Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Bu yazıyı yazmak benim için oldukça zorlayıcı oldu gerçekten. Öylesine zorlu dönemler yaşamaktayız ki yaptığımız işlerin anlamını tekrar tekrar sorgulamak ve fark etmek bizim için zorunluluk haline geliyor. Dünyanın her yanında savaşlar, açlık ve doğal felaketler yaşanıyor. İnsanlar arasındaki sorunların çoğunun bir demokrasi kültürünün eksikliğinden çıktığını görmekte zor değil. Tüm bunları izlerken ve haberlerini okurken bir eğitimci olarak sorumluluğumu düşünüyorum. Acaba bu sorunların oluşmasında bizlerin payı var mı? Bu sorunların aşılmasında bizlerin payı ne olabilir? Bu iki soru için cevaplar aradığım sırada, bu yazı aracılığıyla daha iyi bir dünya için bizim sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunun bir kez daha altını çizmek istedim.

Bugün evrensel bir anlam kazanmış olan demokrasi sözcüğü, etimolojik olarak eski Yunancadan gelmektedir. Eski Yunancada” demos “ sözcüğü halk, “krasi” sözcüğü ise iktidar ya da egemenlik anlamına gelmektedir. Buna göre demokrasi sözcüğü, ilk olarak kullanılmaya başladığı Antik Yunan’da, “halkın egemenliği” anlamını ifade etmektedir. Bu sözcük, antik Helen dünyasında belli bir siyasi rejimi ifade etmek için kullanılmıştır  ( Şaylan, 1998,13).

Demokrasi ile yönetilen herhangi bir toplum, gücün vatandaşlıktan gelme olduğunu bilir. Seçilmiş temsilciler ve hükümet toplumun her bireyinden sorumludur. Her birey de ihtiyaçlarını karşılamadığı takdirde seçtiği temsilciyi değiştirme hakkına sahiptir. Bir demokraside azınlıkların da çoğunluklar kadar söz hakkı vardır. Hem azınlık hem de çoğunluk için haklar sorumlulukları da beraberinde taşır.

Sorumluluklar toplum bireylerinin soru sorma becerileriyle ilintilidir. Bu gerçekten ne ile ilgili? Kimin değerleri ile ilgili? Bundan kim faydalanacak? Bunun gibi soruları sorabilme becerisi demokrasi gelişiminin özüdür. Oysa bugünlerde ülkemizde başta milletin vekilleri olmak üzere genellikle kendilerine yöneltilen beğenmedikleri sorulara şu şekilde bir cevapla başlıyorlar, “Sen kim oluyorsun da bu soruyu sorabiliyorsun?¨ Okullarda da benzer durumlar olduğu gibi evlerimizde de benzer durumlar var. Kısacası demokrasinin temelini oluşturan soru sorma hakkını ortadan kaldıran toplumlarda demokratik bireyler yetiştirmek mümkün müdür?

Bilinçsiz medeniyet isimli kitabında John Ralstan Saul  “Vatandaş temelli demokrasiler katılım üzerine kuruludur” der. Ayrıca “Katılımın temeli rahatsızlıktır” diye de ekler. Bu fiziksel değil ruhsal bir rahatsız olma durumudur. Bu insanın pasifliği, habersizliği ve etkisizliği kabul etmemesinden doğan rahatsızlıktır. “Bu konu ile ilgili ne yapabilirim ki? Tek başıma bir şeyleri değiştirmeye gücüm yok…” gibi sorular rahatsızlığın ilk belirtileridir. Bu rahatsızlığın sahip olmak bilinçliliğe atılan ilk adımdır. Farkında ve bilinçli olmak canlı olmaktır. Ve farkında olup neler oluyor diye sormak bütünün güzelliği ve rahatsızlığı için başlangıçtır.

Saul’un düzgün ve etkin vatandaşlığın ipuçlarını verdiği cümlesinde gizli bir anlam da yatar. Bu anlam risk alma cesareti, sorgulama ve de derin düşünme yetisidir. Bu gizli anlamın farkında olmalıyız. Konuşma sanatı kabiliyetine sahip olmayan bir nesil yetiştirmek üzereyiz. Düşünmeyi, gelişmeyi kendi değerler sistemine sahip olmayı ve dayatılanı reddetmeyi aklından geçirmeyen bir nesil. Eğer bize eğitim ve birey değeri konusunda çok az şey veren hükümetlerin önünde eğilmeye devam edersek, kültürümüz ve demokrasi anlayışımızda hızla değişecek.

Demokratik bir toplum, kendisinin dışında bir otoriteyi, ilke olarak dışladığında, onun yerine, vatandaşlar arasında isteğe bağlı ilişkiler ekosistemi bulunmalıdır. Bu vatandaşlar arası ekosistem ise  ancak eğitim tarafından yaratılabilir. Fakat, daha derinlemesine baktığımızda şunu görürüz ki demokrasi bir hükümet biçiminden daha fazla bir anlam taşır. Temel olarak, insani deneyimleri içinde yaymaya ve işbirlikçi kültüre dayalıdır. Her birey kendi yaptığını diğerlerinin yaptığına dayandırır ve başkalarının eylemlerinin kendisini yönlendireceğini düşünürse, ortak tutum ve ilişkide olan birçok bireyin yaygın ortamda sürekli uğraşları, insanları kendi yaptıklarının ve duygularının anlamını düşünmekte alıkoyan sınıf, ırk ve millet duvarlarının yıkılmasına neden olur.

Çok sayıda eğitimci tarafından sınıf demokrasinin kaynağı olarak tanımlanmıştır. Öğretmenler de demokrasinin tanımlayıcılarıdır. Bildiğimiz gibi soru sormak da anlam inşa etmenin temel unsurlarından birisidir. Ayrıca kolektif akılla ilgili demokratik çalışmalar da üretici ve yaratıcı soru sorulmasını kolaylaştırır. Sınıflarımızda demokratik yaşamı tüm ilkeleriyle uyguluyor muyuz?

Özetle, biz eğitimcilerin toplumsal olarak dönüşmek, demokrasi kültürü ile yoğrulmuş bir ekosistem olarak ülkemizi daha güzel günlere ulaştırmak için demokratik sınıflar oluşturma sorumluluğumuz var. Ama tüm yetişkinlerde çocuklarımıza model olma sorumluluklarını unutmamalılar…

Farklı fikirlerin ve farklılıkların saygıyla kabul edildiği, yaşanası bir demokratik toplum olma dileklerimle…

Kayhan Karlı

Kurucu

Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi

Twitter.com/kayhankarli

> Demokratik Toplum ve Eğitim

Bu yazıyı yazmak benim için oldukça zorlayıcı oldu gerçekten. Öylesine zorlu dönemler yaşamaktayız ki yaptığımız işlerin anlamını tekrar tekrar sorgulamak ve fark etmek bizim için zorunluluk haline geliyor. Dünyanın her yanında savaşlar, açlık ve doğal felaketler yaşanıyor. İnsanlar arasındaki sorunların çoğunun bir demokrasi kültürünün eksikliğinden çıktığını görmekte zor değil. Tüm bunları izlerken ve haberlerini okurken bir eğitimci olarak sorumluluğumu düşünüyorum. Acaba bu sorunların oluşmasında bizlerin payı var mı? Bu sorunların aşılmasında bizlerin payı ne olabilir? Bu iki soru için cevaplar aradığım sırada, bu yazı aracılığıyla daha iyi bir dünya için bizim sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunun bir kez daha altını çizmek istedim.

Bugün evrensel bir anlam kazanmış olan demokrasi sözcüğü, etimolojik olarak eski Yunancadan gelmektedir. Eski Yunancada” demos “ sözcüğü halk, “krasi” sözcüğü ise iktidar ya da egemenlik anlamına gelmektedir. Buna göre demokrasi sözcüğü, ilk olarak kullanılmaya başladığı Antik Yunan’da, “halkın egemenliği” anlamını ifade etmektedir. Bu sözcük, antik Helen dünyasında belli bir siyasi rejimi ifade etmek için kullanılmıştır  ( Şaylan, 1998,13).

Demokrasi ile yönetilen herhangi bir toplum, gücün vatandaşlıktan gelme olduğunu bilir. Seçilmiş temsilciler ve hükümet toplumun her bireyinden sorumludur. Her birey de ihtiyaçlarını karşılamadığı takdirde seçtiği temsilciyi değiştirme hakkına sahiptir. Bir demokraside azınlıkların da çoğunluklar kadar söz hakkı vardır. Hem azınlık hem de çoğunluk için haklar sorumlulukları da beraberinde taşır.

Sorumluluklar toplum bireylerinin soru sorma becerileriyle ilintilidir. Bu gerçekten ne ile ilgili? Kimin değerleri ile ilgili? Bundan kim faydalanacak? Bunun gibi soruları sorabilme becerisi demokrasi gelişiminin özüdür. Oysa bugünlerde ülkemizde başta milletin vekilleri olmak üzere genellikle kendilerine yöneltilen beğenmedikleri sorulara şu şekilde bir cevapla başlıyorlar, “Sen kim oluyorsun da bu soruyu sorabiliyorsun?¨ Okullarda da benzer durumlar olduğu gibi evlerimizde de benzer durumlar var. Kısacası demokrasinin temelini oluşturan soru sorma hakkını ortadan kaldıran toplumlarda demokratik bireyler yetiştirmek mümkün müdür?

Bilinçsiz medeniyet isimli kitabında John Ralstan Saul  “Vatandaş temelli demokrasiler katılım üzerine kuruludur” der. Ayrıca “Katılımın temeli rahatsızlıktır” diye de ekler. Bu fiziksel değil ruhsal bir rahatsız olma durumudur. Bu insanın pasifliği, habersizliği ve etkisizliği kabul etmemesinden doğan rahatsızlıktır. “Bu konu ile ilgili ne yapabilirim ki? Tek başıma bir şeyleri değiştirmeye gücüm yok…” gibi sorular rahatsızlığın ilk belirtileridir. Bu rahatsızlığın sahip olmak bilinçliliğe atılan ilk adımdır. Farkında ve bilinçli olmak canlı olmaktır. Ve farkında olup neler oluyor diye sormak bütünün güzelliği ve rahatsızlığı için başlangıçtır.

Saul’un düzgün ve etkin vatandaşlığın ipuçlarını verdiği cümlesinde gizli bir anlam da yatar. Bu anlam risk alma cesareti, sorgulama ve de derin düşünme yetisidir. Bu gizli anlamın farkında olmalıyız. Konuşma sanatı kabiliyetine sahip olmayan bir nesil yetiştirmek üzereyiz. Düşünmeyi, gelişmeyi kendi değerler sistemine sahip olmayı ve dayatılanı reddetmeyi aklından geçirmeyen bir nesil. Eğer bize eğitim ve birey değeri konusunda çok az şey veren hükümetlerin önünde eğilmeye devam edersek, kültürümüz ve demokrasi anlayışımızda hızla değişecek.

Demokratik bir toplum, kendisinin dışında bir otoriteyi, ilke olarak dışladığında, onun yerine, vatandaşlar arasında isteğe bağlı ilişkiler ekosistemi bulunmalıdır. Bu vatandaşlar arası ekosistem ise  ancak eğitim tarafından yaratılabilir. Fakat, daha derinlemesine baktığımızda şunu görürüz ki demokrasi bir hükümet biçiminden daha fazla bir anlam taşır. Temel olarak, insani deneyimleri içinde yaymaya ve işbirlikçi kültüre dayalıdır. Her birey kendi yaptığını diğerlerinin yaptığına dayandırır ve başkalarının eylemlerinin kendisini yönlendireceğini düşünürse, ortak tutum ve ilişkide olan birçok bireyin yaygın ortamda sürekli uğraşları, insanları kendi yaptıklarının ve duygularının anlamını düşünmekte alıkoyan sınıf, ırk ve millet duvarlarının yıkılmasına neden olur.

Çok sayıda eğitimci tarafından sınıf demokrasinin kaynağı olarak tanımlanmıştır. Öğretmenler de demokrasinin tanımlayıcılarıdır. Bildiğimiz gibi soru sormak da anlam inşa etmenin temel unsurlarından birisidir. Ayrıca kolektif akılla ilgili demokratik çalışmalar da üretici ve yaratıcı soru sorulmasını kolaylaştırır. Sınıflarımızda demokratik yaşamı tüm ilkeleriyle uyguluyor muyuz?

Özetle, biz eğitimcilerin toplumsal olarak dönüşmek, demokrasi kültürü ile yoğrulmuş bir ekosistem olarak ülkemizi daha güzel günlere ulaştırmak için demokratik sınıflar oluşturma sorumluluğumuz var. Ama tüm yetişkinlerde çocuklarımıza model olma sorumluluklarını unutmamalılar…

Farklı fikirlerin ve farklılıkların saygıyla kabul edildiği, yaşanası bir demokratik toplum olma dileklerimle…

Kayhan Karlı

Kurucu

Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi

Twitter.com/kayhankarli

Son Güncelleme: Salı, 12 Ağustos 2014 10:25

Gösterim: 4744

Geçtiğimiz aylarda bir okulda öğrenme yoldaşlığı yaptığım bir meslektaşımın dersini gözlemlediğim sırada yaşadığım bir olay beni merak ve soru sorma becerileri konusunda tekrar düşündürdü. Öğretmen sınıfta enerjinin korunumu kanununu anlatmaktaydı. Enerjinin yok olmadığını sadece farklı bir forma dönüştüğünü çok güzel etkinliklerle anlattığı sırada bir öğrenci soru sormak istedi. Söz alan öğrenci; enerjinin yok olmadığını söylüyorsunuz öğretmenim ama aynı zamanda neden enerji kaynaklarının tükendiğini söyleyerek dünyanın en önemli sorunu diyorsunuz, dedi… Dersin sonunda öğretmen arkadaşımı bu tip soruya ve merak izin veren bir ortam oluşturduğu için tebrik ettim. Çünkü lise çağına gelmiş bir öğrencinin merak ve soru sorma becerisini kullanarak eleştirel düşünme becerisini sergilemesi benim için çok önemliydi. Acaba ülkemizde sınıfların ne kadarında, evlerimizde bu ortam öğrenenlere sağlanıyor?

Erken çocukluk döneminde çocukların her şeyi sorarak öğrenmeye çalıştıklarını etrafımızda yaptığımız gözlemlerle de söyleyebiliriz. Öte yandan araştırmalar da bu gözlemi destekliyor. Okul öncesi çocuklar anne babalarına tek bir günde 100 soru sorarlar (Hoefferth, 1998). Bu davranış, merakın erken çocukluk döneminde öğrenme güdüsü üzerindeki büyük gücünü yansıtmaktadır (Strom, 2002; Taylor, 2000).

Ne yazık ki, öğrenciler ortaokula başladıklarında, yalnızca birkaçı öğretmenlerine ve anne-babalarına soru sormaya devam etmektedir. Erken çocukluk dönemi ile ergenlik dönemi arasında meydana gelen ve yeni bilgilerin keşfedilmesini göz ardı eden şey öğrencilerin dünyanın nasıl işlediğini araştırmaktan vazgeçmesine neden olmakta, bilinmeyenin gizemleri ile yaşadıkları heyecanı yok etmektedir. Bu kayıpların neden bu kadar yaygın olduğuna dair tatmin edici bir açıklama yoktur. Bununla birlikte merak ve soru sormanın azaldığı bu dönemin özellikle yapılandırılmış okul yılları olduğu gerçeğide ortadadır… Acaba okullarda özellikle nasıl bir insan sorusuna cevabı vermeye çalışan ve doktrinasyon içeren, formatlamaya çalışan bir eğitim modeli bunun açıklaması olabilir mi? Elbette, insanlar meraklı olmaya son verdiğinde, öz yönetimli bir öğrenen olma fırsatını kaçırdıkları da açıktır. Öz yönetimli öğrenen olma hakkı demokratik bir toplumda yaşamanın en büyük özgürlüklerinden birisidir. Bunu sağlamayan eğitim sistemlerinin çıktıları ile inovasyon üreten bir toplum oluşturmayı hayal etmek de yine hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemek demektir…

Öğrencilerin zihinsel uyarım eksikliği yaşadığının en belirgin göstergesi soru sormaktaki başarısızlıklarıdır. Anne-babalar çok nadiren bu düşüşün farkına varmakta ve çocukların soru sorumanın iyi bir eğitim için gerekli olduğunu fark etmelerini sağlamada başarısız olmaktadırlar. Öğretmenlerin iletmek istedikleri kavramların anlaşılıp anlaşılmadığını anlamalarının bir yolu öğrencilerin kafa karışıklıklarını rahat bir şekilde ifade etmeleri ve anlamadıkları dersler için yönlendirme istemeleridir. Bu ortamı oluşturmak öğretmen ustalığı istiyor. Araştırmalar gösteriyor ki öğretmenler sınıfta en fazla bildiklerini doğrulamaya yarayan kısa cevaplı kapalı uçlu sorular yöneltiyorlar. Bu tip sorular ilde öğrencilerin en fazla bilişsel alan taksonomisinin en alt düzeyi olan bilgi ve kavrama düzeyi olduğu için öğrenenin üst düzey düşünme becerilerini geliştirmiyor. Veliler, birlikte televizyon programı izlerken çocuklarına devamlı soru sorarak bu uygulamayı biçimlendirmelidirler (Singer, 1999).

Anneler ve babalar çocuklara düzenli okumanın teşvik edici olduğunu düşündüklerini göstererek onlar için örnek teşkil etme yükümlülüğüne sahiptirler. Çok başarılı öğrenciler, çoğu zaman velilerin okuyarak tatmin olduğu ve can sıkıntısını giderdiği ailelerden – ekonomik durumdan bağımsız olarak- gelir. Maalesef ki, çocukların anne babalarının zevk için okuduğunu hiçbir zaman görmediği aileler de vardır (Hewlett & West, 1998). PISA sınavı analizlerinde görebildiğimiz bu durum bize sosyal sermayesi yüksek ailelerden gelen çocukların başarısının da yüksek olduğunu gösteriyor.

Öğretmenler soru sormaya diğer faaliyetlerden daha fazla zaman ayırmalıdır. Bu gereklidir ancak öğretmen sınıfta soru sorma yoluyla merakını ifade eden üyelerden yalnızca birisi olmalıdır ve sınıfın diğer üyelerinin de merak ve soru sormasını teşvik edici ortam oluşmalıdır. Sorun çözme, uygun soruları sormaya ve cevapları bulmak için uygun yöntemleri uygulamaya dayalıdır. Öğrencilerin ihtiyaç duydukları merak duygusunu yeniden kazanmasına yardımcı olacak etkin bir yol puan alma kapsamını genişletmektir. Bu stratejiyi kullanarak öğrenciler soru sorma ve öğretmen tarafından sorulan sorulara cevap verme merakına sahip olurlar (Sadker & Sadker, 2000).

Özetle, hem evde hem de okulda çocuklarımızın merak ve soru sorma becerilerini destekleyen bir yaklaşımı benimsemeyip, sadece doğru cevapları verenleri takdir eden eğitim sistemlerinin inovasyon üretmesi mümkün değildir…

Kayhan Karlı

Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu

> Merak ve soru sorma becerileri…

Geçtiğimiz aylarda bir okulda öğrenme yoldaşlığı yaptığım bir meslektaşımın dersini gözlemlediğim sırada yaşadığım bir olay beni merak ve soru sorma becerileri konusunda tekrar düşündürdü. Öğretmen sınıfta enerjinin korunumu kanununu anlatmaktaydı. Enerjinin yok olmadığını sadece farklı bir forma dönüştüğünü çok güzel etkinliklerle anlattığı sırada bir öğrenci soru sormak istedi. Söz alan öğrenci; enerjinin yok olmadığını söylüyorsunuz öğretmenim ama aynı zamanda neden enerji kaynaklarının tükendiğini söyleyerek dünyanın en önemli sorunu diyorsunuz, dedi… Dersin sonunda öğretmen arkadaşımı bu tip soruya ve merak izin veren bir ortam oluşturduğu için tebrik ettim. Çünkü lise çağına gelmiş bir öğrencinin merak ve soru sorma becerisini kullanarak eleştirel düşünme becerisini sergilemesi benim için çok önemliydi. Acaba ülkemizde sınıfların ne kadarında, evlerimizde bu ortam öğrenenlere sağlanıyor?

Erken çocukluk döneminde çocukların her şeyi sorarak öğrenmeye çalıştıklarını etrafımızda yaptığımız gözlemlerle de söyleyebiliriz. Öte yandan araştırmalar da bu gözlemi destekliyor. Okul öncesi çocuklar anne babalarına tek bir günde 100 soru sorarlar (Hoefferth, 1998). Bu davranış, merakın erken çocukluk döneminde öğrenme güdüsü üzerindeki büyük gücünü yansıtmaktadır (Strom, 2002; Taylor, 2000).

Ne yazık ki, öğrenciler ortaokula başladıklarında, yalnızca birkaçı öğretmenlerine ve anne-babalarına soru sormaya devam etmektedir. Erken çocukluk dönemi ile ergenlik dönemi arasında meydana gelen ve yeni bilgilerin keşfedilmesini göz ardı eden şey öğrencilerin dünyanın nasıl işlediğini araştırmaktan vazgeçmesine neden olmakta, bilinmeyenin gizemleri ile yaşadıkları heyecanı yok etmektedir. Bu kayıpların neden bu kadar yaygın olduğuna dair tatmin edici bir açıklama yoktur. Bununla birlikte merak ve soru sormanın azaldığı bu dönemin özellikle yapılandırılmış okul yılları olduğu gerçeğide ortadadır… Acaba okullarda özellikle nasıl bir insan sorusuna cevabı vermeye çalışan ve doktrinasyon içeren, formatlamaya çalışan bir eğitim modeli bunun açıklaması olabilir mi? Elbette, insanlar meraklı olmaya son verdiğinde, öz yönetimli bir öğrenen olma fırsatını kaçırdıkları da açıktır. Öz yönetimli öğrenen olma hakkı demokratik bir toplumda yaşamanın en büyük özgürlüklerinden birisidir. Bunu sağlamayan eğitim sistemlerinin çıktıları ile inovasyon üreten bir toplum oluşturmayı hayal etmek de yine hiçbir zaman gelmeyecek olanı beklemek demektir…

Öğrencilerin zihinsel uyarım eksikliği yaşadığının en belirgin göstergesi soru sormaktaki başarısızlıklarıdır. Anne-babalar çok nadiren bu düşüşün farkına varmakta ve çocukların soru sorumanın iyi bir eğitim için gerekli olduğunu fark etmelerini sağlamada başarısız olmaktadırlar. Öğretmenlerin iletmek istedikleri kavramların anlaşılıp anlaşılmadığını anlamalarının bir yolu öğrencilerin kafa karışıklıklarını rahat bir şekilde ifade etmeleri ve anlamadıkları dersler için yönlendirme istemeleridir. Bu ortamı oluşturmak öğretmen ustalığı istiyor. Araştırmalar gösteriyor ki öğretmenler sınıfta en fazla bildiklerini doğrulamaya yarayan kısa cevaplı kapalı uçlu sorular yöneltiyorlar. Bu tip sorular ilde öğrencilerin en fazla bilişsel alan taksonomisinin en alt düzeyi olan bilgi ve kavrama düzeyi olduğu için öğrenenin üst düzey düşünme becerilerini geliştirmiyor. Veliler, birlikte televizyon programı izlerken çocuklarına devamlı soru sorarak bu uygulamayı biçimlendirmelidirler (Singer, 1999).

Anneler ve babalar çocuklara düzenli okumanın teşvik edici olduğunu düşündüklerini göstererek onlar için örnek teşkil etme yükümlülüğüne sahiptirler. Çok başarılı öğrenciler, çoğu zaman velilerin okuyarak tatmin olduğu ve can sıkıntısını giderdiği ailelerden – ekonomik durumdan bağımsız olarak- gelir. Maalesef ki, çocukların anne babalarının zevk için okuduğunu hiçbir zaman görmediği aileler de vardır (Hewlett & West, 1998). PISA sınavı analizlerinde görebildiğimiz bu durum bize sosyal sermayesi yüksek ailelerden gelen çocukların başarısının da yüksek olduğunu gösteriyor.

Öğretmenler soru sormaya diğer faaliyetlerden daha fazla zaman ayırmalıdır. Bu gereklidir ancak öğretmen sınıfta soru sorma yoluyla merakını ifade eden üyelerden yalnızca birisi olmalıdır ve sınıfın diğer üyelerinin de merak ve soru sormasını teşvik edici ortam oluşmalıdır. Sorun çözme, uygun soruları sormaya ve cevapları bulmak için uygun yöntemleri uygulamaya dayalıdır. Öğrencilerin ihtiyaç duydukları merak duygusunu yeniden kazanmasına yardımcı olacak etkin bir yol puan alma kapsamını genişletmektir. Bu stratejiyi kullanarak öğrenciler soru sorma ve öğretmen tarafından sorulan sorulara cevap verme merakına sahip olurlar (Sadker & Sadker, 2000).

Özetle, hem evde hem de okulda çocuklarımızın merak ve soru sorma becerilerini destekleyen bir yaklaşımı benimsemeyip, sadece doğru cevapları verenleri takdir eden eğitim sistemlerinin inovasyon üretmesi mümkün değildir…

Kayhan Karlı

Yenilikçi Öğrenme ve Öğretme Merkezi Kurucusu

Son Güncelleme: Pazartesi, 12 May 2014 03:02

Gösterim: 5167

Sınıfı Yönetmek mi? Öğrenmeyi Yönetmek mi? Öğrenme Odaklı bir Sınıfın Karakteristik Özellikleri:

Geleneksel sınıf yönetimi anlayışında temel olan öğretmen odaklı ders anlatım sürecini gerçekleştirebilmek için asıl olan sessiz dinleyen, not alan ve verilen alıştırmaları yapan öğrenciler vardır. Öğretmenin odak noktası ise hazırladığı çalışmalarını bitirmektir. Çoğunlukla da sürecin kalitesi değil işin tamamlanmasıdır odak noktası. Öğrenme odaklı bir sınıfta ise süreç gözlemlemek için değerlidir. Öğrenciler kişisel öğrenme hedefleri olan, bilgi ve becerilerini geliştirmeye odaklanan ve özdeğerlendirme yapabilen öğrenenlerdir. Öğrenme odaklı sınıflarda şu beş karakteristik özellik gözlemlenebilir;

1. Sınıftaki öğrenme ortamı ve organizasyonu: Öğrenme odaklı bir sınıf yüksek düzeyde organize olmuştur. Öğrenenler sınıfta ihtiyaç duydukları her türlü kaynağa nasıl erişebileceklerini bilirler. Öğrenme sürecinin kesintiye uğramaması için ödev teslim, ödev alma, kontrol listeleri vb. pek çok araç yerleştirilmiştir. Öğrenci sınıfa girdiği andan itibaren ne yapacağını bilir ve sınıfın her yanında öğrenme çıktıları görülebilir.

2. Tutum ve davranışlar: Bir öğrenme lideri ve rol model olarak öğretmen tutum ve davranışlarıyla öğrencilerine öğrenmeyi ve özyönetimi modeller. Öğrencileri öğrenmeye motive edebilmek için her zaman sabır, anlayış, keşfetmeye açıklık, özgüven ve meraklılığı sergiler.

3. Karşılıklı etkileşimlilik: Öğrenme odaklı bir sınıfta öğretmen sadece öğrencilerine bilgi verip onu hazmedip iyi not almalarını beklemez. Öğrencilerle karşılıklı etkileşim içindedir ve bunun için sorular sorar, açık uçlu sorular sorarak zihinsel tartışmaya zemin oluşturur ve öğrencilerinin üst düzey zihinsel meşguliyet içinde olması için çaba gösterir.

4. Öğrenme için değerlendirme: Değerlendirme sadece öğrenme sürecinin sonunda belirli bir performansa erişip erişmediği için değil, süreç boyunca öğrenme gerçekleşiyor mu diye yapılmalı ve böylelikle öğrenme tasarımları öğrenenlerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir. Öğrenenler öğrenme süreçlerinin her anında besleyici ve tanılayıcı geri bildirim almalılar ki bu sayede süreç içinde öğrenmede ustalık sahibi olabilsinler. Öğrenme odaklı sınıfta değerlendirme öğrencinin yetenek ve hedefleriyle ilişkili olarak öğrenme süreci hakkında ileri besleyen geri bildirim vardır.

5. Öğrencinin sorumluluğu: Öğrenme odaklı sınıfta öğrenen kendi öğrenmesinin sorumluluğunu alır. Öğrenci öğretmenin kendisinden ne beklediğini ve kendi beklentilerini bilir ve karşılaştığı sorunları çözebileceği kendi becerilerinin farkında olduğu için yardım aramak yerine sorun çözer. Öğrenci teknolojinin etkin öğrenme yardımcısı, öğrenme stilini bilmenin de etkin öğrenmeyi sağladığını bilir ve öğretmen her zaman öğrencinin kişiliğine, bağımsızlığına ve özyönlendirme becerisine saygı gösterir.

Kayhan Karlı

Öğrenme Yoldaşı

Eğitimtercihi

> Sınıfı Yönetmek mi? Öğrenmeyi Yönetmek mi?

Sınıfı Yönetmek mi? Öğrenmeyi Yönetmek mi? Öğrenme Odaklı bir Sınıfın Karakteristik Özellikleri:

Geleneksel sınıf yönetimi anlayışında temel olan öğretmen odaklı ders anlatım sürecini gerçekleştirebilmek için asıl olan sessiz dinleyen, not alan ve verilen alıştırmaları yapan öğrenciler vardır. Öğretmenin odak noktası ise hazırladığı çalışmalarını bitirmektir. Çoğunlukla da sürecin kalitesi değil işin tamamlanmasıdır odak noktası. Öğrenme odaklı bir sınıfta ise süreç gözlemlemek için değerlidir. Öğrenciler kişisel öğrenme hedefleri olan, bilgi ve becerilerini geliştirmeye odaklanan ve özdeğerlendirme yapabilen öğrenenlerdir. Öğrenme odaklı sınıflarda şu beş karakteristik özellik gözlemlenebilir;

1. Sınıftaki öğrenme ortamı ve organizasyonu: Öğrenme odaklı bir sınıf yüksek düzeyde organize olmuştur. Öğrenenler sınıfta ihtiyaç duydukları her türlü kaynağa nasıl erişebileceklerini bilirler. Öğrenme sürecinin kesintiye uğramaması için ödev teslim, ödev alma, kontrol listeleri vb. pek çok araç yerleştirilmiştir. Öğrenci sınıfa girdiği andan itibaren ne yapacağını bilir ve sınıfın her yanında öğrenme çıktıları görülebilir.

2. Tutum ve davranışlar: Bir öğrenme lideri ve rol model olarak öğretmen tutum ve davranışlarıyla öğrencilerine öğrenmeyi ve özyönetimi modeller. Öğrencileri öğrenmeye motive edebilmek için her zaman sabır, anlayış, keşfetmeye açıklık, özgüven ve meraklılığı sergiler.

3. Karşılıklı etkileşimlilik: Öğrenme odaklı bir sınıfta öğretmen sadece öğrencilerine bilgi verip onu hazmedip iyi not almalarını beklemez. Öğrencilerle karşılıklı etkileşim içindedir ve bunun için sorular sorar, açık uçlu sorular sorarak zihinsel tartışmaya zemin oluşturur ve öğrencilerinin üst düzey zihinsel meşguliyet içinde olması için çaba gösterir.

4. Öğrenme için değerlendirme: Değerlendirme sadece öğrenme sürecinin sonunda belirli bir performansa erişip erişmediği için değil, süreç boyunca öğrenme gerçekleşiyor mu diye yapılmalı ve böylelikle öğrenme tasarımları öğrenenlerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmelidir. Öğrenenler öğrenme süreçlerinin her anında besleyici ve tanılayıcı geri bildirim almalılar ki bu sayede süreç içinde öğrenmede ustalık sahibi olabilsinler. Öğrenme odaklı sınıfta değerlendirme öğrencinin yetenek ve hedefleriyle ilişkili olarak öğrenme süreci hakkında ileri besleyen geri bildirim vardır.

5. Öğrencinin sorumluluğu: Öğrenme odaklı sınıfta öğrenen kendi öğrenmesinin sorumluluğunu alır. Öğrenci öğretmenin kendisinden ne beklediğini ve kendi beklentilerini bilir ve karşılaştığı sorunları çözebileceği kendi becerilerinin farkında olduğu için yardım aramak yerine sorun çözer. Öğrenci teknolojinin etkin öğrenme yardımcısı, öğrenme stilini bilmenin de etkin öğrenmeyi sağladığını bilir ve öğretmen her zaman öğrencinin kişiliğine, bağımsızlığına ve özyönlendirme becerisine saygı gösterir.

Kayhan Karlı

Öğrenme Yoldaşı

Eğitimtercihi

Son Güncelleme: Pazartesi, 20 May 2013 12:29

Gösterim: 4409

"Üniversite adayları, tam şu günlerde tercih listenize aldığınız okulları ve meslekleri nelerden vazgeçerek aldığınıza bakın. Eğer geride vazgeçemeyeceklerinizi bırakmışsanız mutsuzluk ve başarısızlık sizi bekliyor olabilir…” Kayhan Karlı üniversite adayları için yazdı...

Tercih yapacak sevgili gençlere bende bir yazı ile katkıda bulunmak istedim. Gerçekten bugünlerde  etrafınızda hayatınızın en önemli anlarından birisi olan bu dönem ile pek çok şey duyuyorsunuz. Öncelikle şunu söylemek isterim ki, evet bu tercihler önemli yalnız hayatınızın son fırsatı olmayacak… Yaşamınızı boyunca karşınıza bugünlerde içinde bulunduğunuz karmaşık duyguları yaşamanıza sebep olacak karar anları çıkacak. Bu anlarda sizi güçlü kılacak ve sizin için doğru kararları almanızı sağlayacak olan ise sizin kendinizi o ana ne kadar hazırlamış olduğunuz olacaktır. Diğer bir deyişle aldığınız kararın sizin için doğru olabilmesi sizin o karar için hazır olmanıza bağlıdır. Karar almak aslında bir vazgeçmedir, terk etmektir. Siz şu anda aldığınız kararlarınızı alırken nelerden vazgeçtiğinizi inceleyin. Pek çok kişi aldığı kararları yerine getiremez ve yeni kararlar alır. Oysa benim onlara önerim nelerden vazgeçemediğinizi bulmak olacaktır. Vazgeçtiğinizi sandıklarınız sizin kararlarınızı uygulayamamanıza neden olurlar…  Tam şu günlerde tercih listenize aldığınız okulları ve meslekleri nelerden vazgeçerek aldığınıza bakın. Eğer geride vazgeçemeyeceklerinizi bırakmışsanız mutsuzluk ve başarısızlık sizi bekliyor olabilir…

Belki karar verme, vazgeçme anınızda işinize yarar diye bende bazı önerilerimi sizlerle paylaşmak istedim..

1.    Tercih ettiğiniz hiç bir meslek sizin yaşam boyu geçiminizi sağlamayacak.

Büyük bir hızla değişen dünyamızda bu çağın hızla pek çok mesleği tükettiği ve yenilerini ortaya çıkardığını görmek artık son derece kolay. Hatta değişmez dediğimiz hekimlik, öğretmenlik gibi mesleklerin 20 yıl önce icra ediliş şekli ile bugünlerde icra ediliş şekline bakınca onların dahi nasıl değiştiğini görebiliyoruz. Bilginin yenilenme hızı doğal olarak insanlığın gelişimini ve yaşam biçimini değiştirirken meslekleri değiştirmesi de kaçınılmazdı. 2010 yılında yapılan bir araştırmada siz gençlerin mesleki kariyerleri boyunca en az dört farklı işte kariyer   yapacaklarını gösteriyordu. Öğretmenlik mesleğine başladığım yıllarda bugün yaptığım işi yapıyor olacağımı hiç hayal bile edemezdim…

2.    Ne olduğunuz değil KİM olduğunuz fark yaratacaktır. Bu nedenle KİMLİK inşa etmeye çalışın meslek sahibi sonra olursunuz... İş dünyası bu yıllarda bile artık pek çok alanda mezuniyetten bağımsız istihdam yapıyor. Mezunların kişilik birikimleri onlar için birinci öncelik haline gelmiş durumda. Benim sizlere temel sorum şu olacak;

“Ne yapmak istiyorsun? Ne olmak değil…” Çünkü olduğunuz meslekte sizin gibi binlercesi olacak asıl fark yaratacak olan ise sizin ne yaptığınız olacaktır. Sizi mesleğinizdeki veya olduğunuz alandaki binlerden farklı kılabilecek olan inşa ettiğiniz karakterinizdir.

3.    Bu yüzden seçtiğiniz üniversite felsefesi olan bir yer olsun, size farklı bakış kazandırsın. Bu çağın ihtiyacı olan Adaptive(Uyumlayıcı) Liderlik... Bu noktada seçtiğiniz okulda farklı alanlarda dersler alabilmen, öğretim yaklaşımı olarak yenilikçi, ders dışı zamanlar için bir yaşam olanı olan ve etkinlikleri takip edebilecek bir ekosistem bulmaya çalış.

4.    Yaşam boyu öğrenen olmak için öğrenmek ve gelişimden keyif alan biriysen bu yüzyılın aranan kişisi olacaksın... Bu çağın bağlamının hızlı değişim olduğunu yukarıda yazmıştım. Tam da bu nedenle bu yüzyılın insanı yaşam boyu öğrenen ve sürekli gelişim arayan bireyleri olacak. Bu senin için keyif aldığın bir yaşam biçimi olursa fark yaratırsın. Bunun için öğrenmeyi kendin için tanımla, anlamlı kıl. Kendi öğrenme stilini keşfet… Öğrenmekten söz ediyorum! Anlamaktan değil…

5.    Küresel rekabet içinde yer alacağını unutma!  Bu nedenle yabancı dil becerilerin çok gelişmiş olmalı ve tabii bağlantılı (connected) olman... Dünya üzerinde yaklaşık 7 milyar insan yaşıyor ve önümüzdeki yılların en önemli sorunlarından birisi de işsizlik. Bu konuda özellikle küreselleşme ve teknelojinin gelişimi, rol oynuyor. Öte yandan bu gelişim devam edecek ve sizler bizlere göre daha zor iş bulabileceksiniz. Bu durumda artık dünyanın diğer gençleri ile sadece yaşadığınız yerlerde değil dünyanın her bölgesinde iş için rekabet ediyor ve/veya işbirliği yapıyor olacaksınız. Kendinizi sadece doğup büyüdüğünüz yerlerde yaşayacakmış gibi 20. Yy yaklaşımıyla hazırlarsanız ne yazıkki işsiz kalacaksınız. Bu nedenle Tokyo’da, NewYork’da, Dubai’de ve daha buna benzer dünya kentlerinde iş bulabilecek gibi kendinizi küresel rekabete hazırlayın. Birinci en önemli koşul ise İngilizce ve diğer dilleri öğrenmek…

6.    Küresel vatandaşlık için yaşadığın dünyanın gerçek sorunları hakkında düşünüp, yazıp, çiziyor olman seni aranan kişi yapacaktır...    Küresel bir vatandaş olmak demek küresel şirketlerde çalışmak ve başka ülkelerde çalışmak demek değildir. Küresel vatandaşlık üzerinde yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu hissetmek demektir. Bu nedenle de yaşadığımız dünyanın gerçek sorunlarına duyarlı olman ve bunlar hakkında sorumluluk alıyor olman seni gerçek bir küresel vatandaş yapacaktır. Pasifik okyanusunun ortasında küçücük bir ada devleti olan Mikronezya  binlerce mil uzaklıktaki Çek Cumhuriyetinin nükleer enerji santrallerine dava açıyor. Gerekçesi ise bu santrallerin küresel ısınmaya sebep olması ve küresel ısınma sonucu su seviyesi yükselince bu ada devleti sular altında kalacak…

7.    Sizin yöneteceğiniz Dünya'nın 3 belirleyicisi SU, ENERJİ ve GIDA olacak, tercihlerin sırasında bunu unutma... Bundan önceki madde de belirttiğim gibi aslında dünyamızın gerçek sorunlarında birisi olan nüfus yoğunluğu doğal olarak yeryüzündeki doğal kaynaklarında hızla tükenmesini beraberinde getiriyor. Diğer bir deyişle aslında farkında olmanızı istediğim dünyamızın sorunları aslında yeni iş alanlarının da habercisi. Bu yerküre üstünde yaşamaya devam edecek olan insanlık bu üç temel sorunun çözmek zorunda, SU, Enerji ve GIDA. O halde bu çözümleri ve yaşamın devamını sağlayacak bilimsel ve toplumsal gelişimi destekleyecek alanlar geleceğin meslekleri, iş alanları olacaktır.

Son söz olarak; birkaç ay önce Thomas Friedman bir makalesinde “ iş mi arıyorsun onu icat et “ demişti. Sizler için şimdi esas mücadele kendinizi içinde yaşadığınız geleceğe hazırlamak olmalı. Bunun ilk adımları bu tercihleriniz gibi görünse de aslında gerçek hazırlığınız şu anda zihinsel dönüşümünüzü başlatmak olmalı. Okullar açılıp okulunuza ilk gittiğiniz gün hazır bir zihinsel yapıyla KENDİNİZİ inşa etmeye başlayın. Hocalarınızdan, okulunuzdan ve çevrenizden sizi küresel rekabete hazırlayacak ortamları TALEP edin.

Tüm gençlere istedikleri gibi tercih dönemi diliyorum…

Kayhan Karlı

> ‘Karar almak aslında bir vazgeçmedir, terk etmedir’

"Üniversite adayları, tam şu günlerde tercih listenize aldığınız okulları ve meslekleri nelerden vazgeçerek aldığınıza bakın. Eğer geride vazgeçemeyeceklerinizi bırakmışsanız mutsuzluk ve başarısızlık sizi bekliyor olabilir…” Kayhan Karlı üniversite adayları için yazdı...

Tercih yapacak sevgili gençlere bende bir yazı ile katkıda bulunmak istedim. Gerçekten bugünlerde  etrafınızda hayatınızın en önemli anlarından birisi olan bu dönem ile pek çok şey duyuyorsunuz. Öncelikle şunu söylemek isterim ki, evet bu tercihler önemli yalnız hayatınızın son fırsatı olmayacak… Yaşamınızı boyunca karşınıza bugünlerde içinde bulunduğunuz karmaşık duyguları yaşamanıza sebep olacak karar anları çıkacak. Bu anlarda sizi güçlü kılacak ve sizin için doğru kararları almanızı sağlayacak olan ise sizin kendinizi o ana ne kadar hazırlamış olduğunuz olacaktır. Diğer bir deyişle aldığınız kararın sizin için doğru olabilmesi sizin o karar için hazır olmanıza bağlıdır. Karar almak aslında bir vazgeçmedir, terk etmektir. Siz şu anda aldığınız kararlarınızı alırken nelerden vazgeçtiğinizi inceleyin. Pek çok kişi aldığı kararları yerine getiremez ve yeni kararlar alır. Oysa benim onlara önerim nelerden vazgeçemediğinizi bulmak olacaktır. Vazgeçtiğinizi sandıklarınız sizin kararlarınızı uygulayamamanıza neden olurlar…  Tam şu günlerde tercih listenize aldığınız okulları ve meslekleri nelerden vazgeçerek aldığınıza bakın. Eğer geride vazgeçemeyeceklerinizi bırakmışsanız mutsuzluk ve başarısızlık sizi bekliyor olabilir…

Belki karar verme, vazgeçme anınızda işinize yarar diye bende bazı önerilerimi sizlerle paylaşmak istedim..

1.    Tercih ettiğiniz hiç bir meslek sizin yaşam boyu geçiminizi sağlamayacak.

Büyük bir hızla değişen dünyamızda bu çağın hızla pek çok mesleği tükettiği ve yenilerini ortaya çıkardığını görmek artık son derece kolay. Hatta değişmez dediğimiz hekimlik, öğretmenlik gibi mesleklerin 20 yıl önce icra ediliş şekli ile bugünlerde icra ediliş şekline bakınca onların dahi nasıl değiştiğini görebiliyoruz. Bilginin yenilenme hızı doğal olarak insanlığın gelişimini ve yaşam biçimini değiştirirken meslekleri değiştirmesi de kaçınılmazdı. 2010 yılında yapılan bir araştırmada siz gençlerin mesleki kariyerleri boyunca en az dört farklı işte kariyer   yapacaklarını gösteriyordu. Öğretmenlik mesleğine başladığım yıllarda bugün yaptığım işi yapıyor olacağımı hiç hayal bile edemezdim…

2.    Ne olduğunuz değil KİM olduğunuz fark yaratacaktır. Bu nedenle KİMLİK inşa etmeye çalışın meslek sahibi sonra olursunuz... İş dünyası bu yıllarda bile artık pek çok alanda mezuniyetten bağımsız istihdam yapıyor. Mezunların kişilik birikimleri onlar için birinci öncelik haline gelmiş durumda. Benim sizlere temel sorum şu olacak;

“Ne yapmak istiyorsun? Ne olmak değil…” Çünkü olduğunuz meslekte sizin gibi binlercesi olacak asıl fark yaratacak olan ise sizin ne yaptığınız olacaktır. Sizi mesleğinizdeki veya olduğunuz alandaki binlerden farklı kılabilecek olan inşa ettiğiniz karakterinizdir.

3.    Bu yüzden seçtiğiniz üniversite felsefesi olan bir yer olsun, size farklı bakış kazandırsın. Bu çağın ihtiyacı olan Adaptive(Uyumlayıcı) Liderlik... Bu noktada seçtiğiniz okulda farklı alanlarda dersler alabilmen, öğretim yaklaşımı olarak yenilikçi, ders dışı zamanlar için bir yaşam olanı olan ve etkinlikleri takip edebilecek bir ekosistem bulmaya çalış.

4.    Yaşam boyu öğrenen olmak için öğrenmek ve gelişimden keyif alan biriysen bu yüzyılın aranan kişisi olacaksın... Bu çağın bağlamının hızlı değişim olduğunu yukarıda yazmıştım. Tam da bu nedenle bu yüzyılın insanı yaşam boyu öğrenen ve sürekli gelişim arayan bireyleri olacak. Bu senin için keyif aldığın bir yaşam biçimi olursa fark yaratırsın. Bunun için öğrenmeyi kendin için tanımla, anlamlı kıl. Kendi öğrenme stilini keşfet… Öğrenmekten söz ediyorum! Anlamaktan değil…

5.    Küresel rekabet içinde yer alacağını unutma!  Bu nedenle yabancı dil becerilerin çok gelişmiş olmalı ve tabii bağlantılı (connected) olman... Dünya üzerinde yaklaşık 7 milyar insan yaşıyor ve önümüzdeki yılların en önemli sorunlarından birisi de işsizlik. Bu konuda özellikle küreselleşme ve teknelojinin gelişimi, rol oynuyor. Öte yandan bu gelişim devam edecek ve sizler bizlere göre daha zor iş bulabileceksiniz. Bu durumda artık dünyanın diğer gençleri ile sadece yaşadığınız yerlerde değil dünyanın her bölgesinde iş için rekabet ediyor ve/veya işbirliği yapıyor olacaksınız. Kendinizi sadece doğup büyüdüğünüz yerlerde yaşayacakmış gibi 20. Yy yaklaşımıyla hazırlarsanız ne yazıkki işsiz kalacaksınız. Bu nedenle Tokyo’da, NewYork’da, Dubai’de ve daha buna benzer dünya kentlerinde iş bulabilecek gibi kendinizi küresel rekabete hazırlayın. Birinci en önemli koşul ise İngilizce ve diğer dilleri öğrenmek…

6.    Küresel vatandaşlık için yaşadığın dünyanın gerçek sorunları hakkında düşünüp, yazıp, çiziyor olman seni aranan kişi yapacaktır...    Küresel bir vatandaş olmak demek küresel şirketlerde çalışmak ve başka ülkelerde çalışmak demek değildir. Küresel vatandaşlık üzerinde yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu hissetmek demektir. Bu nedenle de yaşadığımız dünyanın gerçek sorunlarına duyarlı olman ve bunlar hakkında sorumluluk alıyor olman seni gerçek bir küresel vatandaş yapacaktır. Pasifik okyanusunun ortasında küçücük bir ada devleti olan Mikronezya  binlerce mil uzaklıktaki Çek Cumhuriyetinin nükleer enerji santrallerine dava açıyor. Gerekçesi ise bu santrallerin küresel ısınmaya sebep olması ve küresel ısınma sonucu su seviyesi yükselince bu ada devleti sular altında kalacak…

7.    Sizin yöneteceğiniz Dünya'nın 3 belirleyicisi SU, ENERJİ ve GIDA olacak, tercihlerin sırasında bunu unutma... Bundan önceki madde de belirttiğim gibi aslında dünyamızın gerçek sorunlarında birisi olan nüfus yoğunluğu doğal olarak yeryüzündeki doğal kaynaklarında hızla tükenmesini beraberinde getiriyor. Diğer bir deyişle aslında farkında olmanızı istediğim dünyamızın sorunları aslında yeni iş alanlarının da habercisi. Bu yerküre üstünde yaşamaya devam edecek olan insanlık bu üç temel sorunun çözmek zorunda, SU, Enerji ve GIDA. O halde bu çözümleri ve yaşamın devamını sağlayacak bilimsel ve toplumsal gelişimi destekleyecek alanlar geleceğin meslekleri, iş alanları olacaktır.

Son söz olarak; birkaç ay önce Thomas Friedman bir makalesinde “ iş mi arıyorsun onu icat et “ demişti. Sizler için şimdi esas mücadele kendinizi içinde yaşadığınız geleceğe hazırlamak olmalı. Bunun ilk adımları bu tercihleriniz gibi görünse de aslında gerçek hazırlığınız şu anda zihinsel dönüşümünüzü başlatmak olmalı. Okullar açılıp okulunuza ilk gittiğiniz gün hazır bir zihinsel yapıyla KENDİNİZİ inşa etmeye başlayın. Hocalarınızdan, okulunuzdan ve çevrenizden sizi küresel rekabete hazırlayacak ortamları TALEP edin.

Tüm gençlere istedikleri gibi tercih dönemi diliyorum…

Kayhan Karlı

Son Güncelleme: Çarşamba, 10 Temmuz 2013 15:18

Gösterim: 3171

Eğitimcilerin tatilde oldukları Ağustos ayında yine, yeni tartışmalar ülkemizde öğretmenlerin geleceği hakkında soru işaretleri oluşturdu. Özellikle de BONSERVİS FORMÜLÜ...

Bir il ve ilçede işe alınan bir öğretmen, başka bir ile gitmeyi düşündüğünde, gitme talebiyle bonservisi kendisine takdim edilerek, işine son verilecek. Gittiği yerde işe alınmasıyla ilgili hiçbir sorumluluk olmayacak. Yerel yönetimde reform yasa tasarısının içinde yer alan bu öneri, medyada yer alarak, yaz aylarının yoğun sınav gündemine rağmen büyük tartışma yarattı. Bir süredir MEB tarafından dile getirilen, öğretmenlerin belirli süreler sonunda sınava alınarak mesleğe devamlarına karar verilmesine paralel bir anlayışla gelen bu önerinin tüm detaylarıyla tartışılması gerekir.

Ülkemizde öğretmenliğin diğer devlet memurluklarına benzer şekilde yaş haddi dolana kadar yapılacak bir meslek gibi algılanması, öğretmenliğin gelişimi önündeki en büyük engellerden birisi. Bu yüzyılda özellikle bilginin yenilenme hızı ve her meslek erbabının bir yaşam boyu öğrenen olmasının gerekliliği göz önüne alındığında, emekliliği garanti bir mesleğin de olmayacağı oldukça açık. MIT inovasyon merkezi direktörü Bill Aulett, Özyeğin Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında şöyle diyordu: “No job is forever!” (Hiçbir iş/meslek sonsuz değildir!) Bildiğimiz sonsuz devam edecek gibi görünen mesleklerin (doktorluk, mimarlık, öğretmenlik vb.) son yirmi yılda geçirdikleri değişimi incelersek, kolaylıkla görebiliriz ki, yirmi yıl önceki mesleklerle aynı olan neredeyse sadece isimleri… Bu konuda belki de en az değişen veya en düşük hızla değişen yine öğretmenlik. Bu nedenle belki de öğretmenlik mesleğinin değişim ve gelişimini zorlayacak adımlar atmak gerekli. Acaba tartışma gündeminde olan konular bu anlamda işe yarar mı?

Özellikle teknolojide gerçekleşen hızlı değişim, beraberinde toplumların yaşam şeklini değiştirirken, okulun veya eğitimin halen buna direnebilmesi ne kadar mümkün olabilecek? Toplum hayatı bu yüzyılda yönetim biçimleri ve sınırlara kadar hızla değişirken ve belki de insanlık tarihi için çok önemli kırılmaların büyük bir hızla yaşandığı günlerde, mesleğimizin yapısının bundan etkilenmemesi mümkün değil bence. Daha demokratik bir toplum hayatını inşa etmeye çalışan insanlık, elbette bunu okullarında şekillendirmeli. Diğer yandan bir milyona yaklaşan personel yapısı ile MEB proaktif, sorun çözücü ve yenilikçi olmakta elbette zorlanacak.

Bir başka önemli nokta da MEB’in öğretmenlere belli aralıklarla sınav yapacağını söylemesi. Şöyle düşünelim; beş yıl boyunca okulda performans göstermeyen bir öğretmen, sınav yılında bir dershane yardımıyla sınavdan iyi not aldı ve yeni bir beş yıl daha düşük performansa hak kazandı. Oysa diğer tarafta günlük olarak hazırlanan ve öğrencilerinin öğrenmesi ve hayata hazırlanmalarında çok büyük katkısı olan bir öğretmen, sınavdan düşük puan alırsa ne olacak? Böyle bir sınavın amaçlanan etkiyi sağlaması bana göre mümkün değil. Bunun yerine her yetişkinin kendi gelişimi ve performansı için sorumluluk üstlenmesini sağlayacak çok değişkenli bir model kurgulanmalıdır. İhtiyaç duyduğumuz her yerde yeni bir sınav icat etmek yerine öğrenci kazanımlarını, okul genel sonuçlarını, paydaşların katılımını içeren ve sonuç değerlendirme değil, süreç değerlendirme ilkeleriyle yeni bir model kurgulamalı.

Bu konularda özellikle uluslararası değerlendirmelerde iyi sonuçlar alan ülkelerde gördüğümüz ortak paydalar arasında yer alan önemli noktalardan birisi, okulun otonomisi. Bu tartışmalar bizi o noktaya taşıyabilir. Öte yandan sistemin bütünü için daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim YOOK -Yaşam için Olumlu Okul Kültürü- oluşturmak için okula otonomi sağlamalıyız. Okul müdürü, bağımsız okul yönetim kurulları tarafından pozisyona talip olanlar arasından seçilmeli. Bu okul için bir iddia ortaya koymalı ve ona sağlanan otonomi ile öğretmeni de seçmesinde fırsat sağlanmalı. Bir ile milli eğitim müdürü atanan kişilerin kaç tanesi bir iddia ve planla talip oldular? Aday olmalarını sağlayacak, gerçekten o pozisyonun gerektirdiği yeterlilikleri taşıdığını düşünerek talip olanlar arasından seçilecek bir sistem var mı? Öğretmenlerin ülkenin her tarafında çalışmaya kendi istekleriyle talip olabilmesi için otonomi zorunluluktur. Ülkemizde her üniversite öğrencisi mezun olmak için hazırlanırken özgeçmiş hazırlamayı, mülakatlara hazırlanmayı zorunluluk olarak görürken, öğretmen adayları KPSS sınavlarına hazırlanıp ömür boyu meslek arıyor. Çocuklarımızı hayata hazırlayan öğretmenlerin neredeyse tamamı, meslek yaşamında bir kez özgeçmişini hazırlamamış! Hiç bir zaman işe girmek için mülakata girmemiş!

Kısacası meslektaşlarımızın bu konuları özgür ve tarafsız bir şekilde, tüm taraflarıyla tartışması gerekir. MEB ise hızla her şeyi yöneten, atayan, değiştiren olmaktan çıkarak; kuralları, standartları belirleyen, bunların gerçekleşmesi için denetim ve akreditasyon yapan bir kurum haline gelmesi gerekli. Yerel eğitim konseylerinin bağlı olduğu bir ulusal eğitim konseyi aracılığıyla eğitimin tüm paydaşları katılımcı bir demokrasiyi hissetmeli, yaşamalı.

Kayhan Karlı

ÖğrenmeYoldaşı

Eğitimtercihi

> Öğretmene Bonservis ve Sınav…

Eğitimcilerin tatilde oldukları Ağustos ayında yine, yeni tartışmalar ülkemizde öğretmenlerin geleceği hakkında soru işaretleri oluşturdu. Özellikle de BONSERVİS FORMÜLÜ...

Bir il ve ilçede işe alınan bir öğretmen, başka bir ile gitmeyi düşündüğünde, gitme talebiyle bonservisi kendisine takdim edilerek, işine son verilecek. Gittiği yerde işe alınmasıyla ilgili hiçbir sorumluluk olmayacak. Yerel yönetimde reform yasa tasarısının içinde yer alan bu öneri, medyada yer alarak, yaz aylarının yoğun sınav gündemine rağmen büyük tartışma yarattı. Bir süredir MEB tarafından dile getirilen, öğretmenlerin belirli süreler sonunda sınava alınarak mesleğe devamlarına karar verilmesine paralel bir anlayışla gelen bu önerinin tüm detaylarıyla tartışılması gerekir.

Ülkemizde öğretmenliğin diğer devlet memurluklarına benzer şekilde yaş haddi dolana kadar yapılacak bir meslek gibi algılanması, öğretmenliğin gelişimi önündeki en büyük engellerden birisi. Bu yüzyılda özellikle bilginin yenilenme hızı ve her meslek erbabının bir yaşam boyu öğrenen olmasının gerekliliği göz önüne alındığında, emekliliği garanti bir mesleğin de olmayacağı oldukça açık. MIT inovasyon merkezi direktörü Bill Aulett, Özyeğin Üniversitesi’nde yaptığı konuşmasında şöyle diyordu: “No job is forever!” (Hiçbir iş/meslek sonsuz değildir!) Bildiğimiz sonsuz devam edecek gibi görünen mesleklerin (doktorluk, mimarlık, öğretmenlik vb.) son yirmi yılda geçirdikleri değişimi incelersek, kolaylıkla görebiliriz ki, yirmi yıl önceki mesleklerle aynı olan neredeyse sadece isimleri… Bu konuda belki de en az değişen veya en düşük hızla değişen yine öğretmenlik. Bu nedenle belki de öğretmenlik mesleğinin değişim ve gelişimini zorlayacak adımlar atmak gerekli. Acaba tartışma gündeminde olan konular bu anlamda işe yarar mı?

Özellikle teknolojide gerçekleşen hızlı değişim, beraberinde toplumların yaşam şeklini değiştirirken, okulun veya eğitimin halen buna direnebilmesi ne kadar mümkün olabilecek? Toplum hayatı bu yüzyılda yönetim biçimleri ve sınırlara kadar hızla değişirken ve belki de insanlık tarihi için çok önemli kırılmaların büyük bir hızla yaşandığı günlerde, mesleğimizin yapısının bundan etkilenmemesi mümkün değil bence. Daha demokratik bir toplum hayatını inşa etmeye çalışan insanlık, elbette bunu okullarında şekillendirmeli. Diğer yandan bir milyona yaklaşan personel yapısı ile MEB proaktif, sorun çözücü ve yenilikçi olmakta elbette zorlanacak.

Bir başka önemli nokta da MEB’in öğretmenlere belli aralıklarla sınav yapacağını söylemesi. Şöyle düşünelim; beş yıl boyunca okulda performans göstermeyen bir öğretmen, sınav yılında bir dershane yardımıyla sınavdan iyi not aldı ve yeni bir beş yıl daha düşük performansa hak kazandı. Oysa diğer tarafta günlük olarak hazırlanan ve öğrencilerinin öğrenmesi ve hayata hazırlanmalarında çok büyük katkısı olan bir öğretmen, sınavdan düşük puan alırsa ne olacak? Böyle bir sınavın amaçlanan etkiyi sağlaması bana göre mümkün değil. Bunun yerine her yetişkinin kendi gelişimi ve performansı için sorumluluk üstlenmesini sağlayacak çok değişkenli bir model kurgulanmalıdır. İhtiyaç duyduğumuz her yerde yeni bir sınav icat etmek yerine öğrenci kazanımlarını, okul genel sonuçlarını, paydaşların katılımını içeren ve sonuç değerlendirme değil, süreç değerlendirme ilkeleriyle yeni bir model kurgulamalı.

Bu konularda özellikle uluslararası değerlendirmelerde iyi sonuçlar alan ülkelerde gördüğümüz ortak paydalar arasında yer alan önemli noktalardan birisi, okulun otonomisi. Bu tartışmalar bizi o noktaya taşıyabilir. Öte yandan sistemin bütünü için daha önceki yazılarımda sözünü ettiğim YOOK -Yaşam için Olumlu Okul Kültürü- oluşturmak için okula otonomi sağlamalıyız. Okul müdürü, bağımsız okul yönetim kurulları tarafından pozisyona talip olanlar arasından seçilmeli. Bu okul için bir iddia ortaya koymalı ve ona sağlanan otonomi ile öğretmeni de seçmesinde fırsat sağlanmalı. Bir ile milli eğitim müdürü atanan kişilerin kaç tanesi bir iddia ve planla talip oldular? Aday olmalarını sağlayacak, gerçekten o pozisyonun gerektirdiği yeterlilikleri taşıdığını düşünerek talip olanlar arasından seçilecek bir sistem var mı? Öğretmenlerin ülkenin her tarafında çalışmaya kendi istekleriyle talip olabilmesi için otonomi zorunluluktur. Ülkemizde her üniversite öğrencisi mezun olmak için hazırlanırken özgeçmiş hazırlamayı, mülakatlara hazırlanmayı zorunluluk olarak görürken, öğretmen adayları KPSS sınavlarına hazırlanıp ömür boyu meslek arıyor. Çocuklarımızı hayata hazırlayan öğretmenlerin neredeyse tamamı, meslek yaşamında bir kez özgeçmişini hazırlamamış! Hiç bir zaman işe girmek için mülakata girmemiş!

Kısacası meslektaşlarımızın bu konuları özgür ve tarafsız bir şekilde, tüm taraflarıyla tartışması gerekir. MEB ise hızla her şeyi yöneten, atayan, değiştiren olmaktan çıkarak; kuralları, standartları belirleyen, bunların gerçekleşmesi için denetim ve akreditasyon yapan bir kurum haline gelmesi gerekli. Yerel eğitim konseylerinin bağlı olduğu bir ulusal eğitim konseyi aracılığıyla eğitimin tüm paydaşları katılımcı bir demokrasiyi hissetmeli, yaşamalı.

Kayhan Karlı

ÖğrenmeYoldaşı

Eğitimtercihi

Son Güncelleme: Cuma, 17 Ağustos 2012 11:00

Gösterim: 4454


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.