Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak 2005’ten bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren Cito’nun geliştirdiği Türkiye’nin ilk ve tek Öğrenci İzleme Sistemi (ÖİS), öğrencileri gelişimsel olarak izleyerek kapsamlı geri bildirimler veriyor ve çözüm stratejileri sağlıyor. Türk eğitim sisteminde ÖİS’nin felsefesinin yerleşmeye başladığını dile getiren Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak, Öğrenci İzleme Sistemi’ne geçen okul sayısındaki artışın bu durumun en önemli kanıtı olduğunu belirtiyor.
2011 yılında eğitimde yaşananlar, eğitim sisteminin genel yapısı, ölçme ve değerlendirme alanındaki gelişmeler ve bu süreç içerisinde gelişen Öğrenci İzleme Sistemi hakkında Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak ile ilgiyle okuyacağınız bir söyleşi gerçekleştirdik.
Eğitim sektöründeki gelişmeler karşısındaki tespitlerinizi göz önüne alarak geçen bir yılın değerlendirmesini yapabilir misiniz?
Geçmiş röportajlarımızda “Hedefleri Doğru Belirlemek Yeterli Değil, Hedeflere Ulaşmak Gerekir” demiştik. MEB Öğretim Programları’nda üst düzey düşünme becerilerinin hedeflendiğinin belirtilmesinin, eğitim ilgililerinin ezberleyen değil, düşünen, sorgulayan, eleştirel bakabilen, analiz yeteneğine sahip öğrenci yetiştirmek isteğinde bulunmasının önemli ancak yeterli olmadığını söylemiştik. Bu doğrultuda hedefe uygun öğretim tekniklerinin kullanılmadığını, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir eğitim etkinliği olarak sürekli soru çözdürme egzersizleri yaptırılarak bir yere varılamayacağını, öğretmen yeterliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamış, çözüm önerilerimizden ve gerçekleştirdiğimiz çalışmalardan bahsetmiştik.
Elbette hedeflere ulaşmak için sürecin bilimsel veriler ışığında takip edilmesi gerektiğinin önemini vurgulamıştık. Nereden başlandığının, nasıl bir gelişim gösterildiğinin, yapılan çalışmaların ne tür etkilerinin olduğunun görülmesi, takip edilmesi gerekmektedir. Bunun da ancak doğru, bilimsel, somut veriler içeren, anlamlı geri bildirim veren bir ölçme ve değerlendirme aracıyla yapılabileceğini ifade etmiştik. Tüm yaşanan süreçte sorunlar olsa da karamsar olmadığımızı, yapılması gerekenlerin artık bilindiğini, doğru çalışmalar yapıldığı durumlarda başarının sağlandığını, bunun örneği olan ÖİS üyesi okullarda, olumlu gelişmelerin olduğunu paylaşmıştık.
Geçen sürede yaşananlara baktığımızda yeterli olmasa da olumlu gelişmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Eğitimde değişimin, gelişimin uzun bir süreç olduğu aşikârdır, ancak kaybedilen zamanın telafisinin çok zor olduğunu da hatırlamalı ve gereken çalışmaları ivedilikle hayata geçirmeliyiz.
ÖİS EĞİTİM SÜRECİNİ İZLEYEN, DEĞERLENDİREN VE YÖNLENDİREN BİR SİSTEM
Cito alanında saygın, uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Bu açıdan Türkiye’de ölçme ve değerlendirme adına yapılan çalışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hatırlayacağınız üzere Cito 2005 yılında Türkiye’deki faaliyetlerine başladı. O dönemde açık uçlu soru kullanımı, madde tepki kuramı, yeterlik düzeylerinin ve tanımlarının yapılmasının gerekliliği, her öğrencinin kendi içinde, başka öğrencilerle karşılaştırılmadan gelişiminin ve takibinin yapılmasının önemi, öğrencilerin güçlü olduğu, varsa geliştirmeye ihtiyacı olduğu becerilerin belirlenmesi gibi konulardan bahsettiğimizde, maalesef eğitim alanında çalışan bazı yetkililerin ne demek istediğimizi anlamadıklarına şahit olduk. Hatta bazı eğitim ilgililerinin, zaten benzer çalışmaları yaptıklarını söylediklerini gözlemledik. Geçen 7 seneye yakın bir süreden sonra, 2012 yılının bu ilk günlerinde Öğrenci İzleme Sistemi’nin felsefesinin, amacının, farklılıklarının daha iyi anlaşıldığını görmekteyiz. Bu durumun en güzel kanıtı, diğer olumlu gelişmelerin yanı sıra, sürekli artan Öğrenci İzleme Sistemi üye okul sayısıdır.
Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nin Türkiye’de bir ilk olması ve artık okullarda yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanması ile birlikte çeşitli kurumlar tarafından örnek alındığı bilinmektedir. Bu doğal ve olumlu bir gelişmedir. Ancak örnek almanın “taklit etmeye” dönüştüğü durumlarla ilgili daha önce de Cito Eğitim: Kuram ve Uygulama dergimizde bazı açıklamalar yapılmıştı. Bu vesileyle 2009 Kasım - Aralık döneminde söylediklerimizi tekrar hatırlatmakta yarar var düşüncesindeyim. “Anlaşıldığı üzere ÖİS, eğitim sürecini izleyen, değerlendiren ve yönlendiren bir sistemdir. Yeni öğretim programlarının da odak noktasını oluşturan üst düzey düşünme becerilerini baz alan dinamik bir özelliğe sahiptir. Geri bildirimlerle sürekli yenilenmekte ve güncellenmektedir. Yapısı gereği ‘kopyasından’ veya ‘taklidinden’ yararlanmak olası değildir” ifadesini kullanmıştık.
Eğitim sürecinin dinamikliği dolayısıyla ‘taklit’ hiçbir zaman ‘aslın’ önüne geçmez, geçemez. Tüm bu açılardan tekrar ifade etmek isterim ki Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tektir. Öğrenciyi gelişimsel olarak izleyen, kapsamlı geri bildirim veren ve çözüm stratejileri geliştiren, sunan Türkiye’de başka bir ölçme ve değerlendirme sistemi yoktur.
TAKLİDİN YERİNİ BİLİMSEL İÇERİKLİ ÇALIŞMALAR ALMALI
“Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tek!” diyorsunuz, bunu ölçme ve değerlendirme prensipleri açısından değerlendirir misiniz?
Öğrenci gelişiminin yıllara göre incelenmesi belli teknik alt yapıların oluşturulması ile mümkündür. Hazırlanan soruların, ülke normlarının ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımlarının geçerliğini koruması için test içeriklerinin gizli tutulması gerekir. Soruları uygulamadan sonra katılımcılarla paylaşmanın iki önemli sakıncası olmaktadır. Bunlardan ilki okullarda soru üzerinden eğitim uygulamalarını yaygınlaştırmasıdır. Bu bizim yaptığımız bilimsel çalışmalarda öğrenmeye katkı sağlayan bir uygulama olarak gözükmemektedir. Diğeri ise normların ve yeterlik tanımlarının, soruların paylaşılması ile geçerliğini kaybetmesi gerçeğidir. Bu durumda her uygulamada tekrar yeterlik tanımı ve norm tanımı yapılmak zorunda kalınacak, ancak bunların bir dönemden diğerine karşılaştırılabilir olması mümkün olmayacaktır. Karşılaştırma ve öğrenci gelişimini izleme aynı zamanda test puanlarının belli desenler ve istatistiksel yöntemler kullanılarak eşleştirilmesi ile mümkündür. Bizim yaptığımız çalışmaların benzerini yaptığını iddia eden kimi uygulamaların, bu temel gerekleri yerine getirip getirmedikleri açısından dikkatle irdelenmesinde yarar vardır. Aslında bu eksik uygulamalar ülkemizde “standart test” ifadesinden ne anlaşıldığının net olmamasından kaynaklanmaktadır. Standart testler çok genel anlamda ön uygulaması yapılmış, kapsamı gizli tutulan, normları ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımları önceden hazırlanmış ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları ön uygulamalarda sağlanmış testlerdir. Test kapsamı ancak örnek sorularla açıklanmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde seçme amacı ile kullanılan geniş ölçekli testlerin hiçbiri “standart test” tanımına uymamaktadır. Bu anlamda ÖİS uygulamaları Türkiye için bir ilktir. Önerimiz, ölçme ve değerlendirme ile ilgili çalışma yapan kurumların her açıdan bilimsel çalışma prensiplerine uygun hareket etmeleridir. Cito Türkiye olarak 2008 yılında International Test Commission – ITC tarafından Liverpool’da 6.’sı düzenlenen ITC Konferansı’na “Bilgisayar Destekli Öğrenci İzleme Sistemi’nin Geçerliğinin Farklı Okul ve Cinsiyet Gruplarında Sınanması” ve “Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nde Madde Haritalama” başlıklı bildirilerle katıldık. Bu sene 3-5 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam’da gerçekleştirilecek olan ITC Konferansı’na da katılıp bilimsel bulgularımızı yine uluslararası platformlarda paylaşacağız. Eğer hedefimiz eğitim sistemine katkıda bulunmak, on yıl sonra ülke olarak daha nitelikli bir eğitime ulaşmaksa, var olanı taklit etmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine, uluslararası düzeyde kabul gören yeni, bilim temelli çalışmalara yönelmek tercihimiz olmalıdır.
GENEL DÖNEM SINAVLARI’NIN KAPSAMI GENİŞLEYECEK
Cito Türkiye’nin gündemindeki yeni çalışmalar hakkında da bilgi verir misiniz?
İlk kez 2011-2012 eğitim öğretim yılında, Genel Dönem Sınavları (GDS) çalışmasını başlattık. Bilindiği üzere temel ders alanlarında yapılacak sınavların her dönemde en az bir tanesinin ortak sınav olarak yapılması gerekmektedir. GDS sayesinde, okullara, bağımsız, alanında uzman bir kurum tarafından, öğrencilerin durumlarını belirlemede objektif, geçerli ve güvenilir bir değerlendirme sağlanmaktadır. Her dönem yapılacak bu sınavlarla amaçlanan, MEB öğretim programlarında ele alınan hedefler ve konu boyutu kapsamında öğrencilerin neler bildiğini ve temel becerilerde ne düzeyde olduğunu ortaya çıkarmaktır. Geçen dönem ilk kez Fen ve Teknoloji, Matematik ve Türkçe derslerine yönelik, 6, 7 ve 8. sınıf düzeylerinde uygulanan GDS’nin çalışma alanı önümüzdeki dönem Sosyal Bilgiler dersini de kapsayacak şekilde genişletilecektir.
Öğrenci İzleme Sistemi kapsamındaki çalışmalar da elbette devam etmektedir. Her dönem sonunda, elde ettiğimiz verilerin ışığında ihtiyaçları karşılayacak, ders etkinliklerini zenginleştirecek içerikleri temel alan eğitim seminerleri ÖİS üyesi okul öğretmenlerine yönelik verilmektedir. Bu yıl seminer günlerinin ilki 23-26 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecektir. İkincisi ise Haziran ayında yapılacak.
Türkiye’nin 2023 PISA hedefi ilk 10!
2011’in dünya genelinde zorlu geçen bir yıl olmasına rağmen, şirket olarak belirledikleri hedeflere ulaştıklarını açıklayan Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kuruluş aşamasında “2023’te PISA uygulamalarında ilk 10’da yer alan bir Türkiye!” hedefini koymuştuk, bu hedefin gerçekleştirilebilir olduğuna inancımız devam ediyor. Cito Türkiye olarak sorumluluğumuzun farkındayız, eğitim alanında ülkemizin daha iyi bir seviyeye gelmesi ancak topyekün bir kalite artışıyla mümkündür. Bu doğrultuda çalışmalarımızı, “Hiçbir öğrenci geride kalmasın!” şiarına uygun olarak gerçekleştirmekteyiz. Üyelerimiz arasında hem özel ilköğretim okullarının hem resmi ilköğretim okullarının hem de okul öncesi eğitim kurumlarının bulunmasını çok anlamlı bulmaktayız. Bu sayının her geçen gün artması çalışmalarımızın doğru yolda ilerlediğini göstermektedir. Bizlerle aynı düşünceleri paylaşan yeni okulları da Türkiye’de ilk ve tek olan Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’ne katılmaya davet ediyoruz.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak 2005’ten bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren Cito’nun geliştirdiği Türkiye’nin ilk ve tek Öğrenci İzleme Sistemi (ÖİS), öğrencileri gelişimsel olarak izleyerek kapsamlı geri bildirimler veriyor ve çözüm stratejileri sağlıyor. Türk eğitim sisteminde ÖİS’nin felsefesinin yerleşmeye başladığını dile getiren Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak, Öğrenci İzleme Sistemi’ne geçen okul sayısındaki artışın bu durumun en önemli kanıtı olduğunu belirtiyor.
2011 yılında eğitimde yaşananlar, eğitim sisteminin genel yapısı, ölçme ve değerlendirme alanındaki gelişmeler ve bu süreç içerisinde gelişen Öğrenci İzleme Sistemi hakkında Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak ile ilgiyle okuyacağınız bir söyleşi gerçekleştirdik.
Eğitim sektöründeki gelişmeler karşısındaki tespitlerinizi göz önüne alarak geçen bir yılın değerlendirmesini yapabilir misiniz?
Geçmiş röportajlarımızda “Hedefleri Doğru Belirlemek Yeterli Değil, Hedeflere Ulaşmak Gerekir” demiştik. MEB Öğretim Programları’nda üst düzey düşünme becerilerinin hedeflendiğinin belirtilmesinin, eğitim ilgililerinin ezberleyen değil, düşünen, sorgulayan, eleştirel bakabilen, analiz yeteneğine sahip öğrenci yetiştirmek isteğinde bulunmasının önemli ancak yeterli olmadığını söylemiştik. Bu doğrultuda hedefe uygun öğretim tekniklerinin kullanılmadığını, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmayan bir eğitim etkinliği olarak sürekli soru çözdürme egzersizleri yaptırılarak bir yere varılamayacağını, öğretmen yeterliğinin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamış, çözüm önerilerimizden ve gerçekleştirdiğimiz çalışmalardan bahsetmiştik.
Elbette hedeflere ulaşmak için sürecin bilimsel veriler ışığında takip edilmesi gerektiğinin önemini vurgulamıştık. Nereden başlandığının, nasıl bir gelişim gösterildiğinin, yapılan çalışmaların ne tür etkilerinin olduğunun görülmesi, takip edilmesi gerekmektedir. Bunun da ancak doğru, bilimsel, somut veriler içeren, anlamlı geri bildirim veren bir ölçme ve değerlendirme aracıyla yapılabileceğini ifade etmiştik. Tüm yaşanan süreçte sorunlar olsa da karamsar olmadığımızı, yapılması gerekenlerin artık bilindiğini, doğru çalışmalar yapıldığı durumlarda başarının sağlandığını, bunun örneği olan ÖİS üyesi okullarda, olumlu gelişmelerin olduğunu paylaşmıştık.
Geçen sürede yaşananlara baktığımızda yeterli olmasa da olumlu gelişmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Eğitimde değişimin, gelişimin uzun bir süreç olduğu aşikârdır, ancak kaybedilen zamanın telafisinin çok zor olduğunu da hatırlamalı ve gereken çalışmaları ivedilikle hayata geçirmeliyiz.
ÖİS EĞİTİM SÜRECİNİ İZLEYEN, DEĞERLENDİREN VE YÖNLENDİREN BİR SİSTEM
Cito alanında saygın, uluslararası düzeyde etkinliği olan bir ölçme ve değerlendirme kurumu olarak faaliyet gösteriyor. Bu açıdan Türkiye’de ölçme ve değerlendirme adına yapılan çalışmalar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hatırlayacağınız üzere Cito 2005 yılında Türkiye’deki faaliyetlerine başladı. O dönemde açık uçlu soru kullanımı, madde tepki kuramı, yeterlik düzeylerinin ve tanımlarının yapılmasının gerekliliği, her öğrencinin kendi içinde, başka öğrencilerle karşılaştırılmadan gelişiminin ve takibinin yapılmasının önemi, öğrencilerin güçlü olduğu, varsa geliştirmeye ihtiyacı olduğu becerilerin belirlenmesi gibi konulardan bahsettiğimizde, maalesef eğitim alanında çalışan bazı yetkililerin ne demek istediğimizi anlamadıklarına şahit olduk. Hatta bazı eğitim ilgililerinin, zaten benzer çalışmaları yaptıklarını söylediklerini gözlemledik. Geçen 7 seneye yakın bir süreden sonra, 2012 yılının bu ilk günlerinde Öğrenci İzleme Sistemi’nin felsefesinin, amacının, farklılıklarının daha iyi anlaşıldığını görmekteyiz. Bu durumun en güzel kanıtı, diğer olumlu gelişmelerin yanı sıra, sürekli artan Öğrenci İzleme Sistemi üye okul sayısıdır.
Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nin Türkiye’de bir ilk olması ve artık okullarda yaygın bir şekilde uygulanmaya başlanması ile birlikte çeşitli kurumlar tarafından örnek alındığı bilinmektedir. Bu doğal ve olumlu bir gelişmedir. Ancak örnek almanın “taklit etmeye” dönüştüğü durumlarla ilgili daha önce de Cito Eğitim: Kuram ve Uygulama dergimizde bazı açıklamalar yapılmıştı. Bu vesileyle 2009 Kasım - Aralık döneminde söylediklerimizi tekrar hatırlatmakta yarar var düşüncesindeyim. “Anlaşıldığı üzere ÖİS, eğitim sürecini izleyen, değerlendiren ve yönlendiren bir sistemdir. Yeni öğretim programlarının da odak noktasını oluşturan üst düzey düşünme becerilerini baz alan dinamik bir özelliğe sahiptir. Geri bildirimlerle sürekli yenilenmekte ve güncellenmektedir. Yapısı gereği ‘kopyasından’ veya ‘taklidinden’ yararlanmak olası değildir” ifadesini kullanmıştık.
Eğitim sürecinin dinamikliği dolayısıyla ‘taklit’ hiçbir zaman ‘aslın’ önüne geçmez, geçemez. Tüm bu açılardan tekrar ifade etmek isterim ki Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tektir. Öğrenciyi gelişimsel olarak izleyen, kapsamlı geri bildirim veren ve çözüm stratejileri geliştiren, sunan Türkiye’de başka bir ölçme ve değerlendirme sistemi yoktur.
TAKLİDİN YERİNİ BİLİMSEL İÇERİKLİ ÇALIŞMALAR ALMALI
“Öğrenci İzleme Sistemi, Türkiye’de ilk ve tek!” diyorsunuz, bunu ölçme ve değerlendirme prensipleri açısından değerlendirir misiniz?
Öğrenci gelişiminin yıllara göre incelenmesi belli teknik alt yapıların oluşturulması ile mümkündür. Hazırlanan soruların, ülke normlarının ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımlarının geçerliğini koruması için test içeriklerinin gizli tutulması gerekir. Soruları uygulamadan sonra katılımcılarla paylaşmanın iki önemli sakıncası olmaktadır. Bunlardan ilki okullarda soru üzerinden eğitim uygulamalarını yaygınlaştırmasıdır. Bu bizim yaptığımız bilimsel çalışmalarda öğrenmeye katkı sağlayan bir uygulama olarak gözükmemektedir. Diğeri ise normların ve yeterlik tanımlarının, soruların paylaşılması ile geçerliğini kaybetmesi gerçeğidir. Bu durumda her uygulamada tekrar yeterlik tanımı ve norm tanımı yapılmak zorunda kalınacak, ancak bunların bir dönemden diğerine karşılaştırılabilir olması mümkün olmayacaktır. Karşılaştırma ve öğrenci gelişimini izleme aynı zamanda test puanlarının belli desenler ve istatistiksel yöntemler kullanılarak eşleştirilmesi ile mümkündür. Bizim yaptığımız çalışmaların benzerini yaptığını iddia eden kimi uygulamaların, bu temel gerekleri yerine getirip getirmedikleri açısından dikkatle irdelenmesinde yarar vardır. Aslında bu eksik uygulamalar ülkemizde “standart test” ifadesinden ne anlaşıldığının net olmamasından kaynaklanmaktadır. Standart testler çok genel anlamda ön uygulaması yapılmış, kapsamı gizli tutulan, normları ve puan dilimlerine karşılık gelen yeterlik tanımları önceden hazırlanmış ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları ön uygulamalarda sağlanmış testlerdir. Test kapsamı ancak örnek sorularla açıklanmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde seçme amacı ile kullanılan geniş ölçekli testlerin hiçbiri “standart test” tanımına uymamaktadır. Bu anlamda ÖİS uygulamaları Türkiye için bir ilktir. Önerimiz, ölçme ve değerlendirme ile ilgili çalışma yapan kurumların her açıdan bilimsel çalışma prensiplerine uygun hareket etmeleridir. Cito Türkiye olarak 2008 yılında International Test Commission – ITC tarafından Liverpool’da 6.’sı düzenlenen ITC Konferansı’na “Bilgisayar Destekli Öğrenci İzleme Sistemi’nin Geçerliğinin Farklı Okul ve Cinsiyet Gruplarında Sınanması” ve “Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’nde Madde Haritalama” başlıklı bildirilerle katıldık. Bu sene 3-5 Temmuz tarihleri arasında Amsterdam’da gerçekleştirilecek olan ITC Konferansı’na da katılıp bilimsel bulgularımızı yine uluslararası platformlarda paylaşacağız. Eğer hedefimiz eğitim sistemine katkıda bulunmak, on yıl sonra ülke olarak daha nitelikli bir eğitime ulaşmaksa, var olanı taklit etmeye çalışarak zaman kaybetmek yerine, uluslararası düzeyde kabul gören yeni, bilim temelli çalışmalara yönelmek tercihimiz olmalıdır.
GENEL DÖNEM SINAVLARI’NIN KAPSAMI GENİŞLEYECEK
Cito Türkiye’nin gündemindeki yeni çalışmalar hakkında da bilgi verir misiniz?
İlk kez 2011-2012 eğitim öğretim yılında, Genel Dönem Sınavları (GDS) çalışmasını başlattık. Bilindiği üzere temel ders alanlarında yapılacak sınavların her dönemde en az bir tanesinin ortak sınav olarak yapılması gerekmektedir. GDS sayesinde, okullara, bağımsız, alanında uzman bir kurum tarafından, öğrencilerin durumlarını belirlemede objektif, geçerli ve güvenilir bir değerlendirme sağlanmaktadır. Her dönem yapılacak bu sınavlarla amaçlanan, MEB öğretim programlarında ele alınan hedefler ve konu boyutu kapsamında öğrencilerin neler bildiğini ve temel becerilerde ne düzeyde olduğunu ortaya çıkarmaktır. Geçen dönem ilk kez Fen ve Teknoloji, Matematik ve Türkçe derslerine yönelik, 6, 7 ve 8. sınıf düzeylerinde uygulanan GDS’nin çalışma alanı önümüzdeki dönem Sosyal Bilgiler dersini de kapsayacak şekilde genişletilecektir.
Öğrenci İzleme Sistemi kapsamındaki çalışmalar da elbette devam etmektedir. Her dönem sonunda, elde ettiğimiz verilerin ışığında ihtiyaçları karşılayacak, ders etkinliklerini zenginleştirecek içerikleri temel alan eğitim seminerleri ÖİS üyesi okul öğretmenlerine yönelik verilmektedir. Bu yıl seminer günlerinin ilki 23-26 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecektir. İkincisi ise Haziran ayında yapılacak.
Türkiye’nin 2023 PISA hedefi ilk 10!
2011’in dünya genelinde zorlu geçen bir yıl olmasına rağmen, şirket olarak belirledikleri hedeflere ulaştıklarını açıklayan Cito Türkiye Genel Müdürü Ömer Ahmet Konak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kuruluş aşamasında “2023’te PISA uygulamalarında ilk 10’da yer alan bir Türkiye!” hedefini koymuştuk, bu hedefin gerçekleştirilebilir olduğuna inancımız devam ediyor. Cito Türkiye olarak sorumluluğumuzun farkındayız, eğitim alanında ülkemizin daha iyi bir seviyeye gelmesi ancak topyekün bir kalite artışıyla mümkündür. Bu doğrultuda çalışmalarımızı, “Hiçbir öğrenci geride kalmasın!” şiarına uygun olarak gerçekleştirmekteyiz. Üyelerimiz arasında hem özel ilköğretim okullarının hem resmi ilköğretim okullarının hem de okul öncesi eğitim kurumlarının bulunmasını çok anlamlı bulmaktayız. Bu sayının her geçen gün artması çalışmalarımızın doğru yolda ilerlediğini göstermektedir. Bizlerle aynı düşünceleri paylaşan yeni okulları da Türkiye’de ilk ve tek olan Cito Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi’ne katılmaya davet ediyoruz.”
Son Güncelleme: Salı, 07 Şubat 2012 17:49
Gösterim: 6987
Dünyanın önde gelen öğrenim şirketi Pearson, OECD’nin simgesi PISA’nın 2015’teki eğitim değerlendirmesi ile ilgili standartların geliştirilmesi için tercih edildi. Pearson, 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını test etmeye odaklanacak olan PISA’nın araştırmalarına da kılavuzluk sağlayacak.
Global eğitim sistemlerinin gelişimini ölçmeye yönelik kriter olarak tanımlanan PISA değerlendirmesinin 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını ölçme amacını taşıyacak olan testinde önemli ve yeni unsurlar da yer alacak. Bu değerlendirmede standartları belirleyecek olan Pearson, bu kapsamda PISA için Yeni Bir Ortak Problem Çözme Değerlendirmesi alanını da geliştirecek. Bu yeni alan, PISA’ya gençlerin yaşamları boyunca öğrenmek ve çalışmak zorunda olacakları durumların gerekliliği olarak eklenecek. PISA’daki bir diğer yenilik ise bilgisayar tabalı testin daha çok kullanımı olacak. Pearson aynı zamanda, gelecekte PISA’ya yönelik bilgisayara uyarlanabilen test uygulamanın faydaları, yaratacağı fırsatlar ve etkileri üzerine PISA araştırmasına kılavuzluk da edecek.
PISA hayati önem taşıyan anahtar bir kriter
Yüksek kaliteli eğitimin, bir ulusun ekonomik gelişimi ve sosyal refahı için hayati bir önem taşıdığını söyleyen Uluslararası Genel Müdürü John Fallon, PISA’nın ulusların kendi gelişimlerini ölçebilecekleri ve birbirinden öğrenebilecekleri anahtar bir kriter olduğuna dikkat çekiyor. Fallon, “Bu nedenle, 2015 testini geliştirmek üzere OECD ve dünyadaki saygın akademik zümrelerle çalışma fırsatımızın olmasından dolayı heyecanlıyız. Daha geniş bir beceri çeşitliliğini değerlendirmek ve teknolojinin daha etkin kullanımını sağlayarak, gitgide daha fazla global ve bilgiye dayalı hale gelen bir ekonomik yapıda, ülkelerin refah düzeyini yükseltmeye yardımcı olmak üzere daha da anlamlı olacak bir küresel kriter geliştirmeyi üstlendik”
İstihdama da katkı sunacak
PISA 2015’in uluslararası değerlendirmelerinin yeni bir aşamasını başlatma potansiyeli olduğuna işaret eden OECD’deki PISA programının başı Andreas Schleicher ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Gençleri test etmekte teknolojinin daha akıllı kullanımını yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Hükümetlerin, gençlerin yaşam ve istihdam için ihtiyaç duydukları becerilerle donanmasını istemeleri, gençlerin problem çözme yeteneklerini değerlendirmeye gereksinim duyulmasını sağladı.” Schleicher, Pearson’ın eğitim için küresel bir kriter yaratma konusunda OECD ve üye hükümetlerini desteklemek üzere iddialı bir strateji ortaya koyduğunu vurguluyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Dünyanın önde gelen öğrenim şirketi Pearson, OECD’nin simgesi PISA’nın 2015’teki eğitim değerlendirmesi ile ilgili standartların geliştirilmesi için tercih edildi. Pearson, 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını test etmeye odaklanacak olan PISA’nın araştırmalarına da kılavuzluk sağlayacak.
Global eğitim sistemlerinin gelişimini ölçmeye yönelik kriter olarak tanımlanan PISA değerlendirmesinin 2015 yılında dünya genelindeki öğrencilerin bilimsel okur-yazarlığını ölçme amacını taşıyacak olan testinde önemli ve yeni unsurlar da yer alacak. Bu değerlendirmede standartları belirleyecek olan Pearson, bu kapsamda PISA için Yeni Bir Ortak Problem Çözme Değerlendirmesi alanını da geliştirecek. Bu yeni alan, PISA’ya gençlerin yaşamları boyunca öğrenmek ve çalışmak zorunda olacakları durumların gerekliliği olarak eklenecek. PISA’daki bir diğer yenilik ise bilgisayar tabalı testin daha çok kullanımı olacak. Pearson aynı zamanda, gelecekte PISA’ya yönelik bilgisayara uyarlanabilen test uygulamanın faydaları, yaratacağı fırsatlar ve etkileri üzerine PISA araştırmasına kılavuzluk da edecek.
PISA hayati önem taşıyan anahtar bir kriter
Yüksek kaliteli eğitimin, bir ulusun ekonomik gelişimi ve sosyal refahı için hayati bir önem taşıdığını söyleyen Uluslararası Genel Müdürü John Fallon, PISA’nın ulusların kendi gelişimlerini ölçebilecekleri ve birbirinden öğrenebilecekleri anahtar bir kriter olduğuna dikkat çekiyor. Fallon, “Bu nedenle, 2015 testini geliştirmek üzere OECD ve dünyadaki saygın akademik zümrelerle çalışma fırsatımızın olmasından dolayı heyecanlıyız. Daha geniş bir beceri çeşitliliğini değerlendirmek ve teknolojinin daha etkin kullanımını sağlayarak, gitgide daha fazla global ve bilgiye dayalı hale gelen bir ekonomik yapıda, ülkelerin refah düzeyini yükseltmeye yardımcı olmak üzere daha da anlamlı olacak bir küresel kriter geliştirmeyi üstlendik”
İstihdama da katkı sunacak
PISA 2015’in uluslararası değerlendirmelerinin yeni bir aşamasını başlatma potansiyeli olduğuna işaret eden OECD’deki PISA programının başı Andreas Schleicher ise şu değerlendirmeyi yapıyor: “Gençleri test etmekte teknolojinin daha akıllı kullanımını yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz. Hükümetlerin, gençlerin yaşam ve istihdam için ihtiyaç duydukları becerilerle donanmasını istemeleri, gençlerin problem çözme yeteneklerini değerlendirmeye gereksinim duyulmasını sağladı.” Schleicher, Pearson’ın eğitim için küresel bir kriter yaratma konusunda OECD ve üye hükümetlerini desteklemek üzere iddialı bir strateji ortaya koyduğunu vurguluyor.
Son Güncelleme: Çarşamba, 01 Şubat 2012 16:03
Gösterim: 3278
Uzman Psikolog Fatma Nihal Ada - Onyedi Psikoloji Kurucu Psikoloğu
Son dönemde tanık olduğumuz üzücü olaylar, toplumun tüm kesimlerinde haklı bir endişe yarattı. Gençler arasında artan şiddet eğilimini sadece video oyunlarına veya bireysel öfkeye indirgemek, buzdağının yalnızca görünen kısmına odaklanmaktır. Sosyal psikoloji ve gelişimsel perspektiften bakıldığında şiddet; bir sebep değil, bir semptomdur. Bu semptom, aslında sistemin tıkandığı noktada gencin "Ben buradayım, beni fark edin" demesinin en sert ve en acı yoludur.
I. Şiddetin Psikososyal Anatomisi: Neden Şimdi?
Gençliğin maruz kaldığı şiddet ekosistemi, tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Bu tabloyu anlamak için iki temel kavrama odaklanmak gerekir:
* Maruziyet ve Duyarsızlaşma (Desensitization): Bandura’nın Sosyal Öğrenme Teorisi, bireylerin şiddeti sadece görerek değil, bu şiddetin "normalleştiği" ortamlara maruz kalarak içselleştirdiğini savunur. Bushman ve Anderson (2009) tarafından yapılan araştırmalar, dijital içeriklerdeki şiddet yoğunluğunun beynin empati merkezindeki aktiviteyi azalttığını göstermektedir. Genç, başkasının acısını bir "pixel" olarak görmeye başladığında, şiddet uygulama eşiği düşer.
* Anomi ve Aidiyet Boşluğu: Durkheim’ın "Anomi" kavramı, toplumsal normların zayıfladığı dönemlerde bireyin yönünü kaybetmesini tarif eder. Dijital dünyada "beğeni" ile ölçülen kimlik arayışı, gerçek dünyada kök salacak bağ bulamadığında, şiddet odaklı alt kültürlere kaymaktadır.
II. Okul-Aile-Çocuk Üçgeninde "Güvenli Bağlanma"
Şiddeti önlemede en kritik savunma hattı; Urie Bronfenbrenner’in Ekolojik Sistemler Yaklaşımı’nda belirtildiği gibi, çocuğun merkezinde bulunduğu bu üçlü mekanizmanın senkronize çalışmasıdır.
1. Ailenin Görevi: Kontrol Değil, Temas Odaklı Ebeveynlik
Aile, çocuğun dış dünyadaki kaosu anlamlandırdığı ilk duraktır. Ancak modern aile yapısında "takip ve kontrol", "anlama ve tanıma"nın önüne geçmiş durumdadır.
* Zihinselleştirme Kapasitesi: Çocuğun oyununu yasaklamak bir kontroldür; ancak "Bu oyun seni neden bu kadar heyecanlandırıyor? Orada hangi ihtiyacın karşılanıyor?" diye sormak bir bağ kurma eylemidir.
* Demokratik ve Yetkin Model: Baumrind’in Ebeveynlik Stilleri çalışmaları, yüksek sıcaklık ve net sınırların çocukta öz-düzenleme becerisini artırdığını kanıtlar. Sınır, baskı değil; çocuğun içinde kendini güvende hissettiği bir çerçevedir.
2. Okulun Rolü: Bir "Güvenli Liman" Olarak Eğitim Kurumu
Okullar sadece bilgi aktarılan yerler değil, sosyal-duygusal öğrenmenin merkezleridir.
* Sosyal ve Duygusal Öğrenme Müfredatı: Öz-farkındalık, özyönetim (dürtü kontrolü) ve ilişki becerileri (çatışma çözme) akademik başarı kadar öncelikli olmalıdır.
* Onarıcı Disiplin: Geleneksel cezalandırma yöntemleri, dışlanmış genci sistemin dışına daha fazla iter. Onarıcı disiplin ise gencin sorumluluk almasını ve topluma yeniden kazandırılmasını hedefler. Araştırmalar, bu iklimin şiddet olaylarını %40 oranında azalttığını göstermektedir.
III. Çözüm Ekosistemi ve Ortak Sorumluluk
Şiddet davranışlarının dönüşümü için okul ve ev ortamına entegre edilmesi gereken üç temel sütun bulunmaktadır:
|
Paydaş |
Temel Görev Tanımı |
Bilimsel Referans |
|
Aile |
Koşulsuz kabul, duygusal aynalama ve zihinselleştirme. |
Bağlanma Teorisi (Bowlby) |
|
Okul |
Kapsayıcı iklim, rehberlikte erken uyarı ve akran arabuluculuğu. |
Sosyal Yapılandırmacılık (Vygotsky) |
|
Çocuk |
Duygu düzenleme, öz-düzenleme ve medya okuryazarlığı. |
Özerklik ve Yeterlilik (Deci & Ryan) |
Sonuç: Dönüştürme Sorumluluğu
Gençlerimizin şiddetin sert dilini kullanmak zorunda kalmadığı, duyulduklarını hissettikleri bir ekosistem kurmak sadece bir eğitim tercihi değil, toplumsal bir borçtur. Genç; gördüğünü değil, maruz kaldığını yaşar.
Bizler; çocukları sadece denetlenen nesneler olarak değil, anlaşılan özneler olarak görmeye başladığımızda şiddet sönümlenecektir. Unutulmamalıdır ki; "Görülmeyen çocuk, duyulmak için bağırır; sevilmeyen çocuk, fark edilmek için yakar." Yaşanan kayıpların acısını anlayarak ve dönüştürerek ilerletmek hepimizin sorumluluğudur. Doğru temas kurulduğunda, her sonuç değişebilir.
Üst Kategori: ROOT Kategori: EĞİTİM VE REHBERLİK MAKALELERİ
Uzman Psikolog Fatma Nihal Ada - Onyedi Psikoloji Kurucu Psikoloğu
Son dönemde tanık olduğumuz üzücü olaylar, toplumun tüm kesimlerinde haklı bir endişe yarattı. Gençler arasında artan şiddet eğilimini sadece video oyunlarına veya bireysel öfkeye indirgemek, buzdağının yalnızca görünen kısmına odaklanmaktır. Sosyal psikoloji ve gelişimsel perspektiften bakıldığında şiddet; bir sebep değil, bir semptomdur. Bu semptom, aslında sistemin tıkandığı noktada gencin "Ben buradayım, beni fark edin" demesinin en sert ve en acı yoludur.
I. Şiddetin Psikososyal Anatomisi: Neden Şimdi?
Gençliğin maruz kaldığı şiddet ekosistemi, tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Bu tabloyu anlamak için iki temel kavrama odaklanmak gerekir:
* Maruziyet ve Duyarsızlaşma (Desensitization): Bandura’nın Sosyal Öğrenme Teorisi, bireylerin şiddeti sadece görerek değil, bu şiddetin "normalleştiği" ortamlara maruz kalarak içselleştirdiğini savunur. Bushman ve Anderson (2009) tarafından yapılan araştırmalar, dijital içeriklerdeki şiddet yoğunluğunun beynin empati merkezindeki aktiviteyi azalttığını göstermektedir. Genç, başkasının acısını bir "pixel" olarak görmeye başladığında, şiddet uygulama eşiği düşer.
* Anomi ve Aidiyet Boşluğu: Durkheim’ın "Anomi" kavramı, toplumsal normların zayıfladığı dönemlerde bireyin yönünü kaybetmesini tarif eder. Dijital dünyada "beğeni" ile ölçülen kimlik arayışı, gerçek dünyada kök salacak bağ bulamadığında, şiddet odaklı alt kültürlere kaymaktadır.
II. Okul-Aile-Çocuk Üçgeninde "Güvenli Bağlanma"
Şiddeti önlemede en kritik savunma hattı; Urie Bronfenbrenner’in Ekolojik Sistemler Yaklaşımı’nda belirtildiği gibi, çocuğun merkezinde bulunduğu bu üçlü mekanizmanın senkronize çalışmasıdır.
1. Ailenin Görevi: Kontrol Değil, Temas Odaklı Ebeveynlik
Aile, çocuğun dış dünyadaki kaosu anlamlandırdığı ilk duraktır. Ancak modern aile yapısında "takip ve kontrol", "anlama ve tanıma"nın önüne geçmiş durumdadır.
* Zihinselleştirme Kapasitesi: Çocuğun oyununu yasaklamak bir kontroldür; ancak "Bu oyun seni neden bu kadar heyecanlandırıyor? Orada hangi ihtiyacın karşılanıyor?" diye sormak bir bağ kurma eylemidir.
* Demokratik ve Yetkin Model: Baumrind’in Ebeveynlik Stilleri çalışmaları, yüksek sıcaklık ve net sınırların çocukta öz-düzenleme becerisini artırdığını kanıtlar. Sınır, baskı değil; çocuğun içinde kendini güvende hissettiği bir çerçevedir.
2. Okulun Rolü: Bir "Güvenli Liman" Olarak Eğitim Kurumu
Okullar sadece bilgi aktarılan yerler değil, sosyal-duygusal öğrenmenin merkezleridir.
* Sosyal ve Duygusal Öğrenme Müfredatı: Öz-farkındalık, özyönetim (dürtü kontrolü) ve ilişki becerileri (çatışma çözme) akademik başarı kadar öncelikli olmalıdır.
* Onarıcı Disiplin: Geleneksel cezalandırma yöntemleri, dışlanmış genci sistemin dışına daha fazla iter. Onarıcı disiplin ise gencin sorumluluk almasını ve topluma yeniden kazandırılmasını hedefler. Araştırmalar, bu iklimin şiddet olaylarını %40 oranında azalttığını göstermektedir.
III. Çözüm Ekosistemi ve Ortak Sorumluluk
Şiddet davranışlarının dönüşümü için okul ve ev ortamına entegre edilmesi gereken üç temel sütun bulunmaktadır:
|
Paydaş |
Temel Görev Tanımı |
Bilimsel Referans |
|
Aile |
Koşulsuz kabul, duygusal aynalama ve zihinselleştirme. |
Bağlanma Teorisi (Bowlby) |
|
Okul |
Kapsayıcı iklim, rehberlikte erken uyarı ve akran arabuluculuğu. |
Sosyal Yapılandırmacılık (Vygotsky) |
|
Çocuk |
Duygu düzenleme, öz-düzenleme ve medya okuryazarlığı. |
Özerklik ve Yeterlilik (Deci & Ryan) |
Sonuç: Dönüştürme Sorumluluğu
Gençlerimizin şiddetin sert dilini kullanmak zorunda kalmadığı, duyulduklarını hissettikleri bir ekosistem kurmak sadece bir eğitim tercihi değil, toplumsal bir borçtur. Genç; gördüğünü değil, maruz kaldığını yaşar.
Bizler; çocukları sadece denetlenen nesneler olarak değil, anlaşılan özneler olarak görmeye başladığımızda şiddet sönümlenecektir. Unutulmamalıdır ki; "Görülmeyen çocuk, duyulmak için bağırır; sevilmeyen çocuk, fark edilmek için yakar." Yaşanan kayıpların acısını anlayarak ve dönüştürerek ilerletmek hepimizin sorumluluğudur. Doğru temas kurulduğunda, her sonuç değişebilir.
Son Güncelleme: Cuma, 05 Haziran 2026 12:40
Gösterim: 375
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yaptı.
Gündemde yer alan TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Belki de daha sonra birtakım kayıpları olduysa o insanların bu tür işlerden dolayı o kayıpların da telafisi mümkün olacaktır. Şu anda biliyorsunuz, bu konu askeri casusluk davası ile ilgili bir yargılama konusudur ve o kişilerden bir kısmı bu askeri casusluk davasında sanık durumundadırlar ve tutuklu olarak yargılananlar da var bunların içerisinde dolayısıyla bu mesele yargıda devam ediyor" dedi.
Ergün: Fişlemelerden zarar görenler haklarını arayacak!
Mecliste yaptığı açıklamada Bakan Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme olaylarının 'telafi edilmesine' ilişkin, “Eğer geçmişten bu yana fişlemelerden zarar gören insanlar olmuşsa, o fişlemeler dolayısıyla haklarında birtakım haksız teşebbüsler olmuşsa bunu sadece TÜBİTAK'la ilgili söylemiyorum. Başka kurumlarda da olabilir o kişiler bu yargılamaların sonucunda şüphesiz haklarını arayacaktır. 'Ben bir hak kaybına uğradım, bu fiş yüzünden ben şu kayıplara uğradım' diye hak iddiasında bulunurlarsa bu hakları kendilerine bir şekilde iade edilecektir" ifadelerini kullandı.
Fransız şirket ile ilgili eleştiriler
Bir gazetecinin, “TÜBİTAK son 5 yıldır çifte pasaport konusunda Ar-Ge çalışması yapıyordu, en son yapılan ihalede bu TÜBİTAK'a verilmedi. Bir de uluslararası kamuoyunda Fransız şirketle ilgili eleştiriler vardı, yetersiz kaldı diye. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz" sorusuna Ergün, "Bilgilerin istifade edilebilir bilgi olması için birkaç özelliği taşıması lazım, bir de tabii bilgilerin doğru, tam ve temiz olması lazım" cevabını verdi.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Eğitim Teknolojsi
Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yaptı.
Gündemde yer alan TÜBİTAK'taki fişleme iddialarına ilişkin olarak bir açıklama yapan Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Belki de daha sonra birtakım kayıpları olduysa o insanların bu tür işlerden dolayı o kayıpların da telafisi mümkün olacaktır. Şu anda biliyorsunuz, bu konu askeri casusluk davası ile ilgili bir yargılama konusudur ve o kişilerden bir kısmı bu askeri casusluk davasında sanık durumundadırlar ve tutuklu olarak yargılananlar da var bunların içerisinde dolayısıyla bu mesele yargıda devam ediyor" dedi.
Ergün: Fişlemelerden zarar görenler haklarını arayacak!
Mecliste yaptığı açıklamada Bakan Ergün, TÜBİTAK'taki fişleme olaylarının 'telafi edilmesine' ilişkin, “Eğer geçmişten bu yana fişlemelerden zarar gören insanlar olmuşsa, o fişlemeler dolayısıyla haklarında birtakım haksız teşebbüsler olmuşsa bunu sadece TÜBİTAK'la ilgili söylemiyorum. Başka kurumlarda da olabilir o kişiler bu yargılamaların sonucunda şüphesiz haklarını arayacaktır. 'Ben bir hak kaybına uğradım, bu fiş yüzünden ben şu kayıplara uğradım' diye hak iddiasında bulunurlarsa bu hakları kendilerine bir şekilde iade edilecektir" ifadelerini kullandı.
Fransız şirket ile ilgili eleştiriler
Bir gazetecinin, “TÜBİTAK son 5 yıldır çifte pasaport konusunda Ar-Ge çalışması yapıyordu, en son yapılan ihalede bu TÜBİTAK'a verilmedi. Bir de uluslararası kamuoyunda Fransız şirketle ilgili eleştiriler vardı, yetersiz kaldı diye. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz" sorusuna Ergün, "Bilgilerin istifade edilebilir bilgi olması için birkaç özelliği taşıması lazım, bir de tabii bilgilerin doğru, tam ve temiz olması lazım" cevabını verdi.
Son Güncelleme: Salı, 31 Ocak 2012 15:06
Gösterim: 2408
Servet Gülsün Şirin - Psikolog / Eğitim Yöneticisi
Yirmi yılı aşkın süredir tercih dönemlerinde, Türkiye'de bir gencin geleceğinin tek bir hafta sonuna sığdırıldığı sahneye birebir tanıklık ediyorum. Bu yazıyı yazdığım günlerde 20-21 Haziran tarihlerinde yapılacak Yükseköğretim Kurumları Sınavı'na yaklaşık bir ay kalmış durumdaydı. ÖSYM verilerine göre bu yıl sınava 2 milyon 425 bin 560 aday başvurdu. Son altı yılın en düşük rakamı. 2023'te bu sayı 3 milyon 527 bini, 2024'te 3 milyon 120 bini aşmıştı. İki yılda neredeyse 1 milyon adaylık bir geri çekilme yaşandı. Adayların yalnızca 921 bini sınava ilk kez giriyor. Geri kalan 1,5 milyona yakın aday — toplam başvuranların yüzde 62'si — sınava ikinci, üçüncü, dördüncü ya da beşinci kez veya daha fazla başvuruyor. 193 bin aday sınava beşinci kez ya da daha fazla giriyor. Sınav ücreti her oturum için 700 TL; TYT, AYT ve YDT'nin tamamına girmek isteyen bir aday toplam 2.100 TL ödüyor.
Aynı dönemde Atlantik'in öbür yakasında bir ABD lise öğrencisi, College Board'un takvimine göre 2 Mayıs 2026'da SAT'a girmiş olacak. Sonucu beğenmediyse 6 Haziran'da yeniden girecek. İstediği takdirde Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık tarihlerinde de sınava katılabilir. Yıllık yedi-sekiz tarih; kayıt ücreti 68 dolar, geç kayıt durumunda 38 dolar ek ücretle toplam 106 dolar. College Board'un 2025 raporuna göre Class of 2025'te 2 milyondan fazla ABD lise öğrencisi SAT'a en az bir kez girdi.
Bu zaman ve sıklık farkı bir teknik ayrıntı değil. İki sınavın ve iki üniversite sisteminin felsefesindeki temel farkı somut biçimde gösteriyor. Üniversite sistemleri sınavla başlamaz, sınavla biter.Üniversite giriş sınavları , o ülkedeki üniversitelerin gencin neyini ölçmek istediğinin somut hâlidir. Türkiye'de YKS, üniversitenin gence "sıralamada nerelerdesin?" sorusunu sormasının aracı. ABD'de SAT, üniversitenin "sen kimsin?" sorusunun yalnızca bir parçası.
Bu fark sınavın iyiliği ya da kötülüğüyle ilgili değil. Üniversitenin ne sorduğuyla ilgili. Üniversiteler ne ölçüyorsa onu yetiştiriyor; daha doğrusu, üniversiteye geçiş sistemi neyi ölçüyorsa, lise yıllarında öğrencinin ve ailenin yatırımı büyük ölçüde o yöne akıyor.
BİRİNCİ FARK: SINAV NEYİ ÖLÇÜYOR?
SAT'ın yapısı — Reading and Writing ile Math iki ana bileşeni — bilgi değil, beceri ölçer: eleştirel okuma, çıkarım yapma, veri analizi, problem çözme. Lise müfredatından bağımsız bir sınav. SAT'ın "beceri ölçer" iddiası da kabul edilmiyor. Bakın nasıl eleştiriliyo? Aile geliri ile SAT skoru arasındaki korelasyon yıllardır akademik tartışmanın odağında. College Board verisine göre 2024'te en alt %20 gelir grubuna mensup ailelerin çocuklarının ortalama SAT skoru 887 düzeyinde kalıyor; en üst gelir grubunun ortalaması bu rakamın yaklaşık 250 puan üzerinde. "Beceri ölçen" bir sınav aynı zamanda ailenin sosyo-ekonomik kaynaklarını ölçüyor — eleştirel okuma alışkanlığı, evdeki kitap sayısı, hazırlık kursuna erişim, özel ders. ABD'de SAT-ACT hazırlık endüstrisi yıllık 2 milyar dolar büyüklüğünde. Sınav beceri ölçüyor ama o becerinin nasıl edinildiği ailenin gücüyle yakından ilişkili.
YKS'nin yapısı SAT’den tamamen farklı. TYT (Temel Yeterlilik Testi) Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilimleri'nde müfredat bilgisi ölçer; AYT (Alan Yeterlilik Testleri) tercih edilen alana göre Edebiyat-Sosyal, Matematik veya Fen alanlarında derinlemesine bilgi ölçer. Üniversite adaylarının bir yıl boyunca dershane ya da kurs aracılığıyla geliştirdiği şey, eleştirel düşünmekten çok hızlı test çözme tekniği. Bu da kendi içinde sosyo-ekonomik bir filtre üretiyor; YKS hazırlık kursları hala çok önemli ve aileler için önemli bir bütçe kalemi.
Tercih dönemlerinde en sık duyduğuuz cümle nedir? "Puanım buna yetiyor ama ben bunu gerçekte başka bir bölüm istiyorum.”Bu cümle yalnızca bireysel bir kararsızlık değil; sistemin öğrenciye kendini tanıma alanı açmamasının sonucu.
İki sınav iki farklı şeyi ölçüyor. Ama her ikisi de ölçtüklerini ailenin sosyo-ekonomik durumundan bağımsız ölçemiyor. Fark, sınavın eşitsizlik üretip üretmediği değil, hangi tür eşitsizliği ürettiği.
İKİNCİ FARK: KAÇ ŞANSIN VAR?
SAT'ın 2026 takvim yılı içinde Mart, Mayıs, Haziran, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık olmak üzere sekiz sınav tarihi var. Öğrenci tek bir tarihe bağlı değil; sınava girer, skoru beğenmezse bir-iki ay sonra tekrar giribiliyor. Bu çoklu şans kâğıt üzerinde herkes için açık; ama pratikte değil. Her sınav 68 dolar, geç kayıt için 38 dolar ek, hazırlık maliyetiyle birlikte ek ücret. Düşük gelirli aileler için "fee waiver" sistemi var, ama bu da iki sınavla sınırlı. Çoklu şans, bir miktar maddiyatla satın alınan bir avantaj.
YKS yılda bir kez, Haziran ortasında, tek bir hafta sonunda yapılır. 2026'da 20-21 Haziran'da. Ünivesite adayları için zor bir gün hastalık, ailedeki bir kriz, sınav anı paniği = bir yıl kayıp demek. Bu yıl kaybı sembolik değil, gerçekten bir yıl kaybediliyor. Hazırlık kursu, dershane, özel ders, aile yatırımı, gencin psikolojik enerjisi yeniden bir yıl boyunca harcanacak anlamına geliyor. ÖSYM'nin 2026 verilerinde bu yapının pratikteki sonucu somut: 1 milyon 56 bin aday daha önce lise mezunu olduğu hâlde herhangi bir yükseköğretim programına yerleşememiş. 2026'da başvuranların yaklaşık yüzde 62'si sınava en az ikinci kez başvuruyor; 193 bin aday beşinci kez ya da daha fazla. Bu sayılar tek başına "tek günde her şey" yapısının nasıl bir tekrar maratonuna dönüştüğünü anlatıyor.
Bu yapısal fark gencin sınava yüklediği anlamı belirgin biçimde değiştiriyor elbette. SAT bir gence "bu sefer denedim, sonraki sefer daha iyi olabilirim" mesajı verme potansiyeli taşıyabilir— ama bu potansiyel ailenin maddi gücüyle sınırlı. YKS bir gence "bu kez başaramazsan bir yıl daha bekle" mesajı verir; bu mesaj her sosyo-ekonomik kesim için aynı gibi görünse degelecek yıla yatırım yapam gücü herkeste aynı değil.
ÜÇÜNCÜ FARK: SINAVIN ÜNİVERSİTE BAŞVURUSUNDAKİ AĞIRLIĞI
ABD'de SAT, başvurunun yalnızca bir parçasını oluşturyor. Tipik bir başvuru dosyasında lise GPA'si (kümülatif not ortalaması, dört yıl boyunca), kompozisyon (personal essay), iki-üç tavsiye mektubu, ders dışı etkinliklerin listesi, bazı üniversitelerde mülakat bulunur. SAT bu dosyada— bazı üniversiteler için belirleyici, çoğu için tamamlayıcı. National Center for Fair & Open Testing (FairTest) verilerine göre 2025-26 başvuru döneminde 2.085'ten fazla dört yıllık ABD üniversitesi "test-optional" politikası uyguladı; bu okullar SAT'ı zorunlu görmedi.
Test-optional eğilimi son iki yılda yön değiştiriyor. Ivy League'in çoğu — Harvard, Yale, Brown, Dartmouth, Penn — 2025-26 döneminde SAT zorunluluğunu geri getirdi. Cornell ise Fall 2026 itibarıyla test zorunluluğunu yeniden uyguluyor. Columbia test-optional çizgisini sürdürürken, Princeton Fall 2026 ve Fall 2027 girişleri için test-optional kalmaya devam ediyor; Fall 2028'den itibaren test zorunluluğuna geri dönecek. Cornell'in kendi gerekçesi dikkat çekici: üniversitenin Task Force raporu, test-optional politikanın çeşitliliği artırmadığını, dezavantajlı öğrencilerin lehlerine olan skorları sunmadığını gösterdi. Çoklu kapı sistemi de eleştirilebilir hâle geldi: bazı üniversitelerin değerlendirmesinde test-optional, sosyo-ekonomik dezavantajlı öğrencileri korumak yerine onların önündeki en somut kanıt zincirini kapatabiliyor.
Bu çoklu kapı sistemine yöneltilen başka eleştiriler de var. Holistic admissions denilen yaklaşım — kompozisyon, tavsiye mektubu, ders dışı etkinlikler, mülakat — özünde sosyo-ekonomik olarak avantajlı ailelerin çocuklarının daha çok kaynak harcayabildiği bir alan. Kompozisyon koçluğu, danışman, özel rehber öğretmen; bunların hepsi maliyetli. ABD'de bir öğrencinin başvuru dosyasını profesyonel destek alarak hazırlaması ile aile yardımı olmadan tek başına hazırlaması arasındaki uçurum, SAT skor uçurumundan az değil. ABD modeli öğrenciyi tanıma iddiası taşısa da, çoğu zaman iyi desteklenmiş öğrencinin kendini daha iyi anlatabildiği bir eşitsizlik alanı yaratıyor.
YKS'nin ağırlığı ise tek. Türkiye'de bir genç yükseköğretime YKS dışında başka hiçbir kapıdan giremez — ne lise GPA'si, ne kompozisyon, ne tavsiye mektubu, ne mülakat. Yerleştirme tamamen YKS puanı + ortaöğretim başarı puanı (OBP) formülü üzerinden yapılır. OBP'nin etkisi de sınırlı; karar fiilen sınav puanına bağlı. Bu tek kapılı sistem birçok eşitsizliği yeniden üretir, ama bir şeyi yapar: kapı tektir, herkes aynı kapıdan geçer. ABD'nin çoklu kapısı çeşitlilik sağlar; YKS'nin tek kapısı standartlaşma sağlar. İki tercih, iki farklı eşitsizlik üretiyor.
DÖRDÜNCÜ FARK: ADAY HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
ABD'de bir üniversite başvuran adayı çok katmanlı bir profil olarak görür. SAT skoru bu profilin bir cümlesi; kompozisyon adayın kendi sesini,( belki de yüksek ücretli bir danışmanın sesi) GPA dört yıllık tutarlılığını, tavsiye mektupları başkalarının onu nasıl gördüğünü, ders dışı etkinlikler ilgilerini ve öncelik sıralamasını anlatır. Bu çok katmanlı profil iddiası da pratikte sınırlı. ABD'nin yüksek seçicilikli üniversitelerinde başvuru kabul oranları %3-7 arasında ve admissions ofisleri yılda on binlerce başvuru değerlendiriyor; çok yüksek başvuru hacmine sahip üniversitelerde her dosyaya ayrılan süre doğal olarak sınırlı. "Kompozit profilin tamamı dikkatli okunur" iddiası, en seçici üniversiteler hariç, gerçeklikten bir miktar uzak.
Türkiye'de ise aday tek bir sayıya — yerleştirme puanına — sıkıştırılmış. Üniversite, kendisine yerleşen genç hakkında o sayı dışında neredeyse hiçbir şey bilmez. Tıp Fakültesi'ne yerleşen öğrencilerin tamamı sayısal sıralamanın belirli bir aralığında yer aldığı için kabul edilmiştir; ama bu öğrencilerin kimisinin tıbba çocukluktan beri ilgisi vardır, kimisi puanı yettiği için seçmiştir, kimisinin ailesi yönlendirmiştir, kimisi başka bir bölüm istemiş ama tutturamaamış olabirir. Üniversite bu ayrımları yapamaz; çünkü başvuru sürecinde bu bilgiyi toplamamıştır.
İki sistemin farkı "ABD üniversitesi adayını tanıyor, Türk üniversitesi tanımıyor" değil. Fark daha incelikli: ABD üniversitesi adayı tanımak için çabalar (kısmen başarısız olarak); Türk üniversitesi adayı tanımak için çabalamaz (sistem buna izin vermez).Bunu yaptıklarını iddi edenler var , ama bu iddia çok tartışmalı .Puanın keskin belirleyiliği karşısında o değerlendirmeler bir çeşit pazarlama taktiğinde öteye geçemeyecektir.
BEŞİNCİ FARK: REHBER ÖĞRETMEN İKİ ÜLKEDE NE İŞ YAPAR?
ABD'de high school counselor (lise rehber öğretmeni) görev tanımı, üniversite başvuru sürecini önemli bir bileşen olarak kapsar. Dokuzuncu sınıftan itibaren mesleğin tanımlı paraçaları olarak öğrenciyle düzenli görüşme, ders seçimi danışmanlığı, üniversite arama süreci, tavsiye mektubu yazımı, finansal yardım sürecinin yürütülmesi yer alıyor.
American School Counselor Association'a (ASCA) göre 2024-25 öğretim yılında ABD'de ortalama oran 372 öğrenciye 1 rehber öğretmen düşüyor; ASCA'nın tavsiyesi 250:1. Ulusal ortalama, eyaletler ve okul tipleri arasındaki büyük dağılımı gizler. Vermont'ta 172:1 iken Arizona'da 570:1. Devlet okulları ile özel okullar arasındaki uçurum daha derin: özel liselerde rehber öğretmen başına 50-100 öğrenci düşerken, kalabalık devlet liselerinde bu sayı 600'ü aşabiliyor. ABD'nin "her öğrenciye rehberlik desteği" iddiası okul ve eyalet bağlamında ciddi farklılaşıyor.
Türkiye'de rehber öğretmen mesleğinin görev tanımı yapısal olarak farklı. MEB'in 2024-25 verilerine göre ortaöğretimde toplam 5,3 milyon öğrenci, bunların 3,16 milyonu genel ortaöğretimde. Tipik bir lise rehber öğretmeni yüzlerce öğrenciyle, çoğu zaman binlerce öğrencili okullarda çalışır. Spesifik rehber öğretmen-öğrenci oranı MEB tarafından ayrı yayımlanmadığı için kesin sayı bilinmiyor. Görev tanımı içinde yalnızca üniversite tercih danışmanlığı yok; psikolojik destek, sınıf rehberlik dersleri, davranış sorunları, aile ziyaretleri, BEP süreçleri, MEB'in bürokratik form-rapor sirkülasyonu da var.
Üniversite tercih sürecinde rehber öğretmenin elinden gelen, çoğu zaman puana göre tercih listesi eşleştirmesi. Çünkü Türk üniversite sisteminde başvuru kompozisyonunun hiçbir parçası — kompozisyon, tavsiye mektubu, ders dışı portföy — yok. Öğrencinin üniversiteye taşıyabileceği tek şey sayı; rehber öğretmenin dokunabileceği tek şey de o sayının doğru üniversite-bölüm eşleşmesini bulması.Buna reğmen çok ciddi bir çabayla bu döngünün dışına çıkan , öğrencilerine kendine uygun alanlar seçmesi için rehberlik etme çabası hiç azımsanamaz. Ama sistem öğretmeni de öğrenciyi de sıkıştırıyor.
İyi işleyen ABD liselerinde counselor, dört yıl boyunca öğrencinin başvuru sürecinin mimarlarından biri. Türkiye'de ise rehber öğretmen çoğu zaman Haziran sonrasında başlayan kısa tercih döneminin teknik destekçisi konumuna sıkıştırılır. Bu fark mesleğin yetenekleriyle değil, sistemin mesleğe ne yer açtığıyla ilgili.
İKİ SINAV, İKİ ÜNİVERSİTE TANIMI
Bu beş yapısal fark yan yana okunduğunda görünür hâle gelen şu oluyor. ABD üniversitesi adaya "sen kimsin? Lisede ne yaptın? Neyi merak ediyorsun? Niye bu üniversiteyi istiyorsun? Sana referans olabilecek kim var?" sorularını sorar — eksik, kısmen, eşitsiz biçimde de olsa sorar. Türkiye'de üniversite sistemi adaya tek bir soru sorar: "Sıralamada nerelerdesin?"
ABD üniversitesi, dört yıllık bir lise hayatını ölçtüğü için lisede çok yönlü bir öğrenciliği teşvik eder: ders, sınav, etkinlik, gönüllülük, kişisel ilgiler. Türk üniversitesi, tek bir sınav sayısını ölçtüğü için lisede tek yönlü bir öğrenciliği teşvik eder: test çözme tekniği, hız, ezbere dayalı bilgi, kursa devam, bireysel çalışma. Her iki sistem de kendi sınırları içinde işliyor; her ikisi de gence farklı bir hayat dayatıyor.
Lise bir sınav fabrikası hâline geldiğinde, sınav sonrası — yani üniversite hayatında — kendine "ne istiyorum, ne yapmak istiyorum, hangi yolu seçmeliyim" sorularının cevaplarınıbulmak zor. Çünkü o sorular dört yıl boyunca lisede hiç sorulmamış olabilir.
Gençlerin sistemle bağının zayıflaması, kariyer kararlarının gecikmesi ve yükseköğretim planlamasının sıkışması sonunda aynı soruya bağlanıyor: Üniversiteye geçişte gençten ne istiyoruz? 2026 başvuru sayılarındaki düşüş — 2023'te 3,5 milyondan 2026'da 2,4 milyona — tek başına sistemden kopuşu kanıtlamaz. Demografik yapı, mezun sayıları, ekonomik beklentiler ve tekrar başvuru davranışı gibi birçok etken bu tabloyu etkilemiş olabilir. Ama bu düşüş, gençlerin "üniversite kazanmak tek çıkar yol mu?" sorusunu daha görünür biçimde sormaya başladığı bir döneme denk geliyor.
TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
Bu karşılaştırmadan iki tehlikeli yanlış çıkarım yapılabilir. İlki: "ABD modelini kopyalayalım, lise GPA'si ve kompozisyona dayalı bir başvuru sistemine geçelim." Asla böyle bir şey söylemiyorum.Kopyala-yapıştır yaklaşım Türkiye gerçekliğine oturmaz. ABD'de lise GPA'si tek başına standart ve kusursuz bir veri değil; admissions ofisleri not ortalamasını okul profili, derslerin zorluk düzeyi, AP/IB/honors dersleri, counselor raporu ve öğrencinin okul bağlamı içinde okumaya çalışır. Bu bağlamsal okuma da eşitsiz, ama GPA'yı tek başına çıplak bir sayı olmaktan çıkaran bir mekanizma üretir. Türkiye'de bu altyapı bugünkü hâliyle yok; ne lise notlarının liseler arası karşılaştırılabilirliği ne de bağlamsal okuma yapacak rehberlik yapısı var.
İkinci yanlış çıkarım: "Sistem zaten böyle, kabullenmek zorundayız." Hayır , yapısal değişim ancak parçalı, kademeli ve gerçekçi olabilir. Her zaman başka yollar mümkün.
İlk olarak, bir-yıl-bir-şans baskısını yumuşatmakla başlanabilir. YKS'nin yılda iki kez verilebilmesi (örneğin Aralık ve Haziran) tek başına psikolojik yapıyı değiştirir; sınavın kendisinin yapısını değiştirmez. Bu önerinin uygulanabilirliği soru havuzu güvenliği, eşdeğerlik, puan geçerliliği ve tercih takvimi gibi teknik altyapı bariyerlerine bağlı. Türkiye'nin sınav güvenliği geçmişi göz önüne alındığında bu kolay bir reform değil.
İkinci olarak, rehber öğretmen mesleğinin görev tanımının üniversite başvuru sürecini kapsayacak biçimde genişletilmesi. Bunun için lise düzeyinde ayrı bir "kariyer ve üniversite danışmanlığı" uzmanlık alanı tanımlanabilir; mevcut rehber öğretmen yükünün psikolojik destek tarafından ayrılması bu reformun ön koşulu olacaktır. Çok sayıda psikoloji mezunun okullarda görev alması bu soruna çözüm üretebilir.
Üçüncü olarak, ortaöğretim başarı puanının (OBP) yerleştirmedeki ağırlığının artırılması — ama önce güvenilirliğinin sağlanması. OBP'nin ağırlığını mevcut hâliyle artırmak, lise notları arasındaki standart farkı, özel okul-devlet okulu ayrımı, not şişirmesi ve denetim sorunu çözülmeden yeni bir eşitsizlik üretir. Önce OBP'nin güvenilirliğini, liseler arası karşılaştırılabilirliğini ve dış denetimini güçlendirmek gerekir.Okul puanları standartı kesinlikle sağlanmak zorunda.
Dördüncü ve en uzun vadeli adım, gence dört yıllık bir lise hayatını yaşatmak. Müfredatın "sınava hazırlık" hâlinden çıkıp gerçek dersler — felsefe, edebiyat, tartışma, yaratıcı yazı, gönüllülük, sanat, kulüp — barındıran bir hayata dönmesi demek. Bu da ancak üniversitenin sınav sayısı dışında bir veriyi okumayı kabul etmesiyle olur. Sistem değişmedikçe lise değişmez; lise değişmedikçe nesil değişmez, değişemez.
SONUÇ: SINAV, ÜNİVERSİTENİN AYNASIDIR
Bir ülkenin sınavı, o ülkenin üniversitelerinin gence ne sorduğunun aynasıdır. ABD üniversitesi gence dört yıllık bir hikâye soruyor — kısmen, eşitsiz biçimde, kendi sınırlarıyla. Türk üniversitesi gence iki günlük bir sayı soruyor. İki sistemin de kendi sosyo-ekonomik filtresi, kendi eşitsizlik mantığı var. Hiçbiri "ideal" değil; her ikisi de tarihsel bir mantığın ürünü ve her ikisinin reformu konusunda kendi ülkelerinde tartışma sürüyor.
Bu satırlar, sınava üç hafta kala gençlerin emeğini değersizleştirmek için değil; o emeğin hangi sistemsel çerçeve içinde harcandığını görmek için yazılıyor. 2,4 milyon Türk genci YKS hazırlığının son haftalarında. 20-21 Haziran sabahı sınav salonlarına girecekler; arasında ilk kez giren 921 bin adayın, beşinci kez ya da daha fazla başvuran 193 bin adayın da bulunduğu bir kuşak. Onların önümüzdeki dört yılı, bu hafta sonunda iki gün içinde verecekleri cevaplara bağlanacak.
Bu yapı bugünden değişemez. Ama sistemi konuşmaya devam etmediğimiz sürece, yarın aynı masada, aynı genç için aynı kararla başlayacağız. Türkiye için soru ABD'yi taklit etmek değil; kendi sınavını, kendi üniversite anlayışını ve kendi gencini birlikte yeniden düşünmektir.
Kaynaklar
* ÖSYM / Anadolu Ajansı, "YKS'ye 2 milyon 425 bin 560 aday başvurdu," 26 Mart 2026
* College Board, 2025 SAT Suite of Assessments Annual Report ve 2026 Test Dates
* Cornell University, Standardized Testing Policy 2026
* American School Counselor Association (ASCA), Student-to-School Counselor Ratios 2024-25
* BestColleges, Average SAT Score and Statistics 2025
* FairTest, Test-Optional Schools List 2025-26
* MEB, 2024-2025 Örgün Eğitim İstatistikleri
Üst Kategori: ROOT Kategori: EĞİTİM VE REHBERLİK MAKALELERİ
Servet Gülsün Şirin - Psikolog / Eğitim Yöneticisi
Yirmi yılı aşkın süredir tercih dönemlerinde, Türkiye'de bir gencin geleceğinin tek bir hafta sonuna sığdırıldığı sahneye birebir tanıklık ediyorum. Bu yazıyı yazdığım günlerde 20-21 Haziran tarihlerinde yapılacak Yükseköğretim Kurumları Sınavı'na yaklaşık bir ay kalmış durumdaydı. ÖSYM verilerine göre bu yıl sınava 2 milyon 425 bin 560 aday başvurdu. Son altı yılın en düşük rakamı. 2023'te bu sayı 3 milyon 527 bini, 2024'te 3 milyon 120 bini aşmıştı. İki yılda neredeyse 1 milyon adaylık bir geri çekilme yaşandı. Adayların yalnızca 921 bini sınava ilk kez giriyor. Geri kalan 1,5 milyona yakın aday — toplam başvuranların yüzde 62'si — sınava ikinci, üçüncü, dördüncü ya da beşinci kez veya daha fazla başvuruyor. 193 bin aday sınava beşinci kez ya da daha fazla giriyor. Sınav ücreti her oturum için 700 TL; TYT, AYT ve YDT'nin tamamına girmek isteyen bir aday toplam 2.100 TL ödüyor.
Aynı dönemde Atlantik'in öbür yakasında bir ABD lise öğrencisi, College Board'un takvimine göre 2 Mayıs 2026'da SAT'a girmiş olacak. Sonucu beğenmediyse 6 Haziran'da yeniden girecek. İstediği takdirde Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık tarihlerinde de sınava katılabilir. Yıllık yedi-sekiz tarih; kayıt ücreti 68 dolar, geç kayıt durumunda 38 dolar ek ücretle toplam 106 dolar. College Board'un 2025 raporuna göre Class of 2025'te 2 milyondan fazla ABD lise öğrencisi SAT'a en az bir kez girdi.
Bu zaman ve sıklık farkı bir teknik ayrıntı değil. İki sınavın ve iki üniversite sisteminin felsefesindeki temel farkı somut biçimde gösteriyor. Üniversite sistemleri sınavla başlamaz, sınavla biter.Üniversite giriş sınavları , o ülkedeki üniversitelerin gencin neyini ölçmek istediğinin somut hâlidir. Türkiye'de YKS, üniversitenin gence "sıralamada nerelerdesin?" sorusunu sormasının aracı. ABD'de SAT, üniversitenin "sen kimsin?" sorusunun yalnızca bir parçası.
Bu fark sınavın iyiliği ya da kötülüğüyle ilgili değil. Üniversitenin ne sorduğuyla ilgili. Üniversiteler ne ölçüyorsa onu yetiştiriyor; daha doğrusu, üniversiteye geçiş sistemi neyi ölçüyorsa, lise yıllarında öğrencinin ve ailenin yatırımı büyük ölçüde o yöne akıyor.
BİRİNCİ FARK: SINAV NEYİ ÖLÇÜYOR?
SAT'ın yapısı — Reading and Writing ile Math iki ana bileşeni — bilgi değil, beceri ölçer: eleştirel okuma, çıkarım yapma, veri analizi, problem çözme. Lise müfredatından bağımsız bir sınav. SAT'ın "beceri ölçer" iddiası da kabul edilmiyor. Bakın nasıl eleştiriliyo? Aile geliri ile SAT skoru arasındaki korelasyon yıllardır akademik tartışmanın odağında. College Board verisine göre 2024'te en alt %20 gelir grubuna mensup ailelerin çocuklarının ortalama SAT skoru 887 düzeyinde kalıyor; en üst gelir grubunun ortalaması bu rakamın yaklaşık 250 puan üzerinde. "Beceri ölçen" bir sınav aynı zamanda ailenin sosyo-ekonomik kaynaklarını ölçüyor — eleştirel okuma alışkanlığı, evdeki kitap sayısı, hazırlık kursuna erişim, özel ders. ABD'de SAT-ACT hazırlık endüstrisi yıllık 2 milyar dolar büyüklüğünde. Sınav beceri ölçüyor ama o becerinin nasıl edinildiği ailenin gücüyle yakından ilişkili.
YKS'nin yapısı SAT’den tamamen farklı. TYT (Temel Yeterlilik Testi) Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilimleri'nde müfredat bilgisi ölçer; AYT (Alan Yeterlilik Testleri) tercih edilen alana göre Edebiyat-Sosyal, Matematik veya Fen alanlarında derinlemesine bilgi ölçer. Üniversite adaylarının bir yıl boyunca dershane ya da kurs aracılığıyla geliştirdiği şey, eleştirel düşünmekten çok hızlı test çözme tekniği. Bu da kendi içinde sosyo-ekonomik bir filtre üretiyor; YKS hazırlık kursları hala çok önemli ve aileler için önemli bir bütçe kalemi.
Tercih dönemlerinde en sık duyduğuuz cümle nedir? "Puanım buna yetiyor ama ben bunu gerçekte başka bir bölüm istiyorum.”Bu cümle yalnızca bireysel bir kararsızlık değil; sistemin öğrenciye kendini tanıma alanı açmamasının sonucu.
İki sınav iki farklı şeyi ölçüyor. Ama her ikisi de ölçtüklerini ailenin sosyo-ekonomik durumundan bağımsız ölçemiyor. Fark, sınavın eşitsizlik üretip üretmediği değil, hangi tür eşitsizliği ürettiği.
İKİNCİ FARK: KAÇ ŞANSIN VAR?
SAT'ın 2026 takvim yılı içinde Mart, Mayıs, Haziran, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık olmak üzere sekiz sınav tarihi var. Öğrenci tek bir tarihe bağlı değil; sınava girer, skoru beğenmezse bir-iki ay sonra tekrar giribiliyor. Bu çoklu şans kâğıt üzerinde herkes için açık; ama pratikte değil. Her sınav 68 dolar, geç kayıt için 38 dolar ek, hazırlık maliyetiyle birlikte ek ücret. Düşük gelirli aileler için "fee waiver" sistemi var, ama bu da iki sınavla sınırlı. Çoklu şans, bir miktar maddiyatla satın alınan bir avantaj.
YKS yılda bir kez, Haziran ortasında, tek bir hafta sonunda yapılır. 2026'da 20-21 Haziran'da. Ünivesite adayları için zor bir gün hastalık, ailedeki bir kriz, sınav anı paniği = bir yıl kayıp demek. Bu yıl kaybı sembolik değil, gerçekten bir yıl kaybediliyor. Hazırlık kursu, dershane, özel ders, aile yatırımı, gencin psikolojik enerjisi yeniden bir yıl boyunca harcanacak anlamına geliyor. ÖSYM'nin 2026 verilerinde bu yapının pratikteki sonucu somut: 1 milyon 56 bin aday daha önce lise mezunu olduğu hâlde herhangi bir yükseköğretim programına yerleşememiş. 2026'da başvuranların yaklaşık yüzde 62'si sınava en az ikinci kez başvuruyor; 193 bin aday beşinci kez ya da daha fazla. Bu sayılar tek başına "tek günde her şey" yapısının nasıl bir tekrar maratonuna dönüştüğünü anlatıyor.
Bu yapısal fark gencin sınava yüklediği anlamı belirgin biçimde değiştiriyor elbette. SAT bir gence "bu sefer denedim, sonraki sefer daha iyi olabilirim" mesajı verme potansiyeli taşıyabilir— ama bu potansiyel ailenin maddi gücüyle sınırlı. YKS bir gence "bu kez başaramazsan bir yıl daha bekle" mesajı verir; bu mesaj her sosyo-ekonomik kesim için aynı gibi görünse degelecek yıla yatırım yapam gücü herkeste aynı değil.
ÜÇÜNCÜ FARK: SINAVIN ÜNİVERSİTE BAŞVURUSUNDAKİ AĞIRLIĞI
ABD'de SAT, başvurunun yalnızca bir parçasını oluşturyor. Tipik bir başvuru dosyasında lise GPA'si (kümülatif not ortalaması, dört yıl boyunca), kompozisyon (personal essay), iki-üç tavsiye mektubu, ders dışı etkinliklerin listesi, bazı üniversitelerde mülakat bulunur. SAT bu dosyada— bazı üniversiteler için belirleyici, çoğu için tamamlayıcı. National Center for Fair & Open Testing (FairTest) verilerine göre 2025-26 başvuru döneminde 2.085'ten fazla dört yıllık ABD üniversitesi "test-optional" politikası uyguladı; bu okullar SAT'ı zorunlu görmedi.
Test-optional eğilimi son iki yılda yön değiştiriyor. Ivy League'in çoğu — Harvard, Yale, Brown, Dartmouth, Penn — 2025-26 döneminde SAT zorunluluğunu geri getirdi. Cornell ise Fall 2026 itibarıyla test zorunluluğunu yeniden uyguluyor. Columbia test-optional çizgisini sürdürürken, Princeton Fall 2026 ve Fall 2027 girişleri için test-optional kalmaya devam ediyor; Fall 2028'den itibaren test zorunluluğuna geri dönecek. Cornell'in kendi gerekçesi dikkat çekici: üniversitenin Task Force raporu, test-optional politikanın çeşitliliği artırmadığını, dezavantajlı öğrencilerin lehlerine olan skorları sunmadığını gösterdi. Çoklu kapı sistemi de eleştirilebilir hâle geldi: bazı üniversitelerin değerlendirmesinde test-optional, sosyo-ekonomik dezavantajlı öğrencileri korumak yerine onların önündeki en somut kanıt zincirini kapatabiliyor.
Bu çoklu kapı sistemine yöneltilen başka eleştiriler de var. Holistic admissions denilen yaklaşım — kompozisyon, tavsiye mektubu, ders dışı etkinlikler, mülakat — özünde sosyo-ekonomik olarak avantajlı ailelerin çocuklarının daha çok kaynak harcayabildiği bir alan. Kompozisyon koçluğu, danışman, özel rehber öğretmen; bunların hepsi maliyetli. ABD'de bir öğrencinin başvuru dosyasını profesyonel destek alarak hazırlaması ile aile yardımı olmadan tek başına hazırlaması arasındaki uçurum, SAT skor uçurumundan az değil. ABD modeli öğrenciyi tanıma iddiası taşısa da, çoğu zaman iyi desteklenmiş öğrencinin kendini daha iyi anlatabildiği bir eşitsizlik alanı yaratıyor.
YKS'nin ağırlığı ise tek. Türkiye'de bir genç yükseköğretime YKS dışında başka hiçbir kapıdan giremez — ne lise GPA'si, ne kompozisyon, ne tavsiye mektubu, ne mülakat. Yerleştirme tamamen YKS puanı + ortaöğretim başarı puanı (OBP) formülü üzerinden yapılır. OBP'nin etkisi de sınırlı; karar fiilen sınav puanına bağlı. Bu tek kapılı sistem birçok eşitsizliği yeniden üretir, ama bir şeyi yapar: kapı tektir, herkes aynı kapıdan geçer. ABD'nin çoklu kapısı çeşitlilik sağlar; YKS'nin tek kapısı standartlaşma sağlar. İki tercih, iki farklı eşitsizlik üretiyor.
DÖRDÜNCÜ FARK: ADAY HAKKINDA NE BİLİNİYOR?
ABD'de bir üniversite başvuran adayı çok katmanlı bir profil olarak görür. SAT skoru bu profilin bir cümlesi; kompozisyon adayın kendi sesini,( belki de yüksek ücretli bir danışmanın sesi) GPA dört yıllık tutarlılığını, tavsiye mektupları başkalarının onu nasıl gördüğünü, ders dışı etkinlikler ilgilerini ve öncelik sıralamasını anlatır. Bu çok katmanlı profil iddiası da pratikte sınırlı. ABD'nin yüksek seçicilikli üniversitelerinde başvuru kabul oranları %3-7 arasında ve admissions ofisleri yılda on binlerce başvuru değerlendiriyor; çok yüksek başvuru hacmine sahip üniversitelerde her dosyaya ayrılan süre doğal olarak sınırlı. "Kompozit profilin tamamı dikkatli okunur" iddiası, en seçici üniversiteler hariç, gerçeklikten bir miktar uzak.
Türkiye'de ise aday tek bir sayıya — yerleştirme puanına — sıkıştırılmış. Üniversite, kendisine yerleşen genç hakkında o sayı dışında neredeyse hiçbir şey bilmez. Tıp Fakültesi'ne yerleşen öğrencilerin tamamı sayısal sıralamanın belirli bir aralığında yer aldığı için kabul edilmiştir; ama bu öğrencilerin kimisinin tıbba çocukluktan beri ilgisi vardır, kimisi puanı yettiği için seçmiştir, kimisinin ailesi yönlendirmiştir, kimisi başka bir bölüm istemiş ama tutturamaamış olabirir. Üniversite bu ayrımları yapamaz; çünkü başvuru sürecinde bu bilgiyi toplamamıştır.
İki sistemin farkı "ABD üniversitesi adayını tanıyor, Türk üniversitesi tanımıyor" değil. Fark daha incelikli: ABD üniversitesi adayı tanımak için çabalar (kısmen başarısız olarak); Türk üniversitesi adayı tanımak için çabalamaz (sistem buna izin vermez).Bunu yaptıklarını iddi edenler var , ama bu iddia çok tartışmalı .Puanın keskin belirleyiliği karşısında o değerlendirmeler bir çeşit pazarlama taktiğinde öteye geçemeyecektir.
BEŞİNCİ FARK: REHBER ÖĞRETMEN İKİ ÜLKEDE NE İŞ YAPAR?
ABD'de high school counselor (lise rehber öğretmeni) görev tanımı, üniversite başvuru sürecini önemli bir bileşen olarak kapsar. Dokuzuncu sınıftan itibaren mesleğin tanımlı paraçaları olarak öğrenciyle düzenli görüşme, ders seçimi danışmanlığı, üniversite arama süreci, tavsiye mektubu yazımı, finansal yardım sürecinin yürütülmesi yer alıyor.
American School Counselor Association'a (ASCA) göre 2024-25 öğretim yılında ABD'de ortalama oran 372 öğrenciye 1 rehber öğretmen düşüyor; ASCA'nın tavsiyesi 250:1. Ulusal ortalama, eyaletler ve okul tipleri arasındaki büyük dağılımı gizler. Vermont'ta 172:1 iken Arizona'da 570:1. Devlet okulları ile özel okullar arasındaki uçurum daha derin: özel liselerde rehber öğretmen başına 50-100 öğrenci düşerken, kalabalık devlet liselerinde bu sayı 600'ü aşabiliyor. ABD'nin "her öğrenciye rehberlik desteği" iddiası okul ve eyalet bağlamında ciddi farklılaşıyor.
Türkiye'de rehber öğretmen mesleğinin görev tanımı yapısal olarak farklı. MEB'in 2024-25 verilerine göre ortaöğretimde toplam 5,3 milyon öğrenci, bunların 3,16 milyonu genel ortaöğretimde. Tipik bir lise rehber öğretmeni yüzlerce öğrenciyle, çoğu zaman binlerce öğrencili okullarda çalışır. Spesifik rehber öğretmen-öğrenci oranı MEB tarafından ayrı yayımlanmadığı için kesin sayı bilinmiyor. Görev tanımı içinde yalnızca üniversite tercih danışmanlığı yok; psikolojik destek, sınıf rehberlik dersleri, davranış sorunları, aile ziyaretleri, BEP süreçleri, MEB'in bürokratik form-rapor sirkülasyonu da var.
Üniversite tercih sürecinde rehber öğretmenin elinden gelen, çoğu zaman puana göre tercih listesi eşleştirmesi. Çünkü Türk üniversite sisteminde başvuru kompozisyonunun hiçbir parçası — kompozisyon, tavsiye mektubu, ders dışı portföy — yok. Öğrencinin üniversiteye taşıyabileceği tek şey sayı; rehber öğretmenin dokunabileceği tek şey de o sayının doğru üniversite-bölüm eşleşmesini bulması.Buna reğmen çok ciddi bir çabayla bu döngünün dışına çıkan , öğrencilerine kendine uygun alanlar seçmesi için rehberlik etme çabası hiç azımsanamaz. Ama sistem öğretmeni de öğrenciyi de sıkıştırıyor.
İyi işleyen ABD liselerinde counselor, dört yıl boyunca öğrencinin başvuru sürecinin mimarlarından biri. Türkiye'de ise rehber öğretmen çoğu zaman Haziran sonrasında başlayan kısa tercih döneminin teknik destekçisi konumuna sıkıştırılır. Bu fark mesleğin yetenekleriyle değil, sistemin mesleğe ne yer açtığıyla ilgili.
İKİ SINAV, İKİ ÜNİVERSİTE TANIMI
Bu beş yapısal fark yan yana okunduğunda görünür hâle gelen şu oluyor. ABD üniversitesi adaya "sen kimsin? Lisede ne yaptın? Neyi merak ediyorsun? Niye bu üniversiteyi istiyorsun? Sana referans olabilecek kim var?" sorularını sorar — eksik, kısmen, eşitsiz biçimde de olsa sorar. Türkiye'de üniversite sistemi adaya tek bir soru sorar: "Sıralamada nerelerdesin?"
ABD üniversitesi, dört yıllık bir lise hayatını ölçtüğü için lisede çok yönlü bir öğrenciliği teşvik eder: ders, sınav, etkinlik, gönüllülük, kişisel ilgiler. Türk üniversitesi, tek bir sınav sayısını ölçtüğü için lisede tek yönlü bir öğrenciliği teşvik eder: test çözme tekniği, hız, ezbere dayalı bilgi, kursa devam, bireysel çalışma. Her iki sistem de kendi sınırları içinde işliyor; her ikisi de gence farklı bir hayat dayatıyor.
Lise bir sınav fabrikası hâline geldiğinde, sınav sonrası — yani üniversite hayatında — kendine "ne istiyorum, ne yapmak istiyorum, hangi yolu seçmeliyim" sorularının cevaplarınıbulmak zor. Çünkü o sorular dört yıl boyunca lisede hiç sorulmamış olabilir.
Gençlerin sistemle bağının zayıflaması, kariyer kararlarının gecikmesi ve yükseköğretim planlamasının sıkışması sonunda aynı soruya bağlanıyor: Üniversiteye geçişte gençten ne istiyoruz? 2026 başvuru sayılarındaki düşüş — 2023'te 3,5 milyondan 2026'da 2,4 milyona — tek başına sistemden kopuşu kanıtlamaz. Demografik yapı, mezun sayıları, ekonomik beklentiler ve tekrar başvuru davranışı gibi birçok etken bu tabloyu etkilemiş olabilir. Ama bu düşüş, gençlerin "üniversite kazanmak tek çıkar yol mu?" sorusunu daha görünür biçimde sormaya başladığı bir döneme denk geliyor.
TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR?
Bu karşılaştırmadan iki tehlikeli yanlış çıkarım yapılabilir. İlki: "ABD modelini kopyalayalım, lise GPA'si ve kompozisyona dayalı bir başvuru sistemine geçelim." Asla böyle bir şey söylemiyorum.Kopyala-yapıştır yaklaşım Türkiye gerçekliğine oturmaz. ABD'de lise GPA'si tek başına standart ve kusursuz bir veri değil; admissions ofisleri not ortalamasını okul profili, derslerin zorluk düzeyi, AP/IB/honors dersleri, counselor raporu ve öğrencinin okul bağlamı içinde okumaya çalışır. Bu bağlamsal okuma da eşitsiz, ama GPA'yı tek başına çıplak bir sayı olmaktan çıkaran bir mekanizma üretir. Türkiye'de bu altyapı bugünkü hâliyle yok; ne lise notlarının liseler arası karşılaştırılabilirliği ne de bağlamsal okuma yapacak rehberlik yapısı var.
İkinci yanlış çıkarım: "Sistem zaten böyle, kabullenmek zorundayız." Hayır , yapısal değişim ancak parçalı, kademeli ve gerçekçi olabilir. Her zaman başka yollar mümkün.
İlk olarak, bir-yıl-bir-şans baskısını yumuşatmakla başlanabilir. YKS'nin yılda iki kez verilebilmesi (örneğin Aralık ve Haziran) tek başına psikolojik yapıyı değiştirir; sınavın kendisinin yapısını değiştirmez. Bu önerinin uygulanabilirliği soru havuzu güvenliği, eşdeğerlik, puan geçerliliği ve tercih takvimi gibi teknik altyapı bariyerlerine bağlı. Türkiye'nin sınav güvenliği geçmişi göz önüne alındığında bu kolay bir reform değil.
İkinci olarak, rehber öğretmen mesleğinin görev tanımının üniversite başvuru sürecini kapsayacak biçimde genişletilmesi. Bunun için lise düzeyinde ayrı bir "kariyer ve üniversite danışmanlığı" uzmanlık alanı tanımlanabilir; mevcut rehber öğretmen yükünün psikolojik destek tarafından ayrılması bu reformun ön koşulu olacaktır. Çok sayıda psikoloji mezunun okullarda görev alması bu soruna çözüm üretebilir.
Üçüncü olarak, ortaöğretim başarı puanının (OBP) yerleştirmedeki ağırlığının artırılması — ama önce güvenilirliğinin sağlanması. OBP'nin ağırlığını mevcut hâliyle artırmak, lise notları arasındaki standart farkı, özel okul-devlet okulu ayrımı, not şişirmesi ve denetim sorunu çözülmeden yeni bir eşitsizlik üretir. Önce OBP'nin güvenilirliğini, liseler arası karşılaştırılabilirliğini ve dış denetimini güçlendirmek gerekir.Okul puanları standartı kesinlikle sağlanmak zorunda.
Dördüncü ve en uzun vadeli adım, gence dört yıllık bir lise hayatını yaşatmak. Müfredatın "sınava hazırlık" hâlinden çıkıp gerçek dersler — felsefe, edebiyat, tartışma, yaratıcı yazı, gönüllülük, sanat, kulüp — barındıran bir hayata dönmesi demek. Bu da ancak üniversitenin sınav sayısı dışında bir veriyi okumayı kabul etmesiyle olur. Sistem değişmedikçe lise değişmez; lise değişmedikçe nesil değişmez, değişemez.
SONUÇ: SINAV, ÜNİVERSİTENİN AYNASIDIR
Bir ülkenin sınavı, o ülkenin üniversitelerinin gence ne sorduğunun aynasıdır. ABD üniversitesi gence dört yıllık bir hikâye soruyor — kısmen, eşitsiz biçimde, kendi sınırlarıyla. Türk üniversitesi gence iki günlük bir sayı soruyor. İki sistemin de kendi sosyo-ekonomik filtresi, kendi eşitsizlik mantığı var. Hiçbiri "ideal" değil; her ikisi de tarihsel bir mantığın ürünü ve her ikisinin reformu konusunda kendi ülkelerinde tartışma sürüyor.
Bu satırlar, sınava üç hafta kala gençlerin emeğini değersizleştirmek için değil; o emeğin hangi sistemsel çerçeve içinde harcandığını görmek için yazılıyor. 2,4 milyon Türk genci YKS hazırlığının son haftalarında. 20-21 Haziran sabahı sınav salonlarına girecekler; arasında ilk kez giren 921 bin adayın, beşinci kez ya da daha fazla başvuran 193 bin adayın da bulunduğu bir kuşak. Onların önümüzdeki dört yılı, bu hafta sonunda iki gün içinde verecekleri cevaplara bağlanacak.
Bu yapı bugünden değişemez. Ama sistemi konuşmaya devam etmediğimiz sürece, yarın aynı masada, aynı genç için aynı kararla başlayacağız. Türkiye için soru ABD'yi taklit etmek değil; kendi sınavını, kendi üniversite anlayışını ve kendi gencini birlikte yeniden düşünmektir.
Kaynaklar
* ÖSYM / Anadolu Ajansı, "YKS'ye 2 milyon 425 bin 560 aday başvurdu," 26 Mart 2026
* College Board, 2025 SAT Suite of Assessments Annual Report ve 2026 Test Dates
* Cornell University, Standardized Testing Policy 2026
* American School Counselor Association (ASCA), Student-to-School Counselor Ratios 2024-25
* BestColleges, Average SAT Score and Statistics 2025
* FairTest, Test-Optional Schools List 2025-26
* MEB, 2024-2025 Örgün Eğitim İstatistikleri
Son Güncelleme: Salı, 02 Haziran 2026 11:09
Gösterim: 462

