Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Okulların açılması kararı sonrası “Hem İsterim Hem İstemem”, yaklaşımına örnek olan yaklaşma-kaçınma duygusunu yaşıyoruz toplum olarak. Bir yandan okulların açılmasını çocuklarımızın eğitim ve öğretimlerinden geri kalmamaları için isterken diğer yandan Covid 19 nedeniyle yaşanabilecek bir olumsuz durumun hem çocuklarımızın hem de aile bireylerimizin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kaygısını yaşıyoruz.
Nasreddin Hoca’nın komşularından ileri gelenler, düşünüp taşınıp, Hoca'ya çok zor bir soru sormaya karar verirler ve Hoca'ya: “Hoca efendi sabah olduğu zaman insanların yarısı bir tarafa diğer yarısı da öbür tarafa gitmektedir. Bunun hikmeti nedir?” diye sorarlar. Hoca: “İnsanların hepsi bir tarafa gitseydi, maazallah, dünyanın dengesi bozulurdu”, diye cevap verir.
Nasreddin hocanın bu hoş fıkrası bizlerin bugününe biraz uyuyor. Elbette hepimiz aynı düşünüp aynı şeyleri söylemeyeceğiz dünyanın dengesini bozmamak için ama özellikle eğitim alanında içerisinde bulunduğumuz bir realite varken alınan her kararın mutlak bir destekleyicisi ya da mutlak bir karşıtlığı da olmak zorunda değiliz kanımca.
Bugün eğitim ile ilgili alınan her kararın ya da söylenen her sözün arkasında duran ve savunan bir grup olduğu kadar karşısında durup eleştiren de farklı bir grup var. Toplum olarak ikiye bölünmüş bir durumdayız, alınan her kararın neredeyse topyekûn ya yanında duruyoruz ya da karşısındayız. Milli eğitim Bakanı ve bürokratları da bu kutuplaşmanın karşısında yaptıklarıyla neredeyse kimseye yaranamıyorlar.
Sağlık Bakanı özellikle son pandemi sürecinde günlük bildirimleri, insancıl yaklaşımı, küçüğü büyüğü, genci yaşlısı demeden mesajlarını mizahi yaklaşımıyla vermesiyle ve gece gündüz çalışma temposuyla iyi bir iletişim stratejisi yürüterek en fazla sempati toplayanların başında geldi.
Buna karşılık toplumun önemli bir kesimini direkt ya da dolaylı olarak ilgilendiren eğitim söz konusu olduğunda iyi ve çok başarılı bir eğitimci ve iletişimci olma özelliği bulunan Milli Eğitim Bakanımız, toplumla bu kadar iyi bir iletişim mekanizması kuramadı. Bu konuda özellikle kişisel çabası yeterli olmadı da denilebilir. Her gün ekran karşısında olmak zorunda olmasa da belirsizliklerin hâkim olduğu bu dönemde kendisini ve yapılanları anlatabilmesinde bürokratlarından yeterli desteği göremediği de söylenebilir.
İnsanoğlu, sosyal duygusal ve bilişsel özellikleriyle karmaşık yapıya sahiptir. Aynı anda birçok uyaranın/güdünün etkisinde kalır ve karar vermekte güçlük çekebilir. Psikolojide zaman zaman aynı anda ortaya çıkan farklı özelliklerdeki güdülerin birbirlerini tamamladıkları ya da birbirlerini zıdladıkları durumlarla karşılaşabiliyoruz. Aynı anda iki şeyi de birden isteyebileceğimiz gibi aynı anda hiç istemediğimiz iki durumdan birini tercih etmek durumunda kalabiliyoruz. Ya da aynı anda hem istediğimiz hem de istemediğimiz iki durum bizi çelişkiye hatta bazen iç çatışmaya sürükleyebilir.
Okulların açılması ve normale dönüş
Farklı duyguların bireyi ya da toplumu aynı anda iç çatışmalara götürmesi, psikolojinin temel kavramları içerisinde yer alan uyum/savunma mekanizmaları içerisinde kendine yer edinmiştir. Yukarıda sözü edilen örnek durumlar özellikle MEB’in okulların açılması yönünde açıklandığı takvim ile yeniden bizi birbirimizle karşı karşıya getirdi.
Okulların açılması kararı sonrası “Hem İsterim Hem İstemem”, yaklaşımına örnek olan yaklaşma-kaçınma duygusunu yaşıyoruz toplum olarak. Bir yandan okulların açılmasını çocuklarımızın eğitim ve öğretimlerinden geri kalmamaları için isterken diğer yandan Covid19 nedeniyle yaşanabilecek bir olumsuz durumun hem çocuklarımızın hem de aile bireylerimizin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kaygısını yaşıyoruz.
Bu, Aralık 2019’dan beri yaşadığımız ve tüm dünyayı etkileyen bir ölümcül bir salgının halen devam eden etkileri nedeniyle duyduğumuz bir kaygı. Peki, bu kaygı gerçek olarak ortada iken ve sonuçlarının ölümcül olma ihtimali ortadan kalkmamışken eğitim gibi neredeyse 40-50 milyona yakın insanımızı ilgilendiren bir konuda ilgililerden çok net, çok kesin açıklamalar beklemek haksızlık değil midir?
Kriz yönetimi önünü görmeden kararlar almak ve uygulamak mıdır? Ya da kesin olarak hayırcı ya da evetçi olmak mıdır? Veli ya da işveren olarak sizlerin bizlerin alamadığı kesin kararlar da ortada iken büyük kitleleri ilgilendiren bu konularda Milli Eğitim Bakanlığının aldığı kararları siyah ya da beyaz diye aklamak ya da karalamak nedendir. Elbette eleştiri tabii hakkımızdır. Bunu da epey sert bir dille de yapıyoruz sanırım.
Aristo oğlunu uyarırken şöyle demiş: “Eğer doğru konuşursan insanlar, yanlış konuşursan Tanrı senden nefret edecek”. Çok sık karşılaştığımız karar vermenin çok güç olduğu bir duruma işaret ediyor Aristo. Okulların açılması ya da geç hatta hiç açılmaması gibi iki hatta üç alternatifli seçenek arasında karar almanın güçlüğü anlaşılır olmalıdır. Hele hele seçeneklerin daha cazip olanı yoksa iş daha da zorlaşır. Burada toplumun yararı gözetilerek karar verilmesi en doğrusu. Bu da şimdilik okulların belirlenen tarihte açılması olarak duruyor.
Özellikle küçük yaş gruplarında kontrollü bir başlangıcın çocukların sosyal ve duygusal gelişimlerine etkisi yadsınamayacak kadar çoktur. Ayrıca büyük yaş grupları ve özellikle de sınava hazırlanan grupların bu süreçte akran iletişimine ve yüz yüze eğitime ihtiyaçları giderek de artmaktadır.
Tüm bunların yanında, toplumda bu çatışmayı bilerek ya da bilmeyerek destekleyen eğitim bilimciler ve eğitim yazarlarımızın olduğunu da görüyoruz. Özellikle Sağlık Bakanlığının son açıkladığı okullarda alınacak tedbirleri de içeren “COVID-19 SALGIN YÖNETİMİ VE ÇALIŞMA REHBERİ Bilimsel Danışma Kurulu Çalışması”’nda yer alan bazı ifadelere gösterilen tepkileri anlamakta gerçekten zorlandığımı belirteyim.
Dediğim gibi ilk açıklandığında da gayet net ve anlaşılır olan bazı ifadelerin (4 metrekareye bir kişi düşecek şekilde personel ve öğrenci planlaması // Sınıf, çalışma salonları kişiler arasındaki sosyal mesafe en az 1 metre olacak şekilde düzenlenmelidir.) bilerek ve biraz da zorlanarak amacından saptırıldığını gördük. Aşağıda bakanlığın açıkladığı ilgili bölüme bakıldığında bu daha net anlaşılabilecektir.
Okullarda Alınması Gereken Genel Önlemler
COVID-19’un ana bulaşma yolu damlacık ve temas yoluyladır. Okullar toplu bulunulan yerlerden olduğu için COVID-19 bulaşma açısından risklidir. Okullarda COVID-19 bulaşma riskini en aza indirmek için yapılacaklar bir süreç yönetimidir. Bu süreç yönetiminde okul yönetimi, öğretmenler, aileler, öğrenciler ve okul çalışanlarının üzerine düşen görev ve sorumluluklar bulunmaktadır. Süreç, yatılı olmayan öğrenciler ve tüm çalışanlar için sabah evde başlar ve yine akşam evde tamamlanır.
Yatılı olanlar ve akşamları görevli öğretmen ve çalışanlar için, bu süreç okuldaki tüm süreyi içerir. Okul binasının girişleri ve içerisinde uygun yerlere kurallar, sosyal mesafe, maske kullanımı, el temizliği ve öğrencilerin hangi koşullarda okula gelmemesi gerektiğini açıklayan bilgilendirme afişleri asılmalıdır. Okul binası girişleri ve içerisinde uygun yerlerde el antiseptiği bulundurulmalıdır. COVID-19 bulaşma riskini en aza indirmek için aşağıdaki önlemlere uyulmalıdır.
• COVID-19’dan sorumlu bir okul yöneticisi görevlendirilmelidir.
• Eğitim faaliyetine başlamadan önce okul binasının genel temizliği su ve deterjanla yapılmalıdır.
• Okullarda temassız ateş ölçer, maske, sıvı sabun ve el antiseptiği veya en az %70 alkol içeren kolonya bulundurulmalıdır. Kullanılmış maskeler için kapaklı çöp kutuları temin edilmelidir.
• Okullarda en az 4 metrekareye bir kişi düşecek şekilde personel ve öğrenci planlaması yapılmalı, içeriye alınması gereken kişi sayısı buna göre düzenlenmelidir.
• Sınıf, çalışma salonları, işlikler, yemekhane, kantin vb. toplu kullanım alanları bulunması durumunda kişiler arasındaki sosyal mesafe en az 1 metre olacak şekilde düzenlenmelidir.
• COVID-19 kapsamında alınacak önlemler okulun varsa web sayfasında yayımlanmalı; okul açılmadan önce veliler e-okul, e-posta, SMS vb. iletişim kanalları ile bilgilendirilmelidir.
Yaklaşık 18 milyon öğrenci ve 1 milyonu aşkın öğretmeni ile büyük bir topluluğun önce sağlık hizmetlerinden eksiksiz yararlanmaları ardından da arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle bir araya gelebilecek önlemleri alınarak okullar açılmalıdır. Okulların açılması veya kısıtların kaldırılması belirsizliklerle dolu, faydaları kadar riskleri de olan bir karar. Bu kararın öğrencilerin sağlık ve güvenliğini riske atmadan öğrenme ihtiyacının karşılanması gerekiyor.
Olası gelişmelerin göz ardı edilmeden ve tedbirlerin de alınmış olduğu koşullarda okulların açılması doğası gereği herkese iyi gelecektir. Devlet okullarında daha zor gibi görünen koşulların da teminatı devlettir ve sorumlulukları olduğu gibi farkındalıkları da olmalıdır.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi okulların açılmasıyla öğretmen ve öğrencilerin, ailelerin ve hatta diğer tüm çalışanların iyi olma hallerinin sosyal ve psikolojik hazıroluşluklarının desteklenmesi önemlidir ve unutulmamalıdır.
Kaynaklar.
• https://pdfs.semanticscholar.org/5bec/4299da92342da2e53e1aa4766f66e4d215a6.pdf
• https://covid19bilgi.saglik.gov.tr/depo/toplumda-salgin-yonetimi/salgin-yonetimi-ve-calisma-rehberi/COVID-19_SALGIN_YONETIMI_VE_CALISMA_REHBERI.pdf
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan - Eğitim Yöneticisi / PDR Uzmanı
Okulların açılması kararı sonrası “Hem İsterim Hem İstemem”, yaklaşımına örnek olan yaklaşma-kaçınma duygusunu yaşıyoruz toplum olarak. Bir yandan okulların açılmasını çocuklarımızın eğitim ve öğretimlerinden geri kalmamaları için isterken diğer yandan Covid 19 nedeniyle yaşanabilecek bir olumsuz durumun hem çocuklarımızın hem de aile bireylerimizin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kaygısını yaşıyoruz.
Nasreddin Hoca’nın komşularından ileri gelenler, düşünüp taşınıp, Hoca'ya çok zor bir soru sormaya karar verirler ve Hoca'ya: “Hoca efendi sabah olduğu zaman insanların yarısı bir tarafa diğer yarısı da öbür tarafa gitmektedir. Bunun hikmeti nedir?” diye sorarlar. Hoca: “İnsanların hepsi bir tarafa gitseydi, maazallah, dünyanın dengesi bozulurdu”, diye cevap verir.
Nasreddin hocanın bu hoş fıkrası bizlerin bugününe biraz uyuyor. Elbette hepimiz aynı düşünüp aynı şeyleri söylemeyeceğiz dünyanın dengesini bozmamak için ama özellikle eğitim alanında içerisinde bulunduğumuz bir realite varken alınan her kararın mutlak bir destekleyicisi ya da mutlak bir karşıtlığı da olmak zorunda değiliz kanımca.
Bugün eğitim ile ilgili alınan her kararın ya da söylenen her sözün arkasında duran ve savunan bir grup olduğu kadar karşısında durup eleştiren de farklı bir grup var. Toplum olarak ikiye bölünmüş bir durumdayız, alınan her kararın neredeyse topyekûn ya yanında duruyoruz ya da karşısındayız. Milli eğitim Bakanı ve bürokratları da bu kutuplaşmanın karşısında yaptıklarıyla neredeyse kimseye yaranamıyorlar.
Sağlık Bakanı özellikle son pandemi sürecinde günlük bildirimleri, insancıl yaklaşımı, küçüğü büyüğü, genci yaşlısı demeden mesajlarını mizahi yaklaşımıyla vermesiyle ve gece gündüz çalışma temposuyla iyi bir iletişim stratejisi yürüterek en fazla sempati toplayanların başında geldi.
Buna karşılık toplumun önemli bir kesimini direkt ya da dolaylı olarak ilgilendiren eğitim söz konusu olduğunda iyi ve çok başarılı bir eğitimci ve iletişimci olma özelliği bulunan Milli Eğitim Bakanımız, toplumla bu kadar iyi bir iletişim mekanizması kuramadı. Bu konuda özellikle kişisel çabası yeterli olmadı da denilebilir. Her gün ekran karşısında olmak zorunda olmasa da belirsizliklerin hâkim olduğu bu dönemde kendisini ve yapılanları anlatabilmesinde bürokratlarından yeterli desteği göremediği de söylenebilir.
İnsanoğlu, sosyal duygusal ve bilişsel özellikleriyle karmaşık yapıya sahiptir. Aynı anda birçok uyaranın/güdünün etkisinde kalır ve karar vermekte güçlük çekebilir. Psikolojide zaman zaman aynı anda ortaya çıkan farklı özelliklerdeki güdülerin birbirlerini tamamladıkları ya da birbirlerini zıdladıkları durumlarla karşılaşabiliyoruz. Aynı anda iki şeyi de birden isteyebileceğimiz gibi aynı anda hiç istemediğimiz iki durumdan birini tercih etmek durumunda kalabiliyoruz. Ya da aynı anda hem istediğimiz hem de istemediğimiz iki durum bizi çelişkiye hatta bazen iç çatışmaya sürükleyebilir.
Okulların açılması ve normale dönüş
Farklı duyguların bireyi ya da toplumu aynı anda iç çatışmalara götürmesi, psikolojinin temel kavramları içerisinde yer alan uyum/savunma mekanizmaları içerisinde kendine yer edinmiştir. Yukarıda sözü edilen örnek durumlar özellikle MEB’in okulların açılması yönünde açıklandığı takvim ile yeniden bizi birbirimizle karşı karşıya getirdi.
Okulların açılması kararı sonrası “Hem İsterim Hem İstemem”, yaklaşımına örnek olan yaklaşma-kaçınma duygusunu yaşıyoruz toplum olarak. Bir yandan okulların açılmasını çocuklarımızın eğitim ve öğretimlerinden geri kalmamaları için isterken diğer yandan Covid19 nedeniyle yaşanabilecek bir olumsuz durumun hem çocuklarımızın hem de aile bireylerimizin sağlığını olumsuz etkileyebileceği kaygısını yaşıyoruz.
Bu, Aralık 2019’dan beri yaşadığımız ve tüm dünyayı etkileyen bir ölümcül bir salgının halen devam eden etkileri nedeniyle duyduğumuz bir kaygı. Peki, bu kaygı gerçek olarak ortada iken ve sonuçlarının ölümcül olma ihtimali ortadan kalkmamışken eğitim gibi neredeyse 40-50 milyona yakın insanımızı ilgilendiren bir konuda ilgililerden çok net, çok kesin açıklamalar beklemek haksızlık değil midir?
Kriz yönetimi önünü görmeden kararlar almak ve uygulamak mıdır? Ya da kesin olarak hayırcı ya da evetçi olmak mıdır? Veli ya da işveren olarak sizlerin bizlerin alamadığı kesin kararlar da ortada iken büyük kitleleri ilgilendiren bu konularda Milli Eğitim Bakanlığının aldığı kararları siyah ya da beyaz diye aklamak ya da karalamak nedendir. Elbette eleştiri tabii hakkımızdır. Bunu da epey sert bir dille de yapıyoruz sanırım.
Aristo oğlunu uyarırken şöyle demiş: “Eğer doğru konuşursan insanlar, yanlış konuşursan Tanrı senden nefret edecek”. Çok sık karşılaştığımız karar vermenin çok güç olduğu bir duruma işaret ediyor Aristo. Okulların açılması ya da geç hatta hiç açılmaması gibi iki hatta üç alternatifli seçenek arasında karar almanın güçlüğü anlaşılır olmalıdır. Hele hele seçeneklerin daha cazip olanı yoksa iş daha da zorlaşır. Burada toplumun yararı gözetilerek karar verilmesi en doğrusu. Bu da şimdilik okulların belirlenen tarihte açılması olarak duruyor.
Özellikle küçük yaş gruplarında kontrollü bir başlangıcın çocukların sosyal ve duygusal gelişimlerine etkisi yadsınamayacak kadar çoktur. Ayrıca büyük yaş grupları ve özellikle de sınava hazırlanan grupların bu süreçte akran iletişimine ve yüz yüze eğitime ihtiyaçları giderek de artmaktadır.
Tüm bunların yanında, toplumda bu çatışmayı bilerek ya da bilmeyerek destekleyen eğitim bilimciler ve eğitim yazarlarımızın olduğunu da görüyoruz. Özellikle Sağlık Bakanlığının son açıkladığı okullarda alınacak tedbirleri de içeren “COVID-19 SALGIN YÖNETİMİ VE ÇALIŞMA REHBERİ Bilimsel Danışma Kurulu Çalışması”’nda yer alan bazı ifadelere gösterilen tepkileri anlamakta gerçekten zorlandığımı belirteyim.
Dediğim gibi ilk açıklandığında da gayet net ve anlaşılır olan bazı ifadelerin (4 metrekareye bir kişi düşecek şekilde personel ve öğrenci planlaması // Sınıf, çalışma salonları kişiler arasındaki sosyal mesafe en az 1 metre olacak şekilde düzenlenmelidir.) bilerek ve biraz da zorlanarak amacından saptırıldığını gördük. Aşağıda bakanlığın açıkladığı ilgili bölüme bakıldığında bu daha net anlaşılabilecektir.
Okullarda Alınması Gereken Genel Önlemler
COVID-19’un ana bulaşma yolu damlacık ve temas yoluyladır. Okullar toplu bulunulan yerlerden olduğu için COVID-19 bulaşma açısından risklidir. Okullarda COVID-19 bulaşma riskini en aza indirmek için yapılacaklar bir süreç yönetimidir. Bu süreç yönetiminde okul yönetimi, öğretmenler, aileler, öğrenciler ve okul çalışanlarının üzerine düşen görev ve sorumluluklar bulunmaktadır. Süreç, yatılı olmayan öğrenciler ve tüm çalışanlar için sabah evde başlar ve yine akşam evde tamamlanır.
Yatılı olanlar ve akşamları görevli öğretmen ve çalışanlar için, bu süreç okuldaki tüm süreyi içerir. Okul binasının girişleri ve içerisinde uygun yerlere kurallar, sosyal mesafe, maske kullanımı, el temizliği ve öğrencilerin hangi koşullarda okula gelmemesi gerektiğini açıklayan bilgilendirme afişleri asılmalıdır. Okul binası girişleri ve içerisinde uygun yerlerde el antiseptiği bulundurulmalıdır. COVID-19 bulaşma riskini en aza indirmek için aşağıdaki önlemlere uyulmalıdır.
• COVID-19’dan sorumlu bir okul yöneticisi görevlendirilmelidir.
• Eğitim faaliyetine başlamadan önce okul binasının genel temizliği su ve deterjanla yapılmalıdır.
• Okullarda temassız ateş ölçer, maske, sıvı sabun ve el antiseptiği veya en az %70 alkol içeren kolonya bulundurulmalıdır. Kullanılmış maskeler için kapaklı çöp kutuları temin edilmelidir.
• Okullarda en az 4 metrekareye bir kişi düşecek şekilde personel ve öğrenci planlaması yapılmalı, içeriye alınması gereken kişi sayısı buna göre düzenlenmelidir.
• Sınıf, çalışma salonları, işlikler, yemekhane, kantin vb. toplu kullanım alanları bulunması durumunda kişiler arasındaki sosyal mesafe en az 1 metre olacak şekilde düzenlenmelidir.
• COVID-19 kapsamında alınacak önlemler okulun varsa web sayfasında yayımlanmalı; okul açılmadan önce veliler e-okul, e-posta, SMS vb. iletişim kanalları ile bilgilendirilmelidir.
Yaklaşık 18 milyon öğrenci ve 1 milyonu aşkın öğretmeni ile büyük bir topluluğun önce sağlık hizmetlerinden eksiksiz yararlanmaları ardından da arkadaşlarıyla ve öğretmenleriyle bir araya gelebilecek önlemleri alınarak okullar açılmalıdır. Okulların açılması veya kısıtların kaldırılması belirsizliklerle dolu, faydaları kadar riskleri de olan bir karar. Bu kararın öğrencilerin sağlık ve güvenliğini riske atmadan öğrenme ihtiyacının karşılanması gerekiyor.
Olası gelişmelerin göz ardı edilmeden ve tedbirlerin de alınmış olduğu koşullarda okulların açılması doğası gereği herkese iyi gelecektir. Devlet okullarında daha zor gibi görünen koşulların da teminatı devlettir ve sorumlulukları olduğu gibi farkındalıkları da olmalıdır.
Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi okulların açılmasıyla öğretmen ve öğrencilerin, ailelerin ve hatta diğer tüm çalışanların iyi olma hallerinin sosyal ve psikolojik hazıroluşluklarının desteklenmesi önemlidir ve unutulmamalıdır.
Kaynaklar.
• https://pdfs.semanticscholar.org/5bec/4299da92342da2e53e1aa4766f66e4d215a6.pdf
• https://covid19bilgi.saglik.gov.tr/depo/toplumda-salgin-yonetimi/salgin-yonetimi-ve-calisma-rehberi/COVID-19_SALGIN_YONETIMI_VE_CALISMA_REHBERI.pdf
Son Güncelleme: Salı, 04 Ağustos 2020 11:57
Gösterim: 2275
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Yüz Yüze Eğitim, Okullar Arasındaki Nitelik Farkının Azaltılması, Okul Öncesi Eğitimin Zorunlu Olması, Sınavların kaldırılması, Lise Eğitimi, Müfredat, Liselerin 3 yıla indirilmesi
Destek Birimlerin Varlığı ya da Yokluğu, Meslek Liselerinin Önemi
Zaman zaman yazılarımda bugünün dünden farklı olduğunu ama yarının da bugünden ve geçmişten oldukça farklı olacağına ilişkin düşüncelerimi paylaşıyorum. Son zamanların en moda kavramı olan “yeni normal” bu düşünceme neredeyse eş oldu ve neredeyse gündemin ilk sırasına oturdu. Geleceğin farklı olacağına olan inanışın temelinde sanayi devrimi sonrasında iletişim ve teknoloji alanındaki değişimlerin olduğunu da görebiliyoruz.
Japon Ekonomik Organizasyonlar Federasyonu Endüstri 5.0 felsefesi ışığında gelişmesi beklenen ekonomik ve toplumsal reformu ilk insanın doğuşundan bugüne kadar olan yaşam mücadelesi süreci olarak ele alıyor. Avcı toplum (toplum 1.0), tarım toplumu (toplum 2.0), endüstriyel toplum (toplum 3.0), bilgi toplumu (toplum 4.0) ve akıllı toplum (Toplum 5.0) ile geçmişten geleceğe devrimsel ve devinimsel bir hareketten söz ediyor. Ancak sözü edilen tüm dönüşümlere toplumların ve kültürlerin aynı hızla uyum gösteremediği de biliniyor. Geçmişten bugüne sosyolojik araştırmalar bir toplumun sosyal ve kültürel hayatının ancak zamana yayılarak değişebildiğini ortaya koyuyor.
Toplumsal değişimin hızının değişkenlik göstermesinde de bu değişimi etkileyen faktörlerin çeşitliliği önemli bir unsurdur. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, sosyal ve siyasal yapıdaki değişimler, kırsal ve kentsel alanlardaki demografik ve üretim biçimlerinin değişimi, aile yapısı ve üretim ve tüketim dengesindeki arz talep değişimleri ve ekonomik yapılanmalar, eğitime dair yürütülen politikalar, doğal ve ekolojik dengeye etki eden küresel oyuncuların davranışları vb. pek çok faktör. Bu faktörlerin her biri toplumsal değişimi etkiliyor ve içinde bulunulan koşullara, zamana, toplumsal yapılara göre daha hızlı ya da yavaş, daha güçlü ya da zayıf olmasına etki ediyor.
Dünya Sağlık Örgütünün, korona virüsü pandemik bir hastalık olarak ilan ettiği Mart ayından bugüne yaklaşık 2.5 ay geçti. Ülke insanı olarak bu zaman diliminde zamanın ve içinde bulunulan koşulların yarattığı bir değişime tanık oluyoruz, bu değişim sağlık, sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitim alanlarında olmadık hızda ve önemde gerçekleşiyor. Bizler bu anı ve geleceğin nasıl olacağına ilişkin belirsizlikleri yaşarken, dünya da küresel bir sağlık savaşının nasıl sonuçlanacağını merakla bekliyor ve izliyor.
Bu değişime ayak uydurmaya çalışan MEB son aldığı kararla okulların 31 Mayısa kadar kapalı olacağını ve eğitimin uzaktan eğitim olarak devam edeceğini duyurdu. Buna bağlı olarak da ülke gündemini ciddi olarak etkileyen virüs gölgesinde ulusal sınavların en önemlisi olarak görülen Lise Giriş Sınavlarının tarihini ötelemiş, YÖK de Yükseköğretim Kurumları Sınavını (TYT/AYT) aldığı ikinci bir kararla yaklaşık bir ay geriye çekmiştir.
Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Ziya Selçuk’un göreve geldiğinden bu güne arkasında kendisine destek veren önemli bir çoğunluk vardı, açıkladığı 2023 Vizyon Belgesi de üç yıla yayılmış bir politika serüveni ve önemli temel konulara değinen bir iyi niyet belgesi olarak büyük çoğunluk tarafından da desteklenmiş idi.
Açıklanan “2023 Eğitim Vizyonu”na 19 ana başlıkta toplanmış bir hedefler bütünü olarak baktığımızda pek çok soruna yönelik bir stratejik planlama görmüştük. Prof. Dr. Ziya Selçuk’un göreve gelmesinden bu yana 2 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Özellikle son dönemlerin en çok konuşulan ana başlıkları olması nedeniyle bu iki yıl içerisinde açıklanan “2023 Eğitim Vizyonu” belgesinin birkaç ana başlığına bir bakmakta yarar gördüm.
Temel Politikalar ve Veriye Dayalı Yönetim
Milli Eğitim Bakanlığı önceki yıllarda örgün ve yaygın eğitim faaliyetlerine ilişkin elinde var olan öğrenci, öğretmen, çalışan ve program bazındaki verileri yeterince eğitimin geliştirilmesi adına kullanamamışken bu iki yıllık dönemde daha fazla veriye dayalı rapor ve çalışmaya imza attığını görüyoruz. Bu verilerin ışığında belirlenen stratejik hedeflere ne ölçüde ulaşılıp ulaşılamadığı ve gerçekleşememe nedenleri üzerine yoğunlaşabilmek mümkün olabilmektedir.
Eğitim Basamakları
Okul Öncesinden Liseye, Teknik Liselerden İmam Hatip Okullarına, Fen Liselerinden Sosyal Bilim ve Sanat Liselerine her eğitim kademesinin kendine özgü sorunları bulunuyor. Eğitimin bütünleşik yapısını ve birbirini destekleyen özeliklerini geliştirmek ve K12 sistemi içerisinde sorunları çözebilmek elbette kolay değil. Ancak özellikle okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilecek olması, okullar arası geçiş, sınavlar, okullar arası farkların azaltılacağı gibi hedeflerde yeterli adımların atılamadığı görülüyor.
Özellikle kendisi de bir çocuk gelişim uzmanı olarak sayın bakanımızın, okul öncesi eğitimi zorunlu hale getirilecek yasal düzenlemeleri öncelikli gündemine alması uzmanların bir beklentisidir.
Yüz Yüze Eğitim
Millî Eğitim Bakanlığı, pandeminin yayılma hızı karşısında ve ülkede ilk vakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı adımlarla çok kısa bir sürede her yaş düzeyine uygun (İlkokul-Ortaokul ve Lise) üç TV kanalını (EBA TV) en kısa sürede hazır hale getirildi ve uzaktan eğitimde başarılı bir sınav verdi.
Şimdi en önemlisi bu koşullarda ve “yeni normal” de yüz yüze eğitimin nasıl gerçekleştirileceği konusundaki planlamalara ağırlık vermek gerektiğidir. Ülkedeki öğrenci-öğretmen sayıları ile derslik sayıları ve fiziksel yeterlilikler göz önüne alındığında anne ve babaların çocuklarını okula gönderebilmeleri için yeterli ve güvenilir tedbirlerin alındığına inanmaları gerekmektedir.
Okullar Arasındaki Nitelik Farkının Azaltılması, Sınavlar ya da Sınavların Kaldırılması
İleri bir hedef olmasına rağmen özellikle sınavlar konusunda TEOG’dan sonra çok da iyi bir yol alınmış görünmemektedir. Sınavla girilen Anadolu Lisesi sayısının azaltılması, belli başlı merkezlerde sınavla girilecek bir lisenin bile bulunmaması önemli sayılabilecek eksiklikler arasındadır. Bu yıl 4+4+4 nedeniyle sınava fazladan girecek yaklaşık 600 bin öğrenciden dolayı okul sayısının artırılması da özellikle okullar arasındaki nitelik farkı bulunup bulunmadığına ilişkin endişeleri gidermemiştir.
Sınavların kaldırılması da ön koşul olarak okullar arasındaki nitelik farkının kaldırılmasına bağlı olduğundan ne zaman gerçekleşeceği konusunda bir öngörüde bulunmak mümkün değil.
Eğitimde Destek Hizmetler
Eğitim kurumlarının hem akademik hem de insani ilişkileri yönlendiren, mevcut bilgi ve deneyimlerini, birikimlerini kazanıma dönüştüren ek destek birimlerine ihtiyacı vardır. Bugün pek çok danışmanı ve destek aldığı uzmanı bulunan sayın bakanımızın bir alan uzmanı olarak da bu destek birimlere ihtiyaç olduğunu kabul edip desteklemesi önemlidir.
Ancak PDR alan uzmanı olmasına rağmen 2 yıldır bir beklenti halinde olan PDR Hizmetleri Yönetmeliğini çıkarılamadığını, ölçme ve değerlendirme ve program geliştirme uzmanları kadrosu oluşturulamadığını da görüyoruz.
Mesleki ve Teknik Eğitim
Mesleki ve Teknik Eğitim bir Memleket Meselesi aslında. Bu konuda önceki bakanlar döneminde de iyi niyetli adımlar atıldı. Özel sektörden de büyük destekler alındı. Ancak istenilen başarı elde edilememişti. Güçlü bir irade ile özel sektörün desteği alınır ve her öğrencinin ilgi ve yetenek haritasıyla doğru bir rehberlik ve yönlendirme gerçekleşebilirse hem ülke hem de öğrenciler ve aileleri kazançlı çıkarlar. Hedeflenen iyileşmenin maddi yük külfetini dile getirmeden. Bu konuda iki yıl önceki ilk yazım yukarıda olduğu gibi düşünüyordum. Bugün bu konuda oldukça hızlı bir biçimde yol alındığını görmek mutlu ediyor. Daha alınacak çok yol olmasına rağmen bu konuda atılan adımların “mış” gibi olmadığını görebiliyoruz.
Yeni Ortaöğretim Tasarımı, Lise Müfredatı ve Liselerin 3 yıla indirilmesi
Yeni ortaöğretim tasarımı görülen lüzum üzerine Lise müfredatını hafifletmek ve öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitim almalarını sağlamak üzerine kurgulanmış idi. Pandemi süreci önümüzdeki yıl pilot uygulamayı nasıl etkileyecek bilememekle beraber lise eğitiminin 4 yıl olması her bakımdan zorlayıcıdır.
4+4+4 ile gündeme gelen Lise eğitiminin 4 yıla çıkarılmış olması hem müfredatın özellikleri, hem bilimsel veriler hem de bu yaş grubunun edinmesi gerekli sosyal, duygusal ve bilişsel bilgi ve becerilerin açısından yanlış olmuştur.
Lise öğrenimi =4 yıl, Lisans eğitimi=4 yıl. Hem yaş dönemi özellikleri hem akademik ve bilişsel yönden bir kez daha düşünülmesi dileği ile…
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Yüz Yüze Eğitim, Okullar Arasındaki Nitelik Farkının Azaltılması, Okul Öncesi Eğitimin Zorunlu Olması, Sınavların kaldırılması, Lise Eğitimi, Müfredat, Liselerin 3 yıla indirilmesi
Destek Birimlerin Varlığı ya da Yokluğu, Meslek Liselerinin Önemi
Zaman zaman yazılarımda bugünün dünden farklı olduğunu ama yarının da bugünden ve geçmişten oldukça farklı olacağına ilişkin düşüncelerimi paylaşıyorum. Son zamanların en moda kavramı olan “yeni normal” bu düşünceme neredeyse eş oldu ve neredeyse gündemin ilk sırasına oturdu. Geleceğin farklı olacağına olan inanışın temelinde sanayi devrimi sonrasında iletişim ve teknoloji alanındaki değişimlerin olduğunu da görebiliyoruz.
Japon Ekonomik Organizasyonlar Federasyonu Endüstri 5.0 felsefesi ışığında gelişmesi beklenen ekonomik ve toplumsal reformu ilk insanın doğuşundan bugüne kadar olan yaşam mücadelesi süreci olarak ele alıyor. Avcı toplum (toplum 1.0), tarım toplumu (toplum 2.0), endüstriyel toplum (toplum 3.0), bilgi toplumu (toplum 4.0) ve akıllı toplum (Toplum 5.0) ile geçmişten geleceğe devrimsel ve devinimsel bir hareketten söz ediyor. Ancak sözü edilen tüm dönüşümlere toplumların ve kültürlerin aynı hızla uyum gösteremediği de biliniyor. Geçmişten bugüne sosyolojik araştırmalar bir toplumun sosyal ve kültürel hayatının ancak zamana yayılarak değişebildiğini ortaya koyuyor.
Toplumsal değişimin hızının değişkenlik göstermesinde de bu değişimi etkileyen faktörlerin çeşitliliği önemli bir unsurdur. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, sosyal ve siyasal yapıdaki değişimler, kırsal ve kentsel alanlardaki demografik ve üretim biçimlerinin değişimi, aile yapısı ve üretim ve tüketim dengesindeki arz talep değişimleri ve ekonomik yapılanmalar, eğitime dair yürütülen politikalar, doğal ve ekolojik dengeye etki eden küresel oyuncuların davranışları vb. pek çok faktör. Bu faktörlerin her biri toplumsal değişimi etkiliyor ve içinde bulunulan koşullara, zamana, toplumsal yapılara göre daha hızlı ya da yavaş, daha güçlü ya da zayıf olmasına etki ediyor.
Dünya Sağlık Örgütünün, korona virüsü pandemik bir hastalık olarak ilan ettiği Mart ayından bugüne yaklaşık 2.5 ay geçti. Ülke insanı olarak bu zaman diliminde zamanın ve içinde bulunulan koşulların yarattığı bir değişime tanık oluyoruz, bu değişim sağlık, sosyal, kültürel, ekonomik ve eğitim alanlarında olmadık hızda ve önemde gerçekleşiyor. Bizler bu anı ve geleceğin nasıl olacağına ilişkin belirsizlikleri yaşarken, dünya da küresel bir sağlık savaşının nasıl sonuçlanacağını merakla bekliyor ve izliyor.
Bu değişime ayak uydurmaya çalışan MEB son aldığı kararla okulların 31 Mayısa kadar kapalı olacağını ve eğitimin uzaktan eğitim olarak devam edeceğini duyurdu. Buna bağlı olarak da ülke gündemini ciddi olarak etkileyen virüs gölgesinde ulusal sınavların en önemlisi olarak görülen Lise Giriş Sınavlarının tarihini ötelemiş, YÖK de Yükseköğretim Kurumları Sınavını (TYT/AYT) aldığı ikinci bir kararla yaklaşık bir ay geriye çekmiştir.
Milli Eğitim Bakanımız Prof. Dr. Ziya Selçuk’un göreve geldiğinden bu güne arkasında kendisine destek veren önemli bir çoğunluk vardı, açıkladığı 2023 Vizyon Belgesi de üç yıla yayılmış bir politika serüveni ve önemli temel konulara değinen bir iyi niyet belgesi olarak büyük çoğunluk tarafından da desteklenmiş idi.
Açıklanan “2023 Eğitim Vizyonu”na 19 ana başlıkta toplanmış bir hedefler bütünü olarak baktığımızda pek çok soruna yönelik bir stratejik planlama görmüştük. Prof. Dr. Ziya Selçuk’un göreve gelmesinden bu yana 2 yıla yakın bir zaman geçmiştir. Özellikle son dönemlerin en çok konuşulan ana başlıkları olması nedeniyle bu iki yıl içerisinde açıklanan “2023 Eğitim Vizyonu” belgesinin birkaç ana başlığına bir bakmakta yarar gördüm.
Temel Politikalar ve Veriye Dayalı Yönetim
Milli Eğitim Bakanlığı önceki yıllarda örgün ve yaygın eğitim faaliyetlerine ilişkin elinde var olan öğrenci, öğretmen, çalışan ve program bazındaki verileri yeterince eğitimin geliştirilmesi adına kullanamamışken bu iki yıllık dönemde daha fazla veriye dayalı rapor ve çalışmaya imza attığını görüyoruz. Bu verilerin ışığında belirlenen stratejik hedeflere ne ölçüde ulaşılıp ulaşılamadığı ve gerçekleşememe nedenleri üzerine yoğunlaşabilmek mümkün olabilmektedir.
Eğitim Basamakları
Okul Öncesinden Liseye, Teknik Liselerden İmam Hatip Okullarına, Fen Liselerinden Sosyal Bilim ve Sanat Liselerine her eğitim kademesinin kendine özgü sorunları bulunuyor. Eğitimin bütünleşik yapısını ve birbirini destekleyen özeliklerini geliştirmek ve K12 sistemi içerisinde sorunları çözebilmek elbette kolay değil. Ancak özellikle okul öncesi eğitimin zorunlu hale getirilecek olması, okullar arası geçiş, sınavlar, okullar arası farkların azaltılacağı gibi hedeflerde yeterli adımların atılamadığı görülüyor.
Özellikle kendisi de bir çocuk gelişim uzmanı olarak sayın bakanımızın, okul öncesi eğitimi zorunlu hale getirilecek yasal düzenlemeleri öncelikli gündemine alması uzmanların bir beklentisidir.
Yüz Yüze Eğitim
Millî Eğitim Bakanlığı, pandeminin yayılma hızı karşısında ve ülkede ilk vakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı adımlarla çok kısa bir sürede her yaş düzeyine uygun (İlkokul-Ortaokul ve Lise) üç TV kanalını (EBA TV) en kısa sürede hazır hale getirildi ve uzaktan eğitimde başarılı bir sınav verdi.
Şimdi en önemlisi bu koşullarda ve “yeni normal” de yüz yüze eğitimin nasıl gerçekleştirileceği konusundaki planlamalara ağırlık vermek gerektiğidir. Ülkedeki öğrenci-öğretmen sayıları ile derslik sayıları ve fiziksel yeterlilikler göz önüne alındığında anne ve babaların çocuklarını okula gönderebilmeleri için yeterli ve güvenilir tedbirlerin alındığına inanmaları gerekmektedir.
Okullar Arasındaki Nitelik Farkının Azaltılması, Sınavlar ya da Sınavların Kaldırılması
İleri bir hedef olmasına rağmen özellikle sınavlar konusunda TEOG’dan sonra çok da iyi bir yol alınmış görünmemektedir. Sınavla girilen Anadolu Lisesi sayısının azaltılması, belli başlı merkezlerde sınavla girilecek bir lisenin bile bulunmaması önemli sayılabilecek eksiklikler arasındadır. Bu yıl 4+4+4 nedeniyle sınava fazladan girecek yaklaşık 600 bin öğrenciden dolayı okul sayısının artırılması da özellikle okullar arasındaki nitelik farkı bulunup bulunmadığına ilişkin endişeleri gidermemiştir.
Sınavların kaldırılması da ön koşul olarak okullar arasındaki nitelik farkının kaldırılmasına bağlı olduğundan ne zaman gerçekleşeceği konusunda bir öngörüde bulunmak mümkün değil.
Eğitimde Destek Hizmetler
Eğitim kurumlarının hem akademik hem de insani ilişkileri yönlendiren, mevcut bilgi ve deneyimlerini, birikimlerini kazanıma dönüştüren ek destek birimlerine ihtiyacı vardır. Bugün pek çok danışmanı ve destek aldığı uzmanı bulunan sayın bakanımızın bir alan uzmanı olarak da bu destek birimlere ihtiyaç olduğunu kabul edip desteklemesi önemlidir.
Ancak PDR alan uzmanı olmasına rağmen 2 yıldır bir beklenti halinde olan PDR Hizmetleri Yönetmeliğini çıkarılamadığını, ölçme ve değerlendirme ve program geliştirme uzmanları kadrosu oluşturulamadığını da görüyoruz.
Mesleki ve Teknik Eğitim
Mesleki ve Teknik Eğitim bir Memleket Meselesi aslında. Bu konuda önceki bakanlar döneminde de iyi niyetli adımlar atıldı. Özel sektörden de büyük destekler alındı. Ancak istenilen başarı elde edilememişti. Güçlü bir irade ile özel sektörün desteği alınır ve her öğrencinin ilgi ve yetenek haritasıyla doğru bir rehberlik ve yönlendirme gerçekleşebilirse hem ülke hem de öğrenciler ve aileleri kazançlı çıkarlar. Hedeflenen iyileşmenin maddi yük külfetini dile getirmeden. Bu konuda iki yıl önceki ilk yazım yukarıda olduğu gibi düşünüyordum. Bugün bu konuda oldukça hızlı bir biçimde yol alındığını görmek mutlu ediyor. Daha alınacak çok yol olmasına rağmen bu konuda atılan adımların “mış” gibi olmadığını görebiliyoruz.
Yeni Ortaöğretim Tasarımı, Lise Müfredatı ve Liselerin 3 yıla indirilmesi
Yeni ortaöğretim tasarımı görülen lüzum üzerine Lise müfredatını hafifletmek ve öğrencilerin ilgi ve yetenekleri doğrultusunda eğitim almalarını sağlamak üzerine kurgulanmış idi. Pandemi süreci önümüzdeki yıl pilot uygulamayı nasıl etkileyecek bilememekle beraber lise eğitiminin 4 yıl olması her bakımdan zorlayıcıdır.
4+4+4 ile gündeme gelen Lise eğitiminin 4 yıla çıkarılmış olması hem müfredatın özellikleri, hem bilimsel veriler hem de bu yaş grubunun edinmesi gerekli sosyal, duygusal ve bilişsel bilgi ve becerilerin açısından yanlış olmuştur.
Lise öğrenimi =4 yıl, Lisans eğitimi=4 yıl. Hem yaş dönemi özellikleri hem akademik ve bilişsel yönden bir kez daha düşünülmesi dileği ile…
Son Güncelleme: Çarşamba, 27 May 2020 10:42
Gösterim: 1395
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Toplumun hemen her kesiminin eğitim ve eğitim sistemi ile ilgili kendine özgü bir görüşü bulunuyor, 82 milyon nüfuslu ülkemizde eğitim ile ilgili görüşü olmayan tek bir aile ve birey bulamazsınız. Doğal olarak eğitim hem eğitim bilimi ile ilgili uzmanların hem de toplumun birer üyesi olarak bizlerin günlük hayatında önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle günümüzün eğitim anlayışını toplumların geleneksel kültüründen bağımsız ele alamadığımız gibi küreselleşen bir dünya düzeninde gelişen ve değişen dinamiklerden de bağımsız düşünemiyoruz.
Özellikle ülkemizde her kademede okullar arasında eğitimin kalitesi açısından niteliksel farklılıkların olduğunu artık hepimiz kabul ediyoruz. Zaman zaman Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’un dile getirdiği “sınav gerçeğinin ortadan kaldırılabilmesi için okullar arasındaki nitelik farkının azaltılması/daraltılması gerekir” sözü de bu gerçeği en yetkili ağızdan duymamıza ve bilmemize neden oluyor.
Ülkemizde kırsal bölgelerde eğitime erişim sorununun giderilmesinde ve büyük şehirlerde de giderek artan eğitimin nitelik sorununa doğru çözümler üretebilmek zorlaşmaktadır. Eğitim sisteminin bütününe ve geneline ilişkin sorunlara çözüm üretebilmek için eğitimi bütünsel bir bakış açısı ile ele almak, eğitimin tüm paydaşlarının ve toplumun tüm kesimlerinin birlikte ortak paydada buluşmaları taşın altına ellerini koymalarını sağlamak gerekmektedir.
Dünyada başarı kavramının belirleyicisi ve ölçülmeye çalışılan nitelikler, öğrencilerin okulda uygulanan müfredat kapsamında ele alınan konuları ne dereceye kadar öğrendikleriyle ilgili değildir. Gerçek hayatta karşılaşabilecekleri durumlarda sahip oldukları bilgi ve becerileri kullanabilme yeteneği, akıl yürütme ve fen ve matematik kavramlarını kullanarak etkin bir iletişim kurma becerisine sahip olup olmadıklarıyla ilgilidir.
Biz de bu gerekçelerle yetiştirdiğimiz öğrencilerin niteliğini sorguluyoruz. Okul öncesinden üniversiteye birbirini izleyen tamamlayan eğitim politikaları geliştiremediğimiz için de öğrencilerimizi ezberci anlayışla hazırlanan müfredata mahkûm ediyor, okul-öğretmen ve veli işbirliğinin kalitesini artıramıyoruz.
Okullar, yaşam boyu süren tüm öğrenme süreçlerinin ve eğitimlerin gerçekleştiği yerlerdir. Çocukların sosyal bir varlık olarak kendilerini var edebildikleri, akademik, sosyal ve duygusal olarak geliştikleri bir yerdir okul. Her ne kadar akademik öğrenmelerin asıl hedef olarak konduğu bir yaşamsal alan olsa da okul ve okul yaşamı çocuğun ve gencin edindiği deneyimleri geliştirmesine fırsat verirken onu var eden öğretmenler, öğrenciler ve veliler olmadan düşünülemez.
Milli eğitim bünyesinde anaokulundan liseye çok farklı okul türleri olmakla beraber eğitim-öğretim faaliyetleri ağırlıklı olarak Devlet ve özel sektör eliyle yürütülmektedir. Sunulan olanaklar, eğitimin iyileştirilmesi için gerekli fiziki ve sosyal olanaklar özel okullarda daha bir ön palana çıksa da eğitim başarısı açısından tüm okulların tıkandığı nokta başarı kavramına ilişkin beklentilerin oldukça farklı olması ve ortak payda da buluşulamamasıdır.
Okullar açısından velilerle güven ilişkisine dayalı iletişim kurulabilmesi, öğrencilerin sosyal ilişkilerinin gelişmesine, duygusal süreçlerinin anlaşılmasına ve akademik başarılarının doğru yorumlanması anlamına gelir. Veliler açısından da bakıldığında bu çerçevede kurulan iletişim çocukların ilgileri, yetenekleri ve duygusal süreçleri hakkında farkındalıklarını artırma anlamına gelir.
Okullarda yapılan eğitim ve öğretimin başarılı olması ve amaçlarına ulaşabilmesinde öğrencinin ailesinin ilgi ve desteği oldukça önemlidir.
VELİ - OKUL İŞBİRLİĞİ
Veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği becerisi bir okulun önemli artılarındandır. Sınırlarını ve sorumluluklarını bilerek gerçekleştirilen bilgi alışverişleri öğrenci başarısını artırmakta ve güven ortamını pekiştirmektedir. Gerektiği kadar açık ve şeffaf eğitim kurumu sorumlulukların eşit paylaşımını da önemser ve gerektiği ölçülerde yerine getirir.
Öğrenci başarısında, okulların yapısı veya sosyo-ekonomik koşulların yanında aile-okul işbirliği ile arttığı yapılan araştırmalarda tespit edilmiştir. Ülkemizde yapılan pek çok sosyo-ekonomik araştırma maddi durumu yerinde olan ailelerin çocuklarının, diğer öğrencilere oranla akademik olarak üç kez daha başarılı sonuçlar elde ettiklerini gösteriyor. Türkiye’nin OECD ülkeleri içerisinde kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılasının (GSYİH) düşük olduğu ülkeler arasında yer aldığını biliyoruz.
Okul-aile işbirliği öğrencilerin başarısında oldukça önemli bir yer tutuyor bunu biliyoruz. Yapılan araştırmalar çocukları ile ilgilenen, sorunlarını çözmeye çalışan, okulla iş birliğini geliştiren ailelerin çocuklarının başarısının ilgilenmeyen ailelere göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yine ülkemizde okul öncesi ve ilkokul düzeyinde okul veli ilişkisinin velilerce daha fazla önemsendiği, yaş düzeyi arttıkça özellikle ortaokul ve lise düzeyinde velilerin okula uğrama ve öğretmenlerle temas etme sıklıklarının azaldığı yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır.
Öğrencinin okuldaki sosyal, duygusal ve akademik yönden gelişimi ailenin eğitime verdiği önem ile ilişkilendirilebilir. Ailelerin okul ile iletişimlerinde çocuklarının bütünsel gelişimiyle ilgilenmekten ziyade çocukların akademik durumlarıyla, notlarıyla ilgilendiklerini sosyal, duygusal gelişimleriyle daha az ilgilendiklerini görüyoruz.
Okul aile işbirliğinin güçlü olması öğrencide önemsendiği ve değer verildiği duygusunu geliştirirken bütünsel olarak gelişiminin takibi yine öğrencinin hem okul başarısını ve hayat başarısını desteklemektedir. Okulun çocuğun tüm özellikleriyle tanınması ve bilinmesine yönelik izlediği yol, yöntem ve gerçekleştirdiği bilgi paylaşım toplantıları da okulun güvenilir ve geliştirici özelliğinin bilinmesine yol açacaktır.
Okul sadece akademik bilgilerin verildiği bir yer değildir, çocuğu tüm özellikleriyle geliştiren sosyal bir ortamdır. Aileler devlet ya da özel kurumlar bazında okula bakış açılarını ötekileştirmemeli, çocuklarının bütünsel gelişimin önemli bir paydası olarak görmelidirler. Beklentilerini de sadece akademik başarı üzerine yoğunlaştırmadan çocuklarının gerçekleriyle örtüşük bir çerçeveye oturtmalıdırlar.
Bunu sağlayabilmenin temelinde de eğitim kurumlarına, kurumun yönetici ve öğretmenlerine, çocuklarını geliştirecek bir program ve yapı bütünlüğüne inanarak güven duygusu geliştirmekten geçiyor. Her çocuğun kişilik özellikleri, karakteristik yapıları, ilgi ve yetenekleri, sosyal duygusal özellikleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle her çocuğun her okulda beklentileri karşılayabileceğini düşünmek yanıltıcıdır. Veli olarak okuldan beklentilerimizi çocuğumuzun özelliklerini de düşünerek doğru bir şekilde konumlandırabilmek gerekir.
Önemli olan çocuğunuzun okuduğu okulda onunla birlikte yürüyen onu destekleyen ve büyüten bir yapının içerisinde olduğuna inanmak ve bu yapıyı aile olarak desteklemektir. Okullar da sabah akşam işleyen bir mekanizma gibidir. Okullar, öğrencinin ortalama 8 saatini geçirdiği, derslerin, törenlerin olduğu, öğrenci izinlerinin, devam – devamsızlık süreçlerinin önemsendiği, ders içi performansların, yazılı sınav süreçlerinin, sözlü değerlendirmelerin olduğu ev çalışmalarının verildiği, projelerin istendiği seçmeli etkinlikler ve kulüp çalışmalarının yapıldığı yaşayan bir toplumsal yapıdır. Bu toplumsal yapıda veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği gerekir. Bu hem okulun hem de velinin sorumluluğudur.
Okul ve veli işbirliğinde karşılıklı olarak sınırlarını ve sorumluluklarını bilerek gerçekleştirilen bilgi alışverişleri gerekir. Veli çocuğuna destek olurken, okulun eğitim ve öğretim uygulamalarına, öğretmen ve yöneticilerinin alan uzmanı olarak yetkinliklerine değer vermeli ve önemsemelidir.
Okul ve veli işbirliğinde her iki taraf da öğrencinin yararına ve gelişimine katkı anlamında birbirlerine yeterince ve gerektiği kadar açık ve şeffaf olmalıdırlar. Bilgi akışı karşılıklı olmalı çocuğun bireyselliği korunduğu kadar toplumun, okulun ve ailenin tutum, davranış ve değer yargıları da önemsenmelidir.
Ayrıca bu işbirliğinin temelinde güven duygusu olduğu kadar ortak paydanın çocuğun bütünsel gelişimi olduğu gerçeğinden hareketle eğitimsel ve öğretimsel gelişimin okul-veli-öğrenci ve çevre ortak sorumluluğunda olduğu unutulmamalıdır.
Öğrencilerin akademik başarılarını, sosyal ve duygusal gelişimlerini etkileyen faktörlerin neler olduğu üzerine yapılan pek çok araştırma sonuçları en çok eğitim ve öğretim kurumları ile aile çevresinin etkili olduğunu gösteriyor. İki önemli yapı okul ve aile çocukların gelişimi üzerinde bu kadar etkili iken birbirlerini destekleyen ilişki geliştirmelidirler.
"Girdisi ve çıktısı insan olan ve bir hizmet alanı olarak görülen okul, temel bir yapı taşı rolü üstlenirken bu yapı taşına değer veren destekleyen unsur olarak da aile çocukların her alanda gelişimine destek olmalıdır. Bu iletişim sürecinin sağlıklı, büyüten ve geliştiren özelliği öncelikle sağlıklı, başarılı ve mutlu çocuklar yetiştirilmesine büyük fotoğrafta da güçlü bir toplum yaratılmasına olanak sağlayacaktır."
Okullar açısından velilerle güven ilişkisine dayalı iletişim kurulabilmesi, öğrencilerin sosyal ilişkilerinin gelişmesine, duygusal süreçlerinin anlaşılmasına ve akademik başarılarının doğru yorumlanması anlamına gelir. Veliler açısından da bakıldığında bu çerçevede kurulan iletişim çocukların ilgileri, yetenekleri ve duygusal süreçleri hakkında farkındalıklarını artırma anlamına gelir.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Toplumun hemen her kesiminin eğitim ve eğitim sistemi ile ilgili kendine özgü bir görüşü bulunuyor, 82 milyon nüfuslu ülkemizde eğitim ile ilgili görüşü olmayan tek bir aile ve birey bulamazsınız. Doğal olarak eğitim hem eğitim bilimi ile ilgili uzmanların hem de toplumun birer üyesi olarak bizlerin günlük hayatında önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle günümüzün eğitim anlayışını toplumların geleneksel kültüründen bağımsız ele alamadığımız gibi küreselleşen bir dünya düzeninde gelişen ve değişen dinamiklerden de bağımsız düşünemiyoruz.
Özellikle ülkemizde her kademede okullar arasında eğitimin kalitesi açısından niteliksel farklılıkların olduğunu artık hepimiz kabul ediyoruz. Zaman zaman Milli Eğitim Bakanımız Sayın Ziya Selçuk’un dile getirdiği “sınav gerçeğinin ortadan kaldırılabilmesi için okullar arasındaki nitelik farkının azaltılması/daraltılması gerekir” sözü de bu gerçeği en yetkili ağızdan duymamıza ve bilmemize neden oluyor.
Ülkemizde kırsal bölgelerde eğitime erişim sorununun giderilmesinde ve büyük şehirlerde de giderek artan eğitimin nitelik sorununa doğru çözümler üretebilmek zorlaşmaktadır. Eğitim sisteminin bütününe ve geneline ilişkin sorunlara çözüm üretebilmek için eğitimi bütünsel bir bakış açısı ile ele almak, eğitimin tüm paydaşlarının ve toplumun tüm kesimlerinin birlikte ortak paydada buluşmaları taşın altına ellerini koymalarını sağlamak gerekmektedir.
Dünyada başarı kavramının belirleyicisi ve ölçülmeye çalışılan nitelikler, öğrencilerin okulda uygulanan müfredat kapsamında ele alınan konuları ne dereceye kadar öğrendikleriyle ilgili değildir. Gerçek hayatta karşılaşabilecekleri durumlarda sahip oldukları bilgi ve becerileri kullanabilme yeteneği, akıl yürütme ve fen ve matematik kavramlarını kullanarak etkin bir iletişim kurma becerisine sahip olup olmadıklarıyla ilgilidir.
Biz de bu gerekçelerle yetiştirdiğimiz öğrencilerin niteliğini sorguluyoruz. Okul öncesinden üniversiteye birbirini izleyen tamamlayan eğitim politikaları geliştiremediğimiz için de öğrencilerimizi ezberci anlayışla hazırlanan müfredata mahkûm ediyor, okul-öğretmen ve veli işbirliğinin kalitesini artıramıyoruz.
Okullar, yaşam boyu süren tüm öğrenme süreçlerinin ve eğitimlerin gerçekleştiği yerlerdir. Çocukların sosyal bir varlık olarak kendilerini var edebildikleri, akademik, sosyal ve duygusal olarak geliştikleri bir yerdir okul. Her ne kadar akademik öğrenmelerin asıl hedef olarak konduğu bir yaşamsal alan olsa da okul ve okul yaşamı çocuğun ve gencin edindiği deneyimleri geliştirmesine fırsat verirken onu var eden öğretmenler, öğrenciler ve veliler olmadan düşünülemez.
Milli eğitim bünyesinde anaokulundan liseye çok farklı okul türleri olmakla beraber eğitim-öğretim faaliyetleri ağırlıklı olarak Devlet ve özel sektör eliyle yürütülmektedir. Sunulan olanaklar, eğitimin iyileştirilmesi için gerekli fiziki ve sosyal olanaklar özel okullarda daha bir ön palana çıksa da eğitim başarısı açısından tüm okulların tıkandığı nokta başarı kavramına ilişkin beklentilerin oldukça farklı olması ve ortak payda da buluşulamamasıdır.
Okullar açısından velilerle güven ilişkisine dayalı iletişim kurulabilmesi, öğrencilerin sosyal ilişkilerinin gelişmesine, duygusal süreçlerinin anlaşılmasına ve akademik başarılarının doğru yorumlanması anlamına gelir. Veliler açısından da bakıldığında bu çerçevede kurulan iletişim çocukların ilgileri, yetenekleri ve duygusal süreçleri hakkında farkındalıklarını artırma anlamına gelir.
Okullarda yapılan eğitim ve öğretimin başarılı olması ve amaçlarına ulaşabilmesinde öğrencinin ailesinin ilgi ve desteği oldukça önemlidir.
VELİ - OKUL İŞBİRLİĞİ
Veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği becerisi bir okulun önemli artılarındandır. Sınırlarını ve sorumluluklarını bilerek gerçekleştirilen bilgi alışverişleri öğrenci başarısını artırmakta ve güven ortamını pekiştirmektedir. Gerektiği kadar açık ve şeffaf eğitim kurumu sorumlulukların eşit paylaşımını da önemser ve gerektiği ölçülerde yerine getirir.
Öğrenci başarısında, okulların yapısı veya sosyo-ekonomik koşulların yanında aile-okul işbirliği ile arttığı yapılan araştırmalarda tespit edilmiştir. Ülkemizde yapılan pek çok sosyo-ekonomik araştırma maddi durumu yerinde olan ailelerin çocuklarının, diğer öğrencilere oranla akademik olarak üç kez daha başarılı sonuçlar elde ettiklerini gösteriyor. Türkiye’nin OECD ülkeleri içerisinde kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılasının (GSYİH) düşük olduğu ülkeler arasında yer aldığını biliyoruz.
Okul-aile işbirliği öğrencilerin başarısında oldukça önemli bir yer tutuyor bunu biliyoruz. Yapılan araştırmalar çocukları ile ilgilenen, sorunlarını çözmeye çalışan, okulla iş birliğini geliştiren ailelerin çocuklarının başarısının ilgilenmeyen ailelere göre çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Yine ülkemizde okul öncesi ve ilkokul düzeyinde okul veli ilişkisinin velilerce daha fazla önemsendiği, yaş düzeyi arttıkça özellikle ortaokul ve lise düzeyinde velilerin okula uğrama ve öğretmenlerle temas etme sıklıklarının azaldığı yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır.
Öğrencinin okuldaki sosyal, duygusal ve akademik yönden gelişimi ailenin eğitime verdiği önem ile ilişkilendirilebilir. Ailelerin okul ile iletişimlerinde çocuklarının bütünsel gelişimiyle ilgilenmekten ziyade çocukların akademik durumlarıyla, notlarıyla ilgilendiklerini sosyal, duygusal gelişimleriyle daha az ilgilendiklerini görüyoruz.
Okul aile işbirliğinin güçlü olması öğrencide önemsendiği ve değer verildiği duygusunu geliştirirken bütünsel olarak gelişiminin takibi yine öğrencinin hem okul başarısını ve hayat başarısını desteklemektedir. Okulun çocuğun tüm özellikleriyle tanınması ve bilinmesine yönelik izlediği yol, yöntem ve gerçekleştirdiği bilgi paylaşım toplantıları da okulun güvenilir ve geliştirici özelliğinin bilinmesine yol açacaktır.
Okul sadece akademik bilgilerin verildiği bir yer değildir, çocuğu tüm özellikleriyle geliştiren sosyal bir ortamdır. Aileler devlet ya da özel kurumlar bazında okula bakış açılarını ötekileştirmemeli, çocuklarının bütünsel gelişimin önemli bir paydası olarak görmelidirler. Beklentilerini de sadece akademik başarı üzerine yoğunlaştırmadan çocuklarının gerçekleriyle örtüşük bir çerçeveye oturtmalıdırlar.
Bunu sağlayabilmenin temelinde de eğitim kurumlarına, kurumun yönetici ve öğretmenlerine, çocuklarını geliştirecek bir program ve yapı bütünlüğüne inanarak güven duygusu geliştirmekten geçiyor. Her çocuğun kişilik özellikleri, karakteristik yapıları, ilgi ve yetenekleri, sosyal duygusal özellikleri birbirinden farklıdır. Bu nedenle her çocuğun her okulda beklentileri karşılayabileceğini düşünmek yanıltıcıdır. Veli olarak okuldan beklentilerimizi çocuğumuzun özelliklerini de düşünerek doğru bir şekilde konumlandırabilmek gerekir.
Önemli olan çocuğunuzun okuduğu okulda onunla birlikte yürüyen onu destekleyen ve büyüten bir yapının içerisinde olduğuna inanmak ve bu yapıyı aile olarak desteklemektir. Okullar da sabah akşam işleyen bir mekanizma gibidir. Okullar, öğrencinin ortalama 8 saatini geçirdiği, derslerin, törenlerin olduğu, öğrenci izinlerinin, devam – devamsızlık süreçlerinin önemsendiği, ders içi performansların, yazılı sınav süreçlerinin, sözlü değerlendirmelerin olduğu ev çalışmalarının verildiği, projelerin istendiği seçmeli etkinlikler ve kulüp çalışmalarının yapıldığı yaşayan bir toplumsal yapıdır. Bu toplumsal yapıda veli ile doğru şekilde ve doğru zamanda kurulan iletişim ve işbirliği gerekir. Bu hem okulun hem de velinin sorumluluğudur.
Okul ve veli işbirliğinde karşılıklı olarak sınırlarını ve sorumluluklarını bilerek gerçekleştirilen bilgi alışverişleri gerekir. Veli çocuğuna destek olurken, okulun eğitim ve öğretim uygulamalarına, öğretmen ve yöneticilerinin alan uzmanı olarak yetkinliklerine değer vermeli ve önemsemelidir.
Okul ve veli işbirliğinde her iki taraf da öğrencinin yararına ve gelişimine katkı anlamında birbirlerine yeterince ve gerektiği kadar açık ve şeffaf olmalıdırlar. Bilgi akışı karşılıklı olmalı çocuğun bireyselliği korunduğu kadar toplumun, okulun ve ailenin tutum, davranış ve değer yargıları da önemsenmelidir.
Ayrıca bu işbirliğinin temelinde güven duygusu olduğu kadar ortak paydanın çocuğun bütünsel gelişimi olduğu gerçeğinden hareketle eğitimsel ve öğretimsel gelişimin okul-veli-öğrenci ve çevre ortak sorumluluğunda olduğu unutulmamalıdır.
Öğrencilerin akademik başarılarını, sosyal ve duygusal gelişimlerini etkileyen faktörlerin neler olduğu üzerine yapılan pek çok araştırma sonuçları en çok eğitim ve öğretim kurumları ile aile çevresinin etkili olduğunu gösteriyor. İki önemli yapı okul ve aile çocukların gelişimi üzerinde bu kadar etkili iken birbirlerini destekleyen ilişki geliştirmelidirler.
"Girdisi ve çıktısı insan olan ve bir hizmet alanı olarak görülen okul, temel bir yapı taşı rolü üstlenirken bu yapı taşına değer veren destekleyen unsur olarak da aile çocukların her alanda gelişimine destek olmalıdır. Bu iletişim sürecinin sağlıklı, büyüten ve geliştiren özelliği öncelikle sağlıklı, başarılı ve mutlu çocuklar yetiştirilmesine büyük fotoğrafta da güçlü bir toplum yaratılmasına olanak sağlayacaktır."
Okullar açısından velilerle güven ilişkisine dayalı iletişim kurulabilmesi, öğrencilerin sosyal ilişkilerinin gelişmesine, duygusal süreçlerinin anlaşılmasına ve akademik başarılarının doğru yorumlanması anlamına gelir. Veliler açısından da bakıldığında bu çerçevede kurulan iletişim çocukların ilgileri, yetenekleri ve duygusal süreçleri hakkında farkındalıklarını artırma anlamına gelir.
Son Güncelleme: Perşembe, 20 Şubat 2020 14:05
Gösterim: 2418
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 11 Mart 2020 Çarşamba günü koronavirüsü pandemik bir hastalık olarak ilan ettiğinde aynı gün ülkemizde de ilk koronavirüs tanılı bir vakanın varlığı Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanmıştı. Bundan bir gün sonra da Milli Eğitim Bakanlığı Okulların 16 Mart tarihinden itibaren ara tatilin de öne çekilerek iki haftalığına tatil edildiğini açıkladı. Bir süre sonra da alınan bir kararla 30 Nisan tarihine kadar okulların kapalı olacağına ve uzaktan eğitime devam edileceğine ilşikin ikinci bir açıklama geldi.
MEB’DE SÜREÇ NASIL GELİŞTİ?
Tüm bu süreçte alınan kararların elbette daha öncesi de var. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), 2019 Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan bu virüs hızla dünyaya yayılmaya başladıktan yaklaşık iki ay sonra yani 3 Şubat 2020’de “Koronavirüs Bilgilendirme Notu” başlıklı bir broşürle koronavirüsle ilgili ilk paylaşımını yaptı.
26 Şubat’ta sosyal medya aracılığıyla “Koronavirüsten Nasıl Korunuruz?” videosunu yayınladı, 3 Mart’ta da “çocukların gelişim sürecinde etkin rol model olan velileri pratik bilgilerle daha aktif şekilde desteklemek” amacıyla hazırladığını belirttiği “Bizden” adlı aylık bülteninde “Koronavirüsten Korunmanın Yolları” başlıklı bir bilgilendirme yazısı paylaştı.
Akabinde 10 Mart’ta yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle, öğrenci, öğretmen ve Bakanlığa bağlı personelden zorunlu olmadıkça proje, uluslararası toplantı ve benzeri etkinlikler kapsamında yurt dışına seyahat etmemelerini istedi. 12 Mart’ta Millî Eğitim Bakanlığı tarafından illere gönderilen yeni bir yazıyla koronavirüs önlemleri kapsamında resmi ve özel okul ve kurumlarda sosyal etkinlikler iptal edildiği bilgisi paylaşılmışken aynı gün ara tatilin öne çekildiği ve tüm örgün eğitim kurumlarının 16 Mart’tan başlayarak iki hafta süreyle tatil ilan edildiği açıklandı.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin 23 Mart’tan itibaren 1 hafta süreyle evden devam edecekleri belirtilişken ikinci bir kararla uzaktan eğitime 30 Nisan’a kadar devam edileceği açıklandı. Tüm bu bilgileri alt alta koyduğumuzda Aralık-Ocak ve Şubat ayına kadar geçen iki-üç aylık sürede çok fazla bir tedbir almadan yola koyulan ülkemiz ve Millli Eğitim Bakanlığı, pandeminin yayılma hızı karşısında ve ülkede ilk vakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı adımlarla önlemler almaya başladı. ilk vakanın açıklandığından itibaren de özellikle Milli Eğitim Bakanığı çok kısa bir sürede uzaktan eğitim ile ilgili planlarını devreye sokmaya başladı.
UZAKTAN EĞITIMVE EBA PLANLAMASI
Ülkemizde 2018-2019 verilerine göre üniveriste öğrencileri dahil örgün eğitimde yaklaşık 21 milyon öğrenci bulunuyor, yani 81 milyon nüfuslu ülkemizin neredeyse 4/1’i öğrenci. Bu da eğitim-öğretimin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Her birimizin anne babası ile ülke nüfusunun yarıdan fazlasını ilgilendiren eğitim ve öğretimin faaliyetlerinin bir biçimde sürdürülebilmesi önemli bir ihtiyaca dönüştü.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un da belirtiği gibi "Okul çocuğun sadece eğitim aldığı, ders dinlediği, öğrendiği bir yer değildir. Çocuk okulda eğlenir, sosyalleşir, arkadaşlarıyla birlikte öğrenir, sistematik bir öğrenme ortamı içerisinde zamanını geçirir. Dolayısıyla uzaktan eğitim ile çocuklara bunların hepsinin kusursuz bir şekilde verebilmesi olanaklı değildir. Uzaktan eğitim ile kurgulanan asıl amaç çocukların okuldan ayrı kaldıkları bu süreçte sosyal ve duygusal boşluklar yaşamasınlar, öğretmen ve arkadaşları ile iletişim halinde bulunsunlar, ders formatından uzaklaşmasınlar, yapılandırılmış eğitim olanaklarından faydalanmayı sürdürebilsinler ve sosyal duygusal gelişimleri için gerekli ön koşullara sahip olabilsinler diyedir.
Kısa zamanda gerçekleştirilmeye çalışılan iş aslında hiç de kolay değildi. Önce senkron eğitim planlansa da bunun kapsayacağı alanın büyüklüğü nedeniyle mümkün olamayacağı anlaşıldığından hemen asenkron eğitim verilecek olan her yaş düzeyine uygun (İlkokul-Ortaokul ve Lise) üç TV kanalı (EBA TV) en kısa sürede hazır hale getirildi.
Okul öncesi ve 12. Sınıf öğrencilerinin kapsam dışı tutulmasına rağmen bu kadar az zamanda bunun gerçekleştirilebilmesi önemli bir başarıdır. Uzaktan eğitim ile ilgili geçen yaklaşık bir aylık süreçte ortaya çıkan önemli bir gerçek de uzaktan eğitime yönelik toplumda oluşan beklenti içerikli algılardır.
Özellikle ebeveynlerin sanki okullar yüz yüze eğitime devam ediyorlarmış gibi mevcut sistemin aynısının yürütülmesini beklemeleri durumun farkında olmadıklarını göstermektedir. Özellikle resmi ve özel eğitim kurumlarında eğitim gören çocukların eğitime erişim sorunlarını (internet tabanlı online eğitim platformları ya da asenkron eğitimin verildiği EBA ve TRT kanallarına erişim bir kenara bırakılacak olursa ki bu da çok önemlidir), tam gün eğitim beklentisi, sınavların nasıl yapılacağı, sınıf geçme sisteminin ve notlandırmaların nasıl yapılacağı, müfredat programlarının bir bir verilmesinin beklenmesi gibi pek çok beklentinin dile getirilmesi abartı derecede bir ebeveyn bencilliği ve AN ’ı yaşarken geleceğe odaklanma histerisidir.
Belirsizlikler kaygı düzeyimizi artırırken bilgi edinme yolları ister istemez bizleri tv’lere ya da canlı bağlantılar yolu ile sosyal medyaya bağımlı hale getirdi. Her sınıf seviyesinde oluşmaya başlayınca öğrencinin ekran karşısında kalabileceği maksimum zaman dilimi ile verilmesi hedeflenen asgari eğitim zamanının örtüşük olmaması kendi içerisinde çelişkiler doğurmasına da neden olmuştur. Ekran bağımlılığının zararlarına değinilirken bundan uzaklaştırmaya çalıştığımız çocuklarımız ve diğer yandan bu bağımlılığı artıracak senkron eğitimler adına gerçekleşmesini istediğimiz istekler ve beklentilerimiz. Çok yaman çelişkiler bunlar.
ALKIŞLAR KİME?
Alkışlar elbette DOKTORLARA, ÖĞRETMENLERE ve bilinçli VELİLERE. Biri hayat kurtarırken diğeri hayata tutunmayı ve yaşamda var olmayı öğretiyor. Biri işte hayat kurtarmaya çırpınıyorken, diğer ikisi evde uğraş veriyor.
İLİŞKİLERİMİZ
Bu zamanlarda çocuklara ve yaşlılara getirilen sokağa çıkma yasağı hayata tutunmaya çalışırken bizlere yaşamı yönetme becerisindeki yoksunluklarımızı da gösteriyor. Bu durumun iç hayatlarımıza ne yaptığını biliyor muyuz bilemiyorum ama evde yetişkinlerle beraber yaşama sanatını geliştirmeye uğraşan çocuklar ve çocuklarıyla zorunlu birlikteliği başarmaya çalışan ebeveynler görüyorum çoğunlukla. Her iki tarafın da kendi içerisinde yaşadığı zorluklar vardı ve ne güzeldi, basit basit yürüyen ilişkilerimiz ama artık karmaşık bir ilişkiler ağımız var. Zorunluluklar tam özgürlüğün ya da sınırlı özgürlüğün karşıtı haline geldiğinde donanımımız ne olursa olsun bizi etkilemeye zorlamaya başladı ve ne yapacağımızı ya da nasıl yapacağımızı bilemediğimizi bize gösterdi.
ORTAK YAŞAM NASIL BİR ŞEY ONU ÖĞRENİYORUZ
Bu dönemin popülerleri kimler, doktorlar, iletişim bilimciler, psikologlar ve psikolojik danışmanlar. Parlayan yıldızlar ve sönen mumlar gibiler. İletişim uzmanları, psikologlar ailelere, çocuklara, öğretmenlere kısaca toplumumun her kesimine TV TV dolaşıp mesajlar vermeye başladılar bu dönemde doğru da yapıyorlar. Ama ne kadar izliyoruz bilemiyorum, bizim gerçeğimizle anlatılanların iç mantığı ne kadar örtüşüyor kestiremiyorum.
İnsanlar evde kalınca değişik uğraşılar bulmaya, yaratıcılıklarını geliştirmeye ve hayatı biraz da tevekkülle akışına bırakmaya başladırlar. Salgın, herkesin birbirine dokunmadan işlerini yürütmeye, her şeyi uzaktan kumanda ile yönetmeye itiyor sanki. Bizler artık, Maslovun günlük ihtiyaçlarını karşılamak dediği açlık, susuzluk, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlar ve hayatta kalma güdüsü ile yaşıyoruz. Ama başka ihtiyaçlarımızın da karşılanması gerekiyor. Sosyal ilişkilerimiz izole edilmiş bir halde bir ekran arkasına sıkıştırıldı. İnsani ihtiyaçlarımız olan yüz yüze iletişim kurmak, dokunmak ve aile üyeleri dışında (ki o da sosyal mesafeleri koruma mantığı ile aynı evin içinde yabancılaşmaya götürür hale geldi) sosyal çevremizle birlikte olamak gibi ilişkilerimize yön veren eski günlere dönebilmek hem de en kısa sürede özlenir ve beklenir oldu.
Sağlıkla kalmak, sağlıkla EVİMİZE dönebilmek umuduyla.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 11 Mart 2020 Çarşamba günü koronavirüsü pandemik bir hastalık olarak ilan ettiğinde aynı gün ülkemizde de ilk koronavirüs tanılı bir vakanın varlığı Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanmıştı. Bundan bir gün sonra da Milli Eğitim Bakanlığı Okulların 16 Mart tarihinden itibaren ara tatilin de öne çekilerek iki haftalığına tatil edildiğini açıkladı. Bir süre sonra da alınan bir kararla 30 Nisan tarihine kadar okulların kapalı olacağına ve uzaktan eğitime devam edileceğine ilşikin ikinci bir açıklama geldi.
MEB’DE SÜREÇ NASIL GELİŞTİ?
Tüm bu süreçte alınan kararların elbette daha öncesi de var. Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), 2019 Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan bu virüs hızla dünyaya yayılmaya başladıktan yaklaşık iki ay sonra yani 3 Şubat 2020’de “Koronavirüs Bilgilendirme Notu” başlıklı bir broşürle koronavirüsle ilgili ilk paylaşımını yaptı.
26 Şubat’ta sosyal medya aracılığıyla “Koronavirüsten Nasıl Korunuruz?” videosunu yayınladı, 3 Mart’ta da “çocukların gelişim sürecinde etkin rol model olan velileri pratik bilgilerle daha aktif şekilde desteklemek” amacıyla hazırladığını belirttiği “Bizden” adlı aylık bülteninde “Koronavirüsten Korunmanın Yolları” başlıklı bir bilgilendirme yazısı paylaştı.
Akabinde 10 Mart’ta yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle, öğrenci, öğretmen ve Bakanlığa bağlı personelden zorunlu olmadıkça proje, uluslararası toplantı ve benzeri etkinlikler kapsamında yurt dışına seyahat etmemelerini istedi. 12 Mart’ta Millî Eğitim Bakanlığı tarafından illere gönderilen yeni bir yazıyla koronavirüs önlemleri kapsamında resmi ve özel okul ve kurumlarda sosyal etkinlikler iptal edildiği bilgisi paylaşılmışken aynı gün ara tatilin öne çekildiği ve tüm örgün eğitim kurumlarının 16 Mart’tan başlayarak iki hafta süreyle tatil ilan edildiği açıklandı.
İlkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin 23 Mart’tan itibaren 1 hafta süreyle evden devam edecekleri belirtilişken ikinci bir kararla uzaktan eğitime 30 Nisan’a kadar devam edileceği açıklandı. Tüm bu bilgileri alt alta koyduğumuzda Aralık-Ocak ve Şubat ayına kadar geçen iki-üç aylık sürede çok fazla bir tedbir almadan yola koyulan ülkemiz ve Millli Eğitim Bakanlığı, pandeminin yayılma hızı karşısında ve ülkede ilk vakanın ortaya çıkmasıyla birlikte hızlı adımlarla önlemler almaya başladı. ilk vakanın açıklandığından itibaren de özellikle Milli Eğitim Bakanığı çok kısa bir sürede uzaktan eğitim ile ilgili planlarını devreye sokmaya başladı.
UZAKTAN EĞITIMVE EBA PLANLAMASI
Ülkemizde 2018-2019 verilerine göre üniveriste öğrencileri dahil örgün eğitimde yaklaşık 21 milyon öğrenci bulunuyor, yani 81 milyon nüfuslu ülkemizin neredeyse 4/1’i öğrenci. Bu da eğitim-öğretimin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Her birimizin anne babası ile ülke nüfusunun yarıdan fazlasını ilgilendiren eğitim ve öğretimin faaliyetlerinin bir biçimde sürdürülebilmesi önemli bir ihtiyaca dönüştü.
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un da belirtiği gibi "Okul çocuğun sadece eğitim aldığı, ders dinlediği, öğrendiği bir yer değildir. Çocuk okulda eğlenir, sosyalleşir, arkadaşlarıyla birlikte öğrenir, sistematik bir öğrenme ortamı içerisinde zamanını geçirir. Dolayısıyla uzaktan eğitim ile çocuklara bunların hepsinin kusursuz bir şekilde verebilmesi olanaklı değildir. Uzaktan eğitim ile kurgulanan asıl amaç çocukların okuldan ayrı kaldıkları bu süreçte sosyal ve duygusal boşluklar yaşamasınlar, öğretmen ve arkadaşları ile iletişim halinde bulunsunlar, ders formatından uzaklaşmasınlar, yapılandırılmış eğitim olanaklarından faydalanmayı sürdürebilsinler ve sosyal duygusal gelişimleri için gerekli ön koşullara sahip olabilsinler diyedir.
Kısa zamanda gerçekleştirilmeye çalışılan iş aslında hiç de kolay değildi. Önce senkron eğitim planlansa da bunun kapsayacağı alanın büyüklüğü nedeniyle mümkün olamayacağı anlaşıldığından hemen asenkron eğitim verilecek olan her yaş düzeyine uygun (İlkokul-Ortaokul ve Lise) üç TV kanalı (EBA TV) en kısa sürede hazır hale getirildi.
Okul öncesi ve 12. Sınıf öğrencilerinin kapsam dışı tutulmasına rağmen bu kadar az zamanda bunun gerçekleştirilebilmesi önemli bir başarıdır. Uzaktan eğitim ile ilgili geçen yaklaşık bir aylık süreçte ortaya çıkan önemli bir gerçek de uzaktan eğitime yönelik toplumda oluşan beklenti içerikli algılardır.
Özellikle ebeveynlerin sanki okullar yüz yüze eğitime devam ediyorlarmış gibi mevcut sistemin aynısının yürütülmesini beklemeleri durumun farkında olmadıklarını göstermektedir. Özellikle resmi ve özel eğitim kurumlarında eğitim gören çocukların eğitime erişim sorunlarını (internet tabanlı online eğitim platformları ya da asenkron eğitimin verildiği EBA ve TRT kanallarına erişim bir kenara bırakılacak olursa ki bu da çok önemlidir), tam gün eğitim beklentisi, sınavların nasıl yapılacağı, sınıf geçme sisteminin ve notlandırmaların nasıl yapılacağı, müfredat programlarının bir bir verilmesinin beklenmesi gibi pek çok beklentinin dile getirilmesi abartı derecede bir ebeveyn bencilliği ve AN ’ı yaşarken geleceğe odaklanma histerisidir.
Belirsizlikler kaygı düzeyimizi artırırken bilgi edinme yolları ister istemez bizleri tv’lere ya da canlı bağlantılar yolu ile sosyal medyaya bağımlı hale getirdi. Her sınıf seviyesinde oluşmaya başlayınca öğrencinin ekran karşısında kalabileceği maksimum zaman dilimi ile verilmesi hedeflenen asgari eğitim zamanının örtüşük olmaması kendi içerisinde çelişkiler doğurmasına da neden olmuştur. Ekran bağımlılığının zararlarına değinilirken bundan uzaklaştırmaya çalıştığımız çocuklarımız ve diğer yandan bu bağımlılığı artıracak senkron eğitimler adına gerçekleşmesini istediğimiz istekler ve beklentilerimiz. Çok yaman çelişkiler bunlar.
ALKIŞLAR KİME?
Alkışlar elbette DOKTORLARA, ÖĞRETMENLERE ve bilinçli VELİLERE. Biri hayat kurtarırken diğeri hayata tutunmayı ve yaşamda var olmayı öğretiyor. Biri işte hayat kurtarmaya çırpınıyorken, diğer ikisi evde uğraş veriyor.
İLİŞKİLERİMİZ
Bu zamanlarda çocuklara ve yaşlılara getirilen sokağa çıkma yasağı hayata tutunmaya çalışırken bizlere yaşamı yönetme becerisindeki yoksunluklarımızı da gösteriyor. Bu durumun iç hayatlarımıza ne yaptığını biliyor muyuz bilemiyorum ama evde yetişkinlerle beraber yaşama sanatını geliştirmeye uğraşan çocuklar ve çocuklarıyla zorunlu birlikteliği başarmaya çalışan ebeveynler görüyorum çoğunlukla. Her iki tarafın da kendi içerisinde yaşadığı zorluklar vardı ve ne güzeldi, basit basit yürüyen ilişkilerimiz ama artık karmaşık bir ilişkiler ağımız var. Zorunluluklar tam özgürlüğün ya da sınırlı özgürlüğün karşıtı haline geldiğinde donanımımız ne olursa olsun bizi etkilemeye zorlamaya başladı ve ne yapacağımızı ya da nasıl yapacağımızı bilemediğimizi bize gösterdi.
ORTAK YAŞAM NASIL BİR ŞEY ONU ÖĞRENİYORUZ
Bu dönemin popülerleri kimler, doktorlar, iletişim bilimciler, psikologlar ve psikolojik danışmanlar. Parlayan yıldızlar ve sönen mumlar gibiler. İletişim uzmanları, psikologlar ailelere, çocuklara, öğretmenlere kısaca toplumumun her kesimine TV TV dolaşıp mesajlar vermeye başladılar bu dönemde doğru da yapıyorlar. Ama ne kadar izliyoruz bilemiyorum, bizim gerçeğimizle anlatılanların iç mantığı ne kadar örtüşüyor kestiremiyorum.
İnsanlar evde kalınca değişik uğraşılar bulmaya, yaratıcılıklarını geliştirmeye ve hayatı biraz da tevekkülle akışına bırakmaya başladırlar. Salgın, herkesin birbirine dokunmadan işlerini yürütmeye, her şeyi uzaktan kumanda ile yönetmeye itiyor sanki. Bizler artık, Maslovun günlük ihtiyaçlarını karşılamak dediği açlık, susuzluk, yeme-içme ve barınma gibi temel ihtiyaçlar ve hayatta kalma güdüsü ile yaşıyoruz. Ama başka ihtiyaçlarımızın da karşılanması gerekiyor. Sosyal ilişkilerimiz izole edilmiş bir halde bir ekran arkasına sıkıştırıldı. İnsani ihtiyaçlarımız olan yüz yüze iletişim kurmak, dokunmak ve aile üyeleri dışında (ki o da sosyal mesafeleri koruma mantığı ile aynı evin içinde yabancılaşmaya götürür hale geldi) sosyal çevremizle birlikte olamak gibi ilişkilerimize yön veren eski günlere dönebilmek hem de en kısa sürede özlenir ve beklenir oldu.
Sağlıkla kalmak, sağlıkla EVİMİZE dönebilmek umuduyla.
Son Güncelleme: Cuma, 24 Nisan 2020 12:14
Gösterim: 866
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir; Kriz
Kendisi de özel okul sahibi olan Milli Eğitim Bakanımız Sayın Prof. Dr. Ziya Selçuk’un bakan olarak atanışının üzerinden tam olarak 17 ay geçmiş yani bir buçuk yıla yakın bir zamandır kendileri bakanlık koltuğunda oturuyorlar. Zamanın hızlı geçtiğini hepimiz biliyoruz, bu köşede Ziya Hocamızın dile getirdiği sözler, niyetlendiği eğitim paradigmalarının değişimine neden olacak hedefler, 2023 vizyonuna ilişkin sitem değişikliklerini de öngören planlamalar, veriye dayalı politikalar izleneceğine ilişkin tespitler ve “gören” bakan olacağına ilişkin dile getirilen tüm söylemleri tarafımdan zaman zaman konu edildi.
Bir politikacı olmamasına rağmen görev, yetki ve sorumlulukları gereği dile getirdiği tüm vaatleri eğitim camiası ve toplumun tüm kesimlerincde tarafından dikkatle takip edilir oldu. Hele ki eğitim camiasının içerisinden gelen her kesimin saygı duyduğu, önerilerine ve görüşlerine inandığı bir isim olunca da beklentiler oldukça fazlalaştı, doğal olarak zaman geçtikçe de olumlu ve olumsuz eleştiriler çoğaldı. Peki, işler yolunda gidiyor mu? gitmiyor mu? buna bugün evet diyen de var hayır diyen de var ama hem devlet hem de özel sektörde sıkıntıların çokça konuşulur olduğu bir döneme girdiğimiz görülüyor.
Dünyanın pek çok ülkesinde öğrenciler okul öncesinde aldıkları temel eğitim ile evrensel ölçülerde belli başlı küresel etkileşim dinamiklerini öğreniyor, bunların kendilerine kazandırdıkları değerleri ve edindikleri sorumlulukları yerine getirebilecek temel bilgi ve becerilerle donanıyorlar. Bu okul öncesinden başlayan ve hayat boyu öğrenmelerle de devam eden bir süreç haline geliyor.
Türkiye’de ise temel becerilerden yoksun, performans göstergelerine özellikle de sınava ve sonuçlarına odaklı bir eğitim anlayışı sürdürülürken eğitimde reform sayılabilecek değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek gerekiyor. Özellikle günlük hayatla bütünleşmiş, problem çözme becerisi yüksek, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmiş, iletişim becerileri yüksek, yaratıcı ve entelektüel meraka sahip, eleştirel düşünme becerisini edinmiş, bilgiye ulaşabilme yollarını bilen, kendisine ve çevresine duyarlı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek için eğitim kalitesinin, niteliğinin öne çıkarılması gerekmektedir. İşte bu nedenle niceliksel tanımlamaların amaç değil araç olarak kullanıldığı, eğitime erişimin sorun olmadığı, okullar arasındaki eğitim kalitesinin ve bölgesel farklılıkların konuşulmadığı dönüştürülmüş bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var.
Milli Eğitim Bakanlığının her yıl “Millî Eğitim İstatistikleri Örgün Eğitim 2018-2019 Verileri” başlığı ile bir önceki yılın örgün eğitim istatistiklerini yayınlıyor, bu yıl da raporu 06 Eylül 2019 tarihinde yayınlandı. Aynı dönemde “2018 Yılı İdari Faaliyet Raporu” nu da bizzat bakan ve bakan yardımcılarının imzası ve irade beyanları ile yayımladı. Her iki raporda da önceki yıllar ile günümüz eğitim istatistikleri eğitime erişim, okullaşma oranları, öğretmen sayıları, eğitimi terk oranları ve performans göstergeleri gibi pek çok veriye dayalı değerlendirmelere ve projeksiyonlara yer veriliyor.
Bu verilerden de anlaşılacağı üzere ülkemizde son 20 yılda okulöncesi eğitimde ve ortaöğretimde öğrenci sayıları giderek artarken eğitime erişimde devlet okulları ile özel eğitim kurumları açısından farklılaşmaları görüyoruz. Özel okulöncesi eğitim kurumlarında öğrenci sayısının son yıllarda yaklaşık % 30 oranında arttığını, resmi okullarda ise bu artışın ancak % 10 civarında kaldığını, benzer biçimde, ortaöğretimde de özel okullara yönelimin arttığını görebiliyoruz. Genel ortaöğretimde özel okullara devam eden öğrenci sayısı yıllar içerisinde % 20 civarında bir artış görünürken resmi kurumlarda bu sayının % 12 civarında azaldığı görünüyor.
Velilerin tercihlerine bakıldığında giderek daha fazla ailenin çocuklarının eğitimleri için özel öğretim kurumlarına yöneldiğini görüyoruz. Bu yönelimin pek çok nedeni olabilir. Özel okul sayısının dershanelerin kapatılması sonucu artması, ücretlerin makul seviyelere inmesi, bu yıl kaldırılsa bile önceki yıllarda devletin velilere verdiği teşvikler, özel okulların çok dilli bir dünya vatandaşı yetiştirdiği algısı, sosyal etkinliklerin içeriğinin zengin ve çeşitli olması, yurtiçi ve yurt dışı projelerle öğrenci değişim programları yürütmeleri, öğretmenlerin niteliği, sınıflarda öğrenci sayısının azlığı, güvenli okul duygusu ve benzeri pek çok gerekçe bu sebepler arasında sayılabilir.
Bu verileri destekleyen açıklamalar da Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri tarafından her ortamda yapılıyor. Hemen hemen tüm raporlarında değişik teşviklerle özel okula devam eden öğrenci oranını 2023 yılına kadar %15’e çıkarılma hedefinden söz edilmektedir. Bugünün verileri ve yasal mevzuata bakıldığında bunun gerçekleşmesi çok da mümkün görünmüyor, bunun gerçekleşebilmesi için çok daha iyileştirici ve özendirici tedbirler alınması gerekmektedir.
Yayınlanan raporlara göre, Türkiye'de okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde, 9 milyon 394 bin 125'i erkek, 8 milyon 714 bin 735'i kız olmak üzere toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci örgün eğitim alıyor. Örgün eğitimdeki öğrencilerden 15 milyon 88 bin 592'si resmi okullarda, 1 milyon 440 bin 577'si özel eğitim kurumlarında, 1 milyon 579 bin 691'i ise açık öğretim kurumlarında okuyor. Türkiye'de 6 bin 710 olan özel okul sayısı 4 yıl içerisinde 12 bin 500'e çıkmış, özel okuldaki öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranı %2-3’lerden % 8.72'ye ulaşmıştır. Bu oranlar da %15’e ulaşmanın o kadar da kolay olmadığını gösteriyor.
2023 vizyon belgesi temelli, niteliği önceleyen, insan odaklı ve 21. Yüzyılın gerektirdiği becerilerle donanmış bir nesil yetiştirebilmek için elbette bir ülkenin kendi milli eğitim anlayışını oluşturması, eğitime erişimi kolaylaştırması, cinsiyet ayırımını ortadan kaldırması ve öğrenen ile öğrenme rehberliğinde ona yolculuk eden öğretmenleri donanımlı hale getirmesi gerekmektedir. Bunu gerçekleştirirken Bakanlığın devlet ve özel sektör ayrımı gözetmeksizin eğitimin tüm paydaşlarına eşit mesafede durması hatta gerekiyorsa eğitime katkı sunan her türlü girişime artı destek vermesi gerekmektedir. Özel eğitim kurumları da bunlar arasında önemli bir yer tutmaktadır. Yani hedef olarak özel okulculuğu geliştirme hedefi olacak ama bunun yanında destekleyici yasal ve mali düzenlemeleri yapmaktan kaçınacaksınız, bu böyle olmamalıdır
Bu çerçevede şimdi bu yazımızın başlığında yer alan özel eğitim camiasının üç maymunu oynama haline gelelim. Türk Dil Kurumunun 1945’ten beri yayımlanan Türkçe Sözlük’ünün son güncel sürümünde “üç maymunu oynamak” gördüğü ve duyduğu bir olay hakkında görmemiş, duymamış ve söylememiş olduğunu belirtmek anlamına gelmektedir. Aynı şekilde “Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir” de bir işin sonunun nasıl olacağı şimdiki gidişinden belli olur` anlamında kullanılan bir söz olarak tanımlanmaktadır.
Bu benzetmeleri kullanma nedenim son bir iki yılda darda ve zorda olan özel eğitim kurumlarının bir kısmının iflas etmesi ve kapısına kilit vurması sonucunu doğuran gelişmelerdir. Bu sıkıntılar eğitim camiası, kurucular, ortaklar, CEO’lar, yöneticiler, öğretmenler, öğrenci ve velilerin hemen hemen hepsinin bildiği sıkıntılardı ve kimsenin açık seçik paylaşmadığı kaçınılmaz sona götüren gelişmelerdi.
Son dört beş yılda sayıları 6 bin 500'den 12 bin 500'e kadar çıkan özel okullarda yaklaşık 1,5 milyon öğrenci, 175 bin öğretmen ve 50 bine yakın hizmet gören personel çalışıyor. Eğitimin girdi ve çıktısı insan olunca sektördeki hızlı büyüme bakanlığın yeterince denetim yapmaması ve güven ortamı yaratamaması neticesinde arz-talep dengesizliğinin yaşanmasına ve sürdürülebilir bir ortam yaratılmasına engel oldu.
Son iki yılda 250’ye yakın okulun ya el değiştirdiği ya da kapandığı bilgisi konuşuluyor. Bugün süreç çok şubeli okulları da çemberine almış gibi görünüyor. Ekonomik krizin her sektör gibi eğitimi de etkilemesi normal gibi görünse de bu süreci hızlandıran okul kurucularının hesap-kitap işlerini belemeyişleri kadar tüm süreci takip etmesi gereken bakanlığın gereken sorumluluğu üstlenmemesi olmuştur.
15 Temmuz hain Fetö girişimi nedeniyle dershanelerin hızla kapatılması ve dönüştürülmeleri, kapanan özel okullar, devletin verdiği ve sonradan kaldırdığı devlet teşviki gibi nedenlerle eğitim sektörü karlı ve cazip hale geldi. Zincir okullar hızla yeni okullar açmaya, bireysel girişimciler de yeterli sermayeleri olmadan şanslarını denemeye başladılar. Tüm bu süreçte MEB yetkilileri mevcut yasal düzenlemeleri yeterli görerek şekle bakıp işletmenin sürdürülebilir mali kaynaklarını es geçtiler.
Özel okulların ekonomik zorlukları bugünün sorunu değildir. Bir iki yıl öncesine dayanan ekonomik daralma sektörü zorlamaya başlamış, büyük zincir okulların sahip değiştirmeleriyle, başka iş insanlarına devir edilmeleriyle başlamıştır. Bireysel girişimciler de yeterli maddi kaynakları olmadan bu işe girmiş olmalarının bedelini kriz dönemlerinde ödemek durumunda kalmışlardır.
Şaşılacak şey göz göre göre bu sonun geldiğidir. MEB bu süreci maalesef iyi yönetememiştir ve okullar eğitim ve öğretimin sürdüğü bu dönemlerde satış, devir veya kapanma noktasına gelmiştir. Özellikle özel eğitim camiası üst yönetimleri neredeyse hepsi sektördeki gelişmeleri yakından takip ederler ve kimin ne yaptığını bir şekilde bilirler. Öğretmenler de farklı sayılmaz bir okulda maaşların eksik ödendiğini ya da hiç ödenmediğini mutlaka eş, dost ya da yakın çevrelerinden duyarlar. Yani duyulmayan, bilinmeyen ve konuşulmayan konular olmamıştır bu sıkıntılar.
Bugün yaşanan gelişmeler özellikle de öğretmen maaşlarının düzenli ödenememesi, SGK primlerinin yatırılamaması ya da okul binasının kirasının ödenememesi gibi durumlar geçen yılın ortalarından beri camianın küçük olmasından dolayı hemen duyulmuştur.
MEB 2018 Yılı İdare Faaliyet Raporu’nda sonuç niteliğinde öneri ve tedbirlere de yer verilmiştir. Her bireyin hakkı olan eğitime ekonomik, sosyal, kültürel ve demokratik farklılık ve dezavantajlarından etkilenmeksizin eşit ve adil şartlar altında ulaşabilmesi ve bu eğitimi tamamlayabilmesine yönelik politikaları da içeren bu öneriler arasında aşağıda yer alan iki madde önemlidir ve bugünün gerçekleriyle de örtüşmemektedir. Şöyle ki ;
• Özel sektörün eğitim ve öğretimdeki payını artırmak amacıyla teşvik uygulamalarının geliştirilmesi, geliştirilen teşvik ve finansman uygulamalarının izlenmesi ve değerlendirilmesi,
• Rehberlik ve denetim faaliyetleri, yapılacak izleme ve değerlendirme sonuçlarına göre risk tespit edilen okul ve kurumlar önceliğinde yürütülmesi, emsallerine göre başarı gösteren okul ve kurumların ödüllendirilerek örnek uygulamaların yaygınlaştırılması,
Sektörün kendi içerisindeki rekabetin getirdiği tüm sıkıntılara rağmen ortak paydada MEB’den bekledikleri kolaylıklar da aşağıda yer alıyor.
• Veli teşviklerinin yeniden gündeme gelmesi,
• KDV oranının yüzde 8'den yüzde 1'e düşürülmesi,
• Maliye Bakanlığı'ndan krizdeki birçok sektöre verdiği desteği özel okullara da vermesi,
• Özel okul açmanın kolaylıkları ve zorlukları eğitim bilim ilkelerine göre ayarlanması,
• Tekelleşme ve zincir okulların denetimlerinin önceliklendirilmesi
• Özel okullarda vergi, SGK ve denetim yükünün ağır olması,
Kaynakça:
• https://sgb.meb.gov.tr/www/quotmeb-2018-yili-idare-faaliyet-raporuquot-yayinlanmistir/icerik/343
• https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2019_09/30102730_meb_istatistikleri_orgun_egitim_2018_2019.pdf
Üst Kategori: ROOT Kategori: Alparslan Dartan
Alpaslan Dartan / Eğitim Danışmanı – PDR uzmanı
Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir; Kriz
Kendisi de özel okul sahibi olan Milli Eğitim Bakanımız Sayın Prof. Dr. Ziya Selçuk’un bakan olarak atanışının üzerinden tam olarak 17 ay geçmiş yani bir buçuk yıla yakın bir zamandır kendileri bakanlık koltuğunda oturuyorlar. Zamanın hızlı geçtiğini hepimiz biliyoruz, bu köşede Ziya Hocamızın dile getirdiği sözler, niyetlendiği eğitim paradigmalarının değişimine neden olacak hedefler, 2023 vizyonuna ilişkin sitem değişikliklerini de öngören planlamalar, veriye dayalı politikalar izleneceğine ilişkin tespitler ve “gören” bakan olacağına ilişkin dile getirilen tüm söylemleri tarafımdan zaman zaman konu edildi.
Bir politikacı olmamasına rağmen görev, yetki ve sorumlulukları gereği dile getirdiği tüm vaatleri eğitim camiası ve toplumun tüm kesimlerincde tarafından dikkatle takip edilir oldu. Hele ki eğitim camiasının içerisinden gelen her kesimin saygı duyduğu, önerilerine ve görüşlerine inandığı bir isim olunca da beklentiler oldukça fazlalaştı, doğal olarak zaman geçtikçe de olumlu ve olumsuz eleştiriler çoğaldı. Peki, işler yolunda gidiyor mu? gitmiyor mu? buna bugün evet diyen de var hayır diyen de var ama hem devlet hem de özel sektörde sıkıntıların çokça konuşulur olduğu bir döneme girdiğimiz görülüyor.
Dünyanın pek çok ülkesinde öğrenciler okul öncesinde aldıkları temel eğitim ile evrensel ölçülerde belli başlı küresel etkileşim dinamiklerini öğreniyor, bunların kendilerine kazandırdıkları değerleri ve edindikleri sorumlulukları yerine getirebilecek temel bilgi ve becerilerle donanıyorlar. Bu okul öncesinden başlayan ve hayat boyu öğrenmelerle de devam eden bir süreç haline geliyor.
Türkiye’de ise temel becerilerden yoksun, performans göstergelerine özellikle de sınava ve sonuçlarına odaklı bir eğitim anlayışı sürdürülürken eğitimde reform sayılabilecek değişim ve dönüşümü gerçekleştirmek gerekiyor. Özellikle günlük hayatla bütünleşmiş, problem çözme becerisi yüksek, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmiş, iletişim becerileri yüksek, yaratıcı ve entelektüel meraka sahip, eleştirel düşünme becerisini edinmiş, bilgiye ulaşabilme yollarını bilen, kendisine ve çevresine duyarlı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek için eğitim kalitesinin, niteliğinin öne çıkarılması gerekmektedir. İşte bu nedenle niceliksel tanımlamaların amaç değil araç olarak kullanıldığı, eğitime erişimin sorun olmadığı, okullar arasındaki eğitim kalitesinin ve bölgesel farklılıkların konuşulmadığı dönüştürülmüş bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var.
Milli Eğitim Bakanlığının her yıl “Millî Eğitim İstatistikleri Örgün Eğitim 2018-2019 Verileri” başlığı ile bir önceki yılın örgün eğitim istatistiklerini yayınlıyor, bu yıl da raporu 06 Eylül 2019 tarihinde yayınlandı. Aynı dönemde “2018 Yılı İdari Faaliyet Raporu” nu da bizzat bakan ve bakan yardımcılarının imzası ve irade beyanları ile yayımladı. Her iki raporda da önceki yıllar ile günümüz eğitim istatistikleri eğitime erişim, okullaşma oranları, öğretmen sayıları, eğitimi terk oranları ve performans göstergeleri gibi pek çok veriye dayalı değerlendirmelere ve projeksiyonlara yer veriliyor.
Bu verilerden de anlaşılacağı üzere ülkemizde son 20 yılda okulöncesi eğitimde ve ortaöğretimde öğrenci sayıları giderek artarken eğitime erişimde devlet okulları ile özel eğitim kurumları açısından farklılaşmaları görüyoruz. Özel okulöncesi eğitim kurumlarında öğrenci sayısının son yıllarda yaklaşık % 30 oranında arttığını, resmi okullarda ise bu artışın ancak % 10 civarında kaldığını, benzer biçimde, ortaöğretimde de özel okullara yönelimin arttığını görebiliyoruz. Genel ortaöğretimde özel okullara devam eden öğrenci sayısı yıllar içerisinde % 20 civarında bir artış görünürken resmi kurumlarda bu sayının % 12 civarında azaldığı görünüyor.
Velilerin tercihlerine bakıldığında giderek daha fazla ailenin çocuklarının eğitimleri için özel öğretim kurumlarına yöneldiğini görüyoruz. Bu yönelimin pek çok nedeni olabilir. Özel okul sayısının dershanelerin kapatılması sonucu artması, ücretlerin makul seviyelere inmesi, bu yıl kaldırılsa bile önceki yıllarda devletin velilere verdiği teşvikler, özel okulların çok dilli bir dünya vatandaşı yetiştirdiği algısı, sosyal etkinliklerin içeriğinin zengin ve çeşitli olması, yurtiçi ve yurt dışı projelerle öğrenci değişim programları yürütmeleri, öğretmenlerin niteliği, sınıflarda öğrenci sayısının azlığı, güvenli okul duygusu ve benzeri pek çok gerekçe bu sebepler arasında sayılabilir.
Bu verileri destekleyen açıklamalar da Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri tarafından her ortamda yapılıyor. Hemen hemen tüm raporlarında değişik teşviklerle özel okula devam eden öğrenci oranını 2023 yılına kadar %15’e çıkarılma hedefinden söz edilmektedir. Bugünün verileri ve yasal mevzuata bakıldığında bunun gerçekleşmesi çok da mümkün görünmüyor, bunun gerçekleşebilmesi için çok daha iyileştirici ve özendirici tedbirler alınması gerekmektedir.
Yayınlanan raporlara göre, Türkiye'de okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde, 9 milyon 394 bin 125'i erkek, 8 milyon 714 bin 735'i kız olmak üzere toplam 18 milyon 108 bin 860 öğrenci örgün eğitim alıyor. Örgün eğitimdeki öğrencilerden 15 milyon 88 bin 592'si resmi okullarda, 1 milyon 440 bin 577'si özel eğitim kurumlarında, 1 milyon 579 bin 691'i ise açık öğretim kurumlarında okuyor. Türkiye'de 6 bin 710 olan özel okul sayısı 4 yıl içerisinde 12 bin 500'e çıkmış, özel okuldaki öğrencilerin toplam öğrenci sayısına oranı %2-3’lerden % 8.72'ye ulaşmıştır. Bu oranlar da %15’e ulaşmanın o kadar da kolay olmadığını gösteriyor.
2023 vizyon belgesi temelli, niteliği önceleyen, insan odaklı ve 21. Yüzyılın gerektirdiği becerilerle donanmış bir nesil yetiştirebilmek için elbette bir ülkenin kendi milli eğitim anlayışını oluşturması, eğitime erişimi kolaylaştırması, cinsiyet ayırımını ortadan kaldırması ve öğrenen ile öğrenme rehberliğinde ona yolculuk eden öğretmenleri donanımlı hale getirmesi gerekmektedir. Bunu gerçekleştirirken Bakanlığın devlet ve özel sektör ayrımı gözetmeksizin eğitimin tüm paydaşlarına eşit mesafede durması hatta gerekiyorsa eğitime katkı sunan her türlü girişime artı destek vermesi gerekmektedir. Özel eğitim kurumları da bunlar arasında önemli bir yer tutmaktadır. Yani hedef olarak özel okulculuğu geliştirme hedefi olacak ama bunun yanında destekleyici yasal ve mali düzenlemeleri yapmaktan kaçınacaksınız, bu böyle olmamalıdır
Bu çerçevede şimdi bu yazımızın başlığında yer alan özel eğitim camiasının üç maymunu oynama haline gelelim. Türk Dil Kurumunun 1945’ten beri yayımlanan Türkçe Sözlük’ünün son güncel sürümünde “üç maymunu oynamak” gördüğü ve duyduğu bir olay hakkında görmemiş, duymamış ve söylememiş olduğunu belirtmek anlamına gelmektedir. Aynı şekilde “Perşembenin Gelişi Çarşambadan Bellidir” de bir işin sonunun nasıl olacağı şimdiki gidişinden belli olur` anlamında kullanılan bir söz olarak tanımlanmaktadır.
Bu benzetmeleri kullanma nedenim son bir iki yılda darda ve zorda olan özel eğitim kurumlarının bir kısmının iflas etmesi ve kapısına kilit vurması sonucunu doğuran gelişmelerdir. Bu sıkıntılar eğitim camiası, kurucular, ortaklar, CEO’lar, yöneticiler, öğretmenler, öğrenci ve velilerin hemen hemen hepsinin bildiği sıkıntılardı ve kimsenin açık seçik paylaşmadığı kaçınılmaz sona götüren gelişmelerdi.
Son dört beş yılda sayıları 6 bin 500'den 12 bin 500'e kadar çıkan özel okullarda yaklaşık 1,5 milyon öğrenci, 175 bin öğretmen ve 50 bine yakın hizmet gören personel çalışıyor. Eğitimin girdi ve çıktısı insan olunca sektördeki hızlı büyüme bakanlığın yeterince denetim yapmaması ve güven ortamı yaratamaması neticesinde arz-talep dengesizliğinin yaşanmasına ve sürdürülebilir bir ortam yaratılmasına engel oldu.
Son iki yılda 250’ye yakın okulun ya el değiştirdiği ya da kapandığı bilgisi konuşuluyor. Bugün süreç çok şubeli okulları da çemberine almış gibi görünüyor. Ekonomik krizin her sektör gibi eğitimi de etkilemesi normal gibi görünse de bu süreci hızlandıran okul kurucularının hesap-kitap işlerini belemeyişleri kadar tüm süreci takip etmesi gereken bakanlığın gereken sorumluluğu üstlenmemesi olmuştur.
15 Temmuz hain Fetö girişimi nedeniyle dershanelerin hızla kapatılması ve dönüştürülmeleri, kapanan özel okullar, devletin verdiği ve sonradan kaldırdığı devlet teşviki gibi nedenlerle eğitim sektörü karlı ve cazip hale geldi. Zincir okullar hızla yeni okullar açmaya, bireysel girişimciler de yeterli sermayeleri olmadan şanslarını denemeye başladılar. Tüm bu süreçte MEB yetkilileri mevcut yasal düzenlemeleri yeterli görerek şekle bakıp işletmenin sürdürülebilir mali kaynaklarını es geçtiler.
Özel okulların ekonomik zorlukları bugünün sorunu değildir. Bir iki yıl öncesine dayanan ekonomik daralma sektörü zorlamaya başlamış, büyük zincir okulların sahip değiştirmeleriyle, başka iş insanlarına devir edilmeleriyle başlamıştır. Bireysel girişimciler de yeterli maddi kaynakları olmadan bu işe girmiş olmalarının bedelini kriz dönemlerinde ödemek durumunda kalmışlardır.
Şaşılacak şey göz göre göre bu sonun geldiğidir. MEB bu süreci maalesef iyi yönetememiştir ve okullar eğitim ve öğretimin sürdüğü bu dönemlerde satış, devir veya kapanma noktasına gelmiştir. Özellikle özel eğitim camiası üst yönetimleri neredeyse hepsi sektördeki gelişmeleri yakından takip ederler ve kimin ne yaptığını bir şekilde bilirler. Öğretmenler de farklı sayılmaz bir okulda maaşların eksik ödendiğini ya da hiç ödenmediğini mutlaka eş, dost ya da yakın çevrelerinden duyarlar. Yani duyulmayan, bilinmeyen ve konuşulmayan konular olmamıştır bu sıkıntılar.
Bugün yaşanan gelişmeler özellikle de öğretmen maaşlarının düzenli ödenememesi, SGK primlerinin yatırılamaması ya da okul binasının kirasının ödenememesi gibi durumlar geçen yılın ortalarından beri camianın küçük olmasından dolayı hemen duyulmuştur.
MEB 2018 Yılı İdare Faaliyet Raporu’nda sonuç niteliğinde öneri ve tedbirlere de yer verilmiştir. Her bireyin hakkı olan eğitime ekonomik, sosyal, kültürel ve demokratik farklılık ve dezavantajlarından etkilenmeksizin eşit ve adil şartlar altında ulaşabilmesi ve bu eğitimi tamamlayabilmesine yönelik politikaları da içeren bu öneriler arasında aşağıda yer alan iki madde önemlidir ve bugünün gerçekleriyle de örtüşmemektedir. Şöyle ki ;
• Özel sektörün eğitim ve öğretimdeki payını artırmak amacıyla teşvik uygulamalarının geliştirilmesi, geliştirilen teşvik ve finansman uygulamalarının izlenmesi ve değerlendirilmesi,
• Rehberlik ve denetim faaliyetleri, yapılacak izleme ve değerlendirme sonuçlarına göre risk tespit edilen okul ve kurumlar önceliğinde yürütülmesi, emsallerine göre başarı gösteren okul ve kurumların ödüllendirilerek örnek uygulamaların yaygınlaştırılması,
Sektörün kendi içerisindeki rekabetin getirdiği tüm sıkıntılara rağmen ortak paydada MEB’den bekledikleri kolaylıklar da aşağıda yer alıyor.
• Veli teşviklerinin yeniden gündeme gelmesi,
• KDV oranının yüzde 8'den yüzde 1'e düşürülmesi,
• Maliye Bakanlığı'ndan krizdeki birçok sektöre verdiği desteği özel okullara da vermesi,
• Özel okul açmanın kolaylıkları ve zorlukları eğitim bilim ilkelerine göre ayarlanması,
• Tekelleşme ve zincir okulların denetimlerinin önceliklendirilmesi
• Özel okullarda vergi, SGK ve denetim yükünün ağır olması,
Kaynakça:
• https://sgb.meb.gov.tr/www/quotmeb-2018-yili-idare-faaliyet-raporuquot-yayinlanmistir/icerik/343
• https://sgb.meb.gov.tr/meb_iys_dosyalar/2019_09/30102730_meb_istatistikleri_orgun_egitim_2018_2019.pdf
Son Güncelleme: Pazartesi, 16 Aralık 2019 15:20
Gösterim: 1357

