Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Bu yaşanan olaylar üzerinden Özgür Eğitim-Sen olarak kamuoyunun dikkatine birkaç hususu taşımakta fayda görüyoruz.

 Kendi bulunduğu kurum içerisinde horlanan, değersizliği sürekli perçinlenen, yüzüne bakılmayan, sistemin yükünü sırtında taşıyan ancak kimseye de yaranamayan, özlük ve mali durumu itibariyle kurumunda beraber çalıştığı hizmetliden düşük bir ücrete çalışan, ders dışında pek çok angarya ile prangalanmış, dersten çıkar çıkmaz nöbete koşan, lüzumsuz pek çok evrak işini ve etkinliği yapması beklenen, asker ve polisin dahi bulunmadığı yerlerde görev yapan öğretmenler, istikrarlı bir biçimde mesleki açıdan itibarsızlaştırılmaktadırlar. Kendi bakanlığında adam yerine konmayan öğretmenin başka yerde itibar bulması mümkün müdür? En bakımsız, estetik incelikten yoksun alanlarda çalışmaya mahkûm edilmiş, atamasında ve özür grubuna bağlı yer değişikliğinde görüldüğü üzere ne tür durumlara düşürüleceğinin tedirginliğinde yaşam sürdüren öğretmen ne yapsın?

Değişen yaşam koşulları okul ve okul merkezli zorunlu eğitimin kendisini gülünçleştirirken, MEB ve hükümet alkışlar eşliğinde zorunlu eğitim süresini uzatmıştır. hiç kimse zorunlu eğitimi ve süresini mesele etmezken, bu ülkede neredeyse tek başına Özgür Eğitim-Sen bunun bu zemin ve şartlar içerisinde anlamsız bir uğraş olduğunu ısrarla dile getirmişti. Zorunlu eğitim uygulamaları değişen sosyal hayatın beklentilerine cevap vermekten uzak bir yapıda bu sürece direnmeye çalışmaktadır. Daha önceki bir tarihsel toplumsal süreçte birtakım ihtiyaçlara binaen şekillendirilen okulun, değişen koşullarda varlığı bir tartışma konusuna dönüşürken bütün bu gelişmelere kulaklarını tıkayan bir vaziyet alışla hayata direnmeye girişmesi anlamsızdır. Bu Don Kişotvari duruştan bir itibar devşirmeye kalkışmak devekuşu gibi kafasını kuma gömmekten başka bir şey değildir. Varlığını sorunsallaştıran gelişmeleri es geçen bir şaşkınlık hali üzerinden eski argümanların arkasına sığınarak kendisine yaşam alanı açmaya, hatta bu alanı genişletmeye çalışma gülünçlüğü karşısında, karşılaşılan sorunları sürekli olarak arızi sorunlar olarak görme basitliğinden artık vazgeçilmelidir. Eğitim sistemindeki tüm sorunların yapısal bir takım uzantılardan kaynaklandığını görmek için başta MEB ve hükümet olmak üzere tüm kesimler; acaba kaç öğretmenin daha darp edilip bıçaklanmasını, öğretmenlerin memnuniyetsizlik düzeylerinin daha ne kadar artmasını beklemektedirler? Çözüm olarak ileri sürülen reçetelerin bile bu yapı üzerinden sorunu daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacağı acaba ne zaman fark edilecektir?

Yaşananlar karşısında Milli Eğitim Bakanının takındığı tutum ise olayların neden yaşandığını oldukça açıklayıcı kılmaktadır.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer Esenyurt’taki olayın ardından yaptığı açıklamada şunları söylemiştir:

“Şunu söylemek istiyorum, eğer biz bu tip şiddete karşı, bu tip saldırılara karşı tavır içerisinde olacaksak, öğretmenler camiası olarak en büyük mücadelenin ve tavrın şefkatimiz olduğunu söylemek istiyorum. Öğretmenler daha fazla şefkat göstererek çocuklarına ve etrafındaki insanlara bu yapılan şeyin aslında bir sorun çözme yöntemi olmadığını ve bu şekilde adalet sağlanamayacağını anlatarak mücadele edeceğiz. O yüzden ben öğretmenlerimizden şunu rica ediyorum, bu tip hadiselere karşı yine davranışsal tedbirler yahut da daha protestovari tedbirler yerine şefkatinizle ve sevginizle cehaletle mücadele ederek karşı çıkınız diyorum. Mevlana bir sözünde diyor ki 'biti ve pireyi gül suyu ile öldürün'. Biz de şiddeti ve sevmediğimiz hadiseleri güzellikle yok etmeye çalışmalıyız.”

Eğer bu açıklamayı Orman ve Su İşleri Bakanı yapmış olsaydı, belki tepki çekerdi; ama konumu ve konuya olan mesafesi dikkate alınarak mazur görülebilirdi. Lakin bu açıklamayı yapan Milli Eğitim Bakanıdır. Dolayısıyla söz konusu açıklama mazur görülemez ve böyle bir açıklama bir şiddet eyleminin ardından kendi çalışanlarına şefkat gösterme noktasında Bakanlığın içinde bulunduğu maluliyetin açık beyanı niteliğindedir. Sayın Bakanın yakın zaman içerisinde öğretmenlere yönelik darp ve bıçaklama türünden saldırıların gerçekleştiği bir noktada; darp edilmiş, bıçaklanmış ve her fırsatta kendi Bakanı tarafından hor görülmüş öğretmene söyleyebileceği tek şey “Şefkatli ol!” tavsiyesi ise, bu tavsiyenin kendisinin şefkatten yoksun ve şefkatin açık bir istismarı olduğunu ilan ediyoruz.

Özgür Eğitim-Sen olarak; sorunu genel bir söylem üzerinden buharlaştırmaya çalışmanın meseleyi savsaklamaktan öte bir anlam taşımadığını düşünüyoruz.

Öğretmenler menfur saldırılara maruz kaldıkları bir zamanda Milli Eğitim Bakanını kendi yanlarında göremeyeceklerse; soruyoruz ne zaman görecekler?

Kendi çalışanlarına yönelik girişilen hadiseleri bir sahiplenme tutumu üzerinden çözümlemek yerine tarafsız bir gözlemci tavrıyla geçiştirmeye çalışmanın akla mantığa sığan bir tarafını bulmak imkânsızdır. Sahiplenme, bütünleşme tavrından ziyade sömürge ülkesindeki vali edasıyla; kurumun dışa dönük savunusu yerine sadece içe dönük yapıbozucu tutum alıştan ne tür bir performans artışının geliştirileceği, böyle bir tutum alışın hangi iletişim ve yönetim stratejisinden beslendiği merak konusudur.

Öğretmenler açısından “bıçak kemiğe dayandı” ifadesi bir deyim olmaktan çıkmış yaşanan hadiselerde görüldüğü üzere maddi gerçekliğe dönüşmüştür. Bu vesileyle saldırılara maruz kalan meslektaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve durumun vahim bir noktaya geldiğini hatırlatarak en başta hükümet ve Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer olmak üzere tüm yetkilileri gereken tedbirleri almaya çağırıyoruz.

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN

YÖNETİM KURULU
(mebpersoneli) 

> Öğretmenler kendi kurumunda horlanıyor

Bu yaşanan olaylar üzerinden Özgür Eğitim-Sen olarak kamuoyunun dikkatine birkaç hususu taşımakta fayda görüyoruz.

 Kendi bulunduğu kurum içerisinde horlanan, değersizliği sürekli perçinlenen, yüzüne bakılmayan, sistemin yükünü sırtında taşıyan ancak kimseye de yaranamayan, özlük ve mali durumu itibariyle kurumunda beraber çalıştığı hizmetliden düşük bir ücrete çalışan, ders dışında pek çok angarya ile prangalanmış, dersten çıkar çıkmaz nöbete koşan, lüzumsuz pek çok evrak işini ve etkinliği yapması beklenen, asker ve polisin dahi bulunmadığı yerlerde görev yapan öğretmenler, istikrarlı bir biçimde mesleki açıdan itibarsızlaştırılmaktadırlar. Kendi bakanlığında adam yerine konmayan öğretmenin başka yerde itibar bulması mümkün müdür? En bakımsız, estetik incelikten yoksun alanlarda çalışmaya mahkûm edilmiş, atamasında ve özür grubuna bağlı yer değişikliğinde görüldüğü üzere ne tür durumlara düşürüleceğinin tedirginliğinde yaşam sürdüren öğretmen ne yapsın?

Değişen yaşam koşulları okul ve okul merkezli zorunlu eğitimin kendisini gülünçleştirirken, MEB ve hükümet alkışlar eşliğinde zorunlu eğitim süresini uzatmıştır. hiç kimse zorunlu eğitimi ve süresini mesele etmezken, bu ülkede neredeyse tek başına Özgür Eğitim-Sen bunun bu zemin ve şartlar içerisinde anlamsız bir uğraş olduğunu ısrarla dile getirmişti. Zorunlu eğitim uygulamaları değişen sosyal hayatın beklentilerine cevap vermekten uzak bir yapıda bu sürece direnmeye çalışmaktadır. Daha önceki bir tarihsel toplumsal süreçte birtakım ihtiyaçlara binaen şekillendirilen okulun, değişen koşullarda varlığı bir tartışma konusuna dönüşürken bütün bu gelişmelere kulaklarını tıkayan bir vaziyet alışla hayata direnmeye girişmesi anlamsızdır. Bu Don Kişotvari duruştan bir itibar devşirmeye kalkışmak devekuşu gibi kafasını kuma gömmekten başka bir şey değildir. Varlığını sorunsallaştıran gelişmeleri es geçen bir şaşkınlık hali üzerinden eski argümanların arkasına sığınarak kendisine yaşam alanı açmaya, hatta bu alanı genişletmeye çalışma gülünçlüğü karşısında, karşılaşılan sorunları sürekli olarak arızi sorunlar olarak görme basitliğinden artık vazgeçilmelidir. Eğitim sistemindeki tüm sorunların yapısal bir takım uzantılardan kaynaklandığını görmek için başta MEB ve hükümet olmak üzere tüm kesimler; acaba kaç öğretmenin daha darp edilip bıçaklanmasını, öğretmenlerin memnuniyetsizlik düzeylerinin daha ne kadar artmasını beklemektedirler? Çözüm olarak ileri sürülen reçetelerin bile bu yapı üzerinden sorunu daha da büyütmekten başka bir işe yaramayacağı acaba ne zaman fark edilecektir?

Yaşananlar karşısında Milli Eğitim Bakanının takındığı tutum ise olayların neden yaşandığını oldukça açıklayıcı kılmaktadır.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer Esenyurt’taki olayın ardından yaptığı açıklamada şunları söylemiştir:

“Şunu söylemek istiyorum, eğer biz bu tip şiddete karşı, bu tip saldırılara karşı tavır içerisinde olacaksak, öğretmenler camiası olarak en büyük mücadelenin ve tavrın şefkatimiz olduğunu söylemek istiyorum. Öğretmenler daha fazla şefkat göstererek çocuklarına ve etrafındaki insanlara bu yapılan şeyin aslında bir sorun çözme yöntemi olmadığını ve bu şekilde adalet sağlanamayacağını anlatarak mücadele edeceğiz. O yüzden ben öğretmenlerimizden şunu rica ediyorum, bu tip hadiselere karşı yine davranışsal tedbirler yahut da daha protestovari tedbirler yerine şefkatinizle ve sevginizle cehaletle mücadele ederek karşı çıkınız diyorum. Mevlana bir sözünde diyor ki 'biti ve pireyi gül suyu ile öldürün'. Biz de şiddeti ve sevmediğimiz hadiseleri güzellikle yok etmeye çalışmalıyız.”

Eğer bu açıklamayı Orman ve Su İşleri Bakanı yapmış olsaydı, belki tepki çekerdi; ama konumu ve konuya olan mesafesi dikkate alınarak mazur görülebilirdi. Lakin bu açıklamayı yapan Milli Eğitim Bakanıdır. Dolayısıyla söz konusu açıklama mazur görülemez ve böyle bir açıklama bir şiddet eyleminin ardından kendi çalışanlarına şefkat gösterme noktasında Bakanlığın içinde bulunduğu maluliyetin açık beyanı niteliğindedir. Sayın Bakanın yakın zaman içerisinde öğretmenlere yönelik darp ve bıçaklama türünden saldırıların gerçekleştiği bir noktada; darp edilmiş, bıçaklanmış ve her fırsatta kendi Bakanı tarafından hor görülmüş öğretmene söyleyebileceği tek şey “Şefkatli ol!” tavsiyesi ise, bu tavsiyenin kendisinin şefkatten yoksun ve şefkatin açık bir istismarı olduğunu ilan ediyoruz.

Özgür Eğitim-Sen olarak; sorunu genel bir söylem üzerinden buharlaştırmaya çalışmanın meseleyi savsaklamaktan öte bir anlam taşımadığını düşünüyoruz.

Öğretmenler menfur saldırılara maruz kaldıkları bir zamanda Milli Eğitim Bakanını kendi yanlarında göremeyeceklerse; soruyoruz ne zaman görecekler?

Kendi çalışanlarına yönelik girişilen hadiseleri bir sahiplenme tutumu üzerinden çözümlemek yerine tarafsız bir gözlemci tavrıyla geçiştirmeye çalışmanın akla mantığa sığan bir tarafını bulmak imkânsızdır. Sahiplenme, bütünleşme tavrından ziyade sömürge ülkesindeki vali edasıyla; kurumun dışa dönük savunusu yerine sadece içe dönük yapıbozucu tutum alıştan ne tür bir performans artışının geliştirileceği, böyle bir tutum alışın hangi iletişim ve yönetim stratejisinden beslendiği merak konusudur.

Öğretmenler açısından “bıçak kemiğe dayandı” ifadesi bir deyim olmaktan çıkmış yaşanan hadiselerde görüldüğü üzere maddi gerçekliğe dönüşmüştür. Bu vesileyle saldırılara maruz kalan meslektaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor ve durumun vahim bir noktaya geldiğini hatırlatarak en başta hükümet ve Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer olmak üzere tüm yetkilileri gereken tedbirleri almaya çağırıyoruz.

ÖZGÜR EĞİTİM-SEN

YÖNETİM KURULU
(mebpersoneli) 

Son Güncelleme: Pazar, 29 Nisan 2012 15:35

Gösterim: 1583

Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde hizmet veren ve 2009 yılında 24 saatte 363 kişiyi tıraş ederek Guinness Rekorlar Kitabı'na giren kuaför Ercan Buyruk, Dünya Kuaförler Federasyonu (CMC) tarafından Ukrayna'da düzenlenen Kristal Melek 10. Uluslararası Saç Tasarımı Festivali'nde dünya şampiyonluğu kazandı.

kuaför ercan buyrukErcan Buyruk, 19-22 Nisan arasında Ukrayna'da düzenlenen organizasyonda Türk milli takımını temsil eden tek erkek kuaför olduğunu belirtti.

17 ülkeden yaklaşık 350 katılımcının mücadele ettiği yarışmada erkek kuaförler arasında ''şekillendirme ve renklendirme'' kategorisinde yarışan Ercan Buyruk, futbol topu tasarımıyla birinciliği elde ettiğini söyledi.

2012 Avrupa Futbol Şampiyonası Ukrayna'da düzenleneceği için böyle bir tasarım yaptığını ifade eden Buyruk, ''Yaptığım tasarım ve sahne şovu çok beğenildi. Sahneye çıktığım günün benim doğum günüme denk gelmesi nedeniyle de jüri tarafında özel bir ödül aldım'' dedi.

> Bu tasarım onu dünya şampiyonu yaptı

Ankara'nın Yenimahalle ilçesinde hizmet veren ve 2009 yılında 24 saatte 363 kişiyi tıraş ederek Guinness Rekorlar Kitabı'na giren kuaför Ercan Buyruk, Dünya Kuaförler Federasyonu (CMC) tarafından Ukrayna'da düzenlenen Kristal Melek 10. Uluslararası Saç Tasarımı Festivali'nde dünya şampiyonluğu kazandı.

kuaför ercan buyrukErcan Buyruk, 19-22 Nisan arasında Ukrayna'da düzenlenen organizasyonda Türk milli takımını temsil eden tek erkek kuaför olduğunu belirtti.

17 ülkeden yaklaşık 350 katılımcının mücadele ettiği yarışmada erkek kuaförler arasında ''şekillendirme ve renklendirme'' kategorisinde yarışan Ercan Buyruk, futbol topu tasarımıyla birinciliği elde ettiğini söyledi.

2012 Avrupa Futbol Şampiyonası Ukrayna'da düzenleneceği için böyle bir tasarım yaptığını ifade eden Buyruk, ''Yaptığım tasarım ve sahne şovu çok beğenildi. Sahneye çıktığım günün benim doğum günüme denk gelmesi nedeniyle de jüri tarafında özel bir ödül aldım'' dedi.

Son Güncelleme: Pazar, 29 Nisan 2012 15:04

Gösterim: 3622

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Spor Salonu'nda gerçekleştirilen AK Parti Genel Merkez Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresi'ne katılarak bir konuşma yaptı.

başbakan erdoğan

Salonda bulunan gençlerin ve onların coşkusunun Türkiye'nin kendisini yansıttığını belirten Erdoğan, özetle şunları kaydetti:

''Artık 19 Mayıs törenleri üzerinden hiç kimse mürebbiye gibi parmağını sallayarak bizi tehdit etmeye, bizi tedip etmeye kalkmasın, kalkışmasın. Çünkü biz onlar gibi 19 Mayıs'ın istismarının değil, 19 Mayıs'ın özünün takipçisiyiz'' dedi.

''Biz, genç nesillerin, gençlerin sıkıcı resmi törenlerle değil, 19 Mayıs'ın özüne, ruhuna, heyecanına, coşkusuna uygun kutlamalardan yanayız. Kendilerini 19 Mayıs'ın yegane sahibi olarak görenlere de istismar fırsatı tanımayacağız''

''Hiç kimse bize, bu gençliğe 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim dersi vermeye kalkışmasın. Tam tersine 23 Nisan ruhunu öğrenmek isteyen varsa buyursun işte bu gençlikten öğrensin''

Tiyatrolar özelleşecek

Şehir Tiyatrolarına ilişkin yönetmeliğe de değinen Başbakan Erdoğan, ''Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatroculuk olmaz. Ben Kadir Bey'i tebrik ediyorum ve aynı şeyi şu anda Bakanlar Kurulu'na getireceğim. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum'' dedi.

> ‘19 Mayıs’ın istismarının değil, özünün takipçisiyiz’

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ankara Spor Salonu'nda gerçekleştirilen AK Parti Genel Merkez Gençlik Kolları 3. Olağan Kongresi'ne katılarak bir konuşma yaptı.

başbakan erdoğan

Salonda bulunan gençlerin ve onların coşkusunun Türkiye'nin kendisini yansıttığını belirten Erdoğan, özetle şunları kaydetti:

''Artık 19 Mayıs törenleri üzerinden hiç kimse mürebbiye gibi parmağını sallayarak bizi tehdit etmeye, bizi tedip etmeye kalkmasın, kalkışmasın. Çünkü biz onlar gibi 19 Mayıs'ın istismarının değil, 19 Mayıs'ın özünün takipçisiyiz'' dedi.

''Biz, genç nesillerin, gençlerin sıkıcı resmi törenlerle değil, 19 Mayıs'ın özüne, ruhuna, heyecanına, coşkusuna uygun kutlamalardan yanayız. Kendilerini 19 Mayıs'ın yegane sahibi olarak görenlere de istismar fırsatı tanımayacağız''

''Hiç kimse bize, bu gençliğe 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim dersi vermeye kalkışmasın. Tam tersine 23 Nisan ruhunu öğrenmek isteyen varsa buyursun işte bu gençlikten öğrensin''

Tiyatrolar özelleşecek

Şehir Tiyatrolarına ilişkin yönetmeliğe de değinen Başbakan Erdoğan, ''Gelişmiş ülkelerin hemen hemen tamamında devlet eliyle tiyatroculuk olmaz. Ben Kadir Bey'i tebrik ediyorum ve aynı şeyi şu anda Bakanlar Kurulu'na getireceğim. Özel bir yönetim değil, tiyatroları özelleştirmeye götürüyorum'' dedi.

Son Güncelleme: Pazar, 29 Nisan 2012 14:38

Gösterim: 1886

Özellikle yaz aylarında sahillerde bir araya gelen gençlerin ve neredeyse gitarı öğrenen hemen herkesin çalmaya çalıştığı ilk parça olan ''Akdeniz Akşamları'', Adanalı sanatçı Serhan Kelleözü'nün Erzurum'da askerliğini yaparken, Akdeniz'e duyduğu özlemin notalara ve sözlere dökülmesiyle ortaya çıktı.

akdeniz akşamlarıŞarkının yazarı ve 1990'lı yılların ünlü müzik grubu Grup Merdiven'in kurucularından Serhan Kelleözü'nün yurt dışında da seslendirilen unutulmaz parçası ''Akdeniz Akşamları''na Türkiye'de 31 yılda 37 sanatçı albümünde yer verirken, binlerce konserde ve yazın sahillerde neredeyse her adım başında seslendirildi.

''Akdeniz akşamları bir başka oluyor, Hele bir de aylardan temmuz ise bambaşka, Sahilde insanlar kol kola sımsıcak'' sözleriyle başlayan şarkının öyküsü 1981 yılı 4 Temmuz tarihine kadar uzanıyor.

''Akdeniz Akşamları'', o dönemlerde üniversiteyi yeni bitirmiş Adanalı sanatçı Serhan Kellözü'nün Çukurova'ya, Akdeniz'e olan özlemini yansıtmak için 31 yıl önce yazdığı bir şarkı olmasına karşın popülerliğinden hiçbir şey kaybetmediği gibi, yurt dışında da farklı tarzlarda yorumlanan bir eser olmaya devam ediyor.

1990'lı yılların sevilen müzik gruplarından Grup Merdiven'in kurucularından Serhan Kelleözü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1981 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra vatani görevini yerine getirmek için Erzurum'a gittiğini anlattı.

Kelleözü, Adana'nın ''sarı sıcağı''na alışık bir kişi olarak Erzurum'da güçlükler yaşadığını vurgulayarak, ''Akşam Temmuz ayında bile çok soğuk bir hava vardı. Bir Çukurovalı için temmuzda üşümek çok garip geldi. Memleketimi özledim. Akdeniz sahillerini, Kızkalesi'ni özledim. Kendi kendime 'Oralar bir başka' dedim. Bir deniz özlemi basıyor içimi... Yaz sıcağını, ılık ılık esen rüzgarı, dalgaların kıyıya vurmasını hayal ediyorum. O uçsuz bucaksız dağların arasında olduğumu unutup, bir an kendimi bir yaz akşamında, Çukurova'da buluyorum. 15 dakikada çıktı o şarkı'' dedi.

Bu şarkının memlekete, Akdeniz'e, sevgiye, aşka olan özlemi anlattığını belirten Kelleözü, şarkının geçen zaman içinde kendisinin olmaktan çıktığını, artık halka mal olduğunu söyledi. 

Akdeniz Akşamları'nı Arap ve İsrailli sanatçı birlikte seslendirdi

Kelleözü, 31 yıldır şarkının dilden dolaştığını ve Akdeniz sahilleriyle bütünleştiğini anlatarak, şöyle devam etti:

''1981, 4 Temmuz tarihinde yaptım o şarkıyı, 31 yıl oldu. Bu şarkıyı 37 sanatçı yorumlayıp, albümlerinde yer verdi. Dünyanın dört bir köşesinde seslendirildi. Hatta bir Arap ile İsrailli sanatçı aynı sahnede bu şarkıyı seslendirdi. Bu çok önemli. Bir Arap ile İsrailli sanatçıyı Akdeniz Akşamlarının birleştirmesi benim çok hoşuma gitti.

Tabii söyleyenlerin sayısı çok daha fazla. Özellikle yaz vakti ne zaman denize, sahil kenarına gitseniz bu şarkıyı söyleyen birilerini mutlaka bulursunuz. Artık, yaz ayları gelişi bile karikatürlerde bu şarkıyı çalan gitarlı gençlerle yansıtılıyor. Sahilde gezerken gençlere bakıyorum o şarkıyı söylüyorlar. Arkalarında geçerken hüzün ve mutluluk karışımı bir duygu yaşıyorum. Şarkı yazanın değil, paylaşanın sahiplenenindir. Şarkı belli bir kaygıyla yazılırsa, istenen güzelliğe ulaşamazsınız, o andaki duygularınızı en duru şekilde anlatıyorsunuz. O zaman sizi aşıyor zaten. Çok tutsun amacıyla zaten şarkı yazılmaz. Tabii ben de bu kadar sevileceğini, sahipleneceğini beklemiyordum. Bebeğiniz, çocuğunuz büyümüş, başbakan olmuş gibi bir duygu.''

Kelleözü, 17 yaşından beri şarkı yazdığını, bugüne kadar 700 eserinin bulunduğunu, bunlardan 120'sinin piyasada bilindiğini, çalındığını ifade etti.

Grup Merdiven yılları

Kelleözü, Grup Merdiven'in Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerin oluşturduğu bir grup olarak kurulduğunu, 1995'te de son konserlerini verdiklerini anlattı.

Bu tarihten itibaren herkesin kendi yolunu çizdiğini belirten Kelleözü, şunları kaydetti:

''1995'te grup dağıldı ama Merdiven hala akıllarda, anılarda kaldı. 1991 Ağustos'ta Akdeniz Akşamları'nın içinde bulunduğu ''Çiçeği Burnunda'' albümü, 1993 Ağustos'ta ''İnsan İçin'' albümü çıktı. Grup olarak, albüm çıkarmadan önce tüm üniversiteleri dolaşıp konser vermiştik. Tüm festivallere katılıyorduk. Bu nedenle albüm çıkmadan yıllar önce şarkılarımız biliniyordu. Akdeniz Akşamları 1991 yılında albümde yer aldı ama insanlar 1980'li yıllarda biliyorlardı. Hasretler Ayrılıkla Başlar, Çiçeği Burnunda bunların başında geliyor. Bazen konserlerde grup duruyor, insanlar hep bir ağızdan eşlik ediyordu. Bu insanı çok daha fazla etkiliyor.''

Kelleözü, Grup Merdiven'in bir dönem popülerliğinin yükseldiğini, 1992 yılında Eurovision elemeleri ve bir televizyon programının yarışmasına katıldıklarını ve oldukça yoğun ilgi gördüklerini anlattı.

İki yarışmaya bilerek katıldıklarını ifade eden Kelleözü, ''Biz şarkıların yarıştırılmasına karşıydık. İki yarışmaya aynı anda katılınamaz. Biz özellikle katıldık, baktık finale doğru gidiyoruz sonra kendimizi ihbar ettik. Dolayısıyla yarışmalardan çekildik. Finale kadar çıktığımız yarışmada Suat Suna birinci seçilmişti'' dedi.

Kelleözü, Grup Merdiven olarak seslendirdikleri ''Çiçeği Burnunda'' şarkısını da kızı için yazdığını belirterek, ''Kızıma doğduğunda yazdım. 24 yıl oldu. Kızım şimdi İspanya'da müzik eğitimi alıyor'' dedi.

Telif hakları

Kelleözü, ülkemizde telif mekanizmasının yeni yeni çalışmaya başladığını, artık firmaların, meslek örgütlerinin ve her şeyden önemlisi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bu konuya büyük önem verdiğini belirtti.

Kelleözü, 4-5 yıl öncesine kadar fazla telif alamadıklarını belirterek, ''Hatta yurtdışından gelen telifler çok daha fazla oluyordu. Bazen bu para nereden geldi, nereden telif alındı diye soruyordum. Afrika'nın ismini bilmediğim bir ülkesinden gelebiliyordu. İsrail'den çokça bu konuda telif ücreti aldım. Ama, artık bu konuda ilerleme var. Kültür ve Turizm Bakanlığı, meslek birlikleri daha titiz, telif ödemesi gereken kişi veya kurumlar daha duyarlı davranmaya başlıyor'' dedi.

Bütün bu gelişmelere karşı halen Türkiye'nin bu konuda istenen noktada olmadığını vurgulayan Kelleözü, ''Acı bir şey söyleyeyim, Yunanistan nüfus olarak bizden çok küçük bir ülke. Ama, biz de 10 milyon lira telif toplanırken, Yunanistan'da 200 milyon avro telif toplanabiliyor. Biz nüfus olarak 7 kat daha büyüğüz bu ülkeden. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile MESAM bu konuda çok daha hassaslar. Buna rağmen, telif toplanması gereken çok daha fazla yerler var. Özellikle dijital dünya bu konuda başta geliyor'' diye konuştu.

> 'Akdeniz Akşamları' bir Erzurum akşamında yazılmış

Özellikle yaz aylarında sahillerde bir araya gelen gençlerin ve neredeyse gitarı öğrenen hemen herkesin çalmaya çalıştığı ilk parça olan ''Akdeniz Akşamları'', Adanalı sanatçı Serhan Kelleözü'nün Erzurum'da askerliğini yaparken, Akdeniz'e duyduğu özlemin notalara ve sözlere dökülmesiyle ortaya çıktı.

akdeniz akşamlarıŞarkının yazarı ve 1990'lı yılların ünlü müzik grubu Grup Merdiven'in kurucularından Serhan Kelleözü'nün yurt dışında da seslendirilen unutulmaz parçası ''Akdeniz Akşamları''na Türkiye'de 31 yılda 37 sanatçı albümünde yer verirken, binlerce konserde ve yazın sahillerde neredeyse her adım başında seslendirildi.

''Akdeniz akşamları bir başka oluyor, Hele bir de aylardan temmuz ise bambaşka, Sahilde insanlar kol kola sımsıcak'' sözleriyle başlayan şarkının öyküsü 1981 yılı 4 Temmuz tarihine kadar uzanıyor.

''Akdeniz Akşamları'', o dönemlerde üniversiteyi yeni bitirmiş Adanalı sanatçı Serhan Kellözü'nün Çukurova'ya, Akdeniz'e olan özlemini yansıtmak için 31 yıl önce yazdığı bir şarkı olmasına karşın popülerliğinden hiçbir şey kaybetmediği gibi, yurt dışında da farklı tarzlarda yorumlanan bir eser olmaya devam ediyor.

1990'lı yılların sevilen müzik gruplarından Grup Merdiven'in kurucularından Serhan Kelleözü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1981 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra vatani görevini yerine getirmek için Erzurum'a gittiğini anlattı.

Kelleözü, Adana'nın ''sarı sıcağı''na alışık bir kişi olarak Erzurum'da güçlükler yaşadığını vurgulayarak, ''Akşam Temmuz ayında bile çok soğuk bir hava vardı. Bir Çukurovalı için temmuzda üşümek çok garip geldi. Memleketimi özledim. Akdeniz sahillerini, Kızkalesi'ni özledim. Kendi kendime 'Oralar bir başka' dedim. Bir deniz özlemi basıyor içimi... Yaz sıcağını, ılık ılık esen rüzgarı, dalgaların kıyıya vurmasını hayal ediyorum. O uçsuz bucaksız dağların arasında olduğumu unutup, bir an kendimi bir yaz akşamında, Çukurova'da buluyorum. 15 dakikada çıktı o şarkı'' dedi.

Bu şarkının memlekete, Akdeniz'e, sevgiye, aşka olan özlemi anlattığını belirten Kelleözü, şarkının geçen zaman içinde kendisinin olmaktan çıktığını, artık halka mal olduğunu söyledi. 

Akdeniz Akşamları'nı Arap ve İsrailli sanatçı birlikte seslendirdi

Kelleözü, 31 yıldır şarkının dilden dolaştığını ve Akdeniz sahilleriyle bütünleştiğini anlatarak, şöyle devam etti:

''1981, 4 Temmuz tarihinde yaptım o şarkıyı, 31 yıl oldu. Bu şarkıyı 37 sanatçı yorumlayıp, albümlerinde yer verdi. Dünyanın dört bir köşesinde seslendirildi. Hatta bir Arap ile İsrailli sanatçı aynı sahnede bu şarkıyı seslendirdi. Bu çok önemli. Bir Arap ile İsrailli sanatçıyı Akdeniz Akşamlarının birleştirmesi benim çok hoşuma gitti.

Tabii söyleyenlerin sayısı çok daha fazla. Özellikle yaz vakti ne zaman denize, sahil kenarına gitseniz bu şarkıyı söyleyen birilerini mutlaka bulursunuz. Artık, yaz ayları gelişi bile karikatürlerde bu şarkıyı çalan gitarlı gençlerle yansıtılıyor. Sahilde gezerken gençlere bakıyorum o şarkıyı söylüyorlar. Arkalarında geçerken hüzün ve mutluluk karışımı bir duygu yaşıyorum. Şarkı yazanın değil, paylaşanın sahiplenenindir. Şarkı belli bir kaygıyla yazılırsa, istenen güzelliğe ulaşamazsınız, o andaki duygularınızı en duru şekilde anlatıyorsunuz. O zaman sizi aşıyor zaten. Çok tutsun amacıyla zaten şarkı yazılmaz. Tabii ben de bu kadar sevileceğini, sahipleneceğini beklemiyordum. Bebeğiniz, çocuğunuz büyümüş, başbakan olmuş gibi bir duygu.''

Kelleözü, 17 yaşından beri şarkı yazdığını, bugüne kadar 700 eserinin bulunduğunu, bunlardan 120'sinin piyasada bilindiğini, çalındığını ifade etti.

Grup Merdiven yılları

Kelleözü, Grup Merdiven'in Çukurova Üniversitesi'nde okuyan öğrencilerin oluşturduğu bir grup olarak kurulduğunu, 1995'te de son konserlerini verdiklerini anlattı.

Bu tarihten itibaren herkesin kendi yolunu çizdiğini belirten Kelleözü, şunları kaydetti:

''1995'te grup dağıldı ama Merdiven hala akıllarda, anılarda kaldı. 1991 Ağustos'ta Akdeniz Akşamları'nın içinde bulunduğu ''Çiçeği Burnunda'' albümü, 1993 Ağustos'ta ''İnsan İçin'' albümü çıktı. Grup olarak, albüm çıkarmadan önce tüm üniversiteleri dolaşıp konser vermiştik. Tüm festivallere katılıyorduk. Bu nedenle albüm çıkmadan yıllar önce şarkılarımız biliniyordu. Akdeniz Akşamları 1991 yılında albümde yer aldı ama insanlar 1980'li yıllarda biliyorlardı. Hasretler Ayrılıkla Başlar, Çiçeği Burnunda bunların başında geliyor. Bazen konserlerde grup duruyor, insanlar hep bir ağızdan eşlik ediyordu. Bu insanı çok daha fazla etkiliyor.''

Kelleözü, Grup Merdiven'in bir dönem popülerliğinin yükseldiğini, 1992 yılında Eurovision elemeleri ve bir televizyon programının yarışmasına katıldıklarını ve oldukça yoğun ilgi gördüklerini anlattı.

İki yarışmaya bilerek katıldıklarını ifade eden Kelleözü, ''Biz şarkıların yarıştırılmasına karşıydık. İki yarışmaya aynı anda katılınamaz. Biz özellikle katıldık, baktık finale doğru gidiyoruz sonra kendimizi ihbar ettik. Dolayısıyla yarışmalardan çekildik. Finale kadar çıktığımız yarışmada Suat Suna birinci seçilmişti'' dedi.

Kelleözü, Grup Merdiven olarak seslendirdikleri ''Çiçeği Burnunda'' şarkısını da kızı için yazdığını belirterek, ''Kızıma doğduğunda yazdım. 24 yıl oldu. Kızım şimdi İspanya'da müzik eğitimi alıyor'' dedi.

Telif hakları

Kelleözü, ülkemizde telif mekanizmasının yeni yeni çalışmaya başladığını, artık firmaların, meslek örgütlerinin ve her şeyden önemlisi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın bu konuya büyük önem verdiğini belirtti.

Kelleözü, 4-5 yıl öncesine kadar fazla telif alamadıklarını belirterek, ''Hatta yurtdışından gelen telifler çok daha fazla oluyordu. Bazen bu para nereden geldi, nereden telif alındı diye soruyordum. Afrika'nın ismini bilmediğim bir ülkesinden gelebiliyordu. İsrail'den çokça bu konuda telif ücreti aldım. Ama, artık bu konuda ilerleme var. Kültür ve Turizm Bakanlığı, meslek birlikleri daha titiz, telif ödemesi gereken kişi veya kurumlar daha duyarlı davranmaya başlıyor'' dedi.

Bütün bu gelişmelere karşı halen Türkiye'nin bu konuda istenen noktada olmadığını vurgulayan Kelleözü, ''Acı bir şey söyleyeyim, Yunanistan nüfus olarak bizden çok küçük bir ülke. Ama, biz de 10 milyon lira telif toplanırken, Yunanistan'da 200 milyon avro telif toplanabiliyor. Biz nüfus olarak 7 kat daha büyüğüz bu ülkeden. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile MESAM bu konuda çok daha hassaslar. Buna rağmen, telif toplanması gereken çok daha fazla yerler var. Özellikle dijital dünya bu konuda başta geliyor'' diye konuştu.

Son Güncelleme: Pazar, 29 Nisan 2012 14:51

Gösterim: 3642

ÖSYM Başkanı Ali emir, ÖMSS'nin (Özürlü Memur Seçme Sınavı) Türkiye'de ilk defa yapıldığını, 9 ay boyunca bu sınav üzerinde çalıştıklarını söyledi.

ömss sınavı yapıldıSınavın tüm Türkiye'de gerçekleştirildiğini ifade eden Demir, ''En son Müsteşarımızın verdiği bilgiye göre, 7 bin adayı yerleştireceğiz. Bu sınav Türkiye'deki kamu personeli olarak alınacak vatandaşlar için büyük bir fırsat'' diye konuştu.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarı Kenan Bozgeyik de dünyada ilk defa böyle bir sınav gerçekleştirildiğini belirtti. Bozgeyik, şu bilgiyi verdi:

''En son cuma günü itibarıyla bize ulaşan rakamlara göre 7 bin kadro yerleştirilecek. Ancak bu bizim için yeterli değil. Bütün açık kadroların, yani 20 binin üzerindeki tüm özürlü kadrosunun doldurulmasına yönelik Bakanlığımız tüm kamu kurumlarıyla birebir çalışarak en yüksek seviyede yerleştirmeyi sağlayacağız''

ÖMSS sona erdi

Bu sene ilk kez düzenlenen Özürlü Memur Seçme Sınavı ÖMSS, ÖSYM tarafından 81 il merkezinde, toplam 968 binada, 12 bin 128 salonda, 41 bin 756 görevli ve 60 bin 375 adayın katılımıyla gerçekleştirildi.

Adaylar, sınava giriş belgesinde yazılı yardımcı araçlarla sınava girebildi. Sınavların yapıldığı binalara girişte adayların ve sınav görevlilerinin üzeri emniyet görevlileri tarafından elle veya dedektörle kontrol edildi.

Belgeleri kontrol edilerek alınan adaylar sıra numaralarının bulunduğu yerlere oturtuldu. Gerekli kimlik kontrolleri yapıldıktan sonra üzerinde adayın fotoğrafı, TC kimlik numarası, adı ve soyadı bulunan sınav evrakıyla, içinde kalem, silgi, şeker ve peçete bulunan kutu dağıtıldı.

Her soru kitapçığı ve cevap kağıdı, matbaada özel poşetlenerek, sınavda her adaya tek bir poşet içerisinde, açılmamış bir şekilde dağıtıldı.

Sınavda adayların öğrenim düzeyine ve özür grubuna uygun genel yetenek ve genel kültür testlerinden oluşan soru kitapçığı ve bir cevap kağıdı kullanıldı.

Sınavda 60 soruyu cevaplamak için adaylara 60 dakika süre verildi. Özür gruplarına göre farklı sınav uygulamaları gerçekleştirildiği için bazı adayların sınavları, verilen ek süreyle 80 veya 100 dakika sürdü.

Adaylar sınav ve yerleştirme sonuçlarını TC Kimlik Numaraları ve şifreleriyle ÖSYM'nin internet adresinden belirlenecek tarihte öğrenebilecek.

Adaylar umutlu

Özürlü Memur Seçme Sınavı'na giren adaylar, bir yandan böyle bir sınavın yapılmasından dolayı mutluluklarını dile getirirken, diğer taraftan kamu kurumlarına yerleştirilecek aday sayısının artırılmasını istedi.

Yürüme engelli adayların sınava girdiği Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ne gelen ÖSYM Başkanı Ali Demir, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarı Kenan Bozgeyik, Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürü Aylin Çiftçi ve Ankara Üniversitesi Rektörü Cemal Taluğ, sınav öncesi adaylarla sohbet etti ve onlara başarılar diledi.

ÖSYM Başkanı Demir, Müsteşar Bozgeyik ve beraberindekiler sınav salonuna alınan adayları salonda karşılayarak onlara moral verdi. Yetkililer, sınavın başlamasına dakikalar kala salondan çıkarken, Demir, öğrencilere seslenerek, ''Başarılar diliyorum arkadaşlar. Kolay gelsin'' temennisinde bulundu.

Yetkililer, daha sonra, bahçede sınavın bitmesini bekleyen ailelerle de bir süre sohbet ederek okuldan ayrıldı.

Öğrencilerden Bünyamin Çelik, sınavdan iyi bir derece yaparak kendini güvende ve rahat hissedebileceği bir ortamda işe girmeyi amaçladığını söyledi. Böyle bir sınavın yapılmasından dolayı emeği geçenlere teşekkür eden Çelik, ''İlk defa engelliler için, sadece bize iş imkanı sağlayan bir sınav yapıldı'' dedi.

Sınava girdikleri yerlerde, engelliler için gerekli önlemlerin alındığına dikkati çeken Çelik, belediyelerin de adayları araçlarla evinden alarak sınav yerine getirdiğini hatırlattı.

Adaylardan Ayten Yaşayan da Türkiye'de geniş çaplı engelliler için ilk defa bir sınav yapılmasının büyük bir gelişme olduğunu belirtti.

Kimliğini kaybetti sınava giremedi

Antalya'dan ÖMSS'ye girmek için memleketi Zonguldak'a gelen engelli Işıl Civak, yolda kimlik belgesini kaybedince sınava alınamadı.

> 7 bin engelli iş sahibi olacak

ÖSYM Başkanı Ali emir, ÖMSS'nin (Özürlü Memur Seçme Sınavı) Türkiye'de ilk defa yapıldığını, 9 ay boyunca bu sınav üzerinde çalıştıklarını söyledi.

ömss sınavı yapıldıSınavın tüm Türkiye'de gerçekleştirildiğini ifade eden Demir, ''En son Müsteşarımızın verdiği bilgiye göre, 7 bin adayı yerleştireceğiz. Bu sınav Türkiye'deki kamu personeli olarak alınacak vatandaşlar için büyük bir fırsat'' diye konuştu.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarı Kenan Bozgeyik de dünyada ilk defa böyle bir sınav gerçekleştirildiğini belirtti. Bozgeyik, şu bilgiyi verdi:

''En son cuma günü itibarıyla bize ulaşan rakamlara göre 7 bin kadro yerleştirilecek. Ancak bu bizim için yeterli değil. Bütün açık kadroların, yani 20 binin üzerindeki tüm özürlü kadrosunun doldurulmasına yönelik Bakanlığımız tüm kamu kurumlarıyla birebir çalışarak en yüksek seviyede yerleştirmeyi sağlayacağız''

ÖMSS sona erdi

Bu sene ilk kez düzenlenen Özürlü Memur Seçme Sınavı ÖMSS, ÖSYM tarafından 81 il merkezinde, toplam 968 binada, 12 bin 128 salonda, 41 bin 756 görevli ve 60 bin 375 adayın katılımıyla gerçekleştirildi.

Adaylar, sınava giriş belgesinde yazılı yardımcı araçlarla sınava girebildi. Sınavların yapıldığı binalara girişte adayların ve sınav görevlilerinin üzeri emniyet görevlileri tarafından elle veya dedektörle kontrol edildi.

Belgeleri kontrol edilerek alınan adaylar sıra numaralarının bulunduğu yerlere oturtuldu. Gerekli kimlik kontrolleri yapıldıktan sonra üzerinde adayın fotoğrafı, TC kimlik numarası, adı ve soyadı bulunan sınav evrakıyla, içinde kalem, silgi, şeker ve peçete bulunan kutu dağıtıldı.

Her soru kitapçığı ve cevap kağıdı, matbaada özel poşetlenerek, sınavda her adaya tek bir poşet içerisinde, açılmamış bir şekilde dağıtıldı.

Sınavda adayların öğrenim düzeyine ve özür grubuna uygun genel yetenek ve genel kültür testlerinden oluşan soru kitapçığı ve bir cevap kağıdı kullanıldı.

Sınavda 60 soruyu cevaplamak için adaylara 60 dakika süre verildi. Özür gruplarına göre farklı sınav uygulamaları gerçekleştirildiği için bazı adayların sınavları, verilen ek süreyle 80 veya 100 dakika sürdü.

Adaylar sınav ve yerleştirme sonuçlarını TC Kimlik Numaraları ve şifreleriyle ÖSYM'nin internet adresinden belirlenecek tarihte öğrenebilecek.

Adaylar umutlu

Özürlü Memur Seçme Sınavı'na giren adaylar, bir yandan böyle bir sınavın yapılmasından dolayı mutluluklarını dile getirirken, diğer taraftan kamu kurumlarına yerleştirilecek aday sayısının artırılmasını istedi.

Yürüme engelli adayların sınava girdiği Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ne gelen ÖSYM Başkanı Ali Demir, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Müsteşarı Kenan Bozgeyik, Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürü Aylin Çiftçi ve Ankara Üniversitesi Rektörü Cemal Taluğ, sınav öncesi adaylarla sohbet etti ve onlara başarılar diledi.

ÖSYM Başkanı Demir, Müsteşar Bozgeyik ve beraberindekiler sınav salonuna alınan adayları salonda karşılayarak onlara moral verdi. Yetkililer, sınavın başlamasına dakikalar kala salondan çıkarken, Demir, öğrencilere seslenerek, ''Başarılar diliyorum arkadaşlar. Kolay gelsin'' temennisinde bulundu.

Yetkililer, daha sonra, bahçede sınavın bitmesini bekleyen ailelerle de bir süre sohbet ederek okuldan ayrıldı.

Öğrencilerden Bünyamin Çelik, sınavdan iyi bir derece yaparak kendini güvende ve rahat hissedebileceği bir ortamda işe girmeyi amaçladığını söyledi. Böyle bir sınavın yapılmasından dolayı emeği geçenlere teşekkür eden Çelik, ''İlk defa engelliler için, sadece bize iş imkanı sağlayan bir sınav yapıldı'' dedi.

Sınava girdikleri yerlerde, engelliler için gerekli önlemlerin alındığına dikkati çeken Çelik, belediyelerin de adayları araçlarla evinden alarak sınav yerine getirdiğini hatırlattı.

Adaylardan Ayten Yaşayan da Türkiye'de geniş çaplı engelliler için ilk defa bir sınav yapılmasının büyük bir gelişme olduğunu belirtti.

Kimliğini kaybetti sınava giremedi

Antalya'dan ÖMSS'ye girmek için memleketi Zonguldak'a gelen engelli Işıl Civak, yolda kimlik belgesini kaybedince sınava alınamadı.

Son Güncelleme: Pazar, 29 Nisan 2012 13:12

Gösterim: 1913


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.