamaktadır.
Sartre ‘sözcüklerdolusilahlardır’ diyor. Bıçağıcerrahınelineverirsenizşifa, celladınelineverirsenizölümgetirir. Eğitim yöneticisinin yetkinliği mesleğinin pek çok alt konularını iyi bilmesine ve bildiklerini uygulayabilecek motivasyona sahip olması ile ilgilidir. Bu motivasyonel süreç bilgi birikiminin yanında eğitim hizmetinin verildiği tüm paydaşlar açısından önemli bir itici güçtür. İletişim becerileri de bu gücün en etkili olanıdır.
Eğitimyöneticileri ne kadarfarkındadırlarbilmemamakendilerinebağlıtümçalışanlarınaslındaiçselolaraküstlerindenbeklediğitutumvedavranışlartümününneredeysehemenhemenaynıdır. Genel müdür, okulmüdürü,  müdüryardımcısı, koordinatör, bölümbaşkanıya da zümrebaşkanı, uzmanlarya da öğretmenlerve/veyatümhizmetverenlertümbusaydığımekibinkendiuzmanlıkalanındabirüstündenbeklediğihepaynıdır, tıpkısınınaynısı. Uzmanıolduğualanileilgili (yaptığıileilgili) yöneticilerimbenimgörüşlerimi de alsınvedeğerversin. Yöneticilerimileişiminsınırlarıçerçevesindeinsaniilişkilerkurabileyim. Bu ikihususinanınbireğitimkurumundaiçselmotivasyonunenönemliartılarındandır.
Elbettebuiletişimbecerileriçerçevesindeiyibiryönetici, okulundauygulamaveyönetimsüreçlerindebilgiakışınıhızlıvezamanındagerçekleştirilmesinisağlamalıdır. Öğretmen ya da çalışanlaralınankaralardanhaberdarolmuyorsaya da alınankararlarınsadeceuygulayıcısıoluyorlarsailetişimdesıkıntıvardemektir. Her yönetimbasamağındailgiliyöneticiyegörüşbildirebilme, değergörmeveiletişimkurmakdurumundaolduğuherkesekolayulaşabilmeönemlibiriletişimiklimiyaratılmıştıranlamıtaşır. Bireğitimkurumunundışarıdakialgısınıeniyihangicümlelerleanlatmakgerekir? Bu okul, duyguluya da duygusuzmudur, buokuldüzenliya da yorucumudur, sıcak-samimiya da resmi-soğukveyagerginmidir? İştetümbudışalgıyıyaratanaslındakurumunyöneticilerininortayakoyduğututumvedavranışlardır.
Biryöneticiolarakkurumunuzdaçalışanlararasındakiiletişimtarzını, kurumdakihâkimdavranışmı (kurumsalkültür) belirleryoksaçalışanlarınbireyselyaklaşımlarıbelirler? Bu soruyada verilecekolanyanıtlar da aslındayöneticilerinyaratmışolduklarıiklimileilgilidir. Okulyöneticilerinyönetmebiçimlerikurumiçerisindekiiletişimolgusunuetkiler mi? Ya da iletişiminöneminikavramışbiryönetimanlayışıçalışanlararasındaetkilibiriletişimkurulmasınınasılsağlar? Özellikleyöneticilerinbedendillerinikullanırkengöztemasıkurması, sestonunuiyiayarlayabilmesi, bedenduruşuv.b. özellikleriyleözenlivehassasolmalarıönemlidir. Buna bağlıolarakiletişimdiliolarakkarşısındakineöğrenci, öğretmenya da veliayırtetmedendeğervermesi, önemsemesiveiyibirdinleyiciolmasıönemlidir. Yöneticinintutumvedavranışlarıylakarşısındakinegüvenduygusuaşılamasıgerekir. Bunusağlamanınpekçokyolubulunabiliramaekibinekarşı her zaman tutarlıdavranmakveadilolmaköncelikligerekliliklerdendir.
İyibiriletişimyönetiminintemelindeçalışmaarkadaşlarınızdagüvenduygusuyaratmak, onlarıönemsemekkadaronlariçiniyibirdinleyiciolmak, onlaraönyargılıyaklaşmamakvetümküçümseyicidavranışlardanuzakdurmakda yatar. Dinleme, birkimseyehoşdavranmaktançokdahaötebirdurumdur, dinleme, diğerkişiylebirliktesağlıklıbirsonucaulaşabilmekiçinbilgitoplamayoluduraslında. Olduğunuzgibiolmakya da göründüğünüzgibiolmakilkeside önemlidir, güvenhissikolaykazanılmadığıgibiçokkolay da kaybedilebilirbirduygudur.
İnsanilişikleriyönetimidiraslındaokuldayönetim. İnanmadığınızve size çoktersgelenuygulamalarısavunmanızzorlaşır. Bu nedenlegenelgeçeruygulamalar içerisindeöğretmeniya da çalışanuzmanıuygulamalarkonusundaöncedenbilgilendirmekvealanuzmanıolarakgörüşlerinialmakönemlidirbirkurumyöneticisiiçin. Bu da ancakiyibiriletişimstratejisiilemümkündürelbet. Sade açıkvearkaplanıolmayanbiranlatma, dinlemevetartışmasürecidir bu.
Eğitimveöğretimsüreçleriaçısındanalınankararlarınveuygulamalarınzamanındagerçekleşmesi, akademikprogramların/müfredatınvezenginleştirilmişiçeriklerinsorunsuzaktarımıvepaylaşımıöğretmen, öğrenciveveliiletişiminigüçlükılmaktadır. Aynızamandailetişimsüreçlerikurumiçerisindegüvenliadımlaratılmasınıvealınankararlarınortakzemindeoluşarakuygulanmasınada katkısağlamaktadır.Buçerçevedeöğretimprogramlarınınoluşturulması, çeşitlendirilmesivegerektiğindedeğiştirilmesigibiöğretimsürecinietkinkılanuygulamalaröğrencivevelitarafındanbenimsenirvekabulgörür. Bu da yaratılanolumluokuliklimiileilgilidir.
Tecrübeilekazanılanbirikimlerin öğretmenlerigüçlendirdiğigörülmektedir. Akademikbirimlerin, öğretmenlerinhizmetiçieğitimleryoluileedindikleribirikimlerininönünüaçmakonlarınyetkinlikleriniartırmaköğrenciveveligözünde de anlamvedeğerligörülmektedir. Öğretmenlerihizmetiçieğitimleryoluilegüçlendirmek iletişimstratejileriaçısından da önemlibirkazanımdır. Güvenduygusunugeliştirirvepekiştirir.

 

 

 

 

 

 

Eğitimde Yönetim ve İletişim Becerilerinin Önemi

 

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Danışmanı

 

Eğitim alanında iç içe geçmiş sorunlar yumağı içerisinde uzun zamandır eğitimin yönetimi konusunda belirli aralıklarla kendi gözlemlerimi notlar halinde bir araya getirmeye çalışıyorum. İyi bir okul yöneticisinin becerileri ve yetkinlikleri konusunda çok fazla yayına rastlamak mümkün. İnternet ortamında erişebildiğiniz bilimsel makalelerin sayısı oldukça fazla, bununla beraber alanda bu işi fiilen yapmış pek çok eğitim yöneticisinin anılarını, deneyimlerini dile getirdikleri kitapları, dergilerde yayınlanmış görüşlerini bulabilirsiniz. Bu sözlerle geçen artı eğitim dergisinde eğitimde yönetim adına deneyimlerimi ara ara bu köşede yazacağımı ifade etmiştim. Bu sayıda özellikle bir hizmet alanı olarak okul ortamında insani ilişkilerin bir yöneticinin en önemli yetkinlikleri arasında gördüğümü yazmak istedim.
Okul yöneticilerinin bilgi, beceri ve davranışları başta öğrenci, veli ve öğretmenler olmak üzere bu alanda çalışan herkes üzerinde etkili olmaktadır. Onsekiz milyona yakın öğrenci bir milyona yakın öğretmen ve toplumun neredeyse 2/3’ünü oluşturan bir halk kesimi eğitim ile ilgili iken eğitimin can bulduğu okullar ve bu okulları yöneten yöneticilerin belirli yeterlilik alanlarına ve yetkinliklere sahip olması bir beklentidir elbet. Yeterlik, insanın bir davranışı yapmak için gereken bilgi ve beceriye sahip olmasıdır, içinde de yer aldığı gibi yeterlikten söz edince de iki temel öğeden söz ediliyor burada bilgi ve beceri kavramlarından.
Teknik ve kavramsal becerilerle beraber insani ilişiklerin önemli olduğu tüm yönetim süreçlerinde ve özellikle de eğitim alanında süreç yönetiminin en temel belirleyicilerinden birisinin iletişim becerisi ve yetkinliği olduğunu düşünüyorum.İletişim becerilerinin sorun çözmede, kriz yönetiminde ve olumlu okul iklimi yaratılmasında önemli olduğunu düşünürken etkili okul yöneticilerinin olmak, bilmek ve yapmak sözcükleriyle birbirini tamamlayan özelliklere sahip olmalarının iletişim becerilerinin gelişmesine de katkı sağlamaktadır.
Sartre ‘sözcüklerdolusilahlardır’ diyor. Bıçağıcerrahınelineverirsenizşifa, celladınelineverirsenizölümgetirir. Eğitim yöneticisinin yetkinliği mesleğinin pek çok alt konularını iyi bilmesine ve bildiklerini uygulayabilecek motivasyona sahip olması ile ilgilidir. Bu motivasyonel süreç bilgi birikiminin yanında eğitim hizmetinin verildiği tüm paydaşlar açısından önemli bir itici güçtür. İletişim becerileri de bu gücün en etkili olanıdır.
Eğitimyöneticileri ne kadarfarkındadırlarbilmemamakendilerinebağlıtümçalışanlarınaslındaiçselolaraküstlerindenbeklediğitutumvedavranışlartümününneredeysehemenhemenaynıdır. Genel müdür, okulmüdürü,  müdüryardımcısı, koordinatör, bölümbaşkanıya da zümrebaşkanı, uzmanlarya da öğretmenlerve/veyatümhizmetverenlertümbusaydığımekibinkendiuzmanlıkalanındabirüstündenbeklediğihepaynıdır, tıpkısınınaynısı. Uzmanıolduğualanileilgili (yaptığıileilgili) yöneticilerimbenimgörüşlerimi de alsınvedeğerversin. Yöneticilerimileişiminsınırlarıçerçevesindeinsaniilişkilerkurabileyim. Bu ikihususinanınbireğitimkurumundaiçselmotivasyonunenönemliartılarındandır.
Elbettebuiletişimbecerileriçerçevesindeiyibiryönetici, okulundauygulamaveyönetimsüreçlerindebilgiakışınıhızlıvezamanındagerçekleştirilmesinisağlamalıdır. Öğretmen ya da çalışanlaralınankaralardanhaberdarolmuyorsaya da alınankararlarınsadeceuygulayıcısıoluyorlarsailetişimdesıkıntıvardemektir. Her yönetimbasamağındailgiliyöneticiyegörüşbildirebilme, değergörmeveiletişimkurmakdurumundaolduğuherkesekolayulaşabilmeönemlibiriletişimiklimiyaratılmıştıranlamıtaşır. Bireğitimkurumunundışarıdakialgısınıeniyihangicümlelerleanlatmakgerekir? Bu okul, duyguluya da duygusuzmudur, buokuldüzenliya da yorucumudur, sıcak-samimiya da resmi-soğukveyagerginmidir? İştetümbudışalgıyıyaratanaslındakurumunyöneticilerininortayakoyduğututumvedavranışlardır.
Biryöneticiolarakkurumunuzdaçalışanlararasındakiiletişimtarzını, kurumdakihâkimdavranışmı (kurumsalkültür) belirleryoksaçalışanlarınbireyselyaklaşımlarıbelirler? Bu soruyada verilecekolanyanıtlar da aslındayöneticilerinyaratmışolduklarıiklimileilgilidir. Okulyöneticilerinyönetmebiçimlerikurumiçerisindekiiletişimolgusunuetkiler mi? Ya da iletişiminöneminikavramışbiryönetimanlayışıçalışanlararasındaetkilibiriletişimkurulmasınınasılsağlar? Özellikleyöneticilerinbedendillerinikullanırkengöztemasıkurması, sestonunuiyiayarlayabilmesi, bedenduruşuv.b. özellikleriyleözenlivehassasolmalarıönemlidir. Buna bağlıolarakiletişimdiliolarakkarşısındakineöğrenci, öğretmenya da veliayırtetmedendeğervermesi, önemsemesiveiyibirdinleyiciolmasıönemlidir. Yöneticinintutumvedavranışlarıylakarşısındakinegüvenduygusuaşılamasıgerekir. Bunusağlamanınpekçokyolubulunabiliramaekibinekarşı her zaman tutarlıdavranmakveadilolmaköncelikligerekliliklerdendir.
İyibiriletişimyönetiminintemelindeçalışmaarkadaşlarınızdagüvenduygusuyaratmak, onlarıönemsemekkadaronlariçiniyibirdinleyiciolmak, onlaraönyargılıyaklaşmamakvetümküçümseyicidavranışlardanuzakdurmakda yatar. Dinleme, birkimseyehoşdavranmaktançokdahaötebirdurumdur, dinleme, diğerkişiylebirliktesağlıklıbirsonucaulaşabilmekiçinbilgitoplamayoluduraslında. Olduğunuzgibiolmakya da göründüğünüzgibiolmakilkeside önemlidir, güvenhissikolaykazanılmadığıgibiçokkolay da kaybedilebilirbirduygudur.
İnsanilişikleriyönetimidiraslındaokuldayönetim. İnanmadığınızve size çoktersgelenuygulamalarısavunmanızzorlaşır. Bu nedenlegenelgeçeruygulamalar içerisindeöğretmeniya da çalışanuzmanıuygulamalarkonusundaöncedenbilgilendirmekvealanuzmanıolarakgörüşlerinialmakönemlidirbirkurumyöneticisiiçin. Bu da ancakiyibiriletişimstratejisiilemümkündürelbet. Sade açıkvearkaplanıolmayanbiranlatma, dinlemevetartışmasürecidir bu.
Eğitimveöğretimsüreçleriaçısındanalınankararlarınveuygulamalarınzamanındagerçekleşmesi, akademikprogramların/müfredatınvezenginleştirilmişiçeriklerinsorunsuzaktarımıvepaylaşımıöğretmen, öğrenciveveliiletişiminigüçlükılmaktadır. Aynızamandailetişimsüreçlerikurumiçerisindegüvenliadımlaratılmasınıvealınankararlarınortakzemindeoluşarakuygulanmasınada katkısağlamaktadır.Buçerçevedeöğretimprogramlarınınoluşturulması, çeşitlendirilmesivegerektiğindedeğiştirilmesigibiöğretimsürecinietkinkılanuygulamalaröğrencivevelitarafındanbenimsenirvekabulgörür. Bu da yaratılanolumluokuliklimiileilgilidir.
Tecrübeilekazanılanbirikimlerin öğretmenlerigüçlendirdiğigörülmektedir. Akademikbirimlerin, öğretmenlerinhizmetiçieğitimleryoluileedindikleribirikimlerininönünüaçmakonlarınyetkinlikleriniartırmaköğrenciveveligözünde de anlamvedeğerligörülmektedir. Öğretmenlerihizmetiçieğitimleryoluilegüçlendirmek iletişimstratejileriaçısından da önemlibirkazanımdır. Güvenduygusunugeliştirirvepekiştirir.

 

 

 

 

 

 

Son Güncelleme: Cuma, 25 Şubat 2022 09:51

Gösterim: 793

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslanİkibinyirmibir yılının dokuzuncu ayının altıncı günü yani içerisinde bulunduğumuz bu ay okul çağında bulunan yaklaşık ondokuzmilyon öğrenci ve bir milyona yakın eğitim emekçisi bir buçuk yıl aradan sonra okullarına kavuştular. Yaraların sarılması uzun sürermiş biz eğitimcilerin sosyal yoksunlukla geçen bu uzun sürenin öğrencilerimizde yarattığı yarayı kapatabilmesi ne kadar sürer bilemiyorum ama bir eğitimci olarak diliyorum ki uzun sürmesin.
Bir kriz durumu olarak dünyayı etkileyen Covid-19 Pandemisinin (WHO, 2020), öngörülere göre uzun yıllar insanlar üzerinde yaratacağıolumsuz etkilerin devam edeceği düşünülüyor. Pek çok açıdan insanlığı etkileyen bu pandeminin yarattığı pek çok olumsuzluk bilinmesine rağmen bugün henüz bilmediğimiz ve öngöremediğimiz olası diğer olumsuzlukların ileride neler doğurabileceği, kısa ve uzun vadede bu etkilerinin nasıl telafi edilebileceğinin bilim insanları tarafından araştırması gerekecek.
Yakın dönemde daha çok tıp biliminin bu virüsü tanımaya ve yenmeye yönelik gerçekleştirdiği araştırmalara ağırlık verilirken özellikle eğitim noksanlıklarının ve ekonomik kayıpların yarattığı tahribatların gün yüzüne çıkması araştırmaların yönünü değiştirdi. Bir süredir insanoğlunun sosyal duygusal kayıpları ve pandeminin toplumsal ilişkilere etkileri üzerine de eğilen araştırmalara rastlanır oldu. Yapılmaya başlanan bu araştırmalarda bireylerin ruh sağlığının pandemi nedeniyle oldukça olumsuz etkilendiğine ilişkin sonuçlar içinde bulunduğumuz vahim durumu önemsememiz gerektiğini gösteriyor.
Covid 19 Pandemisi normal bir durum değil elbet, tüm dünyada insanoğlunun normal işlevlerini yerine getirmesini engelleyen, acil ilgi ve çözüm gerektiren, tolere edilemeyen, sıradışı ve beklenmeyen bir durum olarak karşımıza çıktı. Yarattığı korku, endişe ve panik durumu bizlerin, tüm insanlığın yaşam uyumlarını bozan bir sonuç yarattı maalesef.
Uzun zamandır yaşadığımız bu kriz durumunun etkileri ruhsal açıdan bireysel ya da toplumsal travmalara dönüşmeye başlamıştır. Ruhsal savunmalarımızı büyük ölçüde kıran ve etkin bir tepki göstermemizi engelleyen patlamalar yaşanabilir noktasına da getirmiştir bizleri aynı zamanda. Sosyal hayatımızın içine nüfus ederek bizleri birbirine bağlayan iletişim-sosyalleşme denen o büyük gücümüze zarar veren Covid 19 salgını, aynı zamanda kriz durumlarında başvurduğumuz savunma mekanizmalarımızı, zorluklarla başa çıkma becerilerimizi de büyük ölçüde yitirmemize neden olmuştur. Bizler bu süreçte sosyal ilişkilerimizi ertelemeye, en yakınlarımızı ve sevdiklerimizi korumak adına yalnızlığı seçmeye zorlandık ve halen bu girdaptan da kurtulabilmiş değiliz. Covid19 bu bir buçuk yılda bize yalnızlığı sevmek ile yalnızlığa mahkum edilmenin ayrı şeyler olduğunu yaşatarak öğretti maalesef.
Her birimiz bu yaşadıklarımızı normal kabul etmedik ve edemiyoruz, hal böyle olunca hayatımızın bir parçası haline gelen kısıtlamalar azaltılınca ya da tamamen kaldırılınca çok hızlı normal hayata geçiş yapmaya çalışıyoruz. Temkinli olanlarımız olsa bile yalnızlık ve sosyalleşme arasında sıkışmış benliğimiz özgürleşmenin verdiği duyguyla sınırları zorlayarak mutlu oluyor. Peki, normalleşme deyince ne anlıyoruz. Bugün okulların açılması ve gençlerin yüz yüze eğitime başlamasıyla onların yüzlerinde gördüğümüz gülümseme değil midir normal olan.
Normallik kavramını en iyi anlatan hocalardan birisidir Engin Geçtan hoca... Üniversitede okurken özellikle kitapları benim gibi alan öğrencilerine ışık tutmuştu, kendisine ait pek çok kaynak kitaptan bugün de dâhil ilham alan, yararlanan pek çok öğrencinin, bilim insanının, eğitimcinin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Engin Geçtan hocamız, neyin normal olduğunu, normalin çeşitli biçimlerde ve farklı değer yargılarının etkisinde yorumlandığını normallik kavramı karşılığında tek bir tanım getirebilmenin çok güç olduğunu söylemiştir yazılarında kitaplarında. Hocamıza göre normal kavramına ilişkin farklı görüş ve teoriler bulunmaktadır. Hastalık ya da sağlık olarak ele alan geleneksel yaklaşıma göre normallik sağlıklılık olarak ele alınabilir. Karşıt bir görüş normallik diye bir şeyin olmadığını “eğer normallik organizmanın tüm kişilik bölümlerinin birbiriyle denge durumunda ve uyumlu bir birliktelik içinde işlevlerini yürütebilmesi” ise insan yaradılışında bu durumun gerçekleşmesi ütopyadır diyor. Normalliği ortalama ile eş anlamlı alan diğer bir görüş ise orta derecede uyum yapabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılırken bu ortalamanın iki ucunda olan durumları da olağan dışı durumlar olarak tanımlıyor, tıpkı çan eğrisinin iki ucunda olduğu gibi.
Tabii normallik hayatın akışında yaşanan bir olgu ise normal kavramını uyum yapma, yeterlilik duygusu, zorlanmalarla baş edebilme gibi kavramlarla da çok yakın ilişkisi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Günümüzde pandemide uyum ve zorlanmalarla baş etme yöntemleri ile ilgilenen davranış bilimcilerin ve belirli bilimsel nitelikli araştırmaların sayısı artmaya başlamıştır. Görünen o ki ileride “normal” kavramı ile pandemi sonrası için kullanılan “yeni normal” kavramları da bu araştırmalardan nasibini oldukça alacak.
Yapılan araştırmalar ailelerde COVİD-19 salgının ortaya çıkışı sonrası insanlarda artan korku, endişe ve stresin yanı sıra sosyal çevreden soyutlanma, stres, endişe ve karamsarlık, aile içi tartışmalar, sıkılma, temizliğe yönelme, maddi sorunlar, işsizlik ve sağlık sorunları gibi birçok olumsuzluğun ortaya çıktığını gösteriyor. Çocuk ve ergenler üzerinde yapılan araştırmalarda da zorunlu izolasyon nedeniyle sosyal ilişkilerde azalma ve yalnızlık duygusu, okula gidememe ve arkadaş ilişkilerinin zayıflaması; belirsizlikten kaynaklanan endişe, mutsuzluk, derslere ilginin azalması, temizlik takıntısı gibi olumsuzluklar ve ölüm korkusu ile yüzleşme gibi bulgulara rastlanılmıştır.
Normal=Okullar Açık
Okullar Açık=Normal

İşte tüm bu olumsuzluklar içerisinde toplumun neredeyse tamamını ilgilendiren bir kararla geçen bir buçuk yılda yapılan yanlıştan dönüldü ve okulların açılması sağlandı. Evet, NORMAL kavramı hangi tanımın içerisine yedirilirse yedirilsin okulların açılması normal olmayandan dönüştür.
Normal olan ise her koşulda şartları müsait hale getirerek okulların açık olmasını sağlamaktır. Yaşarken ruhsal olanı bedenden ayrı tutmak mümkün değildir. Beden sağlığı için kapatılan okullar aslında ruhsal olanın yitirilişine neden olmuştur. Geç de olsa yanlıştan dönülmesi önemlidir. Burada esas düşünülmesi gereken de artık bu geçen bir buçuk yılın hem ruhsal hem bilişsel açığını nasıl telafi edileceğidir.
Okulların açılması normal olandır, normalleşmenin en önemli adımıdır. Bundan geri adım atmak yanılgıdır, ülkenin geleceğinin, gençlerimizin geleceğinin karartılmasıdır.
Okulların açılması aşağıda sıralananların önünde bir set, bir duvar değildir elbet ama aşağıdakilerin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi için de bir fırsattır bir farkındalıktır.
• Eğitimde fırsat eşitliği,
• Kız öğrencilerin erken evliliği,
• Okul terk oranları,
• Mevsimlik işçi ve aileleri,
• Bireysellik ve sosyalleşme arasında sıkışan çocukluk ve gençlik
• Gençlik çağı sorunlarının ikiye, dörde, altıya ya da ona katlanması,
• Öğretmenlerin heyecanları ve korkuları-çekinceleri,
• Ebeveynin mutluluğu, yarı özgürlüğü
• Evde anne-baba olmakla öğretmen olmak arasında sıkışmışlık,
• Özgürlük alanlarımızın “ev” ile daralmasının yarattığı psikoloji
• OECD’ye üye 77 ülke içerisinde Türkiye, “İnternet bağlantısına erişimi olan öğrenciler” listesinde 70’inci sırada bulunması,
• Geçen zaman diliminde öğrencilere ağırlıkla bilgi aktarımı yapılması ve müfredatın yetiştirilmesinin önceliğimiz olması. Eğitim kurumlarının bu süreçteki temel işlevinin bireysel ve toplumsal normalleşmeye katkı sağlamak olamayışı.
• Uzaktan eğitim İlkokul kademesinde serbest etkinlikler ve seçmeli ders saatlerinin oranının (%6,7) ortaokuldan daha az (%17,1) olması,
• Uzaktan eğitimde hazırlanan etkileşimli ders kitapları ile z-kütüphane ve EBA içeriklerinin örtüşmemesi.
• Öğretmenlerin öğretim programlarında yapılan sadeleştirmelerin yeterli olmadığı, kazanımların birleştirilip azaltılmasının program yoğunluğunu azaltmadığı, yönündeki görüşleri,
• Özel gereksinimli çocuklar için erken yaştan itibaren iyi yapılandırılmış öğretim ortamlarının bulunmayışı,
Kurallara uygunluk anlamına da gelen normal, çoğunluğun benimsediği davranış kalıplarına uyma biçiminde olabildiği gibi ölçümlere dayanan istatistik ortalamanın içinde yer almak biçiminde de ele alınabilir dedik. Ama normal kavramının biraz hayata dönüş, yeniden canlanma, enerji birikimini salıverme, ilişkileri güçlendirme ve nefes alıp verme olarak da görebilirsek eğer okulların açılmasını “Normal” ’e dönüşün müjdeleyicisi olarak söyleyebiliriz, en azından ben öyle görüyorum. Okul =hayattır derken hayatın çocuklarımız için ne olduğunu en iyi gözleyenlerin anne babalar ve öğretmenler olduğunu söyleyebilirim en azından bu kısa zaman diliminde. Ki ben de en yakından gözleyenlerden biriyim bir danışman, bir veli ve bir okul yöneticisi olarak.
Ve diyorum ki Normal iyidir, Normalleşmek de…
Kaynak
• Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar - Prof. Dr. Engin Geçtan. Türkiye • Remzi Kitabevi
• EİR20_Egitimin-İcerigi.pdf (egitimreformugirisimi.org)
• (PDF) Covid-19 Pandemisi ve Çocuk Ruh Sağlığına Yansımaları (researchgate.net)

> Normal iyidir, Normalleşmek de…

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslanİkibinyirmibir yılının dokuzuncu ayının altıncı günü yani içerisinde bulunduğumuz bu ay okul çağında bulunan yaklaşık ondokuzmilyon öğrenci ve bir milyona yakın eğitim emekçisi bir buçuk yıl aradan sonra okullarına kavuştular. Yaraların sarılması uzun sürermiş biz eğitimcilerin sosyal yoksunlukla geçen bu uzun sürenin öğrencilerimizde yarattığı yarayı kapatabilmesi ne kadar sürer bilemiyorum ama bir eğitimci olarak diliyorum ki uzun sürmesin.
Bir kriz durumu olarak dünyayı etkileyen Covid-19 Pandemisinin (WHO, 2020), öngörülere göre uzun yıllar insanlar üzerinde yaratacağıolumsuz etkilerin devam edeceği düşünülüyor. Pek çok açıdan insanlığı etkileyen bu pandeminin yarattığı pek çok olumsuzluk bilinmesine rağmen bugün henüz bilmediğimiz ve öngöremediğimiz olası diğer olumsuzlukların ileride neler doğurabileceği, kısa ve uzun vadede bu etkilerinin nasıl telafi edilebileceğinin bilim insanları tarafından araştırması gerekecek.
Yakın dönemde daha çok tıp biliminin bu virüsü tanımaya ve yenmeye yönelik gerçekleştirdiği araştırmalara ağırlık verilirken özellikle eğitim noksanlıklarının ve ekonomik kayıpların yarattığı tahribatların gün yüzüne çıkması araştırmaların yönünü değiştirdi. Bir süredir insanoğlunun sosyal duygusal kayıpları ve pandeminin toplumsal ilişkilere etkileri üzerine de eğilen araştırmalara rastlanır oldu. Yapılmaya başlanan bu araştırmalarda bireylerin ruh sağlığının pandemi nedeniyle oldukça olumsuz etkilendiğine ilişkin sonuçlar içinde bulunduğumuz vahim durumu önemsememiz gerektiğini gösteriyor.
Covid 19 Pandemisi normal bir durum değil elbet, tüm dünyada insanoğlunun normal işlevlerini yerine getirmesini engelleyen, acil ilgi ve çözüm gerektiren, tolere edilemeyen, sıradışı ve beklenmeyen bir durum olarak karşımıza çıktı. Yarattığı korku, endişe ve panik durumu bizlerin, tüm insanlığın yaşam uyumlarını bozan bir sonuç yarattı maalesef.
Uzun zamandır yaşadığımız bu kriz durumunun etkileri ruhsal açıdan bireysel ya da toplumsal travmalara dönüşmeye başlamıştır. Ruhsal savunmalarımızı büyük ölçüde kıran ve etkin bir tepki göstermemizi engelleyen patlamalar yaşanabilir noktasına da getirmiştir bizleri aynı zamanda. Sosyal hayatımızın içine nüfus ederek bizleri birbirine bağlayan iletişim-sosyalleşme denen o büyük gücümüze zarar veren Covid 19 salgını, aynı zamanda kriz durumlarında başvurduğumuz savunma mekanizmalarımızı, zorluklarla başa çıkma becerilerimizi de büyük ölçüde yitirmemize neden olmuştur. Bizler bu süreçte sosyal ilişkilerimizi ertelemeye, en yakınlarımızı ve sevdiklerimizi korumak adına yalnızlığı seçmeye zorlandık ve halen bu girdaptan da kurtulabilmiş değiliz. Covid19 bu bir buçuk yılda bize yalnızlığı sevmek ile yalnızlığa mahkum edilmenin ayrı şeyler olduğunu yaşatarak öğretti maalesef.
Her birimiz bu yaşadıklarımızı normal kabul etmedik ve edemiyoruz, hal böyle olunca hayatımızın bir parçası haline gelen kısıtlamalar azaltılınca ya da tamamen kaldırılınca çok hızlı normal hayata geçiş yapmaya çalışıyoruz. Temkinli olanlarımız olsa bile yalnızlık ve sosyalleşme arasında sıkışmış benliğimiz özgürleşmenin verdiği duyguyla sınırları zorlayarak mutlu oluyor. Peki, normalleşme deyince ne anlıyoruz. Bugün okulların açılması ve gençlerin yüz yüze eğitime başlamasıyla onların yüzlerinde gördüğümüz gülümseme değil midir normal olan.
Normallik kavramını en iyi anlatan hocalardan birisidir Engin Geçtan hoca... Üniversitede okurken özellikle kitapları benim gibi alan öğrencilerine ışık tutmuştu, kendisine ait pek çok kaynak kitaptan bugün de dâhil ilham alan, yararlanan pek çok öğrencinin, bilim insanının, eğitimcinin olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Engin Geçtan hocamız, neyin normal olduğunu, normalin çeşitli biçimlerde ve farklı değer yargılarının etkisinde yorumlandığını normallik kavramı karşılığında tek bir tanım getirebilmenin çok güç olduğunu söylemiştir yazılarında kitaplarında. Hocamıza göre normal kavramına ilişkin farklı görüş ve teoriler bulunmaktadır. Hastalık ya da sağlık olarak ele alan geleneksel yaklaşıma göre normallik sağlıklılık olarak ele alınabilir. Karşıt bir görüş normallik diye bir şeyin olmadığını “eğer normallik organizmanın tüm kişilik bölümlerinin birbiriyle denge durumunda ve uyumlu bir birliktelik içinde işlevlerini yürütebilmesi” ise insan yaradılışında bu durumun gerçekleşmesi ütopyadır diyor. Normalliği ortalama ile eş anlamlı alan diğer bir görüş ise orta derecede uyum yapabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılırken bu ortalamanın iki ucunda olan durumları da olağan dışı durumlar olarak tanımlıyor, tıpkı çan eğrisinin iki ucunda olduğu gibi.
Tabii normallik hayatın akışında yaşanan bir olgu ise normal kavramını uyum yapma, yeterlilik duygusu, zorlanmalarla baş edebilme gibi kavramlarla da çok yakın ilişkisi olduğunu kabul etmek gerekiyor. Günümüzde pandemide uyum ve zorlanmalarla baş etme yöntemleri ile ilgilenen davranış bilimcilerin ve belirli bilimsel nitelikli araştırmaların sayısı artmaya başlamıştır. Görünen o ki ileride “normal” kavramı ile pandemi sonrası için kullanılan “yeni normal” kavramları da bu araştırmalardan nasibini oldukça alacak.
Yapılan araştırmalar ailelerde COVİD-19 salgının ortaya çıkışı sonrası insanlarda artan korku, endişe ve stresin yanı sıra sosyal çevreden soyutlanma, stres, endişe ve karamsarlık, aile içi tartışmalar, sıkılma, temizliğe yönelme, maddi sorunlar, işsizlik ve sağlık sorunları gibi birçok olumsuzluğun ortaya çıktığını gösteriyor. Çocuk ve ergenler üzerinde yapılan araştırmalarda da zorunlu izolasyon nedeniyle sosyal ilişkilerde azalma ve yalnızlık duygusu, okula gidememe ve arkadaş ilişkilerinin zayıflaması; belirsizlikten kaynaklanan endişe, mutsuzluk, derslere ilginin azalması, temizlik takıntısı gibi olumsuzluklar ve ölüm korkusu ile yüzleşme gibi bulgulara rastlanılmıştır.
Normal=Okullar Açık
Okullar Açık=Normal

İşte tüm bu olumsuzluklar içerisinde toplumun neredeyse tamamını ilgilendiren bir kararla geçen bir buçuk yılda yapılan yanlıştan dönüldü ve okulların açılması sağlandı. Evet, NORMAL kavramı hangi tanımın içerisine yedirilirse yedirilsin okulların açılması normal olmayandan dönüştür.
Normal olan ise her koşulda şartları müsait hale getirerek okulların açık olmasını sağlamaktır. Yaşarken ruhsal olanı bedenden ayrı tutmak mümkün değildir. Beden sağlığı için kapatılan okullar aslında ruhsal olanın yitirilişine neden olmuştur. Geç de olsa yanlıştan dönülmesi önemlidir. Burada esas düşünülmesi gereken de artık bu geçen bir buçuk yılın hem ruhsal hem bilişsel açığını nasıl telafi edileceğidir.
Okulların açılması normal olandır, normalleşmenin en önemli adımıdır. Bundan geri adım atmak yanılgıdır, ülkenin geleceğinin, gençlerimizin geleceğinin karartılmasıdır.
Okulların açılması aşağıda sıralananların önünde bir set, bir duvar değildir elbet ama aşağıdakilerin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi için de bir fırsattır bir farkındalıktır.
• Eğitimde fırsat eşitliği,
• Kız öğrencilerin erken evliliği,
• Okul terk oranları,
• Mevsimlik işçi ve aileleri,
• Bireysellik ve sosyalleşme arasında sıkışan çocukluk ve gençlik
• Gençlik çağı sorunlarının ikiye, dörde, altıya ya da ona katlanması,
• Öğretmenlerin heyecanları ve korkuları-çekinceleri,
• Ebeveynin mutluluğu, yarı özgürlüğü
• Evde anne-baba olmakla öğretmen olmak arasında sıkışmışlık,
• Özgürlük alanlarımızın “ev” ile daralmasının yarattığı psikoloji
• OECD’ye üye 77 ülke içerisinde Türkiye, “İnternet bağlantısına erişimi olan öğrenciler” listesinde 70’inci sırada bulunması,
• Geçen zaman diliminde öğrencilere ağırlıkla bilgi aktarımı yapılması ve müfredatın yetiştirilmesinin önceliğimiz olması. Eğitim kurumlarının bu süreçteki temel işlevinin bireysel ve toplumsal normalleşmeye katkı sağlamak olamayışı.
• Uzaktan eğitim İlkokul kademesinde serbest etkinlikler ve seçmeli ders saatlerinin oranının (%6,7) ortaokuldan daha az (%17,1) olması,
• Uzaktan eğitimde hazırlanan etkileşimli ders kitapları ile z-kütüphane ve EBA içeriklerinin örtüşmemesi.
• Öğretmenlerin öğretim programlarında yapılan sadeleştirmelerin yeterli olmadığı, kazanımların birleştirilip azaltılmasının program yoğunluğunu azaltmadığı, yönündeki görüşleri,
• Özel gereksinimli çocuklar için erken yaştan itibaren iyi yapılandırılmış öğretim ortamlarının bulunmayışı,
Kurallara uygunluk anlamına da gelen normal, çoğunluğun benimsediği davranış kalıplarına uyma biçiminde olabildiği gibi ölçümlere dayanan istatistik ortalamanın içinde yer almak biçiminde de ele alınabilir dedik. Ama normal kavramının biraz hayata dönüş, yeniden canlanma, enerji birikimini salıverme, ilişkileri güçlendirme ve nefes alıp verme olarak da görebilirsek eğer okulların açılmasını “Normal” ’e dönüşün müjdeleyicisi olarak söyleyebiliriz, en azından ben öyle görüyorum. Okul =hayattır derken hayatın çocuklarımız için ne olduğunu en iyi gözleyenlerin anne babalar ve öğretmenler olduğunu söyleyebilirim en azından bu kısa zaman diliminde. Ki ben de en yakından gözleyenlerden biriyim bir danışman, bir veli ve bir okul yöneticisi olarak.
Ve diyorum ki Normal iyidir, Normalleşmek de…
Kaynak
• Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar - Prof. Dr. Engin Geçtan. Türkiye • Remzi Kitabevi
• EİR20_Egitimin-İcerigi.pdf (egitimreformugirisimi.org)
• (PDF) Covid-19 Pandemisi ve Çocuk Ruh Sağlığına Yansımaları (researchgate.net)

Son Güncelleme: Perşembe, 23 Eylül 2021 13:32

Gösterim: 697


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.