Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Star Gazetesi Yazarı Eser Karakaş, bugünkü yazısını eğitime ayırdı.

eser4+4+4 tartışmasının kendisi zaten çok önemli bir tartışma.
Meselenin eğitimde etkinlik boyutu var, eğitimde demokrasi boyutu var.

Bu meseleleri tartıştık, muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da tartışacağız.

Bendeniz her türlü mesleki karar almanın çok ilerilere taşınmasını, yani kesintisiz eğitimi (eğitimde etkinlik) ama ailelerin her yaşta çocuklarına diledikleri formatta, tercihen de devlet tekeli dışında, din eğitimi verebilmelerini (eğitimde demokrasi) savunanlardanım.

Ancak, yasa tasarısının toplumda, TBMM’de, ekranlarda hararetli tartışılması beraberinde başka sorunların da, bir kısmı çok saçma, ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu saçma sorunların en başında da geleneksel katı, demokrasi alerjili cumhuriyetçilerin toplumsal alanın en önemli konularını demokrasi dışına taşıma merakı geliyor.

Geçenlerde bir kanalda İstanbul Üniversitesi’nin Kemal Alemdaroğlu dönemi rektör yardımcısı sayın Prof. Dr. Nur Serter’i izledim.

Nur Serter’in bildiğimiz diğer görüşlerine değinmeyeceğim ama bu kez ekrana çıktığında söylediği en ilginç (!) ifade, eğitimin eğitimcilere bırakılması, siyasetçilerin bu alana karışmaması gerektiğine ilişkin ifadeleri idi.

16 Mart’ta da CNNTürk’te başka bir eğitim programının bir bölümünü izledim, bu programda da bir eğitim sendikacısı hanım Nur Serter ile yaklaşık aynı şeyleri söyledi, siyasetçinin eğitim meselelerine karışmamasını önerdi.

Bu sendikacı hanım bir adım daha ileri gitti ve çok da ilginç (!) bir benzetme yaparak  “Beyninizde bir ur varsa bunu nasıl bir beyin cerrahına aldırıyor, bir ortopediste gitmiyor iseniz, eğitim meselelerinde de siyasetçiyi devreye hiç sokmamak lazım” dedi.

Eğitim meselelerinin eğitim şuralarında ya da Talim ve Terbiye Kurulu’nda uzmanlarca karara bağlanması, siyasetçinin de bu kararlara uyması gerektiğini ifade eden hanım, sözlerinin sonunda, biraz da alaycı bir ifade ile birilerinin Talim ve Terbiye Kurulu’ndan niçin hoşlanmadığını da gayet iyi bildiğini belirtti.

Evrendeki eğitime ilişkin tüm sorunları çözmüş bir havada konuşan, eğitim şuralarında alınan kararların bağlayıcı olmasını savunan bu hanım, anladığım kadarıyla, şura kelimesinin etimolojisi üzerine hiç kafa yormamış.

Malum, şura kelimesi istişare etmekten, yani danışmaktan gelen bir kelime; bu tür şuralar siyasetçiye, yani nihai karar alıcıya danışmanlık yapmak için toplanan meclisler, siyasetçiye öneriler üretiyorlar, siyasetçi kararını kendi veriyor, şuraların bağlayıcı karar almaları demokrasilerde imkansız, demokrasinin özüne aykırı.

Anti-demokrasi cephesinde bu tuhaf görüş sadece eğitimle de sınırlı değil.

Bu anti-demokrasi cephesi siyasetin ulusal savunmaya da, dış politikaya da, hatta illerin yönetimine karışmasına da çok karşıdır.

Ulusal savunma politikalarını uzmanlar, yani askerler belirlemelidirler, dış politika kararlarını da yine uzmanlar yani hariciye diplomasisi almalıdır; merkezi yönetimin ürettiği kamu hizmetlerinin illerdeki acentaları, dağıtıcısı, koordinatörü olan valilere de ‘devletin valisi’ gibi tuhaf, saçma, anlamsız bir isim takabilmişlerdir.

Seçilmiş siyasetçiler ise yol, su, elektrik, köprü, baraj üretmekten başka bir işe karışmamalıdırlar.

1950’de DP iktidara geldiğinde oluşan bu anti-demokrasi görüşünün 2012’de, eğitim yasa tasarısı vesilesiyle hortlamasına bizim ülkemizde şaşmamak gerekir, toprak münbittir, cahilimiz ve vesayetçimiz çoktur.

twitter.com/KarakasEser

> Eser Karakaş'ın yazısı: Eğitim üzerinden vesayet!

Star Gazetesi Yazarı Eser Karakaş, bugünkü yazısını eğitime ayırdı.

eser4+4+4 tartışmasının kendisi zaten çok önemli bir tartışma.
Meselenin eğitimde etkinlik boyutu var, eğitimde demokrasi boyutu var.

Bu meseleleri tartıştık, muhtemelen önümüzdeki günlerde daha da tartışacağız.

Bendeniz her türlü mesleki karar almanın çok ilerilere taşınmasını, yani kesintisiz eğitimi (eğitimde etkinlik) ama ailelerin her yaşta çocuklarına diledikleri formatta, tercihen de devlet tekeli dışında, din eğitimi verebilmelerini (eğitimde demokrasi) savunanlardanım.

Ancak, yasa tasarısının toplumda, TBMM’de, ekranlarda hararetli tartışılması beraberinde başka sorunların da, bir kısmı çok saçma, ortaya çıkmasına neden oluyor.

Bu saçma sorunların en başında da geleneksel katı, demokrasi alerjili cumhuriyetçilerin toplumsal alanın en önemli konularını demokrasi dışına taşıma merakı geliyor.

Geçenlerde bir kanalda İstanbul Üniversitesi’nin Kemal Alemdaroğlu dönemi rektör yardımcısı sayın Prof. Dr. Nur Serter’i izledim.

Nur Serter’in bildiğimiz diğer görüşlerine değinmeyeceğim ama bu kez ekrana çıktığında söylediği en ilginç (!) ifade, eğitimin eğitimcilere bırakılması, siyasetçilerin bu alana karışmaması gerektiğine ilişkin ifadeleri idi.

16 Mart’ta da CNNTürk’te başka bir eğitim programının bir bölümünü izledim, bu programda da bir eğitim sendikacısı hanım Nur Serter ile yaklaşık aynı şeyleri söyledi, siyasetçinin eğitim meselelerine karışmamasını önerdi.

Bu sendikacı hanım bir adım daha ileri gitti ve çok da ilginç (!) bir benzetme yaparak  “Beyninizde bir ur varsa bunu nasıl bir beyin cerrahına aldırıyor, bir ortopediste gitmiyor iseniz, eğitim meselelerinde de siyasetçiyi devreye hiç sokmamak lazım” dedi.

Eğitim meselelerinin eğitim şuralarında ya da Talim ve Terbiye Kurulu’nda uzmanlarca karara bağlanması, siyasetçinin de bu kararlara uyması gerektiğini ifade eden hanım, sözlerinin sonunda, biraz da alaycı bir ifade ile birilerinin Talim ve Terbiye Kurulu’ndan niçin hoşlanmadığını da gayet iyi bildiğini belirtti.

Evrendeki eğitime ilişkin tüm sorunları çözmüş bir havada konuşan, eğitim şuralarında alınan kararların bağlayıcı olmasını savunan bu hanım, anladığım kadarıyla, şura kelimesinin etimolojisi üzerine hiç kafa yormamış.

Malum, şura kelimesi istişare etmekten, yani danışmaktan gelen bir kelime; bu tür şuralar siyasetçiye, yani nihai karar alıcıya danışmanlık yapmak için toplanan meclisler, siyasetçiye öneriler üretiyorlar, siyasetçi kararını kendi veriyor, şuraların bağlayıcı karar almaları demokrasilerde imkansız, demokrasinin özüne aykırı.

Anti-demokrasi cephesinde bu tuhaf görüş sadece eğitimle de sınırlı değil.

Bu anti-demokrasi cephesi siyasetin ulusal savunmaya da, dış politikaya da, hatta illerin yönetimine karışmasına da çok karşıdır.

Ulusal savunma politikalarını uzmanlar, yani askerler belirlemelidirler, dış politika kararlarını da yine uzmanlar yani hariciye diplomasisi almalıdır; merkezi yönetimin ürettiği kamu hizmetlerinin illerdeki acentaları, dağıtıcısı, koordinatörü olan valilere de ‘devletin valisi’ gibi tuhaf, saçma, anlamsız bir isim takabilmişlerdir.

Seçilmiş siyasetçiler ise yol, su, elektrik, köprü, baraj üretmekten başka bir işe karışmamalıdırlar.

1950’de DP iktidara geldiğinde oluşan bu anti-demokrasi görüşünün 2012’de, eğitim yasa tasarısı vesilesiyle hortlamasına bizim ülkemizde şaşmamak gerekir, toprak münbittir, cahilimiz ve vesayetçimiz çoktur.

twitter.com/KarakasEser

Son Güncelleme: Pazar, 18 Mart 2012 17:24

Gösterim: 2032

Çeşitli ziyaretler için Niğde’ye giden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Aksaray’da bir dinlenme tesisinde durup, partilileriyle bir araya geldi. Gazetecilerin 4+4+4’le ilgili sorularını değerlendiren Kılıçdaroğlu, 4+4+4’ün Türkiye’yi geriye götüreceğini belirtti.

4+4+4’ olarak nitelendirilen eğitim sisteminin Türkiye’yi geriye götüreceğini savunan Kılıçdaroğlu’4+4+4’ olarak nitelendirilen eğitim sisteminin Türkiye’yi geriye götüreceğini savunan Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Dördüncü sınıftaki çocuk, nasıl kendisi bağımsız karar alabilir. Liseyi bitirenler bile gelip soruyor. Acaba biz hangi bölümü seçsek. Hangi üniversiteyi tercih etsek diye soruyorlar. Bu tercihleri bile yapmakta zorlanıyorlar. Kaldı ki biz ilköğretim 4’üncü sınıftaki çocuğa tercih yaptıracağız. Akıl, mantık var. O açıdan biz bunu önce milli eğitim şurasında görüşülmesini konuşulup, tartışılmasını eğitim fakülteleri otursunlar, tartışsınlar, doğrusu neyse karar versinler. Biz kararın gereğini yapalım. Dünya uygulamalarına baksınlar. Bütün bunların hepsini söyledik. Ama ’hayır ben bildiğimi okurum’. Hükümet tasarısı değil. Bakanlar kurulundan geçmemiş, Milli Eğitim Şurası’nda görüşülmemiş, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bile tartışılmamış. Teklifi eğitimciler bile vermiyor. Olayın garabet üst üste geldi ki. Oturulup tartışılacak. Arkadaşlarımız komisyonda bu teklifin Milli Eğitim açısından ne kadar sakıncalı ve zararlı olduğunu anlatıyorlar. Buna tahammül edemiyorlar. Komisyonu basıyorlar. İşgal ediyorlar. 20 madde 20 dakikada geçiyor. Bu doğru değil.”

> Kılıçdarğlu: 4. sınıftaki bir çocuk nasıl karar verebilir?

Çeşitli ziyaretler için Niğde’ye giden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Aksaray’da bir dinlenme tesisinde durup, partilileriyle bir araya geldi. Gazetecilerin 4+4+4’le ilgili sorularını değerlendiren Kılıçdaroğlu, 4+4+4’ün Türkiye’yi geriye götüreceğini belirtti.

4+4+4’ olarak nitelendirilen eğitim sisteminin Türkiye’yi geriye götüreceğini savunan Kılıçdaroğlu’4+4+4’ olarak nitelendirilen eğitim sisteminin Türkiye’yi geriye götüreceğini savunan Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Dördüncü sınıftaki çocuk, nasıl kendisi bağımsız karar alabilir. Liseyi bitirenler bile gelip soruyor. Acaba biz hangi bölümü seçsek. Hangi üniversiteyi tercih etsek diye soruyorlar. Bu tercihleri bile yapmakta zorlanıyorlar. Kaldı ki biz ilköğretim 4’üncü sınıftaki çocuğa tercih yaptıracağız. Akıl, mantık var. O açıdan biz bunu önce milli eğitim şurasında görüşülmesini konuşulup, tartışılmasını eğitim fakülteleri otursunlar, tartışsınlar, doğrusu neyse karar versinler. Biz kararın gereğini yapalım. Dünya uygulamalarına baksınlar. Bütün bunların hepsini söyledik. Ama ’hayır ben bildiğimi okurum’. Hükümet tasarısı değil. Bakanlar kurulundan geçmemiş, Milli Eğitim Şurası’nda görüşülmemiş, Milli Eğitim Bakanlığı’nda bile tartışılmamış. Teklifi eğitimciler bile vermiyor. Olayın garabet üst üste geldi ki. Oturulup tartışılacak. Arkadaşlarımız komisyonda bu teklifin Milli Eğitim açısından ne kadar sakıncalı ve zararlı olduğunu anlatıyorlar. Buna tahammül edemiyorlar. Komisyonu basıyorlar. İşgal ediyorlar. 20 madde 20 dakikada geçiyor. Bu doğru değil.”

Son Güncelleme: Pazar, 18 Mart 2012 16:41

Gösterim: 2040

Müge Ayan Ceyhan Taraf Gazetesi’ndeki bugünkü yazısında Kürtçe’nin seçmeli ders olarak öğrencilere neler getireceğini olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendiriyor.

Kürtçe seçmeli ders ne getirir, ne götürür Bir süredir Kürtçe öğrenmeye çalışıyorum. Etrafımdaki insanların çoğu buna şaşırıyor 4+4+4 modelinin pratik olarak nasıl işleyeceğini, eğitim pratiklerinin başlıca öznesi olan öğrencilerin bundan nasıl etkileneceğini anlayabilmek için bir eğitim antropoloğu ve 5 yaşındaki bir çocuk annesi olarak son günlerde epeyce çaba sarf etmiş olmama karşın tam olarak kavrayamadım. Anladığım kadarıyla bu sistemin getireceği başlıca farklılıklardan biri, ikinci 4 yıllık eğitim-öğretim döneminde çocuklara birtakım derslerin seçmeli olarak sunulacak olduğu. Bu bağlamda, Kürtçenin de seçmeli ders olmasının olası etki ve sonuçları üzerine düşünelim istedim.

Kürtçe seçmeli dersin pek çok sakıncasından söz etmek mümkün. Bu sakıncalara geçmeden önce nasıl bir faydası olabilir sorusuna da eğilmek gerekir. Öncelikle dilin görünürlüğünü sağlamak gibi bir etkisi olacaktır. Tıpkı TRT Şeş örneğinde olduğu gibi. İkinci olarak, bütün toplumsal gruplar gibi Kürtlerin de homojen bir toplum olmadığını görmeliyiz. Bu heterojenliği eğitim çağındaki çocukların dil yetileri açısından değerlendirecek olursak en azından üç farklı gruptan söz etmek mümkün: Hiç Türkçe bilmeden ya da çok az Türkçe bilerek okula başlayan çocuklar, Türkçe seviyeleriyle Kürtçe seviyeleri üç aşağı beş yukarı dengede olan çocuklar, hiç Kürtçesi olmayan ya da çok az Kürtçesi olan Kürt çocuklar. Bu üç farklı grup için aynı çokdilli eğitim modelinin işleyeceğini düşünmek yanlış olur.

Seçmeli dersin iki grup öğrenci için faydalı olabileceği söylenebilir. Bunlardan biri yukarıda sözünü ettiğim gruplardan üçüncüsüne tekabül eder: Yalnızca Türkçe bilerek okula başlayan Kürt çocukların, miras dillerini öğrenmeleri ve yaşatmalarına hizmet edecek bir uygulama olabilir seçmeli ders. İkinci grup öğrenci ise Türk öğrenciler. Türk öğrencilerin birlikte yaşadıkları Kürt arkadaşlarının dillerini öğrenmelerinin de son derece önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Kanım o ki Türkler bugün buna pek hatta hiç gerek duymuyorlar. Ben bir süredir Kürtçe öğrenmeye çalışıyorum. Etrafımdaki insanların çoğunun buna epeyce şaşırdığını gözlemliyorum. Onlara göre ‘Kürtçe öğrenmeye ne gerek var?’ Bense bugüne kadar öğrenmemiş olmama şaşırıyorum. Nasıl ki Türkler, İngilizce gibi kabul gören dilleri öğrenmek istiyorlar, gün gelip de Kürtçeyi öğrenmek isteyecek olurlarsa, bu, iki toplumsal grubun, yani Türklerle Kürtlerin eşit statüde algılandığının göstergesi olabilir.

(Müge Ayan Ceyhan-Taraf Gazetesi)

> Kürtçe seçmeli ders ne getirir, ne götürür

Müge Ayan Ceyhan Taraf Gazetesi’ndeki bugünkü yazısında Kürtçe’nin seçmeli ders olarak öğrencilere neler getireceğini olumlu ve olumsuz yanlarıyla değerlendiriyor.

Kürtçe seçmeli ders ne getirir, ne götürür Bir süredir Kürtçe öğrenmeye çalışıyorum. Etrafımdaki insanların çoğu buna şaşırıyor 4+4+4 modelinin pratik olarak nasıl işleyeceğini, eğitim pratiklerinin başlıca öznesi olan öğrencilerin bundan nasıl etkileneceğini anlayabilmek için bir eğitim antropoloğu ve 5 yaşındaki bir çocuk annesi olarak son günlerde epeyce çaba sarf etmiş olmama karşın tam olarak kavrayamadım. Anladığım kadarıyla bu sistemin getireceği başlıca farklılıklardan biri, ikinci 4 yıllık eğitim-öğretim döneminde çocuklara birtakım derslerin seçmeli olarak sunulacak olduğu. Bu bağlamda, Kürtçenin de seçmeli ders olmasının olası etki ve sonuçları üzerine düşünelim istedim.

Kürtçe seçmeli dersin pek çok sakıncasından söz etmek mümkün. Bu sakıncalara geçmeden önce nasıl bir faydası olabilir sorusuna da eğilmek gerekir. Öncelikle dilin görünürlüğünü sağlamak gibi bir etkisi olacaktır. Tıpkı TRT Şeş örneğinde olduğu gibi. İkinci olarak, bütün toplumsal gruplar gibi Kürtlerin de homojen bir toplum olmadığını görmeliyiz. Bu heterojenliği eğitim çağındaki çocukların dil yetileri açısından değerlendirecek olursak en azından üç farklı gruptan söz etmek mümkün: Hiç Türkçe bilmeden ya da çok az Türkçe bilerek okula başlayan çocuklar, Türkçe seviyeleriyle Kürtçe seviyeleri üç aşağı beş yukarı dengede olan çocuklar, hiç Kürtçesi olmayan ya da çok az Kürtçesi olan Kürt çocuklar. Bu üç farklı grup için aynı çokdilli eğitim modelinin işleyeceğini düşünmek yanlış olur.

Seçmeli dersin iki grup öğrenci için faydalı olabileceği söylenebilir. Bunlardan biri yukarıda sözünü ettiğim gruplardan üçüncüsüne tekabül eder: Yalnızca Türkçe bilerek okula başlayan Kürt çocukların, miras dillerini öğrenmeleri ve yaşatmalarına hizmet edecek bir uygulama olabilir seçmeli ders. İkinci grup öğrenci ise Türk öğrenciler. Türk öğrencilerin birlikte yaşadıkları Kürt arkadaşlarının dillerini öğrenmelerinin de son derece önemli olduğunun altını çizmek gerekir. Kanım o ki Türkler bugün buna pek hatta hiç gerek duymuyorlar. Ben bir süredir Kürtçe öğrenmeye çalışıyorum. Etrafımdaki insanların çoğunun buna epeyce şaşırdığını gözlemliyorum. Onlara göre ‘Kürtçe öğrenmeye ne gerek var?’ Bense bugüne kadar öğrenmemiş olmama şaşırıyorum. Nasıl ki Türkler, İngilizce gibi kabul gören dilleri öğrenmek istiyorlar, gün gelip de Kürtçeyi öğrenmek isteyecek olurlarsa, bu, iki toplumsal grubun, yani Türklerle Kürtlerin eşit statüde algılandığının göstergesi olabilir.

(Müge Ayan Ceyhan-Taraf Gazetesi)

Son Güncelleme: Pazar, 18 Mart 2012 15:40

Gösterim: 2121

Türkiye İstatistik Kurumu araştırmasına göre, Türkiye'de yoksulluk oranında son yıllarda  düşüş eğilimi yaşanıyor.

Türkiye'de yoksulluk oranında son yıllarda  düşüş eğilimi yaşanıyorTürkiye İstatistik Kurumu'na (TÜİK) göre, satın alma gücü paritesiyle kişi başına günlük 2.15 dolar ve 4.3 dolarlık harcama sınırları baz alınarak ölçülen yoksulların oranı 2010'da da düşüşünü sürdürdü. Bu parametrelere göre dar anlamda yoksulların oranında 2002-2010 döneminde çok hızlı bir düşüş yaşandı. TÜİK'in açıkladığı oranların nüfus büyüklüğüne denk gelene ifadesine göre ise, Türkiye'de 2010 yılında 155 bine yakını 2,13 TL olmak üzere 2 milyon 853 bin kişi günlük harcaması 4.26 TL'nin altında bir gelirle geçiniyor.

TÜİK'in 2010 Yoksulluk Çalışması sonuçları açıklandı. Araştırmada, yoksulluk sınırı olarak, satın alma gücü paritesine (SGP) göre kişi başı 2.15 dolar ve 4.3 dolar olmak üzere iki düzey baz alınarak buna göre bireylerin oranları veriliyor. Baz alınan her iki eşiğe göre de yoksulluk oranlarının düştüğü görülüyor. Buna göre kişi başı günlük harcaması, SGP'ye göre 2.15 doların altında kalan bireylerin 2009 yılında yüzde 0.22 olan oranı, 2010 yılında yüzde 0.21'e; günlük kişi başı harcaması 4.3 doların altında olanların oranı da yüzde 4.35'ten yüzde 3.66'ya inerek düşmeye devam etti.

SGP'ye göre kişi başına günlük geliri 2.15 doların altında olanların oranı kentlerde yüzde 0.04'le değişmezken, kırsal kesimde yüzde 0.63'ten yüzde 0.57'ye geriledi https://indigenerics.com. Ancak kırsal yerlerde yaşayanların yoksulluk riskinin, kentlerde yaşayanlardan daha yüksek olmaya devam etti. SGP'ye göre günlük 4.3 dolar sınırı esas alındığında da kırsal kesimde yaşayanlarda 2009 yılında yüzde 11.92 olan yoksulluk oranı 2010'da yüzde 9.61'e düşerken, kentsel yerlerde bu oran yüzde 0.96'dan yüzde 0.97'ye yükseldi.

2002-2010 döneminde hızlı düşüş

TÜİK'in açıkladığı veriler, 2002-2010 döneminde yoksulların oranında hızlı bir düşüş yaşandığını gösteriyor. Araştırmaya göre 2002'de kişi başı günlük harcaması 2.15 doların altında kalanlar yüzde 3.04; günlük harcaması 4.3 doların altında olanlar ise yüzde 30.3 düzeyinde bulunuyordu. 9 yılın ardından günlük 2.15 doların altında kalan bireylerin oranı yüzde 0.21'le marjinal bir düzeye inerken, günlük 4.3 doların altında gelirle yaşayanların oranı da rekor bir düşüşle 3.66'ya inmiş oldu. Düşüşte en önemli faktörlerden biri, 2007 yılında Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ne geçilmesiyle nüfusun önceki yıl sayımlarına göre önemli ölçüde azalması oldu. 2007 yılında günlük kişi başı 2.15 doların altı gelirle yaşayanların oranı yaklaşık yarıya yakın gerilemeyle 1.41'den 0.52'ye düştü. 2006 yılında yüzde 13.3 olarak belirlenen 4.3 doların altında gelire sahip olanların oranı da yaklaşık 5 puanlık azalmayla 8.4'e geriledi.

Ölçüm daraltıldı

TÜİK'in 2010 yılı için açıkladığı yoksulluğa ilişkin veriler sadece günlük 2.15 ve 4.3 dolar sınırının altı harcama oranlarıyla sınırlı kaldı. Oysa 2003-2009 arası dönemde açıklanan araştırma sonuçlarında, yoksulluk sınırı yöntemlerine göre yoksul kişi sayısının yanı sıra, hane halkı büyüklüğüne göre aylık ortalama açlık ve yoksulluk sınırları, oranları, türleri ile birlikte hane halkı bireylerinin ekonomik faaliyet, işteki durumu ve çalıştığı sektörlere göre yoksulluk oranları da yer alıyordu. Ayrıntılı tablolarda ayrıca, hane halkı bireylerinin cinsiyetine ve eğitim durumuna göre yoksulluk oranlarına ilişkin veriler de değerlendiriliyordu.

(dünya)

> Türkiye’de yoksulluk azalıyor mu?

Türkiye İstatistik Kurumu araştırmasına göre, Türkiye'de yoksulluk oranında son yıllarda  düşüş eğilimi yaşanıyor.

Türkiye'de yoksulluk oranında son yıllarda  düşüş eğilimi yaşanıyorTürkiye İstatistik Kurumu'na (TÜİK) göre, satın alma gücü paritesiyle kişi başına günlük 2.15 dolar ve 4.3 dolarlık harcama sınırları baz alınarak ölçülen yoksulların oranı 2010'da da düşüşünü sürdürdü. Bu parametrelere göre dar anlamda yoksulların oranında 2002-2010 döneminde çok hızlı bir düşüş yaşandı. TÜİK'in açıkladığı oranların nüfus büyüklüğüne denk gelene ifadesine göre ise, Türkiye'de 2010 yılında 155 bine yakını 2,13 TL olmak üzere 2 milyon 853 bin kişi günlük harcaması 4.26 TL'nin altında bir gelirle geçiniyor.

TÜİK'in 2010 Yoksulluk Çalışması sonuçları açıklandı. Araştırmada, yoksulluk sınırı olarak, satın alma gücü paritesine (SGP) göre kişi başı 2.15 dolar ve 4.3 dolar olmak üzere iki düzey baz alınarak buna göre bireylerin oranları veriliyor. Baz alınan her iki eşiğe göre de yoksulluk oranlarının düştüğü görülüyor. Buna göre kişi başı günlük harcaması, SGP'ye göre 2.15 doların altında kalan bireylerin 2009 yılında yüzde 0.22 olan oranı, 2010 yılında yüzde 0.21'e; günlük kişi başı harcaması 4.3 doların altında olanların oranı da yüzde 4.35'ten yüzde 3.66'ya inerek düşmeye devam etti.

SGP'ye göre kişi başına günlük geliri 2.15 doların altında olanların oranı kentlerde yüzde 0.04'le değişmezken, kırsal kesimde yüzde 0.63'ten yüzde 0.57'ye geriledi https://indigenerics.com. Ancak kırsal yerlerde yaşayanların yoksulluk riskinin, kentlerde yaşayanlardan daha yüksek olmaya devam etti. SGP'ye göre günlük 4.3 dolar sınırı esas alındığında da kırsal kesimde yaşayanlarda 2009 yılında yüzde 11.92 olan yoksulluk oranı 2010'da yüzde 9.61'e düşerken, kentsel yerlerde bu oran yüzde 0.96'dan yüzde 0.97'ye yükseldi.

2002-2010 döneminde hızlı düşüş

TÜİK'in açıkladığı veriler, 2002-2010 döneminde yoksulların oranında hızlı bir düşüş yaşandığını gösteriyor. Araştırmaya göre 2002'de kişi başı günlük harcaması 2.15 doların altında kalanlar yüzde 3.04; günlük harcaması 4.3 doların altında olanlar ise yüzde 30.3 düzeyinde bulunuyordu. 9 yılın ardından günlük 2.15 doların altında kalan bireylerin oranı yüzde 0.21'le marjinal bir düzeye inerken, günlük 4.3 doların altında gelirle yaşayanların oranı da rekor bir düşüşle 3.66'ya inmiş oldu. Düşüşte en önemli faktörlerden biri, 2007 yılında Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'ne geçilmesiyle nüfusun önceki yıl sayımlarına göre önemli ölçüde azalması oldu. 2007 yılında günlük kişi başı 2.15 doların altı gelirle yaşayanların oranı yaklaşık yarıya yakın gerilemeyle 1.41'den 0.52'ye düştü. 2006 yılında yüzde 13.3 olarak belirlenen 4.3 doların altında gelire sahip olanların oranı da yaklaşık 5 puanlık azalmayla 8.4'e geriledi.

Ölçüm daraltıldı

TÜİK'in 2010 yılı için açıkladığı yoksulluğa ilişkin veriler sadece günlük 2.15 ve 4.3 dolar sınırının altı harcama oranlarıyla sınırlı kaldı. Oysa 2003-2009 arası dönemde açıklanan araştırma sonuçlarında, yoksulluk sınırı yöntemlerine göre yoksul kişi sayısının yanı sıra, hane halkı büyüklüğüne göre aylık ortalama açlık ve yoksulluk sınırları, oranları, türleri ile birlikte hane halkı bireylerinin ekonomik faaliyet, işteki durumu ve çalıştığı sektörlere göre yoksulluk oranları da yer alıyordu. Ayrıntılı tablolarda ayrıca, hane halkı bireylerinin cinsiyetine ve eğitim durumuna göre yoksulluk oranlarına ilişkin veriler de değerlendiriliyordu.

(dünya)

Son Güncelleme: Pazar, 18 Mart 2012 15:56

Gösterim: 2997

Ege Üniversitesi'nde düzenlenen bir törene katılan AB Bakanı Egemen Bağış'a yumurta atan ve sağ gözünün altına isabet ettiren üniversite öğrencisi Esin Çalışkan'a "kasten yaralama" suçundan 5 yıla kadar; "AKP defol, üniversiteler bizimdir" sloganı atan Ayberk Demirhan'a ise 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Bakana yumurta atmaya 5 yıl hapisGeçen yıl 8 Aralık'ta çeşitli etkinliklere katılıp ziyaretlerde bulunmak için İzmir'e gelen Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Ege Üniversitesi Kampusü'nde, EgeArt Sanat Günleri kapsamında Danimarkalı sanatçı Nina Hole'ün seramik çamurundan yaptığı 'Yanan Heykel'in açılış törenine katıldı. Tören sırasında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi birinci sınıf öğrencisi ve Öğrenci Kollektifleri üyesi Esin Çalışkan ile Ayberk Demirhan, kendisinden önceki konuşmacıyı dinleyen Bakan Bağış'a, "AKP defol, üniversiteler bizimdir" diye bağırdı. Ardından da 20 yaşındaki Esin Çalışkan, elindeki yumurtayı Bakan Bağış'a fırlattı.

Gözünün altına isabet etti

Bakan Egemen Bağış'ın korumaları, yumurta atılmasına karşı önlem amacıyla yanlarında bulundurdukları şemsiyeleri açsa da atılan yumurta, sağ gözünün alt tarafına isabet etti. Korumalar Bakan Bağış'ın etrafına etten duvar örerek görüntü alınmasına izin vermedi, bir süre sonra kürsüye çıkan Bakan Bağış'ın sağ gözünün altında küçük bir noktanın kan topladığı ve hafif şiştiği, paltosunda da yumurta lekeleri olduğu görüldü.

Protesto gösterisinin ardından polis tarafından gözaltına alınan ve bir gece nezarette kaldıktan sonra Adliye'ye sevk edilen Esin Çalışkan, mahkemece, 20 yaşındaki Ayberk Demirhan ise savcıya verdiği ifadenin ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Olayı soruşturan savcı da iddianamesini hazırladı. Olay anında görevli koruma polislerinin de tanık olarak ifadeleri alındı. İddianamade, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'ın, doktor raporunda da yer aldığı gibi "sağ gözünün altından, hayati tehlike geçirmeksizin, basit bir tıbbı müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralandığı" yer aldı. Soruşturma sonrasında, öğrencilerden Esin Çalışkan'a "kasten yaralama" suçundan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle, "AKP defol, üniversiteler bizimdir" sloganını atan Ayberk Demirhan'a ise 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. Davanın önümüzdeki günlerde Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlanacağı bildirildi.

(cnntürk)

> Bakana yumurta atmanın cezası 5 yıl hapis

Ege Üniversitesi'nde düzenlenen bir törene katılan AB Bakanı Egemen Bağış'a yumurta atan ve sağ gözünün altına isabet ettiren üniversite öğrencisi Esin Çalışkan'a "kasten yaralama" suçundan 5 yıla kadar; "AKP defol, üniversiteler bizimdir" sloganı atan Ayberk Demirhan'a ise 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Bakana yumurta atmaya 5 yıl hapisGeçen yıl 8 Aralık'ta çeşitli etkinliklere katılıp ziyaretlerde bulunmak için İzmir'e gelen Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, Ege Üniversitesi Kampusü'nde, EgeArt Sanat Günleri kapsamında Danimarkalı sanatçı Nina Hole'ün seramik çamurundan yaptığı 'Yanan Heykel'in açılış törenine katıldı. Tören sırasında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi birinci sınıf öğrencisi ve Öğrenci Kollektifleri üyesi Esin Çalışkan ile Ayberk Demirhan, kendisinden önceki konuşmacıyı dinleyen Bakan Bağış'a, "AKP defol, üniversiteler bizimdir" diye bağırdı. Ardından da 20 yaşındaki Esin Çalışkan, elindeki yumurtayı Bakan Bağış'a fırlattı.

Gözünün altına isabet etti

Bakan Egemen Bağış'ın korumaları, yumurta atılmasına karşı önlem amacıyla yanlarında bulundurdukları şemsiyeleri açsa da atılan yumurta, sağ gözünün alt tarafına isabet etti. Korumalar Bakan Bağış'ın etrafına etten duvar örerek görüntü alınmasına izin vermedi, bir süre sonra kürsüye çıkan Bakan Bağış'ın sağ gözünün altında küçük bir noktanın kan topladığı ve hafif şiştiği, paltosunda da yumurta lekeleri olduğu görüldü.

Protesto gösterisinin ardından polis tarafından gözaltına alınan ve bir gece nezarette kaldıktan sonra Adliye'ye sevk edilen Esin Çalışkan, mahkemece, 20 yaşındaki Ayberk Demirhan ise savcıya verdiği ifadenin ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Olayı soruşturan savcı da iddianamesini hazırladı. Olay anında görevli koruma polislerinin de tanık olarak ifadeleri alındı. İddianamade, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'ın, doktor raporunda da yer aldığı gibi "sağ gözünün altından, hayati tehlike geçirmeksizin, basit bir tıbbı müdahale ile giderilebilecek nitelikte yaralandığı" yer aldı. Soruşturma sonrasında, öğrencilerden Esin Çalışkan'a "kasten yaralama" suçundan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle, "AKP defol, üniversiteler bizimdir" sloganını atan Ayberk Demirhan'a ise 2 yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. Davanın önümüzdeki günlerde Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlanacağı bildirildi.

(cnntürk)

Son Güncelleme: Pazar, 18 Mart 2012 14:43

Gösterim: 1912


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.