Aradığınız sayfa bulunamıyor, lütfen kategori listesinden ulaşmayı deneyiniz.
7 yıldan beri Türkiye’deki 12 ilde, 460'dan fazla özel ve devlet okulunda 3000'den fazla öğretmene, veliye ve yöneticiye uygulanan Lions Quest Yaşam Becerileri Programı, %100 oranında olumlu tutumu ve iyi iletişimi desteklerken; %90 oranında gruba ve kurallara uyumu artırıyor, %11 oranında ise akademik başarıyı yükseltiyor. Lions Quest Avrupa Koordinatörü Nilgün Erdem Niord, programın ayrıca, akran baskısını %80 oranında azalttığını da vurguluyor.
1970'li yıllarda Stanford Üniversitesi bünyesinde akademik bir program haline getirilen ve Dünya Gençlik Vakfı tarafından dünyaya sunulan Lions Quest, öğretmenleri, okul yönetimlerini, spor antrenörlerini ve velileri, çocukların sosyal duygusal gelişimlerini nasıl arttırabilecekleri konusunda eğiten bir program… 96 ülkede ve 41 dilde başarıyla uygulanan Lions Quest, sosyal ve duygusal zekanın kuramcısı Daniel Goleman'ın kurduğu CASEL (Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning) tarafından 2015 yılında yeniden dünyanın SEL (Social Emotional Learning - Sosyal Duygusal Eğitim) alanında en başarılı üç programından biri. 2002 yılında Uluslararası Lions Kulüpleri Vakfı'nın satın aldığı program, Birleşmiş Milletler ile Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) eğitim gereklerine göre, uygulayan ülkelerin de katkıları ile, devamlı olarak güncelleniyor. Lions Quest'in okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik dört farklı kitabı, 2008 yılında Amerika ve Avrupa örnekleri temel alınarak akademik bir çalışma ile Türkiye'ye uyarlandığını söyleyen Lions Quest Avrupa Koordinatörü Nilgün Erdem Niord, söz konusu kitapların, aile ve okul ortamlarında, çocukların yetiştirilmelerinden sorumlu olan bireylere ve kurumlara yönelik bir "rehber" ve "eğitim kaynağı" özelliğini taşıdığını belirtiyor. Ülkemizin ihtiyaçları doğrultusunda ulusal adaptasyonu tamamlanmış, K12'nin tüm kademeleri için Türkçeleştirilmiş, denenmiş, ölçmeleri ve değerlendirilmeleri gerçekleştirilmiş olan programın, son 7 yılda toplam 12 ilimizde, 460'dan fazla özel ve devlet okulunda 3000'den fazla öğretmene, veliye ve yöneticiye ulaştığını ifade eden Nilgün Erdem Niord ile programın detaylarını konuştuk.
PROGRAM, 3-18 YAŞ ARASI ÇOCUKLARA VE GENÇLERE UYGULANIYOR
Peki hangi yaş grubundakilere uygulanıyor bu program?
Ülkemizde yapılandırılmış ve değerlendirilmiş geniş kapsamlı ilk ve tek Sosyal Duygusal Eğitim programı olan Lions Quest, okullarda yalnızca sertifikalı öğretmenler tarafından 3-18 yaş arası çocuklara ve gençlere uygulanabiliyor.
İnteraktif, eğlenceli, uygulamalı bir çalıştay şeklinde tasarlanan eğitim programımız, okul öncesi öğretmenlerimiz için 1 tam gün, diğer öğretmenlerimiz için ise için 2 tam gün sürüyor. Programımız esnasında ve sonrasında farklı yaş aralıkları için rehber öğretmen kılavuzları dağıtılıyor ve altı ayda bir gerçekleşen takip toplantıları ile öğrenilenler pekiştiriliyor. Eğitim programının sonucunda en önemlisi ise katılımcılarımız, deneyimlerini paylaşabildikleri uluslararası bir network’e dahil edilmiş oluyorlar.
Okul öncesi, ilköğrenim, orta öğrenim ve lise düzeyinde program nasıl uygulanıyor? Bahsedebilir misiniz?
Okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve lise öğretmenleri için dört farklı rehber kitabımız var. Bu kitaplarda işlenen konular, alıştırmalar ve oyunlar da birbirinden ayrılıyor. Örneğin, okul öncesi 3 yaş ve üzeri çocuklarımıza enerji verici oyunlarla ve öykülerle, programın kahramanı olan ayıcık üzerinden öğretilen sosyal ve duygusal beceriler, 15-17 yaşlarında rol model oyunları ve egzersizlerle devam ediyor. Lise rehber kitaplarında, diğer yaş gruplarından farklı olarak öğrencilere bağımlılık yapıcı maddelerden ve kötü alışkanlıklardan nasıl korunabilecekleri veya ergenlik dönemini nasıl daha kolay geçirebileceklerine ilişkin farklı konular da işleniyor.
Programın ana konu başlıkları arasında, olumlu dil, duygu kontrolü, etkin dinleme, takım içinde çalışma, empati, diyalogla çözüm, çatışma çözme, akran baskısı, olumsuzluklara karşı direnç ve sağlıklı yaşam bilinci yer alıyor. Programımız öncelikle, çocuklarımızın kazanmalarını hedeflediğimiz yeni becerileri kolaylıkla öğrenebilecekleri ve özgürce deneyip, geliştirebilecekleri duygusal açıdan güvenli ve olumlu bir sınıf ortamı yaratmayı amaçlıyor. Lions Quest eğitimlerindeki ve rehber kitaplarındaki eğlenceli alıştırmalar sayesinde, öğrenenin kendisini güvende hissettiği, içinde bulunduğu topluluk tarafından kabul gördüğü, arkadaşlarıyla benzer-ortak noktalardan hareket ederek daha çok işbirliği yaptığı bir öğrenme ortamı yaratılıyor. Toplumsal sorumluluk ve gönüllük anlayışı da Lions Quest’in önemli kazanımlarından.
Hedeflenen sınıf ortamının oluşturulmasından sonraki aşamada ise programımızda, grup çalışmaları, paylaşma, yardım etme ve yardım isteme, duygularını tanıma, duygularını ifade etme/vücut dili ile gösterme ve onları kontrol etme (özellikle öfke kontrolü), seçme ve karar verme, başkalarına saygı duyma ve takdir etme becerilerinin geliştirilmesi ile vücudumuzu tanıyarak sağlıklı yaşam bilinci oluşturulması gibi konular yer alıyor.
Sosyal duygusal zekayı geliştiren uygulamaların öneminden bahsedebilir misiniz? Bu kapsamda Lions Quest duygusal zekayı nasıl geliştiriyor?
2004 yılında bu konuda gerçekleştirilen araştırmalara göre sosyal duygusal becerileri gelişmiş öğrenciler; okula ve öğretmenlerine karşı daha güçlü bir aidiyet duygusu hissediyorlar, öğrenmeye daha açık ve daha motive oluyorlar. Ayrıca problemli ve olumsuz davranışlar yerine olumlu davranışlara eğilimleri artıyor, daha az kaygı, tedirginlik ve stres taşıyorlar. Sınavlarda daha başarılı oluyorlar ve daha yüksek sonuçlar elde ediyorlar.
Boğaziçi Üniversitesi tarafından Türkiye’de gerçekleştirilen araştırmalara göre, Lions Quest programı, %100 oranında olumlu tutumu ve iyi iletişimi desteklerken; %90 oranında gruba ve kurallara uyumu artırmakta, %11 oranında ise akademik başarıyı yükseltmektedir. Lions Quest’in okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve lise düzeyindeki rehber kitaplarında öğrencilerin günlük hayatta sıklıkla karşılaştıkları durumlar, olaylar ve çatışmalar, öğrencilerin eğlendikleri, akışta kaldıkları ve meraklarının tetiklendiği bir sınıf ortamında ele alınıyor. Sınıfta oynanan farklı oyunlar ve aktivitelerde öğrenciler, arkadaşlarıyla daha olumlu ve daha yakın ilişkiler kurarken, aynı zamanda bu konuları günlük hayatlarında başlarına gelen durumlarla ilişkilendirerek, duygularını daha iyi nasıl yönetebileceklerini ve karşılarındaki bireylere saygılı, çözüm odaklı bir bakış açısıyla nasıl yaklaşabileceklerini öğreniyorlar.
Program akran baskısına karşı çocukları nasıl koruyor?
Bu programın en önemli amaçlarından bir tanesi de öğrencileri olumsuz akran baskısından korumaktır. Bu amaçla öğrencilere ilk olarak kendilerine zarar verebilecek davranışları tanıma ve ayırt etme çalışmaları yaptırılmakta; sonrasında ise arkadaşlıklarını bozmadan istemedikleri ya da yapılmasında sakınca gördükleri durumlarda arkadaşlarına “HAYIR” diyebilme becerileri kazandırılmaktadır. Programın basamak basamak ilerleyen bir sistemi olduğundan, bu aşamaya gelindiğinde öğrencinin kendini tanıma, kendini kontrol etme, özgüven oluşturma, empati kurma gibi becerileri zaten gelişmiş olacaktır ki; bu da bahsi geçen kazanımın verilmesini kolaylaştıracaktır. Akran baskısına maruz kalmadan karar verme becerileri de diğer kazanımlarda olduğu gibi öykü, rol model, oyun ve ekip çalışmaları ile verilmektedir. Boğaziçi Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre Lions Quest Yaşam Becerileri Programı, akran baskısını %80 oranında azaltmaktadır.
SPOR ANTRENÖRLERİ EĞİTİMLERDEN FAYDALANABİLİYORLAR
Bireysel olarak eğitimler de veriyorsunuz. Bu eğitimlerinizden bahsedebilir misiniz?
Öğrenciler okullarında yalnızca kendi sınıf öğretmenlerinin değil, branş öğretmenlerinin, yan sınıftaki farklı bir öğretmenin veya okul yönetiminin yaklaşımından da sıklıkla etkilenebiliyorlar. Bir okulun en az iki öğretmeninin veya tüm öğretmenlerinin toplu şekilde Lions Quest eğitimini almaları ise sosyal duygusal öğrenme ile ilgili rehber kitaplarda bulunan uygulamaların daha hızlı hayata geçirilmesini sağlıyor. Bu nedenle önerimiz, eğitimlerin okul bazında sunulması yönünde. Ancak, bireysel olarak bu programa katılmak isteyen öğretmenlerimizi de kendilerine en uygun, bir sonraki eğitime dahil edebiliyoruz.
Branş ve sınıf öğretmenleri ile velilerin yanı sıra spor antrenörleri de Lions Quest’in bireysel eğitimlerinden faydalanabiliyorlar. Antrenörler günümüzde sporcuların fiziksel kondisyonlarını yüceltmenin yanı sıra gençlerin temel karakter oluşumuna da katkıda bulunuyor, takım üyelerinin duygusal motivasyonlarını ve mutluluklarını da gözetiyorlar. Takım ruhunun güçlenmesi ise grup içinde güvenli ve olumlu bir iklimin oluşmasını, gerek grup üyelerinin kendi aralarında ve gerekse antrenörlerle etkin bir iletişim içinde olmalarını gerektiriyor. Lions Quest’in rehber kitaplarında bulunan alıştırmalar, antrenörlere bu konularda büyük fayda sağlıyor.
İÇ SPOT: “İnteraktif, eğlenceli, uygulamalı bir çalıştay şeklinde tasarlanan eğitim programımız, okul öncesi öğretmenlerimiz için 1 tam gün, diğer öğretmenlerimiz için ise için 2 tam gün sürüyor. Programımız esnasında ve sonrasında farklı yaş aralıkları için rehber öğretmen kılavuzları dağıtılıyor ve altı ayda bir gerçekleşen takip toplantıları ile öğrenilenler pekiştiriliyor. Eğitim programının sonucunda en önemlisi ise katılımcılarımız, deneyimlerini paylaşabildikleri uluslararası bir network’e dahil edilmiş oluyorlar.”
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
7 yıldan beri Türkiye’deki 12 ilde, 460'dan fazla özel ve devlet okulunda 3000'den fazla öğretmene, veliye ve yöneticiye uygulanan Lions Quest Yaşam Becerileri Programı, %100 oranında olumlu tutumu ve iyi iletişimi desteklerken; %90 oranında gruba ve kurallara uyumu artırıyor, %11 oranında ise akademik başarıyı yükseltiyor. Lions Quest Avrupa Koordinatörü Nilgün Erdem Niord, programın ayrıca, akran baskısını %80 oranında azalttığını da vurguluyor.
1970'li yıllarda Stanford Üniversitesi bünyesinde akademik bir program haline getirilen ve Dünya Gençlik Vakfı tarafından dünyaya sunulan Lions Quest, öğretmenleri, okul yönetimlerini, spor antrenörlerini ve velileri, çocukların sosyal duygusal gelişimlerini nasıl arttırabilecekleri konusunda eğiten bir program… 96 ülkede ve 41 dilde başarıyla uygulanan Lions Quest, sosyal ve duygusal zekanın kuramcısı Daniel Goleman'ın kurduğu CASEL (Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning) tarafından 2015 yılında yeniden dünyanın SEL (Social Emotional Learning - Sosyal Duygusal Eğitim) alanında en başarılı üç programından biri. 2002 yılında Uluslararası Lions Kulüpleri Vakfı'nın satın aldığı program, Birleşmiş Milletler ile Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) eğitim gereklerine göre, uygulayan ülkelerin de katkıları ile, devamlı olarak güncelleniyor. Lions Quest'in okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik dört farklı kitabı, 2008 yılında Amerika ve Avrupa örnekleri temel alınarak akademik bir çalışma ile Türkiye'ye uyarlandığını söyleyen Lions Quest Avrupa Koordinatörü Nilgün Erdem Niord, söz konusu kitapların, aile ve okul ortamlarında, çocukların yetiştirilmelerinden sorumlu olan bireylere ve kurumlara yönelik bir "rehber" ve "eğitim kaynağı" özelliğini taşıdığını belirtiyor. Ülkemizin ihtiyaçları doğrultusunda ulusal adaptasyonu tamamlanmış, K12'nin tüm kademeleri için Türkçeleştirilmiş, denenmiş, ölçmeleri ve değerlendirilmeleri gerçekleştirilmiş olan programın, son 7 yılda toplam 12 ilimizde, 460'dan fazla özel ve devlet okulunda 3000'den fazla öğretmene, veliye ve yöneticiye ulaştığını ifade eden Nilgün Erdem Niord ile programın detaylarını konuştuk.
PROGRAM, 3-18 YAŞ ARASI ÇOCUKLARA VE GENÇLERE UYGULANIYOR
Peki hangi yaş grubundakilere uygulanıyor bu program?
Ülkemizde yapılandırılmış ve değerlendirilmiş geniş kapsamlı ilk ve tek Sosyal Duygusal Eğitim programı olan Lions Quest, okullarda yalnızca sertifikalı öğretmenler tarafından 3-18 yaş arası çocuklara ve gençlere uygulanabiliyor.
İnteraktif, eğlenceli, uygulamalı bir çalıştay şeklinde tasarlanan eğitim programımız, okul öncesi öğretmenlerimiz için 1 tam gün, diğer öğretmenlerimiz için ise için 2 tam gün sürüyor. Programımız esnasında ve sonrasında farklı yaş aralıkları için rehber öğretmen kılavuzları dağıtılıyor ve altı ayda bir gerçekleşen takip toplantıları ile öğrenilenler pekiştiriliyor. Eğitim programının sonucunda en önemlisi ise katılımcılarımız, deneyimlerini paylaşabildikleri uluslararası bir network’e dahil edilmiş oluyorlar.
Okul öncesi, ilköğrenim, orta öğrenim ve lise düzeyinde program nasıl uygulanıyor? Bahsedebilir misiniz?
Okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve lise öğretmenleri için dört farklı rehber kitabımız var. Bu kitaplarda işlenen konular, alıştırmalar ve oyunlar da birbirinden ayrılıyor. Örneğin, okul öncesi 3 yaş ve üzeri çocuklarımıza enerji verici oyunlarla ve öykülerle, programın kahramanı olan ayıcık üzerinden öğretilen sosyal ve duygusal beceriler, 15-17 yaşlarında rol model oyunları ve egzersizlerle devam ediyor. Lise rehber kitaplarında, diğer yaş gruplarından farklı olarak öğrencilere bağımlılık yapıcı maddelerden ve kötü alışkanlıklardan nasıl korunabilecekleri veya ergenlik dönemini nasıl daha kolay geçirebileceklerine ilişkin farklı konular da işleniyor.
Programın ana konu başlıkları arasında, olumlu dil, duygu kontrolü, etkin dinleme, takım içinde çalışma, empati, diyalogla çözüm, çatışma çözme, akran baskısı, olumsuzluklara karşı direnç ve sağlıklı yaşam bilinci yer alıyor. Programımız öncelikle, çocuklarımızın kazanmalarını hedeflediğimiz yeni becerileri kolaylıkla öğrenebilecekleri ve özgürce deneyip, geliştirebilecekleri duygusal açıdan güvenli ve olumlu bir sınıf ortamı yaratmayı amaçlıyor. Lions Quest eğitimlerindeki ve rehber kitaplarındaki eğlenceli alıştırmalar sayesinde, öğrenenin kendisini güvende hissettiği, içinde bulunduğu topluluk tarafından kabul gördüğü, arkadaşlarıyla benzer-ortak noktalardan hareket ederek daha çok işbirliği yaptığı bir öğrenme ortamı yaratılıyor. Toplumsal sorumluluk ve gönüllük anlayışı da Lions Quest’in önemli kazanımlarından.
Hedeflenen sınıf ortamının oluşturulmasından sonraki aşamada ise programımızda, grup çalışmaları, paylaşma, yardım etme ve yardım isteme, duygularını tanıma, duygularını ifade etme/vücut dili ile gösterme ve onları kontrol etme (özellikle öfke kontrolü), seçme ve karar verme, başkalarına saygı duyma ve takdir etme becerilerinin geliştirilmesi ile vücudumuzu tanıyarak sağlıklı yaşam bilinci oluşturulması gibi konular yer alıyor.
Sosyal duygusal zekayı geliştiren uygulamaların öneminden bahsedebilir misiniz? Bu kapsamda Lions Quest duygusal zekayı nasıl geliştiriyor?
2004 yılında bu konuda gerçekleştirilen araştırmalara göre sosyal duygusal becerileri gelişmiş öğrenciler; okula ve öğretmenlerine karşı daha güçlü bir aidiyet duygusu hissediyorlar, öğrenmeye daha açık ve daha motive oluyorlar. Ayrıca problemli ve olumsuz davranışlar yerine olumlu davranışlara eğilimleri artıyor, daha az kaygı, tedirginlik ve stres taşıyorlar. Sınavlarda daha başarılı oluyorlar ve daha yüksek sonuçlar elde ediyorlar.
Boğaziçi Üniversitesi tarafından Türkiye’de gerçekleştirilen araştırmalara göre, Lions Quest programı, %100 oranında olumlu tutumu ve iyi iletişimi desteklerken; %90 oranında gruba ve kurallara uyumu artırmakta, %11 oranında ise akademik başarıyı yükseltmektedir. Lions Quest’in okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve lise düzeyindeki rehber kitaplarında öğrencilerin günlük hayatta sıklıkla karşılaştıkları durumlar, olaylar ve çatışmalar, öğrencilerin eğlendikleri, akışta kaldıkları ve meraklarının tetiklendiği bir sınıf ortamında ele alınıyor. Sınıfta oynanan farklı oyunlar ve aktivitelerde öğrenciler, arkadaşlarıyla daha olumlu ve daha yakın ilişkiler kurarken, aynı zamanda bu konuları günlük hayatlarında başlarına gelen durumlarla ilişkilendirerek, duygularını daha iyi nasıl yönetebileceklerini ve karşılarındaki bireylere saygılı, çözüm odaklı bir bakış açısıyla nasıl yaklaşabileceklerini öğreniyorlar.
Program akran baskısına karşı çocukları nasıl koruyor?
Bu programın en önemli amaçlarından bir tanesi de öğrencileri olumsuz akran baskısından korumaktır. Bu amaçla öğrencilere ilk olarak kendilerine zarar verebilecek davranışları tanıma ve ayırt etme çalışmaları yaptırılmakta; sonrasında ise arkadaşlıklarını bozmadan istemedikleri ya da yapılmasında sakınca gördükleri durumlarda arkadaşlarına “HAYIR” diyebilme becerileri kazandırılmaktadır. Programın basamak basamak ilerleyen bir sistemi olduğundan, bu aşamaya gelindiğinde öğrencinin kendini tanıma, kendini kontrol etme, özgüven oluşturma, empati kurma gibi becerileri zaten gelişmiş olacaktır ki; bu da bahsi geçen kazanımın verilmesini kolaylaştıracaktır. Akran baskısına maruz kalmadan karar verme becerileri de diğer kazanımlarda olduğu gibi öykü, rol model, oyun ve ekip çalışmaları ile verilmektedir. Boğaziçi Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre Lions Quest Yaşam Becerileri Programı, akran baskısını %80 oranında azaltmaktadır.
SPOR ANTRENÖRLERİ EĞİTİMLERDEN FAYDALANABİLİYORLAR
Bireysel olarak eğitimler de veriyorsunuz. Bu eğitimlerinizden bahsedebilir misiniz?
Öğrenciler okullarında yalnızca kendi sınıf öğretmenlerinin değil, branş öğretmenlerinin, yan sınıftaki farklı bir öğretmenin veya okul yönetiminin yaklaşımından da sıklıkla etkilenebiliyorlar. Bir okulun en az iki öğretmeninin veya tüm öğretmenlerinin toplu şekilde Lions Quest eğitimini almaları ise sosyal duygusal öğrenme ile ilgili rehber kitaplarda bulunan uygulamaların daha hızlı hayata geçirilmesini sağlıyor. Bu nedenle önerimiz, eğitimlerin okul bazında sunulması yönünde. Ancak, bireysel olarak bu programa katılmak isteyen öğretmenlerimizi de kendilerine en uygun, bir sonraki eğitime dahil edebiliyoruz.
Branş ve sınıf öğretmenleri ile velilerin yanı sıra spor antrenörleri de Lions Quest’in bireysel eğitimlerinden faydalanabiliyorlar. Antrenörler günümüzde sporcuların fiziksel kondisyonlarını yüceltmenin yanı sıra gençlerin temel karakter oluşumuna da katkıda bulunuyor, takım üyelerinin duygusal motivasyonlarını ve mutluluklarını da gözetiyorlar. Takım ruhunun güçlenmesi ise grup içinde güvenli ve olumlu bir iklimin oluşmasını, gerek grup üyelerinin kendi aralarında ve gerekse antrenörlerle etkin bir iletişim içinde olmalarını gerektiriyor. Lions Quest’in rehber kitaplarında bulunan alıştırmalar, antrenörlere bu konularda büyük fayda sağlıyor.
İÇ SPOT: “İnteraktif, eğlenceli, uygulamalı bir çalıştay şeklinde tasarlanan eğitim programımız, okul öncesi öğretmenlerimiz için 1 tam gün, diğer öğretmenlerimiz için ise için 2 tam gün sürüyor. Programımız esnasında ve sonrasında farklı yaş aralıkları için rehber öğretmen kılavuzları dağıtılıyor ve altı ayda bir gerçekleşen takip toplantıları ile öğrenilenler pekiştiriliyor. Eğitim programının sonucunda en önemlisi ise katılımcılarımız, deneyimlerini paylaşabildikleri uluslararası bir network’e dahil edilmiş oluyorlar.”
Son Güncelleme: Perşembe, 21 Nisan 2016 18:39
Gösterim: 2933
Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun olmuş ve aynı üniversitede MBA programına katılmış. Doğan ile eğitim yaşamı üzerine konuştuk.
Türkiye’de BT sektöründe, kadın yönetici ve çalışan sayısı bölgedeki ülkelere kıyasla oldukça yüksek. Oracle Türkiye’de ise 300'den fazla çalışanının %35'i kadın. Gerek yönetim kadrolarında gerekse bölgesel rollerde birçok bayan bulunuyor. Yönettiği ekiplerde erkek/kadın, yaş farkı gözetmediğini belirten Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, “Dinamik iş hayatında başarı için, sürekli olarak kişinin kendisini geliştirmeye önem vermesi, hızlı adaptasyon yetilerini geliştirmesi ve değişime açık olmasının önemli olduğunu düşünüyorum” diyor.
Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun olmuş ve aynı üniversitede MBA programına katılmış. Oracle’a 1995 yılında Veritabanı Satış Danışmanı olarak başlayan Doğan, sırasıyla ürün müdürü, Teknoloji Satış Danışmanlığı Yöneticisi, Orta Asya bölgesi sorumlusu, Oracle Türkiye Satış Direktörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra, Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcılığına atanmış. Bir kadın olarak kariyerinde herhangi bir ayırımcılık veya engel yaşamadığını dile getiren Filiz Doğan ile eğitim hayatını, kariyerini ve özel yaşamını konuştuk.
Ülkemizdeki çok az sayıdaki kadın yöneticiden birisiniz. Öncelikle eğitim hayatınızdan bahsedebilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum ve aynı üniversitede MBA programına katıldım.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olmuşsunuz. İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü? Neden bu alanda eğitim almak istediniz? Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleği yapmak isterdiniz?
3-4 yaşlarında ilk uçağa bimdiğimde çok etkilenmiş ve hostes olmaya karar vermiştim ancak biraz büyüdüğümde yaşanan uçak kazaları nedeniyle vazgeçerek doktorluk veya veterinerliği hedeflemeye başladım. Yurtdışında geçirdiğim lise yıllarımda aldığım ilk seçmeli bilgisayar programla dersimde ise bilgisayar mühendisi olmaya kesin karar verdim.
Üniversiteden mezun olduktan sonra nerelerde, hangi sektörlerde çalıştınız? Şu an bulunduğunuz konuma nasıl geldiniz? Bir kadın olarak kariyer basamaklarını tırmanırken ne gibi engeller yaşadınız? Bulunduğunuz noktaya gelmek isteyen kadınlara tavsiyeleriniz neler olur?
Oracle’a 1995 yılında Veritabanı Satış Danışmanı olarak başladım. 1999-2000 yılları arasında Oracle’ın Amerika’daki Merkezi’nde Veritabanı Ürün Müdürü olarak görev aldım. 2000 yılında Teknoloji Satış Danışmanlığı Yöneticisi göreviyle Türkiye’ye geri döndüm, 2008 yılı itibariyle bu göreve ek olarak Orta Asya bölgesi sorumluluğunu aldım. 2010 yılında Oracle Türkiye Satış Direktörlüğüne getirildim, 2011 senesinde Türkiye Genel Müdürü ve 2014 yılında Başkan Yardımcılığna atandım. Bir kadın olarak kariyerimde herhangi bir ayırımcılık veya engel yaşamadım.
Dinamik iş hayatında başarı için, sürekli olarak kişinin kendisini geliştirmeye önem vermesi, hızlı adaptasyon yetilerini geliştirmesi ve değişime açık olmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
LİSE YILLARIMDA BİLGİSAYAR MÜHENDİSİ OLMAYA KARAR VERDİM
Kariyerinizin başındayken hedefleriniz nelerdi? Başarılarıyla size rol model olan, örnek aldığınız kişiler var mıydı?
Bahsettiğim gibi lise yıllarımda bilgisayar mühendisi olmaya karar verdim ve hedeflerim her zaman bu alanda başarılı çalışmalar yapmak ve katma değer sağlamaktı. Örnek aldığım herhangi biri olmadı ancak etkilendiğim pek çok kişi oldu. Her zaman işimin ve pozisyonumun gerektirdiği şekilde, ekibimin ve pazarın dinamiklerini değerlendirerek kendi iş modelim ile ilerledim.
Şu an Oracle Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapıyorsunuz. Ne zamandır bu görevi yürütüyorsunuz? Görevinizi yerine getirirken nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl bir yönetim modelini benimsiyorsunuz? Ayrıca size göre kadın yönetici ile erkek yönetici arasındaki farklar nelerdir? Bahsedebilir misiniz?
2011 yılından beri Genel Müdürlük görevdeyim. Benim açımdan işin zamanında ve başarıyla tamamlanması önemli bu nedenle kişilerin çalışma tarzlarına ve zamanlarına karışmıyorum. Böylelikle iş ve sosyal hayatların daha dengeli ve mutlu olduğunu, bunun da direkt olarak iş başarısına yansıdığını görüyorum ve bu yapıyı destekliyorum. Kadın, erkek yönetici veya çalışan arasında bir fark görmüyorum, herkesin kendi tarzı var, bunun cinsiyet bağlantılı olduğunu düşünmüyorum.
EĞİTİM BİRÇOK SORUNUN ÇÖZÜMÜ
Ülkemizde birçok kadın, eğitim-öğretim imkânlarından ve çalışma hakkından yoksun bırakılıyor. İş hayatına girdiğinde ise ayrımcılık ve gelir adaletsizliği gibi birçok sorunla karşılaşabiliyor. Türkiye’de kadının toplumdaki ve iş dünyasındaki bu konumunun değişmesi sizce neye bağlı? Bu değişimin gerçekleşmesinde kadınların eğitimi ne derece önemli?
BT sektörüne baktığımızda, özellikle Türkiye’de kadın yönetici ve çalışan sayısının bölgedeki ülkelere kıyasla oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Eğitim birçok sorunun çözümü; eğitim alanında yapılan inovasyonlar ve eğitim eşitliği ile bu sorunların aşılacağına güveniyorum.
Oracle Türkiye’de çalışan kadın sayısı ne kadar? Şirketinizde kadın istihdamını arttırmak için ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?
Oracle Türkiye’de 300'den fazla çalışanımızın %35'i kadın. Gerek yönetim kadrolarında gerekse bölgesel rollerde birçok bayan arkadaşımız var. Yönettiğim ekiplerde erkek/kadın, yaş farkı gözetmiyorum.
EN BÜYÜK HOBİM AT BİNMEK
Biraz da özel yaşamınıza değinelim. Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız? Hobileriniz nelerdir?
Genel Müdürlük görevine atanmam ile beraber kendime ayırdığım zaman biraz daha kısıtlandı. En büyük hobim at binmek oldu son 8 yıldır. Yakın zamana kadar birkaç arkadaşımla beraber hobi olarak işlettiğimiz bir binicilik klubümüz vardı ancak yoğun iş temposu nedeniyle ara vermek durumda kaldık. Amatör olarak spor yapmak, kedi ve köpeklerimle zaman geçirmekten keyif alıyorum.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun olmuş ve aynı üniversitede MBA programına katılmış. Doğan ile eğitim yaşamı üzerine konuştuk.
Türkiye’de BT sektöründe, kadın yönetici ve çalışan sayısı bölgedeki ülkelere kıyasla oldukça yüksek. Oracle Türkiye’de ise 300'den fazla çalışanının %35'i kadın. Gerek yönetim kadrolarında gerekse bölgesel rollerde birçok bayan bulunuyor. Yönettiği ekiplerde erkek/kadın, yaş farkı gözetmediğini belirten Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, “Dinamik iş hayatında başarı için, sürekli olarak kişinin kendisini geliştirmeye önem vermesi, hızlı adaptasyon yetilerini geliştirmesi ve değişime açık olmasının önemli olduğunu düşünüyorum” diyor.
Oracle Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Filiz Doğan, Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun olmuş ve aynı üniversitede MBA programına katılmış. Oracle’a 1995 yılında Veritabanı Satış Danışmanı olarak başlayan Doğan, sırasıyla ürün müdürü, Teknoloji Satış Danışmanlığı Yöneticisi, Orta Asya bölgesi sorumlusu, Oracle Türkiye Satış Direktörlüğü görevlerinde bulunduktan sonra, Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcılığına atanmış. Bir kadın olarak kariyerinde herhangi bir ayırımcılık veya engel yaşamadığını dile getiren Filiz Doğan ile eğitim hayatını, kariyerini ve özel yaşamını konuştuk.
Ülkemizdeki çok az sayıdaki kadın yöneticiden birisiniz. Öncelikle eğitim hayatınızdan bahsedebilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
Ankara Anadolu Lisesi sonrasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum ve aynı üniversitede MBA programına katıldım.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olmuşsunuz. İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü? Neden bu alanda eğitim almak istediniz? Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleği yapmak isterdiniz?
3-4 yaşlarında ilk uçağa bimdiğimde çok etkilenmiş ve hostes olmaya karar vermiştim ancak biraz büyüdüğümde yaşanan uçak kazaları nedeniyle vazgeçerek doktorluk veya veterinerliği hedeflemeye başladım. Yurtdışında geçirdiğim lise yıllarımda aldığım ilk seçmeli bilgisayar programla dersimde ise bilgisayar mühendisi olmaya kesin karar verdim.
Üniversiteden mezun olduktan sonra nerelerde, hangi sektörlerde çalıştınız? Şu an bulunduğunuz konuma nasıl geldiniz? Bir kadın olarak kariyer basamaklarını tırmanırken ne gibi engeller yaşadınız? Bulunduğunuz noktaya gelmek isteyen kadınlara tavsiyeleriniz neler olur?
Oracle’a 1995 yılında Veritabanı Satış Danışmanı olarak başladım. 1999-2000 yılları arasında Oracle’ın Amerika’daki Merkezi’nde Veritabanı Ürün Müdürü olarak görev aldım. 2000 yılında Teknoloji Satış Danışmanlığı Yöneticisi göreviyle Türkiye’ye geri döndüm, 2008 yılı itibariyle bu göreve ek olarak Orta Asya bölgesi sorumluluğunu aldım. 2010 yılında Oracle Türkiye Satış Direktörlüğüne getirildim, 2011 senesinde Türkiye Genel Müdürü ve 2014 yılında Başkan Yardımcılığna atandım. Bir kadın olarak kariyerimde herhangi bir ayırımcılık veya engel yaşamadım.
Dinamik iş hayatında başarı için, sürekli olarak kişinin kendisini geliştirmeye önem vermesi, hızlı adaptasyon yetilerini geliştirmesi ve değişime açık olmasının önemli olduğunu düşünüyorum.
LİSE YILLARIMDA BİLGİSAYAR MÜHENDİSİ OLMAYA KARAR VERDİM
Kariyerinizin başındayken hedefleriniz nelerdi? Başarılarıyla size rol model olan, örnek aldığınız kişiler var mıydı?
Bahsettiğim gibi lise yıllarımda bilgisayar mühendisi olmaya karar verdim ve hedeflerim her zaman bu alanda başarılı çalışmalar yapmak ve katma değer sağlamaktı. Örnek aldığım herhangi biri olmadı ancak etkilendiğim pek çok kişi oldu. Her zaman işimin ve pozisyonumun gerektirdiği şekilde, ekibimin ve pazarın dinamiklerini değerlendirerek kendi iş modelim ile ilerledim.
Şu an Oracle Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapıyorsunuz. Ne zamandır bu görevi yürütüyorsunuz? Görevinizi yerine getirirken nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl bir yönetim modelini benimsiyorsunuz? Ayrıca size göre kadın yönetici ile erkek yönetici arasındaki farklar nelerdir? Bahsedebilir misiniz?
2011 yılından beri Genel Müdürlük görevdeyim. Benim açımdan işin zamanında ve başarıyla tamamlanması önemli bu nedenle kişilerin çalışma tarzlarına ve zamanlarına karışmıyorum. Böylelikle iş ve sosyal hayatların daha dengeli ve mutlu olduğunu, bunun da direkt olarak iş başarısına yansıdığını görüyorum ve bu yapıyı destekliyorum. Kadın, erkek yönetici veya çalışan arasında bir fark görmüyorum, herkesin kendi tarzı var, bunun cinsiyet bağlantılı olduğunu düşünmüyorum.
EĞİTİM BİRÇOK SORUNUN ÇÖZÜMÜ
Ülkemizde birçok kadın, eğitim-öğretim imkânlarından ve çalışma hakkından yoksun bırakılıyor. İş hayatına girdiğinde ise ayrımcılık ve gelir adaletsizliği gibi birçok sorunla karşılaşabiliyor. Türkiye’de kadının toplumdaki ve iş dünyasındaki bu konumunun değişmesi sizce neye bağlı? Bu değişimin gerçekleşmesinde kadınların eğitimi ne derece önemli?
BT sektörüne baktığımızda, özellikle Türkiye’de kadın yönetici ve çalışan sayısının bölgedeki ülkelere kıyasla oldukça yüksek olduğunu görüyoruz. Eğitim birçok sorunun çözümü; eğitim alanında yapılan inovasyonlar ve eğitim eşitliği ile bu sorunların aşılacağına güveniyorum.
Oracle Türkiye’de çalışan kadın sayısı ne kadar? Şirketinizde kadın istihdamını arttırmak için ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?
Oracle Türkiye’de 300'den fazla çalışanımızın %35'i kadın. Gerek yönetim kadrolarında gerekse bölgesel rollerde birçok bayan arkadaşımız var. Yönettiğim ekiplerde erkek/kadın, yaş farkı gözetmiyorum.
EN BÜYÜK HOBİM AT BİNMEK
Biraz da özel yaşamınıza değinelim. Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız? Hobileriniz nelerdir?
Genel Müdürlük görevine atanmam ile beraber kendime ayırdığım zaman biraz daha kısıtlandı. En büyük hobim at binmek oldu son 8 yıldır. Yakın zamana kadar birkaç arkadaşımla beraber hobi olarak işlettiğimiz bir binicilik klubümüz vardı ancak yoğun iş temposu nedeniyle ara vermek durumda kaldık. Amatör olarak spor yapmak, kedi ve köpeklerimle zaman geçirmekten keyif alıyorum.
Son Güncelleme: Perşembe, 14 Nisan 2016 11:25
Gösterim: 4962
Sporla iç içe geçen, başarılı bir öğrencilik hayatının olduğunu söyleyen Vodafone Türkiye CEO’su Gökhan Öğüt, özellikle Bornova Anadolu Lisesi’nde okuduğu 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi olduğunu, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandığını belirtiyor.
Eğitim hayatınızı anlatabilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
İzmir doğumluyum. İlkokulu Murat Reis İlkokulu’nda annemin öğrencisi olarak okudum. Annemin 5 yıl boyunca ilk öğretmenim olması, hem güzel hem de zorluydu. Ardından, sınavlarda başarılı olarak Bornova Anadolu Lisesi’nde okumaya hak kazandım. Buradaki 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi oldum, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandım ve son sınıfta da takım kaptanlığı yaptım.
15 yaşındayken, Ankara Fen Lisesi’ni kazanarak İzmir’i ve ailemi geride bıraktım. Lise yıllarımı yatılı okuyarak Ankara Fen Lisesi’nde tamamladım. Bir taraftan okudum, diğer taraftan da TÜBİTAK Kimya Bilgi Yarışması, Biyoloji Proje Yarışması ve Matematik Olimpiyat takımlarında dereceler aldım. Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gittim. Chicago yakınlarında Naperville North High School isimli lisede 1 yıl okudum. Liseyi hem orada ABD’de, hem burada Türkiye’de iki kez bitirdim aslında. Daha sonra Türkiye’ye dönünce, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Procter & Gamble Türkiye’den iş teklifi aldım; ama, MBA yapmak için ABD’ye dönmeye karar verdim. İki yıl University of Illinois at Chicago’da Pazarlama ve Finans Yüksek Lisans eğitimi aldım. Her şeyden önce, genel olarak Endüstri Mühendisliği derslerinin mesleki formasyonumda önemli rol oynadığını ifade etmeliyim. Özellikle “Operasyon Araştırması”, “Olasılık” ve “Ergonomi” gibi dersler, analitik düşünme ve problem çözme becerilerimin gelişmesinde etkili oldu. Diğer yandan, kariyerime endüstri mühendisliği okusam da pazarlamacı olarak başladım.
İLKOKULDA ÖĞRETMENİM ANNEMDİ
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı?
Tabii ki ilkokulda 5 yıl boyunca annemin sınıfında eğitim görmem, annemi eğitim hayatım boyunca karşılaştığım diğer tüm öğretmenlerimden daha ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Annemin bana sadece evde bir ebeveyn olarak değil, okulda da tüm eğitim ve kariyer hayatımın temeli olan ilköğretimi en iyi şekilde verdiğini düşünüyorum. Kendisine çok şey borçluyum.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Mutlu bir çocukluğum oldu. Annem ilkokul öğretmeni, babam da muhasebe müdürü olarak yoğun bir iş temposu içindeydiler. Bu yoğun tempodan dolayı bana İzmir’de bakmakta zorlandıkları için, 3 yaşımdan 6 yaşıma, ilkokula başlayıncaya kadar, anneannemlerle beraber Torbalı İlçesi’nin Yazıbaşı Köyü’nde yaşadım. En güzel çocukluk anılarım, köyde, tarlada ve sokakta yaşıtlarımla çok eğlenerek geçirdiğim bu üç yıla aittir.
Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Benim hayatımda da beni bugünlere, büyük bir şirketin yöneticiliğine hazırlayan kritik dönüm noktaları oldu. İlkokul ve ortaokulu İzmir’de okuduktan sonra, liseyi okumak üzere Ankara Fen Lisesi’ne gittim ve Ankara’da yatılı okudum. Orada beni yöneticiliğe hazırlayan özelliklerimin şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. Çok iyi bir eğitimin yanında, kendi başıma yaşamanın, ayaklarımın üzerinde durmanın inceliklerini öğrendim. Bir önemli dönüm noktası da, Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gitmem oldu. Orada da farklı kültürleri, adaptasyonu çok iyi öğrendiğim. ABD’de yaşadığım bu bir yıl vizyonumu genişletti. Boğaziçi Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okurken, Spor Kurulu’nda önce Üye, sonra Sayman, son olarak da Başkan olarak görev yaptım. Kariyerimi şekillendiren bir diğer kritik nokta da, Spor Kurulu’nda yaptığım çalışmalar oldu. Orada da takım arkadaşlığını ve liderliği biraz daha perçinledim.
O dönemler için oldukça da büyük bütçeli bir kulüptü. O kulübün bütçesinin yönetimi, hedeflerinin ve vizyonunun belirlenmesi, bunun için ekiplerin kurulmasından sorumluydum. Herhangi bir para karşılığı olmadan çalışan, bu işi gerçekten gönlüyle yapan, iyi bir şeyler yapmaya çalışan öğrencilerdik. Bu öğrencilerin liderliğini yapmak da bana çok şey öğretti. Mesela, alt komitelerin kurulması, her bir iş için ayrı hedeflerin belirlenmesinin yanı sıra o dönemde birçok şirketle de görüşme imkânı buldum. Tüm bu deneyimlerin aslında beni mühendisliğe değil de, pazarlama ve yöneticilik alanında bir kariyere yönlendirdiğini söyleyebilirim.
Endüstri Mühendisliği’ni seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
Endüstri Mühendisliği’ni çok da bilinçli olarak seçmedim. Ankara Fen Lisesi’nde okuyan iyi bir öğrenciydim. Üniversiteye giriş sınavlarında o yıllarda en yüksek puan ile alım yapan mühendislik bölümlerini önce Elektrik Elektronik ardından da Endüstri Mühendisliği olarak sıraladım. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi tercihim bilinçliydi; İzmir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da okumak istediğime karar vermiştim. Şimdi bu seçimlerimin ne kadar isabetli olduğunu görüyorum. Tekrar yapma şansım olsaydı, yine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni seçerdim. Üniversite hayatımın beni analitik düşünme, problem çözme ve liderlik yetkinlikleri anlamında geliştirdiğini düşünüyorum.
BAŞARI İÇİN “BEN” DEĞİL “BİZ” DUYGUSU GÜÇLÜ OLMALI
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
İş dünyasında başarının anahtarının, öncelikle doğru hedefi belirlemek, bu hedef için doğru yol haritası oluşturmak ve odağı kaybetmemek olduğuna inanıyorum. Ardından, her adımda müşterilerimize yakın ve onların ihtiyaçlarına odaklanan; adanmış, yenilikçi, donanımlı ve tutkulu takım oyuncularıyla çalışmayla, başarının mutlaka geleceğini düşünüyorum. Doğru yol haritası ve güçlü takım ruhundan yoksun bir çalışma anlayışı, başarısızlığı da beraberinde getiriyor. Günümüz iş dünyasında, başarı için “ben” değil “biz” duygusunun güçlü olması gerekiyor. Takım ruhuna ve birlikte başarmaya inanmak şart. Ortak bir vizyon etrafında kenetlenmiş insanlar, başarıyı mutlaka yakalıyor. Dolayısıyla, hem lider hem de ekip başarıda eşit rol oynuyor ve birbirini bütünlüyor. Bu noktada, özellikle katılımcı yönetim anlayışı, takım ruhunu besleyen güçlü bir kültürün oluşmasına izin veriyor. Bu anlayış, Vodafone Türkiye’nin de çalışma prensibinin temelini oluşturuyor ve kurumsal başarılarımızda belirleyici oluyor. Hedef belirlerken bir işi asla tek boyutuyla değerlendirmez, 360 derece bakış açısıyla geliştirmeye ve takımımın da her zaman bu mottoyla hareket etmesine önem veririm. Bu durumun başarıyı da getirdiğine inanıyorum.
300’E YAKIN GENCİ BÜNYEMİZE KATTIK
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz?
Potansiyeli yüksek olan yeni mezun genç yetenekleri bünyemize katmak amacıyla oluşturduğumuz Discover Genç Yetenek Programı’nı 2008’den bu yana aralıksız sürdürüyoruz. Telekomünikasyon alanında kariyer yapmak isteyen genç adayların, sektörün dinamizmine uygun şekilde kendini iyi ifade edebilen, girişimci, hızlı, analitik düşünen, aksiyon alabilen ve gelişime açık olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim, yabancı dil, iş tecrübesi gibi özelliklerin yanında yeniliğe açık olmak da, Dijital Dönüşüm’e öncülük etme vizyonumuz doğrultusunda, işe alımlarda öne çıkan bir özellik. Bununla birlikte, adayın kişilik özelliklerini de son derece önemsiyoruz. Kurum olarak değerlerimiz ve davranış şekillerimiz olan hız, güven ve sadelik konusunda örnek davranışlar gösteren, hırslı, rekabetçi ve müşteri odaklı, aynı zamanda öğrenmeye açık, yüksek enerjili arkadaşlarla çalışmak istiyoruz. Liderlik özelliğini de çok önemsiyoruz, onları geleceğin liderleri olarak yetiştirmek istiyoruz. Bu doğrultuda, Discover Genç Yetenek Programı’na başvurmak isteyen adayların, üniversite son sınıf öğrencisi ya da maksimum bir yıl tam zamanlı iş tecrübesine sahip olması ve iyi derecede İngilizce bilmesi gerekiyor. Vodafone’da çalışmaya istekli ve azimli olmak; öğrenmeye hevesli, enerjik, eğlenceli, yenilikçi olmak da adaylarda aradığımız özellikler... Yine, bu adaylarımızın, Vodafone’un online sınavlarını, değerlendirme merkezi süreçlerini ve mülakatlarını başarıyla tamamlamış olması da gerekiyor. 5 aşamalı bir değerlendirme ve seçme sürecini geride bırakan adaylar, Vodafone Ailesi’nin bir parçası oluyor. Her yıl yaklaşık 5.000 gencimizin başvurduğu bu programı ile 300’e yakın genci bünyemize kattık.
VOLEYBOL TAKIMIMIZLA SAHAYA ÇIKIYORUM
Çok uzun yıllar spor yaptım ve hâlâ yapıyorum. Özellikle takım sporlarının, liderliği pekiştirdiğini, disiplini geliştirdiğini ve belirlediği hedeflere ulaşacağına dair insanın kendine duyduğu inancı sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Vodafone içinde kurduğumuz şirket voleybol takımımızla şirketlerarası turnuvalara katılıyoruz. Ben de takımımızla sahaya çıkıyorum. Bu benim için önemli bir motivasyon kaynağı oluyor. Diğer yandan, eşim ve kızlarımla farklı ülkelere seyahat etmek de bana büyük keyif veriyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Sporla iç içe geçen, başarılı bir öğrencilik hayatının olduğunu söyleyen Vodafone Türkiye CEO’su Gökhan Öğüt, özellikle Bornova Anadolu Lisesi’nde okuduğu 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi olduğunu, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandığını belirtiyor.
Eğitim hayatınızı anlatabilir misiniz? Hangi okullarda okudunuz? Nasıl bir öğrenciydiniz?
İzmir doğumluyum. İlkokulu Murat Reis İlkokulu’nda annemin öğrencisi olarak okudum. Annemin 5 yıl boyunca ilk öğretmenim olması, hem güzel hem de zorluydu. Ardından, sınavlarda başarılı olarak Bornova Anadolu Lisesi’nde okumaya hak kazandım. Buradaki 4 sene boyunca bir yandan okulun dönem birincisi oldum, bir yandan da voleybol takımında Ortaokullararası Şampiyona’da Türkiye ikinciliğini kazandım ve son sınıfta da takım kaptanlığı yaptım.
15 yaşındayken, Ankara Fen Lisesi’ni kazanarak İzmir’i ve ailemi geride bıraktım. Lise yıllarımı yatılı okuyarak Ankara Fen Lisesi’nde tamamladım. Bir taraftan okudum, diğer taraftan da TÜBİTAK Kimya Bilgi Yarışması, Biyoloji Proje Yarışması ve Matematik Olimpiyat takımlarında dereceler aldım. Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gittim. Chicago yakınlarında Naperville North High School isimli lisede 1 yıl okudum. Liseyi hem orada ABD’de, hem burada Türkiye’de iki kez bitirdim aslında. Daha sonra Türkiye’ye dönünce, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümüne girdim. 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Procter & Gamble Türkiye’den iş teklifi aldım; ama, MBA yapmak için ABD’ye dönmeye karar verdim. İki yıl University of Illinois at Chicago’da Pazarlama ve Finans Yüksek Lisans eğitimi aldım. Her şeyden önce, genel olarak Endüstri Mühendisliği derslerinin mesleki formasyonumda önemli rol oynadığını ifade etmeliyim. Özellikle “Operasyon Araştırması”, “Olasılık” ve “Ergonomi” gibi dersler, analitik düşünme ve problem çözme becerilerimin gelişmesinde etkili oldu. Diğer yandan, kariyerime endüstri mühendisliği okusam da pazarlamacı olarak başladım.
İLKOKULDA ÖĞRETMENİM ANNEMDİ
Eğitim hayatınızda unutmadığınız, hayatınıza yön veren bir öğretmeniniz var mıydı?
Tabii ki ilkokulda 5 yıl boyunca annemin sınıfında eğitim görmem, annemi eğitim hayatım boyunca karşılaştığım diğer tüm öğretmenlerimden daha ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Annemin bana sadece evde bir ebeveyn olarak değil, okulda da tüm eğitim ve kariyer hayatımın temeli olan ilköğretimi en iyi şekilde verdiğini düşünüyorum. Kendisine çok şey borçluyum.
Çocukluğunuz nasıl geçti? Nasıl bir ailede büyüdünüz?
Mutlu bir çocukluğum oldu. Annem ilkokul öğretmeni, babam da muhasebe müdürü olarak yoğun bir iş temposu içindeydiler. Bu yoğun tempodan dolayı bana İzmir’de bakmakta zorlandıkları için, 3 yaşımdan 6 yaşıma, ilkokula başlayıncaya kadar, anneannemlerle beraber Torbalı İlçesi’nin Yazıbaşı Köyü’nde yaşadım. En güzel çocukluk anılarım, köyde, tarlada ve sokakta yaşıtlarımla çok eğlenerek geçirdiğim bu üç yıla aittir.
Çocukken kariyer planlarınız nasıldı? Hangi mesleğin hayalini kuruyordunuz?
Benim hayatımda da beni bugünlere, büyük bir şirketin yöneticiliğine hazırlayan kritik dönüm noktaları oldu. İlkokul ve ortaokulu İzmir’de okuduktan sonra, liseyi okumak üzere Ankara Fen Lisesi’ne gittim ve Ankara’da yatılı okudum. Orada beni yöneticiliğe hazırlayan özelliklerimin şekillenmeye başladığını söyleyebilirim. Çok iyi bir eğitimin yanında, kendi başıma yaşamanın, ayaklarımın üzerinde durmanın inceliklerini öğrendim. Bir önemli dönüm noktası da, Ankara Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra AFS ile değişim öğrencisi olarak ABD’ye gitmem oldu. Orada da farklı kültürleri, adaptasyonu çok iyi öğrendiğim. ABD’de yaşadığım bu bir yıl vizyonumu genişletti. Boğaziçi Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okurken, Spor Kurulu’nda önce Üye, sonra Sayman, son olarak da Başkan olarak görev yaptım. Kariyerimi şekillendiren bir diğer kritik nokta da, Spor Kurulu’nda yaptığım çalışmalar oldu. Orada da takım arkadaşlığını ve liderliği biraz daha perçinledim.
O dönemler için oldukça da büyük bütçeli bir kulüptü. O kulübün bütçesinin yönetimi, hedeflerinin ve vizyonunun belirlenmesi, bunun için ekiplerin kurulmasından sorumluydum. Herhangi bir para karşılığı olmadan çalışan, bu işi gerçekten gönlüyle yapan, iyi bir şeyler yapmaya çalışan öğrencilerdik. Bu öğrencilerin liderliğini yapmak da bana çok şey öğretti. Mesela, alt komitelerin kurulması, her bir iş için ayrı hedeflerin belirlenmesinin yanı sıra o dönemde birçok şirketle de görüşme imkânı buldum. Tüm bu deneyimlerin aslında beni mühendisliğe değil de, pazarlama ve yöneticilik alanında bir kariyere yönlendirdiğini söyleyebilirim.
Endüstri Mühendisliği’ni seçmenizdeki nedenler nelerdi? İsteyerek tercih ettiğiniz bir bölüm müydü?
Endüstri Mühendisliği’ni çok da bilinçli olarak seçmedim. Ankara Fen Lisesi’nde okuyan iyi bir öğrenciydim. Üniversiteye giriş sınavlarında o yıllarda en yüksek puan ile alım yapan mühendislik bölümlerini önce Elektrik Elektronik ardından da Endüstri Mühendisliği olarak sıraladım. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi tercihim bilinçliydi; İzmir ve Ankara’dan sonra İstanbul’da okumak istediğime karar vermiştim. Şimdi bu seçimlerimin ne kadar isabetli olduğunu görüyorum. Tekrar yapma şansım olsaydı, yine Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni seçerdim. Üniversite hayatımın beni analitik düşünme, problem çözme ve liderlik yetkinlikleri anlamında geliştirdiğini düşünüyorum.
BAŞARI İÇİN “BEN” DEĞİL “BİZ” DUYGUSU GÜÇLÜ OLMALI
Başarınızın sırrı nedir? Başarıya nasıl ulaştınız? Sizin konumunuza ulaşmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?
İş dünyasında başarının anahtarının, öncelikle doğru hedefi belirlemek, bu hedef için doğru yol haritası oluşturmak ve odağı kaybetmemek olduğuna inanıyorum. Ardından, her adımda müşterilerimize yakın ve onların ihtiyaçlarına odaklanan; adanmış, yenilikçi, donanımlı ve tutkulu takım oyuncularıyla çalışmayla, başarının mutlaka geleceğini düşünüyorum. Doğru yol haritası ve güçlü takım ruhundan yoksun bir çalışma anlayışı, başarısızlığı da beraberinde getiriyor. Günümüz iş dünyasında, başarı için “ben” değil “biz” duygusunun güçlü olması gerekiyor. Takım ruhuna ve birlikte başarmaya inanmak şart. Ortak bir vizyon etrafında kenetlenmiş insanlar, başarıyı mutlaka yakalıyor. Dolayısıyla, hem lider hem de ekip başarıda eşit rol oynuyor ve birbirini bütünlüyor. Bu noktada, özellikle katılımcı yönetim anlayışı, takım ruhunu besleyen güçlü bir kültürün oluşmasına izin veriyor. Bu anlayış, Vodafone Türkiye’nin de çalışma prensibinin temelini oluşturuyor ve kurumsal başarılarımızda belirleyici oluyor. Hedef belirlerken bir işi asla tek boyutuyla değerlendirmez, 360 derece bakış açısıyla geliştirmeye ve takımımın da her zaman bu mottoyla hareket etmesine önem veririm. Bu durumun başarıyı da getirdiğine inanıyorum.
300’E YAKIN GENCİ BÜNYEMİZE KATTIK
Şirketinizde iş deneyimi olmayan gençleri neye göre ve hangi pozisyonlarda işe alıyorsunuz, onlara hangi fırsatları tanıyorsunuz?
Potansiyeli yüksek olan yeni mezun genç yetenekleri bünyemize katmak amacıyla oluşturduğumuz Discover Genç Yetenek Programı’nı 2008’den bu yana aralıksız sürdürüyoruz. Telekomünikasyon alanında kariyer yapmak isteyen genç adayların, sektörün dinamizmine uygun şekilde kendini iyi ifade edebilen, girişimci, hızlı, analitik düşünen, aksiyon alabilen ve gelişime açık olması gerektiğine inanıyoruz. Eğitim, yabancı dil, iş tecrübesi gibi özelliklerin yanında yeniliğe açık olmak da, Dijital Dönüşüm’e öncülük etme vizyonumuz doğrultusunda, işe alımlarda öne çıkan bir özellik. Bununla birlikte, adayın kişilik özelliklerini de son derece önemsiyoruz. Kurum olarak değerlerimiz ve davranış şekillerimiz olan hız, güven ve sadelik konusunda örnek davranışlar gösteren, hırslı, rekabetçi ve müşteri odaklı, aynı zamanda öğrenmeye açık, yüksek enerjili arkadaşlarla çalışmak istiyoruz. Liderlik özelliğini de çok önemsiyoruz, onları geleceğin liderleri olarak yetiştirmek istiyoruz. Bu doğrultuda, Discover Genç Yetenek Programı’na başvurmak isteyen adayların, üniversite son sınıf öğrencisi ya da maksimum bir yıl tam zamanlı iş tecrübesine sahip olması ve iyi derecede İngilizce bilmesi gerekiyor. Vodafone’da çalışmaya istekli ve azimli olmak; öğrenmeye hevesli, enerjik, eğlenceli, yenilikçi olmak da adaylarda aradığımız özellikler... Yine, bu adaylarımızın, Vodafone’un online sınavlarını, değerlendirme merkezi süreçlerini ve mülakatlarını başarıyla tamamlamış olması da gerekiyor. 5 aşamalı bir değerlendirme ve seçme sürecini geride bırakan adaylar, Vodafone Ailesi’nin bir parçası oluyor. Her yıl yaklaşık 5.000 gencimizin başvurduğu bu programı ile 300’e yakın genci bünyemize kattık.
VOLEYBOL TAKIMIMIZLA SAHAYA ÇIKIYORUM
Çok uzun yıllar spor yaptım ve hâlâ yapıyorum. Özellikle takım sporlarının, liderliği pekiştirdiğini, disiplini geliştirdiğini ve belirlediği hedeflere ulaşacağına dair insanın kendine duyduğu inancı sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Vodafone içinde kurduğumuz şirket voleybol takımımızla şirketlerarası turnuvalara katılıyoruz. Ben de takımımızla sahaya çıkıyorum. Bu benim için önemli bir motivasyon kaynağı oluyor. Diğer yandan, eşim ve kızlarımla farklı ülkelere seyahat etmek de bana büyük keyif veriyor.
Son Güncelleme: Çarşamba, 25 Kasım 2015 12:11
Gösterim: 7140
Toplumda kadının her alanda hırpalandığını, bu düzenin sadece eğitimin gücü ile azalabileceğini söyleyen Cumhuriyet Koleji Genel Koordinatörü Rahşan Çapan, kariyeri artan kadının toplumdaki yerinin de yükseldiğini belirtiyor.
Kadının toplumdaki konumunun değişmesinin ise ülkenin bakış açısının ve eğitim sisteminin değiştirmesi ile gerçekleşebileceğini ifade eden Çapan, “Bu konuda düzenin yanı sıra eğitim kurumlarına büyük iş düşüyor, çocuklar ile birlikte aileleri de işin içine sokarak eğitim vermek gerekiyor” diyor.
Rahşan Hanım öncelikle eğitim hayatınızdan bahsedelim. Gazi Üniversitesi Okulöncesi Bölümünden mezun olmuşsunuz. Bu alanda eğitim almaya nasıl karar verdiniz? Sizi eğitimci olmaya yönelten sebepler nelerdi? Eğitimci olmak çocukken karar verdiğiniz bir meslek miydi?
Öğrencilik yıllarımda eğitimin tekdüzeliği benim okul hayatımı çok etkiledi diye düşünüyorum. Kendim ve arkadaşlarım için çok üzülüyordum. İlkokul öğretmenim çok iyiydi ama hiç müfredat dışı hareket etmiyordu. Bende kendimce öğretmenliği ele aldım ve apartmanımızın bahçesinde kendi hayal ettiğim sınıfı kurdum. Bu serüven üniversitede son buldu ve hayal ettiğim birçok şeyi iş hayatım boyunca gerçekleştirdim. İstanbul’un en iyi okullarında çalıştım. Asla sınırlanmadım. Çocuklara olan büyük sevgim mesleğimdeki başarımı tetikledi sanıyorum. Sabahın ilk saatlerinde önce Anaokullarımızı dolaşıyor miniklerimize sarılıyor ve onlardan aldığım enerji ile güne başlıyorum.
Eğitimciliğe başlarken düşünceleriniz neydi? Bugün eğitimle ilgili neler söyleyeceksiniz? Yaşanan sorunlar ve bu sorunlara ilişkin sizin çözüm önerileriniz nelerdir?
Yaratıcılığın sınırsız kapılarını göstererek eğitim vermek, hayatlarının en önemli döneminde onlara ışık tutabilmek, özgüvenli, yaratıcı, pratik düşünebilen, sanata ve doğaya saygılı çocuklar yetiştirmek için yola çıktım. Dünyanın birçok ülkesinde okulların eğitim sistemlerini araştırdım. Yaşantılara birebir şahit oldum.
Bence önemli olan, her alanda yaratıcı düşünceye sahip bireyleri, yetenekleri yönünde ve seviyesinde gelişmesi için uygun eğitim ortamının sağlanmış olmasıdır. Çünkü bu güç toplumu hızla ileriye taşıyacaktır. Ülkemizde en büyük sorun ezberci yaklaşımdır. Çocuktaki tüm kapıları kapattıktan sonra onun cevher olmasını beklemek mucize beklemek gibi bir şey. Okullar öğrencileri her yönü ile ele almalıdır. Çünkü hayat bir bütünlük içindedir ve çocuklar hayatı her yönüyle kucaklamalıdır. Başkalarının istediği değil, kendi istedikleri ve başarılı oldukları mesleklerde yer almalılar.
Bugün Cumhuriyet Okullarında, öğrencilerimize yoğun bir akademik programın yanı sıra büyük ve renkli bir dünya sunuyoruz. Soran ve sorgulayan öğrenciler bizim için çok önemli. Merak uyandıran ortamlar sağlayarak denemelerini istiyoruz. Pek çok etkinliğe yer vererek her konuda fikir sahibi olmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Akademik başarılarını sosyal ortamlarla zenginleştirip her yönden dünya vatandaşı bireyler olmalarına gayret ediyoruz. Ayrıca, lise ve üniversite sınavlarında çocuklarımızın göstermiş olduğu başarılar, sanat ve spor alanlarında aldıkları ödüllerle birleşince doğru yolda olduğumuzu görüyoruz.
SÜREKLİ YENİ BİR ŞEYLER ÜRETMEK BENİ İNANILMAZ BESLİYOR
Kariyeriniz nerede başladı? Kariyer basamaklarında nasıl yükseldiniz? Cumhuriyet Okullarına başarılarınızı nasıl yansıtıyorsunuz?
İstanbul’un en önemli özel okullarında görev yaptım. Bu kurumlar benim 2. 3. üniversitem oldu. Fakat gelişen dünyada kendinizi durmadan geliştirmek ve yenilikler katmak zorundasınız. Liderlik, Empati, Kurum Dili ve Yönetim Becerileri Eğitimleri aldım. Bugün bu eğitimlerin gerçekten bir yöneticiye neler kattığını daha iyi anlıyorum. Çok hareketli bir yapım var. Tıpkı çocuklar gibi yerimde duramıyorum. Sürekli yeni bir şeyler üretmek beni inanılmaz besliyor.
Cumhuriyet Okullarına başlamadan önce 3 yıl Güzel Sanatlar Yöneticiliği yaparak Türkiye’de Çocuk Sanat Programları adı altında bir proje hazırladım. Amacım, çocukların elinden tutarak oradan oraya koşuşturan ailelerin, bu yolda doğru adımlar atmasını sağlamaktı. Program çok başarılı oldu. Birçok aile en azından ne istediğini bilen çocuklarla yola devam ettiler. Okulumuzda bu projeyi bu yıl başlattık. Konservatuar mezunu ve doktoralı hocalarımızla müzik bölümlerimizi kurduk. Türkiye’nin en iyi dans okulu olan Yılmaz Köksal Bale ve Dans Okulu ile anlaştık. Öğrencilerimize London College Of Music, Bacalorya ve Royal Academy gibi sertifika programlarına hazırlıyoruz. Önümüzdeki yıl için Türkiye’de yaratıcı dramayı kuran Ekol Drama’yı da bünyemize katacağız. Cumhuriyet Okulları olarak Anaokulu ve İlkokul entegrasyonuna çok önem veriyoruz. Öğretmenlerimizin işbirliği içinde yürüttüğü programlar geçişte kolaylık sağlarken çocuklarımızın başarısına büyük katkı sağlıyor.
Cumhuriyet Koleji Genel Koordinatörlüğünü ne zamandır yürütüyorsunuz? Görevinizi yerine getirirken nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl bir yönetim modelini benimsiyorsunuz?
Mart 2015’te göreve başladım. Cumhuriyet Okulları yönetimi, duruşu, eğitim sistemi, çalışanları, sıcacık ve sevgi dolu ortamı ile beni çok etkiledi. Anaokullarında çocuklarımızın tüm gün bıcır bıcır İngilizce konuşarak ortada dolaşmaları, kendini ifade etme becerileri, ilkokul ve ortaokulda özgüvenli ve gözleri ışıl ışıl dolaşan ve her etkinlikte heyecanlarını kuruma yansıtan çocuklar, lisede ne istediğini bilen, uluslararası liderlik projelerine imza atan ve üniversite başarıları ile gurur tablosu oluşturan öğrenciler, çalışanların sıcacık ve sevgi dolu birlikteliği beni çok etkiledi. Cumhuriyet Kolejli olmak büyük ayrıcalık diye düşünüyorum. Yönetim şekli olarak tüm yönetim kurulu aynı çizgideyiz. Çalışma arkadaşlarımızın hepsi ile ortak kurum dili içinde ve sırt sırta çalışıyoruz. Başarıya ulaşmak için hedefler koymak, bu hedefleri gerçekleştirebilmek için de olumlu bir düşünce yapısı ile hayal kurmak gerekir.
Aynı zamanda Çocuk Suçları Önleme Derneği Başkan Yardımcısısınız. Dernekle ilgili çalışmalarınız ne zaman başladı? Bu çalışmalarınıza değinebilir misiniz?
5 yıl önce, çocuklarla ilgili başka alanlarda da yer almak istedim. İşimde hep üst düzey ailelerin çocukların ile birlikte oldum. Madalyonun diğer tarafı da bizi ilgilendirmeli diye düşünerek bu dernekte göreve başladım. Amacımız çocuklara erken yaşlardan itibaren güvenlik eğitimi vermekti. Birçok öğretmeni ve öğrenciyi bu konuda bilinçlendirmek için mücadele veriyoruz.
Kurumlarımızda öğrenci ve öğretmenlerimize yönelik ‘’Bireysel Güvenlik’’ eğitimleri veriyorum. Dünyanın birçok ülkesinde anaokullarından üniversiteye kadar verilen bu eğitimler maalesef hiçbir okulda yok. Umarım kurum olarak örnek oluruz.
TOPLUMDA KADIN HER ALANDA HIRPALANIYOR
Ülkemizde birçok kadın, eğitim-öğretim imkânlarından ve çalışma hakkından yoksun bırakılıyor. İş hayatına girdiğinde ise ayrımcılık ve gelir adaletsizliği gibi birçok sorunla karşılaşabiliyor. Türkiye’de kadının toplumdaki ve iş dünyasındaki bu konumunun değişmesi sizce neye bağlı? Bu değişimin gerçekleşmesinde kadınların eğitimi ne derece önemli?
Kadın doğanın yarattığı en duyarlı ve en yaratıcı varlıktır. Onun bu özelliklerini dört duvar arasına hapsetmek büyük kayıp. Gelişmiş ülkelerde kadının yerini gördüğümüzde bu kaybı daha iyi anlıyoruz. Kırsal kesimlerde yaşayan kadınlarımıza farklı bir dünya sunuluyor bunu kanayan bir yara olarak görüyorum. Toplumda kadın her alanda hırpalanıyor, bu düzen sadece eğitimin gücü ile azalabilir. Kariyeri artan kadının toplumdaki yeri de yükseliyor. Değişim ise ülkenin bakış açısını ve eğitim sistemini değiştirmesi ile gerçekleşebilir. Bu konuda düzenin yanı sıra eğitim kurumlarına büyük iş düşüyor, çocuklar ile birlikte aileleri de işin içine sokarak eğitim vermek gerekiyor.
Kadınların eğitim dünyasındaki yerini genel anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca yeni mezun olan kadın öğretmenlere ve eğitim sektöründeki genç kadın girişimcilere tavsiyeleriniz neler olur?
Öğretmenlik dünyanın birçok ülkesinde en değerli mesleklerden biri. Fakat ülkemizde maalesef hak ettiği değeri görmüyor. Güvence adı altında ezilen pek çok eğitimci zor şartlarda çalışıyor. Dolayısıyla bu durum eğitimcilerin motivasyonunu çok etkiliyor. Öğretmenlikten yöneticiliğe doğru 30. yılımdayım ve şanslı olduğumu düşünüyorum. Göreve yeni başlayan eğitimcilere naçizane tavsiyem, mesleğinizi ve çalıştığınız kurumları çok sevin ve gönülden çalışın. En önemlisi de her şeyden önce iyi insan yetiştirin. Cumhuriyet Okullarından mezun olan öğrencilerimizin sık sık ziyaretimize geldiklerini görmek, velilerimizin hakkımızda yazdıkları yazıları okumak doğru bir iş çıkardığımızı gösteriyor ve bizleri çok mutlu ediyor.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
Toplumda kadının her alanda hırpalandığını, bu düzenin sadece eğitimin gücü ile azalabileceğini söyleyen Cumhuriyet Koleji Genel Koordinatörü Rahşan Çapan, kariyeri artan kadının toplumdaki yerinin de yükseldiğini belirtiyor.
Kadının toplumdaki konumunun değişmesinin ise ülkenin bakış açısının ve eğitim sisteminin değiştirmesi ile gerçekleşebileceğini ifade eden Çapan, “Bu konuda düzenin yanı sıra eğitim kurumlarına büyük iş düşüyor, çocuklar ile birlikte aileleri de işin içine sokarak eğitim vermek gerekiyor” diyor.
Rahşan Hanım öncelikle eğitim hayatınızdan bahsedelim. Gazi Üniversitesi Okulöncesi Bölümünden mezun olmuşsunuz. Bu alanda eğitim almaya nasıl karar verdiniz? Sizi eğitimci olmaya yönelten sebepler nelerdi? Eğitimci olmak çocukken karar verdiğiniz bir meslek miydi?
Öğrencilik yıllarımda eğitimin tekdüzeliği benim okul hayatımı çok etkiledi diye düşünüyorum. Kendim ve arkadaşlarım için çok üzülüyordum. İlkokul öğretmenim çok iyiydi ama hiç müfredat dışı hareket etmiyordu. Bende kendimce öğretmenliği ele aldım ve apartmanımızın bahçesinde kendi hayal ettiğim sınıfı kurdum. Bu serüven üniversitede son buldu ve hayal ettiğim birçok şeyi iş hayatım boyunca gerçekleştirdim. İstanbul’un en iyi okullarında çalıştım. Asla sınırlanmadım. Çocuklara olan büyük sevgim mesleğimdeki başarımı tetikledi sanıyorum. Sabahın ilk saatlerinde önce Anaokullarımızı dolaşıyor miniklerimize sarılıyor ve onlardan aldığım enerji ile güne başlıyorum.
Eğitimciliğe başlarken düşünceleriniz neydi? Bugün eğitimle ilgili neler söyleyeceksiniz? Yaşanan sorunlar ve bu sorunlara ilişkin sizin çözüm önerileriniz nelerdir?
Yaratıcılığın sınırsız kapılarını göstererek eğitim vermek, hayatlarının en önemli döneminde onlara ışık tutabilmek, özgüvenli, yaratıcı, pratik düşünebilen, sanata ve doğaya saygılı çocuklar yetiştirmek için yola çıktım. Dünyanın birçok ülkesinde okulların eğitim sistemlerini araştırdım. Yaşantılara birebir şahit oldum.
Bence önemli olan, her alanda yaratıcı düşünceye sahip bireyleri, yetenekleri yönünde ve seviyesinde gelişmesi için uygun eğitim ortamının sağlanmış olmasıdır. Çünkü bu güç toplumu hızla ileriye taşıyacaktır. Ülkemizde en büyük sorun ezberci yaklaşımdır. Çocuktaki tüm kapıları kapattıktan sonra onun cevher olmasını beklemek mucize beklemek gibi bir şey. Okullar öğrencileri her yönü ile ele almalıdır. Çünkü hayat bir bütünlük içindedir ve çocuklar hayatı her yönüyle kucaklamalıdır. Başkalarının istediği değil, kendi istedikleri ve başarılı oldukları mesleklerde yer almalılar.
Bugün Cumhuriyet Okullarında, öğrencilerimize yoğun bir akademik programın yanı sıra büyük ve renkli bir dünya sunuyoruz. Soran ve sorgulayan öğrenciler bizim için çok önemli. Merak uyandıran ortamlar sağlayarak denemelerini istiyoruz. Pek çok etkinliğe yer vererek her konuda fikir sahibi olmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Akademik başarılarını sosyal ortamlarla zenginleştirip her yönden dünya vatandaşı bireyler olmalarına gayret ediyoruz. Ayrıca, lise ve üniversite sınavlarında çocuklarımızın göstermiş olduğu başarılar, sanat ve spor alanlarında aldıkları ödüllerle birleşince doğru yolda olduğumuzu görüyoruz.
SÜREKLİ YENİ BİR ŞEYLER ÜRETMEK BENİ İNANILMAZ BESLİYOR
Kariyeriniz nerede başladı? Kariyer basamaklarında nasıl yükseldiniz? Cumhuriyet Okullarına başarılarınızı nasıl yansıtıyorsunuz?
İstanbul’un en önemli özel okullarında görev yaptım. Bu kurumlar benim 2. 3. üniversitem oldu. Fakat gelişen dünyada kendinizi durmadan geliştirmek ve yenilikler katmak zorundasınız. Liderlik, Empati, Kurum Dili ve Yönetim Becerileri Eğitimleri aldım. Bugün bu eğitimlerin gerçekten bir yöneticiye neler kattığını daha iyi anlıyorum. Çok hareketli bir yapım var. Tıpkı çocuklar gibi yerimde duramıyorum. Sürekli yeni bir şeyler üretmek beni inanılmaz besliyor.
Cumhuriyet Okullarına başlamadan önce 3 yıl Güzel Sanatlar Yöneticiliği yaparak Türkiye’de Çocuk Sanat Programları adı altında bir proje hazırladım. Amacım, çocukların elinden tutarak oradan oraya koşuşturan ailelerin, bu yolda doğru adımlar atmasını sağlamaktı. Program çok başarılı oldu. Birçok aile en azından ne istediğini bilen çocuklarla yola devam ettiler. Okulumuzda bu projeyi bu yıl başlattık. Konservatuar mezunu ve doktoralı hocalarımızla müzik bölümlerimizi kurduk. Türkiye’nin en iyi dans okulu olan Yılmaz Köksal Bale ve Dans Okulu ile anlaştık. Öğrencilerimize London College Of Music, Bacalorya ve Royal Academy gibi sertifika programlarına hazırlıyoruz. Önümüzdeki yıl için Türkiye’de yaratıcı dramayı kuran Ekol Drama’yı da bünyemize katacağız. Cumhuriyet Okulları olarak Anaokulu ve İlkokul entegrasyonuna çok önem veriyoruz. Öğretmenlerimizin işbirliği içinde yürüttüğü programlar geçişte kolaylık sağlarken çocuklarımızın başarısına büyük katkı sağlıyor.
Cumhuriyet Koleji Genel Koordinatörlüğünü ne zamandır yürütüyorsunuz? Görevinizi yerine getirirken nelere dikkat ediyorsunuz? Nasıl bir yönetim modelini benimsiyorsunuz?
Mart 2015’te göreve başladım. Cumhuriyet Okulları yönetimi, duruşu, eğitim sistemi, çalışanları, sıcacık ve sevgi dolu ortamı ile beni çok etkiledi. Anaokullarında çocuklarımızın tüm gün bıcır bıcır İngilizce konuşarak ortada dolaşmaları, kendini ifade etme becerileri, ilkokul ve ortaokulda özgüvenli ve gözleri ışıl ışıl dolaşan ve her etkinlikte heyecanlarını kuruma yansıtan çocuklar, lisede ne istediğini bilen, uluslararası liderlik projelerine imza atan ve üniversite başarıları ile gurur tablosu oluşturan öğrenciler, çalışanların sıcacık ve sevgi dolu birlikteliği beni çok etkiledi. Cumhuriyet Kolejli olmak büyük ayrıcalık diye düşünüyorum. Yönetim şekli olarak tüm yönetim kurulu aynı çizgideyiz. Çalışma arkadaşlarımızın hepsi ile ortak kurum dili içinde ve sırt sırta çalışıyoruz. Başarıya ulaşmak için hedefler koymak, bu hedefleri gerçekleştirebilmek için de olumlu bir düşünce yapısı ile hayal kurmak gerekir.
Aynı zamanda Çocuk Suçları Önleme Derneği Başkan Yardımcısısınız. Dernekle ilgili çalışmalarınız ne zaman başladı? Bu çalışmalarınıza değinebilir misiniz?
5 yıl önce, çocuklarla ilgili başka alanlarda da yer almak istedim. İşimde hep üst düzey ailelerin çocukların ile birlikte oldum. Madalyonun diğer tarafı da bizi ilgilendirmeli diye düşünerek bu dernekte göreve başladım. Amacımız çocuklara erken yaşlardan itibaren güvenlik eğitimi vermekti. Birçok öğretmeni ve öğrenciyi bu konuda bilinçlendirmek için mücadele veriyoruz.
Kurumlarımızda öğrenci ve öğretmenlerimize yönelik ‘’Bireysel Güvenlik’’ eğitimleri veriyorum. Dünyanın birçok ülkesinde anaokullarından üniversiteye kadar verilen bu eğitimler maalesef hiçbir okulda yok. Umarım kurum olarak örnek oluruz.
TOPLUMDA KADIN HER ALANDA HIRPALANIYOR
Ülkemizde birçok kadın, eğitim-öğretim imkânlarından ve çalışma hakkından yoksun bırakılıyor. İş hayatına girdiğinde ise ayrımcılık ve gelir adaletsizliği gibi birçok sorunla karşılaşabiliyor. Türkiye’de kadının toplumdaki ve iş dünyasındaki bu konumunun değişmesi sizce neye bağlı? Bu değişimin gerçekleşmesinde kadınların eğitimi ne derece önemli?
Kadın doğanın yarattığı en duyarlı ve en yaratıcı varlıktır. Onun bu özelliklerini dört duvar arasına hapsetmek büyük kayıp. Gelişmiş ülkelerde kadının yerini gördüğümüzde bu kaybı daha iyi anlıyoruz. Kırsal kesimlerde yaşayan kadınlarımıza farklı bir dünya sunuluyor bunu kanayan bir yara olarak görüyorum. Toplumda kadın her alanda hırpalanıyor, bu düzen sadece eğitimin gücü ile azalabilir. Kariyeri artan kadının toplumdaki yeri de yükseliyor. Değişim ise ülkenin bakış açısını ve eğitim sistemini değiştirmesi ile gerçekleşebilir. Bu konuda düzenin yanı sıra eğitim kurumlarına büyük iş düşüyor, çocuklar ile birlikte aileleri de işin içine sokarak eğitim vermek gerekiyor.
Kadınların eğitim dünyasındaki yerini genel anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca yeni mezun olan kadın öğretmenlere ve eğitim sektöründeki genç kadın girişimcilere tavsiyeleriniz neler olur?
Öğretmenlik dünyanın birçok ülkesinde en değerli mesleklerden biri. Fakat ülkemizde maalesef hak ettiği değeri görmüyor. Güvence adı altında ezilen pek çok eğitimci zor şartlarda çalışıyor. Dolayısıyla bu durum eğitimcilerin motivasyonunu çok etkiliyor. Öğretmenlikten yöneticiliğe doğru 30. yılımdayım ve şanslı olduğumu düşünüyorum. Göreve yeni başlayan eğitimcilere naçizane tavsiyem, mesleğinizi ve çalıştığınız kurumları çok sevin ve gönülden çalışın. En önemlisi de her şeyden önce iyi insan yetiştirin. Cumhuriyet Okullarından mezun olan öğrencilerimizin sık sık ziyaretimize geldiklerini görmek, velilerimizin hakkımızda yazdıkları yazıları okumak doğru bir iş çıkardığımızı gösteriyor ve bizleri çok mutlu ediyor.
Son Güncelleme: Salı, 29 Mart 2016 17:47
Gösterim: 3109
İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana hep gündemde olan bir isimdi Bedrettin Dalan. İstanbul’a yaptığı hizmetler bugün bile referans gösteriliyor. Dalan, siyasette olduğu kadar bir başka yönüyle de hayatımızın içinde yer alan bir isim oldu. İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi Türkiye’nin en önde gelen kurumları olarak adından söz ettirdi eğitim dünyasında.
Ve Ergenekon Davası sürecinde yine karşımızdaydı Bedrettin Dalan ismi. İddianamede adının en önde yer alması, Bedrettin Dalan’ın yaşamında yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu. Yurtdışına çıkan Dalan, 7 yıl ülkeden uzak yaşadı. Kısa bir süre önce Türkiye’ye dönen Bedrettin Dalan ile röportaj yapmak için talebimizi ilettik. Amacımız Ergenekon sürecini tartışmak değildi. Kamuoyunu yıllarca meşgul eden Türkiye’nin en önemli davasında bir numara olarak gösterilen Bedrettin Dalan ile eğitimi konuşmaktı amacımız. Tabi şunu da merak ediyorduk: “Başına gelenlerin temellerini attığı ve bugünlere getirdiği eğitim kurumlarıyla bir ilgisi var mıydı?”. Bu soru doğal olarak yaşadıklarını ve maruz kaldıklarını konuşmamıza yol açtı. Randevu talebimizin üzerinden 4 ay geçmişti ve 2.5 saattir röportajın başlamasını bekliyorduk. İşte bizi samimi bir şekilde karşılayan İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi’nin kurucusu Bedrettin Dalan ile yaptığımız söyleşi.
Öncelikle eğitim hayatınızdan başlayalım istiyorum. Okula başladığınız yıllarda nasıl bir Türkiye vardı?
Bizim çağımızda yani 1950’li yılların başında Türkiye’de fakirlik vardı ama fakirliğe rağmen insanlar mutluydu. Çünkü gelir dağılımı neredeyse eşitti. Kasabanın en zengini ve en fakiri arasında hemen hemen hiçbir fark yoktu. Okullarda ise Cumhuriyet’in öğretmenleri vardı. Canla başla bize bir şeyler öğretmeye çalışıyorlardı. O zamanlarda öğretmenlerin gelir seviyeleri de yüksekti.
O dönemden hatırladığınız, yaşamınızı etkileyen öğretmenleriniz oldu mu?
Germencik İlkokulu’ndaki öğretmenim Ziya Bey, benim için çok önemli bir insandı. Onunla ilgili unutamadığım birçok anım var. Mesela bir gün kasabanın en zengin çocuğu, okulun bir köşesinde tavşanlara ve güvercinlere taş atıyordu. Ben yanına gidip “Atma” dedim. “Fakir olduğun için seni döverim, ama acıyorum ”dedi bana. Bende o lafın üzerine onunla kavgaya girdim. O sırada Ziya Öğretmen, bizi dövüşürken yakaladı ve o zengin çocuğunu “Babanın zenginliğine güvenme, kendin nesin?” diyerek çok kötü azarladı, kulağını da hafif sıktı.
Ziya Öğretmenim ile ilgili bir diğer anım da ilkokul 5. sınıftayken gerçekleşti. O zamanlar ilkokulu bitirme imtihanları vardı. 5. sınıf sonunda o imtihanlara giriyordu herkes. Sınıfımızdan Erdoğan isminde bir arkadaşımız ise o imtihanlara girmeyecekti. Ziya Öğretmen, bir arkadaşıma “Erdoğan’ı bulup getirin, imtihanlara girsin” dedi. Bende bu sefer çalışkanlığımdan herhalde öyle böbürlendim ki, “Aman hocam, Erdoğan gelse ne olur, gelmese ne olur” dedim. Rahmetli Ziya Öğretmen, bana baktı ve “Teessüf ederim, bunu senden duymamalıydım” diyerek, beni azarladı. Bunun üzerine ben de imtihanlara girmesi için Erdoğan arkadaşımızı hemen bulup getirdim. Yani öğretmenimiz, sınıftaki çocukları tek tek düşünüyordu. Okumak istemeyen öğrencisinin en azından bir ilkokul diploması sahibi olmasını istiyordu.
İlkokul birinci sınıfa Eskişehir’deki Milli Hakimiyet Okulu’nda başlamıştım. Oradaki öğretmenim Muzaffer Hanım’ı da hiç unutamam. Babam emekli olunca Temmuz ayında Eskişehir’den Aydın’a göç etmek için yola çıkmıştık. Muzaffer Öğretmenim de bizim göç ettiğimizi duyup istasyona gelmiş. Muzaffer Öğretmenim, babamın yakasına yapıştı ve dedi ki: “Bey, bu çocuğu okutmazsan öbür dünyada iki elim yakamda olsun.” Babam öğretmenimin o ikazını aldı ve o günden sonra bana durup durup “Oğlum, ceketimi satarım, seni yine okuturum” dedi.
Babanız ne iş yapıyordu?
Babam emekli demiryolu memuruydu.
BENİ CUMHURİYET’İN ÖĞRETMENLERİ YETİŞTİRDİ
Babanızı çok etkilemiş o sözler...
Tabi çok etkilendi. Eğitim gördüğüm bütün okullardaki öğretmenlerim çok kaliteliydi. Atatürk’ün yetiştirdiği, Cumhuriyet’in öğretmenleriydi hepsi. Biraz önce bahsettiğim Ziya Öğretmen, inanılmaz saygınlığı olan bir adamdı. Köstekli bir saat takar, her zaman ütülü pantolon ve yelek giyer, fötr şapka takar, kravatsız sokağa çıkmazdı. Kahvenin önünden geçtiğinde bütün insanlar saygıdan ayağa kalkar, o da şapkasını çıkarıp saygıyla selam verirdi. Maalesef 50’li yılların sonlarına doğru yavaş yavaş bahsettiğim öğretmen modelleri azaldı.
Öğrencilik yıllarınızda kasabanızda ortaokul yoktu sanırım...
Ortaokul eğitimine devam etmek için trenle Aydın’a gidip geliyorduk. Buharlı trendi, o kadar yavaş giderdi ki 24 kilometreyi 45 dakikada alırdı. O zamanlar otobüs de yol da yoktu, seyahatler trenlerle yapılırdı. Bizimki öğrenciler için kullanılan tren servisiydi. Lise kapandıktan yarım saat sonra tren servis, yine bizi Aydın Garı’ndan alıp Nazilli’ye doğru giderdi. Bir gün o talebe trenini kaçırdım. Normal yolcu trenine bindim. Yolculuk sırasında kompartımanda bir adamla arkadaş olduk. İnerken benim adımı, soyadımı ve sınıfımı aldı. Bir hafta sonra sınıfa hademe geldi ve bana “Müdür, seni çağırıyor” dedi. Müdür de bana “Aydın Başsavcısı Necmettin Doğu seninle görüşmek istiyor” deyince korka korka savcının yanına gittim. Bir de baktım ki trendeki adam. “Burada parasız yurt açılıyor arkadaşım. Bu akşamdan itibaren artık yurtta kalacaksın” dedi. Normalde yurda imtihanla alıyorlardı ama bana imtihan da yapılmadı. Notlarımın hepsi pekiyiydi, ondan imtihana gerek görmediler sanırım.
Çok mu çalışkandınız?
Notlarım iyiydi ama çok ders çalışan bir öğrenci değildim. Dersleri iyi ve dikkatli dinlerdim. Neyse o akşam yurtta kaldım. Yurtta kaldığım 1 haftalık süre zarfında neredeyse başka birine dönüşmüştüm. Öyle ki bir Cumartesi öğleden sonra yeni kıyafetlerimi, yeni ayakkabımı, yağmur geçirmeyen pardösümü giyip talebe treniyle eve geldiğimde babam bile tanımamıştı. Bayburt ağzıyla “Ula, sen kimsen?” demişti.
6 sene Vakıflar İdaresi’nin açtığı o yurtta kaldım. Sonrasında da onun devamı niteliğinde İstanbul’da Fatih Medreseleri açılmıştı. Fatih Camii’nin avlusunda Karadeniz kuzey tarafı, Akdeniz de güney tarafı olmak üzere iki tane medrese vardı. 1455’te kurulmuş o medreseleri restore edip yurt yapmışlar. Fatih Camii’nin avlusunda 5 yıl yurtta kaldım. İstanbul’a Teknik Üniversite’nin imtihanlarına girmek için gelmiştim. İmtihanları kazandım ve üniversite eğitimime başladım.
ATATÜRK İSLAM’IN KARANLIK ÇAĞINI KALDIRMAYA ÇALIŞTI
Cami avlusundaki bir yurtta kalıyor olmak sizi nasıl etkiledi?
Babam Nakşibendi Tarikatı’na mensup çok muhafazakar bir insandı. Benim adım da zaten o tarikatın şeyhinin adı Osman Bedrettin Hazretleri’nden geliyor. Babam, daha 5 yaşındayken dini bilgileri öğretti bana, ama hiçbir zaman üstümde bir baskı kurmadı. Fatih Camii’nin avlusundaki yurtta kaldığım 5 yıl, epeyce gözlem yapmamı sağladı. Kadir Gecesi insanların koştur koştur camiye gelip sabaha kadar dua etmesi garip geldi bana... Çünkü sadece tek bir gece değil, her gece dua etmek gerektiğini düşünüyordum. Allah, Kadir Gecesi’ni hiçbir şekilde belli etmemiştir, o sebeple her gün Kadir Gecesi gibi davranmak gerektiği fikrindeydim. Bu bilinçle o Kadir Gecesi caminin avlusunda bir şiir yazdım. 19 yaşındaydım o zamanlar, şiire de meraklıydım.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki din karşıtlığım hiçbir zaman olmadı, olamaz. Sadece dinin yanlış anlaşılmasına karşıydım, bugün de karşıyım. 14 yaşımda Mesnevi’yi başından sonuna kadar okumuştum. Kur’an’ın mealini zaten defalarca okumuştum. Kur’an’ı iyi bilirim... Kur’an, akıl kitabıdır. İslam aklı olmayanlara, ayrıca yaş olarak da akıl baliğ olmayanlara ibadeti farz kılmamıştır. Çünkü 5 yaşındaki çocuğu sen ibadete zorlarsan o çocuk, büyüdüğü zaman dinden çıkar.
İslam dininin doğru anlaşıldığı devirlerde, 700’lü yıllardan başlayıp 1000’li yıllara kadar geçen sürede, İslam dünyası, yeryüzündeki en yüksek refah seviyesine çıkmış ve bilimsel gelişmeyi sağlamıştı. Maalesef Haçlı Seferleri sonrası Batı’nın skolastik düşüncesi ve akıl dışı davranışları virüs gibi İslam’a geçti ve o virüs hala devam ediyor bütün İslam dünyasında... İslam’ın o karanlık çağını kaldırmaya çalıştı Atatürk. Ancak Atatürk’e atmadığımız iftira kalmadı. Eğer İslam, karanlıklardan kurtulup Ortaçağ’daki gibi dünyada parlayan bir medeniyet olmak istiyorsa Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek zorunda. Şu anda İslam dünyası bir karanlıkta, birbirleriyle savaşmayan İslam ülkesi neredeyse yok.
Biz Müslümanlar Hristiyan gibi yaşıyoruz, Hristiyanlar da Müslüman gibi yaşıyor. Çünkü İslam eşitliktir, adalettir, insanı sevmektir, okumaktır, düşünmektir, akıl yürütmektir, ilim üretmektir. Bakara Sûresi’nde diyor ki: “Rabbin, Adem’e eşyanın ismini öğretti.” Yani Fizik, kimya, matematik gibi bütün bilim dallarını öğrenme hakkını Allah insana verdi. Peki İslam dünyasından bilim alanında bugüne kadar kaç Müslüman Nobel aldı? Sadece bir Pakistanlı ve bir de bizden Aziz Sancar aldı.
Akıl yoluna gitmemiz gerekiyor. Akıl yoluna gitmek için de Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid; ilimdir, fendir!” sözlerini dikkate almalıyız. Atatürk’ün bildiği dini şu anda Diyanet İşleri Başkanı bilemez. Nutuk’un 264. ek belgesini bugün yazabilecek hiçbir din adamı yok! Atatürk Büyük Millet Meclisi’nde irad etmiş onu. İslam’ı onun kadar yüceltebilen, onun kadar detay verebilen ikinci bir yazı okumadım ben daha…
Atatürk’ün de özgür birey yetiştirme hedefi vardı...
Evet. “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiş Atatürk. Dolayısıyla özgür olmayan bir insan hiçbir şey üretemez. Kur’an’ın tarif ettiği insan da özgür insandır. Zulüm karşısında susan insanlar ise dilsiz şeytan gibidir ve o insanlar da zulme iştirak eder” diyor. Kur’an’da “Hiç akletmez misiniz?” diye bir emir geçer. Aklı çalıştırmak üzere kurulmuş bir kitabın mensupları, aklını kullanmıyor ve hurafeleştirilmiş bir din yaşıyor. Cat Stevens /Yusuf İslam, “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım, iyi ki İslam’ı Kur’an’dan öğrenmişim” demiş. Dolayısıyla Kur’an’ın tarif ettiği İslam mükemmel…
Türk milletinin koyunlaştırılmaya çalışıldığını mı söylüyorsunuz?
Aynen öyle. Bu bir projeydi. 1946’dan itibaren din okulları açıldı. Yani bilindiği gibi Demokrat Parti zamanında değil, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında Şemsettin Günaltay tarafından açıldı. Türk Amerikan işbirliği anlaşmasında da vardır. ABD, Türkiye’de din okulları açılmasını ister. Şimdi bunu iyice oturup düşünmek lazım. Neden Hristiyanlar Türkiye’de Müslümanlığı gazlasınlar? Doğru yerinden gazlasalar başımın üstünde yerleri var. Ancak böyle olmadı. Din okulları açıldı ve hafız yetiştirdiler.
KOMPLOYA KARŞI ÇIKTIĞIM İÇİN 7 YIL YURTDIŞINDA KALDIM
Bunun yarattığı sonuçlar ne oldu?
Bakın sadece Kur’an’ı hatmetmek olmaz, mealini de bilmek lazım. Peki kaç tane imam hatip mezunu çocuk, Kur’an’ın mealini biliyor? Diriler için yazılmış Yasin Suresi’ni ölülere okuyoruz. Binlerce kelimeyi, 6666 ayeti ezberleterek öğretiyorsun çocuğa ama anlamını bilmiyor. Elhamdü lillâhi rabbil’alemin ne demek? Kaç tane imam hatipli bunun tercümesini biliyor? Sadece imam hatipte değil normal liselerde de aşırı bilgi yüklediler çocuklara ama bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğini göstermediler. Dolayısıyla liselerde düşünmeyen, bilgi yüklenmiş ama bilgiyi kullanamayan insanlar yetişti. Bunlara ne denir? ‘Koyun’ denir işte. Rahmetli Aziz Nesin, “Türk milletinin %60’ı aptaldır” demişti. Bende o zamanlar, aşırı derecede kızmıştım ona böyle söylediği için, ama sonradan oturup düşününce Türkiye’deki eğitim sisteminin hem din okullarında hem Kur’an kurslarında hem de normal liselerde tamamen düşünmeyen insanlara göre dizayn edilmiş olduğunu görüyorsun. Bu da dünyanın en muhteşem zekasına sahip olan Anadolu Türklerinin zekasının aşağı çekilmesi için yapılan bir komplo. Bu komploya karşı çıktığımız zaman da kötü kişi olduk. İşte bu sebeple 7 sene yurt dışında kaldım.
Çok umutlu değilsiniz sanırım...
O kadar da umutsuz değilim. Amerika’daki bir toplum psikoloğu “Dünyanın en iyi zekası Anadolu insanında var” diyor. Bütün mesele eğitim sistemimizde. 1946’dan beri Atatürkçü eğitim sisteminden yavaş yavaş çıkılmaya başlandı. Koyun yetiştiriyoruz. Üniversite mezunlarından iş adamı çok az çıkıyor. Çünkü cesareti kırılmış çocukların. Eğitimci insanın daha çok girişimci olması lazım. Ama öyle olmuyor, eğittikçe insanları korkutuyoruz.
Çıkış nedir?
Çıkış doğru eğitim. Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür, cesur insanlar yetiştirmek.
BU SİSTEMDE YÜKSEK PUAN ALMAK NEGATİF ALGILANMALI
Eğitimciliğe ilk başladığınız yıllarda Türkiye’de özel eğitim sektöründe sadece birkaç okul vardı. O dönemde attığınız tohumların 30 yıl içerisinde Türkiye’nin en büyük eğitim kurumuna dönüşeceğini tahmin ediyor muydunuz?
Aslında öyle bir hedefim yoktu ama kaliteli eğitim yapmayı istiyordum. Bugün Türkiye’nin en büyük eğitim vakfıyız. Ayrıca en kaliteli eğitim yaptığımızı da rahatlıkla söyleyebilirim. Ama kurumlarımda eğitim gören çocukların en yüksek puanı kazanmasını hedeflemiyorum. Çünkü bu sınav sisteminde yüksek puan kazanmak bence negatif bir konu. Ben, akademik başarıdan ziyade kendine güvenen, eksenini bilen, mezun olduktan sonra da hem sosyal ilişkileri çok iyi kurabilen hem de bu dünyada ben de varım deyip cesaretle iş kurabilen gençler yetiştiriyorum. Bunda da yüzde 100 başarılıyım. 100 bin öğrenci yetiştirdim. 40-45 yaşlarına geldiler. Kıyıda köşede kalmış tek bir İSTEK mezunu yok. Herkes bir yerde bir iş kurmuş, eğer bürokrat olmuşsa en tepesine çıkmış. Mesela Türkiye’nin en büyük holdinginin başında bir İSTEK mezunu var, 44 yaşında üstelik de…
Sınav başarısı da sektörde yaşanan rekabetin bir parçasını oluşturuyor.
Bizim okulların üniversite başarı ortalaması çok yüksek. Hiçbir öğrencimiz öyle tembel falan değil, sınav başarıları da gayet iyi. Biz hiçbir zaman işin dershanecilik kısmına girmedik. Bana 30 yıl boyunca çok ısrar ettiler ama “Hayır, dershane kurmam” dedim. Çünkü benim işim çocukları okulda eğitmekti. Benim derdim para kazanmak değil. Zaten vakfı kurarken Bedrettin Dalan Vakfı olarak kurmadım, İSTEK İstanbul Eğitim ve Kültür Vakfı olarak kurdum. Vakıf herhangi bir şekilde kapatılırsa tüm mal varlığımı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışlardım. Sözleşmede yazılı bu zaten.
Fakat şu anda dershanelerin kapatılmasıyla okul sayısı çoğaldı. Biz de dershanelerin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Aslında biz en başından beri bu imkanları öğrencilerimize veriyorduk, onların dershaneye ihtiyaç duymayacakları bir ortamı hazırlamıştık. Hafta içi 2 saat ek kurslarımız var ve bunların hepsi ücretsiz olarak sunuluyor öğrencilere. Bu nedenle dershanelerin kapatılması, öğrencilerimizi etkileyen bir durum değil.
ÜNİVERSİTE SINAVLARI KALKMALI
Hükümetin dershaneleri kapatma kararını doğru buldunuz mu?
Doğru buldum, ama yanlış bulduğum tek şey üniversite sınavları… Bu sınavların kalkması lazım. Herkes istediği üniversiteye tercih yapsın, girsin. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçebiliyorsa geçsin, geçemiyorsa gitsin. Hatta bölüm tercihi de serbest olsun. Tıp ve hukuk hariç, çünkü bunlar toplumu ilgilendiren konular. Nitekim Amerika’da öyle. Hukuk ve tıp master olarak yapılır, 22 yaşından sonra eğitim başlar. Dünyanın en iyi hukukçuları ve doktorları da o yüzden oradan çıkar.
Özel okul sayısı hızla artırıyor. Dershanelerden özel okula dönüşenler var. Bu durum özel okulculuğu geliştirir mi ya da bir handikap oluşturur mu?
Okul sayısının artması bizim için handikap oluşturmuyor. Çünkü insanların bir mukayese yapma şansı doğuyor. O mukayeseyi yaptığı zaman da bizi tercih ediyorlar.
Üniversitelerde de aynı rekabet başladı...
Önemli olan kaliteyi tutturmak... Yeditepe Üniversitesi olarak eğitimde bir marka ve fark yarattığımız için öğrenciler bizi tercih ediyor.
Üniversiteye olan talepten memnun musunuz?
Bu sene 3 bin 350 öğrenci aldık, vakıf üniversiteleri içinde bir numarayız. Bundan memnun olmayacak halim yok, daha fazla da zaten alamayız.
YOKLUĞUMDA ÖĞRENCİ SAYIMIZ AZALMADI ARTTI
7 yıl yurtdışında yaşamak durumunda kaldınız. Bu durum, eğitimde gelmek istediğiniz noktalar açısından bir olumsuzluk oluşturdu mu?
Liselerimiz, üniversitemizde öğrenci sayısı bakımından bir gerileme olmadı, hatta benim yokluğumda öğrenci sayımız arttı. Bu açıdan gerileme değil, ama daha hızlı büyüyebilirdik diye düşünüyorum. Mesela üniversitemizin ikinci hastanesinin kuruluşu gecikti. Ama gelir gelmez de onu telafi ettim. Şubat ayında inşallah ikinci hastanemizi açacağız. Mikropsuz bir hastane olacak.
BÖYLE BİR HASTANE UZAYDA BİLE YOK!
Nasıl bir hastane olacak?
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin E-5 tarafında olacak. Bitirmek üzereyiz. Bizzat uğraşıyorum. Öyle bir hastane düşünün ki hastanenin kendisi sterilizasyon cihazı gibi kendi kendini temizliyor. Kapı kolundan tuvalet kapağına, tuvalet kapağından musluğa, musluktan lavaboya, lavabodan yerdeki plastiğe, yerdeki plastikten masanın kaplamasına kadar her şey antimikrobiyal oluyor. Bir mikrop hastanenin içine girip herhangi bir şeye yapışırsa ölüyor. Böyle bir hastane dünyada yok, uzayda bile yok!
O zaman dünyaya model olabilecek bir hastane…
Dünyada 100 bin kadar hastane var. İddiamız şu: ‘Bir gün bütün hastaneler Yeditepe’nin ikinci hastanesine benzeyecek.’
NASA’YA TEKNOLOJİ SATACAĞIZ
Hastanenin açılışı ne zaman?
Şubat sonu gibi açacağız. Biz bu hastaneyi bitirelim ilk işimiz NASA’ya bu hastaneyi satacağız. NASA’ya teknoloji satmak ne demek?
Devrim demek…
Evet. Başka alanlarda da çalışmalarınız var organik gübre üretimi gibi. 120 tane patentimiz var. Yavaş yavaş devreye girecek bunlar.
Eğitimle ilgili bir model, bir örnek oluşturdunuz mu Türkiye’de?
Malum şahısların açtığı okullar var ama o okullarda eğitim alan, benim de çok acıdığım çocuklar var. Çok bilgi yükleniyor. Tek şahsa bağlı hale getiriliyorlar. Mesela Ergenekon hakim ve savcıları da öyleydi. Aynı şekilde Balyoz hakim ve savcıları da... Hukukun bütün normlarını hukuk mezunu olarak yok ettiler. Dışarıdan, okyanus ötesinden gelen emirleri birebir tatbik ediyorlar. Böyle bir eğitim olabilir mi?
TAYYİP BEY’E BİAT ETMEDİM!
Yurtdışında yaşadığınız süreçte kurumlarınızın sizden koparılmasının hedeflendiğini düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum, fiili adım attılar malum çevreler.
Nasıl adımlardı bunlar?
Mesela oğlum vakıf başkanı… Bir okul kurmak için Ziraat Bankası’na para yatırmış, repo etmiş sonra da okul izni alamamış. Maliye Bakanlığı’ndan müfettiş gelmiş demiş ki, “Vay, sen vakfı zarara soktun!”. “Kardeşim para Ziraat Bankası’nda duruyor. Alıp cebime atmadım. Faizini de devlet veriyor, nasıl zarara soktum” diyor oğlum da… Sonra müfettiş bize ağır bir rapor yazıyor. Orada işte malum çevreler ortaya çıkıyor. Tayyip Bey, olayı durduruyor ve asılsız raporu kaldırttırıyor.
Sonra önceden tanıdığım biri Almanya’da beni ziyaret etti ve “Senin işini çözdük. Benim kızımı mütevelli heyetine sokarsan bütün dosyalar ortadan kalkacak” dedi. Dosyada bir şey de yok ama işte iddia. Dedim, “Garanti mi?” “Garanti” dedi. “O zaman git seni gönderenlere söyle, benim ülkemde savcı ve hakimlere emir veren bir insan varsa o ülke benim ülkem değildir, dönmüyorum. Senin kızını da üniversiteden içeri sokmam” dedim. Çok şaşırdı. Çünkü hemen kabul edeceğimi zannetti. Öyle bir teklifle bana gelmiş olması aslında Türkiye’nin ne kadar büyük bir tehlike içinde olduğunu gösteriyor. Sorgusuz, sorumsuz bir insan teşkilat kurmuş savcılara, polise, hakime hakim olup onları robotlaştırmış. İşte Türkiye’yi bu batırır. Ben gelince dedim ki bunlarla mücadelede Allah, Tayyip Bey’e kuvvet versin! Bunu söyleyince, “Vay, Tayyip Bey’e biat etti!” diyorlar. Ben Allah’tan başka kimseye biat etmem!
Eğitim bir toplumun, bir devletin en önemli fonksiyonudur. İnsanı doğru düzgün eğitmezseniz devletinize milletinize zarar verirsiniz ve Allah’a da karşı gelmiş olursunuz. Modern, akılcı ve özgürlükçü eğitim Türkiye’de çok az. Ve herkes de koyun değil bu ülkede. Çünkü en kötü imalatta da bazen defolar vardır. Yüzde 5 defolu çıkıyor, onlar da devleti ayakta tutuyor. Keşke yüzde 95 defolu olsa, Türkiye uzaya gider. Çok zeki insanlarımız var ama elması pırlanta yerine kömür yapıyoruz, olay bu.
İSTEK OKULLARI TÜRKİYE’YE YAYILACAK
Bundan sonra İSTEK Okulları’nı yaygınlaşan, Anadolu’ya açılmış şekilde görecek miyiz?
Antalya’da İSTEK Okulları olarak 5 tane okul açmış bulunuyoruz. Oradaki arkadaşlarımız bizim standartlarımız neyse aynısını devam ettiriyorlar. Bunun için isim hakkımızı kullandırırken herhangi bir para da almadık, talep de etmedik. Bizim tek bir gayemiz var: Türkiye’yi Atatürk’ün istediği çağdaş medeniyet seviyesinin önüne götürecek insanları yetiştirmek.
Bu doğrultuda başka yerlerde de okullar açmaya devam edeceğiz.
YETİŞTİRDİĞİM ÇOCUKLAR BENİ SEVEBİLİR AMA ASLA TUTSAK OLMAZ
Dalan’a bağlı bir nesil yetiştirmek gibi bir amacım asla yoktu benim. Öyle bir şey yaparsam benim bazılarından bir farkım olmaz. Allah, “Ben size akıl verdim, irade verdim” diyor. O akıl ve iradeyi kalkıp da eğitim vasıtasıyla kendime bağlarsam ve gençlerin aklını bana tutsak hale getirirsem bana Müslüman denebilir mi? Böyle yaparsan İslam’a da ihanet edersin, insanlığa da. Allah, beni öyle bir yanlıştan korusun. Şu ana kadar hep korudu ve bundan sonra da öyle bir yanlışlık yapmam. Yetiştirdiğim çocuklar beni sevebilir ama asla tutsak olmaz. Buna kendi öz evladım da dahil. Ben robot yetiştirmedim. Kur’an-ı Kerim, hakikaten bir mucizeler kitabı. Bu durumu güzel tarif ediyor. Mesela şöyle bir ayet var: “Onlar, kitap yüklü eşekler yetiştirdi.” Ve biz de Türkiye olarak kitap yüklü eşekler yetiştiriyoruz.
Üst Kategori: ROOT Kategori: Röportaj
İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden bu yana hep gündemde olan bir isimdi Bedrettin Dalan. İstanbul’a yaptığı hizmetler bugün bile referans gösteriliyor. Dalan, siyasette olduğu kadar bir başka yönüyle de hayatımızın içinde yer alan bir isim oldu. İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi Türkiye’nin en önde gelen kurumları olarak adından söz ettirdi eğitim dünyasında.
Ve Ergenekon Davası sürecinde yine karşımızdaydı Bedrettin Dalan ismi. İddianamede adının en önde yer alması, Bedrettin Dalan’ın yaşamında yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu. Yurtdışına çıkan Dalan, 7 yıl ülkeden uzak yaşadı. Kısa bir süre önce Türkiye’ye dönen Bedrettin Dalan ile röportaj yapmak için talebimizi ilettik. Amacımız Ergenekon sürecini tartışmak değildi. Kamuoyunu yıllarca meşgul eden Türkiye’nin en önemli davasında bir numara olarak gösterilen Bedrettin Dalan ile eğitimi konuşmaktı amacımız. Tabi şunu da merak ediyorduk: “Başına gelenlerin temellerini attığı ve bugünlere getirdiği eğitim kurumlarıyla bir ilgisi var mıydı?”. Bu soru doğal olarak yaşadıklarını ve maruz kaldıklarını konuşmamıza yol açtı. Randevu talebimizin üzerinden 4 ay geçmişti ve 2.5 saattir röportajın başlamasını bekliyorduk. İşte bizi samimi bir şekilde karşılayan İSTEK Okulları ve Yeditepe Üniversitesi’nin kurucusu Bedrettin Dalan ile yaptığımız söyleşi.
Öncelikle eğitim hayatınızdan başlayalım istiyorum. Okula başladığınız yıllarda nasıl bir Türkiye vardı?
Bizim çağımızda yani 1950’li yılların başında Türkiye’de fakirlik vardı ama fakirliğe rağmen insanlar mutluydu. Çünkü gelir dağılımı neredeyse eşitti. Kasabanın en zengini ve en fakiri arasında hemen hemen hiçbir fark yoktu. Okullarda ise Cumhuriyet’in öğretmenleri vardı. Canla başla bize bir şeyler öğretmeye çalışıyorlardı. O zamanlarda öğretmenlerin gelir seviyeleri de yüksekti.
O dönemden hatırladığınız, yaşamınızı etkileyen öğretmenleriniz oldu mu?
Germencik İlkokulu’ndaki öğretmenim Ziya Bey, benim için çok önemli bir insandı. Onunla ilgili unutamadığım birçok anım var. Mesela bir gün kasabanın en zengin çocuğu, okulun bir köşesinde tavşanlara ve güvercinlere taş atıyordu. Ben yanına gidip “Atma” dedim. “Fakir olduğun için seni döverim, ama acıyorum ”dedi bana. Bende o lafın üzerine onunla kavgaya girdim. O sırada Ziya Öğretmen, bizi dövüşürken yakaladı ve o zengin çocuğunu “Babanın zenginliğine güvenme, kendin nesin?” diyerek çok kötü azarladı, kulağını da hafif sıktı.
Ziya Öğretmenim ile ilgili bir diğer anım da ilkokul 5. sınıftayken gerçekleşti. O zamanlar ilkokulu bitirme imtihanları vardı. 5. sınıf sonunda o imtihanlara giriyordu herkes. Sınıfımızdan Erdoğan isminde bir arkadaşımız ise o imtihanlara girmeyecekti. Ziya Öğretmen, bir arkadaşıma “Erdoğan’ı bulup getirin, imtihanlara girsin” dedi. Bende bu sefer çalışkanlığımdan herhalde öyle böbürlendim ki, “Aman hocam, Erdoğan gelse ne olur, gelmese ne olur” dedim. Rahmetli Ziya Öğretmen, bana baktı ve “Teessüf ederim, bunu senden duymamalıydım” diyerek, beni azarladı. Bunun üzerine ben de imtihanlara girmesi için Erdoğan arkadaşımızı hemen bulup getirdim. Yani öğretmenimiz, sınıftaki çocukları tek tek düşünüyordu. Okumak istemeyen öğrencisinin en azından bir ilkokul diploması sahibi olmasını istiyordu.
İlkokul birinci sınıfa Eskişehir’deki Milli Hakimiyet Okulu’nda başlamıştım. Oradaki öğretmenim Muzaffer Hanım’ı da hiç unutamam. Babam emekli olunca Temmuz ayında Eskişehir’den Aydın’a göç etmek için yola çıkmıştık. Muzaffer Öğretmenim de bizim göç ettiğimizi duyup istasyona gelmiş. Muzaffer Öğretmenim, babamın yakasına yapıştı ve dedi ki: “Bey, bu çocuğu okutmazsan öbür dünyada iki elim yakamda olsun.” Babam öğretmenimin o ikazını aldı ve o günden sonra bana durup durup “Oğlum, ceketimi satarım, seni yine okuturum” dedi.
Babanız ne iş yapıyordu?
Babam emekli demiryolu memuruydu.
BENİ CUMHURİYET’İN ÖĞRETMENLERİ YETİŞTİRDİ
Babanızı çok etkilemiş o sözler...
Tabi çok etkilendi. Eğitim gördüğüm bütün okullardaki öğretmenlerim çok kaliteliydi. Atatürk’ün yetiştirdiği, Cumhuriyet’in öğretmenleriydi hepsi. Biraz önce bahsettiğim Ziya Öğretmen, inanılmaz saygınlığı olan bir adamdı. Köstekli bir saat takar, her zaman ütülü pantolon ve yelek giyer, fötr şapka takar, kravatsız sokağa çıkmazdı. Kahvenin önünden geçtiğinde bütün insanlar saygıdan ayağa kalkar, o da şapkasını çıkarıp saygıyla selam verirdi. Maalesef 50’li yılların sonlarına doğru yavaş yavaş bahsettiğim öğretmen modelleri azaldı.
Öğrencilik yıllarınızda kasabanızda ortaokul yoktu sanırım...
Ortaokul eğitimine devam etmek için trenle Aydın’a gidip geliyorduk. Buharlı trendi, o kadar yavaş giderdi ki 24 kilometreyi 45 dakikada alırdı. O zamanlar otobüs de yol da yoktu, seyahatler trenlerle yapılırdı. Bizimki öğrenciler için kullanılan tren servisiydi. Lise kapandıktan yarım saat sonra tren servis, yine bizi Aydın Garı’ndan alıp Nazilli’ye doğru giderdi. Bir gün o talebe trenini kaçırdım. Normal yolcu trenine bindim. Yolculuk sırasında kompartımanda bir adamla arkadaş olduk. İnerken benim adımı, soyadımı ve sınıfımı aldı. Bir hafta sonra sınıfa hademe geldi ve bana “Müdür, seni çağırıyor” dedi. Müdür de bana “Aydın Başsavcısı Necmettin Doğu seninle görüşmek istiyor” deyince korka korka savcının yanına gittim. Bir de baktım ki trendeki adam. “Burada parasız yurt açılıyor arkadaşım. Bu akşamdan itibaren artık yurtta kalacaksın” dedi. Normalde yurda imtihanla alıyorlardı ama bana imtihan da yapılmadı. Notlarımın hepsi pekiyiydi, ondan imtihana gerek görmediler sanırım.
Çok mu çalışkandınız?
Notlarım iyiydi ama çok ders çalışan bir öğrenci değildim. Dersleri iyi ve dikkatli dinlerdim. Neyse o akşam yurtta kaldım. Yurtta kaldığım 1 haftalık süre zarfında neredeyse başka birine dönüşmüştüm. Öyle ki bir Cumartesi öğleden sonra yeni kıyafetlerimi, yeni ayakkabımı, yağmur geçirmeyen pardösümü giyip talebe treniyle eve geldiğimde babam bile tanımamıştı. Bayburt ağzıyla “Ula, sen kimsen?” demişti.
6 sene Vakıflar İdaresi’nin açtığı o yurtta kaldım. Sonrasında da onun devamı niteliğinde İstanbul’da Fatih Medreseleri açılmıştı. Fatih Camii’nin avlusunda Karadeniz kuzey tarafı, Akdeniz de güney tarafı olmak üzere iki tane medrese vardı. 1455’te kurulmuş o medreseleri restore edip yurt yapmışlar. Fatih Camii’nin avlusunda 5 yıl yurtta kaldım. İstanbul’a Teknik Üniversite’nin imtihanlarına girmek için gelmiştim. İmtihanları kazandım ve üniversite eğitimime başladım.
ATATÜRK İSLAM’IN KARANLIK ÇAĞINI KALDIRMAYA ÇALIŞTI
Cami avlusundaki bir yurtta kalıyor olmak sizi nasıl etkiledi?
Babam Nakşibendi Tarikatı’na mensup çok muhafazakar bir insandı. Benim adım da zaten o tarikatın şeyhinin adı Osman Bedrettin Hazretleri’nden geliyor. Babam, daha 5 yaşındayken dini bilgileri öğretti bana, ama hiçbir zaman üstümde bir baskı kurmadı. Fatih Camii’nin avlusundaki yurtta kaldığım 5 yıl, epeyce gözlem yapmamı sağladı. Kadir Gecesi insanların koştur koştur camiye gelip sabaha kadar dua etmesi garip geldi bana... Çünkü sadece tek bir gece değil, her gece dua etmek gerektiğini düşünüyordum. Allah, Kadir Gecesi’ni hiçbir şekilde belli etmemiştir, o sebeple her gün Kadir Gecesi gibi davranmak gerektiği fikrindeydim. Bu bilinçle o Kadir Gecesi caminin avlusunda bir şiir yazdım. 19 yaşındaydım o zamanlar, şiire de meraklıydım.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki din karşıtlığım hiçbir zaman olmadı, olamaz. Sadece dinin yanlış anlaşılmasına karşıydım, bugün de karşıyım. 14 yaşımda Mesnevi’yi başından sonuna kadar okumuştum. Kur’an’ın mealini zaten defalarca okumuştum. Kur’an’ı iyi bilirim... Kur’an, akıl kitabıdır. İslam aklı olmayanlara, ayrıca yaş olarak da akıl baliğ olmayanlara ibadeti farz kılmamıştır. Çünkü 5 yaşındaki çocuğu sen ibadete zorlarsan o çocuk, büyüdüğü zaman dinden çıkar.
İslam dininin doğru anlaşıldığı devirlerde, 700’lü yıllardan başlayıp 1000’li yıllara kadar geçen sürede, İslam dünyası, yeryüzündeki en yüksek refah seviyesine çıkmış ve bilimsel gelişmeyi sağlamıştı. Maalesef Haçlı Seferleri sonrası Batı’nın skolastik düşüncesi ve akıl dışı davranışları virüs gibi İslam’a geçti ve o virüs hala devam ediyor bütün İslam dünyasında... İslam’ın o karanlık çağını kaldırmaya çalıştı Atatürk. Ancak Atatürk’e atmadığımız iftira kalmadı. Eğer İslam, karanlıklardan kurtulup Ortaçağ’daki gibi dünyada parlayan bir medeniyet olmak istiyorsa Atatürk’ün gösterdiği yolda yürümek zorunda. Şu anda İslam dünyası bir karanlıkta, birbirleriyle savaşmayan İslam ülkesi neredeyse yok.
Biz Müslümanlar Hristiyan gibi yaşıyoruz, Hristiyanlar da Müslüman gibi yaşıyor. Çünkü İslam eşitliktir, adalettir, insanı sevmektir, okumaktır, düşünmektir, akıl yürütmektir, ilim üretmektir. Bakara Sûresi’nde diyor ki: “Rabbin, Adem’e eşyanın ismini öğretti.” Yani Fizik, kimya, matematik gibi bütün bilim dallarını öğrenme hakkını Allah insana verdi. Peki İslam dünyasından bilim alanında bugüne kadar kaç Müslüman Nobel aldı? Sadece bir Pakistanlı ve bir de bizden Aziz Sancar aldı.
Akıl yoluna gitmemiz gerekiyor. Akıl yoluna gitmek için de Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşid; ilimdir, fendir!” sözlerini dikkate almalıyız. Atatürk’ün bildiği dini şu anda Diyanet İşleri Başkanı bilemez. Nutuk’un 264. ek belgesini bugün yazabilecek hiçbir din adamı yok! Atatürk Büyük Millet Meclisi’nde irad etmiş onu. İslam’ı onun kadar yüceltebilen, onun kadar detay verebilen ikinci bir yazı okumadım ben daha…
Atatürk’ün de özgür birey yetiştirme hedefi vardı...
Evet. “Öğretmenler, Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” demiş Atatürk. Dolayısıyla özgür olmayan bir insan hiçbir şey üretemez. Kur’an’ın tarif ettiği insan da özgür insandır. Zulüm karşısında susan insanlar ise dilsiz şeytan gibidir ve o insanlar da zulme iştirak eder” diyor. Kur’an’da “Hiç akletmez misiniz?” diye bir emir geçer. Aklı çalıştırmak üzere kurulmuş bir kitabın mensupları, aklını kullanmıyor ve hurafeleştirilmiş bir din yaşıyor. Cat Stevens /Yusuf İslam, “Müslümanları görseydim Müslüman olmazdım, iyi ki İslam’ı Kur’an’dan öğrenmişim” demiş. Dolayısıyla Kur’an’ın tarif ettiği İslam mükemmel…
Türk milletinin koyunlaştırılmaya çalışıldığını mı söylüyorsunuz?
Aynen öyle. Bu bir projeydi. 1946’dan itibaren din okulları açıldı. Yani bilindiği gibi Demokrat Parti zamanında değil, Cumhuriyet Halk Partisi zamanında Şemsettin Günaltay tarafından açıldı. Türk Amerikan işbirliği anlaşmasında da vardır. ABD, Türkiye’de din okulları açılmasını ister. Şimdi bunu iyice oturup düşünmek lazım. Neden Hristiyanlar Türkiye’de Müslümanlığı gazlasınlar? Doğru yerinden gazlasalar başımın üstünde yerleri var. Ancak böyle olmadı. Din okulları açıldı ve hafız yetiştirdiler.
KOMPLOYA KARŞI ÇIKTIĞIM İÇİN 7 YIL YURTDIŞINDA KALDIM
Bunun yarattığı sonuçlar ne oldu?
Bakın sadece Kur’an’ı hatmetmek olmaz, mealini de bilmek lazım. Peki kaç tane imam hatip mezunu çocuk, Kur’an’ın mealini biliyor? Diriler için yazılmış Yasin Suresi’ni ölülere okuyoruz. Binlerce kelimeyi, 6666 ayeti ezberleterek öğretiyorsun çocuğa ama anlamını bilmiyor. Elhamdü lillâhi rabbil’alemin ne demek? Kaç tane imam hatipli bunun tercümesini biliyor? Sadece imam hatipte değil normal liselerde de aşırı bilgi yüklediler çocuklara ama bilgiyi nasıl kullanmaları gerektiğini göstermediler. Dolayısıyla liselerde düşünmeyen, bilgi yüklenmiş ama bilgiyi kullanamayan insanlar yetişti. Bunlara ne denir? ‘Koyun’ denir işte. Rahmetli Aziz Nesin, “Türk milletinin %60’ı aptaldır” demişti. Bende o zamanlar, aşırı derecede kızmıştım ona böyle söylediği için, ama sonradan oturup düşününce Türkiye’deki eğitim sisteminin hem din okullarında hem Kur’an kurslarında hem de normal liselerde tamamen düşünmeyen insanlara göre dizayn edilmiş olduğunu görüyorsun. Bu da dünyanın en muhteşem zekasına sahip olan Anadolu Türklerinin zekasının aşağı çekilmesi için yapılan bir komplo. Bu komploya karşı çıktığımız zaman da kötü kişi olduk. İşte bu sebeple 7 sene yurt dışında kaldım.
Çok umutlu değilsiniz sanırım...
O kadar da umutsuz değilim. Amerika’daki bir toplum psikoloğu “Dünyanın en iyi zekası Anadolu insanında var” diyor. Bütün mesele eğitim sistemimizde. 1946’dan beri Atatürkçü eğitim sisteminden yavaş yavaş çıkılmaya başlandı. Koyun yetiştiriyoruz. Üniversite mezunlarından iş adamı çok az çıkıyor. Çünkü cesareti kırılmış çocukların. Eğitimci insanın daha çok girişimci olması lazım. Ama öyle olmuyor, eğittikçe insanları korkutuyoruz.
Çıkış nedir?
Çıkış doğru eğitim. Aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür, cesur insanlar yetiştirmek.
BU SİSTEMDE YÜKSEK PUAN ALMAK NEGATİF ALGILANMALI
Eğitimciliğe ilk başladığınız yıllarda Türkiye’de özel eğitim sektöründe sadece birkaç okul vardı. O dönemde attığınız tohumların 30 yıl içerisinde Türkiye’nin en büyük eğitim kurumuna dönüşeceğini tahmin ediyor muydunuz?
Aslında öyle bir hedefim yoktu ama kaliteli eğitim yapmayı istiyordum. Bugün Türkiye’nin en büyük eğitim vakfıyız. Ayrıca en kaliteli eğitim yaptığımızı da rahatlıkla söyleyebilirim. Ama kurumlarımda eğitim gören çocukların en yüksek puanı kazanmasını hedeflemiyorum. Çünkü bu sınav sisteminde yüksek puan kazanmak bence negatif bir konu. Ben, akademik başarıdan ziyade kendine güvenen, eksenini bilen, mezun olduktan sonra da hem sosyal ilişkileri çok iyi kurabilen hem de bu dünyada ben de varım deyip cesaretle iş kurabilen gençler yetiştiriyorum. Bunda da yüzde 100 başarılıyım. 100 bin öğrenci yetiştirdim. 40-45 yaşlarına geldiler. Kıyıda köşede kalmış tek bir İSTEK mezunu yok. Herkes bir yerde bir iş kurmuş, eğer bürokrat olmuşsa en tepesine çıkmış. Mesela Türkiye’nin en büyük holdinginin başında bir İSTEK mezunu var, 44 yaşında üstelik de…
Sınav başarısı da sektörde yaşanan rekabetin bir parçasını oluşturuyor.
Bizim okulların üniversite başarı ortalaması çok yüksek. Hiçbir öğrencimiz öyle tembel falan değil, sınav başarıları da gayet iyi. Biz hiçbir zaman işin dershanecilik kısmına girmedik. Bana 30 yıl boyunca çok ısrar ettiler ama “Hayır, dershane kurmam” dedim. Çünkü benim işim çocukları okulda eğitmekti. Benim derdim para kazanmak değil. Zaten vakfı kurarken Bedrettin Dalan Vakfı olarak kurmadım, İSTEK İstanbul Eğitim ve Kültür Vakfı olarak kurdum. Vakıf herhangi bir şekilde kapatılırsa tüm mal varlığımı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağışlardım. Sözleşmede yazılı bu zaten.
Fakat şu anda dershanelerin kapatılmasıyla okul sayısı çoğaldı. Biz de dershanelerin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Aslında biz en başından beri bu imkanları öğrencilerimize veriyorduk, onların dershaneye ihtiyaç duymayacakları bir ortamı hazırlamıştık. Hafta içi 2 saat ek kurslarımız var ve bunların hepsi ücretsiz olarak sunuluyor öğrencilere. Bu nedenle dershanelerin kapatılması, öğrencilerimizi etkileyen bir durum değil.
ÜNİVERSİTE SINAVLARI KALKMALI
Hükümetin dershaneleri kapatma kararını doğru buldunuz mu?
Doğru buldum, ama yanlış bulduğum tek şey üniversite sınavları… Bu sınavların kalkması lazım. Herkes istediği üniversiteye tercih yapsın, girsin. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçebiliyorsa geçsin, geçemiyorsa gitsin. Hatta bölüm tercihi de serbest olsun. Tıp ve hukuk hariç, çünkü bunlar toplumu ilgilendiren konular. Nitekim Amerika’da öyle. Hukuk ve tıp master olarak yapılır, 22 yaşından sonra eğitim başlar. Dünyanın en iyi hukukçuları ve doktorları da o yüzden oradan çıkar.
Özel okul sayısı hızla artırıyor. Dershanelerden özel okula dönüşenler var. Bu durum özel okulculuğu geliştirir mi ya da bir handikap oluşturur mu?
Okul sayısının artması bizim için handikap oluşturmuyor. Çünkü insanların bir mukayese yapma şansı doğuyor. O mukayeseyi yaptığı zaman da bizi tercih ediyorlar.
Üniversitelerde de aynı rekabet başladı...
Önemli olan kaliteyi tutturmak... Yeditepe Üniversitesi olarak eğitimde bir marka ve fark yarattığımız için öğrenciler bizi tercih ediyor.
Üniversiteye olan talepten memnun musunuz?
Bu sene 3 bin 350 öğrenci aldık, vakıf üniversiteleri içinde bir numarayız. Bundan memnun olmayacak halim yok, daha fazla da zaten alamayız.
YOKLUĞUMDA ÖĞRENCİ SAYIMIZ AZALMADI ARTTI
7 yıl yurtdışında yaşamak durumunda kaldınız. Bu durum, eğitimde gelmek istediğiniz noktalar açısından bir olumsuzluk oluşturdu mu?
Liselerimiz, üniversitemizde öğrenci sayısı bakımından bir gerileme olmadı, hatta benim yokluğumda öğrenci sayımız arttı. Bu açıdan gerileme değil, ama daha hızlı büyüyebilirdik diye düşünüyorum. Mesela üniversitemizin ikinci hastanesinin kuruluşu gecikti. Ama gelir gelmez de onu telafi ettim. Şubat ayında inşallah ikinci hastanemizi açacağız. Mikropsuz bir hastane olacak.
BÖYLE BİR HASTANE UZAYDA BİLE YOK!
Nasıl bir hastane olacak?
Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin E-5 tarafında olacak. Bitirmek üzereyiz. Bizzat uğraşıyorum. Öyle bir hastane düşünün ki hastanenin kendisi sterilizasyon cihazı gibi kendi kendini temizliyor. Kapı kolundan tuvalet kapağına, tuvalet kapağından musluğa, musluktan lavaboya, lavabodan yerdeki plastiğe, yerdeki plastikten masanın kaplamasına kadar her şey antimikrobiyal oluyor. Bir mikrop hastanenin içine girip herhangi bir şeye yapışırsa ölüyor. Böyle bir hastane dünyada yok, uzayda bile yok!
O zaman dünyaya model olabilecek bir hastane…
Dünyada 100 bin kadar hastane var. İddiamız şu: ‘Bir gün bütün hastaneler Yeditepe’nin ikinci hastanesine benzeyecek.’
NASA’YA TEKNOLOJİ SATACAĞIZ
Hastanenin açılışı ne zaman?
Şubat sonu gibi açacağız. Biz bu hastaneyi bitirelim ilk işimiz NASA’ya bu hastaneyi satacağız. NASA’ya teknoloji satmak ne demek?
Devrim demek…
Evet. Başka alanlarda da çalışmalarınız var organik gübre üretimi gibi. 120 tane patentimiz var. Yavaş yavaş devreye girecek bunlar.
Eğitimle ilgili bir model, bir örnek oluşturdunuz mu Türkiye’de?
Malum şahısların açtığı okullar var ama o okullarda eğitim alan, benim de çok acıdığım çocuklar var. Çok bilgi yükleniyor. Tek şahsa bağlı hale getiriliyorlar. Mesela Ergenekon hakim ve savcıları da öyleydi. Aynı şekilde Balyoz hakim ve savcıları da... Hukukun bütün normlarını hukuk mezunu olarak yok ettiler. Dışarıdan, okyanus ötesinden gelen emirleri birebir tatbik ediyorlar. Böyle bir eğitim olabilir mi?
TAYYİP BEY’E BİAT ETMEDİM!
Yurtdışında yaşadığınız süreçte kurumlarınızın sizden koparılmasının hedeflendiğini düşünüyor musunuz?
Düşünmüyorum, fiili adım attılar malum çevreler.
Nasıl adımlardı bunlar?
Mesela oğlum vakıf başkanı… Bir okul kurmak için Ziraat Bankası’na para yatırmış, repo etmiş sonra da okul izni alamamış. Maliye Bakanlığı’ndan müfettiş gelmiş demiş ki, “Vay, sen vakfı zarara soktun!”. “Kardeşim para Ziraat Bankası’nda duruyor. Alıp cebime atmadım. Faizini de devlet veriyor, nasıl zarara soktum” diyor oğlum da… Sonra müfettiş bize ağır bir rapor yazıyor. Orada işte malum çevreler ortaya çıkıyor. Tayyip Bey, olayı durduruyor ve asılsız raporu kaldırttırıyor.
Sonra önceden tanıdığım biri Almanya’da beni ziyaret etti ve “Senin işini çözdük. Benim kızımı mütevelli heyetine sokarsan bütün dosyalar ortadan kalkacak” dedi. Dosyada bir şey de yok ama işte iddia. Dedim, “Garanti mi?” “Garanti” dedi. “O zaman git seni gönderenlere söyle, benim ülkemde savcı ve hakimlere emir veren bir insan varsa o ülke benim ülkem değildir, dönmüyorum. Senin kızını da üniversiteden içeri sokmam” dedim. Çok şaşırdı. Çünkü hemen kabul edeceğimi zannetti. Öyle bir teklifle bana gelmiş olması aslında Türkiye’nin ne kadar büyük bir tehlike içinde olduğunu gösteriyor. Sorgusuz, sorumsuz bir insan teşkilat kurmuş savcılara, polise, hakime hakim olup onları robotlaştırmış. İşte Türkiye’yi bu batırır. Ben gelince dedim ki bunlarla mücadelede Allah, Tayyip Bey’e kuvvet versin! Bunu söyleyince, “Vay, Tayyip Bey’e biat etti!” diyorlar. Ben Allah’tan başka kimseye biat etmem!
Eğitim bir toplumun, bir devletin en önemli fonksiyonudur. İnsanı doğru düzgün eğitmezseniz devletinize milletinize zarar verirsiniz ve Allah’a da karşı gelmiş olursunuz. Modern, akılcı ve özgürlükçü eğitim Türkiye’de çok az. Ve herkes de koyun değil bu ülkede. Çünkü en kötü imalatta da bazen defolar vardır. Yüzde 5 defolu çıkıyor, onlar da devleti ayakta tutuyor. Keşke yüzde 95 defolu olsa, Türkiye uzaya gider. Çok zeki insanlarımız var ama elması pırlanta yerine kömür yapıyoruz, olay bu.
İSTEK OKULLARI TÜRKİYE’YE YAYILACAK
Bundan sonra İSTEK Okulları’nı yaygınlaşan, Anadolu’ya açılmış şekilde görecek miyiz?
Antalya’da İSTEK Okulları olarak 5 tane okul açmış bulunuyoruz. Oradaki arkadaşlarımız bizim standartlarımız neyse aynısını devam ettiriyorlar. Bunun için isim hakkımızı kullandırırken herhangi bir para da almadık, talep de etmedik. Bizim tek bir gayemiz var: Türkiye’yi Atatürk’ün istediği çağdaş medeniyet seviyesinin önüne götürecek insanları yetiştirmek.
Bu doğrultuda başka yerlerde de okullar açmaya devam edeceğiz.
YETİŞTİRDİĞİM ÇOCUKLAR BENİ SEVEBİLİR AMA ASLA TUTSAK OLMAZ
Dalan’a bağlı bir nesil yetiştirmek gibi bir amacım asla yoktu benim. Öyle bir şey yaparsam benim bazılarından bir farkım olmaz. Allah, “Ben size akıl verdim, irade verdim” diyor. O akıl ve iradeyi kalkıp da eğitim vasıtasıyla kendime bağlarsam ve gençlerin aklını bana tutsak hale getirirsem bana Müslüman denebilir mi? Böyle yaparsan İslam’a da ihanet edersin, insanlığa da. Allah, beni öyle bir yanlıştan korusun. Şu ana kadar hep korudu ve bundan sonra da öyle bir yanlışlık yapmam. Yetiştirdiğim çocuklar beni sevebilir ama asla tutsak olmaz. Buna kendi öz evladım da dahil. Ben robot yetiştirmedim. Kur’an-ı Kerim, hakikaten bir mucizeler kitabı. Bu durumu güzel tarif ediyor. Mesela şöyle bir ayet var: “Onlar, kitap yüklü eşekler yetiştirdi.” Ve biz de Türkiye olarak kitap yüklü eşekler yetiştiriyoruz.
Son Güncelleme: Salı, 17 Kasım 2015 16:07
Gösterim: 3237

