Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanProf. Dr. Ziya Selçuk: “Verimliliğin artırılması ve öğretmenlerimizin nefes alması”
Prof. Dr. Yusuf Tekin: “Eğitim takvimi daha verimli, öğrencilerin daha uzun ve kesintisiz bir yaz tatili olacak”

16 Mayıs 2019 tarihinde dönemin Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk tarafından kamuoyuna duyurulan ara tatil uygulaması, yedi yıl sonra yeniden eğitim politikalarının en önemli tartışma başlıklarından biri hâline geldi. Kasım ve Nisan aylarında birer haftalık ara tatil öngören ve eğitim öğretim yılını dört dönemli bir yapıya dönüştüren uygulamanın, 2026–2027 eğitim öğretim yılından itibaren kaldırılması artık ciddi biçimde tartışılıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca farklı eğitim modelleri, sınav sistemleri ve eğitim takvimleri uygulandı. Eğitim ise her dönemde sürekliliğin, istikrarın ve uzun vadeli planlamanın temel alanlarından biri olarak değerlendirildi. Bu nedenle eğitim takviminde yapılan her değişiklik yalnızca öğrencileri değil; öğretmenleri, velileri, okul yöneticilerini ve dolaylı olarak tüm toplumu etkileyen bir karar niteliği taşıyor.
Ara tatil uygulaması da ilk ortaya çıktığı dönemde yalnızca “tatil süresini artıran” bir düzenleme olarak değil; eğitimde verimliliği artırmayı, öğrencilerin öğrenme kayıplarını azaltmayı, öğretmenlere nefes alma alanı açmayı ve eğitim yılını daha dengeli hâle getirmeyi amaçlayan yapısal bir değişim olarak sunulmuştu.
Prof. Dr. Ziya Selçuk, uygulamanın temel gerekçesini şu sözlerle açıklıyordu; “Verimliliği artırmak ve öğretmenlerimizin nefes almasına fırsat sağlamak istiyoruz.”
Millî Eğitim Bakanlığı bu doğrultuda 13 haftalık yaz tatilini 11 haftaya düşürmüş; alınan iki haftalık süreyi Kasım ve Nisan aylarında birer haftalık ara tatil olarak eğitim takvimine eklemişti. Böylece öğrencilerin okuldan uzun süre kopmasının önüne geçilmesi, öğretmenlerin ise yıl içine yayılan daha dengeli dinlenme aralıklarına sahip olması hedeflenmişti.
Amaç Verimliliği Artırmaktı; Dönemin Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, düzenlemenin temel amacını “180 iş gününü artırmak değil, bu günlerin verimliliğini yükseltmek” olarak ifade etmişti. Öğrencilerin belirli dönemlerde kısa molalar vermesinin öğrenmeyi kolaylaştırdığı, uzun yaz tatillerinin ise unutmayı artırdığı yönündeki bilimsel çalışmaların bu kararda etkili olduğu belirtilmişti.
Ayrıca öğretmenlerin yoğun çalışma temposu içinde dinlenmeye ve nefes almaya ihtiyaç duyduğu vurgulanmış; eğitimde sürdürülebilir verimlilik için öğretmen iyi oluşunun önemine dikkat çekilmişti.
Aslında bu model Türkiye için tamamen yeni değildi. Pek çok özel okul tarafından daha önce uygulanmış olan ara tatil sistemi; OECD ve Avrupa ülkelerinde de farklı biçimlerde uzun süredir kullanılmaktaydı. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde uzun yaz tatilleri yerine yıl içine yayılmış kısa tatil dönemleri tercih ediliyor. Bu yaklaşımın temel gerekçeleri arasında öğrenci ve çalışan verimliliğini artırmak, zihinsel sağlığı korumak ve iş-yaşam dengesini desteklemek yer alıyor.
Türkiye’de ara tatiller üzerine yapılan akademik araştırmaların sayısı sınırlı olsa da mevcut çalışmalar uygulamanın sahadaki etkilerine dair önemli veriler sunuyor. Öğretmenler, öğrenciler, yöneticiler ve velilerle yapılan araştırmalar; uygulamanın güçlü yönlerinin ağırlıkta olduğunu söylese de tartışmalı taraflarını da ortaya koyuyor.

“Okul Yöneticilerinin Birer Haftalık Ara Tatiller Hakkındaki Görüşleri”
Bu araştırma, Türkiye’de 2019–2020 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanan ara tatil sisteminin okul yöneticileri tarafından nasıl değerlendirildiğini incelemektedir. Ankara’daki devlet okullarında görev yapan 22 okul yöneticisinin görüşlerine dayalı olarak hazırlanan çalışma, ara tatillerin öğretmenler, öğrenciler ve okul yönetimi üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Araştırmada yöneticilerin büyük çoğunluğu ara tatil uygulamasını genel olarak olumlu değerlendirmiştir. Katılımcılara göre ara tatiller; öğrencilerin, öğretmenlerin ve okul personelinin yoğun eğitim temposu içinde dinlenmesine olanak sağlamaktadır. Özellikle öğretmenlerin daha planlı, motive ve dinlenmiş biçimde okula döndükleri ifade edilmiştir.
Bunun yanında okul yönetimleri açısından da ara tatillerin önemli avantajlar sunduğu belirtilmiştir. Bakım-onarım çalışmaları, temizlik süreçleri, yeni dönem planlamaları ve okulun teknik eksiklerinin giderilmesi için bu dönemlerin işlevsel olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca hizmet içi eğitimler, seminerler ve kişisel gelişim çalışmaları için bu dönemin uygun olduğu belirtilirken; bazı yöneticiler çevrim içi seminerlerin yeterince verimli olmadığını ve daha uygulamalı içeriklere ihtiyaç duyulduğunu savunmuştur.
Öğrenciler açısından değerlendirildiğinde ise ara tatillerin çocukların zihinsel olarak dinlenmesine ve okula daha motive dönmesine katkı sağladığı belirtilmektedir. Yöneticiler; öğrencilerin aileleriyle daha fazla vakit geçirdiklerini, kültürel etkinliklere katıldıklarını, oyun oynadıklarını ve sosyal faaliyetlere zaman ayırdıklarını ifade etmektedir.
Ancak araştırma yalnızca olumlu yönleri ortaya koymamaktadır. Bazı yöneticiler, özellikle küçük yaş gruplarında öğrenme kayıpları yaşanabildiğine dikkat çekmiştir. İlkokul birinci sınıf öğrencilerinde okuma-yazma becerilerinde gerileme görülebileceği ifade edilmiş; bu nedenle erken yaş gruplarında ara tatillerin daha dikkatli planlanması gerektiği vurgulanmıştır.
Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de yöneticilerin büyük çoğunluğunun uygulamanın devam etmesini istemesidir. Katılımcılar, kısa süreli bu molaların öğretmenler, öğrenciler ve okul yönetimi açısından motivasyonu artırdığını belirtmiştir. Ara tatil uygulamasına verilen puanların ortalaması 8,6 olarak belirlenmiş ve bu durum yöneticilerin uygulamadan genel olarak memnun olduklarını göstermiştir.
Bununla birlikte bazı yöneticiler, tatil sonrası öğrencilerde disiplin ve düzen kaybı yaşandığını, teknoloji kullanımının arttığını ve öğrencilerin okul ritminden uzaklaştığını da ifade etmiştir. Ayrıca mesleki gelişim etkinliklerinin niteliği konusunda iyileştirme yapılması gerektiği belirtilmiştir.

“Ara Tatiller Avantaj mı Dezavantaj mı? Öğrenci ve Öğretmen Görüşlerinin Nitel Analizi”
Bu araştırma, 2019 yılında uygulanmaya başlanan ara tatil sisteminin öğrenci ve öğretmenler üzerindeki etkilerini incelemektedir. Çalışma, 2023–2024 eğitim öğretim yılında Düzce’de lise düzeyinde görev yapan 9 öğretmen ve 10 öğrenciyle gerçekleştirilen nitel bir araştırmadır.
Araştırmanın bulgularına göre hem öğrenciler hem de öğretmenler ara tatillerin temel olarak “dinlenme ve nefes alma fırsatı” sunduğu konusunda ortak görüş bildirmiştir. Katılımcılar, yoğun okul ve sınav temposunun ardından verilen kısa tatillerin psikolojik rahatlama sağladığını, motivasyonu artırdığını ve okula daha dinç dönmeye yardımcı olduğunu ifade etmiştir.
Üniversite sınavına hazırlanan öğrenciler için de bu süreç; konu tekrarı yapma, eksikleri tamamlama ve deneme çözme açısından yararlı görülmüştür.
Öğretmenler açısından bakıldığında ise ara tatillerin en önemli avantajları; dinlenme, aileyle vakit geçirme ve stres azaltma olarak öne çıkmaktadır. Bunun yanında öğretmenler; sınav okuma, not girişleri ve dönemsel işlerin tamamlanması için de bu sürecin işlevsel olduğunu ifade etmektedir. Araştırmada okul yönetimi açısından da ara tatillerin teknik eksiklerin giderilmesi, bakım-onarım çalışmalarının yapılması ve okul düzenlemeleri için uygun bir zaman oluşturduğu belirtilmektedir.
Araştırma, ara tatillerin bazı dezavantajlarını da ortaya koymaktadır. Öğrenci ve öğretmenlerin en çok vurguladığı sorunlardan biri, tatil sonrası yeniden okula adapte olmanın zorlaşmasıdır. Bazı öğrencilerin tatil döneminde okul disiplininden uzaklaştığı, ders çalışma düzeninin bozulduğu ve öğrenilen konuların unutulabildiği ifade edilmiştir.
Öğretmenler açısından ise ara tatil dönemlerinde yapılan seminer çalışmalarının çoğunlukla verimsiz geçtiği ifade edilmiştir. Katılımcılar, hizmet içi eğitimlerin daha planlı, ilgi çekici ve aktif katılımlı hâle getirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Veliler açısından en önemli sorun ise özellikle çalışan ebeveynlerin çocuk bakımı konusunda yaşadığı güçlüklerdir. Küçük yaş grubunda çocuğu olan ailelerin, ara tatil dönemlerinde çocuklarını bırakacak güvenli ortam bulmakta zorlandıkları belirtilmiştir.
Genel olarak araştırma, ara tatillerin tamamen olumlu ya da tamamen olumsuz bir uygulama olmadığını; etkilerinin öğrencinin, öğretmenin ve ailenin koşullarına göre değişebildiğini ortaya koymaktadır. Ancak genel eğilim, doğru planlandığında ve destekleyici etkinliklerle zenginleştirildiğinde ara tatillerin öğrencilerin ve öğretmenlerin psikolojik iyi oluşuna ve eğitim sürecine olumlu katkılar sunduğu yönündedir.

“Ara Tatil Uygulamasının Değerlendirilmesi”
Bu araştırma, örneklem büyüklüğü açısından karşılaşılan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Eğitim-Bir-Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi (EBSAM) tarafından yürütülen çalışma; öğretmen, okul yöneticisi, öğrenci ve velilerin görüşlerini temel alan Türkiye çapındaki geniş ölçekli saha araştırmalarından biri olma özelliği taşımaktadır.
Araştırmaya Türkiye’nin 81 ilinden toplam 119.709 kişi katılmıştır.
Raporda, Türkiye’nin okul günü ve tatil süreleri bakımından OECD ve Avrupa ülkeleriyle genel olarak benzer bir düzeyde olduğu belirtilmektedir. Avrupa’daki birçok ülkede yılda dört veya beş kısa tatil uygulanırken Türkiye’deki mevcut modelin de uluslararası eğilimlerle uyumlu olduğu ifade edilmektedir.
Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, ara tatil uygulamasının eğitim paydaşlarının büyük çoğunluğu tarafından desteklenmesidir. Öğretmenlerin %88,2’si, okul yöneticilerinin %72,1’i ve velilerin %70,5’i ara tatilin kaldırılmasına karşı olduklarını belirtmiştir. Öğrencilerde de benzer şekilde uygulamanın devam etmesini isteyenlerin oranı oldukça yüksektir.
Özellikle lise öğrencilerinin %85,7’si ara tatilin sürmesini istemektedir.
Ara tatilin öğrenciler üzerindeki etkileri değerlendirildiğinde, uygulamanın özellikle dinlenme, motivasyon yenileme ve psikolojik rahatlama açısından önemli katkılar sağladığı görülmektedir. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu, ara tatillerin öğrencilerin dönem boyunca biriken akademik yorgunluklarını azaltarak daha motive şekilde okula dönmelerine yardımcı olduğunu ifade etmiştir. Öğrenciler de bu süreçte kitap okuma, spor yapma, sanat faaliyetleri ve hobilerine zaman ayırabildiklerini belirtmiştir.
Raporda kamuoyunda sıkça dile getirilen “öğrenme kaybı” ve “adaptasyon sorunu” tartışmaları da ele alınmaktadır. Araştırma bulgularına göre öğretmenlerin %86,9’u ara tatillerin öğrenme kaybına yol açtığı görüşüne katılmamaktadır.
Benzer biçimde öğrencilerin büyük çoğunluğu tatil sonrasında derslere uyum konusunda ciddi bir sorun yaşamadığını belirtmiştir. Özellikle sınav hazırlığında olan 8. ve 12. sınıf öğrencilerinin önemli bir bölümü ara tatilin ders çalışma düzenlerini bozmadığını ifade etmektedir.
Ara tatillerin sosyal ve aile yaşamına katkıları da araştırmanın önemli bulguları arasındadır. Velilerin ve öğretmenlerin büyük bölümü ara tatillerin ailece kaliteli zaman geçirmek için önemli bir fırsat sunduğunu düşünmektedir.
Bununla birlikte araştırma bazı sorun alanlarına da dikkat çekmektedir. Velilerin yaklaşık yarısı, ara tatillerde verilen yoğun ödev ve projelerin tatilin dinlenme amacını gölgelediğini düşünmektedir. Çalışan veliler açısından ise özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocukların bakım ve planlama süreçlerinin zaman zaman zorluk oluşturduğu belirtilmiştir.
Öğretmenler açısından bakıldığında ise ara tatil dönemlerinde yapılan mesleki gelişim seminerlerinin verimliliği tartışma konusu olmuştur. Öğretmenlerin önemli bir kısmı bu seminerlerin dinlenme ihtiyacıyla çakıştığını ve içerik bakımından daha işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Araştırmanın sonuç bölümünde, ara tatil uygulamasının tamamen kaldırılması yerine geliştirilerek sürdürülmesi gerektiği önerilmektedir. Raporda özellikle şu başlıklar öne çıkmaktadır:
• Öğrencilere verilen ödev yükünün azaltılması,
• Çalışan veliler için sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi,
• Tatil sonrası ilk günlerin uyum etkinliklerine ayrılması,
• Dezavantajlı bölgelerde sosyal ve kültürel desteklerin artırılması,
• Öğretmen seminerlerinin daha esnek biçimde yeniden düzenlenmesi.
Genel olarak araştırma, ara tatil uygulamasının yalnızca akademik değil; öğrencilerin psikolojik iyi oluşu, aile ilişkileri, sosyal gelişim ve eğitim süreçlerinin dengelenmesi açısından da önemli katkılar sunduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç
Tüm araştırmalar birlikte değerlendirildiğinde, ara tatil uygulamasının ne tamamen olumlu ne de tamamen olumsuz bir eğitim politikası olduğu görülmektedir.
Uygulamanın; öğrencilerin psikolojik olarak dinlenmesi, öğretmenlerin nefes alması, aile içi zamanın artması ve eğitim temposunun dengelenmesi açısından önemli katkılar sunduğu açık biçimde görülmektedir.
Bununla birlikte öğrenme sürekliliğinin kesintiye uğraması, tatil sonrası adaptasyon sorunları, küçük yaş gruplarında akademik gerileme riski, çalışan velilerin yaşadığı bakım sorunları ve öğrencilerin dijital ekranlarla fazla zaman geçirmesi gibi önemli eleştiriler de dikkat çekmektedir.
Araştırmalarda ortaya çıkan en dikkat çekici ortak sonuçlardan biri ise şudur: Eğitim paydaşlarının büyük bölümü uygulamanın tamamen kaldırılmasından ziyade geliştirilerek sürdürülmesinden yana görünmektedir.
Bu noktada asıl mesele “ara tatil olsun mu olmasın mı?” sorusundan çok, “nasıl daha verimli hâle getirilebilir?” sorusudur.
Çünkü eğitim yalnızca akademik başarıdan ibaret değildir. Eğitim aynı zamanda öğrencinin psikolojik iyi oluşunu, öğretmenin mesleki sürdürülebilirliğini, aile ilişkilerini ve okul iklimini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir.
Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin, ara tatillerin kaldırılmasıyla öğrencilerin toplam tatil süresinin azalmayacağını; aksine eğitim takviminin daha verimli hâle geleceğini ifade etmektedir. Bakan Tekin’e göre okulların biraz daha geç açılıp daha erken kapanmasıyla öğrenciler daha uzun ve kesintisiz bir yaz tatiline sahip olacaktır.
Önümüzdeki süreçte ara tatiller kaldırılsa da sürdürülse de eğitim politikalarının yalnızca merkezi kararlarla değil; öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin ve okul yöneticilerinin deneyimleriyle birlikte değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Çünkü eğitimde alınan her karar, doğrudan toplumun geleceğini şekillendirmektedir.

Kaynakça
https://www.hurriyet.com.tr/bilgi/galeri/ara-tatil-kalkacak-mi-yaz-tatili-uzayacak-mi-milli-egitim-bakani-yusuf-tekinden-ara-tatil-ve-yaz-tatili-aciklamasi-43164186
https://www.ulusalegitimdergisi.com/index.php/pub/article/view/37/35
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4555819
https://www.ebs.org.tr/storage/publication/69f1ed45dcad01777462597.pdf
https://www.hurriyet.com.tr/egitim/ogrencilere-kasim-nisan-mujdesi-4-donem-tatil-41215336

> ARA TATİLLER, KİM HAKLI?

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanProf. Dr. Ziya Selçuk: “Verimliliğin artırılması ve öğretmenlerimizin nefes alması”
Prof. Dr. Yusuf Tekin: “Eğitim takvimi daha verimli, öğrencilerin daha uzun ve kesintisiz bir yaz tatili olacak”

16 Mayıs 2019 tarihinde dönemin Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk tarafından kamuoyuna duyurulan ara tatil uygulaması, yedi yıl sonra yeniden eğitim politikalarının en önemli tartışma başlıklarından biri hâline geldi. Kasım ve Nisan aylarında birer haftalık ara tatil öngören ve eğitim öğretim yılını dört dönemli bir yapıya dönüştüren uygulamanın, 2026–2027 eğitim öğretim yılından itibaren kaldırılması artık ciddi biçimde tartışılıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca farklı eğitim modelleri, sınav sistemleri ve eğitim takvimleri uygulandı. Eğitim ise her dönemde sürekliliğin, istikrarın ve uzun vadeli planlamanın temel alanlarından biri olarak değerlendirildi. Bu nedenle eğitim takviminde yapılan her değişiklik yalnızca öğrencileri değil; öğretmenleri, velileri, okul yöneticilerini ve dolaylı olarak tüm toplumu etkileyen bir karar niteliği taşıyor.
Ara tatil uygulaması da ilk ortaya çıktığı dönemde yalnızca “tatil süresini artıran” bir düzenleme olarak değil; eğitimde verimliliği artırmayı, öğrencilerin öğrenme kayıplarını azaltmayı, öğretmenlere nefes alma alanı açmayı ve eğitim yılını daha dengeli hâle getirmeyi amaçlayan yapısal bir değişim olarak sunulmuştu.
Prof. Dr. Ziya Selçuk, uygulamanın temel gerekçesini şu sözlerle açıklıyordu; “Verimliliği artırmak ve öğretmenlerimizin nefes almasına fırsat sağlamak istiyoruz.”
Millî Eğitim Bakanlığı bu doğrultuda 13 haftalık yaz tatilini 11 haftaya düşürmüş; alınan iki haftalık süreyi Kasım ve Nisan aylarında birer haftalık ara tatil olarak eğitim takvimine eklemişti. Böylece öğrencilerin okuldan uzun süre kopmasının önüne geçilmesi, öğretmenlerin ise yıl içine yayılan daha dengeli dinlenme aralıklarına sahip olması hedeflenmişti.
Amaç Verimliliği Artırmaktı; Dönemin Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, düzenlemenin temel amacını “180 iş gününü artırmak değil, bu günlerin verimliliğini yükseltmek” olarak ifade etmişti. Öğrencilerin belirli dönemlerde kısa molalar vermesinin öğrenmeyi kolaylaştırdığı, uzun yaz tatillerinin ise unutmayı artırdığı yönündeki bilimsel çalışmaların bu kararda etkili olduğu belirtilmişti.
Ayrıca öğretmenlerin yoğun çalışma temposu içinde dinlenmeye ve nefes almaya ihtiyaç duyduğu vurgulanmış; eğitimde sürdürülebilir verimlilik için öğretmen iyi oluşunun önemine dikkat çekilmişti.
Aslında bu model Türkiye için tamamen yeni değildi. Pek çok özel okul tarafından daha önce uygulanmış olan ara tatil sistemi; OECD ve Avrupa ülkelerinde de farklı biçimlerde uzun süredir kullanılmaktaydı. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde uzun yaz tatilleri yerine yıl içine yayılmış kısa tatil dönemleri tercih ediliyor. Bu yaklaşımın temel gerekçeleri arasında öğrenci ve çalışan verimliliğini artırmak, zihinsel sağlığı korumak ve iş-yaşam dengesini desteklemek yer alıyor.
Türkiye’de ara tatiller üzerine yapılan akademik araştırmaların sayısı sınırlı olsa da mevcut çalışmalar uygulamanın sahadaki etkilerine dair önemli veriler sunuyor. Öğretmenler, öğrenciler, yöneticiler ve velilerle yapılan araştırmalar; uygulamanın güçlü yönlerinin ağırlıkta olduğunu söylese de tartışmalı taraflarını da ortaya koyuyor.

“Okul Yöneticilerinin Birer Haftalık Ara Tatiller Hakkındaki Görüşleri”
Bu araştırma, Türkiye’de 2019–2020 eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanan ara tatil sisteminin okul yöneticileri tarafından nasıl değerlendirildiğini incelemektedir. Ankara’daki devlet okullarında görev yapan 22 okul yöneticisinin görüşlerine dayalı olarak hazırlanan çalışma, ara tatillerin öğretmenler, öğrenciler ve okul yönetimi üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Araştırmada yöneticilerin büyük çoğunluğu ara tatil uygulamasını genel olarak olumlu değerlendirmiştir. Katılımcılara göre ara tatiller; öğrencilerin, öğretmenlerin ve okul personelinin yoğun eğitim temposu içinde dinlenmesine olanak sağlamaktadır. Özellikle öğretmenlerin daha planlı, motive ve dinlenmiş biçimde okula döndükleri ifade edilmiştir.
Bunun yanında okul yönetimleri açısından da ara tatillerin önemli avantajlar sunduğu belirtilmiştir. Bakım-onarım çalışmaları, temizlik süreçleri, yeni dönem planlamaları ve okulun teknik eksiklerinin giderilmesi için bu dönemlerin işlevsel olduğu vurgulanmıştır. Ayrıca hizmet içi eğitimler, seminerler ve kişisel gelişim çalışmaları için bu dönemin uygun olduğu belirtilirken; bazı yöneticiler çevrim içi seminerlerin yeterince verimli olmadığını ve daha uygulamalı içeriklere ihtiyaç duyulduğunu savunmuştur.
Öğrenciler açısından değerlendirildiğinde ise ara tatillerin çocukların zihinsel olarak dinlenmesine ve okula daha motive dönmesine katkı sağladığı belirtilmektedir. Yöneticiler; öğrencilerin aileleriyle daha fazla vakit geçirdiklerini, kültürel etkinliklere katıldıklarını, oyun oynadıklarını ve sosyal faaliyetlere zaman ayırdıklarını ifade etmektedir.
Ancak araştırma yalnızca olumlu yönleri ortaya koymamaktadır. Bazı yöneticiler, özellikle küçük yaş gruplarında öğrenme kayıpları yaşanabildiğine dikkat çekmiştir. İlkokul birinci sınıf öğrencilerinde okuma-yazma becerilerinde gerileme görülebileceği ifade edilmiş; bu nedenle erken yaş gruplarında ara tatillerin daha dikkatli planlanması gerektiği vurgulanmıştır.
Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de yöneticilerin büyük çoğunluğunun uygulamanın devam etmesini istemesidir. Katılımcılar, kısa süreli bu molaların öğretmenler, öğrenciler ve okul yönetimi açısından motivasyonu artırdığını belirtmiştir. Ara tatil uygulamasına verilen puanların ortalaması 8,6 olarak belirlenmiş ve bu durum yöneticilerin uygulamadan genel olarak memnun olduklarını göstermiştir.
Bununla birlikte bazı yöneticiler, tatil sonrası öğrencilerde disiplin ve düzen kaybı yaşandığını, teknoloji kullanımının arttığını ve öğrencilerin okul ritminden uzaklaştığını da ifade etmiştir. Ayrıca mesleki gelişim etkinliklerinin niteliği konusunda iyileştirme yapılması gerektiği belirtilmiştir.

“Ara Tatiller Avantaj mı Dezavantaj mı? Öğrenci ve Öğretmen Görüşlerinin Nitel Analizi”
Bu araştırma, 2019 yılında uygulanmaya başlanan ara tatil sisteminin öğrenci ve öğretmenler üzerindeki etkilerini incelemektedir. Çalışma, 2023–2024 eğitim öğretim yılında Düzce’de lise düzeyinde görev yapan 9 öğretmen ve 10 öğrenciyle gerçekleştirilen nitel bir araştırmadır.
Araştırmanın bulgularına göre hem öğrenciler hem de öğretmenler ara tatillerin temel olarak “dinlenme ve nefes alma fırsatı” sunduğu konusunda ortak görüş bildirmiştir. Katılımcılar, yoğun okul ve sınav temposunun ardından verilen kısa tatillerin psikolojik rahatlama sağladığını, motivasyonu artırdığını ve okula daha dinç dönmeye yardımcı olduğunu ifade etmiştir.
Üniversite sınavına hazırlanan öğrenciler için de bu süreç; konu tekrarı yapma, eksikleri tamamlama ve deneme çözme açısından yararlı görülmüştür.
Öğretmenler açısından bakıldığında ise ara tatillerin en önemli avantajları; dinlenme, aileyle vakit geçirme ve stres azaltma olarak öne çıkmaktadır. Bunun yanında öğretmenler; sınav okuma, not girişleri ve dönemsel işlerin tamamlanması için de bu sürecin işlevsel olduğunu ifade etmektedir. Araştırmada okul yönetimi açısından da ara tatillerin teknik eksiklerin giderilmesi, bakım-onarım çalışmalarının yapılması ve okul düzenlemeleri için uygun bir zaman oluşturduğu belirtilmektedir.
Araştırma, ara tatillerin bazı dezavantajlarını da ortaya koymaktadır. Öğrenci ve öğretmenlerin en çok vurguladığı sorunlardan biri, tatil sonrası yeniden okula adapte olmanın zorlaşmasıdır. Bazı öğrencilerin tatil döneminde okul disiplininden uzaklaştığı, ders çalışma düzeninin bozulduğu ve öğrenilen konuların unutulabildiği ifade edilmiştir.
Öğretmenler açısından ise ara tatil dönemlerinde yapılan seminer çalışmalarının çoğunlukla verimsiz geçtiği ifade edilmiştir. Katılımcılar, hizmet içi eğitimlerin daha planlı, ilgi çekici ve aktif katılımlı hâle getirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Veliler açısından en önemli sorun ise özellikle çalışan ebeveynlerin çocuk bakımı konusunda yaşadığı güçlüklerdir. Küçük yaş grubunda çocuğu olan ailelerin, ara tatil dönemlerinde çocuklarını bırakacak güvenli ortam bulmakta zorlandıkları belirtilmiştir.
Genel olarak araştırma, ara tatillerin tamamen olumlu ya da tamamen olumsuz bir uygulama olmadığını; etkilerinin öğrencinin, öğretmenin ve ailenin koşullarına göre değişebildiğini ortaya koymaktadır. Ancak genel eğilim, doğru planlandığında ve destekleyici etkinliklerle zenginleştirildiğinde ara tatillerin öğrencilerin ve öğretmenlerin psikolojik iyi oluşuna ve eğitim sürecine olumlu katkılar sunduğu yönündedir.

“Ara Tatil Uygulamasının Değerlendirilmesi”
Bu araştırma, örneklem büyüklüğü açısından karşılaşılan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Eğitim-Bir-Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi (EBSAM) tarafından yürütülen çalışma; öğretmen, okul yöneticisi, öğrenci ve velilerin görüşlerini temel alan Türkiye çapındaki geniş ölçekli saha araştırmalarından biri olma özelliği taşımaktadır.
Araştırmaya Türkiye’nin 81 ilinden toplam 119.709 kişi katılmıştır.
Raporda, Türkiye’nin okul günü ve tatil süreleri bakımından OECD ve Avrupa ülkeleriyle genel olarak benzer bir düzeyde olduğu belirtilmektedir. Avrupa’daki birçok ülkede yılda dört veya beş kısa tatil uygulanırken Türkiye’deki mevcut modelin de uluslararası eğilimlerle uyumlu olduğu ifade edilmektedir.
Araştırmanın en dikkat çekici sonuçlarından biri, ara tatil uygulamasının eğitim paydaşlarının büyük çoğunluğu tarafından desteklenmesidir. Öğretmenlerin %88,2’si, okul yöneticilerinin %72,1’i ve velilerin %70,5’i ara tatilin kaldırılmasına karşı olduklarını belirtmiştir. Öğrencilerde de benzer şekilde uygulamanın devam etmesini isteyenlerin oranı oldukça yüksektir.
Özellikle lise öğrencilerinin %85,7’si ara tatilin sürmesini istemektedir.
Ara tatilin öğrenciler üzerindeki etkileri değerlendirildiğinde, uygulamanın özellikle dinlenme, motivasyon yenileme ve psikolojik rahatlama açısından önemli katkılar sağladığı görülmektedir. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu, ara tatillerin öğrencilerin dönem boyunca biriken akademik yorgunluklarını azaltarak daha motive şekilde okula dönmelerine yardımcı olduğunu ifade etmiştir. Öğrenciler de bu süreçte kitap okuma, spor yapma, sanat faaliyetleri ve hobilerine zaman ayırabildiklerini belirtmiştir.
Raporda kamuoyunda sıkça dile getirilen “öğrenme kaybı” ve “adaptasyon sorunu” tartışmaları da ele alınmaktadır. Araştırma bulgularına göre öğretmenlerin %86,9’u ara tatillerin öğrenme kaybına yol açtığı görüşüne katılmamaktadır.
Benzer biçimde öğrencilerin büyük çoğunluğu tatil sonrasında derslere uyum konusunda ciddi bir sorun yaşamadığını belirtmiştir. Özellikle sınav hazırlığında olan 8. ve 12. sınıf öğrencilerinin önemli bir bölümü ara tatilin ders çalışma düzenlerini bozmadığını ifade etmektedir.
Ara tatillerin sosyal ve aile yaşamına katkıları da araştırmanın önemli bulguları arasındadır. Velilerin ve öğretmenlerin büyük bölümü ara tatillerin ailece kaliteli zaman geçirmek için önemli bir fırsat sunduğunu düşünmektedir.
Bununla birlikte araştırma bazı sorun alanlarına da dikkat çekmektedir. Velilerin yaklaşık yarısı, ara tatillerde verilen yoğun ödev ve projelerin tatilin dinlenme amacını gölgelediğini düşünmektedir. Çalışan veliler açısından ise özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocukların bakım ve planlama süreçlerinin zaman zaman zorluk oluşturduğu belirtilmiştir.
Öğretmenler açısından bakıldığında ise ara tatil dönemlerinde yapılan mesleki gelişim seminerlerinin verimliliği tartışma konusu olmuştur. Öğretmenlerin önemli bir kısmı bu seminerlerin dinlenme ihtiyacıyla çakıştığını ve içerik bakımından daha işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini belirtmektedir.
Araştırmanın sonuç bölümünde, ara tatil uygulamasının tamamen kaldırılması yerine geliştirilerek sürdürülmesi gerektiği önerilmektedir. Raporda özellikle şu başlıklar öne çıkmaktadır:
• Öğrencilere verilen ödev yükünün azaltılması,
• Çalışan veliler için sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi,
• Tatil sonrası ilk günlerin uyum etkinliklerine ayrılması,
• Dezavantajlı bölgelerde sosyal ve kültürel desteklerin artırılması,
• Öğretmen seminerlerinin daha esnek biçimde yeniden düzenlenmesi.
Genel olarak araştırma, ara tatil uygulamasının yalnızca akademik değil; öğrencilerin psikolojik iyi oluşu, aile ilişkileri, sosyal gelişim ve eğitim süreçlerinin dengelenmesi açısından da önemli katkılar sunduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç
Tüm araştırmalar birlikte değerlendirildiğinde, ara tatil uygulamasının ne tamamen olumlu ne de tamamen olumsuz bir eğitim politikası olduğu görülmektedir.
Uygulamanın; öğrencilerin psikolojik olarak dinlenmesi, öğretmenlerin nefes alması, aile içi zamanın artması ve eğitim temposunun dengelenmesi açısından önemli katkılar sunduğu açık biçimde görülmektedir.
Bununla birlikte öğrenme sürekliliğinin kesintiye uğraması, tatil sonrası adaptasyon sorunları, küçük yaş gruplarında akademik gerileme riski, çalışan velilerin yaşadığı bakım sorunları ve öğrencilerin dijital ekranlarla fazla zaman geçirmesi gibi önemli eleştiriler de dikkat çekmektedir.
Araştırmalarda ortaya çıkan en dikkat çekici ortak sonuçlardan biri ise şudur: Eğitim paydaşlarının büyük bölümü uygulamanın tamamen kaldırılmasından ziyade geliştirilerek sürdürülmesinden yana görünmektedir.
Bu noktada asıl mesele “ara tatil olsun mu olmasın mı?” sorusundan çok, “nasıl daha verimli hâle getirilebilir?” sorusudur.
Çünkü eğitim yalnızca akademik başarıdan ibaret değildir. Eğitim aynı zamanda öğrencinin psikolojik iyi oluşunu, öğretmenin mesleki sürdürülebilirliğini, aile ilişkilerini ve okul iklimini de kapsayan çok boyutlu bir süreçtir.
Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin, ara tatillerin kaldırılmasıyla öğrencilerin toplam tatil süresinin azalmayacağını; aksine eğitim takviminin daha verimli hâle geleceğini ifade etmektedir. Bakan Tekin’e göre okulların biraz daha geç açılıp daha erken kapanmasıyla öğrenciler daha uzun ve kesintisiz bir yaz tatiline sahip olacaktır.
Önümüzdeki süreçte ara tatiller kaldırılsa da sürdürülse de eğitim politikalarının yalnızca merkezi kararlarla değil; öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin ve okul yöneticilerinin deneyimleriyle birlikte değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Çünkü eğitimde alınan her karar, doğrudan toplumun geleceğini şekillendirmektedir.

Kaynakça
https://www.hurriyet.com.tr/bilgi/galeri/ara-tatil-kalkacak-mi-yaz-tatili-uzayacak-mi-milli-egitim-bakani-yusuf-tekinden-ara-tatil-ve-yaz-tatili-aciklamasi-43164186
https://www.ulusalegitimdergisi.com/index.php/pub/article/view/37/35
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4555819
https://www.ebs.org.tr/storage/publication/69f1ed45dcad01777462597.pdf
https://www.hurriyet.com.tr/egitim/ogrencilere-kasim-nisan-mujdesi-4-donem-tatil-41215336

Son Güncelleme: Cuma, 22 May 2026 14:10

Gösterim: 37

 Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanGüncel veriler ve saha gözlemleri ışığında eğitim sisteminin üç temel kriz ekseninde (verimlilik, adalet ve anlam) arayışı etrafında nasıl dönüştüğüne bakmayı gerekli kılar. Öğrenme çıktılarındaki iniş ve çıkışlar, sınav merkezli yapıdan kurtulma isteği, eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikler, öğretmen niteliği üzerinde gerçekleşen spekülasyonlar, yapay zekânın hayatın her alanında kendini hissettiren etkisi, müfredat sorunu, üniversite-istihdam uyumsuzluğu, öğrenci ve öğretmenlerin iyi oluş halleri ve benzeri pek çok değişken eğitime bütüncül bir çerçevede bakışı gerekli kılar.
Son yirmi yılda eğitim alanında yaşanan gelişmeler, ilk bakışta önemli bir başarı hikâyesi sunmaktadır. Okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Ancak bu genişleme, beklenmedik bir sorunu görünür kılmıştır; öğrenmenin niteliği.

BİLGİ VE ÖĞRENME
Bugün eğitim sistemleri, öğrencilere daha fazla bilgi sunmakta; ancak bu bilginin ne kadarının öğrenmeye dönüştüğü ciddi biçimde tartışılmaktadır. Uluslararası veriler, özellikle OECD tarafından yürütülen PISA araştırmaları, bu tartışmaları veriler üzerinden tartışılır kılmaya açık alan yaratmıştır. Öğrencilerin Okuma, matematik ve fen alanlarındaki becerilerinde OECD ülkeleri arasında anlamlı bir ilerlemenin olmadığını ama ülke içi değerlendirmelerde görece de olsa bir ilerlemenin varlığından söz edilir olduğu görülmektedir.
Genelde eğitim sistemlerinin öğrenme üretme kapasiteleri sınırlıdır. Eğitimde nitelik sorunu yıllar içerisinde eğitim sisteminin bir yapboz oyunu gibi temel değişikliklere dokunulmadan ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Bunu destekleyen en önemli yapılardan birisi de sınava endeksli bir eğitim sisteminin varlığıdır. Maalesef ulusal sınavlarımız, özellikle de ilköğretim ve lise düzeyinde öğrencilerin hazırlandıkları LGS ve YKS süreçleri öğrencilerin akademik hayatını belirlemekle kalmamakta; aynı zamanda eğitimin içeriğini, yöntemini ve önceliklerini de doğrudan şekillendirmektedir. Dolayısıyla bugün eğitim sistemini anlamak için müfredata değil, sınav sistemine bakmak gerekir.
Bugün eğitim sistemimiz öğrencileri geliştirmekten çok sıralamakta; öğrenmeyi derinleştirmekten çok ölçülebilir hale getirmekte; anlam üretmekten çok da performans üretmektedir. Aynı zamanda eğitimin nasıl verileceğini, öğrencilerin nasıl çalışacağını ve okulların nasıl konumlanacağını da belirler. Bu durum, eğitimde teknik değil, yapısal ve varoluşsal bir krize işaret etmektedir. Dolayısıyla bugün eğitimdeki güncel sorunları belirli ana başlıklar altında değerlendirecek olursak bu sorunların aslında üç temel krizde kesiştiğini söyleyebiliriz. Verimlilik, adalet ve anlam krizi.
Bilgi artıyor, öğrenme azalıyor. Eğitim sistemlerinin en temel amacı öğrenmeyi sağlamaktır. Ancak son yıllarda ortaya çıkan veriler, bu amacın ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. PISA sonuçları incelendiğinde, öğrencilerin okuduğunu anlamakta zorlandığını, matematikte işlem yapabildiğini ama problem çözemediğini ve bilgiyi hatırlıyor ama günlük hayatta kullanamadığını bize gösteriyor.
Bu durum, aslında klasik anlamda “başarısızlığa” değil yüzeysel öğrenmeye işaret ediyor. Buna da müfredatın aşırı yoğunluğu, öğretim yöntemlerinin değiştirilememesi ve ölçme-değerlendirme uygulamalarımızın sonucu diye bakmak gerekir.
Sınav merkezli sistem; eğitimin gerçek belirleyicisi gibidir. Ülkemizde eğitim sistemi resmi olarak müfredatla tanımlanır; ancak fiilen sınav sistemi tarafından belirlenir. Bu da eğitim sistemimizin esasta bir eleme sistemi olduğu algısını zihinlere yerleştirmiştir.
LGS ya da YKS, kısaca ulusal sınavlarımız sadece bir sınav değil; eğitimin tamamını şekillendiren bir mekanizmadır. Öğrenci davranışlarını belirler, öğretmenlerimizin öğretim tarzlarına yön verir ve okulun başarısını tanımlar ve hatta MEB politikalarına kaynaklık eder. Sonuç olarak genel eğitim sistemimiz öğrenmeyi değil sıralamayı optimize eder hale getirilmiştir.
Eğitim sistemleri teorik olarak eşitlik üzerine kuruludur. Ancak pratikte ortaya çıkan sonuçlar ciddi eşitsizlikler içerir. Üç temel eşitsizlik kaynağı; ekonomik sermaye (okul türleri, özel ders, kurslar ve kaynaklara erişim), kültürel sermaye (aile eğitimi, ev ortamı vb.), okul kalitesi (öğretmen niteliği, akademik çevre vb.) 

Faktör

Etki

Örnek

Ekonomik sermaye

Yüksek

Özel ders, kurs

Kültürel sermaye

Orta-Yüksek

Aile eğitim düzeyi

Okul kalitesi

Yüksek

Öğretmen niteliği

Maalesef bu yapı, eğitim sisteminin açıklarını kapatırken eşitsizliği büyütür. ERG raporlarına göre; sosyoekonomik düzey başarıyı güçlü biçimde etkiler, okullar arası başarı farkı aynı bölgede aynı mahallede bile yüksektir, özel ders alan öğrenciler avantajlıdırlar, kısacası aynı sınava giren öğrenciler, aynı yarışta değildirler.
Eğitimde kaliteyi belirleyen en kritik unsurun öğretmen olduğu hep söylenir ancak sistem öğretmeni güçlendirmek yerine çoğu zaman hep yalnız bırakmıştır. Artan iş yükü, bürokratik işlerin fazlalığı ve üniversitede eğitilirken ve işe başladıktan sonra hissedilen mesleki gelişim eksikliği. UNESCO raporları da öğretmen niteliği ile öğrenci başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Bu önemsememiz gereken ve nitelik gelişimini etkileyen bilinen en önemli faktördür.

PARADİGMA KIRILMASI
Eğitimde bir paradigma kırılması da bilgiye erişimde yaşanıyor. Artificial Intelligence teknolojileri, eğitimin temel varsayımlarını değiştirmeye başladı. Ve henüz nasıl ve ne şekilde ele avuca sığacağı bilinmeyen bu teknolojinin içerisinde kaybolmama çabasındayız. Eskiden bilgiye erişim zordu, bugün ise bilgiye erişim sınırsız ve bu eğitimin amacını dönüştürmektedir. Yeni gerçek ise artık bilgiyi nasıl kullanabileceğimizi bilebilmektir.
Başta da belirttiğim gibi okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Üniversite sayısındaki artış beraberinde kalite tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Mevcut durumda mezun sayısının artıyor olması buna karşılık iş gücü uyumunun da düşüyor olması iyiye işaret değildir.
Eğitim sistemimiz açısından bir diğer kritik durum da öğrenci ve öğretmen psikolojisidir. Eğitimin görmezden geldiği boyut olarak da değerlendirilebilir. Kaygı, tükenmişlik sendromu ve motivasyon kaybı hiç de göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir.
Yukarıda belirtiğim sorunlar yumağının içerisinde artıları ve eksileriyle belki de son yılların en önemli eğitim reformları da son birkaç yılda gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Belki de yapay zekâ çağında ezberci ve sınav merkezci bir eğitim yaklaşımından kurtulmanın sancıları da bu süreçle çekilen acılarla son bulabilir.
Türkiye’de son yıllarda temel eğitim dinamikleri, öğretim programları, sınav sistemleri ve yönetmelikler çerçevesinde bütüncül bir dönüşüm sürecine girişilmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca içerik değişikliklerinden ibaret olmayıp, eğitim sisteminin felsefesini, öğrenci profilini ve okulun işleyişini yeniden tanımlayan yapısal bir değişimi ifade etmektedir. Özellikle 2020 sonrasında hız kazanan bu süreçte, Türkiye’de eğitim politikalarının odağının “bilgi aktaran okul” modelinden “beceri geliştiren okul” modeline doğru yönelindiği görülmektedir.
Öğretim programları açısından bakıldığında, en önemli kırılma noktası ise 2024 yılında uygulanmaya başlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’dir. Modele göre öğretmen artık bilgiyi aktaran kişi olmaktan çok, öğrenme süreçlerini tasarlayan, yönlendiren ve öğrencinin aktif katılımını sağlayan bir rehber konumunda değerlendirilmektedir. Bu dönüşümle birlikte ders içeriklerinde de belirgin bir sadeleşme ve derinleşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Özellikle Türkçe, matematik ve fen bilimleri derslerinde okuduğunu anlama, yorumlama, problem çözme ve analitik düşünme becerilerinin merkeze alındığı görülmektedir. Bu durum, öğrencilerin yalnızca bilgiyi hatırlayan değil, bilgiyi farklı bağlamlarda kullanabilen bireyler olarak yetiştirilmesini hedeflemektedir.
Sınav ve ölçme-değerlendirme sistemlerinde de bu pedagojik dönüşüme paralel bir değişim yaşanmaktadır. Geleneksel test odaklı ve bilgi ölçmeye dayalı sınav anlayışı, yerini giderek beceri temelli ve bağlam içinde değerlendirme yaklaşımına bırakmaktadır. Yeni nesil olarak adlandırılan sorular, öğrencinin yalnızca doğru cevabı bulmasını değil, bir metni anlamasını, verilen bilgileri analiz etmesini ve farklı bilgi parçalarını bir araya getirerek sonuca ulaşmasını gerektirmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ölçme değerlendirme sistemleriyle, özellikle PISA ile daha uyumlu bir yapı oluşturma çabası görünümündedir.
Son yıllarda dikkat çeken bir diğer gelişme ise okul içi ölçme süreçlerinin standartlaştırılmasına yönelik adımlardır. Ortak sınav uygulamalarının yaygınlaşmasıyla birlikte, farklı okullar arasında not verme standartlarının birbirine yaklaştırılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de sınav sistemlerinin sık değişmesi, öğrenciler, veliler ve eğitimciler açısından önemli bir belirsizlik alanı yaratmaya devam etmektedir. Uzun vadeli ve istikrarlı bir sınav politikası oluşturulamaması, sistemin en önemli yapısal sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle ölçme-değerlendirme süreçleri, öğretmen performansı ve okul başarı düzeylerinin izlenmesi gibi konularda daha sistematik bir denetim mekanizması oluşturulmuştur. Bu durum, eğitimde kaliteyi artırmayı hedeflemekle birlikte, okul özerkliği açısından yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de temel eğitimin yeni bir paradigma değişimi içinde olduğu söylenebilir. Bu yeni paradigma, öğrenci merkezli, beceri odaklı ve veri temelli bir eğitim anlayışını ifade etmektedir. Ancak bu dönüşüm sürecinin henüz tam anlamıyla tamamlanamadığı, özellikle müfredat ile sınav sistemi arasındaki uyumsuzlukların devam ettiği görülmektedir. Bir yandan beceri temelli bir öğretim yaklaşımı benimsenirken, diğer yandan seçme ve yerleştirme sınavlarının hâlâ yüksek belirleyiciliğe sahip olması, sistem içinde önemli bir gerilim alanı oluşturmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’de temel eğitim, son yıllarda yalnızca içerik değil, amaç, yöntem ve değerlendirme boyutlarında köklü bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim, uzun vadede daha nitelikli, çok yönlü ve uyum sağlayabilen bireyler yetiştirmeyi hedeflemekle beraber bu hedefe ulaşılabilmesi, program, sınav ve yönetmelik boyutlarının birbirleriyle daha uyumlu hale getirilmesine ve sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulmasına bağlı görünmektedir.

Umut etmeye devam…

 

> Eğitimi; Öğrenme, Adalet ve Anlam Üzerinden Yeniden Okuma

 Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanGüncel veriler ve saha gözlemleri ışığında eğitim sisteminin üç temel kriz ekseninde (verimlilik, adalet ve anlam) arayışı etrafında nasıl dönüştüğüne bakmayı gerekli kılar. Öğrenme çıktılarındaki iniş ve çıkışlar, sınav merkezli yapıdan kurtulma isteği, eğitime erişimde yaşanan eşitsizlikler, öğretmen niteliği üzerinde gerçekleşen spekülasyonlar, yapay zekânın hayatın her alanında kendini hissettiren etkisi, müfredat sorunu, üniversite-istihdam uyumsuzluğu, öğrenci ve öğretmenlerin iyi oluş halleri ve benzeri pek çok değişken eğitime bütüncül bir çerçevede bakışı gerekli kılar.
Son yirmi yılda eğitim alanında yaşanan gelişmeler, ilk bakışta önemli bir başarı hikâyesi sunmaktadır. Okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Ancak bu genişleme, beklenmedik bir sorunu görünür kılmıştır; öğrenmenin niteliği.

BİLGİ VE ÖĞRENME
Bugün eğitim sistemleri, öğrencilere daha fazla bilgi sunmakta; ancak bu bilginin ne kadarının öğrenmeye dönüştüğü ciddi biçimde tartışılmaktadır. Uluslararası veriler, özellikle OECD tarafından yürütülen PISA araştırmaları, bu tartışmaları veriler üzerinden tartışılır kılmaya açık alan yaratmıştır. Öğrencilerin Okuma, matematik ve fen alanlarındaki becerilerinde OECD ülkeleri arasında anlamlı bir ilerlemenin olmadığını ama ülke içi değerlendirmelerde görece de olsa bir ilerlemenin varlığından söz edilir olduğu görülmektedir.
Genelde eğitim sistemlerinin öğrenme üretme kapasiteleri sınırlıdır. Eğitimde nitelik sorunu yıllar içerisinde eğitim sisteminin bir yapboz oyunu gibi temel değişikliklere dokunulmadan ele alınmasından kaynaklanmaktadır. Bunu destekleyen en önemli yapılardan birisi de sınava endeksli bir eğitim sisteminin varlığıdır. Maalesef ulusal sınavlarımız, özellikle de ilköğretim ve lise düzeyinde öğrencilerin hazırlandıkları LGS ve YKS süreçleri öğrencilerin akademik hayatını belirlemekle kalmamakta; aynı zamanda eğitimin içeriğini, yöntemini ve önceliklerini de doğrudan şekillendirmektedir. Dolayısıyla bugün eğitim sistemini anlamak için müfredata değil, sınav sistemine bakmak gerekir.
Bugün eğitim sistemimiz öğrencileri geliştirmekten çok sıralamakta; öğrenmeyi derinleştirmekten çok ölçülebilir hale getirmekte; anlam üretmekten çok da performans üretmektedir. Aynı zamanda eğitimin nasıl verileceğini, öğrencilerin nasıl çalışacağını ve okulların nasıl konumlanacağını da belirler. Bu durum, eğitimde teknik değil, yapısal ve varoluşsal bir krize işaret etmektedir. Dolayısıyla bugün eğitimdeki güncel sorunları belirli ana başlıklar altında değerlendirecek olursak bu sorunların aslında üç temel krizde kesiştiğini söyleyebiliriz. Verimlilik, adalet ve anlam krizi.
Bilgi artıyor, öğrenme azalıyor. Eğitim sistemlerinin en temel amacı öğrenmeyi sağlamaktır. Ancak son yıllarda ortaya çıkan veriler, bu amacın ciddi biçimde aşındığını göstermektedir. PISA sonuçları incelendiğinde, öğrencilerin okuduğunu anlamakta zorlandığını, matematikte işlem yapabildiğini ama problem çözemediğini ve bilgiyi hatırlıyor ama günlük hayatta kullanamadığını bize gösteriyor.
Bu durum, aslında klasik anlamda “başarısızlığa” değil yüzeysel öğrenmeye işaret ediyor. Buna da müfredatın aşırı yoğunluğu, öğretim yöntemlerinin değiştirilememesi ve ölçme-değerlendirme uygulamalarımızın sonucu diye bakmak gerekir.
Sınav merkezli sistem; eğitimin gerçek belirleyicisi gibidir. Ülkemizde eğitim sistemi resmi olarak müfredatla tanımlanır; ancak fiilen sınav sistemi tarafından belirlenir. Bu da eğitim sistemimizin esasta bir eleme sistemi olduğu algısını zihinlere yerleştirmiştir.
LGS ya da YKS, kısaca ulusal sınavlarımız sadece bir sınav değil; eğitimin tamamını şekillendiren bir mekanizmadır. Öğrenci davranışlarını belirler, öğretmenlerimizin öğretim tarzlarına yön verir ve okulun başarısını tanımlar ve hatta MEB politikalarına kaynaklık eder. Sonuç olarak genel eğitim sistemimiz öğrenmeyi değil sıralamayı optimize eder hale getirilmiştir.
Eğitim sistemleri teorik olarak eşitlik üzerine kuruludur. Ancak pratikte ortaya çıkan sonuçlar ciddi eşitsizlikler içerir. Üç temel eşitsizlik kaynağı; ekonomik sermaye (okul türleri, özel ders, kurslar ve kaynaklara erişim), kültürel sermaye (aile eğitimi, ev ortamı vb.), okul kalitesi (öğretmen niteliği, akademik çevre vb.) 

Faktör

Etki

Örnek

Ekonomik sermaye

Yüksek

Özel ders, kurs

Kültürel sermaye

Orta-Yüksek

Aile eğitim düzeyi

Okul kalitesi

Yüksek

Öğretmen niteliği

Maalesef bu yapı, eğitim sisteminin açıklarını kapatırken eşitsizliği büyütür. ERG raporlarına göre; sosyoekonomik düzey başarıyı güçlü biçimde etkiler, okullar arası başarı farkı aynı bölgede aynı mahallede bile yüksektir, özel ders alan öğrenciler avantajlıdırlar, kısacası aynı sınava giren öğrenciler, aynı yarışta değildirler.
Eğitimde kaliteyi belirleyen en kritik unsurun öğretmen olduğu hep söylenir ancak sistem öğretmeni güçlendirmek yerine çoğu zaman hep yalnız bırakmıştır. Artan iş yükü, bürokratik işlerin fazlalığı ve üniversitede eğitilirken ve işe başladıktan sonra hissedilen mesleki gelişim eksikliği. UNESCO raporları da öğretmen niteliği ile öğrenci başarısı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Bu önemsememiz gereken ve nitelik gelişimini etkileyen bilinen en önemli faktördür.

PARADİGMA KIRILMASI
Eğitimde bir paradigma kırılması da bilgiye erişimde yaşanıyor. Artificial Intelligence teknolojileri, eğitimin temel varsayımlarını değiştirmeye başladı. Ve henüz nasıl ve ne şekilde ele avuca sığacağı bilinmeyen bu teknolojinin içerisinde kaybolmama çabasındayız. Eskiden bilgiye erişim zordu, bugün ise bilgiye erişim sınırsız ve bu eğitimin amacını dönüştürmektedir. Yeni gerçek ise artık bilgiyi nasıl kullanabileceğimizi bilebilmektir.
Başta da belirttiğim gibi okullaşma oranlarının artması, eğitim altyapısının güçlenmesi ve teknolojinin eğitim ortamlarına girmesi, sistemin ilerlediği yönünde güçlü bir algı yaratmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde, özellikle ortaöğretime erişim oranlarının artması ve üniversite sayısındaki genişleme, eğitimin kapsayıcılığını artırmıştır. Üniversite sayısındaki artış beraberinde kalite tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Mevcut durumda mezun sayısının artıyor olması buna karşılık iş gücü uyumunun da düşüyor olması iyiye işaret değildir.
Eğitim sistemimiz açısından bir diğer kritik durum da öğrenci ve öğretmen psikolojisidir. Eğitimin görmezden geldiği boyut olarak da değerlendirilebilir. Kaygı, tükenmişlik sendromu ve motivasyon kaybı hiç de göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir.
Yukarıda belirtiğim sorunlar yumağının içerisinde artıları ve eksileriyle belki de son yılların en önemli eğitim reformları da son birkaç yılda gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Belki de yapay zekâ çağında ezberci ve sınav merkezci bir eğitim yaklaşımından kurtulmanın sancıları da bu süreçle çekilen acılarla son bulabilir.
Türkiye’de son yıllarda temel eğitim dinamikleri, öğretim programları, sınav sistemleri ve yönetmelikler çerçevesinde bütüncül bir dönüşüm sürecine girişilmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca içerik değişikliklerinden ibaret olmayıp, eğitim sisteminin felsefesini, öğrenci profilini ve okulun işleyişini yeniden tanımlayan yapısal bir değişimi ifade etmektedir. Özellikle 2020 sonrasında hız kazanan bu süreçte, Türkiye’de eğitim politikalarının odağının “bilgi aktaran okul” modelinden “beceri geliştiren okul” modeline doğru yönelindiği görülmektedir.
Öğretim programları açısından bakıldığında, en önemli kırılma noktası ise 2024 yılında uygulanmaya başlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’dir. Modele göre öğretmen artık bilgiyi aktaran kişi olmaktan çok, öğrenme süreçlerini tasarlayan, yönlendiren ve öğrencinin aktif katılımını sağlayan bir rehber konumunda değerlendirilmektedir. Bu dönüşümle birlikte ders içeriklerinde de belirgin bir sadeleşme ve derinleşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Özellikle Türkçe, matematik ve fen bilimleri derslerinde okuduğunu anlama, yorumlama, problem çözme ve analitik düşünme becerilerinin merkeze alındığı görülmektedir. Bu durum, öğrencilerin yalnızca bilgiyi hatırlayan değil, bilgiyi farklı bağlamlarda kullanabilen bireyler olarak yetiştirilmesini hedeflemektedir.
Sınav ve ölçme-değerlendirme sistemlerinde de bu pedagojik dönüşüme paralel bir değişim yaşanmaktadır. Geleneksel test odaklı ve bilgi ölçmeye dayalı sınav anlayışı, yerini giderek beceri temelli ve bağlam içinde değerlendirme yaklaşımına bırakmaktadır. Yeni nesil olarak adlandırılan sorular, öğrencinin yalnızca doğru cevabı bulmasını değil, bir metni anlamasını, verilen bilgileri analiz etmesini ve farklı bilgi parçalarını bir araya getirerek sonuca ulaşmasını gerektirmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ölçme değerlendirme sistemleriyle, özellikle PISA ile daha uyumlu bir yapı oluşturma çabası görünümündedir.
Son yıllarda dikkat çeken bir diğer gelişme ise okul içi ölçme süreçlerinin standartlaştırılmasına yönelik adımlardır. Ortak sınav uygulamalarının yaygınlaşmasıyla birlikte, farklı okullar arasında not verme standartlarının birbirine yaklaştırılması hedeflenmektedir. Bununla birlikte, Türkiye’de sınav sistemlerinin sık değişmesi, öğrenciler, veliler ve eğitimciler açısından önemli bir belirsizlik alanı yaratmaya devam etmektedir. Uzun vadeli ve istikrarlı bir sınav politikası oluşturulamaması, sistemin en önemli yapısal sorunlarından biri olarak varlığını sürdürmektedir. Özellikle ölçme-değerlendirme süreçleri, öğretmen performansı ve okul başarı düzeylerinin izlenmesi gibi konularda daha sistematik bir denetim mekanizması oluşturulmuştur. Bu durum, eğitimde kaliteyi artırmayı hedeflemekle birlikte, okul özerkliği açısından yeni tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’de temel eğitimin yeni bir paradigma değişimi içinde olduğu söylenebilir. Bu yeni paradigma, öğrenci merkezli, beceri odaklı ve veri temelli bir eğitim anlayışını ifade etmektedir. Ancak bu dönüşüm sürecinin henüz tam anlamıyla tamamlanamadığı, özellikle müfredat ile sınav sistemi arasındaki uyumsuzlukların devam ettiği görülmektedir. Bir yandan beceri temelli bir öğretim yaklaşımı benimsenirken, diğer yandan seçme ve yerleştirme sınavlarının hâlâ yüksek belirleyiciliğe sahip olması, sistem içinde önemli bir gerilim alanı oluşturmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye’de temel eğitim, son yıllarda yalnızca içerik değil, amaç, yöntem ve değerlendirme boyutlarında köklü bir değişim yaşamaktadır. Bu değişim, uzun vadede daha nitelikli, çok yönlü ve uyum sağlayabilen bireyler yetiştirmeyi hedeflemekle beraber bu hedefe ulaşılabilmesi, program, sınav ve yönetmelik boyutlarının birbirleriyle daha uyumlu hale getirilmesine ve sistemin daha istikrarlı bir yapıya kavuşturulmasına bağlı görünmektedir.

Umut etmeye devam…

 

Son Güncelleme: Cumartesi, 02 May 2026 13:22

Gösterim: 530

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanÖSYM'nin 2026 sınav takviminin yayımlanmasıyla birlikte üniversiteye hazırlanan milyonlarca öğrencinin merakla beklediği YKS tarihleri netleşti. Üç oturumdan oluşan sınav maratonunda TYT, AYT ve YDT'nin hem başvuru hem oturum günleri açıklandı.

YKS başvuruları, 6 Şubat 2026 tarihinde başlayacak ve 2 Mart 2026 tarihinde sona erecek. YKS başvuruları ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi (AİS) mobil uygulaması üzerinden yapılabilir. Sınavlar 20-21 Haziran 2026’da yapılacak, sınav sonuçları ise 22 Temmuz 2026 tarihinde açıklanacak. Büyük olasılıkla 27 Temmuz 2026 ile 8 Ağustos 2026 tarihleri arasında da tercihlerini yapabileceklerini düşünüyorum. Yerleştirme sonuçlarının açıklanması için ise olası tarihi 24 Ağustos 2026 olarak görüyorum.

Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversitelerin bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırdığını söylerken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi desteklediğini ifade ediyor. Bu yönüyle de üniversitelerin, bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlar olduklarını dile getiriyor.
Yazının içeriğinde ve raporun tamamına yakınında sistemdeki iyileşmelere ve niceliksel verilere yer vererek gelişimin pozitif yönde olduğu aktarımına yapıyor. Bir önceki yıla göre doktora mezunu sayısının artması, mezunların yurt içi ilk iş bulma sürelerinin kısalması, YKS kılavuzunda en az bir akredite lisans programı bulunan üniversite sayısı ve akredite olan program sayısının artması, olumlu sonuçlanan patent sayısının artması, TÜBİTAK tarafından verilen ulusal ve uluslararası araştırma bursu sayısı ile desteklenen ulusal ve uluslararası proje sayısının artması, THE ve QS sıralama sisteminde ilk 1000 içinde daha fazla üniversitemizin yer alması, sevindirici gelişmelerdendir diyor ve ekliyor.
Bununla birlikte
öğrencilerin yaptığı sosyal sorumluluk projelerinin sayısı ve öğrencilerin endüstri/sektör ile beraber yürüttüğü bilimsel araştırma projelerinin sayısının azalması gibi çok önemli noksanlıkları da dile getirmeden yapamıyor.
Evet, ülkemizde devlet ve vakıflara ait toplam 204 üniversite, 4 de Vakıflara ait Meslek Yüksek Okulu bulunuyor.
 

Üniversite dediğiniz dört tarafı çevrili, binalardan ve duvarlardan oluşan bir yapı değildir ki, her kasabaya/ilçeye bir üniversite konduralım ve nitelik ve nicelik açısından gelişmiş olalım. Bu binaları yapmakla iş bitmiyor ki bu üniversitelerde görev yapacak yeter sayıda akademisyen bulmak oldukça zor. Devlet üniversitelerinde zaten kadro bulmak zor, vakıf üniversitelerinde ise her işi yapmaya zorlanan bazen aynı anda farklı sınıflarda ders vermek durumunda kalan, girdiği ders sayısı ve çeşitliliği nedeniyle psikolojik yorgunluğa düşen araştırma görevlileri ve akademisyenler bulunuyor. Bunlar yetmezmiş gibi amacı kar gütmek olmamasına rağmen ticari kurumlara dönüşen vakıf üniversitelerinin yaşadığı ve yaşattığı ekonomik ve yönetimsel zorluklar var. Asgari koşullarda maaş alan akademisyenler ve hizmet veren emekçiler ile çocuklarını vakıf okullarında ekonomik gelir kıskacında ne yapacaklarını bilemeden tüm koşullarını zorlayarak okutmaya çalışan anne ve babalar.

 

Türk yükseköğretim sistemi, aktif olarak eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan 204 + 4 yükseköğretim kurumuyla, 185169 öğretim elemanı ve 3.536.439 örgün öğretim öğrencisi (Lisans) ile gerçekten sayısal anlamda büyük bir yapı. Bu süreç artık her liseyi bitirenin bir üniversitede okuyabileceği anlamına geliyor.

Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporu
YÖK’ün hazırladığı Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu; Üniversiteleri “Eğitim ve Öğretim”, “Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın”, “Uluslararasılaşma”, “Sürdürülebilirlik” ve “Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk” başlıklarında değerlendirerek, yükseköğretime yaptıkları katkı ve sağladıkları gelişmeleri ortaya koyan 2019'dan bugüne kadar aralıksız her yıl yayınlanan genel bir rapordur.
Raporlarda da yer verildiği üzere son yıllarda Türkiye’de üniversite sayısı hızla artmış, yükseköğretim hemen her şehirde ulaşılabilir hale gelmiştir. Bu durum ilk bakışta fırsat eşitliği açısından olumlu görünse de, yükseköğretimin niteliği, akademik standartları ve üniversite mezunlarının iş hayatına hazırlanması konusunda ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Üniversite sayısındaki artışın, eğitim kalitesini gölgelediği yönündeki kaygılar yalnızca akademik çevrelerle sınırlı değildir; iş dünyası, öğrenciler ve veliler tarafından da sıkça dile getirilmektedir.

Üniversite Her Yerde, Nitelik Nerede?
Nicel genişleme nedeniyle Türkiye’de yükseköğretime erişim son 20 yılda ciddi şekilde artmıştır. Neredeyse her ilde hatta bazı ilçelerde bile üniversitelerin açılması, ilk bakışta demokratikleşme ve fırsat eşitliği gibi algılansa da, bu hızlı büyümenin nitelik denetimi ve akademik kadro kalitesi açısından ciddi sorunlar yaratmış olduğu açıktır. Öğretim üyesi sayısı artırılamadan fakültelerin açılması, akademik unvan dağılımında yaşanan ciddi eşitsizlikler ile altyapı, laboratuvar, kütüphane standartlarının geride kalması bu kaygıları körüklemektedir. Bu hızlı büyüme de çoğu zaman akademik kalite güvencesi olmadan gerçekleşmektedir.
Bir diğer önemli sorun, üniversitenin toplumsal hayattan ve iş dünyasından giderek uzaklaşmasıdır. Müfredatın güncel olmaması, teori ağırlığının, pratik becerilerin önüne geçmesi, üniversite–sanayi iş birliğinin sınırlılığı ve öğrencilerin mezuniyet sonrası giderek artan işsizlik kaygıları.
Bu kopukluk, üniversite mezunlarının işsizlik oranlarında da kendini göstermektedir.
Diploma enflasyonu.
Her yıl yüzbinlerce genç mezun olurken, iş piyasası aynı oranda genişlememektedir. Bu durum diplomayı bir “ayrıcalık” olmaktan çıkarıp sıradanlaştırırken, işverenlerin üniversite mezunlarına yönelik beklentilerini de yeniden şekillendirmektedir. Diploma, mesleki beceriye dönüşmediği sürece de anlamını yitirmektedir.
Üniversitenin toplumsal rolünün zayıflaması.
Bir ülkenin üniversiteleri yalnızca diploma veren kurumlar değildir; düşünce üretir, araştırma yapar, toplumsal sorunlara çözüm üretir ve kültürel dönüşümün öncüsü olurlar. Ancak niceliksel genişleme, üniversitelerin bu rolünü zayıflatmış görünmektedir. Bu çerçevede bilimsel yayın kalitesi düşmekte, araştırma kapasitesi sınırlı kalmakta ve Üniversitenin akademik kimliği aşınmaktadır.

İşgücü Piyasasında Gençler, 2024
TUİK tarafından yayımlanan “İşgücü Piyasasında Gençler” konulu özel araştırma, işgücü piyasasının farklı alanlarına ilişkin konularda ayrıntılı bilgi derlemek üzere Avrupa Birliği İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) belirlediği değişkenleri sağlayacak şekilde, Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) ile birlikte uygulanan bir anket çalışmasıdır. Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen bu araştırma ile işgücü piyasasındaki gençlerin eğitim geçmişlerinin ve işe geçiş sürelerinin yanı sıra yapılan iş ile eğitim düzeyi, eğitim alanı ve beceri eşleşmelerinin ortaya konulması hedeflenmiş. Araştırma 15-34 yaş grubuna uygulanmıştır.

15-34 yaş grubunda istihdam oranı %52,5.
Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 2024 yılında 15-34 yaş grubunda kurumsal olmayan nüfus 24 milyon 291 bin kişi olup bu kişilerin 14 milyon 606 bini işgücünde yer almış. 15-34 yaş grubunda işgücüne katılma oranı %60,1, istihdam oranı %52,5 ve işsizlik oranı %12,7 olarak belirlenmiş. Araştırmada eğitim durumlarına göre 15-34 yaş grubunda istihdamda olan gençlerin %25,0'ı lise altı, %24,7'si 4 yıllık yükseköğretim ve üzeri eğitim seviyesine sahipken %18,2'si ise genel lise mezunudur.
 

Gençlerin %17,7'si eğitimini yarıda bıraktı veya bölüm değiştirmiş.
Eğitimini yarıda bırakan veya bölüm değiştiren gençlerin %22,5'i ekonomik nedenler, %17,2'si eğitim programının beklentisini karşılamaması, %14,1'i ailevi nedenlerden dolayı eğitimini yarıda bıraktığını veya bölüm değişikliği yaptığını beyan etmiş.  

Akademik kalite güvence sistemlerinin güçlendirilmesi, Üniversite açmadan önce altyapı ve akademik kadro zorunluluğu, müfredatın iş hayatıyla uyumlu hale getirilmesi, Üniversite–iş dünyası işbirliklerinin yaygınlaştırılması, Öğrenciye yalnızca bilgi değil beceri kazandırma yaklaşımı önemli eksikliklerimiz arasındadır. Tabi ki Türkiye’de yükseköğretimin niceliksel olarak büyümesi önemli bir gelişmedir; ancak nitelik olmadan yapılan her genişleme, üniversiteyi toplumsal hayattan koparmakta, öğrencileri hayal kırıklığına uğratmakta ve yükseköğretimin anlamını zayıflatmaktadır. Oysa Üniversiteler, yalnızca tabela değil, bir düşünce ekosistemi, bir bilgi üretim merkezi ve topluma yön veren bir kurum olmalıdır.

Öğrenci sayısı ve yükseköğretime katılım.
25–34 yaş grubunda “yükseköğretim mezunu olma oranı” 2008’de %13.5 iken, 2024’te yaklaşık %44.9’a çıktı. Bu da Türkiye’de yükseköğretimin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Bu veriler, “niceliksel genişleme”nin ne boyutta gerçekleştiğini ve üniversite sisteminin ne kadar kalabalık hâle geldiğini gösteriyor. Yükseköğretimin kitleselleştiği, ancak niteliksel kontrol mekanizmalarının aynı hızla geliştirilmediği görülmektedir. Bu durum, üniversiteleşmeyi sayısal büyüme olmaktan çıkarıp kalite baskısı oluşturmaktadır.

2024’te YKS’ye yaklaşık 3 milyon 37 bin aday başvurmuş; sınava giren aday sayısı ise 2 milyon 819 bin 362 olarak açıklanmıştır. Bu kadar yüksek başvuru sayısı, genç nüfusun üniversite eğitimi yoluyla toplumsal ve ekonomik hayata katılma arzusu ve potansiyelinin somut göstergesidir. Ancak aynı dönemde istihdam piyasasında tablo çok da parlak değildir. 15–24 yaş grubundaki gençlerde işsizlik oranı %16,3, 15–34 yaş grubunda ise %12,7 olarak ölçülmüştür.
Bu veriler bize açıkça gösteriyor: Gençler üniversite diploması almak istiyor, fakat diploma + nitelik (teori + pratik birleşimi) yaşam geçimine dönüşmediğinde, mezuniyet yalnızca sayısal büyüklük olarak kalıyor; ekonomi ve sanayiyle bağ kurulmadığı sürece işsizlik, beceri uyumsuzluğu ya da artan “niteliksiz üniversite mezunluğu” riski yükseliyor.
Kısacası: 2024’ün rakamlarıyla ortada duruyor—yüksek öğrenci sayısı var; ancak yeterince iş imkânı yok. Bu uçurumu kapatmanın en etkili yolu, üniversiteler ile iş dünyası arasında kalıcı, yapısal ve karşılıklı sorumluluğa dayalı bir köprü kurmaktır. Böylece üniversite eğitimi, sadece diploma değil; nitelikli iş gücü, üretkenlik ve sürdürülebilir sosyal kalkınma için gerçek bir yatırım hâline gelebilir. Türkiye’de yükseköğretimin yaygınlaşması, diplomayı sıradanlaştırmış; diploma mülkiyeti artık istihdam garantisi sağlamaktan uzaklaşmıştır. Bu durum, eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluğun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Yıllar içerisinde olması gerekenden çok fazla öğrenci sayısının artması (kitleselleşme), mezun oranı vs genç işsizlik (diploma enflasyonu) korelasyonu ile öğrenci/öğretim üyesi oranları (nitelik baskısı) bu sıradanlığın nedenleri arasında sayılabilir.
Türkiye’de sanayi–üniversite işbirliği göstergeleri artış eğiliminde olsa da, bu artış yükseköğretimdeki kitleselleşme oranıyla paralel değildir. Başka bir deyişle, üniversite sayısındaki büyüme sanayiye aktarılan bilgi ve teknoloji miktarıyla aynı oranda artmamaktadır. Bu durum, yükseköğretimin inovasyon kapasitesi ve ekonomik katma değer üretme gücünde yapısal sınırlılıklara işaret etmektedir.

Kaynakça
https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC-Piyasas%C4%B1nda-Gen%C3%A7ler-2024-57941&;dil=1#:~:text=Hanehalk%C4%B1%20%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1%20sonu%C3%A7lar%C4%B1na%20g%C3%B6re,606%20bini%20i%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BCnde%20yer%20ald%C4%B1.
https://www.yok.gov.tr/tr/page/universite-izleme-ve-degerlendirme-raporu-xaipo

 

> Türkiye’de Yükseköğretimin Yaygınlaşmasının Görünmeyen Bedeli

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanÖSYM'nin 2026 sınav takviminin yayımlanmasıyla birlikte üniversiteye hazırlanan milyonlarca öğrencinin merakla beklediği YKS tarihleri netleşti. Üç oturumdan oluşan sınav maratonunda TYT, AYT ve YDT'nin hem başvuru hem oturum günleri açıklandı.

YKS başvuruları, 6 Şubat 2026 tarihinde başlayacak ve 2 Mart 2026 tarihinde sona erecek. YKS başvuruları ÖSYM Aday İşlemleri Sistemi (AİS) mobil uygulaması üzerinden yapılabilir. Sınavlar 20-21 Haziran 2026’da yapılacak, sınav sonuçları ise 22 Temmuz 2026 tarihinde açıklanacak. Büyük olasılıkla 27 Temmuz 2026 ile 8 Ağustos 2026 tarihleri arasında da tercihlerini yapabileceklerini düşünüyorum. Yerleştirme sonuçlarının açıklanması için ise olası tarihi 24 Ağustos 2026 olarak görüyorum.

Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024
Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversitelerin bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırdığını söylerken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi desteklediğini ifade ediyor. Bu yönüyle de üniversitelerin, bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlar olduklarını dile getiriyor.
Yazının içeriğinde ve raporun tamamına yakınında sistemdeki iyileşmelere ve niceliksel verilere yer vererek gelişimin pozitif yönde olduğu aktarımına yapıyor. Bir önceki yıla göre doktora mezunu sayısının artması, mezunların yurt içi ilk iş bulma sürelerinin kısalması, YKS kılavuzunda en az bir akredite lisans programı bulunan üniversite sayısı ve akredite olan program sayısının artması, olumlu sonuçlanan patent sayısının artması, TÜBİTAK tarafından verilen ulusal ve uluslararası araştırma bursu sayısı ile desteklenen ulusal ve uluslararası proje sayısının artması, THE ve QS sıralama sisteminde ilk 1000 içinde daha fazla üniversitemizin yer alması, sevindirici gelişmelerdendir diyor ve ekliyor.
Bununla birlikte
öğrencilerin yaptığı sosyal sorumluluk projelerinin sayısı ve öğrencilerin endüstri/sektör ile beraber yürüttüğü bilimsel araştırma projelerinin sayısının azalması gibi çok önemli noksanlıkları da dile getirmeden yapamıyor.
Evet, ülkemizde devlet ve vakıflara ait toplam 204 üniversite, 4 de Vakıflara ait Meslek Yüksek Okulu bulunuyor.
 

Üniversite dediğiniz dört tarafı çevrili, binalardan ve duvarlardan oluşan bir yapı değildir ki, her kasabaya/ilçeye bir üniversite konduralım ve nitelik ve nicelik açısından gelişmiş olalım. Bu binaları yapmakla iş bitmiyor ki bu üniversitelerde görev yapacak yeter sayıda akademisyen bulmak oldukça zor. Devlet üniversitelerinde zaten kadro bulmak zor, vakıf üniversitelerinde ise her işi yapmaya zorlanan bazen aynı anda farklı sınıflarda ders vermek durumunda kalan, girdiği ders sayısı ve çeşitliliği nedeniyle psikolojik yorgunluğa düşen araştırma görevlileri ve akademisyenler bulunuyor. Bunlar yetmezmiş gibi amacı kar gütmek olmamasına rağmen ticari kurumlara dönüşen vakıf üniversitelerinin yaşadığı ve yaşattığı ekonomik ve yönetimsel zorluklar var. Asgari koşullarda maaş alan akademisyenler ve hizmet veren emekçiler ile çocuklarını vakıf okullarında ekonomik gelir kıskacında ne yapacaklarını bilemeden tüm koşullarını zorlayarak okutmaya çalışan anne ve babalar.

 

Türk yükseköğretim sistemi, aktif olarak eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan 204 + 4 yükseköğretim kurumuyla, 185169 öğretim elemanı ve 3.536.439 örgün öğretim öğrencisi (Lisans) ile gerçekten sayısal anlamda büyük bir yapı. Bu süreç artık her liseyi bitirenin bir üniversitede okuyabileceği anlamına geliyor.

Üniversite İzleme ve Değerlendirme Raporu
YÖK’ün hazırladığı Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu; Üniversiteleri “Eğitim ve Öğretim”, “Araştırma-Geliştirme, Proje ve Yayın”, “Uluslararasılaşma”, “Sürdürülebilirlik” ve “Topluma Hizmet ve Sosyal Sorumluluk” başlıklarında değerlendirerek, yükseköğretime yaptıkları katkı ve sağladıkları gelişmeleri ortaya koyan 2019'dan bugüne kadar aralıksız her yıl yayınlanan genel bir rapordur.
Raporlarda da yer verildiği üzere son yıllarda Türkiye’de üniversite sayısı hızla artmış, yükseköğretim hemen her şehirde ulaşılabilir hale gelmiştir. Bu durum ilk bakışta fırsat eşitliği açısından olumlu görünse de, yükseköğretimin niteliği, akademik standartları ve üniversite mezunlarının iş hayatına hazırlanması konusunda ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Üniversite sayısındaki artışın, eğitim kalitesini gölgelediği yönündeki kaygılar yalnızca akademik çevrelerle sınırlı değildir; iş dünyası, öğrenciler ve veliler tarafından da sıkça dile getirilmektedir.

Üniversite Her Yerde, Nitelik Nerede?
Nicel genişleme nedeniyle Türkiye’de yükseköğretime erişim son 20 yılda ciddi şekilde artmıştır. Neredeyse her ilde hatta bazı ilçelerde bile üniversitelerin açılması, ilk bakışta demokratikleşme ve fırsat eşitliği gibi algılansa da, bu hızlı büyümenin nitelik denetimi ve akademik kadro kalitesi açısından ciddi sorunlar yaratmış olduğu açıktır. Öğretim üyesi sayısı artırılamadan fakültelerin açılması, akademik unvan dağılımında yaşanan ciddi eşitsizlikler ile altyapı, laboratuvar, kütüphane standartlarının geride kalması bu kaygıları körüklemektedir. Bu hızlı büyüme de çoğu zaman akademik kalite güvencesi olmadan gerçekleşmektedir.
Bir diğer önemli sorun, üniversitenin toplumsal hayattan ve iş dünyasından giderek uzaklaşmasıdır. Müfredatın güncel olmaması, teori ağırlığının, pratik becerilerin önüne geçmesi, üniversite–sanayi iş birliğinin sınırlılığı ve öğrencilerin mezuniyet sonrası giderek artan işsizlik kaygıları.
Bu kopukluk, üniversite mezunlarının işsizlik oranlarında da kendini göstermektedir.
Diploma enflasyonu.
Her yıl yüzbinlerce genç mezun olurken, iş piyasası aynı oranda genişlememektedir. Bu durum diplomayı bir “ayrıcalık” olmaktan çıkarıp sıradanlaştırırken, işverenlerin üniversite mezunlarına yönelik beklentilerini de yeniden şekillendirmektedir. Diploma, mesleki beceriye dönüşmediği sürece de anlamını yitirmektedir.
Üniversitenin toplumsal rolünün zayıflaması.
Bir ülkenin üniversiteleri yalnızca diploma veren kurumlar değildir; düşünce üretir, araştırma yapar, toplumsal sorunlara çözüm üretir ve kültürel dönüşümün öncüsü olurlar. Ancak niceliksel genişleme, üniversitelerin bu rolünü zayıflatmış görünmektedir. Bu çerçevede bilimsel yayın kalitesi düşmekte, araştırma kapasitesi sınırlı kalmakta ve Üniversitenin akademik kimliği aşınmaktadır.

İşgücü Piyasasında Gençler, 2024
TUİK tarafından yayımlanan “İşgücü Piyasasında Gençler” konulu özel araştırma, işgücü piyasasının farklı alanlarına ilişkin konularda ayrıntılı bilgi derlemek üzere Avrupa Birliği İstatistik Ofisi'nin (Eurostat) belirlediği değişkenleri sağlayacak şekilde, Hanehalkı İşgücü Araştırması (HİA) ile birlikte uygulanan bir anket çalışmasıdır. Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen bu araştırma ile işgücü piyasasındaki gençlerin eğitim geçmişlerinin ve işe geçiş sürelerinin yanı sıra yapılan iş ile eğitim düzeyi, eğitim alanı ve beceri eşleşmelerinin ortaya konulması hedeflenmiş. Araştırma 15-34 yaş grubuna uygulanmıştır.

15-34 yaş grubunda istihdam oranı %52,5.
Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 2024 yılında 15-34 yaş grubunda kurumsal olmayan nüfus 24 milyon 291 bin kişi olup bu kişilerin 14 milyon 606 bini işgücünde yer almış. 15-34 yaş grubunda işgücüne katılma oranı %60,1, istihdam oranı %52,5 ve işsizlik oranı %12,7 olarak belirlenmiş. Araştırmada eğitim durumlarına göre 15-34 yaş grubunda istihdamda olan gençlerin %25,0'ı lise altı, %24,7'si 4 yıllık yükseköğretim ve üzeri eğitim seviyesine sahipken %18,2'si ise genel lise mezunudur.
 

Gençlerin %17,7'si eğitimini yarıda bıraktı veya bölüm değiştirmiş.
Eğitimini yarıda bırakan veya bölüm değiştiren gençlerin %22,5'i ekonomik nedenler, %17,2'si eğitim programının beklentisini karşılamaması, %14,1'i ailevi nedenlerden dolayı eğitimini yarıda bıraktığını veya bölüm değişikliği yaptığını beyan etmiş.  

Akademik kalite güvence sistemlerinin güçlendirilmesi, Üniversite açmadan önce altyapı ve akademik kadro zorunluluğu, müfredatın iş hayatıyla uyumlu hale getirilmesi, Üniversite–iş dünyası işbirliklerinin yaygınlaştırılması, Öğrenciye yalnızca bilgi değil beceri kazandırma yaklaşımı önemli eksikliklerimiz arasındadır. Tabi ki Türkiye’de yükseköğretimin niceliksel olarak büyümesi önemli bir gelişmedir; ancak nitelik olmadan yapılan her genişleme, üniversiteyi toplumsal hayattan koparmakta, öğrencileri hayal kırıklığına uğratmakta ve yükseköğretimin anlamını zayıflatmaktadır. Oysa Üniversiteler, yalnızca tabela değil, bir düşünce ekosistemi, bir bilgi üretim merkezi ve topluma yön veren bir kurum olmalıdır.

Öğrenci sayısı ve yükseköğretime katılım.
25–34 yaş grubunda “yükseköğretim mezunu olma oranı” 2008’de %13.5 iken, 2024’te yaklaşık %44.9’a çıktı. Bu da Türkiye’de yükseköğretimin ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Bu veriler, “niceliksel genişleme”nin ne boyutta gerçekleştiğini ve üniversite sisteminin ne kadar kalabalık hâle geldiğini gösteriyor. Yükseköğretimin kitleselleştiği, ancak niteliksel kontrol mekanizmalarının aynı hızla geliştirilmediği görülmektedir. Bu durum, üniversiteleşmeyi sayısal büyüme olmaktan çıkarıp kalite baskısı oluşturmaktadır.

2024’te YKS’ye yaklaşık 3 milyon 37 bin aday başvurmuş; sınava giren aday sayısı ise 2 milyon 819 bin 362 olarak açıklanmıştır. Bu kadar yüksek başvuru sayısı, genç nüfusun üniversite eğitimi yoluyla toplumsal ve ekonomik hayata katılma arzusu ve potansiyelinin somut göstergesidir. Ancak aynı dönemde istihdam piyasasında tablo çok da parlak değildir. 15–24 yaş grubundaki gençlerde işsizlik oranı %16,3, 15–34 yaş grubunda ise %12,7 olarak ölçülmüştür.
Bu veriler bize açıkça gösteriyor: Gençler üniversite diploması almak istiyor, fakat diploma + nitelik (teori + pratik birleşimi) yaşam geçimine dönüşmediğinde, mezuniyet yalnızca sayısal büyüklük olarak kalıyor; ekonomi ve sanayiyle bağ kurulmadığı sürece işsizlik, beceri uyumsuzluğu ya da artan “niteliksiz üniversite mezunluğu” riski yükseliyor.
Kısacası: 2024’ün rakamlarıyla ortada duruyor—yüksek öğrenci sayısı var; ancak yeterince iş imkânı yok. Bu uçurumu kapatmanın en etkili yolu, üniversiteler ile iş dünyası arasında kalıcı, yapısal ve karşılıklı sorumluluğa dayalı bir köprü kurmaktır. Böylece üniversite eğitimi, sadece diploma değil; nitelikli iş gücü, üretkenlik ve sürdürülebilir sosyal kalkınma için gerçek bir yatırım hâline gelebilir. Türkiye’de yükseköğretimin yaygınlaşması, diplomayı sıradanlaştırmış; diploma mülkiyeti artık istihdam garantisi sağlamaktan uzaklaşmıştır. Bu durum, eğitim sistemi ile iş piyasası arasındaki uyumsuzluğun bir göstergesi olarak düşünülebilir. Yıllar içerisinde olması gerekenden çok fazla öğrenci sayısının artması (kitleselleşme), mezun oranı vs genç işsizlik (diploma enflasyonu) korelasyonu ile öğrenci/öğretim üyesi oranları (nitelik baskısı) bu sıradanlığın nedenleri arasında sayılabilir.
Türkiye’de sanayi–üniversite işbirliği göstergeleri artış eğiliminde olsa da, bu artış yükseköğretimdeki kitleselleşme oranıyla paralel değildir. Başka bir deyişle, üniversite sayısındaki büyüme sanayiye aktarılan bilgi ve teknoloji miktarıyla aynı oranda artmamaktadır. Bu durum, yükseköğretimin inovasyon kapasitesi ve ekonomik katma değer üretme gücünde yapısal sınırlılıklara işaret etmektedir.

Kaynakça
https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC-Piyasas%C4%B1nda-Gen%C3%A7ler-2024-57941&;dil=1#:~:text=Hanehalk%C4%B1%20%C4%B0%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BC%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rmas%C4%B1%20sonu%C3%A7lar%C4%B1na%20g%C3%B6re,606%20bini%20i%C5%9Fg%C3%BCc%C3%BCnde%20yer%20ald%C4%B1.
https://www.yok.gov.tr/tr/page/universite-izleme-ve-degerlendirme-raporu-xaipo

 

Son Güncelleme: Pazartesi, 29 Aralık 2025 14:36

Gösterim: 2113

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartan“TÜBA”’DAN “BİLİMLER AKADEMİSİ”’NE VE “SARKAÇ”A
Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Bilimler Akademisi’nin popüler bilim platformu olan Sarkac.org’ da Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bilimsel çalışma yapabilmiş on iki kadının saha çalışmalarına odaklanan “Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” başlığıyla yayımlanan kitabın tanıtımını görmüştüm.
Sonrasında bu kitabı Sarkac.org üzerinden sipariş ederek edinmiştim, okuduğumda da oldukça etkilenmiş ve gurur duymuştum. Türkiye’de bilimin gelişiminde kadınların kararlı ve dirençli duruşlarını, inanışlarını ve mücadelelerini okurlara aktaran bu değerli kitabı “8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün” kutlandığı bu ayda gündeme taşımanın iyi olacağını düşündüm.
Bu yazıyı kaleme aldığım gün de çalışma ofisimde günlük işlerle meşgulken içeri giren vakıf yöneticilerimizden birisi kısa bir hoş sohbetten sonra “Dünya Kadınlar Günü’nün” anlam ve önemine ilişkin düşüncelerini paylaştı. Popüler kültürün bir parçası haline gelen bu kutlamanın ticari olarak araçsallaştırılmasına yönelik eleştirilerini sıraladı. Ve benim de görüş olarak katıldığım günün gerçek anlam ve öneminin yeterince bilinmediğini ve buna da üzüldüğünü dile getirdi.
Hem bu kitap özelinde hem de veriler ışığında kadınların eşit ve özgürlüklerinin tarihsel geçmişinde çok büyük ilerlemelerin olduğu görülüyor. Ancak kadınların “zihinlerde hapsoluşlarının” farkına varmaları ve özgürlük arayışlarıyla devam eden mücadele süreçleri maalesef çok eskilere dayanmıyor. Kadın hakları için ayrımcılığın ya da cinsiyet eşitsizliğinin olmadığı bir dünya düzeni oluşana kadar da sürecek bu mücadele, yüz, bilemediniz yüzelli yıl öncesine dayanıyor. Ufak çaplı hareketlerle başlayan tatmin etmese de günümüzde güçlü bir ses yaratmış olan kadınlar dünya ölçeğinde seslerini duyurabilecek bir kazanımı elde etmiş gibi görünüyorlar.
Kadınların var oluş mücadeleleri aynı zamanda onların kayboluşu anlamına da gelmiş yüzyıllardır. Baskıcı ve otoriter yaklaşımlarla sindirilmeye çalışılmış olmak kadınlar için hep bir isyan ve hep bir boyun eğme arasında gidiş geliş olmuş. Çünkü isyan etmek reddedilmeyi de dışlanmayı da yok sayılmayı da göze almak demek olmuş. Bu nedenle elde edinilmiş olan bu kazanımlar dikenli ve taşlı yollardan geçilerek büyük mücadeleler ve kayıplar verilerek elde edinilmiş kazanımlardır.
Biliniyor ki bu mücadelenin bir boyutu da aslında demokrasi yolculuğuna dayanır. Yüzyılın başlarında Cumhuriyet ve demokrasi yürüyüşü ülkeler adına yeni yeni başlıyordu ve neredeyse hiçbir ülkede henüz kadına seçme ve seçilme hakkı verilmemişti. Türkiye’de bu rüzgâr etkisini çabuk gösterdi, zaten Atatürk, kadınlara olan bakışını “Dünyada hiçbir kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez” diyerek özetlemişti. Bu çerçevede Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü ilk kez 8 Mart 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar sonra da (5 Aralık 1934 tarihinde) Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış, bu reform sayesinde kadınlarımız, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha önce bu haklara kavuşmuşlardı.
Demokrasinin gelişimi ve eşit halklar mücadelesi sadece siyasi olarak ele alındığında kısır kalır. Bilimsel ve toplumsal uyanışın da gelişimi eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyanın oluşumuna büyük katkı sağlar. Bugünün sosyo-ekonomik dünya düzeni insanoğlunun özgürlükler ve eşit dünya vatandaşlığı ölçeğinde hayal ettiğinin çok gerisinde bence. Ama mücadele ruhu var oldukça da bu hayalin gerçekleşebileceği umudu hep canlı kalıyor.
Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşu dönemlerinde kadın dokunuşları bilime, eğitime, sanata ve toplumun sosyolojik yapısına çok önemli yer tutmuştur.
Türkiye’de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilim insanlığını ve araştırıcılığı özendirmek ve bu alanlarda emeği geçenlerin onurlandırmak; gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek; Türkiye’deki bilim insanları ve araştırıcılığın toplumsal statülerinin yükseltilmesi ve korunmasına çalışmak; Türkiye’nin bilim diplomasisine katkı sunmak; bilim ve araştırma standartlarının yükseltilmesini yardım etmek amacıyla kurulan tüzel kişiliğe, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli “Türkiye bilimler Akademisi’nin” kuruluşu da bu adımlardan birisidir.
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), 2 Eylül 1993 tarihinde yürürlüğe giren 497 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulmuş ve 7 Ocak 1994 tarihinde de faaliyetlerine resmen başlamıştır. TÜBA için, TÜBİTAK’ta yapılan bir çalışmayla Türkiye’nin gerek doğa bilimlerinde gerek sosyal bilimlerde önde gelen insanlarından oluşan 10 kişilik çekirdek bir kurucu ekip seçilmiş/atanmıştır. Tümü de bilimsel liyakat anlamında, Türkiye’nin dünyada en çok tanınan, kendi disiplinlerinde bir tanınırlığı olan, önde gelen insanlarıydı. O 10 kişi, kısa bir zaman içinde ikinci 10 kişiyi TÜBA’ya davet ederler. Bu kurumun kendi içinden seçilen ilk başkanı ise kadın bilim insanı Prof. Dr. Ayhan Çavdar olur. TÜBA'nın kurucu başkanı olan Çavdar, akademinin akademik yapısının oluşturulmasında önemli rol oynar.
Bu özerk kurumun üye seçim kriterlerinin değiştirilmesi ve akademinin kendi içerisinden seçimlere siyasi dokunuşların getirilmesi ile özerklik tartışmaları sonucunda seçilmiş üyelerin yarıdan fazlası özerkliğin korunamayacağı düşüncesiyle istifa etmiş ardından uzun uğraşılardan sonra da “Bilimler Akademisini” kurmuşlardır.
Türkiye’de bilimsel düşüncenin bağımsızlığını ve akademik özgürlüğü savunmak amacıyla farklı disiplinlerden bilim insanlarını bir araya getirerek bilimsel araştırmaların niteliğini yükseltmeyi ve bilimsel bilginin toplumla buluşmasını desteklemeyi amaç edinmiş olan Akademi 2011 yılında bir sivil bilim kuruluşu olarak kurulmuş. Bilimler Akademisi, genç araştırmacılara yönelik destek programları, bilimsel raporlar ve kamuoyuna yönelik yayınlarıyla Türkiye’de bilim kültürünün gelişmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Sarkaç ise; (sarkac.org), Bilimler Akademisi tarafından “Bilimin Toplumla Buluştuğu Platform” olarak düşünülmüş bir popüler bilim platform olarak ortaya çıkmıştır.
Sarkaç’ta doğa bilimlerinden sosyal bilimlere kadar farklı alanlarda yazılar, dosya konuları ve kitaplar yayımlanıyor. “Sahada: Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bilim Yapan Kadınlar” kitabı da bu platformun bilim tarihini geniş okur kitlelerine ulaştırmayı amaçlayan yayınlarından biridir. Kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Sabancıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv ve araştırma kısmını Seher Yeğin yürütmüş. Bu isimlerin yanı sıra kitapta pek çok işi ve kurumun katkısı olduğu belirtilen bu kitap Bilim Akademisi üyeleri ve Ekol Vakfı desteğiyle gerçekleşen proje.

CUMHURİYET’İN SESSİZ BİLİM ÖNCÜLERİ
Anadolu’da Saha Çalışmaları Yapan Kadın Bilim İnsanlarının Görünmeyen Katkıları.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de bilim yalnızca üniversite kürsülerinde değil; kazı alanlarında, dağlarda, köylerde ve doğal araştırma sahalarında üretiliyordu. Bu süreçte sahada çalışan kadın bilim insanları hem modern bilim kurumlarının oluşmasına katkı sağladı hem de Türkiye’nin bilimsel hafızasında çoğu zaman görünmeyen bir emeğin temsilcileri oldu. 

CUMHURİYET VE BİLİMİN YENİDEN İNŞASI
Cumhuriyet’in kuruluşu Türkiye’de yalnızca siyasal bir dönüşüm değil aynı zamanda bilgi üretiminin örgütlenme biçiminde köklü bir değişimi temsil eder. Modernleşme projesinin merkezinde yer alan bilim, yeni devletin kurumsal yapılanmasında öncelikli bir alan olarak görülmüştür. Üniversitelerin yeniden düzenlenmesi, araştırma kurumlarının kurulması ve bilimsel düşüncenin yaygınlaştırılması bu sürecin temel unsurlarıdır.
Ancak erken Cumhuriyet döneminde bilimsel üretim yalnızca üniversite laboratuvarlarında gerçekleşmemiştir. Anadolu’nun tarihsel, kültürel ve doğal zenginliğinin araştırılması amacıyla yürütülen çalışmalar geniş kapsamlı saha araştırmalarını gerektiriyordu. Arkeolojik kazılar, antropolojik incelemeler, botanik ve zooloji araştırmaları bilim insanlarını Anadolu’nun farklı bölgelerine götürdü. 

BİLİMSEL ÜRETİMDE GÖRÜNMEYEN EMEK
Bu çalışmaların önemli bir kısmında kadın bilim insanları da aktif rol oynadı. Buna rağmen Türkiye’de bilim tarihinin yaygın anlatılarında kadın araştırmacıların katkıları uzun süre arka planda kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalar Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanlarının bilimsel üretimdeki yerini yeniden görünür kılmaya başlamıştır.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır. 

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE İSTATİSTİKLERLE KADIN, 2026
“TÜİK tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü"ne özel olarak hazırlanan haber bülteninde yer alan verilere göre;

* Kadınların ancak %17,0'ının eğitim seviyelerinin eşlerinden daha yüksek olduğu görüldüğü,
* Kesinleşen boşanma davaları sonucu annenin velayetine verilen çocuk oranının %74,6 olduğu,
* Yapay Zeka İstatistiklerine göre İnternet kullanan bireylerden üretken yapay zeka kullandığını beyan edenlerin oranı 2025 yılında kadınlarda %18,8 olduğu,
* Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistiklerine göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranın kadınlarda %1,6 olduğu,
* Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistiklerine göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan kadınların oranı %30,1 olduğu
* Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması sonuçlarına göre yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %28,2'sinin psikolojik şiddete, %18,3'ünün ekonomik şiddete, %12,8'inin fiziksel şiddete, %10,9'unun ısrarlı takibe, %8,3'ünün dijital şiddete ve %5,4'ünün cinsel şiddete uğradığı,
* Kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu, bununla birlikte yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %39,5 ile en fazla eş/eski eş/birlikte olduğu kişiler tarafından şiddet gördüğü, bir ülkede yaşıyor olmak bile zorlukların en büyüğü.

Cinsiyet ve eğitim durumuna göre işgücüne katılma oranı 
* Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %8,1 seviyesinde gerçekleşti; Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; İşsizlik oranı erkeklerde %6,6 iken kadınlarda %11,0 tahmin edildi.
* Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı %47,9 oldu; Bu oran erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9 olarak gerçekleşti.
* Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı %52,1 olarak gerçekleşti; İşgücü, 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre işgücüne katılma oranı erkeklerde %70,0 iken kadınlarda %34,7 oldu.
* Genç nüfusta mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,3 oldu; 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde %11,9, kadınlarda ise %19,0 olarak tahmin edildi.

SONUÇ: CUMHURİYET’İN BİLİM MİRASINDA KADINLARIN YERİ
Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanları Türkiye’nin bilimsel gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Arkeolojik kazılardan doğa bilimlerine kadar birçok alanda yürütülen araştırmalar Türkiye’nin kültürel ve doğal mirasının anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır. 

Kaynakça

 

 

 

 

 

> Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar

Alpaslan Dartan – Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartan“TÜBA”’DAN “BİLİMLER AKADEMİSİ”’NE VE “SARKAÇ”A
Bundan yaklaşık iki buçuk yıl önce Bilimler Akademisi’nin popüler bilim platformu olan Sarkac.org’ da Cumhuriyetin kuruluş yıllarında bilimsel çalışma yapabilmiş on iki kadının saha çalışmalarına odaklanan “Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” başlığıyla yayımlanan kitabın tanıtımını görmüştüm.
Sonrasında bu kitabı Sarkac.org üzerinden sipariş ederek edinmiştim, okuduğumda da oldukça etkilenmiş ve gurur duymuştum. Türkiye’de bilimin gelişiminde kadınların kararlı ve dirençli duruşlarını, inanışlarını ve mücadelelerini okurlara aktaran bu değerli kitabı “8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün” kutlandığı bu ayda gündeme taşımanın iyi olacağını düşündüm.
Bu yazıyı kaleme aldığım gün de çalışma ofisimde günlük işlerle meşgulken içeri giren vakıf yöneticilerimizden birisi kısa bir hoş sohbetten sonra “Dünya Kadınlar Günü’nün” anlam ve önemine ilişkin düşüncelerini paylaştı. Popüler kültürün bir parçası haline gelen bu kutlamanın ticari olarak araçsallaştırılmasına yönelik eleştirilerini sıraladı. Ve benim de görüş olarak katıldığım günün gerçek anlam ve öneminin yeterince bilinmediğini ve buna da üzüldüğünü dile getirdi.
Hem bu kitap özelinde hem de veriler ışığında kadınların eşit ve özgürlüklerinin tarihsel geçmişinde çok büyük ilerlemelerin olduğu görülüyor. Ancak kadınların “zihinlerde hapsoluşlarının” farkına varmaları ve özgürlük arayışlarıyla devam eden mücadele süreçleri maalesef çok eskilere dayanmıyor. Kadın hakları için ayrımcılığın ya da cinsiyet eşitsizliğinin olmadığı bir dünya düzeni oluşana kadar da sürecek bu mücadele, yüz, bilemediniz yüzelli yıl öncesine dayanıyor. Ufak çaplı hareketlerle başlayan tatmin etmese de günümüzde güçlü bir ses yaratmış olan kadınlar dünya ölçeğinde seslerini duyurabilecek bir kazanımı elde etmiş gibi görünüyorlar.
Kadınların var oluş mücadeleleri aynı zamanda onların kayboluşu anlamına da gelmiş yüzyıllardır. Baskıcı ve otoriter yaklaşımlarla sindirilmeye çalışılmış olmak kadınlar için hep bir isyan ve hep bir boyun eğme arasında gidiş geliş olmuş. Çünkü isyan etmek reddedilmeyi de dışlanmayı da yok sayılmayı da göze almak demek olmuş. Bu nedenle elde edinilmiş olan bu kazanımlar dikenli ve taşlı yollardan geçilerek büyük mücadeleler ve kayıplar verilerek elde edinilmiş kazanımlardır.
Biliniyor ki bu mücadelenin bir boyutu da aslında demokrasi yolculuğuna dayanır. Yüzyılın başlarında Cumhuriyet ve demokrasi yürüyüşü ülkeler adına yeni yeni başlıyordu ve neredeyse hiçbir ülkede henüz kadına seçme ve seçilme hakkı verilmemişti. Türkiye’de bu rüzgâr etkisini çabuk gösterdi, zaten Atatürk, kadınlara olan bakışını “Dünyada hiçbir kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez” diyerek özetlemişti. Bu çerçevede Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü ilk kez 8 Mart 1921’de “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar sonra da (5 Aralık 1934 tarihinde) Türkiye'de kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış, bu reform sayesinde kadınlarımız, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha önce bu haklara kavuşmuşlardı.
Demokrasinin gelişimi ve eşit halklar mücadelesi sadece siyasi olarak ele alındığında kısır kalır. Bilimsel ve toplumsal uyanışın da gelişimi eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyanın oluşumuna büyük katkı sağlar. Bugünün sosyo-ekonomik dünya düzeni insanoğlunun özgürlükler ve eşit dünya vatandaşlığı ölçeğinde hayal ettiğinin çok gerisinde bence. Ama mücadele ruhu var oldukça da bu hayalin gerçekleşebileceği umudu hep canlı kalıyor.
Türkiye’de de Cumhuriyetin kuruluşu dönemlerinde kadın dokunuşları bilime, eğitime, sanata ve toplumun sosyolojik yapısına çok önemli yer tutmuştur.
Türkiye’de tüm bilim alanlarındaki araştırmaları, bilim insanlığını ve araştırıcılığı özendirmek ve bu alanlarda emeği geçenlerin onurlandırmak; gençleri bilim ve araştırma alanına yöneltmek; Türkiye’deki bilim insanları ve araştırıcılığın toplumsal statülerinin yükseltilmesi ve korunmasına çalışmak; Türkiye’nin bilim diplomasisine katkı sunmak; bilim ve araştırma standartlarının yükseltilmesini yardım etmek amacıyla kurulan tüzel kişiliğe, bilimsel, idari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli “Türkiye bilimler Akademisi’nin” kuruluşu da bu adımlardan birisidir.
Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), 2 Eylül 1993 tarihinde yürürlüğe giren 497 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulmuş ve 7 Ocak 1994 tarihinde de faaliyetlerine resmen başlamıştır. TÜBA için, TÜBİTAK’ta yapılan bir çalışmayla Türkiye’nin gerek doğa bilimlerinde gerek sosyal bilimlerde önde gelen insanlarından oluşan 10 kişilik çekirdek bir kurucu ekip seçilmiş/atanmıştır. Tümü de bilimsel liyakat anlamında, Türkiye’nin dünyada en çok tanınan, kendi disiplinlerinde bir tanınırlığı olan, önde gelen insanlarıydı. O 10 kişi, kısa bir zaman içinde ikinci 10 kişiyi TÜBA’ya davet ederler. Bu kurumun kendi içinden seçilen ilk başkanı ise kadın bilim insanı Prof. Dr. Ayhan Çavdar olur. TÜBA'nın kurucu başkanı olan Çavdar, akademinin akademik yapısının oluşturulmasında önemli rol oynar.
Bu özerk kurumun üye seçim kriterlerinin değiştirilmesi ve akademinin kendi içerisinden seçimlere siyasi dokunuşların getirilmesi ile özerklik tartışmaları sonucunda seçilmiş üyelerin yarıdan fazlası özerkliğin korunamayacağı düşüncesiyle istifa etmiş ardından uzun uğraşılardan sonra da “Bilimler Akademisini” kurmuşlardır.
Türkiye’de bilimsel düşüncenin bağımsızlığını ve akademik özgürlüğü savunmak amacıyla farklı disiplinlerden bilim insanlarını bir araya getirerek bilimsel araştırmaların niteliğini yükseltmeyi ve bilimsel bilginin toplumla buluşmasını desteklemeyi amaç edinmiş olan Akademi 2011 yılında bir sivil bilim kuruluşu olarak kurulmuş. Bilimler Akademisi, genç araştırmacılara yönelik destek programları, bilimsel raporlar ve kamuoyuna yönelik yayınlarıyla Türkiye’de bilim kültürünün gelişmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Sarkaç ise; (sarkac.org), Bilimler Akademisi tarafından “Bilimin Toplumla Buluştuğu Platform” olarak düşünülmüş bir popüler bilim platform olarak ortaya çıkmıştır.
Sarkaç’ta doğa bilimlerinden sosyal bilimlere kadar farklı alanlarda yazılar, dosya konuları ve kitaplar yayımlanıyor. “Sahada: Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Bilim Yapan Kadınlar” kitabı da bu platformun bilim tarihini geniş okur kitlelerine ulaştırmayı amaçlayan yayınlarından biridir. Kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Sabancıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv ve araştırma kısmını Seher Yeğin yürütmüş. Bu isimlerin yanı sıra kitapta pek çok işi ve kurumun katkısı olduğu belirtilen bu kitap Bilim Akademisi üyeleri ve Ekol Vakfı desteğiyle gerçekleşen proje.

CUMHURİYET’İN SESSİZ BİLİM ÖNCÜLERİ
Anadolu’da Saha Çalışmaları Yapan Kadın Bilim İnsanlarının Görünmeyen Katkıları.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de bilim yalnızca üniversite kürsülerinde değil; kazı alanlarında, dağlarda, köylerde ve doğal araştırma sahalarında üretiliyordu. Bu süreçte sahada çalışan kadın bilim insanları hem modern bilim kurumlarının oluşmasına katkı sağladı hem de Türkiye’nin bilimsel hafızasında çoğu zaman görünmeyen bir emeğin temsilcileri oldu. 

CUMHURİYET VE BİLİMİN YENİDEN İNŞASI
Cumhuriyet’in kuruluşu Türkiye’de yalnızca siyasal bir dönüşüm değil aynı zamanda bilgi üretiminin örgütlenme biçiminde köklü bir değişimi temsil eder. Modernleşme projesinin merkezinde yer alan bilim, yeni devletin kurumsal yapılanmasında öncelikli bir alan olarak görülmüştür. Üniversitelerin yeniden düzenlenmesi, araştırma kurumlarının kurulması ve bilimsel düşüncenin yaygınlaştırılması bu sürecin temel unsurlarıdır.
Ancak erken Cumhuriyet döneminde bilimsel üretim yalnızca üniversite laboratuvarlarında gerçekleşmemiştir. Anadolu’nun tarihsel, kültürel ve doğal zenginliğinin araştırılması amacıyla yürütülen çalışmalar geniş kapsamlı saha araştırmalarını gerektiriyordu. Arkeolojik kazılar, antropolojik incelemeler, botanik ve zooloji araştırmaları bilim insanlarını Anadolu’nun farklı bölgelerine götürdü. 

BİLİMSEL ÜRETİMDE GÖRÜNMEYEN EMEK
Bu çalışmaların önemli bir kısmında kadın bilim insanları da aktif rol oynadı. Buna rağmen Türkiye’de bilim tarihinin yaygın anlatılarında kadın araştırmacıların katkıları uzun süre arka planda kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalar Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanlarının bilimsel üretimdeki yerini yeniden görünür kılmaya başlamıştır.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır. 

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’SİNDE İSTATİSTİKLERLE KADIN, 2026
“TÜİK tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü"ne özel olarak hazırlanan haber bülteninde yer alan verilere göre;

* Kadınların ancak %17,0'ının eğitim seviyelerinin eşlerinden daha yüksek olduğu görüldüğü,
* Kesinleşen boşanma davaları sonucu annenin velayetine verilen çocuk oranının %74,6 olduğu,
* Yapay Zeka İstatistiklerine göre İnternet kullanan bireylerden üretken yapay zeka kullandığını beyan edenlerin oranı 2025 yılında kadınlarda %18,8 olduğu,
* Yükseköğretim Beyin Göçü İstatistiklerine göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranın kadınlarda %1,6 olduğu,
* Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistiklerine göre yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında olan kadınların oranı %30,1 olduğu
* Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması sonuçlarına göre yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %28,2'sinin psikolojik şiddete, %18,3'ünün ekonomik şiddete, %12,8'inin fiziksel şiddete, %10,9'unun ısrarlı takibe, %8,3'ünün dijital şiddete ve %5,4'ünün cinsel şiddete uğradığı,
* Kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türünün psikolojik şiddet olduğu, bununla birlikte yaşamının herhangi bir döneminde şiddete maruz kalmış kadınların %39,5 ile en fazla eş/eski eş/birlikte olduğu kişiler tarafından şiddet gördüğü, bir ülkede yaşıyor olmak bile zorlukların en büyüğü.

Cinsiyet ve eğitim durumuna göre işgücüne katılma oranı 
* Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %8,1 seviyesinde gerçekleşti; Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; İşsizlik oranı erkeklerde %6,6 iken kadınlarda %11,0 tahmin edildi.
* Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı %47,9 oldu; Bu oran erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9 olarak gerçekleşti.
* Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı %52,1 olarak gerçekleşti; İşgücü, 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre işgücüne katılma oranı erkeklerde %70,0 iken kadınlarda %34,7 oldu.
* Genç nüfusta mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %14,3 oldu; 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde %11,9, kadınlarda ise %19,0 olarak tahmin edildi.

SONUÇ: CUMHURİYET’İN BİLİM MİRASINDA KADINLARIN YERİ
Cumhuriyet’in erken döneminde sahada çalışan kadın bilim insanları Türkiye’nin bilimsel gelişimine önemli katkılar sağlamıştır. Arkeolojik kazılardan doğa bilimlerine kadar birçok alanda yürütülen araştırmalar Türkiye’nin kültürel ve doğal mirasının anlaşılmasına yardımcı olmuştur.
Bugün bu hikâyeleri yeniden hatırlamak yalnızca bilim tarihini doğru bir biçimde yazmak açısından değil aynı zamanda genç kuşaklara bilimsel merak ve araştırma ruhu kazandırmak açısından da önem taşımaktadır. 

Kaynakça

 

 

 

 

 

Son Güncelleme: Cuma, 03 Nisan 2026 14:11

Gösterim: 1116

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanHaziran Eylül ayları Liselerden yeni mezun öğrenciler ile önceki yıllarda mezun olmuş gençlerin Üniversite okuma hayallerini gerçekleştirmeye yönelik eylemlerinin yoğunlaştığı aylardır. Adaylar genellikle Yükseköğretim Kurumları Sınavlarına Haziran ayının 3 ya da 4. Haftasında girerler, Temmuz ayında sonuçların açıklanması ve ardından yapılan üniversite ve bölüm tercihleri sonrası heyecanlı bir bekleyişe geçerler. Bu yıl da bu süreç tamamlandı, sonuçlar açıklandı ve adaylar hangi üniversitelere ve bölümlere yerleştiklerini öğrendiler. Yükseköğretim Kurumları Sınavları genellikle az bir kesimin sevindiği çoğunluklu adayların da beklediğini bulamadığı bir sınav hüviyetindedir maalesef. Başvuru çok kontenjan az olunca da bu beklenilen bir sonuçtur ülkemiz için.

Bu sınavların sonuçları ve sonuçların yoruma açık istatistiki verileri her yıl olduğu gibi bu yıl da kamuoyu gündemini oldukça meşgul etti. Aslına bakarsanız sıfır çekenlerin konuşulduğu, test ortalamalarının düşük oluşunun dert edinildiği ya da eksi netlerle bile bir programa yerleşebilmenin mümkün olduğu ya da parasız eğitim hakkı üzerinden vakıf üniversitelerinin eleştirildiği ücretlerinin artık karşılanamayacak düzeye geldiği konuları ağırlıklı olarak tartışılırken bu yıl özellikle son sınıf düzeyinde sınava başvuran, başvurduğu halde ve tercih hakkı olmasına rağmen tercih yapmayan öğrenci sayısının fazlalığı en çok konuşulan konular arasında kendine yer buldu.

Kontenjanların devlet üniversitelerinde azaltılması, vakıf üniversitelerinde bir nebze olsun artırılması, vatandaşların sosyo-ekonomik koşulları ve bununla ilintili vakıf üniversitelerinin ücret politikaları, yerleştirme verilerinin devlet üniversitelerinin doluluk oranlarını yüksek göstermesi buna karşılık vakıf üniversitelerindeki öğrenci sayısındaki hatırı sayılır düşüş bu yıl da yine çok konuşulan konular arasında yer aldı.

Gizli bir tehlikenin dünden bugüne yavaş yavaş geldiğini görmek gerekiyor. Zaman zaman politika analistlerinin paylaştığı ve uyardığı bir konu var Türkiye’de yaşlı nüfus son on yılda %49 arttığı ile ilgili. Dünyada ve ülkemizdeki genel kabul, 65 ve üzeri yaştaki bireylerin ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması da yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerindeki payının artmasına neden olmaktadır.

Bu bir tehlike ise bunun bir örneğinin de yavaş yavaş Ortaöğretim ve Yükseköğretimde yaşanmaya başladığını söyleyebilirim. Hem okul çağında olduğu halde eğitim hayatının dışında bulunan bireylerin sayısının artması, eğitimde cinsiyet temelli eşitsizliklerin görünür olması, Liselerimizden mezun olan gençlerin üniversiteli olma arzularının ve isteklerinin gittikçe azalması örnek durumlardır. ÖSYM verileri üzerinden okuyacak olursak son 5 yılın sınava başvurular ve yerleştirme sonuçları gösteriyor ki belirli nedenlerle sınava başvurun aday sayısının sanılanın aksine yavaş yavaş azaldığını, son sınıftan mezun olan aday sayılarının da niceliksel olarak hem azaldığını hem de adayların sınav başarılarının bekleneni veremediğini söyleyebiliriz.

Son 5 Yılda YKS Analizi ve Eğilimler

2021–2023 yılları arası YKS’ye başvuran aday sayısında ciddi bir artış (%35 civarı) gözlenirken, 2023’ten sonra (özellikle 2024→2025 döneminde) sınav başvurularında hızlı ve ciddi bir düşüş yaşandığı görülmektedir.

Katılım: Son 5 Yıl

SAYISAL VERİLER

                       
 

2021

 

2022

 

2023

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

Başvuran Aday Sayısı

2.592.390

1.781.678

130.491

 

3.234.318

2.056.466

168.418

 

3.527.443

2.573.169

338.009

Sınava Giren Aday Sayısı

2.416.974

1.627.145

104.917

 

3.008.287

1.852.678

132.485

 

2.995.638

1.980.534

173.003

Sınava Girmeyen Aday Sayısı

175.416

154.533

25.574

 

226.031

203.788

35.933

 

531.805

592.635

165.006

Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı

226

62

8

 

258

43

6

 

239

54

3

Sınavı Geçerli Aday Sayısı

2.416.748

1.627.083

104.909

 

3.008. 029

1.852.635

132.479

 

2.995.399

1.980.480

173.000

                       
 

2024

 

2025

       
 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

       

Başvuran Aday Sayısı

3.120.870

2.019.699

233.384

 

2.560.649

1.721.057

215.451

       

Sınava Giren Aday Sayısı

2.819.362

1.776.496

171.090

 

2.351.641

1.549.940

156.040

       

Sınava Girmeyen Aday Sayısı

301.508

243.203

62.294

 

209.008

171.117

59.411

       

Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı

287

47

6

 

244

57

10

       

Sınavı Geçerli Aday Sayısı

2.819.075

1.776.449

171.084

 

2.351.397

1.549.883

156.030

       

Özellikle 2020–2021 yıllarında mezun sayılarında belirgin bir artış yaşanmasının doğal sonucu olarak sınava başvuran aday sayıları da arttı. 2021–2023 yıllarında başvuru sayılarındaki yükselişin önemli nedenlerinden biri, bu sistemin oluşturduğu kalabalık lise son sınıf ve mezun grupları oldu. 4+4+4’ün getirdiği “şişkin sınıflar” 2023’e kadar sınavlara bir şekilde yansıdı. Ancak bu dalga yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Yani 2024’te ve 2025’te görülen düşüşün bir nedeni de bu ekstra kalabalık kuşağın sınav sisteminden çıkmaya başlaması oldu. Buna ek olarak, ekonomik nedenler ve yurt dışı eğitim tercihlerinin artması da son yıllarda başvuru sayısında azalmayı destekleyen faktörler arasında sayılabilir.

                          

 

 

 

Son Sınıf Öğrencilerinin Başvurularındaki Düşüş

Öğrenim Durumuna Göre YKS Yerleştirme Sonuçları
Sayısal Bilgiler Karşılaştırma / 2023-2024-2025

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirme Puanı Hesaplanan, Yerleştirmeye Başvuran Aday Sayıları

SINAVLARA
GİRENLER
Yerleştirme Puanı
Hesaplanan Aday Sayısı

 

TERCİHTE
BULUNANLAR
Yerleştirmeye
Başvuran Aday Sayısı

 

2025

2024

2023

 

2025

2024

2023

Son Sınıf Düzeyinde

812.210

1.074.712

828.769

 

394.450

535.331

457.521

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirmeye Başvuranların ve Başvurmayanların Yüzdesi

Yerleştirmeye
Başvuranların %

 

Yerleştirmeye
Başvurmayan
%

 

2025

2024

2023

 

2025

2024

2023

Son Sınıf Düzeyinde

48,57

49,81

55,20

 

51,43

50,19

44,80

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleşen Aday Sayıları ve Yüzdeleri

Yerleşen Aday Sayısı
Örgün Eğitim / Lisans

2025

 

2024

 

2023

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Son Sınıf Düzeyinde

133.700

33,90

191.626

35,80

167.289

36,56

Son sınıf düzeyinde öğrencilerin sistemden uzaklaşmaları aslında yeni değil ama gittikçe artan bir şekilde %51,43’e bu yıl ulaştı. Son Sınıf Düzeyinde adayların %51,43’ü bu yıl yerleştirme için başvuruda bulunmadı. Bu oran 2024’te %50,19 iken 2023’te %44,80 idi. Kısaca son 3 yılda giderek atan bir şekilde Liseyi bitiren öğrenciler içerisinde yurt içinde üniversitede okumak isteyenlerin oranları azalmaktadır.

Başvuran Aday Sayısındaki Değişim

Sınavlarda test ortalamaları değerlendirmelerinde yıllar içerisinde öğrenci başarılarına etki eden faktörlerden birisi de aslında okullarda yaşanan şişirilmiş notlar ve bu notların Orta Öğretim Başarı Puanına etkisi olmuştur. Yıllardır veli ve okulları karşı karşıya getiren not kavgası üniversiteye yerleşimlerde bir puanın hatta “,“ lü puanların oldukça büyük etkisi varken adayların tümüne 30 ila 60 puan aralığında bir ek puan verilmesini sağlayan uygulamada dikkat çekici istatistikler görmek mümkün. Örneğin sadece sınav puanına bakılacak olsa 2025 yılında 500 tam puan alan öğrenci sayısı Dil Puan türünde 5 diğer tüm puan türlerinde 1 öğrenci iken Yerleştirme puanlarına baktığımızda bu sayılar OÖBP nedeniyle oldukça artmıştır bunu her yıl görebiliyoruz. Bu yıllardır eğitimcilerin eleştiri oklarını çevirdikleri bir uygulama olmuştur.

SAYISAL VERİLER

2023 YKS SINAV PUANLARI

 

2023 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

2

1

1

5

 

550 ve üstü

64

231

1

18

30

480 ve üstü

857

1.821

14

90

229

 

530 ve üstü

2.574

4.106

25

186

530

             

510 ve üstü

11.351

12.729

100

702

1.747

             

490 ve üstü

27.393

25.220

304

1.641

3.707

                         

2024 YKS SINAV PUANLARI

 

2024 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

1

1

1

5

 

550 ve üstü

59

162

3

5

13

480 ve üstü

986

1.069

20

36

129

 

530 ve üstü

3.017

2.271

31

80

321

             

510 ve üstü

12.996

7.029

142

340

1.178

             

490 ve üstü

29.976

14.673

476

940

2.695

                         

2025 YKS SINAV PUANLARI

 

2025 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

1

1

1

5

 

550 ve üstü

14

57

1

4

12

480 ve üstü

180

701

4

32

66

 

530 ve üstü

601

1.930

7

58

151

             

510 ve üstü

3.648

7.081

26

261

596

             

490 ve üstü

11.733

16.140

77

742

1.606

Bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversiteler bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırırken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen kurumlar olmalıdırlar.

Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol ÖZVAR’ın “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında yer verdiği gibi üniversiteler bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlara dönüşebilirler. Aslında dünyada yaşanan son derece hızlı ve köklü teknolojik gelişmeler tüm eğitim kademelerinde olduğu gibi yükseköğretimin yapısının da yeniden tanımlanmasını ve organizasyonunu zorunlu hale getirmiştir. Öğrencilerin öğrenme materyallerine daha kolay erişebilmesi, dijital platformların sayıca artması ve çeşitlenmesi bilgiye ulaşmada ve öğrenci ve öğretici ilişkilerinde yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Özellikle yapay zekâ alanındaki gelişmeler yükseköğretimde çok derin bir etki oluşturmuştur.

Sayın Özvar, sunuş yazısında tüm bunlara değinirken dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçüldüğünü elbette bilmektedir. Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul açarak sayısal bir gösterinin niteliğe katkısı olmadığını, barajları kaldırarak üniversitelerde boş kalan kontenjanlara eksi netleri olanların bile yerleşmesini sağlayarak öğrenci sayılarında artışlara gitmenin niteliğe hiç mi hiç katkısı yoktur.

Son üç yılın verileri incelendiğinde, vakıf üniversitelerinin ücretli programlarına yerleşen öğrencilerin başarı sıralamalarında belirgin bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Bu durum, aslında üniversitelerin kontenjanlarını doldurabilmek için daha düşük puan ve sıradaki adaylara da kapılarını açtıklarını göstermektedir. Öğrenim ücretlerinin sürekli artması nedeniyle tercih edilmeyen programlarda boş kontenjan kalması, hem ekonomik kayıplara hem de kurumsal prestij kaygılarına yol açmakta; bu da üniversiteleri daha esnek kabul politikalarına yöneltmektedir.

Ancak kısa vadede doluluk oranlarını korumaya yönelik bu yaklaşım, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Düşük sıralamalı öğrencilerin artışı, programların akademik seviyesini düşürmekte, mezunların iş gücü piyasasındaki rekabet gücünü zayıflatmakta ve üniversitelerin marka değerini olumsuz etkilemektedir. Sonuç olarak, kontenjanları doldurma uğruna başarı kriterlerini gevşetmek, yalnızca mali bir çözüm değil; aynı zamanda yükseköğretimde kalite, güven ve sürdürülebilirlik açısından yeni sorunların kapısını aralamaktadır.

İSTANBUL'DA 4 VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN ÖRNEK BÖLÜMLERDE OYNAKLIĞI

YERLEŞTİRME SILALAMALARI OYNAKLIĞI

Yerleşenlerin Başarı Sırası

 

Üniversite

Fakülte

Program Adı

Bölüm

2024

2023

2022

1

A ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

77.845

32.917

27.405

2

A ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

207.479

194.493

170.963

3

A ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

206.137

105.973

124.222

4

A ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

321.549

338.508

306.008

5

B ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

130.084

92.956

65.433

6

B ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

470.332

702.683

315.789

7

B ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

 

Dolmadı

163.070

8

C ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

95.823

243.820

52.897

9

C ÜNİVERSİTESİ 

İşletme Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

356.809

363.925

256.842

10

C ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

 

134.036

107.777

11

C ÜNİVERSİTESİ 

Sosyal Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

405.145

565.357

315.524

12

D ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi

Mühendislik ve Doğa Bilimleri Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

200.794

95.597

 

13

D ÜNİVERSİTESİ 

Yönetim Bilimleri Fakültesi

Yönetim Bilimleri Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

338.690

139.018

144.799

14

D ÜNİVERSİTESİ 

Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi

Sanat ve Sosyal Bilimler Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

591.390

195.607

165.439

Sonuç olarak, yükseköğretime başvurulardaki ve tercih oranlarındaki düşüş, yalnızca öğrenci sayılarındaki doğal azalmanın bir yansıması değildir. Ortaöğretim başarı puanının sınav sonuçları üzerindeki etkisi, adayların sıralamalarında kaymalara yol açmakta ve birçok öğrencinin yerleşme ihtimalini zorlaştırmaktadır. Buna paralel olarak, vakıf üniversitelerinin her yıl katlanarak artan ücretleri, ailelerin kararlarında en belirleyici unsur haline gelmiş; devlet üniversiteleri daha cazip hale gelirken, vakıf üniversitelerinde kontenjan boşlukları giderek büyümüştür.

Bu tablolar, yükseköğretim sisteminde yeni bir denge arayışını zorunlu kılmaktadır. Öğrenci ve aileler açısından fırsat eşitliği ön planda tutulmadığı takdirde, azalan başvurular ve artan boş kontenjanlar uzun vadede nitelikli insan kaynağına zarar verecektir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte;

  • Ortaöğretim başarı puanının etkisi yeniden gözden geçirilmeli, öğrencilerin sıralamalarını adil biçimde yansıtan bir düzenleme yapılmalıdır. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmeli; burs, indirim ve destek mekanizmaları yaygınlaştırılmalıdır.
  • Devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki dengeyi gözeten bir kontenjan planlaması yapılmalı, arz-talep dengesi korunmalıdır.
  • Bölgesel ihtiyaçlara göre program çeşitliliği artırılmalı, özellikle istihdam alanı güçlü olan bölümlere yönlendirme yapılmalıdır.
  • Yükseköğretimde kaliteyi artırmaya yönelik yatırımlar öncelik haline getirilerek öğrencilerin yalnızca “diploma” için değil, nitelikli bir eğitim için üniversiteye yönelmeleri sağlanmalıdır.

Öngörülebilir gelecekte, bu adımlar atılmadığı takdirde, üniversite kontenjanlarının boş kalması, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi ve mezunların iş gücü piyasasında yetersiz donanımlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Ancak doğru politikalarla yönlendirilen bir yükseköğretim sistemi, hem bireylerin hem de ülkenin uzun vadeli kalkınma hedeflerine hizmet edecek güçlü bir yapı kazanabilir.

Kaynak

> Gizli Ama Görünür Bir Tehlike: Üniversite Okumak Cazibesini Yitiriyor Mu?

Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı

alpaslan_dartanHaziran Eylül ayları Liselerden yeni mezun öğrenciler ile önceki yıllarda mezun olmuş gençlerin Üniversite okuma hayallerini gerçekleştirmeye yönelik eylemlerinin yoğunlaştığı aylardır. Adaylar genellikle Yükseköğretim Kurumları Sınavlarına Haziran ayının 3 ya da 4. Haftasında girerler, Temmuz ayında sonuçların açıklanması ve ardından yapılan üniversite ve bölüm tercihleri sonrası heyecanlı bir bekleyişe geçerler. Bu yıl da bu süreç tamamlandı, sonuçlar açıklandı ve adaylar hangi üniversitelere ve bölümlere yerleştiklerini öğrendiler. Yükseköğretim Kurumları Sınavları genellikle az bir kesimin sevindiği çoğunluklu adayların da beklediğini bulamadığı bir sınav hüviyetindedir maalesef. Başvuru çok kontenjan az olunca da bu beklenilen bir sonuçtur ülkemiz için.

Bu sınavların sonuçları ve sonuçların yoruma açık istatistiki verileri her yıl olduğu gibi bu yıl da kamuoyu gündemini oldukça meşgul etti. Aslına bakarsanız sıfır çekenlerin konuşulduğu, test ortalamalarının düşük oluşunun dert edinildiği ya da eksi netlerle bile bir programa yerleşebilmenin mümkün olduğu ya da parasız eğitim hakkı üzerinden vakıf üniversitelerinin eleştirildiği ücretlerinin artık karşılanamayacak düzeye geldiği konuları ağırlıklı olarak tartışılırken bu yıl özellikle son sınıf düzeyinde sınava başvuran, başvurduğu halde ve tercih hakkı olmasına rağmen tercih yapmayan öğrenci sayısının fazlalığı en çok konuşulan konular arasında kendine yer buldu.

Kontenjanların devlet üniversitelerinde azaltılması, vakıf üniversitelerinde bir nebze olsun artırılması, vatandaşların sosyo-ekonomik koşulları ve bununla ilintili vakıf üniversitelerinin ücret politikaları, yerleştirme verilerinin devlet üniversitelerinin doluluk oranlarını yüksek göstermesi buna karşılık vakıf üniversitelerindeki öğrenci sayısındaki hatırı sayılır düşüş bu yıl da yine çok konuşulan konular arasında yer aldı.

Gizli bir tehlikenin dünden bugüne yavaş yavaş geldiğini görmek gerekiyor. Zaman zaman politika analistlerinin paylaştığı ve uyardığı bir konu var Türkiye’de yaşlı nüfus son on yılda %49 arttığı ile ilgili. Dünyada ve ülkemizdeki genel kabul, 65 ve üzeri yaştaki bireylerin ‘yaşlı nüfus’ olarak tanımlanıyor, özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde doğum oranlarının düşmesinin yanı sıra doğumda ve yaşlılıkta beklenen yaşam sürelerinin uzaması da yaşlı nüfusun ve toplam nüfus içerindeki payının artmasına neden olmaktadır.

Bu bir tehlike ise bunun bir örneğinin de yavaş yavaş Ortaöğretim ve Yükseköğretimde yaşanmaya başladığını söyleyebilirim. Hem okul çağında olduğu halde eğitim hayatının dışında bulunan bireylerin sayısının artması, eğitimde cinsiyet temelli eşitsizliklerin görünür olması, Liselerimizden mezun olan gençlerin üniversiteli olma arzularının ve isteklerinin gittikçe azalması örnek durumlardır. ÖSYM verileri üzerinden okuyacak olursak son 5 yılın sınava başvurular ve yerleştirme sonuçları gösteriyor ki belirli nedenlerle sınava başvurun aday sayısının sanılanın aksine yavaş yavaş azaldığını, son sınıftan mezun olan aday sayılarının da niceliksel olarak hem azaldığını hem de adayların sınav başarılarının bekleneni veremediğini söyleyebiliriz.

Son 5 Yılda YKS Analizi ve Eğilimler

2021–2023 yılları arası YKS’ye başvuran aday sayısında ciddi bir artış (%35 civarı) gözlenirken, 2023’ten sonra (özellikle 2024→2025 döneminde) sınav başvurularında hızlı ve ciddi bir düşüş yaşandığı görülmektedir.

Katılım: Son 5 Yıl

SAYISAL VERİLER

                       
 

2021

 

2022

 

2023

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

Başvuran Aday Sayısı

2.592.390

1.781.678

130.491

 

3.234.318

2.056.466

168.418

 

3.527.443

2.573.169

338.009

Sınava Giren Aday Sayısı

2.416.974

1.627.145

104.917

 

3.008.287

1.852.678

132.485

 

2.995.638

1.980.534

173.003

Sınava Girmeyen Aday Sayısı

175.416

154.533

25.574

 

226.031

203.788

35.933

 

531.805

592.635

165.006

Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı

226

62

8

 

258

43

6

 

239

54

3

Sınavı Geçerli Aday Sayısı

2.416.748

1.627.083

104.909

 

3.008. 029

1.852.635

132.479

 

2.995.399

1.980.480

173.000

                       
 

2024

 

2025

       
 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

 

TYT Oturumu

AYT Oturumu

YDT Oturumu

       

Başvuran Aday Sayısı

3.120.870

2.019.699

233.384

 

2.560.649

1.721.057

215.451

       

Sınava Giren Aday Sayısı

2.819.362

1.776.496

171.090

 

2.351.641

1.549.940

156.040

       

Sınava Girmeyen Aday Sayısı

301.508

243.203

62.294

 

209.008

171.117

59.411

       

Sınavı Geçersiz Sayılan Aday Sayısı

287

47

6

 

244

57

10

       

Sınavı Geçerli Aday Sayısı

2.819.075

1.776.449

171.084

 

2.351.397

1.549.883

156.030

       

Özellikle 2020–2021 yıllarında mezun sayılarında belirgin bir artış yaşanmasının doğal sonucu olarak sınava başvuran aday sayıları da arttı. 2021–2023 yıllarında başvuru sayılarındaki yükselişin önemli nedenlerinden biri, bu sistemin oluşturduğu kalabalık lise son sınıf ve mezun grupları oldu. 4+4+4’ün getirdiği “şişkin sınıflar” 2023’e kadar sınavlara bir şekilde yansıdı. Ancak bu dalga yavaş yavaş normale dönmeye başladı. Yani 2024’te ve 2025’te görülen düşüşün bir nedeni de bu ekstra kalabalık kuşağın sınav sisteminden çıkmaya başlaması oldu. Buna ek olarak, ekonomik nedenler ve yurt dışı eğitim tercihlerinin artması da son yıllarda başvuru sayısında azalmayı destekleyen faktörler arasında sayılabilir.

                          

 

 

 

Son Sınıf Öğrencilerinin Başvurularındaki Düşüş

Öğrenim Durumuna Göre YKS Yerleştirme Sonuçları
Sayısal Bilgiler Karşılaştırma / 2023-2024-2025

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirme Puanı Hesaplanan, Yerleştirmeye Başvuran Aday Sayıları

SINAVLARA
GİRENLER
Yerleştirme Puanı
Hesaplanan Aday Sayısı

 

TERCİHTE
BULUNANLAR
Yerleştirmeye
Başvuran Aday Sayısı

 

2025

2024

2023

 

2025

2024

2023

Son Sınıf Düzeyinde

812.210

1.074.712

828.769

 

394.450

535.331

457.521

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleştirmeye Başvuranların ve Başvurmayanların Yüzdesi

Yerleştirmeye
Başvuranların %

 

Yerleştirmeye
Başvurmayan
%

 

2025

2024

2023

 

2025

2024

2023

Son Sınıf Düzeyinde

48,57

49,81

55,20

 

51,43

50,19

44,80

               

Öğrenim Durumuna Göre Yerleşen Aday Sayıları ve Yüzdeleri

Yerleşen Aday Sayısı
Örgün Eğitim / Lisans

2025

 

2024

 

2023

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Yerleşen Aday Sayısı

Yerleşen

Aday %

Son Sınıf Düzeyinde

133.700

33,90

191.626

35,80

167.289

36,56

Son sınıf düzeyinde öğrencilerin sistemden uzaklaşmaları aslında yeni değil ama gittikçe artan bir şekilde %51,43’e bu yıl ulaştı. Son Sınıf Düzeyinde adayların %51,43’ü bu yıl yerleştirme için başvuruda bulunmadı. Bu oran 2024’te %50,19 iken 2023’te %44,80 idi. Kısaca son 3 yılda giderek atan bir şekilde Liseyi bitiren öğrenciler içerisinde yurt içinde üniversitede okumak isteyenlerin oranları azalmaktadır.

Başvuran Aday Sayısındaki Değişim

Sınavlarda test ortalamaları değerlendirmelerinde yıllar içerisinde öğrenci başarılarına etki eden faktörlerden birisi de aslında okullarda yaşanan şişirilmiş notlar ve bu notların Orta Öğretim Başarı Puanına etkisi olmuştur. Yıllardır veli ve okulları karşı karşıya getiren not kavgası üniversiteye yerleşimlerde bir puanın hatta “,“ lü puanların oldukça büyük etkisi varken adayların tümüne 30 ila 60 puan aralığında bir ek puan verilmesini sağlayan uygulamada dikkat çekici istatistikler görmek mümkün. Örneğin sadece sınav puanına bakılacak olsa 2025 yılında 500 tam puan alan öğrenci sayısı Dil Puan türünde 5 diğer tüm puan türlerinde 1 öğrenci iken Yerleştirme puanlarına baktığımızda bu sayılar OÖBP nedeniyle oldukça artmıştır bunu her yıl görebiliyoruz. Bu yıllardır eğitimcilerin eleştiri oklarını çevirdikleri bir uygulama olmuştur.

SAYISAL VERİLER

2023 YKS SINAV PUANLARI

 

2023 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

2

1

1

5

 

550 ve üstü

64

231

1

18

30

480 ve üstü

857

1.821

14

90

229

 

530 ve üstü

2.574

4.106

25

186

530

             

510 ve üstü

11.351

12.729

100

702

1.747

             

490 ve üstü

27.393

25.220

304

1.641

3.707

                         

2024 YKS SINAV PUANLARI

 

2024 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

1

1

1

5

 

550 ve üstü

59

162

3

5

13

480 ve üstü

986

1.069

20

36

129

 

530 ve üstü

3.017

2.271

31

80

321

             

510 ve üstü

12.996

7.029

142

340

1.178

             

490 ve üstü

29.976

14.673

476

940

2.695

                         

2025 YKS SINAV PUANLARI

 

2025 YKS YERLEŞTİRME PUANLARI

Puan Aralığı

Aday Sayısı

 

Puan Aralığı

Aday Sayısı

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

 

 

TYT

SAYISAL

SÖZEL

EŞİT AĞIRLIK

DİL

500

1

1

1

1

5

 

550 ve üstü

14

57

1

4

12

480 ve üstü

180

701

4

32

66

 

530 ve üstü

601

1.930

7

58

151

             

510 ve üstü

3.648

7.081

26

261

596

             

490 ve üstü

11.733

16.140

77

742

1.606

Bilginin üretiminde ve yayılmasında merkezi konuma sahip olan üniversiteler bir taraftan bireylere akademik yeterlilik ve yaşamlarını şekillendirecek beceriler kazandırırken diğer taraftan da toplumun ihtiyaç duyduğu her türlü iktisadi, sosyal, kültürel ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen kurumlar olmalıdırlar.

Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol ÖZVAR’ın “Üniversite İzleme ve Değerlendirme Genel Raporu – 2024” raporunun sunuş yazısında yer verdiği gibi üniversiteler bireysel ve toplumsal gelişmede hayati öneme sahip kurumlara dönüşebilirler. Aslında dünyada yaşanan son derece hızlı ve köklü teknolojik gelişmeler tüm eğitim kademelerinde olduğu gibi yükseköğretimin yapısının da yeniden tanımlanmasını ve organizasyonunu zorunlu hale getirmiştir. Öğrencilerin öğrenme materyallerine daha kolay erişebilmesi, dijital platformların sayıca artması ve çeşitlenmesi bilgiye ulaşmada ve öğrenci ve öğretici ilişkilerinde yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır. Özellikle yapay zekâ alanındaki gelişmeler yükseköğretimde çok derin bir etki oluşturmuştur.

Sayın Özvar, sunuş yazısında tüm bunlara değinirken dünyada eğitimin kalitesi, mezunların istihdam edilmesi, öğretim kadrosunun kalitesi, araştırma sayısı, önde gelen bilimsel dergilerde yayınlanan makalelerin sayısı, etkili dergilerde yayınlanan makale sayısı, üniversite öğretim üyelerinin atıf yapılan makale sayısı gibi niteliklerle ölçüldüğünü elbette bilmektedir. Her ilde bir üniversite ya da her ilçede bir yüksekokul açarak sayısal bir gösterinin niteliğe katkısı olmadığını, barajları kaldırarak üniversitelerde boş kalan kontenjanlara eksi netleri olanların bile yerleşmesini sağlayarak öğrenci sayılarında artışlara gitmenin niteliğe hiç mi hiç katkısı yoktur.

Son üç yılın verileri incelendiğinde, vakıf üniversitelerinin ücretli programlarına yerleşen öğrencilerin başarı sıralamalarında belirgin bir düşüş yaşandığı görülmektedir. Bu durum, aslında üniversitelerin kontenjanlarını doldurabilmek için daha düşük puan ve sıradaki adaylara da kapılarını açtıklarını göstermektedir. Öğrenim ücretlerinin sürekli artması nedeniyle tercih edilmeyen programlarda boş kontenjan kalması, hem ekonomik kayıplara hem de kurumsal prestij kaygılarına yol açmakta; bu da üniversiteleri daha esnek kabul politikalarına yöneltmektedir.

Ancak kısa vadede doluluk oranlarını korumaya yönelik bu yaklaşım, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Düşük sıralamalı öğrencilerin artışı, programların akademik seviyesini düşürmekte, mezunların iş gücü piyasasındaki rekabet gücünü zayıflatmakta ve üniversitelerin marka değerini olumsuz etkilemektedir. Sonuç olarak, kontenjanları doldurma uğruna başarı kriterlerini gevşetmek, yalnızca mali bir çözüm değil; aynı zamanda yükseköğretimde kalite, güven ve sürdürülebilirlik açısından yeni sorunların kapısını aralamaktadır.

İSTANBUL'DA 4 VAKIF ÜNİVERSİTESİNİN ÖRNEK BÖLÜMLERDE OYNAKLIĞI

YERLEŞTİRME SILALAMALARI OYNAKLIĞI

Yerleşenlerin Başarı Sırası

 

Üniversite

Fakülte

Program Adı

Bölüm

2024

2023

2022

1

A ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

77.845

32.917

27.405

2

A ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

207.479

194.493

170.963

3

A ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

206.137

105.973

124.222

4

A ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

321.549

338.508

306.008

5

B ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

130.084

92.956

65.433

6

B ÜNİVERSİTESİ 

İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

470.332

702.683

315.789

7

B ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

 

Dolmadı

163.070

8

C ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Bilgisayar Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

95.823

243.820

52.897

9

C ÜNİVERSİTESİ 

İşletme Fakültesi

İşletme 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

356.809

363.925

256.842

10

C ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik Fakültesi

Makine Mühendisliği 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

 

134.036

107.777

11

C ÜNİVERSİTESİ 

Sosyal Bilimler Fakültesi

Uluslararası İlişkiler 

(İngilizce) (%50 İndirimli) (4 Yıllık)

405.145

565.357

315.524

12

D ÜNİVERSİTESİ 

Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi

Mühendislik ve Doğa Bilimleri Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

200.794

95.597

 

13

D ÜNİVERSİTESİ 

Yönetim Bilimleri Fakültesi

Yönetim Bilimleri Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

338.690

139.018

144.799

14

D ÜNİVERSİTESİ 

Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi

Sanat ve Sosyal Bilimler Programları 

(İngilizce) (Ücretli) (4 Yıllık)

591.390

195.607

165.439

Sonuç olarak, yükseköğretime başvurulardaki ve tercih oranlarındaki düşüş, yalnızca öğrenci sayılarındaki doğal azalmanın bir yansıması değildir. Ortaöğretim başarı puanının sınav sonuçları üzerindeki etkisi, adayların sıralamalarında kaymalara yol açmakta ve birçok öğrencinin yerleşme ihtimalini zorlaştırmaktadır. Buna paralel olarak, vakıf üniversitelerinin her yıl katlanarak artan ücretleri, ailelerin kararlarında en belirleyici unsur haline gelmiş; devlet üniversiteleri daha cazip hale gelirken, vakıf üniversitelerinde kontenjan boşlukları giderek büyümüştür.

Bu tablolar, yükseköğretim sisteminde yeni bir denge arayışını zorunlu kılmaktadır. Öğrenci ve aileler açısından fırsat eşitliği ön planda tutulmadığı takdirde, azalan başvurular ve artan boş kontenjanlar uzun vadede nitelikli insan kaynağına zarar verecektir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte;

  • Ortaöğretim başarı puanının etkisi yeniden gözden geçirilmeli, öğrencilerin sıralamalarını adil biçimde yansıtan bir düzenleme yapılmalıdır. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları daha şeffaf ve erişilebilir hale getirilmeli; burs, indirim ve destek mekanizmaları yaygınlaştırılmalıdır.
  • Devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki dengeyi gözeten bir kontenjan planlaması yapılmalı, arz-talep dengesi korunmalıdır.
  • Bölgesel ihtiyaçlara göre program çeşitliliği artırılmalı, özellikle istihdam alanı güçlü olan bölümlere yönlendirme yapılmalıdır.
  • Yükseköğretimde kaliteyi artırmaya yönelik yatırımlar öncelik haline getirilerek öğrencilerin yalnızca “diploma” için değil, nitelikli bir eğitim için üniversiteye yönelmeleri sağlanmalıdır.

Öngörülebilir gelecekte, bu adımlar atılmadığı takdirde, üniversite kontenjanlarının boş kalması, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleşmesi ve mezunların iş gücü piyasasında yetersiz donanımlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Ancak doğru politikalarla yönlendirilen bir yükseköğretim sistemi, hem bireylerin hem de ülkenin uzun vadeli kalkınma hedeflerine hizmet edecek güçlü bir yapı kazanabilir.

Kaynak

Son Güncelleme: Pazartesi, 29 Eylül 2025 15:20

Gösterim: 1497


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.