Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.

Prof. Dr. Ziya Selçuk

ziya_selcukBugüne kadar yaptığım eğitim değerlendirmeleri o yıl içindeki eğitim politika ve uygulamalarına yönelik görüşlerimi içermişti. Pratiğin içinden gelen biri olarak, yıl çinde olup bitenleri yorumlayarak yazmak oldukça normal geldi bana. Bu yıl bir değişiklik yapıp mevcut duruma başka bir açıdan bakayım istiyorum. Böyle bir ihtiyacı hissetmeme, yapageldiğimiz eğitim değerlendirmelerinin doğurduğu patinaj duygusu yol açtı. Zira popüler ve güncel olanın ortaya çıkardığı zehirlenme, aynı konuları, aynı zeminde biteviye tartışmamıza yol açıyor. Sanki çok yoğun bir sisin içinde yön duygusunu kaybetmiş gibiyiz. “Durun Kalabalıklar” diyebilecek bir kollektif zekanın bağırma zamanı sanki. Çözümleri hep dışarda arıyoruz. Kendi eğitim anlayışımızı doğurmak yerine “sperm bankasından tüp eğitim” doğurtmaya çalışıyoruz. Zihinsel alet olarak ithal edilen şey, ithal edilen şey değildir; başkalaşır. Zihninizde bir tranformasyon modeliniz varsa elbet. Model kurmak için içe dönmek gerekiyor. Herkes kendi içine dönmek ve kendini düzeltmektense sistemi düzeltmeye çalışıyor. Bu da ya kendi eğitim deneyimimizden ya da çocuğumuzun eğitim yolculuğundan hareketle önerilerde bulunarak yapılıyor. Kullandığımız dil öylesine kirli, kelimeler öylesine esir alınmış ki eleştirel düşünmekten bahsedenler bile dönme dolap tadında düşünebiliyor. Kolay değil. Derdimiz belki birkaç yüzyıllık bir dert.
Farkındalık kitabında Osho, ıstırabın kökenlerini anlatırken şöyle diyor: “Sefalet bir bilinçsizlik halidir. Sefil durumdayız çünkü ne yaptığımızın, ne düşündüğümüzün, ne hissettiğimizin farkında değiliz; bu yüzden her an kendimizle çatışma halindeyiz. Eylem bir yönde giderken, düşünce diğerinde gider, duygularsa bambaşka bir yere. Sürekli bölünüyoruz ve giderek daha çok parçalara ayrılıyoruz. Sefalet budur; bütünlüğümüzü, birlikteliğimizi yitiriyoruz. Tamamıyla merkezsiz kalıyoruz”.
Ülkemdeki tartışmaların ekseriyeti bende yukarıda bahsedilen hali çağrıştırıyor. Özellikle eğitim tartışmaları. Hiçbirimiz sanki gerçeğin peşinde değiliz; ikna olmanın peşindeyiz. Yeter ki taraftarı olduğumuz takım kazanmış görünsün. Gerçekten ortada bir merkez yok; hiza taşımız yok. Popülerleştirilmiş güncel kavramlar hazır gıda gibi paketler halinde dilimize, düşüncemize yerleşiyor. 1950’de başlayan eğitim dilinin devşirilmesi işlemi çoktan tamamlanmış görünüyor. 1939’da bir komisyon marifetiyle MEB yayını olarak yayımlanan Umumi Tedris Usulü adlı kitapta şöyle bir paragraf var: İhsaslarla alınan intibaların şiddeti tedrisatta nazarı dikkate alınmalıdır. Ruhiyat gösteriyor ki bu intibaların şiddeti meselesi çocuğun tasavvur enmuzecile münasebettedir. Basari tipte olanlarda basira intibalarının şiddeti, sem’i tipte samiadan gelen intibaların şiddeti, keza hareki tipte hareket ihsaslarına taallük eden intibaların şiddeti mevzubahistir. Öğretmen çocuğun hangi tipten olduğunu bilmelidir”. Yani bizim ikibinli yıllarda öne çıkardığımız görsel, işitsel ve kinestetik öğrencilerden bahsediliyor. Lakin dile ne kadar yabancıyız! Bugünlerde filozof John Dewey’in 1929 baskı School and Society (Okul ve Toplum) kitabının orjinal İngilizce tam nüshasını okuyorum. Bugün kullanılmayan tek bir kelime içermiyor kitap. Bu da başka bir yara. Düşüncenin merkezi olan dil sahici olamayınca düşünce gölgeleşiyor. Gerçekten merkezsiz kaldık. Uygulamaya sokulan eğitim uygulamalarının sağlamasını yapabileceğimiz bir ana fikrimiz yok. İnsan yetiştirmeyle uğraşan eğitim kurumlarımız var. İnsan yetiştiren insanları yetiştiren eğitim fakültelerimiz var. “Yetiştirmek fiilinin kendisi sorunlu bir defa; insan yetiştirilmez, yetişir. Her neyse! Hiçbir eğitim fakültesinin “bizim insan anlayışımız şudur; ontolojik ve epistemolojik olarak şu bağlamdan yola çıkıyoruz, bilim ekolümüz ve öğretmen yetiştirmede ideolojik tercihimiz bu” biçiminde kimliğini tanıtıcı kendine özgü bir ifadesi yok. İnsanın yetişmesiyle ilgilendikleri halde hiçbir öğretmene böyle bir farkındalık yolu aç(a)mıyoruz. İnsan görüşü olmayan insan yetiştiriciler... bitki yetiştirir gibi. Google’ın önceki başkan yardımcısı olan, Carnegie Mellon’ın dekanlarından A. Moore’ın deyişiyle “İnsanlık tarihinin en büyük varoluşsal tehdidi yaşadığı çağımızda”, insan kavramını parçalıyoruz. Psikoloji kitaplarına göre insan, “biyo-psiko-sosyal bir varlıktır”. Oysa insan aynı zamanda manevi-spritüel yönü olan bir varlıktır. İnsanın bu yönünü ihmal eden bir anlayışın bütüncül bir insan tasviri ortaya koyması mümkün olabilir mi? İnsanı parçalamak çağdaş eğitim sisteminin ana misyonu haline gelmiş durumda. Öyle ki; içgüdü, duyum, duygu ve düşünce alanları insanın ana terbiye temelleridir. Bugünkü eğitim hemen hemen tümüyle sadece düşünce/bilişsel/akademik alan(ın)a basıyor. Ancak piyanonun başka tuşları da var. Son derece profesyonelce hazırlanan, teknik olarak güçlü, derinlikli yorumlara yol açar nitelikte veriler sunan PISA araştırması da piyanonun sadece belli tuşlarına basan çalışmalardan biri. Bu araştırmada eğitimin ölçülebilir boyutlarının çok dar bir aralığına vurgu yapılıyor. Sadece düşünce alanının anlama, problem çözme, eleştirel düşünme gibi ön/sol beynin çok sınırlı bir kısmına dönük sorgulamalar yapılıyor. Resmiyette okuma becerileri, fen okuryazarlığı ve matematik okuryazarlığından söz ediliyor. Ancak pazarlamada, ülkelerin eğitim sistemleri karşılaştırılıyor; dünyanın en iyi eğitim sistemleri ilan ediliyor. OECD, kậr amacı güden çok uluslu şirketlerle işbirliği kuruyor ve bazı ülkelerin eğitim sistemlerini sözde düzeltme çalışmalarına destek veriyor. Yani eğitimin ticarileşmesine ve piyasalaşmasına ön açıyor. Ne var bunda denilebilir. Tam da burada bir şeyler var. OECD üstüne vazife olmadığı halde ülkelerin eğitim sistemlerinin standartlaştırlmasına hizmet ediyor. Batı medeniyetinin tüm ülkelerdeki kültürleri, (giyecekleri, yiyecekleri, müziği, eşyaları) standartlaştırma merakı eğitimde de sürüyor. George Ritzer’in “Toplumun McDonadlaştırılması” kitabında ifade edilene benzer şekilde eğitimin/insanın MCDonalds’laştırması denilebilecek bu mekanizmalar yüzünden yerel kültürler yok oluyor. Eğitim sistemlerinin tüm ülkelerde standartlaştırılması farklı kültürlerin yaratıcı potansiyeline yönelik bir tehdittir. Her ülke kendine özgü insan yetiştirme sistemiyle dünyaya açılmalıdır. Dijital kapitalist uygarlığın yok edici etkisinin, eğitimi de çürütmeye başlatması çok üzücü. IMF’nin araçsal pratikleriyle davranan OECD, onlarca alan varken sadece üç alt alanla bir öğrencinin gelişimi hakkında karar veriyor ve ülkeleri manipule ediyor. Sınavlarda başarılı olan ülke, öğretmen ve öğrencilerde sahte bir tamamlanmışlık duygusu uyandırılıyor. OECD’nin üç yılda bir yaydığı PISA rüzgarından kitleler etkileniyor ve PISAdan bahsetmek zorunlulukmuş gibi hissettiriliyor. Ameliyat sonrası nekahet dönemi gibi kısa süre spot ışıklar eğitimin üzerine yöneliyor. Paylaş ki fotoğraf kararsın kabilinden, herkes PISA sonuçlarını paylaşarak problemin esasını gözden kaçırıyor. Basit birkaç soru bile tezgahın aydınlanmasına yol açabilir:
- PISA sıralamasında neden ilk on sırada G8 ülkelerinden sadece biri var? Onların eğitim sistemi kötü mü?
- Matematikte 40. sırada yer alan, belki de dünyanın en iyi eğitim sistemlerinden birine sahip olan İsrail’in eğitim sistemi yetersiz mi?
- Bir önceki PISA’da matematikte 52. olan Malezya’nın ihracatındaki yüksek teknoloji oranının şaşırtıcı şekilde %44 olması nasıl açıklanabilir. (Türkiye’ninki %2)
- Hep ilk sıralarda yer alan Finlandiya matematikte ilk on sırada olmadığı için eğitim sistemi kötüleşti mi?
- 2015 Küresel İnovasyon Endeksi’nin ilk on sırasında neden PISA sıralamasındaki ilk on ülkenin sekizi neden yok?
- 2015 Küresel Yaratıcılık Endeksi ilk on sırada neden PISA sıralamasındaki ilk on ülkenin yedisi niçin yok?

Bu sorulardan yüzlercesi mevcut. 72 ülkenin kültürü, ekonomisi, doğal kaynakları, tarihinde sömürgecilik yapıp yapmadığı, milli geliri, öğrenci başına yaptığı harcama ve daha yüzlerce parametre dikkate alınmadan, sanki girdileri ve araştırma değişkenleri eşitmiş gibi karşılaştırılması ne garip. Lisansta verilen Araştırma Teknikleri dersinde bir öğrencim istatistiksel olarak değişkenleri kontrol etmeden, düzeltme formulü uygulamadan bu ülkeleri karşılaştırsa o dersten kalırdı. PISA araştırmasında yapılan bu. Üç alt müfredat alanıyla eğitim kalitesi imajı oluşturuluyor. PISA’da yüksek not almakla ekonomik gelişme arasında doğrusal ilişki kurularak algı yönetimi yapılıyor. Matematik okuryazarlığı alanında ilk on sırada yer alan ülkelerin %70’inde anasınıfından itibaren katı sınav sistemlerinin olduğu, pop yıldızı gibi meşhur sınav çalıştırıcılarının bulunduğu, PISA hazırlık sektörünün doğduğu bir ortam mevcut. Arap tayıyla sütçü beygirinin yarıştırılması gibi birşey bu. Bu yarışın sonunda ortaya çıkan sonuçlara şaşıran insanlara çok şaşırıyorum. Çünkü çok güzel şaşırıyormuş gibi yapıyorlar. Ya da hipnoz altındalar.
PISA araştırmasındaki istatistikleri göstererek insanları ikna etmek çok ta büyüleyici değil. Nobel Ödüllü D. Kahneman Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında İstatistikleri Bir Neden Olarak Görme Hatası’ndan bahsediyor: “Olay, durum ve olgular karşısında neden aramak ve belirlemek üzere hazırlanmış bir düşünme stratejisi çoğu zaman bize iyi hizmet ediyor. Zira doğal süreçler nedenlere bağlıdır ve bu nedenleri belirlemek birçok durum karşısında nasıl bir tepki vermemiz gerektiğini belirlemeye yardımcı oluyor. Buna rağmen, bazı zamanlarda esiri olduğumuz nedensel önyargılar bizi yolumuzdan saptırabilir çünkü her şeye bir neden, özellikle de kasti bir neden bulma eğilimindeyiz – işin belirleyicisi şans veya istatistiki kirlilik olduğu zamanlarda bile.” Kahneman’ın satırlarında ifade edilen hata bugün, eğitim, tıp, siyaset ve benzeri alanlarda binlerce kez karşımıza çıkıyor. Ortaya çıkan hemen her araştırma bulgusunun genellikle zıttı da olabildiğinden önyargılarımıza göre okumalar yapabiliyoruz.

Diğer yandan, kullandığı istatistiksel yaklaşım bakımından ciddi eleştirilere maruz kalmasına rağmen, PISA araştırması son derece profesyonelce hazırlanan, içerdiği değişkenler itibarıyla oldukça derinlikli analiz fırsatları veren, kesinlikle kapsamı çerçevesinde yararlanılması gereken bir çalışma. Bu çalışmayı küçümseyerek veya yok sayarak rasyonel bir zemin kurmak mümkün görünmüyor. PISA’nın olumsuzluklarını sıralayarak eğitim sistemimizi olumlulaştırabilir miyiz? Eğitim sisteminin kötü olduğunu kanıtlamak için PISA sonuçlarına gerek mi var? TEOG, YGS-LYS, KPSS, ÖABT vd. bakmak da yeterli olabilir. Devletimizin en yüksek kademesinden bu alarm veriliyor zaten. Meslek lisesi öğrencilerinin yüksek oranda olması, ortaöğretimdeki değişiklikler gibi gerekçelerden dolayı düşük sonuçlar alındı demek, tekil neden-sonuç fetişizmine götürür. Ya da bu okullarda okuyan öğrencilerin feda edilebileceğini peşine kabul etmeye… Ortaöğretimde değişiklik yapılmadan da, meslek lisesi öğrencilerinin oranı düşükken de durumumuz çok benzerdi. Almamız gereken dersler var ve PISA kısmi alanlarda çok işlevsel bir araç. Ancak bizim öğretimsel başarı paradigmamızla PISA’daki yeterlik paradigması arasındaki farklılığa dikkat etmek şart. Örneğin okuma becerileri, bizim müfredatta paragraf anlamaya dönük doğrusal beceri listesi şeklinde düzenleniyor. PISA araştırmasında ise bizim müfredatta olmayan şekilde, metne ilişkin alt kavram hiyerarşisi, okurun metne yaklaşımı, metnin kullanım amacı, bilgi organizasyonu, kişisel yorum ve benzeri bir çok ağsı katman yer alıyor. Okuma becerileri açısından böyle bir konsept farklılığı varken, yapılan ülkeler arası karşılaştırma gerçekten makul değil. Türkiye’de hemen bununla ilgili teorik çalışmaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu bizim eksiğimiz. PISA sonuçlarını reddetmek veya alakasız gerekçeler söylemek yerine analitik araştırmalar yapmak durumundayız. Zira arkasında yatan politik amaç dikkate alınmadan bakıldığında, PISA spesifik konularda teknik fırsatlar içeriyor. Ne’liğini bilerek PISA konusunda gerçekçi bir master planlama yapmakta yarar var. Ancak projeler yığınına yeni projeler ekleyerek böyle bir planlama yapılamaz. Hizası ve merkezi olmayan bir sisteme “ne güzelmiş” deyip habire yeni projeler ekliyoruz. Lazım mı, güzel mi diye sormuyoruz. Küçük Prens’in yazarı St. Euxpery kitabı ilk yazdığında bin sayfaymış. Sonra çıkara çıkara yüz sayfaya düşürmüş. Neden böyle yaptığı sorulduğunda “Eklenecek şey kalmadığında değil de, çıkarılacak şey kalmadığında mükemmel olur bir eser” demiş.
Sonuç olarak, obezleşmiş olan eğitim sistemini acilen felsefesinden başlayarak yeniden tasarlamamız lazım. Hayatı pratiğin ve teorinin içinde geçmiş biri olarak uygulamalar düzeyinde yapılan eleştiri ve katkıların bu dönemde sözde tartışmalar dışında bir yararı olmadığına inanıyorum. Yine inanıyorum ki, eğitimin yeniden inşası bir grubun, hizbin değil, Türkiye’nin birikimi değerlendirilerek sağlanabilir. Milli mutabakat olmadan ortak bir hayal ve hayat sahnemiz olamaz. Kısa vadede elde edilen kậrcıkların uzun vadede bir sistem kurmaya yetmeyeceği anlaşılır. Yapısı gereği çok sınırlı olan PISA gibi çalışmalar üzerinden de bir sistem kurulamaz. Sadece karaciğere bakarak check-up yapılamaz. Öncelikle bütünsel insan görüşümüzü net olarak ortaya koymalıyız. Bu görüşü TEDMEM tarafından ortaya konulan Ulusal Eğitim Programı (2015-2022) benzeri katılımcı bir planla somutlaştırmalıyız. Yukarıda bahsettiğim 1939 tarihli Umumi Tedris Usulü kitabında sadeleştirilmiş haliyle şöyle bir not var: “Öğretimin eğitimsel gayesinden sadece düşünsel yeteneklerin gelişmesi anlaşılmamalıdır. Duygu ve irade terbiyesinin buna eklenmesi gerekir. Çocuklara sadece eğlenceli cazip konular verilmemeli. Hayat ehemmiyetsiz, ağır ve eğlencesiz işler de ister. Öğretimin yükselten ve asalet veren insani görevi, hissi ve iradi gelişimle ilgilidir. Sadece entelektüalist bir bakış açısı yetmez. Öğretimin nihai gayesi fazilettir.” 1930’ larda vakıf olduğumuz bir bütünlüğü bugün tümüyle kaybetmiş olmamız şaşırtıcı değil. Çünkü para ve yarar eksenli pragmatist OECD bakış açısına iman ettik ve vaizlerini alkışlamakla meşgulüz. Düşünüp tartışalım denildiğinde “ne yani siz ekonominin gelişmesine karşı mısınız?“ türünden “itikadi” sorularla karşılaşıyoruz. Filin kuyruğunu tartışarak eğitim meselesini bütünsel olarak tartışmış olmayız. Hatta tartışmasak, önce düşünsek, hissetsek, duyumsasak...

> 2016 yılını değerlendirmesek...

Prof. Dr. Ziya Selçuk

ziya_selcukBugüne kadar yaptığım eğitim değerlendirmeleri o yıl içindeki eğitim politika ve uygulamalarına yönelik görüşlerimi içermişti. Pratiğin içinden gelen biri olarak, yıl çinde olup bitenleri yorumlayarak yazmak oldukça normal geldi bana. Bu yıl bir değişiklik yapıp mevcut duruma başka bir açıdan bakayım istiyorum. Böyle bir ihtiyacı hissetmeme, yapageldiğimiz eğitim değerlendirmelerinin doğurduğu patinaj duygusu yol açtı. Zira popüler ve güncel olanın ortaya çıkardığı zehirlenme, aynı konuları, aynı zeminde biteviye tartışmamıza yol açıyor. Sanki çok yoğun bir sisin içinde yön duygusunu kaybetmiş gibiyiz. “Durun Kalabalıklar” diyebilecek bir kollektif zekanın bağırma zamanı sanki. Çözümleri hep dışarda arıyoruz. Kendi eğitim anlayışımızı doğurmak yerine “sperm bankasından tüp eğitim” doğurtmaya çalışıyoruz. Zihinsel alet olarak ithal edilen şey, ithal edilen şey değildir; başkalaşır. Zihninizde bir tranformasyon modeliniz varsa elbet. Model kurmak için içe dönmek gerekiyor. Herkes kendi içine dönmek ve kendini düzeltmektense sistemi düzeltmeye çalışıyor. Bu da ya kendi eğitim deneyimimizden ya da çocuğumuzun eğitim yolculuğundan hareketle önerilerde bulunarak yapılıyor. Kullandığımız dil öylesine kirli, kelimeler öylesine esir alınmış ki eleştirel düşünmekten bahsedenler bile dönme dolap tadında düşünebiliyor. Kolay değil. Derdimiz belki birkaç yüzyıllık bir dert.
Farkındalık kitabında Osho, ıstırabın kökenlerini anlatırken şöyle diyor: “Sefalet bir bilinçsizlik halidir. Sefil durumdayız çünkü ne yaptığımızın, ne düşündüğümüzün, ne hissettiğimizin farkında değiliz; bu yüzden her an kendimizle çatışma halindeyiz. Eylem bir yönde giderken, düşünce diğerinde gider, duygularsa bambaşka bir yere. Sürekli bölünüyoruz ve giderek daha çok parçalara ayrılıyoruz. Sefalet budur; bütünlüğümüzü, birlikteliğimizi yitiriyoruz. Tamamıyla merkezsiz kalıyoruz”.
Ülkemdeki tartışmaların ekseriyeti bende yukarıda bahsedilen hali çağrıştırıyor. Özellikle eğitim tartışmaları. Hiçbirimiz sanki gerçeğin peşinde değiliz; ikna olmanın peşindeyiz. Yeter ki taraftarı olduğumuz takım kazanmış görünsün. Gerçekten ortada bir merkez yok; hiza taşımız yok. Popülerleştirilmiş güncel kavramlar hazır gıda gibi paketler halinde dilimize, düşüncemize yerleşiyor. 1950’de başlayan eğitim dilinin devşirilmesi işlemi çoktan tamamlanmış görünüyor. 1939’da bir komisyon marifetiyle MEB yayını olarak yayımlanan Umumi Tedris Usulü adlı kitapta şöyle bir paragraf var: İhsaslarla alınan intibaların şiddeti tedrisatta nazarı dikkate alınmalıdır. Ruhiyat gösteriyor ki bu intibaların şiddeti meselesi çocuğun tasavvur enmuzecile münasebettedir. Basari tipte olanlarda basira intibalarının şiddeti, sem’i tipte samiadan gelen intibaların şiddeti, keza hareki tipte hareket ihsaslarına taallük eden intibaların şiddeti mevzubahistir. Öğretmen çocuğun hangi tipten olduğunu bilmelidir”. Yani bizim ikibinli yıllarda öne çıkardığımız görsel, işitsel ve kinestetik öğrencilerden bahsediliyor. Lakin dile ne kadar yabancıyız! Bugünlerde filozof John Dewey’in 1929 baskı School and Society (Okul ve Toplum) kitabının orjinal İngilizce tam nüshasını okuyorum. Bugün kullanılmayan tek bir kelime içermiyor kitap. Bu da başka bir yara. Düşüncenin merkezi olan dil sahici olamayınca düşünce gölgeleşiyor. Gerçekten merkezsiz kaldık. Uygulamaya sokulan eğitim uygulamalarının sağlamasını yapabileceğimiz bir ana fikrimiz yok. İnsan yetiştirmeyle uğraşan eğitim kurumlarımız var. İnsan yetiştiren insanları yetiştiren eğitim fakültelerimiz var. “Yetiştirmek fiilinin kendisi sorunlu bir defa; insan yetiştirilmez, yetişir. Her neyse! Hiçbir eğitim fakültesinin “bizim insan anlayışımız şudur; ontolojik ve epistemolojik olarak şu bağlamdan yola çıkıyoruz, bilim ekolümüz ve öğretmen yetiştirmede ideolojik tercihimiz bu” biçiminde kimliğini tanıtıcı kendine özgü bir ifadesi yok. İnsanın yetişmesiyle ilgilendikleri halde hiçbir öğretmene böyle bir farkındalık yolu aç(a)mıyoruz. İnsan görüşü olmayan insan yetiştiriciler... bitki yetiştirir gibi. Google’ın önceki başkan yardımcısı olan, Carnegie Mellon’ın dekanlarından A. Moore’ın deyişiyle “İnsanlık tarihinin en büyük varoluşsal tehdidi yaşadığı çağımızda”, insan kavramını parçalıyoruz. Psikoloji kitaplarına göre insan, “biyo-psiko-sosyal bir varlıktır”. Oysa insan aynı zamanda manevi-spritüel yönü olan bir varlıktır. İnsanın bu yönünü ihmal eden bir anlayışın bütüncül bir insan tasviri ortaya koyması mümkün olabilir mi? İnsanı parçalamak çağdaş eğitim sisteminin ana misyonu haline gelmiş durumda. Öyle ki; içgüdü, duyum, duygu ve düşünce alanları insanın ana terbiye temelleridir. Bugünkü eğitim hemen hemen tümüyle sadece düşünce/bilişsel/akademik alan(ın)a basıyor. Ancak piyanonun başka tuşları da var. Son derece profesyonelce hazırlanan, teknik olarak güçlü, derinlikli yorumlara yol açar nitelikte veriler sunan PISA araştırması da piyanonun sadece belli tuşlarına basan çalışmalardan biri. Bu araştırmada eğitimin ölçülebilir boyutlarının çok dar bir aralığına vurgu yapılıyor. Sadece düşünce alanının anlama, problem çözme, eleştirel düşünme gibi ön/sol beynin çok sınırlı bir kısmına dönük sorgulamalar yapılıyor. Resmiyette okuma becerileri, fen okuryazarlığı ve matematik okuryazarlığından söz ediliyor. Ancak pazarlamada, ülkelerin eğitim sistemleri karşılaştırılıyor; dünyanın en iyi eğitim sistemleri ilan ediliyor. OECD, kậr amacı güden çok uluslu şirketlerle işbirliği kuruyor ve bazı ülkelerin eğitim sistemlerini sözde düzeltme çalışmalarına destek veriyor. Yani eğitimin ticarileşmesine ve piyasalaşmasına ön açıyor. Ne var bunda denilebilir. Tam da burada bir şeyler var. OECD üstüne vazife olmadığı halde ülkelerin eğitim sistemlerinin standartlaştırlmasına hizmet ediyor. Batı medeniyetinin tüm ülkelerdeki kültürleri, (giyecekleri, yiyecekleri, müziği, eşyaları) standartlaştırma merakı eğitimde de sürüyor. George Ritzer’in “Toplumun McDonadlaştırılması” kitabında ifade edilene benzer şekilde eğitimin/insanın MCDonalds’laştırması denilebilecek bu mekanizmalar yüzünden yerel kültürler yok oluyor. Eğitim sistemlerinin tüm ülkelerde standartlaştırılması farklı kültürlerin yaratıcı potansiyeline yönelik bir tehdittir. Her ülke kendine özgü insan yetiştirme sistemiyle dünyaya açılmalıdır. Dijital kapitalist uygarlığın yok edici etkisinin, eğitimi de çürütmeye başlatması çok üzücü. IMF’nin araçsal pratikleriyle davranan OECD, onlarca alan varken sadece üç alt alanla bir öğrencinin gelişimi hakkında karar veriyor ve ülkeleri manipule ediyor. Sınavlarda başarılı olan ülke, öğretmen ve öğrencilerde sahte bir tamamlanmışlık duygusu uyandırılıyor. OECD’nin üç yılda bir yaydığı PISA rüzgarından kitleler etkileniyor ve PISAdan bahsetmek zorunlulukmuş gibi hissettiriliyor. Ameliyat sonrası nekahet dönemi gibi kısa süre spot ışıklar eğitimin üzerine yöneliyor. Paylaş ki fotoğraf kararsın kabilinden, herkes PISA sonuçlarını paylaşarak problemin esasını gözden kaçırıyor. Basit birkaç soru bile tezgahın aydınlanmasına yol açabilir:
- PISA sıralamasında neden ilk on sırada G8 ülkelerinden sadece biri var? Onların eğitim sistemi kötü mü?
- Matematikte 40. sırada yer alan, belki de dünyanın en iyi eğitim sistemlerinden birine sahip olan İsrail’in eğitim sistemi yetersiz mi?
- Bir önceki PISA’da matematikte 52. olan Malezya’nın ihracatındaki yüksek teknoloji oranının şaşırtıcı şekilde %44 olması nasıl açıklanabilir. (Türkiye’ninki %2)
- Hep ilk sıralarda yer alan Finlandiya matematikte ilk on sırada olmadığı için eğitim sistemi kötüleşti mi?
- 2015 Küresel İnovasyon Endeksi’nin ilk on sırasında neden PISA sıralamasındaki ilk on ülkenin sekizi neden yok?
- 2015 Küresel Yaratıcılık Endeksi ilk on sırada neden PISA sıralamasındaki ilk on ülkenin yedisi niçin yok?

Bu sorulardan yüzlercesi mevcut. 72 ülkenin kültürü, ekonomisi, doğal kaynakları, tarihinde sömürgecilik yapıp yapmadığı, milli geliri, öğrenci başına yaptığı harcama ve daha yüzlerce parametre dikkate alınmadan, sanki girdileri ve araştırma değişkenleri eşitmiş gibi karşılaştırılması ne garip. Lisansta verilen Araştırma Teknikleri dersinde bir öğrencim istatistiksel olarak değişkenleri kontrol etmeden, düzeltme formulü uygulamadan bu ülkeleri karşılaştırsa o dersten kalırdı. PISA araştırmasında yapılan bu. Üç alt müfredat alanıyla eğitim kalitesi imajı oluşturuluyor. PISA’da yüksek not almakla ekonomik gelişme arasında doğrusal ilişki kurularak algı yönetimi yapılıyor. Matematik okuryazarlığı alanında ilk on sırada yer alan ülkelerin %70’inde anasınıfından itibaren katı sınav sistemlerinin olduğu, pop yıldızı gibi meşhur sınav çalıştırıcılarının bulunduğu, PISA hazırlık sektörünün doğduğu bir ortam mevcut. Arap tayıyla sütçü beygirinin yarıştırılması gibi birşey bu. Bu yarışın sonunda ortaya çıkan sonuçlara şaşıran insanlara çok şaşırıyorum. Çünkü çok güzel şaşırıyormuş gibi yapıyorlar. Ya da hipnoz altındalar.
PISA araştırmasındaki istatistikleri göstererek insanları ikna etmek çok ta büyüleyici değil. Nobel Ödüllü D. Kahneman Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında İstatistikleri Bir Neden Olarak Görme Hatası’ndan bahsediyor: “Olay, durum ve olgular karşısında neden aramak ve belirlemek üzere hazırlanmış bir düşünme stratejisi çoğu zaman bize iyi hizmet ediyor. Zira doğal süreçler nedenlere bağlıdır ve bu nedenleri belirlemek birçok durum karşısında nasıl bir tepki vermemiz gerektiğini belirlemeye yardımcı oluyor. Buna rağmen, bazı zamanlarda esiri olduğumuz nedensel önyargılar bizi yolumuzdan saptırabilir çünkü her şeye bir neden, özellikle de kasti bir neden bulma eğilimindeyiz – işin belirleyicisi şans veya istatistiki kirlilik olduğu zamanlarda bile.” Kahneman’ın satırlarında ifade edilen hata bugün, eğitim, tıp, siyaset ve benzeri alanlarda binlerce kez karşımıza çıkıyor. Ortaya çıkan hemen her araştırma bulgusunun genellikle zıttı da olabildiğinden önyargılarımıza göre okumalar yapabiliyoruz.

Diğer yandan, kullandığı istatistiksel yaklaşım bakımından ciddi eleştirilere maruz kalmasına rağmen, PISA araştırması son derece profesyonelce hazırlanan, içerdiği değişkenler itibarıyla oldukça derinlikli analiz fırsatları veren, kesinlikle kapsamı çerçevesinde yararlanılması gereken bir çalışma. Bu çalışmayı küçümseyerek veya yok sayarak rasyonel bir zemin kurmak mümkün görünmüyor. PISA’nın olumsuzluklarını sıralayarak eğitim sistemimizi olumlulaştırabilir miyiz? Eğitim sisteminin kötü olduğunu kanıtlamak için PISA sonuçlarına gerek mi var? TEOG, YGS-LYS, KPSS, ÖABT vd. bakmak da yeterli olabilir. Devletimizin en yüksek kademesinden bu alarm veriliyor zaten. Meslek lisesi öğrencilerinin yüksek oranda olması, ortaöğretimdeki değişiklikler gibi gerekçelerden dolayı düşük sonuçlar alındı demek, tekil neden-sonuç fetişizmine götürür. Ya da bu okullarda okuyan öğrencilerin feda edilebileceğini peşine kabul etmeye… Ortaöğretimde değişiklik yapılmadan da, meslek lisesi öğrencilerinin oranı düşükken de durumumuz çok benzerdi. Almamız gereken dersler var ve PISA kısmi alanlarda çok işlevsel bir araç. Ancak bizim öğretimsel başarı paradigmamızla PISA’daki yeterlik paradigması arasındaki farklılığa dikkat etmek şart. Örneğin okuma becerileri, bizim müfredatta paragraf anlamaya dönük doğrusal beceri listesi şeklinde düzenleniyor. PISA araştırmasında ise bizim müfredatta olmayan şekilde, metne ilişkin alt kavram hiyerarşisi, okurun metne yaklaşımı, metnin kullanım amacı, bilgi organizasyonu, kişisel yorum ve benzeri bir çok ağsı katman yer alıyor. Okuma becerileri açısından böyle bir konsept farklılığı varken, yapılan ülkeler arası karşılaştırma gerçekten makul değil. Türkiye’de hemen bununla ilgili teorik çalışmaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Bu bizim eksiğimiz. PISA sonuçlarını reddetmek veya alakasız gerekçeler söylemek yerine analitik araştırmalar yapmak durumundayız. Zira arkasında yatan politik amaç dikkate alınmadan bakıldığında, PISA spesifik konularda teknik fırsatlar içeriyor. Ne’liğini bilerek PISA konusunda gerçekçi bir master planlama yapmakta yarar var. Ancak projeler yığınına yeni projeler ekleyerek böyle bir planlama yapılamaz. Hizası ve merkezi olmayan bir sisteme “ne güzelmiş” deyip habire yeni projeler ekliyoruz. Lazım mı, güzel mi diye sormuyoruz. Küçük Prens’in yazarı St. Euxpery kitabı ilk yazdığında bin sayfaymış. Sonra çıkara çıkara yüz sayfaya düşürmüş. Neden böyle yaptığı sorulduğunda “Eklenecek şey kalmadığında değil de, çıkarılacak şey kalmadığında mükemmel olur bir eser” demiş.
Sonuç olarak, obezleşmiş olan eğitim sistemini acilen felsefesinden başlayarak yeniden tasarlamamız lazım. Hayatı pratiğin ve teorinin içinde geçmiş biri olarak uygulamalar düzeyinde yapılan eleştiri ve katkıların bu dönemde sözde tartışmalar dışında bir yararı olmadığına inanıyorum. Yine inanıyorum ki, eğitimin yeniden inşası bir grubun, hizbin değil, Türkiye’nin birikimi değerlendirilerek sağlanabilir. Milli mutabakat olmadan ortak bir hayal ve hayat sahnemiz olamaz. Kısa vadede elde edilen kậrcıkların uzun vadede bir sistem kurmaya yetmeyeceği anlaşılır. Yapısı gereği çok sınırlı olan PISA gibi çalışmalar üzerinden de bir sistem kurulamaz. Sadece karaciğere bakarak check-up yapılamaz. Öncelikle bütünsel insan görüşümüzü net olarak ortaya koymalıyız. Bu görüşü TEDMEM tarafından ortaya konulan Ulusal Eğitim Programı (2015-2022) benzeri katılımcı bir planla somutlaştırmalıyız. Yukarıda bahsettiğim 1939 tarihli Umumi Tedris Usulü kitabında sadeleştirilmiş haliyle şöyle bir not var: “Öğretimin eğitimsel gayesinden sadece düşünsel yeteneklerin gelişmesi anlaşılmamalıdır. Duygu ve irade terbiyesinin buna eklenmesi gerekir. Çocuklara sadece eğlenceli cazip konular verilmemeli. Hayat ehemmiyetsiz, ağır ve eğlencesiz işler de ister. Öğretimin yükselten ve asalet veren insani görevi, hissi ve iradi gelişimle ilgilidir. Sadece entelektüalist bir bakış açısı yetmez. Öğretimin nihai gayesi fazilettir.” 1930’ larda vakıf olduğumuz bir bütünlüğü bugün tümüyle kaybetmiş olmamız şaşırtıcı değil. Çünkü para ve yarar eksenli pragmatist OECD bakış açısına iman ettik ve vaizlerini alkışlamakla meşgulüz. Düşünüp tartışalım denildiğinde “ne yani siz ekonominin gelişmesine karşı mısınız?“ türünden “itikadi” sorularla karşılaşıyoruz. Filin kuyruğunu tartışarak eğitim meselesini bütünsel olarak tartışmış olmayız. Hatta tartışmasak, önce düşünsek, hissetsek, duyumsasak...

Son Güncelleme: Pazartesi, 23 Ocak 2017 18:17

Gösterim: 6542

Dr. Ali Akdoğan

ali_akdogan_tasHavaların soğuduğu, rüzgârın soğuğun etkisini artırdığı aralık ayının son günlerinde tarihi bir gezinti amacıyla Fatih Çarşamba’daki Saip Paşa Konağı'na gittim. 1910-1911 döneminde Dârülmuammilat-ı Aliye (Öğretmen Okulu) olarak kullanılan ama şimdilerde pastane olarak hizmet veren konakta, hemen hemen hiç boş yer yoktu. Neredeyse tamamen ıslanmış kabanım beni ısıtmaktan çok üşütüyordu. Bu halimle yer bulmaya çalışırken, durumumu fark eden yaşı haylice ilerlemiş birinin beni masasına davetiyle karşılaştım. Oturduktan sonra bu ahşap masa ve tek bir boş sandalyeden başka oturacak yer olmadığını fark ettim. “Merhaba” dedim ve yer için teşekkür ettim.
Bir iki sohbetten sonra ne iş yaptığımı ve burada ne aradığımı sordu. Ben de öğretmen olduğumu aylık yayınlanan bir eğitim dergisi için yılı değerlendiren bir yazı yazmam gerektiğini düşünerek gezintiye çıktığımı söyledim. Kendisinin de eğitimci bir kişi olduğunu 1880’de Yemen’in Sana şehrinde doğduğunu , II. Meşrutiyet döneminde eğitimle ilgilendiğini, eğitimle ilgili eserleri bulunduğu ve önemli görevler yaptığını belirtti. Aradan geçen bunca zamana rağmen halen eğitimin sorunlarının değişmemesinden, önerdiklerinin ve yaptıklarının değer görmemesinden yakındı. Ve benden bir ricada bulundu. Sonradan Satı Bey olduğunu öğrendiğim bu kişinin dönemin bakanına iletmek üzere verdiği mektubunu dilerse eğitim dergisinde yayınlayabileceğimi belirtti. Aşağıda kendisinin eğitimle fikirlerini yansıtan mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

"Sayın Bakan,
Öncelikle Türk milli eğitiminin sorumluluğunu üstlenen zat-ı alinizin, nedenli önemli, gerekli ve zor bir görevi üstendiğinizi belirtmek isterim. Bizim dönemde Osmanlılar pek çok devletten ve kavimden geri kalmış, üstelik ilerleme ve yenileşmeye uymayıp karşı durarak bunu sürdürmüşlerdi. Bütün bunlara rağmen yaşadığımız dönemin sorumluluğunu üstlenerek bir toplumun gelişmesinin ancak eğitimle mümkün olacağını, Batıya ulaşmanın çağdaş medeniyeti kavramanın yolunun ancak Yeni Mektepten geçeceğini savunmuştum. Zira bundan biraz söz etmemin sebebi hem yaşadığımız dönemde neler olduğunu anlatmak hem de bunun ışığında bugünü anlamaya ve geleceğe ilişkin bazı söylemlerde bulunmak içindir. Bizim yaşadığımız dönemde yenileşme hareketlerinden önce ülkemizde Ortaçağ Avrupası’nın zihniyeti vardı. Medreseler kelime ve mantık oyunlarıyla me’lub bir zümre aydın; tekke ve tarikatlarda mutasavvıf (geri) kafalı başka bir zümre yetiştiriyordu. Ben o zamanlar toplumun dünkü ve bugünkü sorunlarını inceliyor, batılı bir anlayış içerisinde o zihniyetle çareler arıyordum. Batılıların yanlış yolda olmadıklarını ancak eksikleri olabileceğini daima savunuyordum. Bu dönemde batılıların zeka ve yetenekler bakımından bizden daha fazla üstünlükleri olmadığına, onların başarılarının çalışma tarzları ve düzenlerinden, eğitimlerinden geldiğine inanmaktaydım. Benim yaşadığım dönemde aydınlarımızın bir kısmı ümitsiz ve azimsizdi. 1910 Yılında çıktığım Avrupa gezisinde en büyük kazancım ümit oldu. Avrupa’da yaptığım gezinin çoğunu araştırma ve incelemelere ayırdım. Tecrübelerimden Avrupa medeniyetini iktibas ve temsile çalışmak, ümran ve irfana müteallik icraat (bilmeyle ilişkili eylem) ve ıslahata (yenileşmeye) önem vermek ve bu hususlarda fikri takip ve faaliyet göstermek gerektiğine inandım. Tam da bu sırada Balkan’larda bozguna uğradıktan sonra vatan fikrinin eğitimin ne denli önemli bir unsur olması gerektiğine kanaat getirdim. Halkımızın savaşın topsuz, tüfeksiz olanına, fikri ve içtimai (sosyal) savaşa girmeleri gerektiğine öncülük etmek istedim. Beşiği sallayan el atiyi (geleceği) hazırlar düşüncesiyle vatan eğitiminin aile kucağına kadar inmesi gerektiği yönünde çalışmalar yaptım.
O günlerde eğitimimizin en önemli açmazlarından birisi mektep ve medrese ikiliği idi. Her ne kadar tarihsel olarak bu ikilik doğal görülse de medrese öğretimi bir gelenek halini almıştı. Gelenekten kurtulabilmek, 100 yılın birikimini yıkmak kolay olmayacaktı. Tam da bu zamanda Avrupa bizden çok önde olduğu halde birçok başarı elde etmesine karşın, hala okul, yenileşme, eğitim diye bağırıp çağırıyor, biz ise geri olduğumuz halde hiçbir çalışma gösteremiyorduk. Oysa ben eğitimi bir hayat memat meselesi olarak görüyor, esasen çok çalışılan ama ihmal ve kayıtsızlıkla birlikte düzensiz bir dönemi de acı tecrübelerle geçirdim.
Bu arada sizlerin de bugünlerde çeşitli yeniliklerle meşgul olduğunuzu düşünerek bazı önerilerde de bulunmak isterim. Eğitimdeki her gelişme sistemli olmalıdır. Her şeyden önce mevcut okullar düzeltilmeli, öğretmeni, binası ve sosyal donatıları olmadan yeni okullar açılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, mektepler milletlerin mazisini aks (geçmişinden denge alan), halini temsil, atisini izhar (geleceğini oluşturur) ederler. Sürekli değişmeler ancak okullar yoluyla olmalıdır. Okula girmeyen, okula dayanmayan değişimler kalıcı olamaz. Yarınki geleceğimiz, bugünkü mekteplerimizde hazırlanmalıdır. Avrupa Birliği ile yakın bir çalışma içinde olduğunuzu görüyorum. Avrupa eğitiminin aynen taklit edilmesi mahsurludur. Her ülkenin eğitimi incelenmeli, ancak kendimize uygun olanını almamız gerektiğini unutmamalıyız.

Sayın Bakan,
Bugün gördüğüm bir temel eksiklik de eğitim konusundaki tartışmaların sığ ve yetersiz olmasıdır. Daha doğrusu eğitim konusunda tarihsel, felsefik ve bilimsel bir tartışmanın yeterince yapılmamış olmasıdır. Bugün üniversitelerde profesör kadrosundan emekli olmuş, ancak bir kitap bile yayınlamamış olanları görmek içimi acıtmaktadır. Üniversitelerde görevli olmak ile devlete memur olmak karıştırılmamalıdır. Ben Maarif Nazırımız Emrullah Efendi ile bu konularda çok büyük tartışmalar yaptım. Acaba sizin görevlendirdiğiniz bir müsteşar, maarif müdürü böyle bir tartışmayı yapabilir mi? Doğrusu bunu çok isterim. Zira Maarif Nazırının da, benim de eğitime dair derin düşüncelerimiz ve önermelerimiz vardı. İşin doğası gereği bunların bazen çatışıp, bazen bileşecek düşüncelerden oluşmasıydı. Her ne kadar Emrullah Efendi’nin Tuba Ağacı Nazariyesine karşı çıktıysam da Emrullah Efendi’nin muallimlerin yetişmesindeki ilkelerinin Türk öğretmen yetiştirme politikasına kaynaklı etmesini de memnuniyetle karşılamaktayım. Ama bugün bile eğitimin temelden başlaması gerektiğini şiddetle hatırlatmak isterim.
Size o zamanlar İçtihat’ta yayınladığım tahsil-i ibtidaiye (temel eğitim) hakkında yayınladığım görüşümü hala koruduğumu da söylemeliyim. “Eğitimde en doğru görüş sağlayan iptidai (temel) tabakasıdır; bütün eğitim bu tabakaya dayanmalı, bu tabakadan kuvvet ve ruh almalıdır. Maarif temelden başlar. Bizim bu tür okullarımız genel eğitimin gelişmesine hizmet etmiyor, edemiyor. Buradaki eğitim usulü fena, öğretim yolsuz ve gayesizdir. Bu okullarımızın hala ne öğrettikleri belirsizdir; kitap, gazete okumayı öğretemiyorlar. İlköğretimde önce eğitim usulünde bir devrim yapılmalı, sonra programlara bir gaye verilmelidir. Bunlar yapılmadan eğitimin süresini uzatmak hiçbir işe yaramaz.” Bu görüşler size ne kadar tanıdık geliyor, merak ediyorum.

Bu arada öğretmen yetiştirmeye dair görüşlerimi de paylaşmak isterim. Hiç şüphe yoktur ki, eğitimimizin ve okullarımızın en büyük eksikliği talim ve terbiye yöntemlerine vakıf öğretmenlerin yokluğudur. Şimdiye kadar oluşmuş birikimin, bir program değişikliği ile alel acele ortadan kaldırılması, öğretmenlerin bu değişikliklere intibakının sağlanmadan uygulamayla yüz yüze bırakılması önemli bir eksikliktir. Öğretmen yetiştirmede eğitim fakültelerinin yanı sıra program, ders kitaplarının iyileştirilmesi, öğretmenlere rehber olacak açık yönergelerin düzenlenmesine de özen gösterilmesini beklerdim. Bu kısmın eksik olmasından üzüntü duymaktayım.

Sayın Bakan,
Bu vesileyle yayınlarla ilgili bazı görüşlerimi de paylaşmak isterim. Benim Darülmuallim’de müdürlüğe gelmeden önce yazdıklarım, eğitimle ilgili görüşlerim, devrin aydın ve yöneticilerinin dikkatini çekmişti. Esasen konuya dair eleştirilerim beni müdürlüğe getirmişti. Yani yazının, görüş ortaya koymanın ve öneriler getirmenin sistem üzerinde ne denli etkili olduğunu gösteren önemli bir kanıtın bizzat örneği olduğumu belirtmek isterim. Müdürlüğüm sırasında okuldaki niteliksiz öğretmenleri ayırdığım ve çok güçlü bazı öğretmenleri kadroya aldığım herkesçe bilinmektedir. Hamdullah Suphi, Fazıl Ahmet, Ruşen Eşref, Tevfik Fikret, Mustafa Suphi, Muallim Cevdet, Ahmet Cevat, İsmail Hakkı gibilerini bilmem hatırlıyor musunuz? Aslında eskiden muallimler düşünürlerden, düşünürler de muallimlerden oluşurdu. Ya da iyi yazarlar öğretmenlerden, iyi öğretmenler genelde yazarlardan çıkardı. Bugün de böyle mi? Siz de bana gününüzün büyük şair, yazar, düşünürlerinin öğretmen kimliğinden söz edebilir misiniz?

Ayrıca eğitim tarihinde ilk kez öğretmenleri orduya benzeten bendim. Sanırım benden sonra da Mustafa Kemal olmuştur. Bunda kastım eğitimin toplu hareketi gerektiren dayanışma içinde yürütülecek boyutuna vurgu yapmaktı. Benim yürüttüğüm öğretmen yetiştirme çabalarımdan siz ve yeni kuşak ne denli haberdardır? Doğrusu merak etmekteyim. Bu çabalarım nedeniyle geçmişte büyük takdir gördüm, Türk Frobel’i diye adlandırıldım ama bugün bunun, sizin için bir anlamı var mıdır? Benim adıma bir öğretmen okulu açılmış mıdır? Ya da benim yaptıklarımın düşüncelerimin bugün için anlamı nedir? Bunu da merak etmekteyim.

Sayın Bakan,
Güncel bir başka tartışma olan özel okullarla ilgili de bir iki şey söylemek isterim. Bilmem haberdar mısınız? -yanılmıyorsam- Şişli’deki ilk özel okul benim tarafımdan Yeni Mektep adıyla açılmıştır. Ve bilmenizi isterim ki, bu Yeni Mektep’e Tevfik Fikret’ten bir şiir yazmasını istemiş ve benim bu isteğim, Şermin adlı edebiyatımızın ilk eğitsel çocuk kitabının yazılmasına neden olmuştur. Acaba bu kitap bugün basılıyor mudur? Bugünkü çocuklar duru bir dille, 8’li hece ölçüsüyle yazılan bu şiirleri biliyorlar mıdır? Ayrıca bir ilkten daha söz etmek isterim. Ülkemizde yayınlanmış Fenni Terbiye (fen eğitimi) adlı eserimden, pedagoji ve eğitim ilmindeki ilk kitap olma özelliğine sahip bu eserimden eğitim camiası, zat-ı aliniz haberdar mıdır?

Sayın Bakan,
Sizleri, yapacağınız tüm çalışmalarda tarihimize bakmaya, sizden önceki tartışmaları incelemeye, gelecek için geçmişten yararlanmaya davet etmek, bunca görüş, düşünce, yazı, ürün ortaya koymuş biri olarak hakkımdır diye düşünüyorum. Kaldı ki, bunun hem milli eğitimimize, ulusumuza hem de şahsınıza katkı sağlayacağına eminim.

Tarlalarda hoşa giden
Sarı, turuncu, pembe, mor
Birçok güzel çiçek olur;
Bence güzeldir hepsinden
Güzel yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Fikret’in altın gözlü papatyaya benzettiği çocukları, bu şiirindeki dörtlüğüne uygun şekilde yetiştirmenizi ve papatyaları soldurmamanızı dilerim.
Mustafa Satı Bey ‘’

Yukarıdaki yazı eğitim tarihimizde müstesna bir yere sahip Satı Bey’in (1880-1969), günümüzde de geçerli olabilecek görüş ve önerileri esas alınarak kurgulanmıştır. Yazıda geçen tanımlamalar Satı Bey’e ait olup kaynaklardan alıntıdır. Kanaatimiz odur ki bugün yaşadığımız pek çok eğitsel sorunun çözümünde tarihten yararlanmak mümkündür.

Kaynakça

Caner, İbrahim Türk, II. Meşrutiyet Dönemi Eğitimcisi Satı Bey ve Coğrafya Öğretimi, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 40, Erzurum 2009

Ergün, Mustafa. Satı Bey: Hayatı ve Türk Eğitimine Hizmetleri, inönü üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 1,1987. 4-19.

Ergün, Mustafa. "Prens" Sabahattin Bey’in Eğitim Üzerine Düşünceleri, Kuramsal Eğitimbilim Dergisi, 2008, Cilt 1, Sayı 2

Sever, Sedat. Tevfik Fikret ve Çocuk Şiirleri, A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt 29, Sayı 1

"http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Satı Bey"

> Satı Bey’den Bakan’a mektup!

Dr. Ali Akdoğan

ali_akdogan_tasHavaların soğuduğu, rüzgârın soğuğun etkisini artırdığı aralık ayının son günlerinde tarihi bir gezinti amacıyla Fatih Çarşamba’daki Saip Paşa Konağı'na gittim. 1910-1911 döneminde Dârülmuammilat-ı Aliye (Öğretmen Okulu) olarak kullanılan ama şimdilerde pastane olarak hizmet veren konakta, hemen hemen hiç boş yer yoktu. Neredeyse tamamen ıslanmış kabanım beni ısıtmaktan çok üşütüyordu. Bu halimle yer bulmaya çalışırken, durumumu fark eden yaşı haylice ilerlemiş birinin beni masasına davetiyle karşılaştım. Oturduktan sonra bu ahşap masa ve tek bir boş sandalyeden başka oturacak yer olmadığını fark ettim. “Merhaba” dedim ve yer için teşekkür ettim.
Bir iki sohbetten sonra ne iş yaptığımı ve burada ne aradığımı sordu. Ben de öğretmen olduğumu aylık yayınlanan bir eğitim dergisi için yılı değerlendiren bir yazı yazmam gerektiğini düşünerek gezintiye çıktığımı söyledim. Kendisinin de eğitimci bir kişi olduğunu 1880’de Yemen’in Sana şehrinde doğduğunu , II. Meşrutiyet döneminde eğitimle ilgilendiğini, eğitimle ilgili eserleri bulunduğu ve önemli görevler yaptığını belirtti. Aradan geçen bunca zamana rağmen halen eğitimin sorunlarının değişmemesinden, önerdiklerinin ve yaptıklarının değer görmemesinden yakındı. Ve benden bir ricada bulundu. Sonradan Satı Bey olduğunu öğrendiğim bu kişinin dönemin bakanına iletmek üzere verdiği mektubunu dilerse eğitim dergisinde yayınlayabileceğimi belirtti. Aşağıda kendisinin eğitimle fikirlerini yansıtan mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

"Sayın Bakan,
Öncelikle Türk milli eğitiminin sorumluluğunu üstlenen zat-ı alinizin, nedenli önemli, gerekli ve zor bir görevi üstendiğinizi belirtmek isterim. Bizim dönemde Osmanlılar pek çok devletten ve kavimden geri kalmış, üstelik ilerleme ve yenileşmeye uymayıp karşı durarak bunu sürdürmüşlerdi. Bütün bunlara rağmen yaşadığımız dönemin sorumluluğunu üstlenerek bir toplumun gelişmesinin ancak eğitimle mümkün olacağını, Batıya ulaşmanın çağdaş medeniyeti kavramanın yolunun ancak Yeni Mektepten geçeceğini savunmuştum. Zira bundan biraz söz etmemin sebebi hem yaşadığımız dönemde neler olduğunu anlatmak hem de bunun ışığında bugünü anlamaya ve geleceğe ilişkin bazı söylemlerde bulunmak içindir. Bizim yaşadığımız dönemde yenileşme hareketlerinden önce ülkemizde Ortaçağ Avrupası’nın zihniyeti vardı. Medreseler kelime ve mantık oyunlarıyla me’lub bir zümre aydın; tekke ve tarikatlarda mutasavvıf (geri) kafalı başka bir zümre yetiştiriyordu. Ben o zamanlar toplumun dünkü ve bugünkü sorunlarını inceliyor, batılı bir anlayış içerisinde o zihniyetle çareler arıyordum. Batılıların yanlış yolda olmadıklarını ancak eksikleri olabileceğini daima savunuyordum. Bu dönemde batılıların zeka ve yetenekler bakımından bizden daha fazla üstünlükleri olmadığına, onların başarılarının çalışma tarzları ve düzenlerinden, eğitimlerinden geldiğine inanmaktaydım. Benim yaşadığım dönemde aydınlarımızın bir kısmı ümitsiz ve azimsizdi. 1910 Yılında çıktığım Avrupa gezisinde en büyük kazancım ümit oldu. Avrupa’da yaptığım gezinin çoğunu araştırma ve incelemelere ayırdım. Tecrübelerimden Avrupa medeniyetini iktibas ve temsile çalışmak, ümran ve irfana müteallik icraat (bilmeyle ilişkili eylem) ve ıslahata (yenileşmeye) önem vermek ve bu hususlarda fikri takip ve faaliyet göstermek gerektiğine inandım. Tam da bu sırada Balkan’larda bozguna uğradıktan sonra vatan fikrinin eğitimin ne denli önemli bir unsur olması gerektiğine kanaat getirdim. Halkımızın savaşın topsuz, tüfeksiz olanına, fikri ve içtimai (sosyal) savaşa girmeleri gerektiğine öncülük etmek istedim. Beşiği sallayan el atiyi (geleceği) hazırlar düşüncesiyle vatan eğitiminin aile kucağına kadar inmesi gerektiği yönünde çalışmalar yaptım.
O günlerde eğitimimizin en önemli açmazlarından birisi mektep ve medrese ikiliği idi. Her ne kadar tarihsel olarak bu ikilik doğal görülse de medrese öğretimi bir gelenek halini almıştı. Gelenekten kurtulabilmek, 100 yılın birikimini yıkmak kolay olmayacaktı. Tam da bu zamanda Avrupa bizden çok önde olduğu halde birçok başarı elde etmesine karşın, hala okul, yenileşme, eğitim diye bağırıp çağırıyor, biz ise geri olduğumuz halde hiçbir çalışma gösteremiyorduk. Oysa ben eğitimi bir hayat memat meselesi olarak görüyor, esasen çok çalışılan ama ihmal ve kayıtsızlıkla birlikte düzensiz bir dönemi de acı tecrübelerle geçirdim.
Bu arada sizlerin de bugünlerde çeşitli yeniliklerle meşgul olduğunuzu düşünerek bazı önerilerde de bulunmak isterim. Eğitimdeki her gelişme sistemli olmalıdır. Her şeyden önce mevcut okullar düzeltilmeli, öğretmeni, binası ve sosyal donatıları olmadan yeni okullar açılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, mektepler milletlerin mazisini aks (geçmişinden denge alan), halini temsil, atisini izhar (geleceğini oluşturur) ederler. Sürekli değişmeler ancak okullar yoluyla olmalıdır. Okula girmeyen, okula dayanmayan değişimler kalıcı olamaz. Yarınki geleceğimiz, bugünkü mekteplerimizde hazırlanmalıdır. Avrupa Birliği ile yakın bir çalışma içinde olduğunuzu görüyorum. Avrupa eğitiminin aynen taklit edilmesi mahsurludur. Her ülkenin eğitimi incelenmeli, ancak kendimize uygun olanını almamız gerektiğini unutmamalıyız.

Sayın Bakan,
Bugün gördüğüm bir temel eksiklik de eğitim konusundaki tartışmaların sığ ve yetersiz olmasıdır. Daha doğrusu eğitim konusunda tarihsel, felsefik ve bilimsel bir tartışmanın yeterince yapılmamış olmasıdır. Bugün üniversitelerde profesör kadrosundan emekli olmuş, ancak bir kitap bile yayınlamamış olanları görmek içimi acıtmaktadır. Üniversitelerde görevli olmak ile devlete memur olmak karıştırılmamalıdır. Ben Maarif Nazırımız Emrullah Efendi ile bu konularda çok büyük tartışmalar yaptım. Acaba sizin görevlendirdiğiniz bir müsteşar, maarif müdürü böyle bir tartışmayı yapabilir mi? Doğrusu bunu çok isterim. Zira Maarif Nazırının da, benim de eğitime dair derin düşüncelerimiz ve önermelerimiz vardı. İşin doğası gereği bunların bazen çatışıp, bazen bileşecek düşüncelerden oluşmasıydı. Her ne kadar Emrullah Efendi’nin Tuba Ağacı Nazariyesine karşı çıktıysam da Emrullah Efendi’nin muallimlerin yetişmesindeki ilkelerinin Türk öğretmen yetiştirme politikasına kaynaklı etmesini de memnuniyetle karşılamaktayım. Ama bugün bile eğitimin temelden başlaması gerektiğini şiddetle hatırlatmak isterim.
Size o zamanlar İçtihat’ta yayınladığım tahsil-i ibtidaiye (temel eğitim) hakkında yayınladığım görüşümü hala koruduğumu da söylemeliyim. “Eğitimde en doğru görüş sağlayan iptidai (temel) tabakasıdır; bütün eğitim bu tabakaya dayanmalı, bu tabakadan kuvvet ve ruh almalıdır. Maarif temelden başlar. Bizim bu tür okullarımız genel eğitimin gelişmesine hizmet etmiyor, edemiyor. Buradaki eğitim usulü fena, öğretim yolsuz ve gayesizdir. Bu okullarımızın hala ne öğrettikleri belirsizdir; kitap, gazete okumayı öğretemiyorlar. İlköğretimde önce eğitim usulünde bir devrim yapılmalı, sonra programlara bir gaye verilmelidir. Bunlar yapılmadan eğitimin süresini uzatmak hiçbir işe yaramaz.” Bu görüşler size ne kadar tanıdık geliyor, merak ediyorum.

Bu arada öğretmen yetiştirmeye dair görüşlerimi de paylaşmak isterim. Hiç şüphe yoktur ki, eğitimimizin ve okullarımızın en büyük eksikliği talim ve terbiye yöntemlerine vakıf öğretmenlerin yokluğudur. Şimdiye kadar oluşmuş birikimin, bir program değişikliği ile alel acele ortadan kaldırılması, öğretmenlerin bu değişikliklere intibakının sağlanmadan uygulamayla yüz yüze bırakılması önemli bir eksikliktir. Öğretmen yetiştirmede eğitim fakültelerinin yanı sıra program, ders kitaplarının iyileştirilmesi, öğretmenlere rehber olacak açık yönergelerin düzenlenmesine de özen gösterilmesini beklerdim. Bu kısmın eksik olmasından üzüntü duymaktayım.

Sayın Bakan,
Bu vesileyle yayınlarla ilgili bazı görüşlerimi de paylaşmak isterim. Benim Darülmuallim’de müdürlüğe gelmeden önce yazdıklarım, eğitimle ilgili görüşlerim, devrin aydın ve yöneticilerinin dikkatini çekmişti. Esasen konuya dair eleştirilerim beni müdürlüğe getirmişti. Yani yazının, görüş ortaya koymanın ve öneriler getirmenin sistem üzerinde ne denli etkili olduğunu gösteren önemli bir kanıtın bizzat örneği olduğumu belirtmek isterim. Müdürlüğüm sırasında okuldaki niteliksiz öğretmenleri ayırdığım ve çok güçlü bazı öğretmenleri kadroya aldığım herkesçe bilinmektedir. Hamdullah Suphi, Fazıl Ahmet, Ruşen Eşref, Tevfik Fikret, Mustafa Suphi, Muallim Cevdet, Ahmet Cevat, İsmail Hakkı gibilerini bilmem hatırlıyor musunuz? Aslında eskiden muallimler düşünürlerden, düşünürler de muallimlerden oluşurdu. Ya da iyi yazarlar öğretmenlerden, iyi öğretmenler genelde yazarlardan çıkardı. Bugün de böyle mi? Siz de bana gününüzün büyük şair, yazar, düşünürlerinin öğretmen kimliğinden söz edebilir misiniz?

Ayrıca eğitim tarihinde ilk kez öğretmenleri orduya benzeten bendim. Sanırım benden sonra da Mustafa Kemal olmuştur. Bunda kastım eğitimin toplu hareketi gerektiren dayanışma içinde yürütülecek boyutuna vurgu yapmaktı. Benim yürüttüğüm öğretmen yetiştirme çabalarımdan siz ve yeni kuşak ne denli haberdardır? Doğrusu merak etmekteyim. Bu çabalarım nedeniyle geçmişte büyük takdir gördüm, Türk Frobel’i diye adlandırıldım ama bugün bunun, sizin için bir anlamı var mıdır? Benim adıma bir öğretmen okulu açılmış mıdır? Ya da benim yaptıklarımın düşüncelerimin bugün için anlamı nedir? Bunu da merak etmekteyim.

Sayın Bakan,
Güncel bir başka tartışma olan özel okullarla ilgili de bir iki şey söylemek isterim. Bilmem haberdar mısınız? -yanılmıyorsam- Şişli’deki ilk özel okul benim tarafımdan Yeni Mektep adıyla açılmıştır. Ve bilmenizi isterim ki, bu Yeni Mektep’e Tevfik Fikret’ten bir şiir yazmasını istemiş ve benim bu isteğim, Şermin adlı edebiyatımızın ilk eğitsel çocuk kitabının yazılmasına neden olmuştur. Acaba bu kitap bugün basılıyor mudur? Bugünkü çocuklar duru bir dille, 8’li hece ölçüsüyle yazılan bu şiirleri biliyorlar mıdır? Ayrıca bir ilkten daha söz etmek isterim. Ülkemizde yayınlanmış Fenni Terbiye (fen eğitimi) adlı eserimden, pedagoji ve eğitim ilmindeki ilk kitap olma özelliğine sahip bu eserimden eğitim camiası, zat-ı aliniz haberdar mıdır?

Sayın Bakan,
Sizleri, yapacağınız tüm çalışmalarda tarihimize bakmaya, sizden önceki tartışmaları incelemeye, gelecek için geçmişten yararlanmaya davet etmek, bunca görüş, düşünce, yazı, ürün ortaya koymuş biri olarak hakkımdır diye düşünüyorum. Kaldı ki, bunun hem milli eğitimimize, ulusumuza hem de şahsınıza katkı sağlayacağına eminim.

Tarlalarda hoşa giden
Sarı, turuncu, pembe, mor
Birçok güzel çiçek olur;
Bence güzeldir hepsinden
Güzel yüzlü papatyalar
Altın gözlü papatyalar.

Fikret’in altın gözlü papatyaya benzettiği çocukları, bu şiirindeki dörtlüğüne uygun şekilde yetiştirmenizi ve papatyaları soldurmamanızı dilerim.
Mustafa Satı Bey ‘’

Yukarıdaki yazı eğitim tarihimizde müstesna bir yere sahip Satı Bey’in (1880-1969), günümüzde de geçerli olabilecek görüş ve önerileri esas alınarak kurgulanmıştır. Yazıda geçen tanımlamalar Satı Bey’e ait olup kaynaklardan alıntıdır. Kanaatimiz odur ki bugün yaşadığımız pek çok eğitsel sorunun çözümünde tarihten yararlanmak mümkündür.

Kaynakça

Caner, İbrahim Türk, II. Meşrutiyet Dönemi Eğitimcisi Satı Bey ve Coğrafya Öğretimi, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 40, Erzurum 2009

Ergün, Mustafa. Satı Bey: Hayatı ve Türk Eğitimine Hizmetleri, inönü üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 1,1987. 4-19.

Ergün, Mustafa. "Prens" Sabahattin Bey’in Eğitim Üzerine Düşünceleri, Kuramsal Eğitimbilim Dergisi, 2008, Cilt 1, Sayı 2

Sever, Sedat. Tevfik Fikret ve Çocuk Şiirleri, A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt 29, Sayı 1

"http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Satı Bey"

Son Güncelleme: Pazartesi, 23 Ocak 2017 18:11

Gösterim: 5769

Meslek lisesi mezunlarının, üniversitelerin aynı alandaki ön lisans programlarına yerleştirilmelerinde, merkezi sınavlardan aldıkları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı 0,06 olarak belirlendi.

meslekYükseköğretim Kurulunca (YÖK), sınavsız geçişin kaldırıldığı meslek lisesi mezunlarının, üniversitelerin aynı alandaki ön lisans programlarına yerleştirilmelerinde, merkezi sınavlardan aldıkları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı 0,06 olarak belirlendi.
YÖK'ten yapılan açıklamada, 9 Aralık 2016 tarihli, 6764 sayılı Kanun ile bir mesleğe yönelik program uygulayan liselerin mezunlarının, yükseköğretim ön lisans programlarına yerleştirmelerinde sınavsız geçiş uygulamasının kaldırıldığı belirtildi.
Açıklamada, "bir mesleğe yönelik program uygulayan liselerin mezunlarının aynı alanda ön lisans programlarına yerleşmelerinde, merkezi sınavlardan almış oldukları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı, Yükseköğretim Kurulu tarafından 0,06 olarak belirlenmiştir." bilgisi verildi.
Öte yandan, YÖK Başkanı Yekta Saraç, sınavsız geçişin kaldırılmasına ilişkin, "Uzun yıllardır, meslek liselerinden sınavsız geçişin, niteliği öldürdüğüne dair eleştiriler vardı ve bunlar uzmanlara raporlandırılıyordu. Son olarak yakın bir dönemde Üniversitelerarası Kurul tarafından da sınavsız geçişin kaldırılmasına yönelik YÖK'e bir rapor sunuldu. Bu, aslında meslek yüksekokullarına yönelik bütünüyle iyileştirme çabasının bir parçası." değerlendirmesini yapmıştı.



> Sınavsız geçiş yerine getirilen ek puan belli oldu

Meslek lisesi mezunlarının, üniversitelerin aynı alandaki ön lisans programlarına yerleştirilmelerinde, merkezi sınavlardan aldıkları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı 0,06 olarak belirlendi.

meslekYükseköğretim Kurulunca (YÖK), sınavsız geçişin kaldırıldığı meslek lisesi mezunlarının, üniversitelerin aynı alandaki ön lisans programlarına yerleştirilmelerinde, merkezi sınavlardan aldıkları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı 0,06 olarak belirlendi.
YÖK'ten yapılan açıklamada, 9 Aralık 2016 tarihli, 6764 sayılı Kanun ile bir mesleğe yönelik program uygulayan liselerin mezunlarının, yükseköğretim ön lisans programlarına yerleştirmelerinde sınavsız geçiş uygulamasının kaldırıldığı belirtildi.
Açıklamada, "bir mesleğe yönelik program uygulayan liselerin mezunlarının aynı alanda ön lisans programlarına yerleşmelerinde, merkezi sınavlardan almış oldukları puanlara ilave edilecek ortaöğretim başarı puanına eklenecek katsayı, Yükseköğretim Kurulu tarafından 0,06 olarak belirlenmiştir." bilgisi verildi.
Öte yandan, YÖK Başkanı Yekta Saraç, sınavsız geçişin kaldırılmasına ilişkin, "Uzun yıllardır, meslek liselerinden sınavsız geçişin, niteliği öldürdüğüne dair eleştiriler vardı ve bunlar uzmanlara raporlandırılıyordu. Son olarak yakın bir dönemde Üniversitelerarası Kurul tarafından da sınavsız geçişin kaldırılmasına yönelik YÖK'e bir rapor sunuldu. Bu, aslında meslek yüksekokullarına yönelik bütünüyle iyileştirme çabasının bir parçası." değerlendirmesini yapmıştı.



Son Güncelleme: Perşembe, 22 Aralık 2016 12:06

Gösterim: 3504

MEB Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Çiftci, yurt dışı burs programına yönelik değişiklikleri ve hazırlıkları süren yönetmeliğe ilişkin açıklamalarda bulundu.

 

mebMilli Eğitim Bakanlığı (MEB), Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Bülent Çiftci, Resmi Gazete'de 9 Aralık'ta yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la getirilen değişiklikler ve hazırlıkları süren yönetmeliğe ilişkin açıklamalarda bulundu.
Çiftci, yurt dışına burslu gönderdikleri öğrencilerin eğitim öğretim süreçlerini iyileştirmek için çalışmalar yaptıklarını ifade etti.
Yeni düzenlemeyle, yurt dışına yüksek lisans ve doktora için gönderilen öğrencilerin yaş sınırının 30'a yükseltildiğini belirten Çiftci, "Yaş sınırının 30'a çıkmasıyla öğrencilerimizin evli olarak yurt dışına gitmesi gibi bir fiili bir durum oluştu ama mevcut uygulamamızda sağlık sigortaları sadece öğrencilerimizin sağlık giderlerini karşılıyordu. Yeni çıkan kanunla birlikte onların bakmakla yükümlü oldukları eş ve çocuklarının sağlık giderlerini de artık adına gittikleri kurumlar karşılayacak." ifadelerini kullandı.
Çiftci, yurt dışında öğrenimin stresli bir süreç olduğunu belirterek, öğrencilerin kimi zaman bulundukları ülkeye uyum sorunu yaşayabildiklerini, öğrencilerden ruh veya beden sağlığının öğrenimini sürdürmesine imkan tanımaması gibi durumlarla karşılaşılabildiğini anlattı. Çiftci, "Bu durumda, alınacak sağlık kurulu raporu ve istenen diğer destekleyici belgeleri ibraz eden öğrencilerin öğrencilikle ilişiği kesilebilecek ve öğrencilerden tahsil masrafı istenmeyecek ve mecburi hizmete de yükümlü tutulmayacaklar." dedi.

 

Yönetmelik çalışmaları sürüyor

 

Çiftci, kanun değişikliklerine ilişkin hükümlerin detaylandırıldığı yönetmelik çalışmalarını da sürdürdüklerine dikkati çekti.
Yönetmelik taslağında, öğrencilerin yurt dışında yardım alacakları eğitim müşavirleri ve bakanlık yetkilileriyle toplantı yapmalarını sağlayacak bir mekanizma oluşturmayı planladıklarını ifade eden Çiftci, öğrencilerin gittikleri ülkelere uyum için uyumlanma eğitimi almalarını ve bütün masraflarının karşılanmasını sağlayacaklarını kaydetti.
Çiftci, öğrencilerin yurt dışına gittikleri andan itibaren network ağı oluşturacaklarını belirterek, şöyle devam etti: "Aynı alanda doktora eğitimini sürdüren ya da yüksek lisans yapan öğrencilerimizi birbirleriyle irtibatlandırarak öğrencilerimizi zaman zaman bir araya getirerek birbirlerini tanımalarını, birbirlerine yardımcı olmalarını ve çalıştıkları alanda fikir alışverişlerinde bulunmalarını sağlayacağız. Öğrenciler arasında network ağı oluşturarak öğrenimlerine destek olmak istiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yıllar içinde geliştirilen burslu öğrencilerin iş ve işlemlerinin yürütüldüğü REBUS'taki altyapı bu amaçla kullanılacak."
Çiftci, öğrenim süreleri boyunca kurumlarınca aylıksız izin verilecek öğrencilerin, öğrenimlerini başarıyla tamamlayıp mecburi hizmet yükümlülüklerini ifa etmek üzere aylıksız izinli olarak ayrıldıkları kadrolarına döndükten sonra, adına öğrenim gördükleri kurumların ilgili kadrolarına en geç altı ay içerisinde naklen atanmasının sağlandığını da söyledi.


> MEB'in yurt dışı burs programında yeni dönem

MEB Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Çiftci, yurt dışı burs programına yönelik değişiklikleri ve hazırlıkları süren yönetmeliğe ilişkin açıklamalarda bulundu.

 

mebMilli Eğitim Bakanlığı (MEB), Yükseköğretim ve Yurtdışı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Bülent Çiftci, Resmi Gazete'de 9 Aralık'ta yayımlanarak yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"la getirilen değişiklikler ve hazırlıkları süren yönetmeliğe ilişkin açıklamalarda bulundu.
Çiftci, yurt dışına burslu gönderdikleri öğrencilerin eğitim öğretim süreçlerini iyileştirmek için çalışmalar yaptıklarını ifade etti.
Yeni düzenlemeyle, yurt dışına yüksek lisans ve doktora için gönderilen öğrencilerin yaş sınırının 30'a yükseltildiğini belirten Çiftci, "Yaş sınırının 30'a çıkmasıyla öğrencilerimizin evli olarak yurt dışına gitmesi gibi bir fiili bir durum oluştu ama mevcut uygulamamızda sağlık sigortaları sadece öğrencilerimizin sağlık giderlerini karşılıyordu. Yeni çıkan kanunla birlikte onların bakmakla yükümlü oldukları eş ve çocuklarının sağlık giderlerini de artık adına gittikleri kurumlar karşılayacak." ifadelerini kullandı.
Çiftci, yurt dışında öğrenimin stresli bir süreç olduğunu belirterek, öğrencilerin kimi zaman bulundukları ülkeye uyum sorunu yaşayabildiklerini, öğrencilerden ruh veya beden sağlığının öğrenimini sürdürmesine imkan tanımaması gibi durumlarla karşılaşılabildiğini anlattı. Çiftci, "Bu durumda, alınacak sağlık kurulu raporu ve istenen diğer destekleyici belgeleri ibraz eden öğrencilerin öğrencilikle ilişiği kesilebilecek ve öğrencilerden tahsil masrafı istenmeyecek ve mecburi hizmete de yükümlü tutulmayacaklar." dedi.

 

Yönetmelik çalışmaları sürüyor

 

Çiftci, kanun değişikliklerine ilişkin hükümlerin detaylandırıldığı yönetmelik çalışmalarını da sürdürdüklerine dikkati çekti.
Yönetmelik taslağında, öğrencilerin yurt dışında yardım alacakları eğitim müşavirleri ve bakanlık yetkilileriyle toplantı yapmalarını sağlayacak bir mekanizma oluşturmayı planladıklarını ifade eden Çiftci, öğrencilerin gittikleri ülkelere uyum için uyumlanma eğitimi almalarını ve bütün masraflarının karşılanmasını sağlayacaklarını kaydetti.
Çiftci, öğrencilerin yurt dışına gittikleri andan itibaren network ağı oluşturacaklarını belirterek, şöyle devam etti: "Aynı alanda doktora eğitimini sürdüren ya da yüksek lisans yapan öğrencilerimizi birbirleriyle irtibatlandırarak öğrencilerimizi zaman zaman bir araya getirerek birbirlerini tanımalarını, birbirlerine yardımcı olmalarını ve çalıştıkları alanda fikir alışverişlerinde bulunmalarını sağlayacağız. Öğrenciler arasında network ağı oluşturarak öğrenimlerine destek olmak istiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yıllar içinde geliştirilen burslu öğrencilerin iş ve işlemlerinin yürütüldüğü REBUS'taki altyapı bu amaçla kullanılacak."
Çiftci, öğrenim süreleri boyunca kurumlarınca aylıksız izin verilecek öğrencilerin, öğrenimlerini başarıyla tamamlayıp mecburi hizmet yükümlülüklerini ifa etmek üzere aylıksız izinli olarak ayrıldıkları kadrolarına döndükten sonra, adına öğrenim gördükleri kurumların ilgili kadrolarına en geç altı ay içerisinde naklen atanmasının sağlandığını da söyledi.


Son Güncelleme: Pazartesi, 26 Aralık 2016 17:08

Gösterim: 5181

ÖSYM tarafından KPSS sonuçlarına göre, bazı kamu kurum ve kuruluşlarının kadro ve pozisyonlarına ikinci yerleştirme için adayların tercihleri bugünden itibaren, 30 Aralık'a kadar alınacak.

 

kpssÖSYM'nin internet sitesinde yer alan duyuruya göre, kamu kurum ve kuruluşlarının bazı kadro ve pozisyonlarına, Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Genel Yönetmelik hükümleri uyarınca ÖSYM tarafından yerleştirme yapılacak.
Adaylar tercihlerini, bugünden itibaren 30 Aralık'a kadar internet yoluyla ÖSYM'ye gönderecek. Tercih işlemleri, 30 Aralık'ta saat 23.59'da sona erecek.
Adaylar, tercihlerini, KPSS-2016/2 tercih kılavuzunda yer alan kurallara göre, T.C. kimlik numaraları ve şifrelerini kullanarak yapacaklar.


> KPSS tercih kılavuzu yayınlandı

ÖSYM tarafından KPSS sonuçlarına göre, bazı kamu kurum ve kuruluşlarının kadro ve pozisyonlarına ikinci yerleştirme için adayların tercihleri bugünden itibaren, 30 Aralık'a kadar alınacak.

 

kpssÖSYM'nin internet sitesinde yer alan duyuruya göre, kamu kurum ve kuruluşlarının bazı kadro ve pozisyonlarına, Kamu Görevlerine İlk Defa Atanacaklar İçin Yapılacak Sınavlar Hakkında Genel Yönetmelik hükümleri uyarınca ÖSYM tarafından yerleştirme yapılacak.
Adaylar tercihlerini, bugünden itibaren 30 Aralık'a kadar internet yoluyla ÖSYM'ye gönderecek. Tercih işlemleri, 30 Aralık'ta saat 23.59'da sona erecek.
Adaylar, tercihlerini, KPSS-2016/2 tercih kılavuzunda yer alan kurallara göre, T.C. kimlik numaraları ve şifrelerini kullanarak yapacaklar.


Son Güncelleme: Çarşamba, 21 Aralık 2016 12:19

Gösterim: 3023


Egitimtercihi.com
5846 Sayılı Telif Hakları Kanunu gereğince, bu sitede yer alan yazı, fotoğraf ve benzeri dokümanlar, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kesinlikle kullanılamaz. Bilgilerin doğru yansıtılması için her türlü özen gösterilmiş olmakla birlikte olası yayın hatalarından site yönetimi ve editörleri sorumlu tutulamaz.